<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mayıs 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/mayis-2018/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 Jun 2018 05:50:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mayıs 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mayıs 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mayis-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mayis-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 23:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi 8. Sayı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2006</guid>

					<description><![CDATA[Casusluk ve Ulusal Güvenlik Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN Şanlı Bir Direniş Kalesi “Kûtü’l Amâre” Nermin Taylan Montrö Sözleşmesi Miadını Dolduruyor Cüneyt TORAMAN Yeni Devlet Yeni Mizaç Özkan ÖZTÜRK Sosyolog Doç. Dr. Ömer Miraç YAMAN Yörünge’ye Konuştu&#8230; Bir Gençlik Sorunu Değil, Bir Ebeveynlik Sorunu Var Hande YÜCEL Türkiye’yi Bekleyen &#8220;Beka Sorunu&#8221; Ne Sinan ONUŞ Stratejist Dr. Erol Mütercimler’den Yörünge’ye Önemli Açıklamalar: “NATO Koridorlarındaki Hareketlilik Seçim Kararında Etkili Oldu” Ceyhun BOZKURT Vekil Pazarı Kurarak Demokrasiyi Kurtarmak Resul TOSUN Ortadoğu’da Yeni Senaryo: Bölgesel Savaş Ceyhun BOZKURT Bir Kuşak Bir Yol Girişimi: Çin’in Yeni Dünya Düzeni Barış ADIBELLİ Çin Devlet Sisteminin Temel Dinamiği Olarak Denetim Cantürk CANER Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa Mustafa ÖZCAN Amerika’nın Yerli Dini Hareketi: Mormon Kilisesi ve Türkiye İsmail TAŞPINAR Bir Prens’in Amerika Yolculuğu Hakan HOCAGİL Modern Zamanların Yüzakı: İkbal Ali K. METİN Gençler ve Deizm Tehlikesi Lütfi BERGEN Camiler, Medreseler ve İlahiyat Fakülteleri Şevket TOPAL Fıtri Eğitim D. Ali TAŞÇI Maarif Davamız Nurettin TOPÇU Gösteri Toplumunda Gençlik Deizme Kayar mı? Abdullah İNCE Türkiye’nin Eğitimde Uluslararasılaşma Kapasitesi İbrahim Hakan KARATAŞ Yavuz Yenilseydi, Şah İsmail Yenseydi… Yusuf Turan GÜNAYDIN Kuzey Afrika’nın Futbol Baharı Murat KAYA]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Casusluk ve Ulusal Güvenlik</strong><br />
Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Şanlı Bir Direniş Kalesi “Kûtü’l Amâre”</strong><br />
Nermin Taylan</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Montrö Sözleşmesi Miadını Dolduruyor</strong><br />
Cüneyt TORAMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeni Devlet Yeni Mizaç</strong><br />
Özkan ÖZTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sosyolog Doç. Dr. Ömer Miraç YAMAN Yörünge’ye Konuştu&#8230;</strong><br />
<strong> Bir Gençlik Sorunu Değil, Bir Ebeveynlik Sorunu Var</strong><br />
Hande YÜCEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye’yi Bekleyen &#8220;Beka Sorunu&#8221; Ne</strong><br />
Sinan ONUŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Stratejist Dr. Erol Mütercimler’den Yörünge’ye Önemli Açıklamalar:</strong><br />
<strong> “NATO Koridorlarındaki Hareketlilik Seçim Kararında Etkili Oldu”</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vekil Pazarı Kurarak Demokrasiyi Kurtarmak</strong><br />
Resul TOSUN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ortadoğu’da Yeni Senaryo: Bölgesel Savaş</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi: Çin’in Yeni Dünya Düzeni</strong><br />
Barış ADIBELLİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Çin Devlet Sisteminin Temel Dinamiği Olarak Denetim</strong><br />
Cantürk CANER</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Amerika’nın Yerli Dini Hareketi: Mormon Kilisesi ve Türkiye</strong><br />
İsmail TAŞPINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Prens’in Amerika Yolculuğu</strong><br />
Hakan HOCAGİL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Modern Zamanların Yüzakı: İkbal</strong><br />
Ali K. METİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gençler ve Deizm Tehlikesi</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Camiler, Medreseler ve İlahiyat Fakülteleri</strong><br />
Şevket TOPAL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fıtri Eğitim</strong><br />
D. Ali TAŞÇI</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Maarif Davamız</strong><br />
Nurettin TOPÇU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gösteri Toplumunda Gençlik Deizme Kayar mı?</strong><br />
Abdullah İNCE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye’nin Eğitimde Uluslararasılaşma Kapasitesi</strong><br />
İbrahim Hakan KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yavuz Yenilseydi, Şah İsmail Yenseydi…</strong><br />
Yusuf Turan GÜNAYDIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kuzey Afrika’nın Futbol Baharı</strong><br />
Murat KAYA</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mayis-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Mayıs 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 23:05:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2004</guid>

					<description><![CDATA[Seçim Ciddi Bir İştir 2019 seçimlerinin erkene alınma ihtimalini geçen sayıda öngörmüştük: “Cumhuriyetin 100. yılına az bir zaman kala kabul edilen Cumhurbaşkanlığı sistemi, MHP – AK Parti arasındaki ittifakın (cumhur ittifakı) yasal bir zemine oturmasıyla önemli bir evreye girmiş bulunuyor. Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli dönüm noktası olarak kabul edilen yeni sistem, milliyetçi – muhafazakâr oyları temsil eden iki büyük siyasi partinin zımni koalisyonuyla artık seçime hazır.” (Yörünge Nisan 2018) Bir ülkenin seçimleri gerçekleştirebilmesi için başta gelen şart, o ülkenin siyasi atmosferinin “müsait” olmasıdır. Yörünge dergisi olarak Türkiye’nin bu kıvamı yakaladığını görmüş ve misyonumuz iktizasınca tespitimizi efkâr-ı umumiyeye arz etmiştik. Tahminlerimiz havada kalmadı ve MHP lideri Devlet Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yaparak bir anda Türkiye’yi seçim vasatına dâhil etti. Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yapmıştı ama sürpriz yaparak kamuoyunu şaşırtan isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Zira 24 Haziran tarihini hiç kimse ön görememişti. 2019’da yapılması beklenen seçimler için belirlenen 24 Haziran 2018 tarihi, tahmin edilen tarihlerden de erken gelmişti. Peki, erkene alınacağı görülebilen seçim tarihi neden öngörülen tarihlerden daha erkene alındı? Türkiye için ufukta bir yangın görülüyordu da mal mı kaçırılıyordu? Yoksa bazı ufak – tefek marjinal partiler henüz toparlanamamışken onlar erken doğuma mı zorlanacaktı? Sonra da ne yapalım, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seçim Ciddi Bir İştir</p>
<p>2019 seçimlerinin erkene alınma ihtimalini geçen sayıda öngörmüştük: “Cumhuriyetin 100. yılına az bir zaman kala kabul edilen Cumhurbaşkanlığı sistemi, MHP – AK Parti arasındaki ittifakın (cumhur ittifakı) yasal bir zemine oturmasıyla önemli bir evreye girmiş bulunuyor.<br />
Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli dönüm noktası olarak kabul edilen yeni sistem, milliyetçi – muhafazakâr oyları temsil eden iki büyük siyasi partinin zımni koalisyonuyla artık seçime hazır.” (Yörünge Nisan 2018)<br />
Bir ülkenin seçimleri gerçekleştirebilmesi için başta gelen şart, o ülkenin siyasi atmosferinin “müsait” olmasıdır. Yörünge dergisi olarak Türkiye’nin bu kıvamı yakaladığını görmüş ve misyonumuz iktizasınca tespitimizi efkâr-ı umumiyeye arz etmiştik. Tahminlerimiz havada kalmadı ve MHP lideri Devlet Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yaparak bir anda Türkiye’yi seçim vasatına dâhil etti. Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yapmıştı ama sürpriz yaparak kamuoyunu şaşırtan isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Zira 24 Haziran tarihini hiç kimse ön görememişti. 2019’da yapılması beklenen seçimler için belirlenen 24 Haziran 2018 tarihi, tahmin edilen tarihlerden de erken gelmişti.<br />
Peki, erkene alınacağı görülebilen seçim tarihi neden öngörülen tarihlerden daha erkene alındı? Türkiye için ufukta bir yangın görülüyordu da mal mı kaçırılıyordu? Yoksa bazı ufak – tefek marjinal partiler henüz toparlanamamışken onlar erken doğuma mı zorlanacaktı? Sonra da ne yapalım, yapacak bir şey yok mu denilecekti? Hiç zannetmiyorum. 24 Haziran tarihi açıklandıktan sonra mütemadiyen farklı açıklamalar serdediliyor, anlamsız ve asılsız gerekçeler üretiliyor. Bazıları basbayağı komplo teorisi bazıları da aslı – astarı olmayan tezviratlar. Bir kere daha altını çizelim: Seçimler ciddi bir iştir. Fantastik ve basit komplo teorileriyle, siyasi ayak oyunlarıyla izah edilebilecek bir mesele değildir.<br />
Yörünge’nin Nisan 2018 tarihli 7. sayısında kapak dosyasında Halime Kökçe’nin vurguladığı gibi: “Beka meselesini çözmek dediğimizde anlaşılması gereken sadece coğrafi olarak parçalanma ihtimalini bertaraf etmek değil sosyolojik farklılıkların ideolojikleşmesini önleyecek bir siyasal kültür de oluşturabilmektir.” Daha açık ifade etmek gerekirse Türkiye’nin Erdoğan’ın liderliğini riske atma lüksü yok. Erken seçim, muhalefetin saikleri ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatlari çerçevesinde tartışılmalı ve devletin yeniden yapılandırılması, kamu kurumlarının hızlı ve verimli çalışması, insan kaynaklarının etkinleştirilmesi ve revize edilmesi anlamında gündeme alınmıştır. Yoksa seçimler 2019’da da olsa farklı bir sonuçla karşılaşacağımıza dair bir ihtimal ya da öngörü söz konusu değildir.<br />
Yörünge’nin 8. sayısında seçimle ilgili analizler yanında Türkiye’yi Orta Doğu’da bekleyen yeni süreçlerin değerlendirildiği yazılar da bulacaksınız. Ceyhun Bozkurt’un yazısında uzman görüşleriyle bölgesel savaşa dikkat çekilirken; Mustafa Özcan’ın Türkiye-Mısır ilişkilerini tarihten alıp günümüze kadar getiren yazısı, Orta Doğu’ya yeniden şekil verme arzularını ABD-Rusya denkleminde ve Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan’ın hâkim olma ilişkileri ekseninde değerlendiriyor.<br />
Bu sayımızda en dikkat çekici değerlendirmeler, Erol Mütercimler röportajında yer alıyor. NATO koridorlarında hareketlilik görüldüğü için erken seçim kararı alındığını ve bunun isabetli bir karar olduğunu belirten Mütercimler, yeni süreçte Orta Doğu’nun karışacağına ve oluk oluk kan akacağına dikkat çekiyor. Ayrıca Türkiye’nin erken seçim kararı başta olmak üzere son girişimlerinin harita çizicileri rahatsız ettiğini vurguluyor.<br />
Erkenden de önceye alınan 2019 seçimleri Türkiye için hayırlara vesile olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stratejist Dr. Erol Mütercimler’den Yörünge’ye Önemli Açıklamalar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/stratejist-dr-erol-mutercimlerden-yorungeye-onemli-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/stratejist-dr-erol-mutercimlerden-yorungeye-onemli-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:50:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Mütercimler]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1996</guid>

					<description><![CDATA[Stratejist Dr. Erol Mütercimler’den Yörünge’ye Önemli Açıklamalar: “NATO Koridorlarındaki Hareketlilik Seçim Kararında Etkili Oldu” Benim gördüğüm fotoğraf öyle bir fotoğraf ki 2019’da Orta Doğu’da oluk oluk kan akıtılacak. Öyle bir döneme giriyoruz. İşte Türkiye’nin yüksek stratejisi, bu belanın Türkiye’ye sıçramasını engelleme yolunda olmak zorundadır. Şu soru gündeme gelebilir: Bunları hükümetler tek başına yapabilir mi? Yapabilir ama konsensusu sağlarsa yapabilir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde binbaşı rütbesindeyken emekli oldu. Televizyon programlarındaki analizleriyle dikkat çekti. Ergenekon kumpasında FETÖ’nün hedef aldığı isimlerdendi. İktidara yönelik muhalif analizleriyle biliniyordu. Ancak 24 Haziran’da erken seçim yapılması kararını destekleyen açıklamalarıyla dikkat çekti. Yörünge, Erol Mütercimler’e bu desteğin arka planını ve Orta Doğu’daki olası gelişmeleri sordu. “2019 yılında Orta Doğu’da kan oluk oluk akacak” diyen Mütercimler’in “NATO koridorlarında hareketlilik tespiti” açıklaması dikkat çekiciydi. Beka Vurgusunun Perde Arkası Türkiye’de 24 Haziran’da yapılmak üzere bir erken seçim kararı alındı. Erken seçim kararını açıklarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir beka sorunundan bahsetti. Bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz? Cumhur reisi makamında oturan birisi, ‘Bu, Türkiye’nin beka sorunudur.’ diyerek böyle bir seçim kararı ilan ettiğine göre burada ciddi bir şey olmalı. Bunlar neler olabilir? Bunu bize açıklamadılar. Benzer bir cümle de Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yaptığı konuşmanın içerisinde vardı. Ben bu iki cümleyi birleştirince ‘ne &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Stratejist Dr. Erol Mütercimler’den Yörünge’ye Önemli Açıklamalar:</strong><br />
<strong> “NATO Koridorlarındaki Hareketlilik Seçim Kararında Etkili Oldu”</strong><br />
<strong> Benim gördüğüm fotoğraf öyle bir fotoğraf ki 2019’da Orta Doğu’da oluk oluk kan akıtılacak. Öyle bir döneme giriyoruz. İşte Türkiye’nin yüksek stratejisi, bu belanın Türkiye’ye sıçramasını engelleme yolunda olmak zorundadır. Şu soru gündeme gelebilir: Bunları hükümetler tek başına yapabilir mi? Yapabilir ama konsensusu sağlarsa yapabilir.</strong></p>
<p><em>Türk Silahlı Kuvvetleri’nde binbaşı rütbesindeyken emekli oldu. Televizyon programlarındaki analizleriyle dikkat çekti. Ergenekon kumpasında FETÖ’nün hedef aldığı isimlerdendi. İktidara yönelik muhalif analizleriyle biliniyordu. Ancak 24 Haziran’da erken seçim yapılması kararını destekleyen açıklamalarıyla dikkat çekti. Yörünge, Erol Mütercimler’e bu desteğin arka planını ve Orta Doğu’daki olası gelişmeleri sordu. “2019 yılında Orta Doğu’da kan oluk oluk akacak” diyen Mütercimler’in “NATO koridorlarında hareketlilik tespiti” açıklaması dikkat çekiciydi.</em></p>
<p><strong>Beka Vurgusunun Perde Arkası</strong></p>
<p><strong>Türkiye’de 24 Haziran’da yapılmak üzere bir erken seçim kararı alındı. Erken seçim kararını açıklarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir beka sorunundan bahsetti. Bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Cumhur reisi makamında oturan birisi, ‘Bu, Türkiye’nin beka sorunudur.’ diyerek böyle bir seçim kararı ilan ettiğine göre burada ciddi bir şey olmalı.</p>
<p><strong>Bunlar neler olabilir?</strong></p>
<p>Bunu bize açıklamadılar. Benzer bir cümle de Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yaptığı konuşmanın içerisinde vardı. Ben bu iki cümleyi birleştirince ‘ne olabilir?’ diye kafa yordum. Beka sorunundan kastedilen, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir mesele. Bu iç savaş olabilir, Türkiye’nin parçalatılmasıyla ilgili bir sorun olabilir, içerideki siyasal yapının değiştirilmesi olabilir.</p>
<p><strong>30 Yıl Daha Bölgedeyiz</strong></p>
<p><strong>Siyasal yapı derken neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p>Yani Irak ve Suriye Kürdistanı kurduruluyorsa gelecekte Türkiye ve İran Kürdistan’ı da kurdurulacak. Bunlar zaten sır değil. 1990’ların başından itibaren konuşulan meseleler. Dolayısıyla durum böyle olunca ne olabileceğinin analizini yapabiliyorsunuz. Zaten uluslararası ekonomi arenasında dile getirilen çok ciddi bir problem var.</p>
<p>Öncelikle Türkiye’de bankaların kredi sağlamış olduğu çeşitli kreditörlerin kredilerini erken çağırmaları, Türkiye’deki mevduatın dondurulması şeklinde taleplerinin olduğu konuşuluyor. Bu birinci mesele.</p>
<p>İkincisi mesele, Türkiye’nin Suriye’de yapmış olduğu operasyon ve kendince yaptığı düzenleme şunu gösterdi: Türkiye buradan 20-30 yıldan önce çıkmayacak. En başından beri bunu söylüyorum. Son zamanlarda hükümete yakın gazeteciler, akademisyenler de bunu dillendirmeye başladı. Ben o dönem ‘Türkiye’nin Vietnam’ı olacak’ dediğimde ‘bu ne demek’ diye tepkiler gösterilmişti. Vietnam ifadesi şöyle yorumlanıyor: Amerikalılar Vietnam’da savaşacak, gerilla harbi, yenilecek vs. Oysa benim söylediğim o anlamda değildi. 30 yıl çıkamamak anlamında.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Harekatı Harita Çizicileri Rahatsız Etti</strong></p>
<p><strong>Anladığım kadarıyla psikolojik, ekonomik, askeri boyutlarını kastediyorsunuz.</strong></p>
<p>Evet o anlamda. Vietnam sendromu dediğimiz mesele siyaset literatürü kitaplarında böyle değerlendirilir. Sonuç olarak Türkiye’nin burada yapmış olduğu harekatla, böyle bir kuşakta yer almasının da buradaki siyasi aktörleri, politika yapıcılarını, harita çizicilerini rahatsız ettiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Neden rahatsız oldular?</strong></p>
<p>Tıpkı Sevr’de olduğu gibi. 10 Ağustos 1920’de ilan ettiler. Peki ne oldu? Mustafa Kemal Paşa gibi bir adam çıktı ve bunu 100 yıl geciktirdi. Hafızalarınızı zorlayın, 1820’de başlayan Mora köylü isyanlarıyla Osmanlı’nın Balkanlarda parçalatılması sürecini 100 yıl sonra burada bir adam durdurdu. Dolayısıyla bunların 100. yılı geliyor. Bunlar unutulacak şeyler değil. Söz konusu emperyalizmse, uluslararası hafıza bunları unutmaz.</p>
<p><strong>15 Temmuz Bir İç Savaş Denemesiydi</strong></p>
<p><strong>Üçüncü mesele nedir?</strong></p>
<p>Bu mesele doğrudan doğruya bizim dâhildeki politikalarımızla ilgili bir husus. Ben 15 Temmuz’u sıcağı sıcağına yorumlarken, burada bir darbe, darbe kalkışması gibi kavramlar kullanılamaz demiştim. Dikkat ederseniz, televizyonda konuşan asker kökenli hiç kimse buna darbe demedi. Herkes ‘kalkışma, isyan’ dedi. Doğru olan bu. Çünkü burada NATO’nun, CIA’nın, Pentagon’un bir koridoru bir iç savaş denemesi yaptı. Çok başarılı bir sonuç aldı adamlar.</p>
<p><strong>Nasıl bir sonuç bu?</strong></p>
<p>Bir şey gördüler. Çok hassas, kırılgan bir toplum var. O gece kimse kimseyi tanımadığı halde bu ülkenin 250 çocuğu hayatını kaybetti. Dolayısıyla içerideki bu hassasiyet üzerine şunu düşünelim: Türkçü-Kürtçü, Alevi-Sünni, AK Parti ve karşıtları, Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı, yabancı provokatörler. Suriye’den gelen 3,5 milyon insanın kaçının nasıl kullanılacağını bilmiyoruz. Kimler orada kuş yumurtası?</p>
<p>Bir de El Muhaberat’ın buradaki fonksiyonu. Hepsini bir arada düşündüğünüzde içeriyle ilgili dinamik unsurlar açısından büyük bir sorun var. İşte ben beka meselesidir derken de Devlet Bahçeli’nin konuşmasının içinde buna benzer cümleyi kurmuş olması da bana tüm bunları gösterdi. Bunun anlamı şu bana göre: NATO’nun koridorlarında bir hareketlenme var. Bunu askeri anlamda ifade ediyorum. Bunlar nasıl kesilmeli? İşte bu tür seçim kararları alırsanız, bu sorunları bir süre ötelersiniz.</p>
<p><strong>Erken Seçim Kararı Toplumu Yumuşatır</strong></p>
<p><strong>Bunların örnekleri var mı tarihimizde?</strong></p>
<p>27 Mayıs 1960’dan önce Adnan Menderes, en son Eskişehir’de erken seçim ilan edemedi. Işıklar içinde uyusun Altemur Kılıç sağlığında konuştuğumuzda bana söylemişti, daha sonra hatıratında da aktardı. Adnan Menderes aslında erken seçim ilan edecekmiş orada. Ama mikrofonun kabloları kesilmiş, konuşması duyulmamış. Aktardığı buydu. Aynı şekilde 12 Mart öncesi ve 12 Eylül öncesindeki siyasi tartışmaları da hatırlayalım. Kısacası eğer seçim kararları alabilirseniz, bu durum en azından bir süre toplumu yumuşatıyor, toplumun bir araya gelmesini sağlıyor. Burada eğer beka anlamında bir toplum mühendisliği inşa etmek isteniyorsa, bunları bir süreliğine öteletirsiniz, def edersiniz, cesaretlerini kırarsınız veya planlarını öteletirsiniz.</p>
<p><strong>Provokatörler Seçim Öncesi Değil Sonrasına Hazırlık Yapabilirler</strong></p>
<p><strong>Sizin aktardığınız çerçevede şunu sormak isterim: Yıllardır her seçim döneminde dış istihbarat örgütlerinin provokasyonları, manipülasyonları, içeriye yönelik sosyal mühendislik hareketliliği olur. 24 Haziran tarihi bir anlamda bu örgütlenmelerin aktardığımız provokasyonlarının hazırlığını da engelleyici bir tarih olabilir mi? Yani bir karışıklığın önüne geçmek için belirlenmiş olabilir mi?</strong></p>
<p>Benim düşüncem şu: Bu iki aylık süreçte olmaz ama bu örgütlerin bir planları varsa bunu aksatmazlar. Olacaksa ondan sonraki süreçte yürüteceklerini düşünüyorum. Bu düşüncemin sebebini söyleyeyim. Çünkü bu iki aylık süreçte hükümetin bu anlamda güvenlik önlemleri konusundaki hassasiyetinin en üst düzeye çıkarılacağını bilmek için çok uzman olmaya gerek. Burada olabilecek olan her şey, örneğin bir kişinin bile burnunun kanaması bu hükümeti zor duruma sokar, yıllarca altından kalkamaz. Nasıl ki 1913’teki sopalı seçimlerin, 1946’daki şaibeli seçimlerin altından kalkılamadıysa bunun da altından kalkılamaz.</p>
<p>Hükümetin referandum süreci de dâhil geçmişte yaşadığı bazı olumsuzluklar var. Orada da şaibe iddiaları olmuştu. Dolayısıyla bu iki aylık süreç zorlanabilir. Ama bu zorlanmanın karşılığında özellikle emperyal güçler açısından söylüyorum, dışarıda provokatif amaçla hareket etmeyi planlamış güçlerin bir kazançları olmaz. Bunu çok iyi biliyorlar. Seçimi erteletmek, yaptırtmamak bu sefer Türk toplumunun hükümet muhalifi olan karşı grubunu daha da keskinleştireceği gibi, bu sefer bir araya getirir, hükümetin yanına itebilir. Bu durum onların isteyebileceği en son şey. Sonuçta burası bir yurt, kolay terkedilebilecek bir şey değil. Kültürde ve gelenekte de memleketi teslim etmek, yok etmek gibi bir şey hiç yok. Söz konusu bile değil. Burada o zaman radikal unsurlar hariç herkes kenetlenir.</p>
<p><strong>Orta Doğu’da Oluk Oluk Kan Akacak</strong></p>
<p><strong>Bu dönemin iç boyutu hariç bir de dış boyutu, özellikle bölgesel boyutu var. Örneğin Orta Doğu’da neler olacağını öngörüyorsunuz?</strong></p>
<p>Çok net&#8230; Benim gördüğüm fotoğraf öyle bir fotoğraf ki 2019’da Orta Doğu’da oluk oluk kan akıtılacak. Öyle bir döneme giriyoruz. İşte Türkiye’nin yüksek stratejisi, bu belanın Türkiye’ye sıçramasını engelleme yolunda olmak zorundadır. Şu soru gündeme gelebilir: Bunları hükümetler tek başına yapabilir mi? Yapabilir ama konsensusu sağlarsa yapabilir.</p>
<p><strong>Laik Türkiye’nin Yerine Suudi Arabistan’ı Monte Edecekler</strong></p>
<p><strong>Kastettiğiniz kan akıtacak unsurlar arasında Suudi Arabistan öncülüğünde oluşturulacağı söylenen Arap gücü var mı?</strong></p>
<p>Tabii ki. Orta Doğu’daki ana mesele şu: Birincisi İslam’ı İslam’la yok etmek. İslam’ı İslam ile yok etmenin yolu Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmaktır. Bu nasıl olur? Mezhepsel büyük fay hatları oluşturarak. Örneğin Şii-Sünni çatışması çıkararak. Türkiye gibi ülkelerin içerisinde de Alevi-Sünni çatışması çıkararak. ABD başta olmak üzere bütün emperyal güçlerin bu bölgede uyguladıkları strateji ve politikalar, İran’ı güçlü hale getirdi. İran şu anda Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Suudi Arabistan’ın doğusunda, körfezde ve birçok yerde. Hiç istemedikleri şey oldu. Daha önce Şii hilali deyip ürküyorlardı. Şimdi bu hilal kapandı doğrudan doğruya bir kapan halini aldı. Bunu nasıl açacaklar şimdi? En istemediği şey oldu. Şimdi diyor ki ‘Suudi Arabistan liderliğinde bir Arap ordusu oluşturayım’. Hatırlayın Suudi Prens, ABD’de o sivil takım elbise ile şu açıklamayı yaptı: ‘Ben Vahhabiliğin ne olduğunu bilmiyorum. Söyleyip duruyorlar ama Vahhabilik nedir?’ Şimdi siyaseten seküler bir Suudi Arabistan oluşturuyorlar. Benim yorumum şu: Laik Türkiye’nin yerine bir şey monte etmeye çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Vekalet Savaşları Bitti, Ülkeler Arası Savaş Başlayacak</strong></p>
<p><strong>Bir dönem Türkiye üzerinden denemeye çalıştıkları Ilımlı İslam modeli operasyonunu başaramayınca şu an Suudi Arabistan üzerinden mi uygulamaya çalışıyorlar?</strong></p>
<p>Aynen öyle. Ilımlı İslam modelini uygulamaya çalışıyorlar. Zaten ‘Ilımlı İslam’ diye söylediler de. Şimdi bu Orta Doğu üzerine yapılmış planlamalar, daha 2003 yılında Condolezza Rice’ın açıkladığı 22 devletin siyasi sınırı, rejimi değişecek çerçevesindedir. Zaten değiştire değiştire geliyorlar. Durum böyle olunca burada yaratılacak olan kaos, kargaşa, büyük provokasyonlar, kurulacak olan kumpaslar Türkiye ve İran’a yansımayacak diye düşünenler son derece romantik düşler içindedir.</p>
<p>İkincisi, ben her zaman aynı cümleyi söylüyorum ve yine söyleyeceğim, bu gibi durumlarda aykırı davrananlar gerçekten yurtsever değildir. Çünkü yurtseverlikte muhalif unsurlarla siyaset unsurları arasında bir fark olmaması gerekiyor. O iç siyasetteki kapışma ve kavgadır. Her zaman için beka meselesinde kenara bırakılmalıdır. Eğer çatı çökerse, çökmüş çatının devletinde Cumhur reisi olsan ne olur, ana muhalefet partisi başkanı olsan ne olur? Bunun hiçbir anlamı yok. Bunu iyi görmek lazım. İran meselesine gelince hatırlayın&#8230; İran’da yaptırılan Humeyni darbesi, Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinin yaptırılması için büyük bahane olmuştur. Gerçi tekerleğin dönme günü 1 Mayıs 1977’dir, o başka bir şey. Onun analizi uzun ama şunu bilelim, Orta Doğu’daki büyük kaos, kargaşa çıkarılacak, ısrarla ifade ediyorum, kan su gibi akıtılacak. Böyle bir dönemde Türkiye’de siyaset yapıcıların, aktörlerin bu işi doğru düzgün görüp çözmesi, analiz etmesi ve değerlendirmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Vekalet savaşları bitti gibi. Vekalet savaşından ülkeler arası hatta konvonsiyonel savaşa doğru gidiyor.</strong></p>
<p>Evet vekalet savaşı dönemi bitti.</p>
<p><strong>İşte bu dönemde Türkiye’nin pozisyonu ne olabilir? Bu soruyu seçimin olası sonuçlarını göz önünde bulundurarak yanıtlar mısınız? Ne öngörebiliriz? Türkiye’yi savaşın içine çekerler mi?</strong></p>
<p>Çekmek için çok uğraşırlar. Bakın emperyal güçler açısından ya da uluslararası müesses nizamın belirleyicisi olan finans aktörleri tarafından bu bölgede en ideal savaş Türk-İran savaşıdır.</p>
<p><strong>Yeni Dönem Savaş Ekseni Doğu Akdeniz Ticaret Yolu</strong></p>
<p><strong>40 yıldır bunun için uğraşıyorlar.</strong></p>
<p>Bakın istedikleri bu savaştır. Çünkü bölgenin iki tane başat gücüdür bu iki ülke. İran’ın zaten pozisyonu belli. Türkiye’de ise son yıllarda Sünni dünyanın acaba liderliğini alabilir miyim çabası görülüyor. Geçmişte böyle bir çaba yoktu. Doğal olarak bu çatışma olacak. Öte tarafta Suudi Arabistan ve Mısır, ‘Dur bir dakika. Sünni dünyanın liderliğine, ağabeyliğine soyunman ne haddine? Biz varız’ diyecekler. Ama biz neyi görüyoruz bu iki ülke için? Sadece ABD’yi görüyoruz.</p>
<p>ABD’nin Mısır’a her yıl verdiği hibe şeklindeki yardım, 1,5 milyar doların üstünde. Aynı zamanda Suudi Arabistan’dan silah satıyorum yalancılığı üzerinden para alıyor. Öte taraftan Suudi Arabistan üzerinden Körfez’i, bölgeyi kontrol etmeye çalışıyor. Bir de neresi var: Doğu Akdeniz ticaret yolu. Yeni dönemdeki savaşın ana ekseni Doğu Akdeniz ticaret yolu olacaktır.</p>
<p><strong>Tam da onu soracaktım. Biz Mısır üzerinden hep Orta Doğu’yu görüyoruz. Ayrıca Mısır Akdeniz’in çok önemli bir ülkesi. Bu konuda da olumsuz bir dönem söz konusu olacaktır.</strong></p>
<p>Gayet tabii ki. Mısır hem Süveyş Kanalı’nı hem Kuzey Afrika’yı kontrol ediyor. Ayrıca bakın İngiltere hem Kıbrıs’ta hem Mısır’da. ABD İngiltere kanalıyla hem Kıbrıs’ta hem de zaten Mısır’daydı. İngiltere 1879 yılından beri Kıbrıs’ta. Son operasyonda da gördük, füzeleri Agratur Üssü’nden attılar. Görüldüğü gibi İngiltere olduğu için ABD’de de orada. Dolayısıyla Ruslar etkisiz bırakılıyor. Orta Doğu’da da aynı durum. Suriye’ye bakın, Rusya var ama Fransa’yı gözardı ediyoruz. Bizim analizciler Fransa’nın oradaki üslerini görmedi. ABD kimin kanalıyla üsler inşa ediyor? Elbette Fransa kanalıyla. Bakın Trump ile Macron niye sürekli kucak kucağa. Niye?</p>
<p>Birincisi İran meselesinde ortak hareket ediyorlar. Trump, Macron’a diyor ki ‘Kıta Avrupası’nda Almanya’dan daha önemli bir devlet olmak istiyorsan eğer buradaki pozisyonda birlikte olmalıyız.’ Ben bu fotoğrafları böyle okuyorum.</p>
<p><strong>Almanya neden orada yok?</strong></p>
<p>Almanya baştan ‘Ben yokum’ dedi. Bunu ilk defa söylemiyorlar. Daha önce 1897’den sonraki gelişmelerde, artık Şark sorunu diye kafamıza çakıyorlardı ya ondan sonraki süreçte Avrupa’nın kendi içindeki anlaşmalarına bakın. Makedonya’yı bölmeleri gibi. 1902-1904’lerde Almanya ‘Ben Makedonya’daki komiserliğin içinde olmayacağım’ dedi. Hatırlayalım; orada İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya vardı. Almanya yoktu burada. Benzer bir durum.</p>
<p><strong>Yunanistan İle Bize Enerji Kaybettiriyorlar</strong></p>
<p><strong>Hazır Akdeniz konusundan söz etmişken, önümüzdeki dönemde Akdeniz ve Ege’deki gelişmeleri de değerlendirmenizi isteriz. Yunanistan ile yaşanan problemler, Akdeniz’deki gelişmeler vs. Yunanistan’ın arkasındaki güç belli. Türkiye direniyor bütün planlara. Gerilim Türkiye ile Yunanistan arasında bir sıcak çatışmaya dönüşür mü?</strong></p>
<p>Yunanistan ile sıcak çatışmaya girmenin bir tek koşulu var. O da ABD isterse sıcak çatışma olur. Ama burada NATO problemi olur. NATO’nun dağılmasını göze almaları gerekiyor. Orta ve kısa vadede hiç kimse NATO’nun dağılmasını göze alamaz çünkü Rusya faktörü var. Dolayısıyla ne olur? Yunanistan’ın bu çıkışlarıyla Türkiye’ye sürekli enerji kaybettirecekler.</p>
<p><strong>Oyalayacaklar yani.</strong></p>
<p>Aynen öyle oyalayacaklar.</p>
<p><strong>Türkiye Batı Ekseninden ve Nato’dan Çıkmaz</strong></p>
<p><strong>NATO’nun geleceği ne olur? Çünkü yıllardır eksen değişikliği, kutup değiştirme diye tartışılıyor. Türkiye NATO’dan çıkar mı?</strong></p>
<p>Yok olmaz. Türkiye bir kere kutup değiştiremez. Osmanlı beyliğinin kuruluşundan beri yönümüz hep batı. Türkiye’nin doğuda yapacağı hiçbir şey yok. Hangi ticaret anlaşmasını yapacak, hangi geliri elde edecek? Hangi rejimlerle işbirliği yapacak? Bu nedenle yön hep Batı. Batı da bunu çok iyi biliyor.</p>
<p><strong>Seçmen Neye Dikkat Etmeli?</strong></p>
<p><strong>Son sorum şu: Bir fotoğraf çektiniz. Bu fotoğrafı görerek sandığa gidecek seçmen neye göre karar verip oy kullanmalı?</strong></p>
<p>Seçmen açısından dikkat edilmesi gereken ana mesele şu: Bu ülkeyi kim gerginliğe, içerideki etnik çatışmalara götürmeyecek, kim kaosla beslenmeyecek, bütün bu dünyada emperyal oyunları iyi çözmüş olacak, anti emperyalist, tam bağımsızlıkçı olacak? Misak-ı Milli sınırlarını savunacak, ulusal üniter devletten, laik Cumhuriyetin sonsuza kadar yaşatılmasından yana olacak?</p>
<p>Kim gelirse gelsin Atatürk’ün Yurtta Barış Dünyada Barış ilkesini uygulayacak. Eğer bu bölgede ayakta kalmak istiyorsak, bu şaşmaz bir ilkedir artık. Tartışması bile olmamalı. Bütün bu yaşananlar bize şunu gösterdi: Araplar arasında olan hiçbir belaya, kaosa, probleme bulaşmamalıyız. Bunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tevfik Rüştü Aras’a bizzat belirtmiştir. Demiştir ki: ‘</p>
<p>Rusya’yla ilişkilerinizi iyi tutun, İran’la geliştirin, Arap ülkeleriyle olan problemlere sakın karışmayın, bulaşmayın.” Bu konuşmalar Osmanlı Devleti’nin bakiyesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/stratejist-dr-erol-mutercimlerden-yorungeye-onemli-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vekil Pazarı Kurarak Demokrasiyi Kurtarmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:45:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekmeleddin İhsanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Vekil Pazarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1994</guid>

					<description><![CDATA[Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir! Siyasi partiler iktidar olmak için kurulur ve faaliyet gösterirler. Genel başkanları da icranın başına geçmeye tek adaydır. Tek başına iktidar olamayacağını gören parti bir başka parti ile ittifak kurar, bunu da tıpkı cumhur ittifakında olduğu gibi şeffaf bir şekilde ilan eder. Parti yönetimi de vekilleri de teşkilatları da mensupları da seçmen de bunu bilir. Artık bunun yasal alt yapısı da hazır olduğuna göre kendinde iktidar gücü görmeyen partinin tutacağı yol budur. CHP’nin Handikapları Sözcülerine bakılırsa, CHP iktidara aday bir parti. Genel başkanı da icranın başına geçmeye tek aday. Üstelik de iddialı. Ama cumhurbaşkanlığına aday olmayı göze alamıyor. Hadi bu noktada partisinin gücünü görüyor ve mantıklı davranıyor diyelim. Peki, aylar önce ilan edilen cumhur ittifakını gördüğü halde neden şimdiye kadar bir ittifak kurmakta gecikti? Seçime 60 gün kalmış hâlâ CHP’nin adayı belli değil. Cumhur ittifakının erken seçim kararı ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir!</strong></p>
<p>Siyasi partiler iktidar olmak için kurulur ve faaliyet gösterirler. Genel başkanları da icranın başına geçmeye tek adaydır. Tek başına iktidar olamayacağını gören parti bir başka parti ile ittifak kurar, bunu da tıpkı cumhur ittifakında olduğu gibi şeffaf bir şekilde ilan eder. Parti yönetimi de vekilleri de teşkilatları da mensupları da seçmen de bunu bilir. Artık bunun yasal alt yapısı da hazır olduğuna göre kendinde iktidar gücü görmeyen partinin tutacağı yol budur.</p>
<p><strong>CHP’nin Handikapları</strong></p>
<p>Sözcülerine bakılırsa, CHP iktidara aday bir parti. Genel başkanı da icranın başına geçmeye tek aday. Üstelik de iddialı. Ama cumhurbaşkanlığına aday olmayı göze alamıyor. Hadi bu noktada partisinin gücünü görüyor ve mantıklı davranıyor diyelim. Peki, aylar önce ilan edilen cumhur ittifakını gördüğü halde neden şimdiye kadar bir ittifak kurmakta gecikti? Seçime 60 gün kalmış hâlâ CHP’nin adayı belli değil. Cumhur ittifakının erken seçim kararı ile hazırlıksız yakalandı. Erken seçim kararına karşı attığı adım 15 milletvekilini İP’e göndermek oldu. Tıpkı partisinin en yetkili isimlerinin bile haberi olmadan genel başkanın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı ilan ettiği gibi. Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir! Tabii vekil transferinin sadece İP’e yapılması bu iki partinin aynı merkezden sufle aldığı anlamına gelmiyorsa!</p>
<p>CHP, İP ile ittifak kurabilir hiçbir sakınca ve engel yok. Hatta İP genel başkanını aday da gösterebilir onda da sakınca yok. CHP’nin İP’e 15 vekili güle oynaya göndermesi bir ittifak halidir ama kirli bir ittifaktır, açıkça hülle yapılmaktadır. Bu karar CHP tabanını ne kadar memnun eder orasını bilmiyorum. Ama kamuoyunda CHP’nin uzaktan kumandalı bir parti olduğu ve siyaset mühendisliğine rıza gösterdiği iddiasını teyit eden bir adımdır. Bana göre de Pennsylvania’da çanak yalayanlarla eşzamanlı kiraz mevsiminden dem vuran CHP, vekil pazarı kurarak siyaset mühendisliğine teslim olmuştur. Özetle, CHP’nin İP’e 15 vekil göndermesinin manası, Erdoğan’ın birinci turda seçilmesini engelleme hamlesi demektir. İP, grup kurduğu için genel başkanını rahatlıkla aday gösterecek, tabii ki CHP de bir aday gösterecek. Böylece Erdoğan’ın birinci turda seçilmesini engellerlerse ikinci turda güç birliği yapacaklar. Hangisi ikinci tura kalırsa onu desteklemekte birleşecekler. Yani hedef emperyalizmin hedefindeki Erdoğan’ı düşürüp, güçlü Türkiye’den rahatsız olanları rahatlatmak. İttifak kurmayıp hülle yapmalarından bu anlaşılıyor. CHP’nin SP ile dünkü temasında, 11. Cumhurbaşkanının da bu oyunda rol alacağı izlenimine yol açacak açıklamalar yapıldı. Bu kirli oyunun bir parçası olmaz inşallah!</p>
<p><strong>Gül’ün Adaylığının Anlamı</strong></p>
<p>Siyaset tarihi sürprizlerle dolu bir tarihtir. Hiç beklenmedik şahsiyetlerden sürpriz çıkışlar yaşanmıştır/yaşanmaktadır. Bazen bizzat siyasetçinin hırsı bazen de çevresindekilerin tahriki şaşırtıcı sonuçlara müncer olabiliyor. Tıpkı Abdullah Gül beyin dün kendisine tuzak kuranlarla birlikte kadim dostunun karşısına aday olarak çıkma izlenimi bırakması gibi. Bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına yükselmesinde en büyük desteği veren dostunun karşısında aday olma izlenimi vermesi şaşırtıcı bir durumdu. Ne zaman ki erken seçim kararı alındı Gül ismi tekrar gündeme geldi. Hem de 2007’deki seçilmesini engellemek için üretilen 367 garabetinin meclisteki temsilcisi CHP’nin desteklediği bir aday olarak. Yazık ki, ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam!’ demesi beklenirken, tam tersine adaylığa sıcak baktığı izlenimi vermeyi sürdürdü.</p>
<p>Tabii ki aday olmak, şartları taşıyan her vatandaşın demokratik hakkıdır, Gül’ün de hakkıdır. Ama kurucusu olduğu partinin adayına karşı üstelik kendisinin seçilmemesi için her yola tevessül etmiş ve tek amaçları Erdoğan’ı devirmek olan bir kitlenin safında yer alması o hakkı kötüye kullanmaktan öte bir anlam taşımazdı. Dün kendisine karşı ‘sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz’ diyenlerin adayı olma ihtimaline itiraz etmemesi korkunç bir tenakuzdu! Muhalefetin ortak adayı olsaydı dostlarını kaybettiği gün olacaktı, adaylığı kabul edeceği izlenimi bıraktığı için büyük yara aldı. CHP’liler de diğer muhalif partililer de onu zaten sevmiyorlardı, koptuğu için AK Partililer de sevmeyecekti, hiç kimseye yaranamayacaktı. Ona yakın görünenler bile alacakları tepkiyi hesap ederek destekleyemeyeceklerdi.</p>
<p>Evet, Türkiye düşmanlarının ağzıyla siyaset yapan muhalefetin ortak adayı olma ihtimali Gül’ü yaraladı. Gül muhalefetin adayı olsaydı yanlış yapmış olurdu, sevenlerinin gözünde intihar etmiş siyasi bir figür olmaktan öteye anlam ifade etmezdi. Gül’den sevenlerinin beklediği tavır, ‘Emperyalizmin savaş açtığı Erdoğan’a karşı bir darbe de ben vurmam’ deyip kardeşi Erdoğan’a destek vermesidir. Dün kendisini dövenlerle bir olup kardeşine rakip olmaya rıza göstermesi değildi. Şükür ki muhalefet anlaşamadı da Gül’ün siyasi intiharı şimdilik önlendi. Olayın bir yönü böyle. Bir başka yönü daha var. O da toplumumuzun muhafazakârlığının ve dindarlığının tescil edilmiş olmasıdır. CHP ve HDP gibi dine mesafeli partilerin bile ortak aday olarak dindar birini aramış olmaları, halkımızın din karşıtı görünenlere itibar etmediğinin ve seçimleri Erdoğan’ın kazanacağının açık itirafıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’da Yeni Senaryo: Bölgesel Savaş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:40:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Bölgesel Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Washington]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1992</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin, yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak yaptığı saldırı, bölgedeki dengeleri yeniden değiştirdi. Saldırının hemen arkasından Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bir Arap gücünün Fırat’ın doğusuna yerleştirileceği haberleri bölgeyi savaşa sürükleyecek bir hamle olarak öne çıktı. Türkiye’nin bir anda erken seçim sürecine girmesi de bölgesel gelişmelerin seyrini etkileyecek bir döneme işaret ediyor. Her şey 4 Nisan’da Astana üçlüsünün, yani Türkiye, Rusya ve İran’ın devlet başkanlarının başkent Ankara’da yaptığı zirveden sonra başladı. Önce üç ülkede de ekonomik göstergeler oynamaya başladı. Ardından 6 Nisan’da Rusya’dan ilginç bir açıklama yapıldı. Açıklamada Suriye’nin güneyindeki silahlı grupların kimyasal silah kullanımı da dâhil, bir dizi provokasyona hazırlandığını ifade edildi. Bu açıklamadan bir gün sonra Suriye’de başkent Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki Duma’da rejimin kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme bomba gibi düştü. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Bugüne kadar işgal ettikleri bölgelerde kullandıkları konvansiyonel silahlarla binlerce masumun ölümünden sorumlu olan Batı dünyası ayağa kalktı. ABD liderliğindeki güçler saldıracağız, saldırıyoruz derken 14 Nisan’da ABD, İngiltere ve Fransa, uçaklar ve gemilerden atılan füzeler ile Suriye’nin başkenti Şam’a saldırdı. Özelde Suriye genelde Orta Doğu’daki kartların bir kez daha karılmasına neden olan gelişmeler zinciri de bu şekilde başladı. Her zaman yaptığımız gibi filmi başa sarıp, yaşananları ve yaşanacakları derinlemesine incelediğimizde, Suriye üzerinden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD’nin, yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak yaptığı saldırı, bölgedeki dengeleri yeniden değiştirdi. Saldırının hemen arkasından Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bir Arap gücünün Fırat’ın doğusuna yerleştirileceği haberleri bölgeyi savaşa sürükleyecek bir hamle olarak öne çıktı. Türkiye’nin bir anda erken seçim sürecine girmesi de bölgesel gelişmelerin seyrini etkileyecek bir döneme işaret ediyor.</strong></p>
<p>Her şey 4 Nisan’da Astana üçlüsünün, yani Türkiye, Rusya ve İran’ın devlet başkanlarının başkent Ankara’da yaptığı zirveden sonra başladı. Önce üç ülkede de ekonomik göstergeler oynamaya başladı. Ardından 6 Nisan’da Rusya’dan ilginç bir açıklama yapıldı. Açıklamada Suriye’nin güneyindeki silahlı grupların kimyasal silah kullanımı da dâhil, bir dizi provokasyona hazırlandığını ifade edildi. Bu açıklamadan bir gün sonra Suriye’de başkent Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki Duma’da rejimin kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme bomba gibi düştü. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Bugüne kadar işgal ettikleri bölgelerde kullandıkları konvansiyonel silahlarla binlerce masumun ölümünden sorumlu olan Batı dünyası ayağa kalktı. ABD liderliğindeki güçler saldıracağız, saldırıyoruz derken 14 Nisan’da ABD, İngiltere ve Fransa, uçaklar ve gemilerden atılan füzeler ile Suriye’nin başkenti Şam’a saldırdı. Özelde Suriye genelde Orta Doğu’daki kartların bir kez daha karılmasına neden olan gelişmeler zinciri de bu şekilde başladı.</p>
<p>Her zaman yaptığımız gibi filmi başa sarıp, yaşananları ve yaşanacakları derinlemesine incelediğimizde, Suriye üzerinden büyük bir çatışma fayının tetiklenmek üzere olduğunu görüyoruz. Uzmanların aktardığı bilgiler çerçevesinde bu fay hattının Türkiye’yi de olumsuz etkileyecek bir sürece evrilme riski bulunuyor. Bu da seçim sathına girmiş bir Türkiye’yi zorlayacak gibi görünüyor. Özellikle seçim tartışmaları nedeniyle üzerinde fazla durulamayan bu gelişme, dengeleri etkileyecek ve bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek bir sürecin işaretlerini taşıyor.</p>
<p><strong>Washington’un Trump Dönemi Hamleleri</strong></p>
<p>ABD’de Donald Trump’un başkan adaylığı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu çok sayıda ülkede karikatürize edilerek karşılandı. Ancak seçim propagandası olarak görülen eski yönetime karşı salvoların adım adım hayata geçirilmeye başlanması, Trump’un hiç de öyle karikatür bir figür olmadığını ortaya koydu. Özellikle küresel ölçekte Çin ile ilişkileri Washington lehine değiştirmeye yönelik ekonomik hamleler yapması, Rusya’nın (her ne kadar Amerikan kamuoyunda “Moskova Trump’ı destekledi” iddiaları gündemde tutulsa da) Akdeniz’e inme stratejisine karşı aktif bir politikanın düğmesine basması, Orta Doğu’da da İsrail’i rahatlatıp İran’ı sıkıştıracak adımlara yoğunlaşması bu tespitimizi haklı çıkaran gelişmeler olarak sayılabilir. Ayrıca yine Rusya’ya yönelik İngiltere merkezli taarruzun en büyük destekçisi de Washington yönetimi oldu. Washington’un bölgesel politikalarından etkilenen ülkelerin başında ise Türkiye geliyordu. Seçim propaganda döneminde Obama dönemi Suriye politikalarını eleştirmesiyle umutlanan Ankara’nın beklentileri, Trump başkan olduktan sonra ABD Merkez Komutanlığı CENTCOM’un, PKK/PYD-YPG politikalarını sürdürmeye devam etmesiyle hüsrana uğradı. Özellikle terör örgütü PKK/PYD’ye destek resmileştirilirken, destek kararının altında Donald Trump’un imzası yer alıyordu. Türkiye’nin buna yanıtı Suriye’de çözüm eksenli işbirliğini, Rusya ve İran ile genişletmek şeklinde oldu.</p>
<p><strong>4 Nisan Zirvesi Gelişmeleri Tetikledi</strong></p>
<p>Türk, Rus ve İran yetkilileri, Suriye’deki krizi çözüme kavuşturmak amacıyla 2017 yılının hemen başında, 23 Ocak’ta Kazakistan’ın başkenti Astana’da bir araya geldi. Daha sonra toplantının yapıldığı yer ile adlandırılan süreç, Batı’nın tüm itirazlarına rağmen adım adım ilerledi. İşte yazının girişinde aktardığımız gelişmeleri tetikleyen de Astana Süreci liderlerinin 4 Nisan’da Ankara’da bir araya gelmesi oldu. Soçi’de geçen yılın Kasım ayında yapılan zirveden sonra ikinci kez bir araya gelen liderler, Suriye’de adım adım çözümü ilerletme kararlılığını aktardı. Zirve, Batı dünyasında yüksek seviyede kaygıyla karşılandı. Örneğin CNN International muhabirinin zirveyi “ABD için daha kötü bir zamana denk gelemezdi. ABD masada olmadığı gibi, Suriye’deki bu üç önemli oyuncu hep beraber ortaya çıktıklarında ne istediklerini, Suriye’deki amaçlarının ne olduğunu biliyordu” sözleriyle değerlendirmesi dikkat çekiciydi. Batı dünyasının yanında yer almasına rağmen Rusya ve Çin konusunda denge politikası izleme eğilimindeki Almanya bile bu zirveden duyduğu rahatsızlığı üst düzeyde dile getirdi.</p>
<p><strong>ABD, Cenevre’nin Pasifize Edilmesinden Rahatsız</strong></p>
<p>ABD’nin liderliğindeki Batı dünyasının rahatsızlığının temelinde, Suriye’de yedinci yılı geride bırakan iç savaşın Orta Doğu’ya yayılmadan sonuçlanmasında, son sözü Astana üçlüsünün söyleme ihtimaliydi. İşte ne olduysa bu zirveden sonra oldu. Bu üç ülkede önce ekonomik göstergeler hareketlendi, dolar yükselişe geçti. Ardından Rusya’dan 6 Nisan’da dikkat çekici bir açıklama yapıldı. Rusya’nın Suriye’deki ateşkesi izleme merkezinin Başkanı Yuriy Yevtuşenko, yaptığı açıklamada “Hükümet güçleri safına geçen Ceyş Ahrar el Aşir militanlarından edindiğimiz bilgilere göre, Suriye’nin güneyindeki silahlı örgütler bir dizi provokasyona hazırlanıyor, buna kimyasal silah kullanımına dair provokasyonlar da dahil” dedi. Ve sadece bir gün sonra Suriye’nin başkenti Şam’ın kuzeyindeki Doğu Guta bölgesindeki yerleşim birimi Duma’da rejim güçlerinin kimyasal silah kullandığı haberleri yayılmaya başladı. Batı bir anda hareketlendi. Trump’ın çıkışı ve Avrupa ülkelerinin desteği ile Suriye’ye yönelik bir saldırı beklentisi arttı. Bam teline ise ABD Savunma Bakanı James Mattis 12 Nisan’da dokundu. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford ile birlikte Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi’nde 2019 savunma bütçesi üzerine düzenlenen panelde konuşan Mattis ana hedeflerini şu sözlerle açıkladı: “Suriye’de iç savaşa katılma niyetimiz yok ve 6 yıldır devam eden iç savaşı Cenevre süreci ile çözmeye çalışacağız.”</p>
<p><strong>“Astana Üçlüsü Tekerimize Çomak Soktu” İtirafı</strong></p>
<p>Mattis’ten bir gün sonra ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde 4 Nisan’daki zirveyi ve Zeytin Dalı Harekatı’nı eleştirerek şu sözleri sarf etti: “Onlar (Erdoğan, Putin, Ruhani) Suriye’yi paylaşmak için oradaydılar… Zaten son derece karmaşık olan duruma Türkiye’nin Afrin’e girmesi eklenince tekere bir çomak daha sokuldu.’</p>
<p>Teker dediği, Washington’un planıydı ve Türkiye, Rusya, İran’ın birlikte verdiği o görüntü ve uygulanan ortak politika Amerika’nın tekerine çomak sokuyordu. İşte kimyasal iddiaları bu açıklamaları gölgeledi. Hedef ABD’nin olmadığı bir çözümün imkânsızlaştırılması, kanalın tekrar Washington’a çevrilmesiydi. Çözümden çok çözümsüzlük bu tekerin yürümesine katkı yapacaktı. Ek olarak DEAŞ’ın bölgede artık eylem yapamaz hale gelmesi ABD’nin bölgedeki varlığının sorgulanmasına da neden olacaktı.</p>
<p>Beklenen saldırı Duma’da inceleme yapılacağı söylenen 14 Nisan’da gerçekleşti. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Akdeniz’deki gemilerden atılan füzeler ve uçaklarla yaptığı bombardımanın ardından saldırıların devam edip etmeyeceği tartışıldı. Ancak Washington yönetiminden yapılan açıklamalarda, bu harekâtın bir defaya mahsus olduğu belirtildi. Ancak ABD açısından maksat hâsıl olmuştu. ABD, bölge denkleminde yeniden rol aldı.</p>
<p><strong>Rusya’nın Etkinliğini Azaltmak</strong></p>
<p>Saldırının ana stratejik hedefini Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini önce dengeleme ardından uygulanacak politikalarla azaltmak şeklinde değerlendirmek mümkün. Suriye Gündemi internet sitesinde Necdet Özçelik’in yaptığı analiz dikkat çekicidir. ABD’nin saldırıyı İngiltere ve Fransa ile yaptığına dikkat çekerek şu vurguları yapmakta: “Şüphesiz, ABD’nin Suriye’de müttefik çoğaltma işi ABD’nin saha maliyetlerini azaltacağı gibi Rusya’nın karşısında duran geniş tabanlı bir ittifak da Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini azaltacaktır. ABD öncülüğündeki askeri harekâta katılan Birleşik Krallık ve Fransa gibi iki NATO üyesi ülkenin doğrudan desteği, bu ülkelere askeri üs kullanımıyla dolaylı destek veren Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Kıbrıs (dolayısıyla Yunanistan) ve NATO genel sekreterliğinin harekâta olan söylemsel desteği, ABD’nin Suriye’deki politikasını NATO ve Rusya eksenine taşıma çabası şeklinde okunabilir.”</p>
<p><strong>Türkiye ile Rusya’nın İletişimini Zayıflatmak</strong></p>
<p>Kimyasal silah iddialarının bir boyutu da Türkiye ile özellikle Rusya arasında bir gerilim hattı oluşturmayı amaçlamasıydı. Evet iddia ciddiydi ve kesinlikle araştırılmalıydı. Ancak Ankara’nın ve Moskova’nın Esad rejimine bakış perspektifi farklıydı. Kimyasal iddiaları Türkiye’de ilk başta karşılığını hemen buldu. ABD’nin bölge politikalarına muhalefetiyle bilinen bazı basın organları dahi geçmişteki yaşanan bazı hadiseleri hatırlatarak ABD müdahalesine destek verir yayınlar yaptı. Ancak 9 Nisan’da Bakanlar Kurulu sonrası hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın, 10 Nisan’da da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında yaptığı açıklamalar, hükümetin bu konuda itidalli ilerlediğinin göstergesi oldu. Özellikle Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında sürdürülen temaslar ve Ankara’nın olayın uzmanlar tarafından incelenmesi konusundaki net tavrı iki ülke arasında, 24 Kasım 2015’teki uçak düşürme olayındaki gibi bir krizin önüne geçti. Bu da Ankara ve Moskova’nın bu süreçte büyük tecrübe kazandığını ve her konuda istişare yapma kararlılığını göstermesi bakımından çarpıcıydı. Yine de saldırı sonrasında Rusya ve İran ile ortaya konan işbirliği kararlılığı gündemin gerisine düştü.</p>
<p>Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un saldırıdan iki gün sonra yaptığı açıklamada yer alan “Operasyonla Türkiye ile Rusya’nın arasını açtık” sözleri saldırının bu hedefine de işaret ediyordu.</p>
<p>Ayrıca Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 hava savunma sistemi alımıyla ilgili tam saha baskı da bu dönemde kapalı kapılar ardında da olsa arttı. Hatta Türkiye içinde sözünü ettiğimiz ilk baştaki rejim karşıtı duruşa karşı Rusya’dan “Teslimat 2019 yılı sonunda olacak” açıklamasıyla mesaj verildi. 3 Nisan’da yine Ankara’da yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi sonrasında Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir, alımın 2019 yılı Temmuz ayına çekildiğini duyurmuştu. Moskova’nın aktardığımız çıkışı, Ankara’ya bir mesaj niteliği taşıyordu.</p>
<p><strong>Terör Örgütü Nefes Aldı</strong></p>
<p>Peki Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak neyin önünü açacaktı? Hatırlayalım: Türkiye, Fırat Kalkanı ile başlayan ve Zeytin Dalı Harekatı’yla devam eden politikayla teröre karşı atağa geçmişti. Bu atak en çok Batı dünyasını rahatsız etmişti. Hatta olası Münbiç veya Fırat’ın doğusu harekâtını durdurmak için her yolu deneyeceklerinin işaretleri verilmişti. Türkiye bu atağında Rusya ile kurduğu güçlü iletişimin faydasını gördü. 4 Nisan’daki zirveye doğru Türkiye, Suriye’de Münbiç ve Fırat’ın doğusu, Irak’ta Sincar ve Kandil’e kadar olan tüm güney sınırındaki hattını terörden temizleme kararlılığını ortaya koymuştu. Bu hedef değişmese de ABD saldırısından sonra hükümet de yeni dengeleri gözeterek hareket etmenin gerekliliğini anlamış gibi görülüyor. Aktardıklarımızla beraber çok sayıda faktörün hesaplandığı bu dönemde, başlığa çıkardığımız bölgesel bir savaşı tetikleyecek başka bir gelişme de önümüzdeki dönemin sinyallerini verdi.</p>
<p><strong>PKK/PYD’nin Himayesi Mısır ve Körfez Ülkelerine Veriliyor</strong></p>
<p>Sputnik’ten Elif Sudagezer’in 14 Nisan’daki saldırıdan üç gün sonra geçtiği haber, Türkiye’de seçim tartışmalarının gölgesinde kaldı. Türkiye’nin hedefleri arasında yer alan Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD terör örgütü varlığının Fransa’nın himayesine verildiği yönündeki bilgilerin ve açıklamaların üzerinden çok fazla bir zaman geçmemişken, Sudagezer’in Wall Street Journal (WSJ) gazetesine dayandırarak verdiği haberde şu bilgiler yer aldı: “Gazete, Suriye’den çekilmek isteyen ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Amerikan askerlerinin yerine Mısır ve Körfez Arap krallıklarının askerlerinin konuşlanması için temaslar yürüttüğünü yazdı. Adı açıklanmayan ABD’li yetkililere dayandırılan habere göre Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, kısa süre önce Mısır İstihbarat Servisi Başkan Vekili Abbas Kamil ile bir telefon görüşmesi yaptı. Bolton, Suriye’ye Arap gücü planına Mısır’ın katkıda bulunmak isteyip istemediğini araştırdı. Bolton-Kamil görüşmesi öncesinde de Washington Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’dan Suriye’nin kuzeydoğusunun yeniden inşasının finansmanı için milyarlarca dolar aktarmalarını istedi. Trump yönetimi söz konusu Körfez krallıklarından bölgeye asker göndermelerini de talep etti.”</p>
<p>Suriye’nin kuzeydoğusu olarak tanımlanan yer, PKK/PYD terör örgütünün ABD himayesinde kontrol ettiği Fırat’ın doğusuydu. Suudi Arabistan, Mısır ve BAE, zaten bölgedeki gelişmelerde ABD ve İsrail ile uyumlu politikalar izleyen ülkeler olması nedeniyle şaşırtıcı değildi. Ancak haberin içinde Katar’ın da zikredilmesi dikkat çekiciydi. İki gün sonra Katar’ın Suud yönetimi tarafından “Birinci Ortak Körfez Kalkanı Tatbikatı” na davet edilmesi haberi basına yansıdı. Oysa aynı Katar yaklaşık bir yıl önce Suudi Arabistan tarafından teröre destek veren ülke kategorisine sokulmaya çalışılmıştı. ABD’nin o dönem yaşanan krizde her ne kadar Suudi Arabistan’ın safında olduğunu belli etmesine rağmen Katar ile ilişkilerini sıcak tutması ve diplomatik baskıyla Doha’yı kendi yörüngesine çekme politikası son gelişmelerle uygunluk yönünde işaretler taşıyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’nin, 24 Nisan’daki şu açıklaması ise Katar’ın da bir kıskacın içine sokulmaya çalışıldığını gösteriyor:</p>
<p>“Katar’ın, ABD’nin Suriye’deki askeri varlığının parasını vermesi ve oraya kendi askerlerini göndermesi gerekir. Bunun da ABD Başkanı, Katar topraklarındaki Amerikan askeri üssü üzerinden Katar Devleti’ne sağladığı korumayı iptal etmeden önce olması gerekiyor.”</p>
<p>Katar yönetimi, bu yazı kaleme alınırken, henüz Suudi Arabistan’a bir yanıt vermemişti. Katar’ın bu bölgede Suudi Arabistan ile aynı topa girmesinin Türkiye’den çok İran açısından olumsuz etkileri olacağı belirtilirken, sözü edilen güç ile ilgili temasların sürmesi nedeniyle askeri gücün kısa vadede oluşmasının zor olduğu aktarılıyor. Buna rağmen Türkiye’nin gerek Suriye gerek Irak’taki terör unsurlarına yönelik askeri hazırlık yaptığı dönemde yaşanan ve Suudi Arabistan öncülüğündeki güçler ile İran’ı sıcak çatışmaya sokabilecek bu gelişme ülkemizi zor duruma sokacak nitelikte. Trump başa geldikten sonra ilk yurtdışı gezisini yaptığı Suudi Arabistan ve bağlantılı körfez ülkeleri, ikili işbirliği dozajının yükseltildiği Mısır ile ABD arasında bölgesel askeri operasyon yapma noktasına gelindiği görülüyor.</p>
<p><strong>Bölgeyi Nasıl Etkileyecek?</strong></p>
<p>Peki bu güç kime karşı oluşturulacak? Bu sorunun direkt yanıtı olarak İran gösterilse de bölgeye sınır değişikliğini de içeren bir operasyon olacağı açık. Çünkü oluşturulması planlanan Arap gücü, PKK/PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgelere yerleştirilecek. Bu gelişme sadece İran’ı değil, terör örgütüyle mücadele eden Türkiye’yi de doğrudan ilgilendirecek.</p>
<p>Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de bu tehlikeye dikkat çekerken, İran’ın nüfuz alanı olarak gördüğü Irak, Suriye ve Lübnan arasındaki hattın kesilmesinin planlandığını vurguluyor. Bu güç ile İran arasında sıcak çatışma çıkması ihtimalinin yüksek olduğunun altını çizen İsmail Hakkı Pekin, Yörünge’ye şunları söyledi: “Artık bölgede terör örgütlerini vekaleten kullanarak savaşma durumundan, ülkeler arası bölgesel savaş durumuna geçilebilir. Bunun için de bir Arap gücünü Suriye’nin kuzeyine getiriyorlar. Bu durum hem kaosu derinleştiriyor hem de istediği çözümü dayatıyor.”</p>
<p>Türkiye’ye Fırat’ın doğusu için, İran’a da bölgenin geneli için “Burası Arap ülkesidir ve sorumluluğu Araplara aittir. Ben buradayım” mesajı verildiğinin de altını çizen Pekin, meselenin Türkiye boyutunun çok çetrefilli olduğunu şu sözlerle aktardı: “Türkiye ve İran, orada Arap gücü ile çatışmaya gireceği zaman bölgede gücü oluşturan ülkelerle de bir savaşı göze almış demektir. Özellikle Araplarla İran arasında savaş çıkma riski büyük. Türkiye de girebilir bu savaşa. O zaman da kimin tarafında olacağı tartışmaları olacaktır. Bir tarafta Sünni Araplar öbür tarafta Şii İran. Milli menfaatlerini İran’ın yanında mı yoksa Arapların yanında mı görür? Çok zor bir durum olabilir.” Türkiye ile İran’ın PKK/PYD konusunda işbirliği zemininin olduğunu ancak genel olarak çıkarların uyuşup uyuşmadığını iyi analiz etmek gerektiğini belirten İsmail Hakkı Pekin, meselenin ülkemizi ilgilendiren en önemli boyutunun ise kurulması planlanan “Kürt devleti” olduğunu belirtti. Pekin, Türkiye’nin bunu engellemek için milli menfaatlerine uygun bir politika belirleme zorunluluğunun altını çizdi.</p>
<p><strong>Mete Yarar: Hiçbir Gelişme Tesadüf Değil</strong></p>
<p>Rejim konusunda sert eleştirileriyle bilinen Güvenlik Uzmanı Mete Yarar da ABD’nin kimyasal iddialarıyla ilgili çıkışına tepki göstermiş ve müdahalenin perde arkasındaki asıl amacının, Astana Süreci’ni akamete uğratmak olduğunun altını çizmişti. Yarar, saldırıdan iki gün önce yazdığı köşe yazısında altı çizilecek şu vurguları yapmıştı: “Bu müdahale Esad’a değil, aslında doğrudan müdahale edemedikleri Astana sürecine bir saldırıdır. Çıkacak tablo ise maalesef Türkiye aleyhine olabilir. Asimetrik savaşın birkaç önemli unsuru var. Vekalet savaşları, kara propaganda, terörü bir araç olarak kullanma, manipülasyon, etnik ve mezhepsel savaşlar ve ekonomik saldırılar. Hepsi de son dönemde coğrafyamızda sıkça görülen olaylar.</p>
<p>Rusya’nın İngiltere’de yaşanan casus olayı nedeniyle köşeye sıkıştırılması, İran’da yaşanan doların spekülatif fırlaması, halk hareketleri ve Türkiye’nin yaşadığı döviz hareketlerinin nedensiz ve rastlantı sonucu olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle Suriye’de tırmandırılan gerilim de bunun bir parçası&#8230;</p>
<p>Esad’la ilgili görüşüm çok net ve her yerde söyledim. Ancak şu hataya da asla düşmem. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ demem. Bugünküler hayırlı bir iş için gelmiyorlar. Irak’a hangi mazeretle geldiklerini bazıları unutmuş olabilir ama biz unutmadık. Eliniz ve geçmişiniz bu kadar kirliyken sizlere güvenmiyoruz… Pişmiş aşa su katmaya geliyorlar. Suriye kaosu kendi içinde dengeye otururken bu dengeleri altüst etmeye çalışıyorlar. Yani olan maalesef yine sivil halka olacak.” Mete Yarar, son gelişmeleri konuştuğumuzda da benzer düşüncelerini koruyordu. Bölgedeki gelişmelere dikkat çeken Yarar, Arap gücü oluşturulmasının, Macron’un “Türkiye ile Rusya’nın arasını açtık” sözünün ve diğer gelişmelerin alt alta konulduğunda verilen mesajın çok açık olduğuna dikkat çekti. Mısır’ın pozisyonuna da dikkat çeken Yarar şunları hatırlattı: “Son bir yıldır sürekli olarak Mısır’ın aşırı silahlandırılmasının bir nedeni olmalı diye soruyorum. Mısır’a Mistral sınıfı gemiler verdiler. Bakıldığında Mısır’ın böyle bir gemiye hiç ihtiyacı yoktu. Neden verdiler bu gemileri? Silah sistemleri, modern Abrams tankları verildi bu ülkeye? Bunu sorgulamak lazım. Yakın dönemde demek ki bunları kullandıracaklar.” Etrafımızda yaşanan yaşanan bütün gelişmelerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve Türkiye’yi hedeflediğini söyleyen Yarar, örnek olarak erken seçim kararına Batı’nın itirazını gösterdi: “Erken seçimin 2 ay sonra kararlaştırılmasıyla ilgili Avrupa Birliği’nin tepki göstermesi son derece eleştirilecek bir konu. Onlarda 45 gün olmasına biz itiraz mı ediyoruz? Bizim Anayasamızda 60 gün öncesinden erken seçim kararı alınabileceği yazıyor. Buna kimse itiraz edemez.”</p>
<p><strong>Erken Seçim Kararı Büyük Oyuna Karşı Hamle mi?</strong></p>
<p>Evet, Türkiye tam da böyle bir dönemde erken seçim kararı aldı. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 26 Ağustos önerisi yapmasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahçeli ile görüşmesi neticesinde seçim tarihi olarak 24 Haziran’ı işaret etmesi, tartışmaları beraberinde getirdi. En çarpıcı yorumlardan bir tanesi, seçim tarihini bir televizyon kanalında değerlendiren gazeteci Metehan Demir’in şu sözleri oldu: “İstihbarat örgütleri her seçim döneminde Türkiye’ye yönelik operasyonlar yaparlar. Bu örgütlere de baskın oldu bu seçim kararı.” Yörünge’nin bu konuya yönelik sorularını yanıtlayan Demir, bölgedeki ve ülke içindeki duruma dikkat çekti.</p>
<p>Ülke içindeki hainlerin her dönem hareketli olduğuna dikkat çeken Demir, şunları söyledi: “Türkiye seçim sürecine girdikten sonra toplumu demoralize etmek, toplumda kargaşa yaratmak, kamplaşmayı keskinleştirmek anlamında maalesef bu eylemleri yapan hainler bulunuyor. Seçim tarihi bir anlamda onları da hazırlıksız yakalayacaktır.” Olaya sadece terör boyutundan bakmamak gerektiğinin altını çizen Demir, “Mesela artık ekonomik terör de fiziki terör de var. Bu teröristler için de bir planlama gerekiyor. Bunları da hazırlıksız yakalamak amaçlanmış olabilir” dedi. Türkiye’de şu an istihbarat ve emniyet birimlerinin alarmda olduğu bilgisini paylaşan Metehan Demir, yine de her şeye karşı dikkatli olmak gerektiğini belirtti. Demir, bölge ile ilgili gelişmelere de dikkat çekerek şunları söyledi: “Arap gücü konusunda endişeliyim. Bakın ekonomik, fiziki terörün yanı sıra bir de dış politikada içeriye yönelirseniz adamlar boş durmaz. ‘Türkiye seçimden çıksın kaldığımız yerden devam ederiz’ demez. Siz iç siyasi mücadelelerle uğraşırken onlar da hamle yapar.</p>
<p>Fransa’nın, Yunanistan’ın açıklamaları, Akdeniz’de doğalgaz kaynakları üzerinden yapılan çalışmalar vs. vs. Arap gücü de bununla bağlantılı bir şey. Bu süreçte içeride ve dışarıda yaşanacak gelişmelere karşı devletin ve milletin birliği perspektifinden bakmamız gerekiyor.”</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bütün aktardığımız gelişmeler çerçevesinde erken seçime giderken Türkiye adeta cehennemin tam ortasına düşmüş durumda. Suriye ve Irak’tan yönelen tehdit, aynı şekilde yurt içinde (PKK, FETÖ, DEAŞ) terör tehditleri, Yunanistan ile Ege ve Akdeniz’de yaşanan gerilim, Kıbrıs’ta Batı baskısı, ABD ile yaşanan ekonomik ve siyasal bilek güreşi, Rusya ve İran ile ilişkilerin geleceği, bölgedeki belirsizlikler vs. Türkiye’nin önündeki ciddi dosyalar olarak duruyor. Böyle bir ortamda, Cumhurbaşkanı adaylarının ve milletvekili seçim sürecinde siyasi partilerin bölge güvenlik analizlerinin de seçimin sonucunda belirleyici olup olmayacağını göreceğiz. Ancak 24 Haziran sonrasında şekillenecek yeni yönetim yapısının önünde Körfez ülkeleri ve Mısır ile İran arasında olası bölgesel savaş riskinin bulunma ihtimali çok yüksek. Bu da Türkiye’nin erken ama çok zor bir seçim süreci geçireceğinin işaretlerini taşıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi: Çin&#8217;in Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:35:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1990</guid>

					<description><![CDATA[Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu. Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir. Deng’in tüm bu süreç &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</strong></p>
<p>Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir.</p>
<p>Deng’in tüm bu süreç içerisinde uygulamış olduğu stratejisinin tek cümlede özeti, bizzat kendi deyimiyle “kedinin rengi önemli değildir, önemli olan kedinin fareyi tutup tutamamasıdır” sözüdür.</p>
<p>Bu benzetme aslında Deng’in önderlik ettiği Çin’in pragmatik dünya algısını göstermesi açısından önemlidir. Deng’in 1990 yılında “24 Karakter Stratejisi” olarak ortaya koyduğu ilkeler, kendisinden sonra gelecek lider kadro tarafından siyasi vasiyeti olarak görüldü. Deng, 24 Karakter Stratejisinde kendisinden sonra gelecek liderlere şu uyarılarda bulunuyordu:</p>
<p>&#8211; Sakin bir şekilde gözlemleyin,<br />
&#8211; Konumumuzu sağlama alın,<br />
&#8211; Sorunlarla sakin bir şekilde başa çıkın,<br />
&#8211; Gücünüzü gizleyin,<br />
&#8211; Uygun zamanı bekleyin,<br />
&#8211; Düşük bir profili muhafaza etmede iyi olun<br />
&#8211; Asla liderlik iddiasında bulunmayın.</p>
<p>Özetle Deng, kendisinden sonra gelecek lider kadroya maceraya girmekten kaçınmalarını ve ekonomik kalkınmayı temel hedef yapmalarını tavsiye ediyordu.</p>
<p>Gerçekten de Deng’ten sonra gelen liderler Jiang Zemin ve Hu Jintao da aynı yolu izleyerek Çin’in ekonomik büyümesi konusunda çaba sarf ettiler. Hiçbir zaman dünya ve bölge politikasında liderlik iddiasında bulunmadılar ya da ideolojik tartışmalara, gerginliklere veya kamplaşmalara girmediler.</p>
<p>Bir başka deyişle ekonomik odaklı büyüme ve buna bağlı strateji geliştirme süreci devam etti. Ancak 21. yüzyıl, yeni bir takım tehditleri ve zorlukları da beraberinde getirdi. Çin, küreselleşme, dünyanın dijitalleşmesi, teknoloji devrimi, asimetrik tehditler, etnik çatışmalar ve uluslararası terörizm gibi meydan okumalarla yüz yüze geldi. Özellikle 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan terör saldırısı uluslararası politikada yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p>2000’li yıllara kadar ekonomide açık kapı politikasını sonuna kadar uygulayan Çin, benzer bir açık kapı politikasını siyasi anlamda uygulamadığı gibi siyasi açıdan kendisini dış dünyadan da soyutlamıştır. Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen siyasi konulara taraf olmamış, daha bölgesel ve yerel bir tavır takınmıştır. Küreselleşmenin ekonomik boyutuna sıcak bakarken, siyasi boyutuna ise kapılarını kapatmıştır. Kuşkusuz bu tutumun arkasında rejimini muhafaza etme kaygısı yatmaktadır. 1989’da yaşamış olduğu Tiananmen öğrenci olayları gibi bir tecrübenden sonra Çin’in dış dünyaya bakışının biraz şüpheci olması da aslında anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>2000’lerin başında Çin, artık siyaseten kendisini dünyadan izole etmekte zorlanmaya başlamıştır. Zira ekonomisi dünya politikasında ortaya çıkan gelişmelerden etkilenmeye başlamıştır. Çin, her ne kadar açık kapı politikasını takip etse de ekonomisini dünya ekonomisine entegre edememiştir. Burada büyük bir çelişki yaşanmıştır. Bu çelişkinin orta vadede Çin ekonomisi için bir zaaf noktası oluşturacağı öngörüsü aslında 1990’larda tartışılmaya başlanmış ve çözüm olarak da 1990’ların ikinci yarısından itibaren Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik için hazırlıklara başlanmıştır.</p>
<p>11 Eylül saldırısının hemen ardından da Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği gerçekleşmiştir. Çin’in belki de bu dönemde attığı en önemli siyasi adım Şanghay Beşlisini, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştürmek olmuştur.</p>
<p>2002’de Çin Komünist Partisi’nin 16. Kongresinde göreve gelen Hu Jintao, hem yeni kuşak lider olarak öne çıkmış hem de ılımlı duruşuyla iç ve dış politikada belli bir denge sağlamıştır. Dünya politikasıyla ilgili önemli gelişmelerde ve karar aşamalarında hep ortada durmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin riskli kararlarında çekimser oy kullanmıştır. Rusya ile geliştirilen sıkı işbirliğine rağmen zaman zaman Rusya’nın karşılaşmış olduğu zorluklarda Moskova’nın yanında yer almak yerine tarafsız durmayı tercih etmiştir.</p>
<p>İdeolojik olarak ABD’nin tam karşısında olan bir söyleme sahip olmasına rağmen pratikte ABD ile ilişkiler daha da geliştirilmiş ve özellikle ekonomik ve ticari ilişkilere önem verilmiştir. Doğrudan ulusal güvenliğini tehdit etmediği sürece ABD ile siyasi polemik konularına girmekten kaçınılmıştır. Çin’in dünya politikasına bu kadar ilgisiz olması yanında Rusya’nın yanında yer almamasının siyasi bir nedeni ya da siyasi bir tercih ile ilgisi bulunmamaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere bu duruş tamamen ekonomik büyümeyi öncelemesi nedeniyledir.</p>
<p>Çin, her ne kadar ideolojik bir çatışmadan, bloklaşmadan kaçsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ideolojik çatışmaların yerini medeniyetler çatışması alacak diyen Samuel Huntington’a göre, Çin, Batı medeniyetinin karşısındaki öteki olarak tasvir edilmiştir. Batı dünyası Çin ile ekonomik ilişkileri geliştirirken siyasi ilişkilerinde Çin’in mevcut siyasal sistemini de sert bir şekilde eleştirmekten kaçınmamıştır. Çin’in devletçi ekonomik modelini yerden yere vurmuşlardır. Ama bu devletçi ekonomik model 2008’de dünyada yaşanan ve özellikle ABD’de yıkıcı etkileri görülen ekonomik krizden Çin’i kurtarmıştır.</p>
<p>Hu Jintao döneminde (2002-2012) Çin’in devletçi ekonomisi muazzam büyüyerek, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu. Fakat bu ekonomik büyüme siyasi alana yansımadı. Örneğin 2003 yılında Irak’ın işgalinde veya Arap Baharı sürecinde Çin, siyasi gücünü göstermeyerek geri planda kalmayı tercih etti. Bu tercih, yukarıda da belirtilen Deng’in 24 Karakter Stratejisiyle ilgili olabilir. Çin yönetimi oradaki tavsiyelere uymuş olabilir ancak 24 Karakter Stratejisinin de bir kullanım ömrü bulunmaktaydı. Nihayetinde Deng Xiaoping, sonsuza kadar bu stratejinin kullanılmasını istememiş, sadece hazır olana kadar beklenilmesini istemişti.</p>
<p><strong>Çin Rüyası</strong></p>
<p>2012’de Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresinde Xi Jinping göreve geldi. Xi Jinping, Mao’nun yakın arkadaşlarından ve Kızıl Ordu’nun önemli komutanlarından birisi olan eski bir devrimcinin oğluydu. Hayatı komünist partiye hizmetle geçti. Uzun yıllar köylerde çalıştı, tarımla ilgilendi. Partinin her kademesinde bulundu. Partiyi, ülkesini ve halkını oldukça iyi tanıyordu. Aralık 1978’de Çin Komünist Partisi 11. Merkez Komitesi 3. Genel toplantısında Deng Xiaoping tarafından ilan edilen Reform ve Dışa Açılım Politikasından 2012’de Xi Jinping’ün göreve gelmesine kadar olan dönemde Çin, oyunu başkasının (ABD) koyduğu kurallara göre oynadı. Özellikle Soğuk Savaş sonrası ABD tarafından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni’ne her ne kadar Çin itibar etmese de zorunlu olarak bu yeni düzenin çizmiş olduğu ekonomik sınırları aşmadı. Çoğu zaman ABD’nin küresel ve bölgesel politikalarını tasvip etmese de sessiz kalmayı tercih etmek zorunda kaldı!</p>
<p>2013 Mart’ında devlet başkanlığı görevine getirilen Xi Jinping, Çin parlamentosunun kapanış oturumunda yaptığı konuşmada Çin Rüyası’ndan bahsetti. Bu rüyayı gerçekleştirebilmek için Çin halkını yeniden ayağa kaldıracaklarını söyledi.</p>
<p>Pekin, artık ABD’nin küresel hükümranlığında yaşamak ya da kazanmak için siyasi taviz vermeyi 1840-1949 yılları arasında yaşanan ve Çin’in neredeyse yarı sömürge bir hale geldiği Utanç Asrına benzetmeye başladı. Bu nedenle Xi Jinping, artık Çin’in başkasının oyununda başkasının kurallarına göre değil, kendi oyununda, kendi koyduğu kurallara göre oynaması gerektiğini düşünerek Çin’in kendi dünyasını inşa etme yoluna gidiyordu.</p>
<p>Bu yeni Çin Rüyası çok uzun zamandan beri Çinli jeopolitikçiler tarafından tartışılan bir meseleydi. Hâlihazırda binlerce yıldan beri Çin’in dünya olarak gördüğü şey bizzat kendisine ait olan coğrafyaydı. Çin, kendisini bir ülkeden, bir imparatorluktan çok bir dünya, bir medeniyet olarak görüyordu. Zaten kendisini bugün dahi Çince “Zhongguo” yani “Orta Krallık” diye adlandırıyor. Orta Krallık sadece kendisini tanımladığı bir sıfat veya isimden çok anlam derinliği olan bir dünya görüşünü yansıtmaktadır. Geleneksel ve tarihsel anlamına göre Orta Krallık her şeyin ortasında ve üstünde olan üstün bir medeniyeti tasvir ediyordu.</p>
<p>Çin kendisini medeniyetin merkezi olarak görüyor, kendisinin dışındakilerini ise barbarlar olarak adlandırıyordu. Çin’in bu kültürel üstünlük duygusu o kadar ileri gitmişti ki 19. yüzyılda kendisini yarı sömürge haline getirmiş olan dönemin en büyük askeri ve ekonomik gücü İngiliz imparatorluğuna karşı bile kendisini medeni, İngilizleri ise barbarlar olarak görmekten çekinmemiştir.</p>
<p>Çin’in inşa edeceği dünyadan maksat denizlerden dağlardan oluşan somut bir coğrafya değil aksine kültürel olarak birçok coğrafyayı ve halkı kapsayacak bir soyut alandır. Xi Jinping, bu durumu Çin Rüyasının sadece Çin halkına değil öteki halklara da mutluluk getireceğini söyleyerek tespit etmişti. Xi Jinping’e göre Çin Rüyasını gerçekleştirmek için Çin yolunu izlemek gerekiyor.<br />
Çin yolu ise Çin’e özgü sosyalizm düşüncesidir. Bir nevi bu rüyayı gerçekleştirmek için mevcut rejimin bir anahtar olduğunu halkına söylüyordu. Böylece rejime, ideolojiye ve partiye yapılacak bir başkaldırının Çin’in aydınlık ve müreffeh geleceğine yapılacağını ima ediyordu. Çin Rüyasının temelini 2021’de Çin’in orta düzeyli refah devleti haline gelmesi oluşturuyordu.</p>
<p><strong>Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi</strong></p>
<p>Xi Jinping’in 2013 yılında Kazakistan ziyareti sırasında Nazarbayev Üniversitesinde yaptığı konuşma Çin’in kendi dünya düzenini kurması adına önemli bir başlangıç noktası oldu. Xi Jinping, konuşmasında İpek Yolu Ekonomik Kuşağını tüm Avrasya halkları olarak birlikte inşa etme çağrısında bulundu. Xi Jinping, bu projenin kapsamını Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri daha da yoğunlaştırmak, karşılıklı işbirliğini daha da derinleştirmek ve gelişme için daha geniş bir ufuk açmak için yaratıcı bir ruhla yeni bir işbirliği mode­lini geliştirerek “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı”nı ortaklaşa oluşturmak olarak özetliyordu. İpek Yolu Ekonomik kuşağı güzergâhında yer alan bütün ülkelerin mutluluğuna hizmet edecek muhteşem bir proje olacağının da altını çiziyordu.</p>
<p>Xi Jinping konuşmasında İpek yolu Ekonomik Kuşağı projesi için oluşturulan vizyonun beş adımda gerçekleştirileceğini söyleyerek bu adımları şöyle sıralamıştır:</p>
<p>-İlgili ülkelerle ekonomik gelişme stratejileri ve politikaları hakkında geniş kapsamlı istişarelerde bulunarak politik eşgüdümün sağlanması.<br />
-Pasifik Okyanusu’ndan Baltık Denizi’ne kadar uzanacak büyük bir taşımacılık hattı açılması. Bu nedenle taşımacılık için kullanılan yol bağlantıları güçlendirilecek. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkeler arasında taşımacılığın kolaylaştırılmasıyla ilgili bir anlaşma metni üzerinde istişare yapılmaktadır.<br />
&#8211; Karşılıklı yarar ve ortak kazancı gerçekleştirilmesi. İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nda yer alan ülkeler 3 milyara yakın bir toplam nüfusa sahiptir. Bu da dünyanın en büyük pazarı demektir. Bölge ülkeleri arasında ticaret ve yatırım alanlarındaki işbirliğinde son derece büyük bir potansiyel bulunmaktadır.<br />
&#8211; Para sirkülasyonunu yoğunlaştırarak, ticarette tarafların kendi yerel paralarını kullanılması.<br />
&#8211; Halklar arasındaki yakınlık ve ül­keler arasındaki dostane ilişkilerin geliştirilmesi. İşbirliğinin gerçekleştirilmesi, ilgili bütün ülkelerin halklarının desteğine bağlıdır. Bölgesel işbirliğine güçlü kamuoyu desteği ve sağlam sosyal zemin sağlamak için halkla­r arasındaki dostça temaslar yoğunlaştırılmalı, karşılıklı anlayış ve gelenek­sel dostluk pekiştirilmeli.</p>
<p>Xi Jinping, bu konuşmasında aslında çok önemli bir başkaya ayrıntıyı da paylaşmıştı. İlk defa Çinli bir lider, Çin’i ve Çin halkını Avrasya halklarının bir parçası olarak görüyor, Çin’i Avrasya’nın bir parçası olarak gösteriyordu. Oysa geleneksel olarak Çin kendisini her zaman Asya-Pasifik bölgesinin bir parçası olarak görmüştü. Soğuk Savaşı döneminde Avrasya, Çin için Sovyet coğrafyası anlamına gelmekteydi.</p>
<p>Soğuk Savaş sonrası ise Avrasya eski Sovyet coğrafyası ve yeni Rusya nüfuz alanı olarak görülmüştü. Ardından yine aynı yıl Endonezya ziyaretinde Xi Jinping, Deniz İpek Yolunu ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) ülkeleri ile birlikle kurmayı teklif ederek, İpek Yolu’nun diğer bir ayağını ilan etmiş oldu. Çin, vakit kaybetmeden İpek Yolu fonunu kurdu ve bu fona 160 milyar dolar kredi verdi. Bir yıl içinde 900 milyar dolar daha vereceği konusunda taahhütte bulundu. 2014’te ise Putin ile bir araya gelen Xi Jinping, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ne Rusya’dan destek aldı.</p>
<p>Çin, bu yeni girişim için jeopolitik olarak kendisi için önemli olan altı alan belirledi. Her bir alan için kendine özel bir planlama stratejisi takip ederek, temel parametreler belirledi. Bu altı jeopolitik alan, Çin’deki altı eyaletin sorumluğuna verildi. Çin’in belirlediği jeopolitik alanlar şunlar:</p>
<p><strong>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Nisan 2015’te Xi Jinping’in Pakistan’ı ziyareti sırasında açıklanan Çin -Pakistan Ekonomik Koridoru projesi, Çin’in en batısındaki Uygur Özerk Bölgesinde Kaşgar şehrinden başlayan Umman Denizi’nin Pakistan sahilindeki Gwadar Limanı’na giden bir kara yolunun genişletilmesini ve modernleştirilmesini amaçlıyordu. Bu koridorda Çin ve Pakistan’ı birleştiren 2897 kilometrelik bir karayolu, demiryolu hatları ve petrol ve doğalgaz boru hatları bulunacak. Böylece bu proje Çin’i Gwadar limanı ile Karaçi’ye bağlayacak. Çin’de öteden beri az gelişmiş olan ve denize uzak olan Batı bölgesini bir şekilde Hint Okyanusuna açma fikri gündemdedir ancak Batı bölgesinin ekonomik kalkınmasının yavaş olması ve Pakistan’ın istikrarsızlığı gibi nedenlerden dolayı bu fikir hiçbir zaman gerçekleşemedi.</p>
<p>2017’de Gwadar limanı işletmeye açıldı. Yapımında Çin aktif rol oynadı ve işletmesinde pay sahibi oldu. Gwadar limanı, Basra Körfezi’nin hemen girişindeki Hürmüz Boğazına yakın bir yerde olması nedeniyle Çin’in Deniz İpek Yolu adını verdiği ve ticari mallarını taşıdığı, özellikle Basra Körfezinden gelen petrolün sevkiyatında kullandığı deniz yollarının güvenliği açısından önemli bir noktadır. Bu stratejik konum, Çin’in batı eyaletlerinden doğrudan ihracat yapma imkânı verecek. Orta Doğu’dan Çin’e sevk edilen petrolün 12070 kilometre olan mesafesini 2414 kilometre kısaltacak.</p>
<p>Fakat Gwadar’ın Pakistan’ın ayrılıkçı bölgesi olan Belucistan’da olması, buranın güvenliğini tehlikeye atmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren ABD’nin bu bölgedeki stratejisi Belucistan’ın bağımsızlığı yönünde. Zaten Trump göreve gelmez Pakistan’ı Çin’in İpek Yolu projesine destek vermesinden dolayı cezalandırarak tüm yardımları durdurmuştur. Oysa Soğuk Savaş sırasında Pakistan, ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının en önemli merkeziydi. Çin-ABD ilişkilerinin 1970’lerde normalleşmesinde Pakistan önemli rol oynamıştır. Bu projede diğer sıkıntılardan birisi de Hindistan ile Pakistan arasında ihtilafa neden olan Keşmir bölgesinin Gılgıt-Baltistan bölümü. Bu bölgedeki anlaşmazlık projenin geleceği için oldukça önemlidir. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesinin maliyeti 75 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Eğer tüm projeler tamamlanırsa Pakistan’a 1970’den bugüne kadar yapılan doğrudan yabancı yatırımlarından daha fazla bir miktar olacak. Halihazırda Çin, Pakistan’a 46 milyar dolar vermiş durumda.</p>
<p><strong>Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>“Güney Asya’ya açılan uluslararası bir geçit” olarak adlandırılan bu proje Çin’in Yunnan Eyaleti’nin başkenti olan Kunming’i Hindistan’a, Myanmar’a ve Bangladeş’e otoyol ve hızlı tren ile bağlayacak. Kara köprüsüne ek olarak, dört ülkeyi de birbirine bağlayacak hava alanları ve su yollarının yanı sıra enerji nakil hatları ve petrol boru hatları inşa edilecek. Koridor, Hindistan’ın dördüncü en kalabalık eyaleti Batı Bengal de dahil olmak üzere dört yüz milyondan fazla insanın pazarını birleştirerek ortak bir pazar haline getirecek. Bu bağlamda 2016’da Xi Jinping, Bangladeş’i ziyaret etmiş ve bu ziyareti esnasında da 24 milyar dolar kredi vermiştir.</p>
<p><strong>Çin-Hindiçin Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu proje de Çin’in güney bölgesini Singapur’a, Endonezya’ya, Malezya’ya, Tayland’a, Vietnam’a, Laos’a ve Kamboçya’ya bağlayacak. Özellikle bu projede önemli bir deniz yolu olan Malakka Boğazında Çin, Malezya ile ortak liman projeleri geliştirme üzerinde çalışıyor. Bu proje ile Çin’in aynı zamanda güney bölgesi Güney Çin denizine bağlanacak. Ayrıca Güney Çin denizi sorununa taraf olan ülkelerin çoğu da bu projenin kapsamı içinde.</p>
<p><strong>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu Koridor, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, İran ve Türkiye gibi Orta Asya ülkelerini kapsayacaktır. Bu hat, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusya üzerinden Ukrayna’ya uzanacak. Koridorun bazı bileşenleri zaten uygulanmıştır. Örneğin, Orta Asya’daki en uzun demiryolu tüneli ve Özbekistan’daki demiryolu hattı tamamlandı. Ayrıca Çin-Kırgızistan-Özbekistan karayolu tamamlandı. Eylül 2016’da Çin ve Afganistan arasında bir demiryolu bağlantısı da açıldı.</p>
<p>Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun tamamlanmasıyla Azerbaycan ve Gürcistan Kars’a bağlanacak ve Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru Güney Kafkasya’ya bir bağlantı sağlayacaktır. Çin, bu bölgeyle, Azerbaycan ve Gürcistan ile ticaretin genişlemesine büyük ilgi göstermiş, Çin Enerji Fonu Komitesi, Çin Enerji Şirketi’nin, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısındaki Poti Sanayi Bölgesi’nin yüzde 75’ini satın alacağı duyurusu da dâhil olmak üzere çok sayıda yatırım yapmış durumdadır. Bu projede önemli hatlardan birisi de Çin-İran demiryolu projesi. Özellikle Çin, İran’ın Orta Doğu bölgesine girişte anahtar olduğuna inanıyor. Hu Jintao döneminde İran, Orta Doğu ve Avrupa’ya Çin’i bağlayan en önemli bağlantı noktası olarak görülmüştü. Bu bağlamda iki ülke arasında stratejik ortaklık ilan edilmişti. Halihazırda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik için beklemektedir. Xi Jinping’in, İran’ın Orta Doğu’da istikrar ve barış için önemli bir ülke olduğunun altını çizmesi, Çin’in Orta Doğu politikasını İran üzerinden yönetme eğilimi olduğunu göstermektedir. Özellikle önemli bir petrol üreticisi olan Irak yönetiminin İran’a yakın olması Çin için oldukça önemlidir.</p>
<p>İran ve Irak gibi iki önemli petrol üreticisiyle yakın ilişkiler, Çin’in enerji politikası açısından da önemli yansımaları olacak ilişkilerdir. Ayrıca Suriye’de Esad yönetimiyle İran’ın stratejik ilişkileri bulunmakta hem Irak’ta, hem Suriye’de hem de Lübnan’da İran kontrolündeki devlet dışı aktörler özellikle Amerikan varlığına karşı bir güvence olarak görülmektedir. Örneğin Hizbullah örgütü İsrail’e karşı İran üzerinden edindiği Çin menşeli birçok silah kullanmaktadır.</p>
<p>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru projesinde Ermenistan dışlanmış durumdadır. Her ne kadar Çin, prensip olarak Ermenistan’ı da bu projede görmek istediğini söylese de Ermenistan tarafı Pekin yönetiminin bu proje için Ermenistan’a resmi katılım davetinde bulunmadığını söylemiştir. Kuşkusuz, Ermenistan’ın projeden dışlanmasında Türkiye ve Azerbaycan’ın rolü büyüktür. Zira Ermenistan’ın aslında oynayabileceği jeopolitik rolü zaten Azerbaycan ve Gürcistan yeterince oynamaktadır. Ermenistan’ın Azerbaycan’ın topraklarını işgal altında tutması ve Türkiye’ye karşı sözde soykırım iddiaları nedeniyle her iki ülke ile yaşadığı ihtilaf ve bu iki ülke ile diplomatik ilişkilerinin olmaması tercih dışı bırakılmasında önemli etkendir. Çin geleneksel olarak iki ve daha fazla ülke arasındaki ihtilaflardan uzak kalmayı tercih eder, sorunlu bölgelere ve ülkelere pek yaklaşmaz. Çin’in Ermenistan ile iyi ilişkileri olsa da zaman zaman silah satsa da Ermenistan, Çin ile belli bir mesafede durmak zorundadır. Bu duruşun arkasında Çin’in Kafkaslarda etkin olmasını istemeyen Rusya bulunmaktadır. Rusya bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görmektedir. Her ne kadar 2016’da Ermenistan’ı ziyaret eden üst düzey Çinli yetkililer Bir Kuşak Bir Yol Projesinde Ermenistan’ı da görmek istediklerini söyleseler de Pekin yönetimi resmen harekete geçmemiştir.</p>
<p><strong>Yeni Avrasya Kara Köprüsü</strong></p>
<p>Çin’in üretim üssü batıya doğru kaymaya başladığı için, Çin mallarının Avrupa’ya gönderilmesinde Çin’in doğu bölgelerindeki limanlar yerine Çin’in batı bölgesinden demiryolu üzerinden gönderilmesi tercih edilmektedir. Deniz üzerinden Avrupa’ya gönderilen Çin malları süre açısından uzun olsa da maliyet açısından demiryolu üzerinden karadan gönderilmesinden daha ucuza geliyor. Bu güzergâh eski Sovyet coğrafyasının üzerinden Avrupa’ya, oradan Atlantik kıyılarına kadar uzanıyor. Bu hat eski Sovyet hattı üzerinden Kazakistan’a, oradan da Rusya’nın Yekaterinburg şehrine oradan da Kazan’a, Moskova’ya, Beyaz Rusya’ya, Polonya’ya, Almanya’ya Fransa’ya ve son durak olarak Londra’ya ulaşıyor. Şu anda bu hat Çin için favori bir hat. Bu hattın denemesi de geçen aylarda yapıldı.</p>
<p>Aslında bu hattın alternatifi belki de daha kısa olan Türkiye’nin orta koridor olarak adlandırdığı Çin’in Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru olarak adlandırdığı koridordur. Türkiye, hızla altyapısını tamamlamaya çalıştığı orta koridorda ısrarını sürdürüyor. Çin, bu koridoru önemsediğini ve aktif şekilde kullanacağını her fırsatta söylüyor; ancak uygulamada Çin’in tercihi Rusya hattı olmuştur. Kuşkusuz bu tercihin altında birçok neden yatıyor. Her şeyden önce Çin, İran’a önem verse de ABD ile yaşanan gerginlikten dolayı olası bir savaş tehlikesi görüyor. Özellikle son dönemde İran’ın ABD ile ve</p>
<p>Türkiye’nin Avrupa ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Çin’in orta koridoru yedeğe aldığı iddia ediliyor. Oysa 14-15 Mayıs 2017’de Pekin’de düzenlenen Bir Kuşak Bir Yol forumunda Xi Jinping açılış konuşmasını yaptıktan sonra Rusya devlet başkanı Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birer konuşma yapmaları aslında Çin’in bu yeni İpek Yolu projesinin üç önemli sacayağını göstermesi bakımından önemliydi.</p>
<p>Türkiye’nin bu önemine rağmen Avrupa’da Almanya, Fransa gibi ülkelerin başını çektiği Avrupa Birliği’nin Çin nezdinde Türkiye’nin aleyhine yürüttüğü üstü kapalı bir lobicilik faaliyeti var. Bu projede Türkiye hattının kullanılmasını istemiyorlar. Öyle ki Türkiye’nin yerine savaşın eşiğine geldikleri, kanlı bıçaklı oldukları Rusya’nın hattının kullanılmasını tercih ediyorlar. Avrupa’da bu lobicilik faaliyeti bir karalama kampanyası şeklinde devam ediyor. Türkiye’nin ekonomisinden siyasi yapısına, güvenlikten teröre kadar geniş bir alanda manipülasyon amaçlı bilinç altı mesajlar verilmeye çalışılarak, Çin’in aklı bulandırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>İlginç olan nokta ise ABD’nin pozisyonudur. ABD, Bir Kuşak Bir Yol girişimini dünya ticaretine büyük katkılarda bulunacağı nedeniyle memnuniyetle karşılamıştır. Trump, bu projeye ekonomik nedenlerden dolayı sempati ile bakarken, Pentagon kanadı ise bu projenin Çin’in dünya düzeninin inşası olarak görüyor ve buna karşı hamlelere hazırlanıyor. ABD’nin jeopolitik hamlesi muhtemelen Asya-Pasifik bölgesinde olacak. Ancak ABD, Avrupa ile bir noktada ayrılıyor. ABD, Çin’in Avrupa’ya Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden bağlanmasını destekliyor. Çünkü Washington yönetimi, Rusya üzerinden Avrupa’ya bağlanan bir Çin’in her şeyden önce Rusya ile safları daha da sıklaştıracağı hatta bu birlikteliğe Avrupa’dan ortaklar dahi bulabileceği endişesi içerisinde. Oysa NATO müttefiki Türkiye hattında ayrıca Azerbaycan ve Gürcistan var.</p>
<p>Her ikisi de ABD’nin bölgede iyi ilişkilere sahip olduğu ülkeler. Fakat bu projenin önemli ayağını oluşturan İran ile ABD’nin sorunları var. Aslında bu sorunu Obama yönetimi İran’la nükleer programı konusunda anlaşmaya vararak kısmen çözmüştü ancak şimdiki Trump yönetiminin İran politikasını değiştirmesi ve İran’ı bir numaralı düşman olarak görmesi orta koridorun geleceğini de tehlikeye atıyor. Çin tarafından İran’ın Orta Doğu’ya geçiş için önemli bir anahtar olarak görülmesi, Washington yönetimini pek memnun etmemiş durumdadır. ABD’nin ekonomik durumu Çin’in bu projesini altı bölgede göğüsleyecek veya ona meydan okuyacak imkâna izin vermemektedir. Aslında ABD’nin arayışı içinde olduğu şey jeopolitik olarak bu projeyi kendi çıkarları için nasıl kullanabileceğidir. Özellikle proje içindeki önemli Amerikan müttefiki ülkeler üzerinden ABD jeopolitik bir kumar oynamak üzere ya da bir başka deyişle bu ülkeler üzerinden jeopolitik asalak olmaya hazırlanmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye, Çin İçin Siyasi Bir Tercih Değil Jeopolitik Bir Zorunluluktur</strong></p>
<p>Tüm bu tartışmalara rağmen Çin’in bakışı oldukça berrak. Her şeyden önce Çin, Türkiye’yi bir siyasi tercih olarak görmüyor aksine Türkiye’yi jeopolitik bir zorunluluk olarak görüyor. Bir başka deyişle Türkiye, Çin’den uzaklaşmayı veya araya mesafe koymayı seçse bile Xi Jinping yönetiminin Türkiye’yi bırakacağı düşünülemez. Daha devlet başkanı yardımcılığı görevindeyken Türkiye’yi soğuk bir kış günü ziyaret eden Xi Jinping, Ankara’da oldukça sıcak mesajlar vererek, Türkiye ile ortak bir gelecek kurma niyetini belli etmişti. Zaten devlet başkanlığı görevine gelir gelmez Türkiye’yi stratejik ortak olarak ilan etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Xi Jinping’in bu adımına ilgisiz kalmadı ve defalarca Çin’i ziyaret ederek, Xi Jinping ile özel bir dostluk geliştirdi. İki lider arasındaki bu yakın dostluk Türk-Çin ilişkileri tarihinin hiçbir döneminde görülmemiştir.</p>
<p>Önceki Hu Jintao yönetimi, Çin’in bölgedeki stratejik ortakları olarak Batı’da Yunanistan, Doğu da ise İran’ı seçmişti. Yunanistan’ın Pire limanını halen Çinliler işletmektedir. Akdeniz’de ise Güney Kıbrıs Rum kesimi tercih edilmişti. Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi Çin’in Avrupa Birliği içindeki en önemli destekçileri, bir nevi Truva atlarıydı.</p>
<p>Özellikle, Avrupa Birliği’nin uygulamakta olduğu silah ambargosunu kaldırtmak için Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi yoğun lobi yaptılar. Bugün gelinen noktada Yunanistan devre dışı bırakıldı. Tamamıyla Avrupa Birliği’nin kontrolü altına giren Yunanistan’ın Hu Jintao dönemindeki o eski önemi Çin için kalmamıştır ama stratejik önemi hala Çin için kıymetlidir.</p>
<p>Aslında son dönemde özellikle Mayıs 2017’deki Bir Kuşak Bir Yol Forumunda Çin tarafından Türkiye’ye atfedilen önemi gördükten sonra Yunanistan’ın Türkiye’yi sürekli tahrik etmesi ve Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye karşı kışkırtmasının nedeni anlaşılmış oluyordu. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişimi sayesinde Yunanistan ekonomik sıkıntılarından kurtulacağını ümit etmişti ama gelinen noktada Türkiye bu ümidi elinden almışa benziyor. Pekin yönetiminin Yunanistan’ın sitemine verdiği cevap gayet açık: Türkiye ile anlaşın Ankara size de payınızı versin.</p>
<p><strong>Riskler Fırsatlar</strong></p>
<p>Sonuç olarak Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</p>
<p>Xi Jinping de benzer bir strateji izliyor gibi görünüyor. Önce Bir Kuşak Bir Yol girişimini ilan ederek finansal alt yapısını oluşturdu. Ardından da stratejinin siyasi ayağını, Çin’in kendi Truman Doktrini’ni Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde ilan ederek belirledi. Çin’in yeni dünyasının fikirsel altyapısı ya da bir başka deyişle doktrini “Yeni Dönem İçin Çin’e Özgü Sosyalizm üzerine Xi Jinping Düşüncesi” olarak belirlendi. Xi Jinping düşüncesi hem parti tüzüğüne, hem de Çin anayasasına yazıldı.</p>
<p>Çin’in kendi dünya düzenini kurma girişiminde ilk iki aşama tamamlanmıştı. Şimdi sıra üçüncü aşama olan bu düzeni koruyacak olan güvenlik şemsiyesine geldi. Çin NATO benzeri İpek Yolu coğrafyasındaki ülkelerle yeni bir askerî savunma paktı mı oluşturacak, yoksa mevcut Şanghay İşbirliği Örgütü’ne askeri savunma paktı kimliği mi kazandıracak bu henüz belli değil. Ancak belli olan şey şu ki, Çin geleneksel olarak askeri paktlara çok olumlu bakmıyor, bu nedenle daha çok güvenlik meselelerini ikili ilişkiler üzerinden düzenlemeyi tercih ediyor. Önümüzdeki günlerde farklı gelişmeler olabilir.</p>
<p>Çin’in bu yeni ipek yolu projesiyle ilgili riskler de oldukça yüksek. Her şeyden önce bu proje altı bölge üzerine kurulmuş durumdadır. Fakat bölgelerin her biri kendi başına aslında ayrı birer dünya. Dolayısıyla Çin’in aynı anda bu altı önemli jeopolitik bölgede ekonomik temelli bir projeyi yürütmesi için kaynaklarının ne kadar yeterli olduğu, bu projeleri destekleyebilecek ve sürdürebilecek güçte olup olmadığı merak konusu. Sadece ekonomik kaynaklar değil bunu uygulayacak bürokratik yapı ve uzmanların durumu da ayrı bir merak konusu.</p>
<p>Çin’in daha önce düzen kurma veya dünyayı yönetme gibi bir deneyimi olmadığı için bu projenin yürütülmesinde Rusya, ABD veya Batılı bir ülkeden yardım alması gerekebilir. Çin, Rusya’yı bu projede bir ortak olarak görmeyi istiyor, ama projenin sahibi olmasını istemiyor. Benzer şekilde ABD ile de işbirliği yapmak istiyor ama projeyi ABD’ye kaptırmak istemiyor. O zaman son seçenek Avrupa kalıyor. Çin için Avrupa’da en iyi seçenek İngiltere’dir. Yüzyıllardan beri inişli çıkışlı ilişkilere sahip olsalar da birbirlerini iyi tanıyorlar. Özellikle son dönemde İngiltere, Avrupa Birliğinden çıkmış olmasından dolayı daha bağımsız hareket edebilme yeteneğine kavuşmuştur.</p>
<p>İngiltere’nin Çin ile ilişkileri daha da geliştirmesi ve Bir Kuşak Bir Yol girişimine sıkı bir destek vermesi, Çin’e bu projenin gerçekleştirilmesinde yardım edeceği şeklinde düşünülebilir. İngiltere de Türkiye hattının kullanılmasından yana. Rusya hattına soğuk bakıyor. Özellikle son dönemde İngiltere’nin Rusya ile casus krizi nedeniyle yaşadığı zor günler de bunun kanıtlar nitelikte. Brexit nedeniyle İngiltere’nin ekonomik kaybı da oldukça büyük. Dolayısıyla Çin ile birlikte bu kaybı da telafi edebilir.</p>
<p>Çin’in İpek Yolu projesine karşı en büyük risk, projenin geçiş güzergâhlarındaki güvenlik sorunları. Her şeyden önce bu projenin ana kalbi durumunda olan Uygur Özerk Bölgesi’nin kendine özgü durumu, bunun yanında Tibet Özerk Bölgesinin durumu ve İç Moğolistan bölgesinin durumu bu projenin geleceği için oldukça önemlidir. Bu üç bölgede ayrılıkçı hareketler mevcut ve Çin’den ayrılmak istiyorlar.</p>
<p>Bu, Çin’in kendi içinde yaşadığı sorunlardır. Bir de dış sorunlar var. Örneğin Keşmir nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki sorunlar, ASEAN ülkeleri ile yaşanan Güney Çin denizindeki egemenliği tartışmalı adalar üzerindeki anlaşmazlık, Pakistan’daki Gwadar limanının bulunduğu Belucistan’da yaşayan Belucilerin bağımsızlık istekleri ve ABD’nin bunu desteklemesi, ABD-İran sürtüşmesi, Afganistan’da son dönemde ortaya çıkan ve Uygur militanlarının yoğun olarak içinde yer aldığı DAEŞ tehdidi, aynı tehdit Suriye’de de mevcut. Ayrıca ABD, Suriye’de PKK terör örgütünün uzantıları olan grupları destekliyor ve son olarak ABD, Orta Doğu’da yeni bir düzen inşa etmek istiyor. İsrail, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Lübnan bu yeni düzen inşasında ABD’nin yanında duruyorlar. Özetlemek gerekirse, Çin eğer bu projesini gerçekleştirmek istiyorsa, ekonomik gücünü muhafaza ederken, dünya siyasetinde de daha fazla sorumluluk alarak, özellikle önemli konularda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde çekimser kalmak yerine rengini ve tavrını belli eden bir duruş sergilemelidir.</p>
<p>Projenin karşılaşacağı tehditlerin üstesinden gelebilmek için güvenlik alanında kollektif savunma işbirliği mekanizmaları geliştirmelidir. Bu bağlamda, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne mutlaka askeri bir kimlik kazandırılmalıdır. Ancak bu askeri kimliğin belli ülkeler tarafından suiistimal edilmemesi sağlanmalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin daha etkin bir şekilde Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde yer almasına olanak sağlanmalıdır. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde İpek Yolu projesi ile ilgili yeni bir birim kurularak, bu yeni birimin merkezi İstanbul yapılmalıdır. Bir dönem yoğun bir şekilde takip ettiği hem Rusya hem ABD ile ilişkileri iyi ve sıkı tutma stratejisi artık bugün geçerliliğini yitirmiştir.</p>
<p>Çin’in hem Rusya’yı hem de ABD’yi idare edemeyeceği gerçeğini bir an önce kabul etmesi gerekmektedir. Bu iki ülkeden herhangi birisinin yanında durmayacaksa kendisi üçüncü bir alternatif haline gelmek zorundadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çin Devlet Sisteminin Temel Dinamiği Olarak Denetim</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cin-devlet-sisteminin-temel-dinamigi-olarak-denetim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cin-devlet-sisteminin-temel-dinamigi-olarak-denetim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cantürk Caner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:30:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cantürk Caner]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Devlet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Denetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1988</guid>

					<description><![CDATA[Çin’de başlatılan yeni reform süreciyle birlikte öne çıkan denetim olgusu, gerçekte Çin’in küresel ekonomiye eklemlenmesi ve yeni binyılda küresel bir aktör olarak dünya siyasetinde yerini alması çabaları içinde değerlendirilmelidir. Seksenli yıllardan beri sürekli gündemde olan denetim olgusu, Çin kamu yönetiminin özellikle özel sektörden başlayarak devlet kademelerine kadar her noktada güçlü bir kontrol mekanizması ihtiyacının sonucudur. Çin Yönetim Kültürünün Geleneksel ve İdeolojik Temelleri Binlerce yıllık geçmişe sahip ve kadim bir uygarlık olan, Asya’nın doğusundan dünyanın geri kalanına gözlerini diken bir ejderha gibi tüm haşmetiyle uzanan Çin, komşularından ve dünyanın pek çok toplumlarından ayrı bir kültür, tarih, siyaset ve yönetim geleneği geliştirmiş özgün bir coğrafyadır. Çin’in özgünlüğü kendi iç dinamiklerinden kaynaklanır. Milyarlık nüfusu, milyonlarca kilometre karelik toprakları, çılgın ekonomik potansiyeli ve kendine münhasır kültürel birikimiyle göz kamaştıran bir ülkedir. Çin denilince akla ilk getirilen şeyin ihtişam ve abartı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira bilineni ve bilinmezliğiyle Çin, her insanın zihninde büyüklüğü, ihtişamı ve abartıyı temsil etmektedir. İşte Çin’in gizemi de budur. Her yönüyle insanların kafasında bir illüzyon yaratan Çin, yarattığı sihrin etkisiyle gizemli bir dünyanın kapılarını aralar. Bilinmeyenlerin bilinenlerinden daha fazla olduğu bu gizem dolu kültür, günümüzde de sihrini korumaktadır. Çin kültürünün bu denli görkemli ve gizemli olması konusunda pek çok yaklaşım &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çin’de başlatılan yeni reform süreciyle birlikte öne çıkan denetim olgusu, gerçekte Çin’in küresel ekonomiye eklemlenmesi ve yeni binyılda küresel bir aktör olarak dünya siyasetinde yerini alması çabaları içinde değerlendirilmelidir. Seksenli yıllardan beri sürekli gündemde olan denetim olgusu, Çin kamu yönetiminin özellikle özel sektörden başlayarak devlet kademelerine kadar her noktada güçlü bir kontrol mekanizması ihtiyacının sonucudur.</strong></p>
<p><strong>Çin Yönetim Kültürünün Geleneksel ve İdeolojik Temelleri</strong></p>
<p>Binlerce yıllık geçmişe sahip ve kadim bir uygarlık olan, Asya’nın doğusundan dünyanın geri kalanına gözlerini diken bir ejderha gibi tüm haşmetiyle uzanan Çin, komşularından ve dünyanın pek çok toplumlarından ayrı bir kültür, tarih, siyaset ve yönetim geleneği geliştirmiş özgün bir coğrafyadır. Çin’in özgünlüğü kendi iç dinamiklerinden kaynaklanır. Milyarlık nüfusu, milyonlarca kilometre karelik toprakları, çılgın ekonomik potansiyeli ve kendine münhasır kültürel birikimiyle göz kamaştıran bir ülkedir. Çin denilince akla ilk getirilen şeyin ihtişam ve abartı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira bilineni ve bilinmezliğiyle Çin, her insanın zihninde büyüklüğü, ihtişamı ve abartıyı temsil etmektedir. İşte Çin’in gizemi de budur. Her yönüyle insanların kafasında bir illüzyon yaratan Çin, yarattığı sihrin etkisiyle gizemli bir dünyanın kapılarını aralar. Bilinmeyenlerin bilinenlerinden daha fazla olduğu bu gizem dolu kültür, günümüzde de sihrini korumaktadır.</p>
<p>Çin kültürünün bu denli görkemli ve gizemli olması konusunda pek çok yaklaşım öne sürülebilir. Bu yaklaşımlardan en çok kabul göreniyse kuşkusuz dünyanın en eski yerleşik topluluğu olması ve binlerce yıl dünyanın geri kalanından çok az etkilenmesidir. Bu yönüyle Çin, dünyadan uzak olmasının avantajlarını kullanmıştır. Ancak bu konuda ihmal edilen bir husus daha vardır ki bu da Çin yönetim geleneğinin yönlendirici gücüdür. Her ne kadar Çin kültürü kendine özgü bir evrim içinde gelişebilse de yönetim kültürünün bu özgünlüğü koruma konusundaki mahareti göz ardı edilemez. Hangi iktidar tipi görülürse görülsün Çin yönetim geleneği düşünülenin aksine kültürüyle barışık bir tutum sergilemiş, kendi dinamiklerini koruma konusunda özel bir çaba içine girmiştir. Çin yönetim geleneği sadece yabancılar için değil, aynı zamanda kendi vatandaşları için de özgün ve özel bir sistematiğe dayanır. Bu sistematiğin temelindeyse güçlü ve hayatın her alanına nüfuz edebilmiş bir devlet yapısı bulunmaktadır. Her ne kadar bu yapı, komünist sistemin pratik bir yansımasından ileri geldiği şeklinde algılanmaktaysa da gerçekte doğruyu yansıtmaz. Aksine Çin’deki güçlü devlet anlayışı, binlerce yıllık devlet geleneğinin günümüze bırakılmış mirasıdır. İkinci Dünya Savaşından sonra devletin komünist sisteme geçmiş olması, Batı tipi sosyalist düşüncenin ortaya çıkmasına da engel olmuştur. Bir başka deyişle Çin komünizmi, temellerini Marksist öğretiden almakla beraber Mao’nun düşünce dünyasında ve kendi dinamikleri içinde gelişme göstermiştir.</p>
<p>Kim ne derse desin Çin yönetimi hakkında söylenen her şey gerçekte kuramsal bir temele dayanır. Binlerce yıllık geleneğe sahip olması, Çin yönetim sisteminin hatları belli, kemikleşmiş bir devlet aygıtına sahip olduğu anlamına gelmez. Marks’ın Kapital’de ifade ettiği her türlü söylem, geleneksel Çin kültürü içinde dönüşmüş ve devlet yönetiminde de etkisini göstermiştir. Nitekim Mao’nun devrimlerini böyle bir perspektiften okumak gerekir. Çin Komünizmi sosyalist demokratik merkezcilik ve halk diktatörlüğüne dayalı bir yorum çerçevesinde gelişme göstermiştir. 1949 Devrimi bir kenara bırakıldığında gerçek anlamda komünist devlet kültürünün temellerinin 1954 Anayasasıyla atıldığı söylenebilir. Esasında güçlü bir merkeziyetçiliğe vurgu yapan 1954 Anayasası, uygulamadaysa bu merkezciliğin esaslarını açıkça belirlemiştir. Bu niyetle anayasanın tanımladığı merkezcilik, kaynağını halkın diktatörlüğünden alan sosyalist demokrasiye dayalı ve çok katmanlı bir merkezciliktir. Ne var ki 1954 Anayasasının vurguladığı bu merkezcilik, Sovyet modelinde görülen katı ve değişmez bir anlayışı ifade etmez. Aksine Çin’in kültürel dinamiklerinde yer alan esneklik ve değişime açıklık, devlet yönetiminde de kendisini hissettirmiştir. Temel ilkeler dışında Çin devlet kültürünün teşkilat ve işleyiş bakımından her türlü yeniliğe ve değişime açıklığı kendisini göstermiştir. Bu bağlamda 1954 Anayasası Çin Komünizminin temel esaslarını ortaya koyan bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir. Nitekim Anayasanın ilanından 1969 Kültür Devrimine kadar komünist devlet teşkilatı defalarca değişim göstermiş, bugünkü yapısına kadar sürekli olarak yenilenmiştir. Çin devlet kültüründe yer alan değişim ve kendini güncelleme anlayışı en son Mart 2018’de yapılan anayasal değişikliklerde kendisini göstermektedir.</p>
<p><strong>Çin Devlet Sisteminin Yapısal Görünümü</strong></p>
<p>Doğrudan halk diktatörlüğüne dayalı Çin komünizmi, uygulamada halkın temsiliyetini gözeten bir yönetim anlayışına sahiptir. Sosyalist halk diktatörlüğünü yansıtacak organlardan meydana gelen devletin bu bağlamda en üst karar alma ve uygulama organı Çin Komünist Partisidir. Çin Komünist Partisi ülkenin tek hakim partisi olarak bütün vatandaşların çeşitli sınıflarıyla temsil edildiği en güçlü iktidar organı olma özelliği de gösterir. Devletin korunması, halkın refahı ve kamusal hizmetlerin yerine getirilmesi gibi temel görevleri olan Komünist Parti ülke genelinde merkezi ve yerel yönetimler düzeyinde örgütlenmiştir. Bu bağlamda ülke 22 eyalet, 5 özerk bölge ve 4 belediyeye ayrılmış; Parti bu bölgelerde de temel iktidar öznesi olarak gücünü korumuştur. Yerel yönetimler dışında devletin merkezi yönetim teşkilatlanması da şahsına münhasır özellikler taşır. Anayasaya göre devletin yönetimi aracısız olarak doğrudan halka aittir. Halk bu gücünü “Ulusal Halk Kongresi ve farklı düzeylerdeki yerel kongreler aracılığı ile kullanır. Bu çerçevede Ulusal Halk Kongresi’ni devletin en üst yasama organı olarak kabul etmek gerekir. Kongreyi oluşturan üyeler 5 yıllığına doğrudan halk tarafından, toplumsal sınıflarına göre ayrılmış kontenjanlar çerçevesinde seçilirler. 1988’den günümüze 2985 üye görev yapmaktadır. Kongre toplantıları yılda bir toplantı yaparlar. Bununla birlikte üyelerin 1/50’si yıl boyunca düzenli yasama faaliyetini de yerine getirirler.</p>
<p>Devlet yönetiminin ikinci önemli kademesini “Devlet Başkanı” temsil eder. Başkan ve Başkan Yardımcısı, Ulusal Halk Kongresi tarafından 5 yıllığına seçilir. Başkan ve Başkan Yardımcısının en çok üst üste 2 kez seçilmesi esastır. Ancak 5 Mart 2018’de yapılan Anayasa değişikliğiyle bu kural kaldırılmıştır. Bu düzenlemeyle Devlet Başkanı herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın çok defa yeniden seçilebilecektir. Devlet Başkanı, devletin başı olma sıfatıyla Kongre ya da İcracı Komitenin yaptığı yasaları yürürlüğe koyar, yasa önerisinde bulunur, Devlet Konseyi üyelerini atar, kararnameleri yayınlar, içeride ve dışarıda devleti temsil eder, büyükelçileri atar, savaş veya barışa karar verir, uluslararası antlaşmaları onaylar ya da iptal eder. Ayrıca devlet Başkanı silahlı kuvvetlerin manevi başkomutanıdır.</p>
<p>Devletin üçüncü idari kademesini de “Devlet Konseyi” oluşturur. Konsey, Devlet Başkanı’ndan sonra devletin en yüksek idari organıdır. Konsey görev ve yetki bakımından hükümet niteliğini taşımaktadır. Konsey, Kongre tarafından kabul edilen yasaları ve kararları uygular. Konsey üyeleri Başbakan, Başbakan Yardımcıları, Devlet Konseyi Üyeleri, Bakanlar ve Komisyon Başkanları, Genel Denetçi ve Genel Sekreter’den meydana gelmektedir. Üyeler arasından Başbakan doğrudan Devlet Başkanı önerisiyle diğerleri de Kongre tarafından atanmaktadır. Başbakan atandıktan sonra göreve başlayan diğer üyeler devlet Başkanının istemi üzerine yine Kongre tarafından görevden alınırlar. Devlet Konseyi çalışmalarını bakanlıklar, alt kurullar, komisyonlar veya komiteler aracılığıyla yerine getirmektedir. Günümüzde konseyin üye sayısı Başbakan ve Başbakan Yardımcıları ile birlikte 28’dir. Konseye bağlı kurumlar yedi farklı kademe içinde faaliyet gösterirler. Çin yönetim yapısının dördüncü kademesinde “Merkezi Askeri Komisyon”, beşinci kademesinde “Halk Mahkemeleri”, altıncı kademesinde “Halk Savcılığı” ve son kademesinde de “Çin Komünist Partisi” yer alır. Burada hemen belirtilmelidir ki Çin Komünist Partisi bir yandan egemenliğin temsilcisi bir yandan da devlet yönetiminde doğrudan görev alan idari bir organ olarak görülmektedir.</p>
<p>Çin devlet teşkilatı içinde yer alan kademelerin işleyişine bakıldığında iki temel özelliğin var olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki her mekanizmanın kendi alt sistemlerinden oluşmasıdır. Yani her kademe kendi görev ve sorumluluk sahasına giren konularda faaliyet görmek üzere alt birimlerini özerk olarak kurabilmektedir. İkincisiyse her mekanizmanın önce kendi içinde sonra da diğer mekanizmaları denetleme hak ve yetkisine sahip olmasıdır. Her ne kadar bu hak ve yetki uygulamada bir takım zorluklarla karşılaşıyor ve tam anlamıyla yürütülemiyor olsa da hukuken önemli bir özellik olarak kendisini göstermektedir. Her iki özelliğin de ortak yanı rejime kendini yenileyebilme fırsatı tanımasıdır. Böylece rejimin sık sık reforme edilmesinin önü açık tutulur. Nitekim 5 Mart 2018’de yapılan anayasal düzenlemeleri bu perspektiften okumak gerekir. Rejimin reforme edilebilmesi ve yönetim sisteminin daha etkin biçimde işletilebilmesi için sürekli denetim komisyonları oluşturularak devlet teşkilatının her kademesine yerleştirilmesi sağlanmıştır. Devlet Başkanı Xi Jinping’in yolsuzlukla mücadele çerçevesinde geliştirdiği bir öneri olan denetim komisyonları anayasal kurum haline dönüştürülmüşlerdir. Oldukça güçlü ve etkin mekanizmalar olan bu komisyonların yargı ve güvenlik birimleriyle doğrudan eşgüdüm içinde olacak şekilde yönetime karşı özerk statüyle donatılması ve doğrudan Ulusal Halk Kongresine karşı sorumlu olması esas alınmıştır. Sistemin yıllardır en büyük sorunlarından birisi olarak görülen rüşvet ve iltimasla mücadelenin daha kolay ve verimli biçimde yapılmasının önü açılmıştır.</p>
<p><strong>21. Yüzyılda Çin Reformlarının Etkin Yüzü: Denetim</strong></p>
<p>Çin’de başlatılan yeni reform süreciyle birlikte öne çıkan denetim olgusu, gerçekte Çin’in küresel ekonomiye eklemlenmesi ve yeni binyılda küresel bir aktör olarak dünya siyasetinde yerini alması çabaları içinde değerlendirilmelidir. Seksenli yıllardan beri sürekli gündemde olan denetim olgusu, Çin kamu yönetiminin özellikle özel sektörden başlayarak devlet kademelerine kadar her noktada güçlü bir kontrol mekanizması ihtiyacının sonucudur. Zira doksanlı yıllar Çin ekonomisini şahlanışa geçirmiş, bütün sektörlerde genişleme yaşanmış ve devletin sorumlulukları da bir o kadar artmıştır. Çin komünist ideolojisinin doğal bir ürünü olan planlı kalkınma ve kontrolcü devlet sistematiği, denetim mekanizmaları güçlü bir yönetim anlayışına doğru zorlamaktadır. Bu amaçla ilk sürdürülebilir kontrol mekanizmalarının ekonomide ve özellikle de özel sektörde yürürlüğe girdiği söylenebilir. 1983 Ağustosunda Devlet Konseyi yasal bir düzenlemeyle, bütün orta ve büyük ölçekli işletmelerde kurumsal iç denetim mekanizmalarının oluşturulmasını zorunlu kılmıştır. Özel işletmelerde ortaya çıkan etkin denetim ihtiyacı Temmuz 1987’de 6. Ulusal Halk Kongresinde alınan bir kararla başta yerel yönetimler arası eşgüdüm ve işbirliğinin artırılması ve özel sektörün denetim altına alınabilmesi amacıyla daha önce 1954’te lağvedilen Danışma Bakanlığı’nın yeniden kurulmasını gündeme getirmiştir. Bakanlığın kurulmasından yaklaşık bir yıl sonra İç Denetim Standartları oluşturularak, özel sektörlerde kurulan iç denetçilikleri söz konusu bakanlığın içinde kurulacak olan birimlerle entegre edilmiştir. 1994 yılında çıkarılan bir başka yasayla iç denetim birimleri, görev alanları ve standart denetim metotları çerçeve içine alınmıştır. 1995’teyse Çin Ulusal Denetim Ofisi İç Denetim Düzenlemelerini yayımlamış ve iç denetime ilişkin daha özel kurallar getirilmiştir. Uzun yıllar faaliyetlerini bu perspektifte yürüten Bakanlık, bu kez 9 Mayıs 1997’de çıkarılan kanunla bütün kamu ve özel sektör kuruluşlarına danışma hizmeti veren ve içinde özel bir ofis bulunduran (Çin Ulusal Denetim Ofisi) etkin bir teşkilat haline dönüşmüştür. Bu düzenleme çerçevesinde Bakanlığın görevlerine denetim ve eşgüdüm sağlamak gibi yetki ve sorumluluklar eklenmiştir. 2003’te Ulusal İç Denetim Düzenlemeleri çıkarılarak yeni bir teşkilatlanma içine girmiştir. Böylece denetim ve kontrol faaliyetleri Çin idare hukukunun ve devlet teşkilatının görev alanı içine sokulmuştur. Günümüzde bu bakanlık bir bakan ve dört bakan yardımcısından meydana gelen bir teşkilat yapısına sahiptir. Doğrudan Devlet Konseyine bağlı olarak faaliyet göstermekle birlikte teşkilatın başındaki bakan Devlet Başkanı tarafından atanmakta ve Ulusal Halk Kongresi Daimi Komisyonu’nun onayı alınmaktadır. Bakanlık kendi içinde toplam 21 ana birimden ve bu ana birimlerin her biri de 4’er alt birimden meydana gelmektedir. Ana birimlerden dördü doğrudan eyalet ve onların taşra birimlerine danışma ve denetleme hizmeti vermektedir. Geriye kalan diğer ana birimler ise eğitim, hukuk, personel işleri, raporlama ve bütçeleme, sorunların iletilmesi ve çözümü ile her türlü konuda alan araştırması yapan idari yapılardan meydana gelir. Toplamda 800 uzman personelin görev yaptığı bakanlık, ayrıca diğer uzman personelden yardım alma ve bünyesinde istihdam etme yetkisine sahiptir. Aynı zamanda kuruluş kanunu esasınca bakanlığın Devlet Konseyi adına diğer bakanlıklar bünyesinde her türlü inceleme ve araştırmayı yine her türlü seviyede yapmak yetkisi bulunmaktadır.</p>
<p>Bakanlık faaliyetleri düzenli ya da rastgele denetimler yoluyla faaliyetlerini yürütür. Söz konusu denetim hakkı soruşturma açmak veya araştırma yapmak suretiyle gerçekleşir. Denetim hakkı her hangi bir idari teşkilatın işleyişine yönelik olmakla birlikte personel üzerinde de olabilir. Denetleme biçimi üç temel noktada gerçekleşmektedir:<br />
&#8211; Hükümetin özellikle ekonomi ve temel reform politikalarının uygulanması sürecinde daha kolay geçiş ve uyumun sağlanması için kolluk denetimi,<br />
&#8211; Kötü yönetim veya doğrudan hukuk dışılık üzerine yoğunlaşmış uzman denetimi,<br />
&#8211; Sorun odaklı doğrudan denetim.</p>
<p>Bundan başka bakanlık denetlenecek idari yapının işleyişi ya da çalışan personellerinin faaliyetleri üzerinde şikâyetin gerçekleşmesi durumunda da özel bir denetim yöntemi izleyebilmektedir. Bu yöntemde şikâyet ya da iddiaların açıkça kuruma iletilmesi esastır.</p>
<p>Danışma Bakanlığının faaliyetleri anayasa ve kanunlarla garanti altına alınmıştır. Bu garantörlük çerçevesinde bakanlık inceleme, denetleme, tavsiye verme, mahkemeye sevk etme ya da doğrudan idari ceza verme yetki ve salahiyetine sahiptir. İnceleme yetkisi kamusal disiplin çerçevesinde bütün özel sektör ve idari yapıların kanunlar, diğer hukuki düzenlemeler ile işleyişlerine odaklanmıştır. Araştırma ve soruşturma yetkisi ise başta kamu görevleri olmak üzere, tüm kurum ve kuruluşlarının işleyişleri üzerine yapılmaktadır. Bu yıldan itibaren Çin Komünist Partisi’nin özellikle yolsuzlukla mücadele çalışmalarıyla bütünleşik bir yönetim anlayışının güçlenmesi hedeflenmektedir. 2018 yılında pilot bölgelerde kurulacak yeni denetim komisyonlarıyla denetim ağının yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, yakın zamanda Çin Ulusal Halk Meclisi Daimi Komitesi, ulusal denetim yasasını da çıkarmayı planlamakta ve uluslararası denetim mekanizmalarıyla entegre hale gelen bir kontrol mekanizması kurmayı hedeflemektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cin-devlet-sisteminin-temel-dinamigi-olarak-denetim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Düşmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Jeopolitik Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Türkiye İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1986</guid>

					<description><![CDATA[Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz. Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık.</strong><br />
<strong> Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz.</strong></p>
<p>İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz.</p>
<p>Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak hem Mısır’a hem de İran’a rakiptir. Nitekim tarihte Bizanslıların çapraz ilişkileri de bize bunu öğretmektedir. İran ile Mısır birbirlerine göre periferiyi temsil ederler. Anadolu ise her ikisine göre de eşit oranda rakiptir. Anadolu, Mısır ile dikey, İran ile yatay olarak rakiptir. Bunu Anadolu’nun eşsiz coğrafyası belirler. Mısır-Türkiye ilişkilerinin coğrafi pozisyonunu en iyi ifade edenlerden birisi Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî’dir ki karşılaştırmayı şöyle yapmıştır: Mısır ‘ümmü’d dünya/dünyanın anası’ ise ‘Anadolu da ebu’d dünya/dünyanın babasıdır ’ demiştir. Bu benzetme, jeopolitik farkı ile birlikte birbirleriyle ilişkiyi ve karşılıklı ihtiyacı da çok iyi belirlemektedir. Mısır Osmanlılara tabi iken Osmanlı tacının incisi olmuştur. Mısır Anadolu’dan ayrıldığında hep baş çekmiş ve rakip olmak istemiştir. Firavunlar sülalesi dışında Mısır hiçbir zaman kendi çocukları tarafından yönetilmemiştir. Ya başka ülkelerin egemenliği altına girmiş ya da Kölemenler tarafından idare edilmiştir. Firavunlar da hem kendi halklarına hem de civar bölge halklarına zulüm etmişler ve zulümle anılmışlardır.</p>
<p>Anadolu’nun Bizans hâkimiyetinden kurtulmasından sonra İslam dünyasında karşımıza iki rakip güç çıkmıştır. Bunlardan birisi 1501 tarihi itibarıyla Safeviler diğeri de Memlüklü Sultanı Sultan Eşref Kayıtbay döneminde (1468-1496) Mısır. Kayıtbay’dan sonra Mısır Memlüklüleri zayıflama dönemine girmişlerdir. Osmanlılar Fatih ve ardından Yavuz ile birlikte yükselme dönemine girerken Mısır ise gerilime dönemine girmiştir. Benzeri bir pozisyon Nasır ile Menderes dönemlerinde tekerrür etmiştir. Çağdaş ilişkilerin seyrine baktığımızda Nasır’dan beri de Mısır ile Türkiye’nin ilişkileri Yavuz-Kansu Gavri dönemini andırmaktadır.</p>
<p>1492 sonrasında yükselen Avrupa’nın yeni sömürgeci güçleri İspanya ile Portekiz karşısında Memlüklü yönetimi, gerileme pozisyonunda ve edilgen bir durumdadır. Karşılık verebilecek güçten, konumdan yoksundur. Kaderin cilvesi olarak onlara karşı Osmanlı Devleti’nde Yavuz ile Kanuni Sultan Süleyman çıkmıştır. Bugün yine karşımızda jeopolitik açıdan iki kadim rakibimiz durmaktadır: Bunlardan birisi İran diğeri de Mısır’dır. Safevi-Memlüklü ilişkilerinde olduğu gibi bugün de Mısır, İran’a karşı silik hatta işbirlikçi bir tutum sergiliyor. Türkiye karşısında ise rakip ve atak bir pozisyonu benimsiyor. Muhammed Mürsi sonrasında Türkiye’ye karşı hem jeopolitik hem de ideolojik olarak zıtlaşma hattını benimsemiş bir halde düşmanca bir davranış sergiliyor. İran ile Irak ve Suriye’de rakip pozisyonda olduğumuz gibi Mısır da Kızıldeniz ve Basra Körfezi yanında Doğu Akdeniz’de de diğerleriyle birlikte bizi sıkıştırmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin Basra Körfezi’nde Katar’da askeri üs kurmasına mukabil ablukacı ülkeler olarak anılan Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır Türkiye’yi bu bölgeden silkeleyip koparmaya gayret ediyorlar. Basra Körfezi’nin paralelinde ve Arap Yarımadasının batısında yer alan Kızıldeniz havalisinde ise Somali ve Sudan-Sevakin bölgesinde tutunma noktamızdan bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Burada Araplık dürtüsüyle hareket ettikleri intibaını veriyorlar. Ne yazık ki bizden başka onlara Araplıklarını hatırlatan başka bir güç yok! Burada da karşımıza bölgesel güçler olarak Mısır, BAE ve Suudi Arabistan çıkmaktadır.</p>
<p>Kuzeye çıktıkça özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde ise kadim rakiplerimizle askeri, siyasi ve iktisadi alanda işbirliği yapıyorlar. Askeri tatbikatlarla birlikte Türkiye’ye karşı gövde gösterisinde bulunuyorlar.</p>
<p>Yunanistan ve Rum Kesimi arkalarını AB, ABD ve Rusya’ya dayamalarına ilave olarak ortaklıklarına İsrail ve Mısır’ı da katıyorlar.</p>
<p>Türkiye ile mücadelelerinde ellerini ve pozisyonlarını güçlendirmek isteyen Rum Kesimi ile Yunanistan, Mısır gibi ülkeleri kendi lehlerinde ihtilaflı meselelere angaje edebilmek için Türkiye’nin Kıta Sahanlığı ve Adadaki Türk toplumunun iktisadi haklarını peşkeş çekiyorlar. Türklerle anlaşarak ortak servet, zenginlikleri paylaşmak yerine Türklerin haklarını onlara rüşvet vererek Türkiye’yi devre dışı bırakmanın hesabını yapıyorlar.</p>
<p><strong>Fatih’in Son Seferi ve Mısır</strong></p>
<p>Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu ihmal ettiği bir alana yoğunlaşıyor. Bu da İttihad-ı İslam/Panislamizm politikasıdır. Osman Gazi’nin tevellüt ettiği 1258 yılından itibaren İslam dünyası başsız ve halifesizdir. Belki de Yavuz Sultan Selim’den evvel İslam dünyasına dönüş politikasını dedesi Fatih Sultan Mehmet başlatmak istiyordu. Zülkarneyn gibi İstanbul’u aldıktan sonra ve Batı’daki fetihlerinden sonra şarka dönmek istiyordu. Lakin son sefere çıktıktan sonra hedefe ulaşmak müyesser olmuyor. Sefer akim kalıyor. Hammer gibi tarihçiler Fatih’in son seferinin Mısır’a müteveccih olduğunu iddia ediyorlar. (1) Belki de Fatih’in hedeflerinden birisi Yavuz’dan evvel hilafeti İstanbul’a taşımaktı.</p>
<p>Daha önce Avrupa içlerine yönelik fütuhatlar hız kesmeden devam ederken neden birden Fatih, Yavuz devletin dümenini şarka çeviriyor? Zira insan kaynakları yetersiz hale geliyor. Anadolu’da ve Batı’da fethedilen diyarlarda Müslüman nüfusu yerli halka nispetle sınırlı. Bu da bu durumdan mustarip olan Fatih ve Yavuz gibi cihangirleri şarka yöneltiyor. Böylece Fatih’e müyesser olmayan politikayı Yavuz Sultan Selim uyguluyor.</p>
<p><strong>Osmanlıya Karşı Gizli İttifak!</strong></p>
<p>Mısır seferinin birçok esbabı vardır. Bu sebeplerden ilki, Memlüklülerin zayıflaması İspanya-Portekiz ittifakı karşısında kolay lokma haline gelmeleri, İslam yurtlarını savunamayacak duruma düşmeleridir. İkincisi, Osmanlı karşısında Safevilerle gizli ittifak kurmalardır. Memlüklülerden koparak Yavuz’a sığınan Kansu Gavri’nin yakın çevresinden kimseler bu yönde bildiklerini, gördüklerini huzurda dile getirmişlerdir. Bunlara ilave olarak Fatih döneminde İstanbul’un fethi sonrası çevreye müjdeciler salınmış ve bunlardan bazıları da Mısır’a varmış ve Eşref İnal’a müjdeyi ulaştırmışlardır. Fethin müjdesini Fatih’in elçilerinden alan Mısırlı yöneticiler derhal Kahire ve Mısır’da kutlamalar düzenlemişlerdir. Bu gibi müspet davranışlar muhtemel sürtüşmelerin önünü kesiyordu. Sevinç ve neşelerini izhar etmişlerdi. Bu da Fatih’i memnun etmişti. Oysa ki Çaldıran zaferinden sonra Yavuz’un müjdeci ulaklarına karşı duyarsız ve bigane kalmışlar ve zaferi kutlamayı düşünmemişlerdi.</p>
<p>İçeride de Memlüklü yönetimi sosyal açıdan mezalim üretiyordu. Yolsuzluklar almış başını gitmiş ve yargı iflas etmişti. Yöneticiler halkın ahına bigane kalıyorlardı. Islahat konusunda umutlar tükenmişti. Bu nedenle de uç bölgeler Osmanlı’ya katılmışlardı. Bunların başında da Halep şehri ve civarı geliyordu. Halep Şam, Kudüs ve Kahire’nin anahtarıdır. Nitekim Salahaddin Eyyübi Halep’i aldıktan dört yıl sonra Kudüs’e girmiştir. Yavuz Sultan Selim de Halep’ten hemen sonra Kahire üzerine yürümüştür.</p>
<p>Kölemenler Yavuz’dan Halep’i barışçıl yollarla geri istemişlerse de onlara cevabı şu olmuştur: “Kılıçla alınan, kılıçla verilir.” Benzeri bir cevabı Sultan Abdulhamid’in Siyonizmin teorisyeni, fikir babası Theodor Herzl’e söylediği rivayet edilir; ataların kılıçla aldığı ülkenin parayla satılamayacağını hatırlatmıştır. Farklı makamlarda olsa da Nasır yüz yıllar sonrasında Filistin’le alakalı olarak Yavuz’un ifadesini biraz farkla da olsa tekrarlamıştır: Güçle kaybedilen ancak güçle geri alınır! Kansu Gavri bunu söyleyememiş, Nasır ise bunu yapamamıştır!</p>
<p><strong>İngiltere Yerine Amerika</strong></p>
<p>1922 ile 1952 arasında Mısır’da kraliyet rejimi hüküm sürmüştür. Valilikten hidivliğe ondan da kraliyete geçmiştir. Ünvanı büyüdükçe mevkii küçülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni güçlerin dünya dümeninde sahne almasıyla birlikte eski güçler yerlerini muhafaza edemez hale gelmişlerdir. Nitekim 1945 yılından itibaren Suudi Arabistan siyasi patronlukta İngiltere’den ABD’ye dümen kırarken Mısır da onu takip etmekte gecikmemiştir. 23 Temmuz 1952 Devrimi bir saray darbesi olduğu kadar aynı zamanda Muhammed Celal Keşk ile Miles Copeland’ın (Game of Nations) adını koydukları şekilde bir Amerikan darbesidir. Darbeyi CIA tezgahlamıştır.</p>
<p>Bu darbeden sonra Türkiye ile Mısır arasında külahlar değişmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında taşkınlıklarıyla genç Türkiye, Mısır’a rahatsızlık verirken Nasır darbesinden sonra durum tersine dönmüştür. Enerjik ve demagog Nasır, bölgeyi çalkalamış ve Arap milliyetçiliğinin ikonu haline gelmişti. Orada burada Türkiye’nin de önünü kesiyordu. Bir defasında Adnan Menderes Irak Başbakanı Tevfik Süveydi’ye Nasır’dan yakınacaktı: “Adam (Nasır) bizi Orta Doğu’ya sokmamaya kararlı ama bizi kapıdan kovsa da biz pencereden gireceğiz…”</p>
<p>Nitekim Nasır, Bağdat Paktının baş düşmanı kesilecek ve Adnan Menderes’in nüfuz alanı olarak gözüne kestirdiği Suriye’yi peşine takacaktır. Menderes Irak ile ortaktır, Nuri Said Paşa ile birlikte hareket etmektedir. Suudi Arabistan ise ortadadır, ikircikli bir politika izlemektedir. Nasır, körfez emir ve krallarıyla Yemen’de hesaplaşırken Türkiye ile çekişme alanı olarak Suriye’yi seçmiştir. NATO’da Türkiye’nin ortağı olan ABD ise alttan alta ideolojik rakibi olarak görülen Nasır’ı destekliyordu. ABD blok ilişkilerinde, blok içini gözeten bir siyaset izlememektedir. Tarih Suriye’de bir kez daha tekerrür etmiş ve Obama yönetimi Suriye’de Türkiye yerine İran’ı yeğlemiştir. Şimdi de Trump yönetimi ve John Bolton, Suriye’de Sisi’nin nüfuzunu ikame etmek istiyor. İngilizlerden sonra Amerikalılar Orta Doğu’yu Türkiye’ye kapalı bölge haline çevirmek istemişlerdir. Daha doğrusu sadece ABD namına hareket serbestisine sahiptir. Kendi adına harekete veya alan genişletmesine izin verilemezdi. Daha sonra SSCB ile ilişkilerde Nasır rolüne Menderes soyunmak isteyince; Moskova ile siyasi yakınlaşmaya kalkışınca Amerikalılar darbecilere yol vermişler ve yeşil ışık yakmışlardı. Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 darbesi, Mısır’daki Hür Subayların gerçekleştirdiği 23 Temmuz 1952 darbesinin tekrarıdır. Amerikan patentlidir. Nasır iktidara geldikten sonra bugün Abdulfettah Sisi’yi andıran hareketlere girişmiştir. Bir taraftan Suriye’de Türkiye’nin önünü kesmeye çalışırken diğer taraftan da Türkiye’ye nispet olsun diye Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla sıkı ilişkiler geliştirmiştir.</p>
<p><strong>Nasır’dan Günümüze Devreden Sakil İlişkiler</strong></p>
<p>21 Ekim 2017 tarihinde Kıbrıs Rum Kesimini ziyaret eden Abdulfettah Sisi, burada yaptığı konuşmada Kıbrıs Cumhuriyeti sırasında cumhurbaşkanı olan Başpiskopos Makaryos ile Nasır arasındaki ilişkilerin derinliğine ve samimiyetine atıfta bulunmuştur. Nasır, İslam’a karşı papazlarla ittifaka girmiş, papazlara hocalardan daha fazla hürmet göstermiştir. Mısırlı İslam alimi Muhammed Gazali’nin ‘Kazaif el Hak/Hakkın Gülleleri’ kitabında da değindiği üzere Makaryos gibi papaz geçmişi olan Katolik Papaz ve Tanzanya Başbakanı Julius Nyerere, Nasır’ın yakın dostu olarak Müslüman Zengibar halkını kıyımdan geçirmiştir. Keza Kıbrıslı Türklere göz açtırmayan ve aman vermeyen Makaryos’u dini ilimlerin okutulduğu Ezher’e davet ederek orada konuşma yapmasını sağlamıştır. Tersini yapıp Kıbrıslı Türkleri Ezher’de ağırlaması gerekirken Makaryos sevgisi ağır basmıştır. Nasır’ın emriyle Ezher Şeyhi Hasan Memun, Ezher adına Makaryos’u ağırlamıştır. (2)</p>
<p>Sisi de Uygur asıllı Ezher talebelerini Çin zalimlerine teslim etmiştir. Nasır Zengibarlı ve Kıbrıslı Müslümanlara ihanet ettiği gibi siyasi varisi Sisi de başta Filistinliler olmak üzere muhtelif İslam topluluklarına yönelik ihanetini esirgememektedir!</p>
<p>Nasır’dan sonra halefleri de Rumlarla aynı sıcak politikayı sürdürmüşlerdir. Enver Sedat kendi döneminde selefinden aldığı Rumlarla ittifak politikasını sürdürmüştür. Bununla birlikte yazar ve bakan Yusuf Sibai’nin 18 Şubat 1978 tarihinde Kıbrıs Rum Kesiminde Camp David sürecine tepki olarak Filistinlilerce öldürülmesiyle birlikte Kahire -Lefkoşa ilişkileri gerilmiştir. Ancak ilişkilerin ruhu aynı kalmıştır.</p>
<p><strong>Rol Hırsızı Olarak Sisi</strong></p>
<p>Abdulfettah Sisi içeride 25 Ocak/11 Şubat Devrimini çaldığı gibi dışarıda da Türkiye’nin pozisyonuna ve rolüne göz dikmiştir. Temerrüd Hareketiyle halkın iradesini kırdığı gibi kirli ittifaklarla da bölgede Türkiye’nin rolüne ve pozisyonuna göz dikmektedir. Kısaca Sisi, başkalarının ittirmesiyle öne çıkmış bir rol hırsızıdır. Rumlarla Türkler arasında anlaşmazlıklar nedeniyle bölgedeki statünün belirsiz olmasına rağmen Mısır Münhasır Ekonomik Bölge konusunda Rumlarla ilkin 2003, ardından da 2013 yılında yaptıkları Doğu Akdeniz Havzasına ilişkin anlaşma ile Türkiye’nin karşısına çıkmıştır.</p>
<p>Türkiye bunun hem adadaki Türk toplumunun çıkarlarını dikkate almadığı hem de Türkiye’nin Kıta Sahanlığını ihlal ettiği görüşündedir. Bununla birlikte, Rumlar ile Sisi idaresi yangından mal kaçırırcasına oldu bitti ile Türkiye’nin ve Türklerin arkasından anlaşabilmektedirler.</p>
<p>İsrail de halkına ve Filistin’e ihanetini ödüllendirmek için Sisi’nin enerji kaynaklarına ulaşmasını temin etmeye çalışıyor. Sisi, enerji kaynaklarına ulaştıktan sonra Türkiye yerine Mısır’ı enerji kaynaklarının tedarik ve tevzi merkezi haline getirmek istiyor. Putin kuzeyin, Sisi ise güneyin pompacısı olacak. İsrail’e ilaveten Doğu Akdeniz’de Rumlarla birlikte çıkarılan doğal gaz ve petrolü Kahire üzerinden Avrupa’ya sevk etmeyi planlıyor. Bu yolla bölgesel enerji yollarının güzergâhını değiştirmek istiyor. Bu petrol bazlı yeni güzergâh, ipek yolunun güzergâhıyla oynamak anlamına geliyor.</p>
<p>Filistinlileri ekonomik anlamda susturmak ve teskin etmek için de eski/atıl bir planı devreye sokmak istiyorlar. Sisi böylece Camp David’de öngörüldüğü gibi Filistinlilerin taşeronu haline gelecek. Bölgesel taşeron Mısır olacak. Bu uğurda, Aralık 2004’te imzalandığı halde askıda bulunan “QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu” yeniden canlandırılacak.</p>
<p>ABD-İsrail Serbest ticaret Anlaşması Uygulama Yasası’nda ve bu anlaşmaya dayanarak İsrail ile Ürdün arasında QIZ ile ilgili yapılan anlaşmalarda Nitelikli Sanayi Bölgeleri şöyle tanımlanıyor ; “Belli oranlarda İsrail ile Ürdün girdisi içermek kaydıyla, üretilen malların ABD pazarına gümrüksüz girmesini sağlamayı amaçlamaktadır.” QIZ olarak ilan edilen bir bölge ‘gümrüksüz bölge’ sayılacaktır. (3)</p>
<p><strong>Mısır İstihbaratının İthalat Şirketi Dolphinus Holdings</strong></p>
<p>Nasır’dan beri, Mısır Devrim Muhafızları (Pasdaranı) olma yolunda ilerleyen ve 1979 yılından itibaren Camp David ordusu olarak anılan Mısır ordusu, bölgede İran Devrim Muhafızlarından sonra en büyük askeri sınai komplekse hükmetmektedir. Ekonomiye hükmetmekte Pasdaran’la yarışmaktadır. ABD’nin en büyük zaafı askeri gücü ile birlikte Yahudi lobisidir. Sabık Amerikan başkanları her iki hususta da uluslarını uyarmışlardır. Nitekim Başkan Dwight David Eisenhower da bu konuya temas etmiş ve uyarılarda bulunmuştur. Ezcümle dediği şudur: devlet yönetiminde askeri sınai kompleksin gereğinden fazla etki sahibi olmasına engel olmalıyız. Gücün bu odak tarafından yanlış bir şekilde elde edilmesi ve kullanılma potansiyeli vardır ve bu potansiyelin mevcudiyeti kalıcı olacaktır.Bu iç içe olma durumu ülkeleri çürütmektedir. Fazla güç, zaaftır.</p>
<p>Çağdaş Safevi veya Memlük güçleri diğer ifadesiyle Mısır ile İran orduları örtülü ticari faaliyetler de yürütmektedir. Dolphinus Holdings de Mısır ordusuna ait paravan şirketlerden birisidir. İsrail ile kirli petrol ve doğal gaz alışverişini yürütmek için tasarlanmıştır. Prof. Dr. Sedat Aybar’ın bu husustaki analizi, epey detaylar içermektedir: Open Democracy yazarlarından Maged Mandour’un, Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for International Peace için kaleme aldığı “Mısır’ın, İsrail ile Gelişen İttifakı” başlıklı 20 Mart 2018 tarihli makale ilginç detaylar veriyor (Mandour, 2018). Yazının vurguladığı gibi şayet Mısır, İsrail ile iktisadi ve siyasi alanlarda bahsedilen bir takım iş birliklerini gerçekleştiriyorsa, Filistin Barış Sürecinde bağımsız bir ara bulucu olması da artık söz konusu olamaz. Bu durum Mısır’ın uzun vadede bu bölgede ABD için güvenilir bir müttefik olma potansiyelini de eritiyor.</p>
<p>Mısır, Sisi darbesinden sonra, özellikle Suudilerin de girişimiyle İsrail ile yakınlaşma çabası içinde. Bu anlamda, Mısır’ın Dolphinus Holdings isimli özel şirketinin 19 Şubat 2017’de imzaladığı ve önümüzdeki on sene için İsrail’den on beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmesini garantileyen anlaşma önemli. Böylece Dolphinus, 2017 Ağustosunda Mısır’da kabul edilen ve doğal gazın depolanması ve ticaretine ilişkin kısıtlamaları kaldıran yasadan yararlanan ilk şirket oluyor. Bu reformların, sadece Mısır’ın enerji sıkıntısını gidermek için değil “ithal edilen doğal gazın Avrupa’ya ihraç edilerek döviz sıkıntısını aşmak” için de kullanılacağı söylentisi yaygın diyor, Mandour. Her şeyin ötesinde bu anlaşmanın imzalanması Mısır’ın, İsrail’le iktisadi ilişkilerini geliştirmek istediğini gösteriyor.</p>
<p>Aslında Mısır, İsrail ile daha önce de doğal gaz anlaşması imzalamıştı. Kendi iç piyasasında talep düşükken Mısır, 2005 senesinde, kendi ürettiği doğal gazın fazlasını ihraç etmek için İsrail’le bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek için Mısır istihbarat birimi (GİZ) bir şirket kurmuş ve bu şirket aracılığıyla doğal gaz ihracatını gerçekleştirmişti. Ancak doğal gaz ihracatı, 2012’de Mısır’ın karşılaştığı enerji krizi ve enerji boru hatlarına yönelik terör saldırıları sonucu akamete uğramıştı. Mayıs 2017’de ise İsrail’e doğal gaz ihracını durdurması karşısında, İsviçre’deki Uzlaşma Mahkemesi, Mısır’ı, İsrail’e 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum etmişti. Mandour’a göre, şimdi de Dolphinus Holdings’in Mısır istihbarat birimi tarafından kurulduğu söylentisi yaygın. Mısır ordusunun darbe sonrası gördüğü destek sayesinde etkisini son dönemde genişletmesi de bu söylentileri destekliyor. (4)</p>
<p>Bu bağlamda son on yılda ilk kez, Nisan 2016’da İsrail’den ekonomist ağırlıklı bir heyetin Kahire ziyaretine dikkatleri çeken Maged Mandour, yapılan görüşmelerde Aralık 2004’de imzalanan “Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin (Qualifying Industrial Zone &#8211; QIZ)” daha da geliştirilmesinin konuşulduğunu aktarıyor. Bu bölgelerin, ABD tarafından Orta Doğu barış sürecine katkı yapmak amacıyla 1996 yılında Kongre’de kabul edilen bir kanunla Mısır ve Ürdün’de kurulduğunu biliyoruz. Bu kanuna göre Mısır ve Ürdün, ABD’ye bu bölgelerden gümrüksüz mal ihracatı hakkı elde ettiler. Bu ayrıcalıktan yararlanmanın bir şartı, ihraç edilen malların üretiminde kullanılan girdinin İsrail menşeli ürünler olmasıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan, ABD’ye yapılan ihracat, Amerikan Başkanı’nın talimatı çerçevesinde, bu bölgeleri kullanarak İsrail’e girmeden gerçekleşebiliyordu. Bu bölgelerden ABD’ye yapılan ihracata uygun olması için ihraç edilen malın, yeni ve yurt içinde üretilenlerden farklı olması gerekiyordu. Malın ABD’ye giriş yaparken üretim maliyetine konu olan girdilerin %35’inin QIZ’de üretilmiş olması ve bu girdilerin bir kısmının orada yetiştirilmiş/imal edilmiş, bir kısmının ise İsrail menşeli olması şartı bulunuyordu. Özellikle kumaş ve tekstil gibi Amerika’da yüksek ticaret kısıtlarına tabi olan malların QIZ içinde üretilmesi bu bölgeleri çekici kılıyordu.</p>
<p>Mısır böylece uluslararası güçlerin hem askeri hem de ekonomik taşeronu haline gelmiş bulunuyor. Sisi, Filistin’i ve davasını satmayı geçim kapısı yapmış haldedir. İsrail’in kendi topraklarını yani Sina Yarımadasını vurmasına müsaade ediyor. Saldırgana çanak tutuyor. Bu hizmetlerinin sonucunda da Türkiye’nin konumuna Mısır’ı kaydırmak istiyorlar.</p>
<p>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. (5) Kahire’nin Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile anlaşması potansiyel olarak ona bu avantajı, imtiyazı sağlıyor!</p>
<p><strong>Mısır’ın 2020 Planı</strong></p>
<p>İşler planlandığı gibi giderse Mısır, 2020 yılında ekonomik anlamda ayağa kalkmayı tasarlıyor. Beyaz Saray’dan sızdırılan bir belgeye göre, Mısır 2020 yılında ayağa kalkacak ve ekonomik anlamda başkalarına muhtaç olmaktan kurtulacaktır. Bölgesel anlamda Mısır’ın doğal gaz ve petrol sevkiyat merkezi haline gelmesiyle birlikte ekonomik girdisi artacak ve milli hasılası da tavan yapacaktır. Bu belgeye göre, 2020 yılında Mısır bölgenin en büyük ekonomilerinden birisine sahip olacaktır. Mısır, yeni keşfedilen rezervler sayesinde Avrupa’ya doğal gaz ve petrol sevk edecek ve Mısır’a destek mahiyetinde Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi de bu hattı ve koridoru kullanacak. Elbette ABD’nin manevi dopingiyle birlikte Sisi, halkına yakın gelecekle alakalı bu tür hayaller pazarlıyor. Böylece halkın, yaşadığı günlük sıkıntılar yerine geleceğe odaklanmasını sağlamaya çalışılıyor. İtalyan şirketlerinin Kıbrıs açıklarında Rumların bilgisi dâhilinde petrol araması, Türkiye’nin fiili müdahalesi bölgede tansiyonu artırmış ve gerilime neden olmuştur. Öteki alanlardaki gerilim de dikkate alındığında Doğu Akdeniz’deki gerilimin fiili bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği merak konusu olmuştur. Mısır ekonomik haklarından feragat etmeyeceğini söylerken Türkiye de haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını çiğnetmeyeceğini ilan etmiştir. Türkiye-Mısır ilişkileri konusunda uzman isimlerden birisi olan Muhammed Zevavi, gerilimin bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin sıfır değilse bile zayıf olduğunu ifade etmektedir. Bu gerilimin yansımalarından biri de Suudi Arabistan’ın Zahran kentinde yapılan Arap Birliği zirvesi sonuçlarını Mısır basınının tahrif ederek yayınlamasıdır. Al Yom Al Sabi gazetesi Arap Birliği zirvesi sonuç bildirgesiyle ilgili Türkiye’nin Irak’ın hükümranlığını ihlal ettiğini ve Irak topraklarından derhal ve şartsız olarak çekilmesi gerektiğini ileri süren bir bölüm yayınlamıştır. Daha sonra bu bölümün uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca bölgede İran basınıyla birlikte Mısır basını, basın meslek ilkelerinden ve ahlakından yoksun olduklarını çeşitli vesilelerle ve benzeri örneklerle ortaya koymuş oluyorlar.</p>
<p><strong>Suriye’ye Arap Gücü Yerleştirmek</strong></p>
<p>George Soros bir zamanlar Türkiye’nin en önemli ihraç ürününün askeri olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler yine aynı mealde İshak Alaton’un Ermenistan meselesinde ‘Türkiye’yi pazarlayacağız’ şeklindeki ifadelerini hatırlatmıştır. Bu bakış açısı Türk askerini lejyoner olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Batılı güçler Türkiye’den umut kesince umutlarını Mısır botlarına bağlamış görünüyorlar. Trump yakın zamanda askerlerinin Suriye’yi terk edeceklerini duyurmuştu ve bundan geri dönüş olmadığını söylemeyi sürdürüyor. Bununla birlikte ABD terk edeceği mevzileri kime devredecek? Bu önemli bir soru. Bu sorunun cevabını bulmak için Mısır İstihbarat Müdürü Abbas Kamil ile yeni Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bir araya gelmiştir. Bu hususta Bolton’ın Mısır’ın nabzını yokladığı anlaşılıyor. Cezayir rejimi gibi Mısır rejimi de Suriye’de değneği ortasından tutuyor. Başka bir ifadeyle İran ekseni ve Suriye rejimiyle arası iyi. ABD’nin yerine sahaya indiğinde bu ülke ve rejimle pozisyonunu nasıl ayarlayacaktır? Bu Mısır için sadece askeri alanda değil siyasi alanda da risk barındırmaktadır. Güçlü ihtimal Mısır’ın buna yanaşmayacağıdır. Yanaşması halinde bu durum kaderin bir cilvesi olarak Suriye’nin 1976 tarihinde Arap Barış Gücü sıfatıyla Lübnan’a girmesini hatırlatır. Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonunu Mısır Suriye’de almış olacaktır. Suriye’nin Lübnan’a girmesi Kissinger’in onayı ve İsrail’in oluru ile gerçekleşmişti. Bununla birlikte Arap Barış Gücü veya Mısır lejyonerleri Suriye’ye girecek olurlarsa Türkiye ile temas hattına yerleşeceklerdir. Misyonları Türk ataklarından PYD/PKK unsurlarını korumak olacaktır. Esad rejimi 1973 yılından beri yürürlükteki ateşkesle birlikte Kunaytıra sınırını, İsrail mevzilerini fedai eylemlerine kapatmıştır. İsrail’in delinmez zırhı olmuştur. 1976 ve özellikle de 1983 yılında Lübnan’da Arafat güçlerini tasfiye ederek bu ülkede askeri olarak İsrail çıkarlarına hizmet etmiş ve bir ölçüde askeri işgüderi olmuştur. Ali Hüseyin Bakir, Mısır askerlerinin Türkiye’nin harim-i ismetine girmesi halinde bunun çatışma atmosferini besleyeceğini öngörmektedir. Böylece sözde müttefik ABD, 1957 yılında Menderes hükümetine karşı Suriye’de Nasır’ı desteklemesi örneğinde olduğu gibi bu defa da yine Suriye’de Sisi’nin rolünü desteklemiş olacaktır.</p>
<p><strong>Arap-Türk Savaşı mı Tasarlanıyor?</strong></p>
<p>Washington, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile sürtüşme alanını Araplara devretmek istiyor. Bunun için bir Arap gücü kurulmasını teklif ediyor. Bunun gerçekleşmesi halinde Arap-Türk sürtüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin Afrin’e girmesinden sonra, Türkiye’yi kim durduracak sorusu gündeme gelmiştir. ABD’ye göre bunun cevabı Araplar olmalıdır. Ruslar da Tel Rıfat ve Minning Havaalanını Türklere devretmek bir yana Lavrov, Türkiye’nin Afrin’i Suriye rejimine devretmesi gerektiğini söylemiştir. ABD Suriye üzerinden Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye ve İran’la sürtüştürmek isteyebilir.</p>
<p>Ümmet Partisi Başkanı Hakim el Mutayri, Batılıların İran ile yüzleşmek adı altında kuracakları Arap cephesini Türkiye’nin önüne süreceklerini ve Suriye üzerinden bir Arap-Türk kapışması kızıştırmak isteyeceklerini ifade etmektedir.</p>
<p>Hakim el Mutayri, ABD ile Batılı ülkelerin ümmetin böğrüne saplanmış bir kama olarak kolay kolay İran ve rolünden vazgeçmeyeceklerini ve onu yedekte tutacaklarını onun yerine Türkiye’yi örselemek isteyeceklerini belirtmektedir. (6)</p>
<p>1- Muhammed el Fatih, Dr. Salim er Reşidi, Mustafa el Babi el Halebi Matbaası Mısır-Kahire, s. 260.<br />
2- http://estqlal.com/article.php?id=42313<br />
3- Mustafa Eğilli, QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu, Kudüs dergisi 2007, s. 29.<br />
4-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
5-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
6-https://twitter.com/DrHakem_totals/status</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika’nın Yerli Dini Hareketi: Mormon Kilisesi ve Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:20:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Misyonerlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mormon Kilisesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1984</guid>

					<description><![CDATA[Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir. 17. yüzyılda Avrupa’daki dini ve ahlaki yozlaşma sebebiyle dindar Hıristiyanlar, daha saf (püriten) ve dindar bir hayat yaşamak için Avrupa’yı terk etmeye ve Amerika’ya hicret etmeye karar verirler. Bugün Kuzey Amerika olarak bilinen topraklara ilk hicret eden kişilere ‘Hicret eden Kurucu Babalar’ (Pilgrim Fathers) adı verilir. Avrupa’daki dini baskılardan ve istikrarsızlıklardan kaçarak Kuzey Amerika’ya yapılan ilk hicretin 16 Eylül 1620’de gerçekleştiği kabul edilmektedir. Muhacirler, Mayflower adlı yelkenli ile bugünkü Massachusetts’te yer alan Plymouth şehrinin olduğu yere gelirler ve bu şehri kurarlar. Dini baskılardan kurtulmak ve daha iyi bir dini hayat yaşamak için ülkelerini terk edip, manevi olarak kirlenmemiş Yeni Kudüs’ü kurma hayaliyle buraya gelen ve sayıları yüz kadar olan ‘Hicret eden Kurucu Babalar’, 21 Kasım 1620’de kendi aralarında yeni yerleşecekleri topraklarda hangi esaslar çerçevesinde yaşayacaklarına dair ortak bir antlaşma metni imzalarlar. ‘Mayflower Paktı’ olarak da bilinen bu antlaşma, günümüzde hala Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi pratiğinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir.</strong></p>
<p>17. yüzyılda Avrupa’daki dini ve ahlaki yozlaşma sebebiyle dindar Hıristiyanlar, daha saf (püriten) ve dindar bir hayat yaşamak için Avrupa’yı terk etmeye ve Amerika’ya hicret etmeye karar verirler. Bugün Kuzey Amerika olarak bilinen topraklara ilk hicret eden kişilere ‘Hicret eden Kurucu Babalar’ (Pilgrim Fathers) adı verilir. Avrupa’daki dini baskılardan ve istikrarsızlıklardan kaçarak Kuzey Amerika’ya yapılan ilk hicretin 16 Eylül 1620’de gerçekleştiği kabul edilmektedir. Muhacirler, Mayflower adlı yelkenli ile bugünkü Massachusetts’te yer alan Plymouth şehrinin olduğu yere gelirler ve bu şehri kurarlar. Dini baskılardan kurtulmak ve daha iyi bir dini hayat yaşamak için ülkelerini terk edip, manevi olarak kirlenmemiş Yeni Kudüs’ü kurma hayaliyle buraya gelen ve sayıları yüz kadar olan ‘Hicret eden Kurucu Babalar’, 21 Kasım 1620’de kendi aralarında yeni yerleşecekleri topraklarda hangi esaslar çerçevesinde yaşayacaklarına dair ortak bir antlaşma metni imzalarlar. ‘Mayflower Paktı’ olarak da bilinen bu antlaşma, günümüzde hala Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi pratiğinin temel esasları olarak kabul edilmektedir. Bir yıl sonra, 1621’in Kasım ayında, böyle bir ülkeye yerleşmeleri imkânı verdiği için ‘Tanrı’ya Şükür’ kutlaması yapmak üzere bir araya gelirler. Bu kutlama, bugün dahi Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘Thanksgiving Day’ adıyla Başkan Lincoln’un girişimiyle 1863’ten beri resmi olarak kutlanmaya devam etmektedir.</p>
<p><strong>Mormonların Ortaya Çıkışı</strong></p>
<p>Joseph Smith (1805-1844), 6 Nisan 1830’da toplumdaki dini hassasiyetin yüksek olduğu böyle bir ortamda Mormon Kilisesi’ni kuracaktır. Kilisesini, Son Gün Azizleri’nin İsa Mesih Kilisesi (The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) olarak adlandıran Smith, kendisinin kutsal kitapta haber verilen peygamberler gibi bir peygamber olduğunu ilan edecektir. Moroni adında bir meleğin kendisine vahiy getirdiğini, Yahudi ve Hıristiyanların sahip olduğu kutsal kitaplar tahrif edildiği için, onları tashih etmekle görevlendirildiği söyler. Melek Moroni’nin kendisine göründüğünü, peygamber olarak seçildiğini ve kutsal bilgilerin yazılı olduğu levhaların Comorah tepesinde gömülü olduğunu bildirir. Bunun üzerine söz konusu tepeye giden Smith, burada gömülü olan levhaları çıkarır ve üzerindeki yazıları meleğin de yardımıyla tercüme eder. Bugün, kiliseye de adını verecek olan Mormon Kitabı böylece ortaya çıkmış olur. Hz. Yahya tarafından nasıl vaftiz edileceğini de öğrendiğini söyleyen Smith, kurtuluşun ancak bu usul ile yeniden vaftiz olmakla mümkün olacağını belirtir.</p>
<p>1830’dan itibaren tebliğ faaliyetlerine başlayan Smith, melek Moroni’nin kendine bildirdiğine göre, Tanrı tarafından seçilmiş olan gerçek İsrailoğullarından iki kabile, Kudüs’ün M.Ö. 6. yüzyılda Babilliler tarafından işgalinden önce orayı terk etmişler ve uzun bir yolculuktan sonra Amerika’ya yerleşmişlerdir. Tanrı’nın İsrailoğulları ile yaptığı gerçek ahitlerle ilgili bilgiler, Mormon Kitabı’nda yer almaktadır. Kendisinin bu dini yaymakla görevlendirildiğini söyleyen Smith’in getirdiği bu dine hem Amerika’dan hem de Avrupa’dan katılanlar olacaktır. Smith’in ölümünden sonra Mormonlar kendi aralarında farklı gruplar halinde bölünecektir. Tanrı, vahiy, kutsal kitap, Mesih ve ahir zaman inançları Hıristiyanlardan oldukça farklı olan bu hareket, Hıristiyanlar tarafından sapkınlık olarak kabul edilmektedir. Joseph Smith’e göre, İsa Mesih çarmıha gerildikten sonra tekrar dirildiğinde, Amerika’daki Kızılderilileri ziyaret etmiş ve ahir zamanda buradaki Siyon’dan dünyayı yöneteceğini vaat etmiştir. O gün geldiğinde Kızılderililerin Mormonluğu kabul edeceklerini ve tenlerinin yeniden beyazlaşacağını bildirmiştir. Vaat edilmiş toprakların ve Mesih’in tekrar geleceği yerin Amerika toprakları olduğunu belirten Smith’in bu açıklamalarını, Avrupa’dan kaçarak Amerika’ya sığınan püriten Hıristiyanların hayallerindeki Yeni Kudüs düşüncelerine teolojik bir cevap olarak görmek mümkündür. Her Mormon’un Tanrı ile irtibat kurabileceğini ve vahiy alabileceğini belirten Smith’e göre, Mormonların en önemli görevlerinin bu yeni mesajı bütün dünyaya yaymak olduğunu belirtir. Bu nedenle daha erken dönemlerden itibaren Mormonlar, dünyanın birçok ülkesine misyonerlik faaliyeti için gitmeyi dinlerinin en temel görevleri arasında göreceklerdir. 18 yaşına gelen her kız ve erkek Mormon, üniversite hayatına başlamadan önce 2 veya 3 yıllığına gönüllü misyonerlik seferine çıkar. Misyon faaliyetini yerine getiren Mormonlar, böylece dinlerine olan sadakatlerini de ispat etmiş olurlar.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Misyonerlik</strong></p>
<p>Mormon Kilisesi, kiliseye mensup olan her bir üyeden aktif olarak misyonerlik faaliyetinde bulunması istenmektedir. Kilise üyeleri, bunun için kilise tarafından resmen görevlendirilmeyi beklemezler. Bu nedenle, Mormonlar’da kilisenin mesajının yayılması için misyonerlik faaliyetinde bulunmak adeta hayatın bir parçası sayılmaktadır. Misyonerliğin bu kadar önemli olması, dinin en önemli emirlerinden sayılması nedeniyledir. Bu durum, Mormonların kutsal kitaplarından olan Öğretiler ve Antlaşmalar’da (88/81) şöyle yer almaktadır: ‘Uyarılan her insanın kendi komşusunu uyarması gerekir.’</p>
<p>Mormon Kilisesi, müntesiplerine kutsal kitabı hem sözlü hem de fiilî olarak öğretmekle görevli olduğu için, kendisi de misyonerlik faaliyetlerini organize etmekle görevlidir.</p>
<p>Mormonların misyonerlik faaliyeti için dünyanın çeşitli yerlerinde merkezler kurmaları ve bu ülkelere gidecek olan Mormon gençlere o ülkelerin dillerini, kültürlerini öğretmeleri, Amerika’daki kimi yöneticiler tarafından istifade edilmesi gereken önemli bir potansiyel olarak görülecektir. Nitekim bazı dönemlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ilişkilerinde Mormonların bu yeteneklerinden istifade etme yönüne gidilmiştir. Buna göre, kimi zamanlarda Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde Mormon cemaatine mensup kimselerin istihdam edilmesi yönünde politikalar uygulandığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bir Mormon için, kutsal kitabın öğretilerini yaşamak ve bunları başkalarına öğretmek kadar değerli başka bir şey yoktur. Bu emri yerine getirmek için her yıl binlerce genç Mormon, dünyanın çeşitli ülkelerinde misyonerlik faaliyetini gönüllü olarak yerine getirmek için yollara düşmektedir. Misyonerlik için yola çıkan genç kız ve erkek Mormonlar, gönüllü olarak yerine getirdikleri bu emir gereği, ailelerini ve işlerini bu uğurda terk ederler. Misyonerlik yoluna çıkan Mormonlar, belli bir süreliğine dünya ile olan irtibatlarını kesip, kendilerini tamamıyla Kilise’nin işlerine ve misyonerlik faaliyetine tahsis ederler. Misyonerlik görevini yerine getiren Mormonlar, çok zor şartlarda ve oldukça yoğun bir hizmet faaliyetini yerine getirmeyi dinî bir vecibe sayarlar. Nitekim bir Mormon olan ve 2012’de Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi Parti Başkan adaylarından Mitt Romney’in, gençliğinde 3 yıllığına Fransa’da misyonerlik yaptığı bilinmektedir.</p>
<p>Mormonlar, Kutsal Kitabın ahir zamana ilişkin haberlerine yaklaşımlarında evanjeliklerle benzer bir yorumu benimsemektedirler. Bu nedenle, Kutsal kitabın ahir zamana dair kehanetlerinin literal olarak anlaşılması gerektiğini kabul eden evangelik harekete mensup olan Georges Bush’un danışmanları, Başkanlık yarışında Mitt Romney’in danışmanları olarak görev yapmışlardı. Romney’in o dönemde rakibi, Demokrat Parti adaylarından Barack Obama idi.</p>
<p>19. yüzyılın ortalarında, Mormonluğu kabul eden aileler, Amerika ve Avrupa’nın dört bir yanından Kiliselerinin kurucusu ve ‘peygamberi’ kabul edilen Joseph Smith ve kardeşi Samuel Hyrum Smith’e yardım etmek üzere bugünkü Illinois eyaletindeki Nauvoo şehrine akın edeceklerdir. O günlerde Nauvoo şehri, Mormon şehri olarak bilinmekte idi. Mormonların Josph Smith’e yardım etmek için kitleler halinde buraya taşınmalarının yegane gayesi, yeni Kudüs’ü tesis etmekti. Mormonların siyasetle ilişkilerinin temeli buraya dayanmaktadır. Bu nedenle, Mitt Romney’in adaylığını zengin Mormonların ve lobilerin kayıtsız şartsız desteklemelerinin ardında, hareketin kurucusu olan Joseph Smith’in hayalinin nihayet gerçekleşebileceğine olan inançtı. Her ne kadar, Mormonluğun kurucu peygamberi Joseph Smith ve kardeşinin düşmanları tarafından öldürülmesi nedeniyle bu hayal o zaman gerçekleşmemiş olsa da bunun gerçekleştirilmesi Mormonlar için bir ideal olarak varlığını sürdürecektir.</p>
<p><strong>Mormonların Merkez Olarak Salt Lake City’yi Seçmesi</strong></p>
<p>Joseph Smith’in ölümünden sonra Illinois’teki Nauvoo kentinden sürülen Mormonlar, yeni bir yerleşim alanı bulabilmek için Batı’ya doğru ‘hicret’ ederler. Yürüyerek veya at üstünde kat ettikleri yolculukları esnasında, bir yandan kolera gibi bulaşıcı hastalıklara, diğer yandan ise Amerikalı askerler ve yerli Kızılderililerin saldırılarına maruz kalıyorlardı. Nihayet Utah eyaletine yerleşirler. Bu ilk Mormon ailelerin torunları, Mormon hareketinin kuruluşundan 150 yıl sonra, Beyaz Saray’a bir Mormon olan Mitt Romney’in seçilmesi ortak hedefini gerçekleştirmek için bir araya gelecektir. Mitt Romney’in büyük dedesi olan Miles Romney de, 1841’de Nauvoo’ya yerleşen ve oradan çileli bir şekilde sürgün edilenler arasında idi. Mitt Romney’in seçilmesi için hem finans desteği hem de lobi faaliyeti yapan en önemli Mormon aileler arasında Mariott, Rollins, Gardner gibi büyük aileler ve şirketler yer almakta idi. Amerika’nın önemli ekonomik gücünü elinde bulunduran bu Mormon aileler, daha önce de Mitt Romney’in 1994’te senatör seçilmesinde ve 2002’de Mormonların kutsal şehri kabul edilen Salt Lake City’de gerçekleştirilen Olimpiyatlar’da destek sağlamışlardı. Bu güçlü finans sahibi Mormon aileler, Başkanlık yarışında Romney’in önündeki engellerin kaldırılmasında, başkanlık yarışında gerekli olan fonların toplanmasında ve destek elde edilmesinde hep yanında hazır olmuşlardır. Mitt Romney’in başkanlık yarışı, aynı zamanda Mormonların Amerika Birleşik Devletleri siyasetine olan ilgilerinin boyutlarını ortaya çıkarma bakımından herkes için ilginç bir tecrübe olmuştu.</p>
<p>Başkanlık yarışında Romney için finansal yardımları toplayan ‘Restore Our Future’ komitesine sadece yirmi Mormon aile, toplamda 8 milyon dolarlık bir yardımda bulunmuştu. Bunun yanında Wall Street’teki birçok finans kuruluşu ile birlikte emlak, enerji ve sanayi sektöründen de birçok Mormon şirket yardım toplanmasına katkıda bulunmuştur. Bunlar içerisinde, özellikle JetBlue havayolları şirketinin sahibi David G. Neeleman ve İsviçre Kredi Bankası (Crédit Suisse) genel başkanı Eric Varvel en dikkat çeken simalardı.</p>
<p>Romney’in başkanlık adayı olması, Mormonlar için büyük bir övünç kaynağı olmuştur. Mormonluğun yayılmasında da önemli katkıları olan bu aileler, Amerika Birleşik Devletleri tarihine sadece bu dinin yayılmasına katkıda bulunmalarıyla değil aynı zamanda Amerika’nın Batısı’nın kolonizasyonunda önemli rol oynamalarıyla da bilinmektedirler. Ülkeye ilk geldiklerinde ‘dış güçlerin içerdeki uzantıları’ olarak görülen Mormonların bu katkıları, onları Amerika’nın ‘asli ve ayrıcalıklı vatandaşları’ haline getirecektir. Bu durum, sonraki nesillerde, onların hem devlette hem de toplum hiyerarşisinde önemli noktalara ulaşmalarının yolunu açacaktır</p>
<p>Günümüzde de Amerikan siyasetinde oldukça etkin olan Mormonlar, özellikle Washington’da havacılık, vergilendirme, işletmecilik ve turizm sektörleri ile ilgili yoğun lobi faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Mormonlar, etkin oldukları bu sektörlerin sorunlarıyla ilgili Beyaz Saray’da temsilcilerinin olmasına dikkat etmektedirler. Kiliselerinin Amerikan toplumu içerisinde kabul görmesini önemseyen Mormonlar, siyasi etkinliklerde varlık göstermeye çalışmaktadırlar. Amerikan basın yayın sektöründe de varlık gösteren Mormonlar, yine bir Mormon olan Richard Eyre gibi kitapları best seller satan yazarlara da sahiptir. Romney’in seçim fonunun oluşturulması ve yönetilmesinde yer alan ve kendisi de bir Mormon olan Spencer Zwick ise finans sektörünün önemli isimleri arasındadır.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Osmanlı Devleti</strong></p>
<p>1830’da Osmanlı Devleti’nin Amerika ile yaptığı ticaret anlaşmasından sonra, misyonerlerin Osmanlı topraklarına olan ilgisi giderek artmıştır. Bu nedenle Mormonlar’ın Türkiye’ye olan ilgileri, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith zamanına dayanmaktadır. Amerika’da huzursuz olan Mormon cemaati, bir yandan misyonerlik faaliyetlerini yaparken, diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı yasaklamalarından uzak bir şekilde dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ülke arayışındadırlar. Osmanlıya gelen ilk Mormonlar, çok eşliliği dini bir inanç olarak kabul ettikleri için, burada inançlarını rahatça yaşayabileceklerini fark ettiler. Zira bu uygulama Amerika anayasasına göre yasaktı.</p>
<p>19. yüzyılda Orta Doğu’ya gelen Mormonlar, misyonerlik faaliyetlerini Müslümanlar üzerinde yapmakta zorlanacaklar ve ciddi engellerle karşılaşacaklardır. I. Dünya Savaşı’ndan önce bu topraklara gelen Mormon misyonerler, Anadolu’dan Suriye’ye ve Filistin’e kadar diledikleri gibi seyahat ettikleri gibi Osmanlı ülkesinde yaşayan Hıristiyanlarla rahat ilişki kurabiliyorlardı. Millet sistemine dayalı olan Osmanlı ülkesinde Hıristiyan ve Museviler, kendi içişlerinde kısmen özerkliğe sahip azınlıklardı. Bu durum, kendi dinlerini yaymak isteyen Hıristiyan misyonerlerin ve Mormonların ilgisini çekmekte idi.</p>
<p>Kudüs’e 1841’de gelen Orson Hyde, aynı zamanda Orta Doğu’ya ilk Mormon seferini gerçekleştiren kişi idi. Hyde’a göre, Kudüs’ün yer aldığı Kutsal Topraklar, sadece Yahudiler’in tekrar döneceği topraklardır. Hyde, Mormonların yoğun olarak yaşadıkları Utah’a döndüğünde, Mormon misyonerlerin bu topraklara özellikle de Kudüs’e gönderilmesi tavsiyesinde bulunacaktır. Mormonların Avrupa misyon başkanı ve aynı zamanda bir Osmanlı Ermenisi olan John Henry, Hyde’ın tavsiyelerinden etkilenir ve Joseph Smith’e mektup yazarak İstanbul’a misyonerler göndermesini talep eder. Kaynaklara göre, Mormonların Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetleri resmen 1880’de başlar. 1884’te ilk aktif misyonerliğin başlatıcısı olan Jacob Spori, İstanbul’da ilk Türk misyon merkezini kurar. 18 Ocak 1885’te ise İstanbul’da Vartongian adındaki bir Ermeni’nin evinde ilk Mormon toplantısı gerçekleşir. Mormonlar, Osmanlı’daki misyonerlik faaliyetlerinde birebir sohbet yöntemini benimseyeceklerdir.</p>
<p>Mormon kilisesinin Osmanlı topraklarındaki aktif misyonerliğini başlatan kişi olarak bilinen Elder F. F. Hintze, 1888’de İstanbul’a gelir. Burada çeşitli bağlantılarını kullanmak suretiyle dönemin vezir-i azamı ile görüştükten sonra, maarif Nazırı Münif Paşa tarafından kabul edilir. Bu görüşmeden Hintze’nin edindiği kanaat; Osmanlı Devleti’nin Türkleri Mormonlaştırmaya yönelik herhangi bir teşebbüse girişmedikleri müddetçe onlara mani olmayacağı yönündedir. Görüşmeye katılan diğer bir Mormon misyoner olan Tanner ise, eğitim konusunda yapacakları faaliyetlere destek verileceği intibaını edindiklerini de belirtmektedir. Osmanlı Devlet yöneticilerinin bu yöndeki ikazları, Mormonların misyon faaliyetlerini Ermenilere yöneltmelerine dair karar almalarına sebep olacaktır. Bunun üzerine Mormonlar, Türkçe ve Ermenice öğrenme faaliyetlerine başlayacaklar.</p>
<p>İstanbul’da başlayan bu misyonerlik faaliyetleri, zamanla Anadolu’da yaygınlaşır. İlginç olan, Mormonların Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetleri, en çok Ermeniler üzerinde etkili olacaktır. Mormonların raporlarında belirtildiği üzere, birçok Ermeni aile bu dönemde Mormonluğa geçecektir. Ermenilerin Mormonluğa geçişlerini hızlandıran ve teşvik eden unsurlardan biri de zengin ve müreffeh bir hayatın kendilerine vaat edilmiş olmasıdır. Genel olarak Avrupalı ve Ermeni üyelerden oluşan Mormon kilisesi, zamanla Antep, Halep ve Hayfa’da kiliseler açacaktır. 1896’da kapanan bu merkezler, 1897’de tekrar açılacaktır. Ancak 1909’da Osmanlı’daki siyasi çalkantılar ve 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle, söz konusu kiliseler ve merkezler tekrar kapanacaktır. Osmanlı hükümetlerinin getirdikleri yasal sınırlamalar ve Müslümanların tepkileri, Mormonların kapı kapı dolaşarak misyonerlik faaliyeti yapmalarını engellemekte idi. Bu yüzden, özel mekânlarda karşılıklı sohbet yöntemini tercih ediyorlardı. Bu şekilde toplanmaların gerektiren diğer bir neden ise; Mormon kilisesinin Osmanlı hükümeti tarafından resmen tanınmamış olmasıdır. Bu yüzden, Mormonların halka açık yerlerde ve toplantı salonlarında alenî toplantılar düzenlemeleri kanunen yasaktı. Genellikle köy köy gezen Mormon misyonerler, vardıkları yerde bir oda kiralayarak insanlara ‘tashih edilmiş İncil’i tebliğ etme ve anlatma yoluna gidiyorlardı.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Ermeniler</strong></p>
<p>Mormonlar, Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerini özellikle Hıristiyan azınlık üzerinde yoğunlaştırmışlardı. Bu nedenle, genellikle Hıristiyanların bulundukları semtlerde, köylerde ve bölgelerde misyon faaliyetlerini yürütüyorlardı. Mormonlar’ın Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyet alanları incelendiğinde onların, genişliği 130 km ve uzunluğu 950 km olan, güneyde Halep’ten başlamak üzere kuzeyde Samsun’a kadar uzanan bir alanda faaliyet gösterdikleri görülmektedir. Ayrıca Mısır’da, Yunanistan’da, Filistin’de ve İstanbul’da da nadiren misyonerlik faaliyeti yapan Mormonlar, daha çok biraz önce işaret edilen güzergah üzerindeki bölgelerde faaliyette bulunmuşlardır. Mormonlar, daha çok güneyde Halep’ten başlayarak Kilis, Antep, Maraş, Gürün, Sivas, Zara, Tokat, Merzifon ve Samsun hattında misyonerlik faaliyetinde bulunmuşlardır. Mormonların kayıtlarından yer alan bilgilere göre onlar, bu hat üzerinde yer alan şehirleri baştan başa 30 günde kat etmekte idiler. Mormonlara ait kayıtlara göre, Türkiye’de daimi olarak 3-8 kişi arasında değişen misyoner görevliler bunmakta idi. Mormonların Osmanlı topraklarına olan bu ilgilerine rağmen, ilk 15 yıl boyunca hiçbir Mormon dini metin yerel dillere çevrilmemiştir. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, istedikleri oranda taraftar toplayamamış olmalarıdır denebilir. Bu yıllar boyunca, genellikle İngilizce, Almanca ve Fransızca materyaller kullanılmıştır.</p>
<p>Yukarıda da işaret edildiği üzere, Mormonlar’ın misyonerlik faaliyetlerinden en çok Ermeniler etkilenmiştir. 1899’da ilk kez Ermeni harfleri ile yazılmış Türkçe birkaç bin broşür basılmış ve Ermeni üyeler arasında dağıtılmıştır. Bu broşürler, diğer üyelere ulaştırılmak üzere Suriye’ye ve Anadolu’ya da gönderilmiştir. Ayrıca Mormonların kutsal kitaplarından sayılan Öğreti ve Antlaşmalar adlı kitabın 28. Bölümünden derlenmiş metinler Mormon üyeler için tercüme edilmiştir. Bu tercümelerin, misyon başkanı olan Hintze tarafından yapıldığı bilinmektedir. Mormonların meşhur kutsal kitabı olan Mormon Kitabı da Ermeni harfleriyle Türkçeye tercüme edilmiştir. Ancak, söz konusu kitabın basım ve dağıtımı ancak 7 yıl sonra gerçekleştirilebilecektir.</p>
<p>Mormonların Osmanlı topraklarında insanları vaftiz edip kendi kiliselerine bağlamaları başarılı olmamıştır. Ferdinand F. Hintze, Mormon Kilisesi’nin buradaki faaliyetlerine ilişkin görüşlerini bildirirken, ‘burada Mormonlara ihtiyaç yok’ demekte ve bu işin çok sabır gerektiren bir iş olduğunu belirtmektedir. Mormonlara göre, insanların kurtuluşu, diğer Hıristiyan kiliselerine mensup olanlar dâhil, Mormon olarak vaftiz olmaktan geçmektedir. Ancak, insanlara ‘Mormon kilisesini tanıtmak’ yani ‘uyarmak’ da önemli bir faaliyet kabul edilmektedir. Bu itibarla Mormonların misyonerlikteki başarıları, onlara göre ‘kurtarabildikleri’ yani vaftiz ettikleri insan adedine ve yaptıkları tebliğe göre ölçülmektedir. Nitekim Hintze’ye göre bu topraklarda kimseyi vaftiz etmemiş olsalar bile Kilise’nin mesajını buralarda duyurmak ve insanları ‘uyarmak’ bile önemli bir misyonerlik faaliyeti sayılmalıdır. Hintze, Osmanlı topraklarındaki misyon faaliyetinin sabır isteyen bir iş olduğunu, şöyle bir benzetme ile açıklamaktadır: ‘Burada Mormonlar, toprağı ekmeli, işlemeli ve sabırla emeklerinin ürününü beklemelidirler.’ Sabır, Mormonların misyon faaliyetlerinin önemli bir unsurudur.</p>
<p>Mormonlar, Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerine I. Dünya Savaşı’ndan sonra ‘Ermeni misyonu’ adıyla devam edeceklerdir. Bunun için Halep’teki merkezi tekrar aktif hale getireceklerdir. 1928’de bölge merkezi olarak kabul edilen Hayfa’daki misyon merkezinin başkanı Joseph Booth’un ani ölümüyle birlikte bu merkez kapatılır. 1933’te, Filistin-Suriye misyonu olarak tekrar açılır. 1939’da ise, II. Dünya Savaşı nedeniyle tekrar kapatılır. 1947’de ise, Ermeni asıllı Badwagan Piranian’ın başkanlığında tekrar açılır ve Yakın Doğu Misyonu adıyla faaliyetlerde bulunur. 1950’de bu merkez de kapatılır. Her ne kadar belli bir merkezleri olmasa da Mormon misyonerler küçük gruplar halinde bölgedeki ülkelerde faaliyetlerini devam ettirmişlerdir. Özellikle İsviçre misyon merkezine bağlı Mormon misyonerler, Lübnan’da faaliyetlerine devam etmişlerdir.</p>
<p>Amerika’daki Mormonların Orta Doğu’ya kurumsal olarak tekrar dönüşleri, 1969 yılında olacaktır. Amerika’daki en prestijli üniversiteler arasında yer alan Mormon üniversitelerinden Brigham Young Üniversitesi’nin Yakın Doğu araştırmaları ile ilgilenen bölümlerindeki araştırmacılar ve öğrencilerinin ibadet etmelerine imkân sağlayacak şekilde Kudüs’te bir kilise kurulmasına karar verilir. Burada, düzenli ve devamlı bir şekilde Mormon grupların varlığını sürdürmesine özen gösterilir. 1977’de faaliyet alanlarının genişlemesine uygun bir şekilde, İsrail Kilise Bölgesi kurulur. Akabinde, 1979’da Kudüs’ün Zeytin Dağı mevkiinde yer alan Orson Hyde Anıtsal Bahçesi tesis edilir. Daha sonra, 1989’da yine Kudüs’ün önemli simgesel bir semti olan Scopus Dağı’nda (Mount Scopus) yer alan Brigham Young Üniversitesi Yakın Doğu Bölümü de Kudüs Merkezi’ne bağlı olarak faaliyetlerine başlar. Scopus Dağı, I. yüzyılda Romalıların Kudüs’ü işgal için kamp kurdukları yerdir. M.S. 70 yılında Kudüs’ün Romalılar tarafından işgali ve Süleyman Mabedi’nin yıkılışı bu işgal sonrasında gerçekleşen olaylardır. Evangelikler gibi ahir zamanda Armageddon Savaşı’nın olacağı yönündeki Kutsal Kitap’ta yer alan kehanete inanan Mormonlar için, burada bir merkez sahibi olmanın sembolik değeri vardır. Scopus Dağı’nda bu merkezin kurulması İsrail kamuoyunda birçok tartışmalara neden olacaktır. Böyle bir merkezin kurulmasına olan itirazını dönemin İsrailli Kudüs belediye başkanı Teddy Kollek şu sözleri ile ifade etmiştir: ‘Bu kavga, Mormon merkezi ile ilgili değil, esasen İsrail’in şahsiyeti ile ilgilidir.’ Tartışmalara dönemin Sefardik ve Aşkenaz Başhahamları da dâhil olmuşlardır. Durumu protesto etmek için, hem Amerika hem de İsrail’deki Ortodoks cemaatlere mensup Yahudiler çeşitli etkinlikler ve protesto toplantıları düzenlemişlerdir. Bu protestolarda, New York ve Washington’daki Mormon kiliselerinin bombalanması tehdidi bile dile getirilir. Konunun hassasiyetinin farkında olan Mormonlar, söz konusu merkezde dinî faaliyetlerde bulunulmayacağı sözünü vererek tartışmaları yumuşatma yönüne gitmiştir.</p>
<p>Her ne kadar Mormonlar, Osmanlı topraklarına yerleşmek isteseler de yaşanan iki dünya savaşı ile yöneticiler tarafından getirilen bazı kısıtlamalar, onların özellikle Orta Doğu’ya ve bilhassa Anadolu’ya yerleşmelerini zorlaştırmıştır. Bununla birlikte Mormonlar, Orta Doğu’daki ekonomik gelişmelere paralel olarak, sonraki yıllarda hem Orta Doğu’da hem de Anadolu’da küçük cemaatler kurma girişiminde bulunacak ve bekledikleri kadar olmasa da kısmen başarılı olacaklardır. Bölgede özellikle petrol endüstrisinin gelişmesi, bu topraklara yeniden işçi, mühendis veya iş adamı olarak Mormonlar’ın gelmesine neden olacaktır. Genellikle Amerika’dan buralarda çalışmaya gelenler tarafından kurulan kiliseler, ya büyükelçilik ve konsolosluklarda çalışan Mormonlara veya askeri görevleri sebebiyle bu coğrafyada bulunan Mormon askerlere hizmet vermek için kurulan kiliselerdir.</p>
<p>1974’te Mısır’da bir Mormon kilisesi açan Mormonlar, 1975’te İran’da Tahran misyon merkezini açarlar. Ancak, Amerika ile İran arasındaki siyasi ilişkilerin bozulması nedeniyle, Tahran’daki bu merkez 1978 yılında kapatılır. 1989’da Orta Doğu’da Mormon Kilisesi adına ilginç bir gelişme yaşanır. Buna göre Ürdün, Arap ülkeleri arasında Mormon Kilisesi’ni resmen tanıyan ilk ülke olacaktır. Böylece Mormonlar, Ürdün’ün başkenti olan Amman’da bir Eğitim ve Kültür Merkezi açma imkânına kavuşacaklardır. Ürdün’ün bu kararını bölgedeki diğer Arap ülkeleri de takip edecektir. Arap ülkelerinin hükümetleri, misyonerlik faaliyetinde bulunmamak ve İslami yasalara saygılı olmak kaydıyla, Mormonların ayin yapmalarına ve üyeleri için çeşitli aktivitelerde bulunmalarına izin verir.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Orta Doğu</strong></p>
<p>Yerel örf ve adetlere hassasiyet göstererek faaliyetlerini sürdüren Mormonlar, bu yöntemle Orta Doğu toplumuyla uyumlu olmaya özen göstermektedir. Mesela, Mormonlar, haftalık ayinlerini Müslüman ülkelerde Cuma günleri, İsrail’de ise Yahudiler’in kutsal günü olan Cumartesi günü yaparlar. Bölgenin siyasi sorunlarında tarafsızlık ilkesini benimseyen Mormonların bu tavırları, aslında teolojik tutumları ile de uyum arz etmektedir. Zira Mormonlar, kendilerini hem Yahudiliğin, hem Hıristiyanlığın hem de İslam’ın revize edilmiş son hali olarak kabul ederler. Bu yaklaşımlarını eski Mormon kilisesi başkanlarından Howard W. Hunter şöyle ifade etmektedir: ‘Hem Araplar hem Museviler, Allah babamızın çocuklarıdır. İkisi de vaadin oğullarıdır. Bu yüzden, kilise olarak taraf tutmayız. Onları seviyoruz ve onlarla ilişkimizi devam ettiririz.’</p>
<p>Mormonlar, Orta Doğu’daki yöneticilere dinlerini yaymama yönünde verdikleri söz gereği, faaliyetlerini daha çok insanlarla birebir iletişime geçerek, kutsal kitap eğitimi verme veya başka yöntemler uygulama şeklinde devam ettirmektedirler. Bunlar arasında özellikle insani yardım faaliyetleri önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Türkiye’de bu yöntemi benimsemektedirler. Yardım faaliyetleri esnasında tanıştıkları kimselerle ve kendi kiliseleri hakkında bilgi edinmek isteyenlerle yakından ilgilenmektedirler. Onlara, Mormon kilisesini, inançlarını ve faaliyetlerini anlatan kitap ve broşürler verirler. Bu faaliyetler sonucunda Mormon olmak isteyenler olursa, kamuoyunda bir tepkiye neden olmamak için, o kimseleri vaftiz olmak için Avrupa’ya gitmeye ve hayatlarına orada devam etmeye teşvik ederler. Avrupa ve Amerika’da kalmayı kabul etmeyenler, ülkelerine döndüklerinde sorun yaşanacağı için vaftiz edilmezler. Vaftiz olmayanların Mormon ayinlerine katılmaları, misyonerlik yapmaları ve rahiplik hiyerarşisinde yükselebilmeleri mümkün değildir.</p>
<p>Mormonların Orta Doğu’daki varlıkları, diğer Hıristiyan cemaatleri tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Bu nedenle, Mısır gibi bazı ülkeler, kendi gayr-i Müslim vatandaşlarının taleplerini dikkate alarak, Mormon kilisesinin varlığını, yerel cemaatlerin onayına bağlamışlardır. Nitekim bu ülkelerde bulunan yerel Protestan ve Katolikler, Mormonların iş yapmalarını engellemek için projelerinin kabul edilmemesi için karşı faaliyetlerde bulunurlar.</p>
<p>Günümüzde Orta Doğu’da Ürdün’de üç, İsrail’de iki, Lübnan’da bir ve Mısır’da bir Mormon kilisesi bulunmaktadır. 2003’te yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de İstanbul ve Ankara’da olmak üzere iki adet Mormonlara ait kilise yer almaktadır. Bu bölgelerin yönetimi Bulgaristan ve Yunanistan’daki misyon yönetimlerine bağlıdır. Kuruluşundan itibaren Osmanlı toprakları ile ilgilenen Mormonlar, dini olarak bir yandan atalarının başlattığı misyonerlik faaliyetlerini ve az da olsa var olan cemaatlerle bağlarını sürdürmek, diğer yandan Kutsal Kitap’ta yer alan kutsal merkezlerin Orta Doğu’da bulunması nedeniyle ilgilerini devam ettirmektedirler. Ancak Mormonlar’ın bu bölgelere olan ilgileri, Orta Doğu’da petrol endüstrisinin gelişmesi ve Amerikalıların bu bölgeye olan ilgilerinin artmasıyla doğru orantılı bir şekilde gelişmiştir.</p>
<p>Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir. Bunları korumak ve bu inancı yaymak her Mormon’un en önemli vazifesidir.</p>
<p>Zira Mormonların inancına göre, Eski Ahid’de ahirzamana ilişkin kehanette bulunan peygamber Mika’nın, dağların tepelerinde olacağını belirttiği Siyon ve Yeni Kudüs’le ilgili verdiği bilgiler, tam da Salt Lake City ile uyuşmaktadır. Günümüzde, Mormonların yaşayan peygamberi, 16 Ocak 2018’de Salt Lake City’de kurul tarafından peygamber olarak seçilmiş olan 93 yaşındaki Russell M. Nelson’dur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Prens&#8217;in Amerika Yolculuğu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-prensin-amerika-yolculugu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-prensin-amerika-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Hocagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Fahd]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Hocagil]]></category>
		<category><![CDATA[Halepçe]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Prensin Amerika Yolculuğu]]></category>
		<category><![CDATA[Selman bin Abdülaziz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1982</guid>

					<description><![CDATA[Suudi Arabistan’ın yeni ve genç prensi Muhammed bin Selman, son İngiltere ve ABD ziyaretiyle dünyanın dikkatlerini üzerinde toplamayı başardı! Genç yaşta veliaht olmasıyla adından söz ettiren Muhammed, “ılımlı İslam” söyleminden İsrail ile ilişkilerine, Türkiye karşıtlığından Katar izolasyonuna kadar pek çok tuhaflığıyla da gündeme gelmişti. Prens’in ABD ziyaretinde Orta Doğu’nun kan ve gözyaşına boğulmasının ilk sorumlusu Bush ve son sorumlusu Trump ile verdiği fotoğraflar ise dramatikti. Fahd bin Abdülaziz’in Suudi Arabistan kralı olduğu dönem (13 Haziran 1982-1 Ağustos 2005) Orta Doğu’da büyük alt üst oluşların başlangıcının yaşandığı yıllardı. Fahd, Suudi Arabistan’ın kurucusu İbni Suud’un otuz yedi çocuğundan biriydi. 54 yaşında veliaht prens olmuştu. İbni Suud’un krallığı yöneten dördüncü oğlu olarak kral olduğunda 61 yaşında idi. Görece gençti yani. Fahd’ın krallığı döneminde bölgedeki en büyük rakibi İran, Irak ile savaşıyordu. 1980’de başlayan savaş iki ülkeye de bir şey kazandırmadan ve yüzbinlerce insanın ölümüyle iki ülkeyi de tahrip ederek 1988’e kadar sürdü. 1988’de savaş sona erince Irak’ın diktatörü Saddam Hüseyin boş durmadı. Silahlanmaya devam etti. Elde ettiği silahlarıyla -hem de kimyasal silahlarıyla- Halepçe’de Kürtlere 16 Mart 1988’de ölüm yağdırdı. Suudi Arabistan’da Fahd kraldı. Saddam İran-Irak savaşının sona ermesinden 2 yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da komşusu Kuveyt’i işgal etti. Saddam’ın bu deliliği, Orta Doğu’daki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Suudi Arabistan’ın yeni ve genç prensi Muhammed bin Selman, son İngiltere ve ABD ziyaretiyle dünyanın dikkatlerini üzerinde toplamayı başardı! Genç yaşta veliaht olmasıyla adından söz ettiren Muhammed, “ılımlı İslam” söyleminden İsrail ile ilişkilerine, Türkiye karşıtlığından Katar izolasyonuna kadar pek çok tuhaflığıyla da gündeme gelmişti. Prens’in ABD ziyaretinde Orta Doğu’nun kan ve gözyaşına boğulmasının ilk sorumlusu Bush ve son sorumlusu Trump ile verdiği fotoğraflar ise dramatikti.</strong></p>
<p>Fahd bin Abdülaziz’in Suudi Arabistan kralı olduğu dönem (13 Haziran 1982-1 Ağustos 2005) Orta Doğu’da büyük alt üst oluşların başlangıcının yaşandığı yıllardı. Fahd, Suudi Arabistan’ın kurucusu İbni Suud’un otuz yedi çocuğundan biriydi. 54 yaşında veliaht prens olmuştu. İbni Suud’un krallığı yöneten dördüncü oğlu olarak kral olduğunda 61 yaşında idi. Görece gençti yani.</p>
<p>Fahd’ın krallığı döneminde bölgedeki en büyük rakibi İran, Irak ile savaşıyordu. 1980’de başlayan savaş iki ülkeye de bir şey kazandırmadan ve yüzbinlerce insanın ölümüyle iki ülkeyi de tahrip ederek 1988’e kadar sürdü. 1988’de savaş sona erince Irak’ın diktatörü Saddam Hüseyin boş durmadı. Silahlanmaya devam etti. Elde ettiği silahlarıyla -hem de kimyasal silahlarıyla- Halepçe’de Kürtlere 16 Mart 1988’de ölüm yağdırdı. Suudi Arabistan’da Fahd kraldı.</p>
<p>Saddam İran-Irak savaşının sona ermesinden 2 yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da komşusu Kuveyt’i işgal etti. Saddam’ın bu deliliği, Orta Doğu’daki ABD işgaline zemin hazırladı. Suudi Arabistan’da ABD önderliğinde büyük bir askeri güç yığıldı. 16 Ocak 1991’de ABD önderliğindeki askeri ittifak güçleri, Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Sadece 12 günde! ABD bir kere Orta Doğu’ya yerleşmiş ve en yakın müttefiki Suudi Arabistan’la pek çok ‘iş’in planlayıcısı ve uygulayıcısı olmuştu. Kral yine Fahd’dı.</p>
<p>11 Eylül 2001’de ABD’nin kalbine saplanan hançer, bu defa Afganistan’ın (7 Ekim 2001’de başlayan ABD işgali 28 Aralık 2014’e kadar sürecekti) ve hemen ardından Irak’ın işgali (20 Mart 2003’te başlayan ABD işgalinin 18 Aralık 2011’de Amerikan askerlerinin çekilmesiyle sona erdiği varsayıldı ama Irak’ta durum hâlâ içler acısı) ile sonuçlandı. Afganistan’ın da Irak’ın da işgal edildiği yıllarda Fahd hâlâ kraldı! 2005 yılında 84 yaşında ölünce yerine Abdullah bin Abdülaziz geçti (1 Ağustos 2005). Fahd’ın prenslikle birlikte 30 yılı aşan iktidarı sona ermiş yerine geçen 81 yaşındaki Abdullah bin Abdülaziz’in krallık dönemi başlamıştı. Abdullah iktidara geç geldi. Devr-i iktidarı da 23 Ocak 2015’e kadar sürebildi yani 9,5 yıl! Kral Abdullah’ın ölümünden sonra Suudi hanedanı kendi içinde birtakım ayak oyunlarına da şahit oldu. Yaşlı kralın ebediyete uğurlanmasına Türkiye de üç günlük yas ilan ederek tazimde bulunmuştu. Giden kral yaşlı idi de yerine gelen Selman bin Abdülaziz çok mu gençti? Değildi; o da kral olduğunda 80 yaşında idi. Ayak oyunlarına müdahale edebilecek durumda değildi yani.</p>
<p><strong>Muhammed’in Yükselişi</strong></p>
<p>İran-Irak savaşı devam ederken Selman bin Abdülaziz Riyad bölgesi valisiydi. Valilik yıllarında üçüncü eşinden ilk oğlu oldu 1985’te: Muhammed bin Selman. Kral’ın beş karısından olan 13 çocuğunun en farklısı olacaktı Muhammed. ABD’nin, ülkesine yerleştiği yıllarda 5-6 yaşlarındaydı. ABD, Afganistan’ı işgal ettiğinde 16, ‘demokrasi getirme’ niyetiyle Irak’ı işgal ettiği 2003’te 18 yaşındaydı; ülkesinin ve bölgenin sorunlarıyla yeni yeni yüzleşiyordu. Böyle hassas bir dönemde Suudi prenslerinin çoğunun aksine eğitimini ülkesinde tamamlamayı tercih eden Muhammed, Kral Suud Üniversitesi’nde hukuk da okudu. (Muhammed’in tek bir evliliği ve o tek eşinden ikisi kız, ikisi erkek dört çocuğu bulunuyor.) Hem ülkesinde hem bölgede hem de Batı dünyasında (özellikle ABD ve İngiltere’de) son dönemin en popüler isimlerinden biri olmayı başaran Muhammed’in tırmanışı oldukça hızlı oldu.</p>
<p>Bugün yaşlı babası Kral Selman bin Abdülaziz’in yanında ülkenin ‘de facto’ lideri olarak görülen Muhammed, 2009 yılında, Riyad valisi olan babasının özel danışmanı olmuştu. Bu statü radikal değişikliklere alışık olmayan krallıkta benzeri olmayan bir durumdu. Siyasi yolculuğundaki büyük sıçramayı, kral Nisan 2015’te kendisinin yerine gelecek olanı yeni jenerasyondan seçtiğinde yaptı. Muhammed bin Nayif, veliaht prens olduğunda, kralın üvey kardeşi Mukrin Bin Abdülaziz kenara itildi. Kral Selman’ın oğlu da yardımcı veliaht prens olarak atandı. Bu ‘ayak oyunları’ Muhammed bin Nayif’in bir süre sonra tahttan uzaklaştırılmasına, Muhammed bin Selman’ın ise tahtın varisliğinde ikinci sırada yer almasına zemin hazırladı.</p>
<p>Selman bin Abdülaziz Ocak 2015’te kral olduğunda, oğluna krallıkta daha iyi bir pozisyon verecek hızlı değişiklikler de yaptı. 29 yaşındaki oğlu Muhammed’i dünyanın en genç savunma bakanı olarak atadı. Sadece iki ay sonra, Suudi Arabistan’ın komşusu Yemen’e askeri operasyon başlatacak koalisyona öncülük etmesiyle Suudi Savunma Bakanı ve Prens Muhammed bin Selman, uluslararası alanda da boy göstermeye ve sorunların tarafı olmaya başladı. (Koalisyon şimdilik Yemen Devlet Başkanı Abdurabbu Mansur’un isyancıların kontrolündeki başkent Sana’yı yeniden ele geçirmesi konusunda ‘başarısız’ olmuş görünüyor; ancak Suudilerin Yemen’deki saldırıları ve katliamları devam ediyor.)</p>
<p><strong>Teamüllere Aykırı</strong></p>
<p>On yıl öncesine kadar prensler içinde bir prens olan ama baş döndürücü bir hızla yükselerek dünyanın en önemli adamlarından biri haline gelen Muhammed, son derece kalabalık olan, amansız ve acımasız iktidar kavgaları verilen Suudi hanedanı içerisinde ‘teamüllere aykırı’ bir şekilde sivrildi. Genellikle yaşlı prenslerin kral olması söz konusu iken (son iki kral 80’li yaşlarda, Fahd ise 61 yaşında kral olmuştu) ‘ekber ve erşed’ uygulamasından muaf tutulan Muhammed, hanedanın içindeki güç savaşlarını kazanarak genç yaşta kendisine tahtı getirecek sonucu elde etti. Yaşlı babasının yakın zamandaki muhtemel ölümüyle fiilen yürüttüğü krallık tahtına resmen de oturmuş olacak.</p>
<p>1985 doğumlu bir prensin bu acımasız mücadelenin içinden bir anda sıyrılmasındaki tuhaflığa ve teamül aykırılığına dikkat çeken bir ekşisözlük yazarı, “Kurt rakiplerini bir şekilde saf dışı bırakması ve en son amcası Muhammed bin Nayif’i oyunun dışına itmesi (57 yaşındaki asıl veliaht prens Muhammed bin Nayef, kendisine biat etmek zorunda bırakılmış ve kraliyet ailesi içerisindeki teamüller sarsılmıştır), azımsanacak gibi değildir.” yorumunu yapıyor. Yazar, kişisel yetenekleri, hırsı ve acımasızlığı kadar; uluslararası güç odaklarıyla ama en çok da dünyada yeni bir maceraya hazırlandıkları artık iyice belli olmaya başlayan Amerikan kapitalizmi/emperyalizmiyle kurduğu yakın ilişkinin, Muhammed’in bu hızlı yükselişini kolaylaştırdığını savunuyor: “Kendine bu denli güvenmesi, zaman zaman pervasız açıklamalar yapması, ABD ve İsrail taraftarlığını bu kadar açıktan beyan etmesi, İran’a karşı son derece saldırgan bir dil kullanması, Vahhabilik geleneğiyle çelişecek biçimde görünür ve popüler olması ve yaşlı babasının ölümünü bile bekleyemeden tahta çıkmak için sabırsızlandığını göstermesi, ‘bir şeylere’ hazırlandığının açık işareti gibi okunabilir.”</p>
<p><strong>İran’la Gerilim</strong></p>
<p>Suudi Arabistan ve onun fiili lideri Muhammed, iç savaşın -ve daha fazlasının da- yaşandığı Suriye ve Yemen’de karşıt tarafları destekledi. Bu kadar değil; Riyad ve Tahran, Şii din adamı Nimr El-Nimr’in Suudi Arabistan’da idam edilmesiyle de karşı karşıya geldi.</p>
<p>İran devlet medyası, olayların sorumlusu olarak gördüğü Prens Muhammed’in yükselişini de “yumuşak darbe” olarak yorumladı. BBC Arapça Servisinin derlemelerine göre, Muhammed, Suriye’deki İran varlığına karşı olduğunu ama aynı zamanda ABD yandaşlığını gösteren şu sözleri sarf etti geçen yıl: “Amerikalı askerlerin Suriye’de uzun vadeli olmasa bile en azından orta vadede kalması gerektiğine inanıyoruz. Suriye’deki ABD gücü, Washington’un bu ülkenin geleceğinde söz hakkına sahip olmasına da imkân verecektir.” Prens, yine 2017’deki bir ABD gezisi sırasında The Atlantic dergisine verdiği mülakatta İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’i hedef aldı. Hamaney’in Adolf Hitler’den daha tehlikeli olduğunu öne sürdü ve “Hitler, Hamaney’in yanında daha iyi görünüyor. Hitler, Hamaney’in yapmaya çalıştığını yapmadı. Hitler, Avrupa’ya hükmetmeye çalıştı, bu kötü fakat Hamaney bütün dünyaya hükmetmeye çalışıyor.” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Suudi Arabistan Veliaht Prensi, The Atlantic dergisinden önce Time dergisine verdiği röportajda, Amerikalı askerlerin Suriye’de “İran’ı durdurma” noktasındaki son durak olduğunu savunmuş ve ancak bu şekilde İran’ın bölgedeki etkisinin engellenebileceğini de belirtmişti.</p>
<p><strong>Amerika’yı Sev, Türkiye’yi Kötüle!</strong></p>
<p>Bütün konuşmalarında ABD’yi eleştirmekten kaçınan, ABD’nin bölgede sebep olduğu yıkımları görmezden gelip işgalinin sürmesi temennisinde bulunan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, bölgedeki diğer müttefiki darbeci Abdulfettah Sisi’nin yönetimindeki Mısır’la da arayı iyi tutma gayretinde. Prens’in ‘gayreti’ sadece iyi ilişkiler, dostluk vs. ile de sınırlı değil. İran için sergilediği tavrı Türkiye’ye de teşmil etme derdinde. Kahire’ye yaptığı bir ziyarette Mısır ve Suudi Arabistan’ın ortak düşmanlarını açıklarken şu ifadeleri kullanmıştır: “Mısır ve Suudi Arabistan’ın düşmanları şeytan üçgenini temsil ediyor. Bu da Türkiye, İran ve terör örgütleridir.” Bölgedeki mazlum milletlerin sesi soluğu olmak için çaba gösteren Türkiye’yi suçlamaktan çekinmeyen Muhammed, Erdoğan ve Türkiye’nin yeni bir “Osmanlı halifeliği” kurmaya çalıştığını iddia etmiştir.</p>
<p>Konuşmaları ve davranışları ile kendisi hakkında “İki üç başarılı hamleyle iktidarı ele geçirdi. Bu hamlelerde de ABD yardımı (hem fikirsel hem de operasyonel olarak) olduğunu düşünmeye engel bir durum yok. ABD yine kendisi için doğru atı başa geçirdi. 30’lu yaşlarda olduğu için ölene kadar (yani 50 yıl kadar!) ya da ABD için daha yeni ve işlevsel bir akrabası çıkana kadar işi götürür.” yorumlarının yapılmasına sebep olan Muhammed, güzel bir PR ile ülkesinin Vahhabi köktenci imajını ılımlı İslam’a doğru çevirmeye çalışıyor bir yandan da. Batılılara şirin gözükme ameliyesi!</p>
<p><strong>İsrail’e Yakın, Katar’a Uzak!</strong></p>
<p>Muhammed bin Selman’ın, İran’la birlikte Türkiye’ye karşı duruşunu anlamak zor; daha zoru ise İsrail’e de gülücükler göndermesi. Suudi Arabistan ve İsrail arasında resmi diplomatik ilişkiler henüz kurulmuş değil. Ancak son yıllarda iki ülke arasında gözle görülür bir yakınlaşma sürecinin yaşandığı da açık. 2002’den beri İsrail-Filistin sorunu konusunda “iki devletli çözüm” önerisini destekleyen Riyad, Filistin işgalcisi İsrail’le temaslarda bulunmaktan çekinmez duruma geldi. Polis Akademisi’nden Dr. Ozan Örmeci’nin tespitlerine göre, 2015 yılında, bir CFR etkinliği kapsamında, İsrail Büyükelçisi Dore Gold ve Suudi General Dr. Anwar Eshki bir araya gelmiş ve ortak bir oturuma katılmışlardı. 2016 yılında, Suudi Arabistan’ın Güney Afrika üzerinden İsrail’e ait insansız hava araçları (drone) almaya çalıştığı yazılmıştı. Dr. Anwar Eshki başkanlığındaki bir Suudi heyeti, 2016 yılı içerisinde İsrail’i ziyaret etmişti.</p>
<p>Prens Muhammed bin Selman ise “Yahudilerin devlet kurma hakkı” olduğunu açıklayarak bu temaslara ve İsrail yakınlaşmasına katkısını sunmuştu: “Filistinlilerin ve İsraillilerin kendi topraklarına sahip olma hakları olduğuna inanıyorum fakat normal bir ilişkiyi garantiye alacak bir barış anlaşmasına varılması gerekiyor.”</p>
<p>İki ülkenin daha da yakınlaşacağı ve kısa süre içerisinde Riyad ve Tel Aviv’in “İran karşıtlığı” çizgisinde bir işbirliğine yöneleceği de tahmin ediliyor. Bu durum, zamanla İsrail’in Suudi Arabistan tarafından tanınmasına bile neden olabilir! Suudi Arabistan gibi tarihsel açıdan en sert, en güçlü ve en önemli Sünni İslam ülkelerinden birinin İsrail’i tanıması, kuşkusuz Yahudi İsrail Devleti’nin güvenliğini garanti altına alabilecek tarihi bir gelişme olacak!İki ülkeyi birbirlerine yakınlaştıran iki sebep daha bulunuyor: Birincisi, İran’ın nükleer programına olan muhalefetleri; ikincisi de İran’ın Şii yayılmacı politikasına tepkileri.</p>
<p>Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile birlikte Türkiye karşıtlığında ve Katar’ın izolasyonunda buluşan Suudi Arabistan ve Prens Muhammed, Orta Doğu’nun yeniden dizayn edildiği ortamda ABD ve İsrail atlarına oynamayı tercih etti. İran’la mezhep karşıtlığı ve bölgesel rekabeti de uygun malzemeler olarak kullandı; kullanıyor. Muhammed, ABD ve İsrail’e gülücükler gönderirken İran kontrolündeki Yemen’de işler iyice kötüleşiyor; Suudi füzeleri Yemen’in fakir ve garip halkına ölüm yağdırırken İran’ın kontrolündeki Husilerin Riyad’a gönderdiği füzeler Orta Doğu’daki krizi daha da derinleştiriyor. Savunma Bakanı olur olmaz Yemen’de İran desteğindeki Husilere karşı askeri operasyon başlatan Prens Muhammed, başarısızlığına karşın İran ve Yemen politikasında ısrarcı olmayı sürdürecek gibi görünüyor. Prens’in ABD Başkanı Donald Trump ve diğer Körfez ülkeleriyle beraber giriştiği anlaşılması zor bir diğer iş de “Katar ablukası” oldu. Müslüman Kardeşler hareketine Türkiye ile beraber en çok destek veren ülke olan Katar’a yönelik bu izolasyon, Suudi Arabistan’ın ve Prens Muhammed’in döneminde Orta Doğu’da yeniden statükoya dönüleceği ve halk hareketlerinin önüne set çekileceği şeklinde yorumlanıyor.</p>
<p><strong>Fotoğrafın Düşündürdükleri</strong></p>
<p>Prens Muhammed Bin Selman, göreve getirildiği günden bu yana –yukarıdan beri anlatılanlardan anlaşılacağı üzere- bölgenin, Müslümanların, Arap halkının teveccühü yerine İsrail, ABD ve Batının teveccühünü yeğledi. İktidarı ele geçirirken kendisine verilen desteğin karşılığında Washington’a ve çocukluğundan beri bölgede yaşanan kaosun, işgalin, ölümlerin sorumlularına tazimde kusur etmedi.</p>
<p>2017 yılı Mart ayında Beyaz Saray’daki görüşmeleri sonrasında, İslamofobik açıklamalarıyla İslam dünyasında zaman zaman tepki yaratan ABD Başkanı Donald Trump’ı “Müslümanların gerçek dostu” olarak nitelendirdi. Son derece ilginç ve bol malzemeli geçen son İngiltere ve ABD gezisinde ise Amerikan emperyalizminin ve katliamlarının bütün sorumlularıyla poz vermekte sakınca görmedi. Fotoğrafların çoğunda alışılmışın dışında takım elbiseli olarak görünen Prens, dünya kamuoyunun ilgisini üzerinde toplamayı, magazin medyasına malzeme olmayı yeterli kazanç saydı!</p>
<p>Önce İngiltere’ye giden Prens, geleneksel olarak Orta Doğu’da önemli bir güç olan bu ülkede ülkesi adına lobi yaptı ve ABD ziyareti öncesinde moral topladı. Prens’in Suudi Arabistan’da ipleri eline almaya başladığına dikkat çeken İngiliz medyası da bu ziyarete geniş yer ayırdı. Prens’in 19 Mart’ta başlayan iki haftalık ABD ziyareti ise çok geniş yelpazeye yayılan baş döndürücü bir görüşme trafiğine sahne oldu. Veliaht prens, Facebook’un kurucusu Marc Zuckerberg ile de görüştü. Yine takım elbise giymişti! Ünlü talk-show programcısı Oprah Winfrey’i bile kapsayan çok kapsamlı ve başarılı bir PR çalışmasına imza atan Prens, Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı. İlk tuhaf görüntüler buradan paylaşıldı. ABD’den satın aldığı rekor sayıdaki silahları fiyatlarıyla birlikte gösteren tablolar Trump tarafından hem Prens’e hem de medyaya gösterilirken Prens Muhammed, ‘teamüllere aykırı’ bu durumu gülerek karşıladı. ABD ile ilişkiler konusunda pozitif mesajlar vermeyi sürdüren Prens’in dünyanın en pahalı tablosu olan Leonardo da Vinci imzalı “Salvator Mundi”yi 450 milyon dolara satın aldığı da iddia edildi. “Ilımlı İslam” söylemleri ile Batıya şirin görünmeyi başarmış olan Prens, silah tablolarındaki milyar dolarlık silahlara ve da Vinci tablosuna yatırdığı paralarla bir kez daha şirinlik yapmıştı.</p>
<p><strong>Bush’ların Karşısında Saygılı Bir Prens!</strong></p>
<p>Suudi Prens Muhammed bin Selman’ın ABD ziyaretinden yansıyan fotoğrafların en ilginç, en incitici ve en dramatik olanı belki de ülkesinin büyükelçisi Prens Halid bin Selman ile birlikte Teksas’ta eski ABD Başkanı George W. Bush’u ziyaret ettiğini gösteren fotoğraftı. Görüşmede baba Bush, yani ABD’yi önce Körfez’e, sonra Orta Doğu’nun ve Asya’nın içlerine kadar işgalci güç olarak konumlandıran eski başkan, o yıllarda henüz çocuk olan karşısındaki muhatabının ziyaretini “iki ulus arasındaki uzun süredir devam eden dostluğunu kutlamak için harika bir fırsat” olarak değerlendirdi. Ziyarette, eski ABD Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Jim Baker ile 43. Cumhurbaşkanı ‘oğul’ Bush da hazır bulundu. Prens’in karşısında oldukça saygılı göründüğü ‘baba’ Bush, tekerlekli sandalyeye mahkumdu artık; hayat ona acımamıştı!</p>
<p>Ama acaba Prens’in, ‘baba’ Bush ve kadrajdaki diğerlerinin zamanında acımasızca suçlar işlediğinden haberi var mıydı? Olan biteni merak edip öğrenmiş miydi?</p>
<p>Küba’daki Amerikan üssü Guantanamo’da hapishane açan Bush’un buradaki binlerce Müslümanı insanlık dışı işkencelerden geçirdiğini duymuş muydu? ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından Usame bin Ladin’i yakalamak ve Taliban yönetimini görevden indirmek bahanesiyle 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a asker gönderdiğini, yıllar boyunca burada binlerce masum insanın ölümüne sebep olduğunu, bir ülkeyi tarumar ettiğini biliyor muydu? 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgal harekâtını başlatarak milyonlarca Müslümanın hayatını kaybetmesine, yerinden yurdundan olmasına, sakat kalmasına, çaresiz düşmesine yol açtığını hatırlıyor muydu?</p>
<p>Prens Muhammed, karşısında tazimde bulunduğu, kendilerine şirinlik ettiği, takım elbisesiyle ‘teamüllere aykırı’ diplomatik taklalar attığı kişilerin bugün Orta Doğu’nun tam bir kaos, katliam, işgal yurdu haline gelmiş olmasının sorumluları olduğunun farkında mıydı acaba?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-prensin-amerika-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
