<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>laiklik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/laiklik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 Mar 2025 18:06:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>laiklik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Laiklik Bir Hayat Tarzı Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 18:03:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19284</guid>

					<description><![CDATA[Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi? Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir. Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi?</p>
<p>Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir.</p>
<p>Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil eden cumhurbaşkanının nasıl bütün siyasî partilere eşit mesafede durması gerekirse, laikliği benimseyen bir devletin de toplumdaki bütün din ve inançlara karşı aynı tutumu benimsemesi gerekir. Bu bağlamda lâiklik bir İslâm ülkesinde bile uygulanıyor olsa, İslâmiyet’e, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerden daha yakın duramaz. Doksanlı yıllarda bir siyasî partinin sürekli olarak tekrarladığı “inançlara saygılı laiklik” söylemi de teorik açıdan yanlış bir zemine oturmaktadır. Söylemde zımnî bir eleştiri olup süregelen uygulamaların inançlara saygısız bir zeminde seyrettiği vurgusuna sahiptir. Bu noktadan hareketle o siyasî parti farkında bile olmadan “inançlara saygılı laiklik” söylemini benimsemiştir. Laiklik herhangi bir din, inanç ve onun belirleyeceği hayat tarzına karşı saygısız olamayacağı gibi, tarafsızlığı icabı saygılı da olamaz. O, bütün inançlara ve onların tabiî bir tezahürü olan hayat tarzlarına karşı bir tür nötr olma durumunu yani tarafsız olma hâlini ifade eder. Türkiye’de ise yıllar boyunca batılı hayat tarzı hep laiklikle birlikte anılarak kavram alenen belli bir tarafın simgesi olarak lanse edilmiştir.</p>
<p>Hattâ bu çerçevede Tanzimat alafrangalığını benimsemiş endişeli modernlerin oluşturduğu sosyal kategori tanımlanırken “laik kesim” tabiri kullanılmıştır. Yine bu tabir de laikliğin teorik çerçevesine aykırı düşen bir mantığın uzantısıdır. Bütün inanç alanlarıyla toplum kesimlerinin dışında ve hepsine aynı mesafede durması gereken laiklik zamanla bir kesimin tanımlayıcı ifadesi hâline dönüşmüştür. Bu, zaman içinde o sosyal kategoriye mensup olan insanlara hariçten verilen bir isim olmaktan çıkmış, bizzat bu kitlenin de kendisini tanımlarken kullandığı bir kimliğe dönüşmüştür. Çoğunluğu alafranga hayat tarzını benimsemiş bu topluluk bugün artık laik olmayı(!) kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.</p>
<p>Adama dünya görüşünü, temel fikriyatını sorduğunuzda: “Ben laikim.” cevabını verir. Âdeta “Ben muhafazakârım.”, “Ben liberalim.”, “Ben sosyal demokratım.” dercesine kullanır bu kavramı. Muhafazakârlığın, liberalizmin, sosyal demokrasinin, hattâ ülkücülük ve İslâmcılığın benzeri gibi görür onu. Bu kavramlar laikliğe nispetle çok daha geniş bir fikir yelpazesine sahiptirler. Laikliğin muhtevası ise zikredilen kavramlar ölçüsünde geniş değildir. Şümûllü bir dünya görüşü oluşturmaya yetecek bir vüs’ate ve kuşatıcılığa sahip bulunmamaktadır. Ancak belli konularda bir bakış açısı sunabilir insana. Kavram hayatın geneline hitap eden bir derinlik ve her şeyin kendisine ircâ edilmesini mümkün kılacak kadar geniş bir mânâ kesâfetine sahip olmadığı hâlde, mensubu olduğumuz toplumda zamanla bir dünya görüşünün ve hayat üslûbunun simgesi olarak yerleşmiştir.</p>
<p>Laikliğin ve sekülerizmin doğup geliştiği yer olan Katolik ve Anglosakson dünyada insanlar kendilerini “Ben laikim.” şeklinde tanımlamazlar. Bu dünyada laik kesim adını alan bir sosyal kimlik de yoktur zaten. İnsanlar ya Hristiyan’dır ya da ateist. Nüfus cüzdanlarında din hanesi bile yer almaz. Yani mensubiyetlerini açıklamak zorunda da değildirler. Ama kimse kendisini laik olarak da tarif etmez. Laiklik olması gerektiği gibi en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir niteliktir. Batı’da laik olan devlettir. Fert ya da toplum değil. İnsanlar laik değildir ama laikliğin kendilerine sağlamış olduğu hürriyetin teminatı altında yaşarlar.</p>
<p>Laiklik en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir nitelikken ülkemizde zamanla şahısların kendilerini tanımlarken kullandığı garip bir özellik kazanmıştır. “Ben Müslümanım ama laikim.” gibisinden gülünç sözler içerisinde ciddî bir tenakuzu barındırmaktadır. Bu sözü sarf eden kişi, hem ben İslâm dininin müntesibiyim demekte hem de bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede olduğunu söylemektedir. Gerçekte ise “Ben Müslümanım ama laikim.” sözünün altında batılı hayat tarzı ile İslâm inancını uzlaştırma gayreti vardır. İslâm toplumunda bir kişinin laik, daha doğrusu batılı hayat tarzını yaşayabileceği ama aynı zamanda İslâm inancına da sadık kalabileceği anlatılmak istenmektedir. Yani tek bir hayatın içinde iki farklı anlayışın birbiriyle çelişmeyen uyumlu bir terkibe kavuşturulabileceği mesajı verilmektedir.</p>
<p>Yıllardan beri ülkemizde İslâmla laiklik mefhumlarının birbirine zıt mânâlar taşımadığı, o itibarla da pekâlâ bağdaşabileceklerinin propagandası yapıldı. Hâlbuki birisi bütün inançlara karşı tarafsız olmayı, diğeri ise bir inancın müntesibi olup onun gereğine göre yaşamayı vâzetmekteydi. Yani hem tarafsız olmak hem de belli bir tarafta olmak. Bu mümkün müydü? Elbette bununla laiklikle toplumun dini olan İslâmiyet’i bağdaştırmak hedeflenmiyordu. Laiklik maskesi altında takdim edilen batılı hayat tarzıydı. Maksat İslâmî referanslar ile batılı hayat tarzını uzlaştırmaktı. Laiklik, batılı değerleri kitleye kanunî yoldan kabul ettirmenin vasıtası olarak hayatımıza girmiştir. Yeni bir yaşam tarzının benimsetilmesi aşamasında laiklik motor vazifesi görecek ve çizginin dışına çıkan unsurlar bir anayasa umdesi olan laiklik cetveliyle hizâya çekilecekti.</p>
<p>1937 senesinde anayasaya giren laiklik modernleşmenin yönlendirici ve icbar edici gücü olarak kullanılmıştır dâima. Altyapı reformlarını gerçekleştirmeden üstyapı reformlarına girişen otokratik Türk modernleşmesi görüntü olarak alafranga bir toplum oluşturma hedefine doğru koşarken laikliği yardımcı bir partner olarak seçmiştir kendisine. Kavramı anayasanın teminatı altına almış ve onun üzerinden toplumu dönüştürmeye çalışmıştır. Bir sosyal mühendislik projesi olan Türk modernleşmesine laiklik motoruyla hız verilmek istenmiş fakat cebrî uygulamalar her zaman toplumun direnciyle karşılaşmıştır. Bu durum özellikle yükseköğretimdeki kılık kıyafet zorunluluğu mes’elesinde yıllar boyu devam ederek doruk noktasına erişmiştir. Başörtüsü mes’elesinde kanun gücüyle dayatılan laiklik çok ciddî bir içtimâî kaosa yol açmış, çeyrek asrı deviren mücadelenin ardından kaybeden hayat tarzı icbarı, kazanansa cebir karşısında direnen toplumun reaksiyonu olmuştur.</p>
<p>Laiklik ne alafranga olmayı gerektiriyordu ne de daha farklı bir hayat tarzına angaje olmayı. O bütün inançlar ve hayat tarzlarına karşı gösterilmesi gereken tarafsızlığın sembolüydü. Batıda laiklik devleti ve toplumu din kurumunun yani kilisenin tahakkümünden kurtarmak adına ortaya çıkmıştı. Bizde ise laiklik devlet eliyle toplumun inanç ve inançtan kaynaklanan özgürlük alanını daraltmanın kanunî gerekçesi hâline dönüştü. Türk tipi lâikliğin misyonu, İslâm dinini din ve vicdan özgürlüğü adı altında vicdanlara kilitlemek, camiler ve belli toplum alanları dışında, İslâmî renkleri devlet ve toplum hayatından sürgün etmekti. Buna rağmen bu çabalar tam aksi bir netice vermiş, bugün kılık kıyafet özgürlüğü üniversite çatısından taşarak bütün devlet kurumlarını kapsayan bir hürriyet alanına kavuşmuştur.</p>
<p>Artık Türkiye’de laiklik üzerinden sürdürülmekte olan kavga da sona ermek üzeredir. Fakat laiklik siyasî etkinliği gittikçe zayıflayan belli bir toplum kesiminin etiketi olarak yaşamaya bundan sonra da devam edecektir. Bundan böyle Türkiye’de laikliği bir sosyal kimlik olarak algılayan ve adları “laikler” olan yeni bir kitle mevcuttur. Ülkemizde bundan sonra laiklik, devlete ait bir nitelik olarak teorisiyle çelişmeyen ve çatışmaları önleyen bir düzlemde uygulansa bile kendilerini laikler olarak niteleyen bir kesim bundan sonra da var olmaya devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Müslüman Laik Olabilir Mi? Laik Bir Ülkede Yaşayan Müslümanın Durumu Ne Olacaktır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2022 09:22:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18493</guid>

					<description><![CDATA[Önce kısaca laikliğin ne olduğuna bakalım. İlk aşamada laiklik devletin değil fertlerin vasfı olarak algılanmıştır: Ruhbanlar ve laikler var. Laikler, ruhban olmayanlardır. 19. asır olan ikinci aşamada laiklik siyasi içerikle kullanılmaya başlanır. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laiklik, devlet idaresinde dinin hükümlerine müracaat etmemektir. Bir anlamda bir dini diğerine üstün görüp tercih etmemek ve akla dayanarak kanunlar çıkarmaktır. Bu aşamada laiklik ferdin değil, devletin bir vasfıdır. Bir Müslüman bu tariflere göre laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz. Çünkü; kanun koymak yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse helal ve haram koyamaz. Kendisi için böyle bir yetki gören ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Kişi, birinin dine aykırı bir hükmünü kabul ederse onu ilah edinmiş olur: “Din adamlarını/ruhbanlarını Rabler edindiler.” (Tevbe, 31) Onlar ruhbanlarına secde etmiyordu. Onların kendiliklerinden kıldıkları helali helal, haramı haram kabul ediyorlardı. Yine Allah ve Resulu bir işe hükmettiğinde mü’minleri muhayyer bırakmamıştır. (Ahzab, 36) Allah, haddi aşan, nefsinden hüküm veren tağutların hükmünü zemmetmiştir. Onların hükmünü kabul etmeyi nifakla vasıflandırmıştır. (Nisa, 160-161; Nur, 48-50) Başka ayetler de vardır. Ancak bu kadarla yetinmek istiyoruz. Buna göre müslüman, laik olamaz. Asıl sorun bundan sonra gelmektedir. Peki Müslüman laik olamaz, ama laik bir toplumda yaşayan Müslümanlar var. Bunların durumu ne olacak? Veballeri var mı? Burası önemlidir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce kısaca laikliğin ne olduğuna bakalım. İlk aşamada laiklik devletin değil fertlerin vasfı olarak algılanmıştır: Ruhbanlar ve laikler var. Laikler, ruhban olmayanlardır. 19. asır olan ikinci aşamada laiklik siyasi içerikle kullanılmaya başlanır. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laiklik, devlet idaresinde dinin hükümlerine müracaat etmemektir. Bir anlamda bir dini diğerine üstün görüp tercih etmemek ve akla dayanarak kanunlar çıkarmaktır. Bu aşamada laiklik ferdin değil, devletin bir vasfıdır.</p>



<p>Bir Müslüman bu tariflere göre laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz. Çünkü; kanun koymak yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse helal ve haram koyamaz. Kendisi için böyle bir yetki gören ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Kişi, birinin dine aykırı bir hükmünü kabul ederse onu ilah edinmiş olur: “Din adamlarını/ruhbanlarını Rabler edindiler.” (Tevbe, 31) Onlar ruhbanlarına secde etmiyordu. Onların kendiliklerinden kıldıkları helali helal, haramı haram kabul ediyorlardı. Yine Allah ve Resulu bir işe hükmettiğinde mü’minleri muhayyer bırakmamıştır. (Ahzab, 36) Allah, haddi aşan, nefsinden hüküm veren tağutların hükmünü zemmetmiştir. Onların hükmünü kabul etmeyi nifakla vasıflandırmıştır. (Nisa, 160-161; Nur, 48-50) Başka ayetler de vardır. Ancak bu kadarla yetinmek istiyoruz. Buna göre müslüman, laik olamaz.</p>



<p>Asıl sorun bundan sonra gelmektedir. Peki Müslüman laik olamaz, ama laik bir toplumda yaşayan Müslümanlar var. Bunların durumu ne olacak? Veballeri var mı? Burası önemlidir. Gençler, burayı tam idrak edemediklerinden İslam Devleti kuracağız iddiasıyla DEAŞ gibi yapılara katılmakta veya bulundukları ülkede resmi görev alan herkesi kafir olmakla itham etmektedir.</p>



<p>Bana göre problem şu iki şeyin arasını ayırmamaktan kaynaklanıyor:</p>



<p>1) Bir kişi isteyerek Allah’tan başkasının hükmünü kabul eder, Allah’ın indirdiğinden başka bir hüküm arayışına girer, hevesle, rıza göstererek kafirlerin dine aykırı hükmünü/velayetini kabul eder.</p>



<p>2) Bir kişi laik bir ilkede doğmuştur, yetişmiştir. Ancak sadece Allah’ın dinini kabul etmiştir. Dine muhalif bir hükmü benimsememiş, onlara rıza göstermemiştir.</p>



<p>Dinen reddedilen birincisidir. İkincisine gelince, kişi, doğduğu ülkeyi seçmemiştir. Orada büyümüştür. Çocukluğu, gençliği orada geçmiştir. Anne babası oradadır, akrabaları oradadır. Oranın okullarında okumuştur. Kısaca vatanı orasıdır. Böyle olmakla birlikte oranın dine muhalif hükümlerine razı olmamıştır. Bu kişi, böyle bir durumda bu ülkede dinini yaşamaya devam eder. Çalışır, geçimini temin eder. Ancak şuurlu bir şekilde İslam’ın benimsenmesi için kendi imkanları ölçüsünde mücadele eder.</p>



<p>Ancak dini sebebiyle, yaşadığı ülkede baskıyla karşılaştığında ne olacaktır? Bırakıp gidecek midir? Hayır, bırakıp gitmeyecek, din özgürlüğü için mücadele verecektir. Mücadele geniş bir alanı kapsar. Gazete çıkarmak da, televizyon sahibi olmak da, sosyal medyada var olmak da, yurt yapıp öğrenci yetiştirmek de, sivil bir dernek/vakıf kurup hizmek etmek de, bir fabrika açıp işçi çalıştırmak da, bir okula gidip okumak da, milletvekili olup meclise girmek de, avukat, hakim, savcı olmak da bu mücadele kapsamına girer.</p>



<p>Burada hadlerin uygulanmaması meselesi vardır. Hadler uygulanmıyor diye laik bir ülkeyi terketmek mi gerekir? Hadlerin uygulanması din bakımından zatî maksadlar değildir. Bunlar, dinin asıl maksadlarını gerçekleştirmek ve bunun için tedbir almaktan ibarettir. Zatî maksadlar iman, ahlak, ibadet ve muamelat hükümleridir. Buna göre bir Müslüman laik bir ülkede zatî maksadları yaşar ve insanları buna davet edebilirse sorun yoktur. Mesela namazını kılar, orucunu tutar, zekatını verir, kurbanını keser, miras hükümlerini dine uygun olarak kendi aralarında taksim eder. Faizli bir işlem yapmaz vs. Kısaca kesin olan hükümleri yaşar, ictihadî konularda alimlerin verdiği fetvaya göre hayatını tanzim eder.</p>



<p>Buna göre baktığımızda acaba laik bir ülkede parti kurmak, milletvekili olmak, cumhurbaşkanı olmak ve böylece sisteme katılmak caiz midir, değil midir?</p>



<p>Burası çok önemlidir. Ve burada esas olan, niyettir. Niyete bakılır. Sisteme katılırken helali haram kılma niyetiyle aday olunur, oy verilir ve meclise girilirse bu küfürdür. Ama bugün şuurlu bir Müslümanın böyle yapması düşünülemez. Bugün kişiler böyle de itikad etmemektedir. Bilakis ülkedeki işlerin ıslahı, Müslümanların önünün açılması, adil, hakkaniyetli, liyakata dayanan bir sistem kurmak ve Müslümanların temel haklarını kazanabilmek için çalışmaktadır.</p>



<p>Şimdi bu yöntem İslamî değil midir? Bu yöntem, İslamî değildir, denemez. Zira bu yöntemi benimseyen Müslüman, meclisin helali haram kılma yetkisinin olduğunu inkar etmemekte, ama buna rıza göstermemektedir. Laik bir toplumda böyle yerlerde insanları Allah’a davet mümkünse o toplumun meclisinde onları Allah’a davet niçin caiz olmasın?! Özellikle İslam’a muhalif bazı şeylere mani olmak veya İslam’a uygun kanun çıkarmak için bu yerinde bir davranıştır.</p>



<p>Demokrasilerde yargı görevi almak da böyledir. Allah’ın indirdiğine aykırı hüküm vermek, O’nun indirdiğini kötü gördüğü, beğenmediği ve hafife aldığı zaman şüphesiz küfürdür. Böyle olmadığında küfür olmaz. Bu durumda kişinin Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm vermesi ya nefsine uymak ya zaruret ya da başka şer’î bir maksad gözetmekten kaynaklanır. Nefsine uyarak hüküm verirse günahkâr olur. Diğer ihtimallere gelince, Müslümanlar bugün laik veya gayr-i müslim bir ülkede yaşamaktadır. Bu toplumlarda yaşayan Müslümanlar “burada Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek başkalarının velayetini kabul etmektir” düşüncesiyle yargıyı üstlenmeyi terkettiklerinde haklarının zayi olması ve zulüm görmek gibi nedenlerle büyük sorunlarla karşılaşırlar. Yargı vazifesi aldıklarında -mevcut kanunlardan dışarı çıkmasalar bile- Müslümanların haklarını korur ve zulme engel olurlar, hatta bazen kanunları dine uygun bir şekilde yorumlayabilirler. Laik bir ülkede idarî görevler almak da böyledir. Müslümanlar bu görevleri terkettiklerinde başkaları onları üstlenecektir. Bu ise büyük bir zarara yol açar. Böyle ülkelerde Müslümanların bu makamları üstlenmesi ile üstlenmemesi eşit midir? Hayır, üstlenmeleri daha evladır. Seçimde aday olmak, meclise girmek, yargı görevi üstlenmekten farklı değildir. Müslüman vekilin işi dine muhalif kanunlara engel olmak, muvafık kanunları çıkarmaya çalışmak olursa bunda bir beis yoktur. Bu vekil, teşriin sadece Allah’a ait olduğuna inanmaktadır. Meclisin dine muvafık davranmaya önem vermemesi, müslümanların orada bulunmalarını haram kılmaz.</p>



<p>Çünkü; maslahat dinde makbul bir hüccettir. Maslahat, Müslümanların yaşadığı şartlarla ilgilidir. Şartlara riayet, maslahatın gerektirdiği şeylerdendir. Allah, Mekke’de iman, kıssa, ahlakla ilgili ayetleri indirmiştir. Zira Mekke’deki şartlar ahkamı tatbike uygun değildir. Şeriatın tatbiki de şartlarla ilgilidir. Su bulamayan, teyemmüm eder. Yolcu olan namazını kısaltır. Namazda ayakta duramayan oturarak kılar. Yaşlılık veya hastalığından oruç tutamayan fidye verir. Zengin olmayan zekatla mükellef değildir. Savaş zamanı, namaz farklı kılınır. Küfre zorlanan, diliyle küfrü söyleyebilir. Bunların hepsi şeriatı tatbike dahildir. Şartlar değiştiğinde önceki ahkam geri döner. Ahkamın değişmesi, ilgili oldukları illetin değişmesi sebebiyledir. Çünkü hüküm illete bağlı olarak vardır veya yoktur. Özellikle ibadet ahkamı şartlara bağlı olduğunda sosyal ve siyasi hayatı bu şartlardan soyutlamak nasıl mümkün olabilir?!</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, hiç niyetine, amacına, mücadelesine bakmaksızın insanları kolaylıkla küfürle itham etmek yanlış bir tutumdur. Yaşadığı ülkeyi, ülkenin sosyolojisini dikkate almamaktır. Bazı ayetlerin zahirini aşırı yoruma, zahiri yoruma tabi kılmaktır. Farkında olarak veya olmayarak insanları dinden uzaklaştırmaktır. Bunun ise kimseye faydası yoktur.</p>



<p>(Harun Öğmüş&#8217;ün Arapça bir makalesinden özetledim ki, bunlara katıldığımı belirtmek isterim)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-musluman-laik-olabilir-mi-laik-bir-ulkede-yasayan-muslumanin-durumu-ne-olacaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
