<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kriz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kriz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 31 Dec 2018 11:35:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kriz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Karadeniz Jeopolitiğinde Varoluşsal Kriz: Ukrayna-Rusya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:30:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7170</guid>

					<description><![CDATA[Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere baktığımızda; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Gürcistan, Bulgaristan, Ukrayna ve Moldova’dan ibarettir. Karadeniz ülkeleri olarak adlandırılabilecek bu devletler, Karadeniz ile bağlantılı hemen her değişimden bir şekilde etkilenmektedir. Karadeniz’de müspet bir gelişmeden olumlu, menfi bir değişimden de olumsuz şekilde etkilenmektedirler. Bu bağlamdan hareketle Karadeniz ülkeleri aralarındaki tesanüt ve değişimle birlikte gelişimin devamlı olması yönünde çaba(lar) sarf etmektedirler. Karadeniz havzası olarak adlandırdığımız bölgenin dünyanın jeostratejik ve jeopolitik bölgeleri arasındaki konumuna bakıldığında (Kara Hâkimiyet Teorisi) Mackinder’in dünya algılamasında “Kalpgah” ile “İç Hilal” arasındaki kesişim bölgesini oluşturmakta. Ayrıca (Deniz Hâkimiyet Teorisi) Spykman’ın teorisinde de “Kalpgah” ile “Kenar Kuşağın” kesişimini oluşturmaktadır. Bir diğer görüşe göre de Karadeniz havzası; Soğuk Savaş’ın dengelerinde Varşova Paktı’nın kontrolü altında yer alan jeostratejik Avrasya dünyası bölgesinin ‘Rus Kalpgahı ve Doğu Avrupa’ alt jeopolitik bölgeleriyle deniz ticaretine bağımlı dünya stratejik bölgesinin alt jeopolitik bölgesi olan ‘Denizci Avrupa ve Mağripler’in kesiştiği bir coğrafyayı ifade etmektedir. Rusya’nın Tarihteki Kırım Politikası Avrasya olarak tabir ettiğimiz bölgenin yaklaşık olarak ortasında kalan ve jeopolitik açıdan “merkez bölge/kalp bölgesi” kontrolü için önemli olan Doğu Avrupa’da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere baktığımızda; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Gürcistan, Bulgaristan, Ukrayna ve Moldova’dan ibarettir. Karadeniz ülkeleri olarak adlandırılabilecek bu devletler, Karadeniz ile bağlantılı hemen her değişimden bir şekilde etkilenmektedir. Karadeniz’de müspet bir gelişmeden olumlu, menfi bir değişimden de olumsuz şekilde etkilenmektedirler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu bağlamdan hareketle Karadeniz ülkeleri aralarındaki tesanüt ve değişimle birlikte gelişimin devamlı olması yönünde çaba(lar) sarf etmektedirler. Karadeniz havzası olarak adlandırdığımız bölgenin dünyanın jeostratejik ve jeopolitik bölgeleri arasındaki konumuna bakıldığında (Kara Hâkimiyet Teorisi) Mackinder’in dünya algılamasında “Kalpgah” ile “İç Hilal” arasındaki kesişim bölgesini oluşturmakta. Ayrıca (Deniz Hâkimiyet Teorisi) Spykman’ın teorisinde de “Kalpgah” ile “Kenar Kuşağın” kesişimini oluşturmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir diğer görüşe göre de Karadeniz havzası; Soğuk Savaş’ın dengelerinde Varşova Paktı’nın kontrolü altında yer alan jeostratejik Avrasya dünyası bölgesinin ‘Rus Kalpgahı ve Doğu Avrupa’ alt jeopolitik bölgeleriyle deniz ticaretine bağımlı dünya stratejik bölgesinin alt jeopolitik bölgesi olan ‘Denizci Avrupa ve Mağripler’in kesiştiği bir coğrafyayı ifade etmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Tarihteki Kırım Politikası</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Avrasya olarak tabir ettiğimiz bölgenin yaklaşık olarak ortasında kalan ve jeopolitik açıdan “merkez bölge/kalp bölgesi” kontrolü için önemli olan Doğu Avrupa’da bulunan Ukrayna ve çevresi, bu özelliğinden dolayı tarih boyunca Batı ve Doğu arasında güç mücadelelerinin yaşandığı bir bölge olmuştur. Tarih boyunca birçok devletin egemenliği altına giren bölge, Osmanlı’nın zayıflamaya başlaması ile yükselen Rus İmparatorluğu’nun etkisi altına girmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Doğu gücünün merkezi olan Rus İmparatorluğu ve sonrasında ardılı olan Sovyetler Birliği ile özellikle Soğuk Savaş yılları ve sonrasında ABD ve Avrupa bütünleşme modeliyle bir araya gelmiş olan Batı Avrupa da Doğu’ya karşı Batı gücünün merkezi haline gelmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya’nın günümüzde Kırım’da ve Ukrayna’da uyguladığı politikaların anlaşılması için eski Kırım politikalarının incelenmesi faydalı olacaktır. Velev ki Rusya tarafından bugün uygulanan politikaların tarihî kökleri vardır. Büyük Petro olarak da bilinen Rus Çarı Peter Alexeyevich’e (1672-1725) izafe edilen ve kendinden sonra gelen Rus liderleri tarafından takip edilen politikaya göre; Ruslar, Karadeniz’e ve Baltık Denizi’ne adım adım yerleşme planları yapmış ve uygulamıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Esasen Rus jeopolitiğine göre çizilmiş realist bir politika stratejisi olan “Rusların Karadeniz’e hâkim olma çalışmaları”, ‘Açık Denizlere ulaşmak’ için de bir araç ve zorunluluk arz etmekteydi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ‘büyük Rus politikası’ gereği Osmanlı Devleti’ne mütemadiyen savaşlar açılmış ve Karadeniz’e yerleşme çabaları devamlı aktif tutulmuştur. Rusların, Hindistan’a ve İran’a sarkma girişimleri de Rus jeopolitiğinin genişletilmesi ve Rus kalpgâhının rahat ettirilmesine yöneliktir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>“Yakın Çevre Doktrini”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rus iktisadî, askerî ve kültürel tarihî bakımından önemli bir yer tutan ve aynı zamanda Rusların güneye çıkış kapısı olan Karadeniz, Rusya için hayatiyet derecesinde önem arz etmektedir. Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın Karadeniz politikasında “Yakın Çevre Doktrini” söylemi önemli bir yer tutmuştur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yakın Çevre Doktrini, 1992 yılında Rusya Federasyonu’nun Dış Politika Doktrini kapsamında oluşturulmuştur. Nisan 1993’te belirlenen “Dış Politika Doktrini” ve Kasım 1993’teki “Savunma Doktrini”nin kesin hatları oluşmuştu. Buna göre; Bağımsız Devletler Topluluğu’nda yeni bağımsız olan devletler ile ikili ve birleşik olarak siyasî, iktisadî ve askerî alanda derin iş birliği ve müşterek çalışmalar gerçekleştirilmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar ise Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Doğu Avrupa’da güvenlik açığı oluştuğunu ve bu güvenlik açığının Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin NATO üyeliği ile doldurulabileceğini düşünen Batı açık kapı politikası uygulama yoluna gitmiştir. Söz konusu açık kapı politikası ile Polonya, Macaristan ve Çekya 1999 yılında, Estonya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya ve Slovenya 2004 yılında, Hırvatistan ve Arnavutluk 2009 yılında NATO’ya katılmıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya, NATO genişlemesine, Varşova Paktı’nın 1991’de dağılmış olduğunu, buna rağmen genişlemenin Rusya’nın düşman olarak algılandığına işaret ettiğini belirterek itiraz etmiştir. Rusya, NATO’nun genişlemesini Rus güvenliğine ve çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak görmüştür. Rusya, NATO’nun genişlemesine engel ol(a)masa bile kırmızıçizgisini çekmiştir: Ukrayna, Gürcistan ve Moldova. Ayrıca NATO’nun Doğu Avrupa’da genişlemesi, doktrinde Rusya’ya yönelik en büyük dış tehdit olarak gösterilmiştir. Rusya Federasyonu, özellikle V. Putin döneminde, NATO’nun genişlemesine sert eleştiriler yöneltilerek karşılık verileceğini duyurmuştur. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Coğrafi Avantajı</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya üye olmalarının sonrasında NATO kapsamında Karadeniz’de yeni askeri üs planlamalarına başlanılmıştır. Rusya Federasyonu ise NATO’nun Karadeniz’deki askeri varlığını artırması karşısında Karadeniz filosunu modernize ederek yeni gemilerle takviye etmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda ‘Kalibr’ tipi seyir füzeleriyle teçhiz edilmiş savaş gemileri ve denizaltılar Karadeniz’de üslenmeye başlamıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Kırım’ı ilhakı sonrasında Rusya, bu bölgede savaş uçaklarını, bombardıman uçaklarını, denizaltıları, radar sistemlerini, füze savunma sistemleri konuşlandırmaktadır. Merkezi konumu itibarı ile Sivastopol/Kırım’da konuşlandırılan askeri sistemler ve kuvvetler, Karadeniz’i tam olarak kontrol edebilmekte ve izleyebilmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dolayısıyla coğrafi bir avantaja sahip Rusya, Karadeniz’de daha da etkili bir hale gelmiştir. Benzer şekilde Ukrayna üzerinde siyasi baskıları artırarak bu ülkenin Batı’nın yanında yer almasını engellemeye çalışmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ukrayna krizinin kısa vadede sonucu Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Ukrayna’nın doğusunda kendilerini Donetsk Halk Cumhuriyeti ile Luhanks Halk Cumhuriyeti ilan eden sözde iki devletin ortaya çıkması olmuştur; Ukrayna’nın haritası ‘de facto’ ve tartışmalı olarak değişmiştir. Bu değişiklik uluslararası kamuoyu için sürpriz olmamalıdır; zira Rusya’nın komşusu Ukrayna’nın ulusal egemenliği ve ülkesel bütünlüğüne saygı duymuyor olduğu bilinen bir gerçektir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kırım’ın, Ukrayna’dan koparılması ve Doğu Ukrayna’nın, Rusya eliyle istikrarsızlaştırılması özellikle Baltık devletlerinde ciddi bir güvenlik kaygısı, Rusya tarafından işgal edilme, dolayısıyla bağımsızlıklarını kaybetme korkusu yaratmıştır. Her ne kadar bu kaygı bazı çevrelerce abartılı bulunsa da Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine ve Doğu Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmasına imkân veren etnik farklılıkların (Baltık Ülkeleri) Estonya, Letonya ve Litvanya için de geçerli olması bu korkuyu körüklemektedir.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Rusya’nın “Yakın Çıkarları” Açısından Tehdit</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Karadeniz havzasında halen birçok kriz yaşanmakta olup, özellikle Ukrayna ve Kuzey Kafkasya’nın durumu, Güney Kafkasya’da yaşanan sorunlar (Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sorunu) ve ayrıca Gürcistan-Rusya arasındaki sorunlar, Karadeniz havzasında çekişme ve sürtüşmelerin yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Bunlara ilaveten özellikle NATO ve AB genişleme çabaları yanında ABD’nin de bölgede etkinliğini artırma çabaları da bu kriz ya da krizlerin yaşanmasının olasılığını artırmaktadır. Karadeniz, ekonomik ve stratejik konumu itibarıyla Rusya Federasyonu için hayati öneme sahiptir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya’nın temel güvenlik stratejisi, batı bölgesinde potansiyel düşmanlarına karşı bir “tampon bölge” oluşturmaktır. Bu kapsamda Rusya açısından Batı’ya karşı bir tampon bölge oluşturan Ukrayna’nın, Batı ile ilişkilerini geliştirerek Batı’ya yaklaşması, Rusya’nın “yakın çıkarları” açısından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Rusya Karadeniz bölgesi ile Ukrayna, Kuzey ve Güney Kafkasya bölgelerini “yakın dış çevresi” olarak görmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sonuç olarak, Karadeniz jeopolitiğindeki varoluşsal kriz sadece Ukrayna ve Rusya’yı ilgilendirmemektedir; NATO, AB, AGİT gibi uluslararası örgütleri ve ABD, Çin, Türkiye gibi devletleri de ilgilendirmektedir. Karadeniz jeopolitiği ‘Uluslararası ve Çok Taraflı’ aktörlerden oluşmaktadır. Bunun içindir ki Karadeniz’de yaşanan(lar) her kriz küresel düzlemde yankı bulmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, bu yankının nedenleri ne(ler)dir? Hakeza Rusya’nın genetiğindeki ‘Çevreleme Politikası’, Karadeniz’den geçmekte olan enerji nakil (boru) hatları, eski Sovyet rejiminden kalan Doğu Avrupa ülkelerinin AB ile NATO’ya üye olması vb. birçok gerekçe vurgulanabilir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak geçen günlerde/aylarda Rusya’nın Karadeniz jeopolitiğinde ki Azak Denizi’nde Ukrayna’ya ait savaş gemilerine el koymasından dolayı varoluşsal kriz artma ve tırmanma gösterdi. Aynı zamanda Rusya, Kerç Boğazı’nı gemilere kapattığını ifade etti. Aslında bu krizin hiçbir tarafa yararı olmayacaktır. Rusların ‘agresif politikası ve argümanları’ sürmeye devam edecektir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya, NATO tarafından hem Baltıklarda hem de Balkanlarda gerçekleştirilmeye çalışılan askeri/savunma kuvvetlerinin farkındadır. Bu da Rusya’nın ulusal birliğine ve bütünlüğüne güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. Ezcümle; Rusya dolaylı değil doğrudan dünyaya şunu ima etmeye çalışıyor; Kırım’ı ilhak etmedim, Doğu Ukrayna’da aşırı paramiliter milisleri silahlandırmadım, Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmadım ve Karadeniz’de her oldubittiye göz yumarım! </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Kısacası Rusya, Ukrayna ile karadaki ‘hibrid’ savaşını denize taşıyor ve ‘bölgedeki egemenliğini’ Ukrayna’ya ve dünyaya göstermeye çalışıyor. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stagflasyonist Bir Döneme mi Giriyoruz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:55:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[2009 krizi]]></category>
		<category><![CDATA[enflasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[stagflasyonist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3564</guid>

					<description><![CDATA[2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir. Enflasyon deyince akıllara fiyatların devamlı bir şekilde artması geliyor. Piyasadaki mal ve hizmetlerin fiyatlarının artması nedeniyle ortaya çıkan enflasyon, iki nedenden kaynaklanıyor olabilir. Birincisi; enflasyon, toplam talebin toplam arzı aşmış olmasından kaynaklanıyor olabilir ki buna talep enflasyonu denir. İkincisi; enflasyon, üretim maliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor olabilir ki buna da maliyet enflasyonu denir. Stagflasyon ise ekonomik durgunluğun yaşandığı bir ülkede enflasyonun baş göstermesi ya da tam tersi enflasyon oranlarının yükseldiği bir ülkede ekonomik durgunluğun başlaması anlamına gelir. Yani yüksek enflasyonun olduğu bir ülke artık büyüme noktasında sıkıntı çekmeye başlamışsa o ülke stagflasyona girmiş demektir. Böyle bir ekonomide ücretler ve fiyatların birbirini destekler bir şekilde yükselmesinin yanında, piyasadaki ürünlere olan talebin azalmasının yanı sıra işgücü talebinin azalması hatta düşmesi ile karşı karşıya kalınır. Enflasyondaki Artış Enflasyon açısından durumu değerlendirecek olursak, şu an ülkemizin içerisinde bulunduğu durum daha çok ikinci nedenden yani maliyet enflasyonundan kaynaklanan bir durum. Çünkü ülkemizdeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir.</strong></p>
<p>Enflasyon deyince akıllara fiyatların devamlı bir şekilde artması geliyor. Piyasadaki mal ve hizmetlerin fiyatlarının artması nedeniyle ortaya çıkan enflasyon, iki nedenden kaynaklanıyor olabilir. Birincisi; enflasyon, toplam talebin toplam arzı aşmış olmasından kaynaklanıyor olabilir ki buna talep enflasyonu denir. İkincisi; enflasyon, üretim maliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor olabilir ki buna da maliyet enflasyonu denir.</p>
<p>Stagflasyon ise ekonomik durgunluğun yaşandığı bir ülkede enflasyonun baş göstermesi ya da tam tersi enflasyon oranlarının yükseldiği bir ülkede ekonomik durgunluğun başlaması anlamına gelir. Yani yüksek enflasyonun olduğu bir ülke artık büyüme noktasında sıkıntı çekmeye başlamışsa o ülke stagflasyona girmiş demektir. Böyle bir ekonomide ücretler ve fiyatların birbirini destekler bir şekilde yükselmesinin yanında, piyasadaki ürünlere olan talebin azalmasının yanı sıra işgücü talebinin azalması hatta düşmesi ile karşı karşıya kalınır.</p>
<p><strong>Enflasyondaki Artış</strong></p>
<p>Enflasyon açısından durumu değerlendirecek olursak, şu an ülkemizin içerisinde bulunduğu durum daha çok ikinci nedenden yani maliyet enflasyonundan kaynaklanan bir durum. Çünkü ülkemizdeki enflasyon artışının temelinde ürünlerin maliyetlerindeki artış var. Üretim maliyetlerindeki bu artış ise son dönemde döviz kurlarında ortaya çıkan yükselmeden kaynaklanıyor.</p>
<p>Grafik 1’de de görüleceği üzere koalisyon dönemlerinin ardından tek parti hükümetleri döneminin başlangıcı olan 2002 yılından sonra enflasyon düşmeye başladı. 2001 yılında yaşanan finansal kriz nedeniyle oldukça bozulan ekonomi, kriz sonrasında düzelmeye başladı ve enflasyon oranı 2003 yılının ardından tek haneli rakamlara düştü. Enflasyondaki bu düzelme ile birlikte fiyat istikrarı sağlanmaya başlandı. Bunun yanında 2001 krizinden alınan dersler ile bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesi, yapılan yapısal reformlar, AB üyelik müzakerelerinin güçlü şekilde başlaması, denk bütçe uygulaması, gelişmiş ülke merkez bankalarının piyasaya likidite sunması, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akan sıcak paranın da etkisi ile ekonomide büyümenin yaşandığı dönemlerden geçtik. Fakat 2012 yılından itibaren enflasyonun bir artış trendine girdiği, 2016 yılından itibaren enflasyonun daha hızlı artmaya başladığı görülüyor. 2017 yılında ise enflasyon oranı tekrar çift haneye yükselmiş. Özellikle son dönemde enflasyonda bu denli bir yükselişin olma nedeni, döviz kurlarındaki artışın ülkemizde bir maliyet enflasyonuna sebep olması sonucu ortaya çıktı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3784" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-1-enflasyon.gif" alt="" width="2478" height="1490" /></p>
<p>Yakın dönemde enflasyonun artma eğilimine ilişkin gelişmeler, fiyat istikrarı açısından önemli risklere işaret etmeye başladığından döviz kurundaki artma eğiliminin de etkisiyle fiyat artışları genele yayılan bir nitelik gösterir hale geldi. Bunun yanı sıra iç talepteki azalma eğilimine rağmen enflasyonun tahminlere göre yukarı yönlü risk unsuru olmaya devam etmesi nedeniyle, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) fiyat istikrarını desteklemek amacıyla güçlü bir parasal sıkılaştırma gerçekleştirilmesine karar verdi. Bu nedenlerle eylül ayında faizleri yüzde %6,25 artırarak %24’e yükseltti.</p>
<p>Döviz kurlarındaki yükselme zaten iç talepte bir yavaşlamaya neden olmuştu. Bunun üzerine Merkez Bankası’ndan gerekli olan faiz artırım kararı gelince ekonomide daha sıkı bir para politikasına girilmiş oldu. İç talebin yavaşlamış olmasının yanı sıra bu durum yatırımlar noktasında da bir yavaşlamaya neden olacak. Çünkü yatırımcı %24 faiz üzerinden bir kedi kullanabilmesi için bu oranın üzerine en az 10 puan kâr payı eklemek durumunda kalacaktır. Bu da demek oluyor ki en az %34 kazanç elde etmesi gerekiyor. Bu nedenle iç talebin bu kadar azaldığı ve üretim maliyetlerinin arttığı bir ortamda yatırımcının, yeni işlere girişmesi zor görünüyor. O nedenle tüm bu gelişmeler önümüzdeki süreçte büyümeyi olumsuz etkileyecek nitelikte gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3785" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-2-issizlik-ve-buyume.gif" alt="" width="2479" height="1490" /></p>
<p><strong>İşsizlik ve Büyüme</strong></p>
<p>Grafik 2’de de 2002 yılından 2017 yılına kadarki dönemde, Türkiye’nin büyüme performansı ve işsizlik seviyeleri verilmiştir. Buna göre 2008 küresel finans krizinin olduğu yıldan önce %9’lar seviyelerine kadar yükselen büyüme oranı sonraki yıllarda azalmış, küresel krizin etkilerinin yansımaları 2009 yılında görülmesi nedeniyle Türkiye o sene %5 seviyelerinde küçülmüştür. 2009 finansal krizin dış kaynaklı bir kriz olması nedeniyle etkileri çabuk atlatılmıştır. 2010 yılında Türkiye hızla toparlamış ve yaklaşık %10’luk bir büyüme performansı yakalamıştır. Sonraki yıllarda büyüme hızı yavaşlamış, bir sene artan bir sonraki sene azalan bir seyir izlemiştir. En son</p>
<p>2017 yılında ise devlet desteği, teşvikler, KGF kredilerinin de katkısı ile %7,4 oranında yüksek bir büyüme performansı sağlanabilmiştir.</p>
<p>Aynı yıllar içerisinde işsizlik oranına baktığımızda, dönem dönem %10’un altına düşmekle birlikte genelde %10 üzerinde bir işsizliğin olduğu görülüyor. Yine 2008 küresel finans krizinden önce azalma eğilimi gösteren işsizlik kriz yıllarında %12’lerin üzerine çıkmış sonraki yıllarda hızlı bir azalma göstererek tek haneye inmiştir. 2011 yılından itibaren Türkiye’de işsizlik tekrar artmaya başlamıştır. 2017 yılında büyüme ve istihdam kampanyalarının da etkisi ile işsizlik azalmıştır.</p>
<p>Fakat Türkiye, 2002 yılından buyana ortalama %5’in üzerinde bir büyüme performansını sağlamakla birlikte işsizlik oranında tek haneleri görmesine rağmen istediği işsizlik seviyelerine inememiştir. Bu dönem içerisinde her sene ortalama 700 bin kişinin istihdama katıldığı düşünülürse işsizlik oranının azalması gerekirdi ama öyle olmadı. Çünkü Türkiye’nin yüksek genç nüfusundan her sene işgücüne çok yüksek oranda bir katılım söz konusu. Hatta 2017 yılında işgücüne 1 milyon kişinin üzerinde bir katılım oldu. Bu da demek oluyor ki Türkiye’nin her sene işgücüne katılanlara iş bulmak için bile en az %8 düzeylerinde bir büyüme performansını yakalaması gerek.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3786" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-3-gsyh.gif" alt="" width="2479" height="1539" /></p>
<p><strong>Gayri Safi Yurtiçi Hasıla</strong></p>
<p>Grafik 3’te ise aynı dönemde Türkiye’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) verilmiştir. 2002 yılından küresel finans krizinin olduğu 2008 yılına kadar GSYH oldukça hızlı bir şekilde artmasına rağmen krizden sonraki dönemde aynı performansı gösterememiştir. Krizden sonraki artış trendinin eğiminin azalması sonucu GSYH azalan bir hızla artmaya devam etmiştir. Özellikle 2015 yılının ardından GSYH’daki artış eğilimi durmuş, hatta 2017 yılında döviz bazında GSYH azalmıştır. 2015 yılından sonra döviz bazında GSYH’daki azalmanın en önemli nedeni döviz kurlarındaki artış olmuştur. TL cinsinden GSYH artmasına rağmen döviz cinsinden kurlar arttığı diğer bir deyişle TL değer kaybettiği için dolar bazında GSYH azalmıştır.</p>
<p>İçinden geçtiğimiz süreç nedeniyle bundan sonraki birkaç sene için bu performansı yakalamak zor olsa gerek. Çünkü 2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir. Çünkü döviz kurlarında ortaya çıkan artış, ürün girdi maliyetlerini arttırdı. Bu durum, içerisinden geçtiğimiz süreçte piyasalara yansıdı ve enflasyon oranı beklentilerin üzerinde arttı.</p>
<p>Tablo 1’de de görüleceği gibi, 2018 yılında Tüketici Fiyat Endeksi eylül ayında en yüksek seviyesine ulaşarak yıllık %24 oranına ulaştı. Üretici Fiyat Endeksi ise eylül ayında en yüksek seviyesine gelerek yıllık %46 oranına ulaştı. Bu artış öncelikle ve büyük oranda üreticiye yansımış görünüyor çünkü ülkemizde üretimin ithalata bağımlılık oranı yüksek. Bunun yanında kurlardaki yükselmenin bu kadar geçişken olmasında Türkiye’nin katma değeri yüksek ürünler üretme noktasında sıkıntı çekmesi, cari açık vermesi, petrol ve enerjide dışa bağımlılığın yüksek olmasını da sayabiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3787 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-4-aylik-enflasyon.gif" alt="" width="753" height="439" /></p>
<p><strong>Stagflasyona Riski</strong></p>
<p>Peki, faizlerin ve enflasyonun bu kadar yüksek olduğu bir ekonomik konjonktürde Türkiye’nin %7-8’lik bir büyüme performansını sürdürebilmesi mümkün mü? Değil. Çünkü şu anki ortamda yatırımcı yatırım yapmaktan, tüketici tüketim yapmaktan vazgeçer veya bu düşüncesini daha sonraki yıllara erteler. O nedenle içerisinden geçtiğimiz 2018 yılı ve gelecek olan 2019 yılının ülkemiz açısından yatırımların, tüketimin ve büyümenin azaldığı dönemler olması muhtemeldir. Hükümetin bu sıkıntılı durumun yıkıcı etkilerini önlemek amacıyla çıkardığı Yeni Ekonomi Programı (YEP), teşvikler, vergi indirimleri, kampanyalar, katma değeri yüksek ürünleri destekleme ve tasarrufları arttırmaya dönük uygulamaların yanı sıra MB’nin uyguladığı sıkı para politikasının etkili olma derecesi ile paralel olarak 2019 yılının son çeyreğinde veya 2020 yılında bu sıkıntılı ekonomik dönemi atlatmış bir noktada olacağımızı söyleyebiliriz.</p>
<p>Yani 2018 ve 2019 yılı, enflasyonun çift hanede olduğu büyümenin, tüketim ve yatırımların azaldığı, işsizliğin arttığı bir dönem olma ihtimali yüksek gibi görünüyor. Peki, bu dönem için Stagflasyonist dönem nitelemesini yapabilir miyiz? Kısa bir süreliğine de olsa böyle bir dönemi tecrübe edebiliriz fakat bunu söyleyebilmek için 2020 yılının ilk dönemini beklememiz gerekiyor. Şimdilik ülke olarak bütün enerjimizi, bu durumu en az hasarla atlatabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya ayırmalı ve bunun için yeterince çaba  göstermeliyiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Krizin Ağır Basan Tarafı, Reel Politik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dr-atilim-murat-tobb-etu-ogr-uyesi-dunya-gazetesi-yazari-krizin-agir-basan-tarafi-reel-politik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dr-atilim-murat-tobb-etu-ogr-uyesi-dunya-gazetesi-yazari-krizin-agir-basan-tarafi-reel-politik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:45:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Reel Politik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2638</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Atılım MURAT / TOBB ETU Öğr. Üyesi, Dünya Gazetesi Yazarı: Ülkeler arası ilişkilerde böyle iniş çıkışlar olur. ABD ile yıllar önce “çuval krizi” yaşadık. Rusya ile bir uçak krizi patlak verdi. Avrupa Birliği’nin lideri Almanya ile daha geçen sene ipler gerilmişti. Bakın, Almanya Başbakanı Angela Merkel, bize bugün tam destek veriyor. İlişkiler bir şekilde rayına oturuyor. Türkiye kolay vazgeçilecek bir ülke değildir. ABD’nin, Rahip Andrew Brunson’u bahane ederek başlattığı krizde, Türk ekonomisi üstündeki baskı, Ağustos ayının sonu itibarıyla kısmen de olsa dinmiş, ABD’nin sert saldırısı bertaraf edilmiş görünüyor. Krizin adı, Papaz Brunson olayı olarak sunulsa da derinlerde başka hesaplar yatıyor. ABD’nin, İran’a karşı başlattığı yaptırımlara Türkiye’nin destek vermemesi, tüm itirazlara rağmen kendi güvenliğini önceleyen Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 alımında ısrar etmesi, krizin aslında derinlerdeki gerekçesi. Birçok badireden güçlenerek çıkan Türkiye’nin en önemli yeteneği, sorunlardan ders çıkararak yeni döneme hızla hazırlanmak. Bu bağlamda kırılgan ekonomisi olan Türkiye şimdi, gelecekte bu tür  tazyiklere karşı ekonomisini yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Yörünge, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dünya Gazetesi Ekonomi Yazarı Dr. Atılım Murat  ile ekonomideki sıcak Ağustosu, krizin sebeplerini ve geleceğe ilişkin durumu konuştu. ABD ile yaşanılan problemlerin arka planındaki şey reel/politika mı yoksa teopolitik mi? Ayrıca &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Atılım MURAT / TOBB ETU Öğr. Üyesi, Dünya Gazetesi Yazarı:</strong></p>
<p><strong>Ülkeler arası ilişkilerde böyle iniş çıkışlar olur. ABD ile yıllar önce “çuval krizi” yaşadık. Rusya ile bir uçak krizi patlak verdi.</strong><br />
<strong>Avrupa Birliği’nin lideri Almanya ile daha geçen sene ipler gerilmişti. </strong><strong>Bakın, Almanya Başbakanı Angela Merkel, bize bugün tam destek veriyor. İlişkiler bir şekilde rayına oturuyor. Türkiye kolay vazgeçilecek bir ülke değildir.</strong></p>
<p><em>ABD’nin, Rahip Andrew Brunson’u bahane ederek başlattığı krizde, Türk ekonomisi üstündeki baskı, Ağustos ayının sonu itibarıyla kısmen de olsa dinmiş, ABD’nin sert saldırısı bertaraf edilmiş görünüyor. Krizin adı, Papaz Brunson olayı olarak sunulsa da derinlerde başka hesaplar yatıyor. ABD’nin, İran’a karşı başlattığı yaptırımlara Türkiye’nin destek vermemesi, tüm itirazlara rağmen kendi güvenliğini önceleyen Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 alımında ısrar etmesi, krizin aslında derinlerdeki gerekçesi. Birçok badireden güçlenerek çıkan Türkiye’nin en önemli yeteneği, sorunlardan ders çıkararak yeni döneme hızla hazırlanmak. Bu bağlamda kırılgan ekonomisi olan Türkiye şimdi, gelecekte bu tür  tazyiklere karşı ekonomisini yeniden yapılandırmaya çalışıyor.</em></p>
<p><em>Yörünge, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dünya Gazetesi Ekonomi Yazarı Dr. Atılım Murat  ile ekonomideki sıcak Ağustosu, krizin sebeplerini ve geleceğe ilişkin durumu konuştu.</em></p>
<p><strong>ABD ile yaşanılan problemlerin arka planındaki şey reel/politika mı yoksa teopolitik mi? Ayrıca kriz, sizce ne zaman ve nasıl başladı ve Türkiye’nin  ekonomi politikalarının bu krizin oluşmasında payı olduğunu düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Bazı kesimler bu krizin, teopolitik ayağının güçlü olduğunu iddia ediyorlar. Ben ise reel politik tarafının ağır bastığını düşünenlerdenim. Amerikan politikaları son yıllarda sadece Orta Doğu’da değil, Asya’da da büyük darbe aldı. Irak ve Suriye politikaları başarısızlığa uğradı. Asya’da, Çin’le baş edemiyor. Türkiye özelinde bakarsak, Obama’nın son döneminde de Türkiye ile ABD arasında bazı anlaşmazlıklar vardı. Ama bu durum bir şekilde yönetildi. Barack Obama ile Donald Trump arasındaki üslup farkı belirleyici oldu. Trump, öngörülebilir bir insan değil. Bu tarz kişiler, risk almayı severler. Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ABD’nin söylemi her alanda sertleşti. Zaten Türkiye’ye gelene kadar ABD birçok ülkeyle sorun yaşamaya başladı. Dış borcumuzun ve cari açığın yüksek olması, Türkiye ekonomisini ister istemez kırılgan hale getirdi. Ancak unutmayalım ki Türkiye’de son 5 yılda 5 seçim yapıldı. Bir darbe girişimi oldu. Rusya ile bir kriz yaşadık. O sene, turizm sektörü darbe aldı. Ülke olarak çok badire atlattık. Bunların da etkisi oldu. Konu sadece ekonomik değildir.</p>
<p><strong>Türkiye, doları bir sopa gibi kullanan ABD ile hangi kur politikasını uygulayarak mücadele edebilir? Sabit kur politikası şu anda Türk ekonomisi için bir çözüm mü?</strong></p>
<p>Dalgalı kur rejiminden vazgeçemeyiz. Sabit kur rejimi, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir sistemde uygulanamaz. Yani sabit kur rejimine geçebilmek için öncelikle sermaye giriş çıkışını denetim altına almak gerekir. Bu da yatırımcıların istediği zaman elindeki TL’leri verip istediği yabancı parayı alabilmesi olanağını kaldırır. Böyle bir sistemde, kimin ne kadar döviz alacağına devlet karar verir. Yurtdışına para göndermek veya yurtdışından döviz getirmek devletin iznine bağlı olur.</p>
<p>Buna göre, Türkiye’nin sabit kur rejimine geçebilmesi için sermaye hareketlerinin serbestliğini denetim altına alması gerekir. Türkiye’nin dış borç toplamı 466 milyar dolardır. Önümüzdeki bir yıl içinde bulması gereken döviz miktarı ise 200 milyar doların üzerindedir. Böyle bir durumda bu hamleleri yapmak, Türkiye’ye döviz girişini durdurur. Bu nedenle Türkiye’nin sabit kur rejimine geçmesi olası değildir.</p>
<p><strong>Bu kriz aşıldıktan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri nasıl olur, yaşanılan kriz nedeniyle Türkiye, Batı bloğundan uzaklaşarak başka bir bloğa doğru yönelir mi?</strong></p>
<p>Türk-Amerikan ilişkilerinin önümüzdeki aylarda düzeleceğini düşünüyorum. Ülkeler arası ilişkilerde böyle iniş çıkışlar olur. ABD ile yıllar önce “çuval krizi” yaşadık. Rusya ile bir uçak krizi patlak verdi. Avrupa Birliği’nin lideri Almanya ile daha geçen sene ipler gerilmişti. Bakın, Almanya Başbakanı Angela Merkel, bize bugün tam destek veriyor. İlişkiler bir şekilde rayına oturuyor. Türkiye kolay vazgeçilecek bir ülke değildir.</p>
<p>Türkiye’nin her zaman alternatiflerini hazır tutması, ihracat pazarlarını çeşitlendirmesi gerekiyor. Başta Çin olmak üzere Asya pazarını ihmal ettiğimizi düşünüyorum.</p>
<p><strong>Enerjide Rusya ve İran’dan Uzaklaşamayız</strong></p>
<p><strong>Şöyle bir iddia var: Başkan Recep Tayyip Erdoğan, ABD ile krizi kontrollü götürüyor, 2019’da yapılacak yerel seçimleri öne alarak kontrollü politikaları taçlandırmak istiyor.</strong></p>
<p>Yerel seçimlerin öne alınacağını düşünmüyorum. İhtiyaç da yok. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok tecrübeli bir siyasetçi olduğu açıktır. Son seçimi de rahat şekilde kazandı. Türkiye önümüzdeki dönemde; ABD-Rusya-İran üçgenini kendi açısından yönetebilir. Uluslararası ilişkilerde illaki bir ülke tercihi yapmak gerekmiyor. İyi diplomasi ile denge politikası yürütülebilir.</p>
<p><strong>Malum, Türkiye enerji kaynakları konusunda İran ve Rusya’ya bağımlı bir halde. Türkiye’nin, Rusya’dan satın aldığı S-400 savunma sistemleri ve ABD baskısına rağmen İran’la ticaretine devam edeceğini açıklamasını Türkiye-ABD gerginliğin neresinde görüyorsunuz? Bu gerginliğin sona ermesi için Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran’dan uzaklaşarak ABD yörüngesine mi girmesi gerekiyor?</strong></p>
<p>Rusya’dan satın alınan S-400 savunma sistemlerinin gerginliğe katkısının olduğu kesindir. Ancak ben, İran faktörünün daha ağır bastığı kanısındayım. Özellikle İsrail medyasında çıkan yazılara bakıldığında İsrail’in, İran’a karşı önümüzdeki aylarda sert adımlar atabileceği algısı oluşuyor. ABD de Türkiye’den bu konuda destek bekliyor. Rahip Andrew Brunson olayı biraz da işin bahanesidir. Trump yönetimi; “İran konusunda Türkiye bize destek vermiyor. Bu nedenle ekonomik yaptırım uyguluyoruz” demez. Brunson’ı öne sürüyorlar. İran’la petrol ve doğalgaz ticaretimizin boyutu ortadadır. Geçen yıl yaptığımız ham petrol alımının yüzde 45’i İran’dan geldi. İthal ettiğimiz doğalgazın yüzde 52’si Rusya’dan, yüzde 17’si İran’dan geliyor. Bu şartlar altında, enerji tarafında Rusya ve İran’dan uzaklaşamayız. Kaldı ki doğalgaz almasak da yapılan anlaşmalar gereği Rusya ve İran’a bu gazın parasını ödemek zorundayız. ABD’nin bu konudaki baskısını kabul edilemez buluyorum. Trump yönetiminin taleplerinin uluslararası hukukta karşılığı bulunmuyor. Bir Birleşmiş Milletler ambargosu yok. AB ülkeleri yaptırımlara karşı olduğunu açıkladılar. Süreci bir şekilde yöneteceğiz.</p>
<p><strong>Gelecekte Finansal Sistem Sanal Para Üzerinden Kurulacak</strong></p>
<p><strong>Türkiye-ABD ilişkilerinin gerginlik dozajı arttıkça Türkiye-AB ilişkilerinde bir yakınlaşma hissediliyor. Türkiye açısından AB ile yakınlaşmak alternatif bir çözüm mü?</strong></p>
<p>Batı ile ilişkilerin iyi olması elzemdir. Yüksek dış finansman ihtiyacımızı ağırlıklı olarak Batı’dan karşılıyoruz. Tabii bu tek taraflı bir durum değildir. AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı var. En önemli ihracat pazarımız Euro Bölgesi’dir. Ortada büyük miktarlı bir ticaret var. ABD, Orta Doğu politikasında İncirlik ve Kürecik’e mecburdur. ABD ile gerginlik arttıkça, AB ile kısa vadede yakınlaşma ortaya çıkabilir. Fakat orta-uzun vadede Batıyı bir bütün olarak düşünmeliyiz. Denge politikası oluşturmalıyız. Batı Türkiye’den, Türkiye Batı’dan vazgeçemez.</p>
<p><strong>İçinden geçtiğimiz kriz ortamının iç siyasi yapıya yansımaları nasıl olur? Muhalefet, bu krizde hükümete destek veriyor mu?</strong></p>
<p>Muhalefet partileri kendi iç sorunlarıyla boğuşuyor. Birisi olağanüstü kurultay yapıyor, diğeri olağanüstü kurultay tartışması yaşıyor. Ancak ABD’nin, Türkiye’ye uyguladığı haksız yaptırımlara, muhalefet partilerinden de tepki geldi. Böyle olması da doğrudur. İç politikada karşılıklı eleştiriler olur. Siyasi üslup sertleşir. ABD’nin, Türkiye’ye yaptıkları haksızlıktır. Bu konuda tek ses olmak lazım.</p>
<p><strong>Uluslararası arenada bir süredir sözü edilen para savaşları ve sanal para birimlerinin yaşanılan krizde rolü nedir?</strong></p>
<p>ABD ile Çin arasında yaşanan ticaret savaşı henüz başlangıç aşamasındandır. Şu noktada bunun etkili olduğunu düşünmüyorum. Bu ticaret savaşı boyut kazanırsa dünya ekonomisi ve gelişen ülkeler üzerinde etkili olur. Türkiye de gelişen bir ülkedir. Bu olası etki, bu senenin konusu olmaz. Muhtemelen 2019’da görürüz. Sanal para birimlerinin arkasındaki rüzgâr dinmiş gibi gözüküyor. Görünen o ki gelecekte finansal sistem, bu para birimlerinin üzerine kurulacak. Yaşanılan krizde sanal paraların bir rolü yok.</p>
<p><strong>Özellikle son yıllarda üretim ekonomisini terk ettiğimize dair yaygın bir kanaat var. Öyle ki gıda konusunda kendi kendine yetebilen ender ülkelerden biriyken şu anda soframıza gelen gıda maddelerini dış ülkelerden tedarik ediyoruz. “Bu kriz bize ders olur ve yeniden üretim ekonomisine döneriz” diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Türkiye ekonomisinin sorunu üretememek değildir. Yıllık ihracatımız 160 milyar dolardır. Demek ki ciddi boyutta bir üretim var. Sorunumuz yüksek teknolojili, yani katma değer yaratan ürünleri yeterince üretememektir. Tarım konusundaki görüşlerinize katılıyorum. Önemli bir tarım ülkesiyken, temel gıdaları ithal eder duruma gelmek üzücüdür. Yüksek girdi maliyetleri nedeniyle çiftçi üretimden çekiliyor. Gıda fiyatları artıyor. Tarımda yeni bir stratejiye, uzun vadeli bir yol haritasına ihtiyaç var. Tarımda güçlü ülkeler teknolojiyi kullanıyor. Tabii bunun için de devlet desteğine ihtiyaç var.</p>
<p><strong>Krizden çıkmak için Türkiye adına ideal çözüm yolları nelerdir?</strong></p>
<p>Kısa vadede yapılması gerekenlerin bir kısmı yapıldı. Dolarda ciddi bir spekülatif atak yaşandı. Merkez Bankası, BDDK, SPK gibi kurumlar finansal piyasalara müdahale ettiler. Daha fazlasına ihtiyaç var. Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığı tartışma konusu olmaktan çıkmalı. Vatandaşların bankalardaki mevduatına el konacağı, dolar kurunun belli bir kurdan sabitleneceği gibi safsataların oluşmasına mahal verilmemelidir. Bu doğrultuda açıklamalar geldi. Orta-uzun vadeli rasyonel ekonomi politikaları oluşturulmalıdır. Tabii dış politikada başarılı adımların atılmasına da ihtiyaç var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dr-atilim-murat-tobb-etu-ogr-uyesi-dunya-gazetesi-yazari-krizin-agir-basan-tarafi-reel-politik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Kriz, Türkiye’yi Yıldızlaştırır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedad Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2630</guid>

					<description><![CDATA[Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek. Türkiye, son dolar operasyonuyla yeni bir 15 Temmuz kalkışması yaşadı. Başta halkın sağduyulu yaklaşımı, iş dünyası ve siyasi iradenin basiretli yaklaşımları ekonomiye yapılan darbe girişimini nispeten hafifletti. Taarruz henüz geçmiş değil. Türk ekonomisiyle birlikte aslında her alana gelmesi muhtemel saldırıları beklemek gerekiyor. Zira “Su (asker) uyur, düşman uyumaz!” “Türkiye’nin temelleri elbette sağlam.” Öncelikle bu milletin Müslüman olarak en az bin yıllık, yeryüzünde varoluş olarak 15 bin yıllık geçmişi var. Birbirini takip eden tam 16 devlet kurmuş… Âleme nizâm vermiş… Türkiye Cumhuriyeti; mezkûr devlet zincirinin bugünkü son halkası… Yönetim sistemiyle, demokrasisi, ekonomisi, sosyal dokusu ve caydırıcı savunma yapısıyla uluslararası hukuka bağlı, askeri, hukuki ve iktisadi birçok teşkilatın üyesi, bölgesinde saygın, müşfik, mazlumun elinden tutup kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı 95 yıllık genç bir devlet. Türkiye ekonomisi de 2017 yılı rakamlarına göre 3,1 trilyon TL GSYİH, 10 bin doları aşan kişi başı milli geliri, kamu ve özel sektörüyle güçlü bir bünyeye sahip. İstisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz, reel sektörün üretim ve istihdam azmi, finans sektörünün yüksek potansiyelli fon &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.</strong></p>
<p>Türkiye, son dolar operasyonuyla yeni bir 15 Temmuz kalkışması yaşadı. Başta halkın sağduyulu yaklaşımı, iş dünyası ve siyasi iradenin basiretli yaklaşımları ekonomiye yapılan darbe girişimini nispeten hafifletti. Taarruz henüz geçmiş değil. Türk ekonomisiyle birlikte aslında her alana gelmesi muhtemel saldırıları beklemek gerekiyor. Zira “Su (asker) uyur, düşman uyumaz!”</p>
<p>“Türkiye’nin temelleri elbette sağlam.” Öncelikle bu milletin Müslüman olarak en az bin yıllık, yeryüzünde varoluş olarak 15 bin yıllık geçmişi var. Birbirini takip eden tam 16 devlet kurmuş… Âleme nizâm vermiş… Türkiye Cumhuriyeti; mezkûr devlet zincirinin bugünkü son halkası… Yönetim sistemiyle, demokrasisi, ekonomisi, sosyal dokusu ve caydırıcı savunma yapısıyla uluslararası hukuka bağlı, askeri, hukuki ve iktisadi birçok teşkilatın üyesi, bölgesinde saygın, müşfik, mazlumun elinden tutup kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı 95 yıllık genç bir devlet. Türkiye ekonomisi de 2017 yılı rakamlarına göre 3,1 trilyon TL GSYİH, 10 bin doları aşan kişi başı milli geliri, kamu ve özel sektörüyle güçlü bir bünyeye sahip. İstisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz, reel sektörün üretim ve istihdam azmi, finans sektörünün yüksek potansiyelli fon gücü, halkın dayanışma ruhu vatan, bayrak, devlet ve millet sevgisiyle yoğrulmuş. Milli şâirimiz Mehmet Akif Ersoy’un ifadeleriyle “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez… Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” misali Türkiye, halkının ayrılmaz birlik ve beraberliği ile her dönemde ortaya çıkan çok sayıda tefrikayı bertaraf ederek düşmanın suiistimallerine fırsat vermemiş…</p>
<p><strong>Konjonktür Türkiye Lehine İşliyor</strong></p>
<p>2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimini yaşayan Türkiye, bugün yine bunalımlı bir dönemden geçmesine rağmen aynı hassasiyeti gösteriyor. Ülke bu defa ekonomik bir saldırı ile karşı karşıya… Hem de müttefiki ABD üzerinden… Öyle müttefik ki FETÖ’ye ve PKK’ya sahip çıkıyor… Her fırsatta Türkiye’ye askeri, siyasi ve ekonomik operasyonlar çekiyor! ABD bugün yine “korumacılık”, elindeki rezerv para dolar ve piyasa oyunlarıyla sui emellerine ulaşabilmek için ekonomimize zarar vermeye çalışıyor.</p>
<p>Böyle zorlu ortamlarda dâhi Türkiye’nin hem siyasi hem ekonomik artıları eksilerinden daha fazla. Bir kere Türkiye, dünyada birçok ülkede olmayan siyasi istikrara sahip. İkincisi siyasi iktidar, her şeye rağmen cansiperane en yakın seviyede sorunlara yaklaşım sergiliyor. Çok daha önemlisi siyasi iradenin arkasında yanlı – yansız inanılmaz bir halk desteği var. Diğer taraftan ABD operasyonlarına karşı Türkiye lehine uluslararası destek çoğalıyor… Çin, Rusya, Almanya, Katar, Fransa, Türk Cumhuriyetleri, G-20’nin önemli devletleri, Türkiye’ye hep katkı peşinde. Yani ABD, dünyada giderek yalnızlaşırken Türkiye’nin kredibilitesi artıyor. Yakın zamanda kredi derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin güçlülüğünü mutlaka teyit edecek… Belki de öyle döneme girilecek ki bir müddet sonra Amerikan kamuoyunda Türkiye lehine, Trump yönetimi aleyhine tepkiler artarak yaygınlaşacak. Öyle görünüyor ki bu son Amerikan krizi, Türkiye’yi yıldızlaştıracak!</p>
<p><strong>Bütçe ve Kamu Borcunda Sorun Yok</strong></p>
<p>Ekonomiye baktığımızda da Türkiye, birkaç aydır açık vermesine rağmen toparlanabilecek bir bütçeye sahip. Merkezi bütçe Temmuz’da aylık 1,1 milyar TL fazla verdi. Ocak – Temmuz döneminde ise 45 milyar liralık bir açık söz konusu. Özellikle 7 aylık dilimde faiz dışı açık can sıkıyor. Eylül ayında açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’da (OVP) nasıl bir yol belirlenecek orası bilinmez ama bütçe dengelerini fazlaya çevirme noktasında maliye politikalarını sıkılaştırması yani kamu harcamalarını düşürülmesi mutlak gibi görünüyor. Zaten 2017 yılına göre 2018 itibariyle ekonominin daralması bekleniyor. Daralan ekonomilerde bütçeler de açık verir. Açığın büyümemesi ve enflasyonun yükselmemesi için maliye, sıkı politikalar uygular ve bütçeyi dengelemeye çalışır. Bütçe açığının kapatılması için mevcut vergi oranları artırılabilir veya yeni vergiler ihdas edilebilir. Bu mümkün olmazsa dış borçlanma yoluna gidilir. Ancak bütçe açığını kapatmanın en kestirme yolu, enflasyon yapacağı için para basmak değil, kamu hizmetlerine zam yapmak şeklinde kendini gösterir. Tabii bu, denk bütçe politikası uygulamayan hükümetler için geçerlidir. Denk bütçe politikaları ise enflasyonu düşürmenin en etkin yollarından biri olarak bilinir. Dolayısıyla Türkiye hâlâ bütçe açısından ipin ucunu kaçırmış değil.</p>
<p>Diğer taraftan bu yılın ilk çeyrek verilerine göre, ülkemizin kamu borcu gerçekten yüzde 60’lık Avrupa Birliği (AB) kriterlerinin oldukça altında. AB tanımlı genel yönetim borç stoku 922,3 milyar lira. Bu rakamın milli gelire oranı yüzde 28,4. Brüt dış borç stoku ise 466,7 milyar dolar… Stokun milli gelire oranı yüzde 52,9. Türkiye’nin net dış borç stoku da 303,2 milyar dolar. Stokun milli gelire oranı yüzde 34,3. Yine Türkiye bankacılık sektörü kâr üstüne kâr yapan bir sektör. En az yüzde 8 olması gereken sermaye yeterlilik rasyosu da yüzde 17 seviyesinde. Kredi büyümesi de yüzde 15 düzeyinde. Dolayısıyla finans sektöründe herhangi bir sıkıntı görünmüyor. 2017 yılında bankalara beyan edilen 722 milyar liralık çekin sadece 16 milyar lirası karşılıksız çıktı. Karşılıksız çek oranı ise bir önceki yıla göre yüzde 38 azaldı. Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil’in ifade ettiği gibi, ekonomi yönetiminin tek çatı altında toplanmasının avantajını ilk defa bu dolar ataklarında yaşadık. Çabuk toparlanmanın asıl sebebi de güçlü ekonomi. Çünkü yaşanan döviz hareketliliğinin makro verilerle açıklanması hiç doğru bir yaklaşım değil. Yani İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin deyimiyle “Bu kurun ekonomik bir izahı yok!”</p>
<p><strong>Yüksek İthalat Ekonomiyi Boğuyor</strong></p>
<p>Evet, buraya kadar Türkiye’nin artılarını sıraladık… Ancak büyük sıkıntılara yol açan sorunlarımız da var&#8230; Türkiye’de eksilerin başında hukuksal alan olmak üzere yapısal reformlar başı çekiyor. Hukuksal problemlerimizin yanında ekonomisini yüksek ithalat ve dış borçlanmayla yürüten bir ülkeyiz. İthalata ağırlık veren Türkiye’nin, üretim açığı sorunu giderek büyüyor.</p>
<p>Ülkemizin Haziran verilerine göre 12 aylık cari açığı 57,3 milyar dolara yükseldi. Cari açık içinde en büyük kalem dış ticaret açığı da ithalat ağırlıklı artıyor. Son 12 aylık dönemde, ihracat bir önceki yıla göre yüzde 9,2 artış ile 161 milyar 898 milyon dolar, ithalat ise yüzde 19,9 artış ile 248 milyar 472 milyon dolar oldu. Dış ticaret hacmi de bir önceki yıla göre yüzde 15,4 artarak 410 milyar 370 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 65,2. “Yerli üretim pahalı oluyor, enflasyon yükseliyor” düşüncesiyle üretebileceğimiz etten, nohuttan, fasulyeden mercimeğe kadar birçok ürünü ithal ediyoruz. Yiyeceğinden, içeceğine, giyiminden otomobiline, inşaat malzemesinden teknolojisine kadar her türlü ürünü dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla olmaması gereken şekilde cari açık veriyoruz. Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu da yerlileşme oranının artması gerektiğini, Türkiye’nin son dönemde ithalata kaymanın acısını çektiğini açıkça beyan ediyor. İşte ithalat ağırlıklı dış ticaret fotoğrafı, ekonomiyi sıktıkça sıkıyor. Cari açık ve bütçe açığını yani ikiz açıkları finanse edebilmek için dış borçlanma kaçınılmaz oluyor. Burada en büyük sorunu özel sektör yaşıyor ki rakamlara baktığımızda özel sektörün kamu sektöründen iki kat daha fazla borçlu olduğu gözleniyor. Bu rakam bugün brütte 470 milyar dolar ile ifade ediliyor.</p>
<p><strong>İşte Burası En Yumuşak Karnımız</strong></p>
<p>Diğer taraftan bankaların sağlam duruşuna rağmen Merkez Bankası ve maliye politikalarındaki erken davranma, geç kalma gibi uyumsuzluklar sebebiyle kur ve faiz operasyonlarında başarı gösteremiyoruz. İkiz açıklarını yurtdışı sermaye akımlarıyla çevirmeye çalışan Türkiye, piyasa ekonomisinde de başarılı olduğu söylenemez. Türkiye’nin gerçekten sadece idarecilerimizin değil halkımızın da finans okur – yazarlığına ihtiyacı var. Bu alandaki boşluğumuzdan faydalanan dış piyasaların ceplerimizi boşalttığını sadece seyrediyoruz ama müdahale edemiyoruz. Borsada, döviz piyasasında binlerce bilinçsiz oyuncu kayıp üzerine kayıplar yaşıyor. Genel kültür olarak ekonomi bilgimiz de oldukça yetersiz. Türkiye’de bu alanın yapılacak düzenlemelerle mutlaka standartlara kavuşturulması, finans yatırımlarıyla ilgili halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Dolayısıyla ülkemizdeki döviz açığı ve borçların çevrilebilmesiyle ilgili telaş ve endişe, döviz kurunu sürekli yukarıda tutuyor. İhracat ve iç tüketimi genellikle ithalata dayalı olan ülkemizde, döviz kuru yüksek seyrettiği ölçüde maliyet enflasyonuna dayalı bir hayat pahalılığı yaşanıyor. Enflasyon yükselirken, yurtdışından bizim için olmazsa olmaz sermaye akımlarını ülkeye çekebilmek için faizleri enflasyonun 3 – 5 puan üzerinde tutmak gerekiyor. Zira Türkiye, diğer gelişenlerle yabancı sermaye çekme konusunda rekabet yaşayan bir ülke. Bu durum da faizlerin aşağı inmesini engelliyor.</p>
<p><strong>Kur Kalkanı!</strong></p>
<p>Sorunlar başlayıp yurtdışından para akışı yavaşladığında veya yurtiçinden dışarıya yabancı sermaye çıkışı arttığında ekonomi darboğaza giriyor. Böylece döviz kuru yükseliyor. Türk Lirası’nın değeri düşüyor… Özetlediğimizde yükselen kur, Türk Lirası’ndaki değer kaybı, kura bağlı enflasyonu ve enflasyonun doğurduğu yüksek faizler son yıllarda başımızın belâsı ve ekonomide yaşadığımız çözülmesi gereken en mühim meseleler olarak ortaya çıkıyor. İşte burası en yumuşak karnımız… Kur atakları bir yolu bulunup engellenebiliyor. Fakat kura bağlı enflasyon yaşayan Türkiye, faizleri düşürmede bu kadar başarılı olamıyor. Mamafih, kur ile birlikte enflasyona bağlı faizleri aşağı çekmek, yurtdışından gelecek yabancı sermayede düğümlenip kalıyor… Düğümü çözmek için ya ülkemizi yurtdışı sermayeye ve turizme yönelik cazip hale getireceğiz ya da yemeyip içmeyip tasarruf yapıp Türkiye’yi üretim ülkesi yapacağız! Bunun adı da kur kalkanı…</p>
<p><strong>Türk Piyasalarına Yatırım Zamanı</strong></p>
<p>Söz konusu seviyede yapılması gereken turizm de dâhil acilen yurtdışından doğrudan veya portföy şeklinde yatırım almak. Bu seviyede hiç kimse zaten IMF’den para alma taraflısı değil. Çünkü Türk Lirası enstrümanları bugün itibariyle oldukça ucuz seviyeye indi. Bu avantajı iyi kullanmamız lâzım. Uluslararası finans piyasalarındaki kriz tahminleriyle tanınan ünlü yatırımcı Marc Faber bile Türkiye’nin yeni iş birlikleri konusunda seçenekleri bulunduğunu belirterek, bir miktar Türk hissesi alacağını ve Türk varlıklarına yatırım yapma zamanı olduğunu söylüyor.</p>
<p>Faber, Trump’ı zücaciye dükkânına girmiş bir file benzeterek, “Trump diplomasi yürütmüyor. Sadece ona buna sataşıyor” değerlendirmesini yaparak Türkiye’nin bu krizden kârlı çıkacağını, Avrupa Birliği, NATO veya Şangay İşbirliği Teşkilatı’na yakın olmada daha cazip hale geldiğini kaydediyor. Yine Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Avantajlarını Kullanalım</strong></p>
<p>Her şey Türkiye lehine doğru ilerlerken avantajlarımızı kullanmamız ve acil tedbirleri hayata geçirmemiz açısından iş dünyamızdan gelen bazı önerileri özetlemek isterim…</p>
<p>“Merkez Bankası piyasalara müdahalede geç kalmamalı, erken davranmamalı… Sessiz de olmamalı. TCMB’nin bağımsızlığı olmazsa olmaz… TCMB likidite yönetiminde Bankalar Birliği ve buna benzer kurum ve kuruluşlardan alacağı desteği hiçbir zaman göz ardı etmemeli. Kurun istikrara kavuşması için daha sıkı para politikasına yönelmeli… Merkez Bankası sıkı para politikası uygularken maliye politikalarında yapılacak uygulamalar, OVP beklenmeden derhal açıklanmalı. Mali politikalarla azami tasarrufa gidilmeli. Kamu harcamaları zapturapt altına alınmalı. Bir iğnenin dâhi hesabı sorulmalı&#8230; Ekonomideki sorunların tezahürü olan enflasyonun kalıcı ve sürdürülebilir düşürülmesi için güven verici somut bir yol haritası kamuoyu ile paylaşılmalı… Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumu netleştirmeli…</p>
<p>Türkiye’ye yönelik iyimserlik havasının estiği bu günlerde AB yani Batı ile yola devam edilecekse başta Gümrük Birliği olmak üzere tüm müzakereler yeniden açılmalı… Enerji transferinde olduğu gibi Türkiye’yi bir merkez, bir köprü, bir koridor ülkesi haline getirip Batı ve Doğu’yu buluşturan politikalar geliştirilmeli… ABD ile ilişkiler, Türkiye’nin menfaatlerine halel getirilmeden diplomasi yoluyla çözülmeli.”</p>
<p>Gelişmiş bir ekonomiyle yıldızlaşacak Türkiye, dostuna güven verirken düşmanın korkulu rüyası olacak!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
