<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Köşe Yazısı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kose-yazisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 13:00:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Köşe Yazısı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>G-7: Kutlanması Gereken  Bir Çöküş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:46:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[G-7]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2343</guid>

					<description><![CDATA[G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var. G-7 adındaki kurum yıllık toplantısını 12-13 Haziran 2018’de Charlevoix, Quebec, Kanada’da yaptı. Başkan Trump toplantıya katıldı ama erken ayrıldı. Her iki taraftaki görüşler birbiriyle o kadar uyumsuz ki altı üyeden oluşan grup, Trump ile en azından baş ağrıtmayacak sıradan bir ortak bildirgeye imza atmanın pazarlığını yaptılar. Ancak Trump ikna olmadı ve herhangi bir bildiriye de imza atmadı. Bunun üzerine altı ülke kendi görüşlerini yansıtan bir ifadeyi kamuoyu ile paylaştı. Trump buna kızdı ve imzacı ülkeleri fırçaladı. Gelişmeler dünya basını tarafından, Trump’ın ve diğer altı devlet başkanının birbirlerini küçük düşürme siyasetinin bir parçası olarak algılandı. Çoğu yorumcu bu siyasi savaşın bir anlamda G-7’nin sonunu getirdiğinin ve dünya siyasetinde önemini kaybettiğinin bir işareti olduğunu iddia etti. G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var.</strong></p>
<p>G-7 adındaki kurum yıllık toplantısını 12-13 Haziran 2018’de Charlevoix, Quebec, Kanada’da yaptı. Başkan Trump toplantıya katıldı ama erken ayrıldı. Her iki taraftaki görüşler birbiriyle o kadar uyumsuz ki altı üyeden oluşan grup, Trump ile en azından baş ağrıtmayacak sıradan bir ortak bildirgeye imza atmanın pazarlığını yaptılar. Ancak Trump ikna olmadı ve herhangi bir bildiriye de imza atmadı. Bunun üzerine altı ülke kendi görüşlerini yansıtan bir ifadeyi kamuoyu ile paylaştı. Trump buna kızdı ve imzacı ülkeleri fırçaladı.</p>
<p>Gelişmeler dünya basını tarafından, Trump’ın ve diğer altı devlet başkanının birbirlerini küçük düşürme siyasetinin bir parçası olarak algılandı. Çoğu yorumcu bu siyasi savaşın bir anlamda G-7’nin sonunu getirdiğinin ve dünya siyasetinde önemini kaybettiğinin bir işareti olduğunu iddia etti.<br />
G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var.</p>
<p>G-7 kavramının kökenine dair ilk ipucu, G-7 fikrinin ortaya çıkmasıyla ilintilidir. 1970’lerin başlarına kadar ABD’nin diğer ülkelerle eşit şartlarda üyesi olduğu herhangi bir kurum yoktu. İkinci Dünya Savaşı›nın sona ermesiyle birlikte 1960’lara kadar ABD modern dünya sisteminin hegemonik gücüydü. Bu tarihe kadar Amerika çıkarları doğrultusunda kendi istediği toplantılara katılırdı. Toplantıların amacı öncelikle ABD’nin akıllıca veya yararlı olduğunu düşündüğü politikaları başka ülkelere uygulatmaktı.</p>
<p><strong>ABD&#8217;nin Keyfi Uygulamaları</strong></p>
<p>1960’lardan sonra ABD’nin artık böyle keyfi bir şekilde hareket etmesi sona erdi. Tek taraflı düzenlemelere diğer ülkelerden direnç gelmeye başlamıştı. Bu direniş, ABD’nin hegemonik gücünün çökmeye başladığına dair bir kanıttı. Hegemonik rolünü korumak için Amerika Birleşik Devletleri stratejisini değiştirdi. Bu düşüşü en azından yavaşlatabilecek yollar arıyordu. Bu yollardan biri, belli başlı sanayileşmiş ülkeleri küresel konularda karar verme hususunda “ortak” yapmaktı. Bu karşılıklı bir alışverişti.</p>
<p>Eşit statüye yükselmenin karşılığında ortaklar ABD’nin tercih ettiği küresel siyasetin çok dışına çıkmayacaklardı. Dolayısıyla, birisi G-7 fikrinin bu yeni ortaklık anlayışının bir parçası olarak ABD tarafından icat edildiğini düşünebilir. Ancak gerçek tam olarak öyle olmayabilir. G7 fikrinin tarihsel gelişimi açısından dönüm noktası, bakanlar yerine devlet başkanlarının bir araya geldiği ilk toplantıydı. Bu toplantının teklifi ABD’den değil Fransa’dan geldi.</p>
<p><strong>ABD-Fransa Mücadelesi</strong></p>
<p>Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing 1975’te Fransa’da Rambouillet’de üst düzey liderlerin ilk yıllık toplantısını düzenledi. D’Estaing üst düzey liderlerin bir araya gelmesinin bu kadar önemli olduğunu neden düşünüyordu? Olası bir açıklama Fransa’nın bunu ABD’nin gücünü azaltacak başka bir yol olarak görmesiydi. Her biri farklı önceliklere sahip olan liderler ile müzakere edecek olan Amerikan başkanı, pazarlık yapmaya zorlanacaktı ve pazarlık sonucunda imza atanlar en üst düzeydeki liderler oldukları için bunların herhangi birinin daha sonra anlaşmadan cayması zor olacaktı.</p>
<p>Böylelikle Rambouillet süreci, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri (özellikle Fransa) arasında büyük dünya meseleleri hakkında bir mücadele başlatmış oldu. Bu, zaman içerisinde Amerika’nın gitgide daha az başarılı olduğu bir mücadele alanı haline geldi. 2003 yılında Irak’ın işgali için yapılan oylamada Amerika, BM Güvenlik Konseyi’nde oyların çoğunluğunu bile elde edemedi. Bu sene Charlevoix’de G-7’nin diğer altı üyesiyle sıradan bir bildirinin altına bile imza atamadı.</p>
<p>G-7 tüm niyet ve amaçları ile birlikte çökmüştür. Peki bunun yasını tutmalı mıyız? Amerika Birleşik Devletleri ve diğerleri arasındaki güç mücadelesi, temel olarak dünya uluslarının geri kalanını kimin ezeceği hakkındaki bir mücadeledir. Bu mücadeleyi Avrupa tarafı kazanırsa küçük ülkeler için daha mı iyi olur? Küçük bir hayvan için üstünde hangi filin tepindiğinin bir önemi var mı? Bence yok.</p>
<p>Herkes Charlevoix’e bir selam çaksın. Trump, dünya sisteminin Batı egemenliği döneminden kalma bu son büyük kalıntısını yok etmemize yardım etti. Elbette G-7’nin çöküşü daha iyi bir dünya için mücadelenin bittiği anlamına gelmeyecektir. Asla! Sömürge ve hiyerarşi sistemini destekleyenler, sistemi yaşatmanın başka yollarını arayacaklardır.</p>
<p>Bu bizi benim ana konuma geri getiriyor: Modern dünya sistemi yapısal bir kriz içerisinde. Bu sistemin yerini hangi sistemin alacağı konusunda mücadele sürüyor. Her şey şu anda değişken. Taraflar bir kazanıyor, bir kaybediyor. Donald Trump’ın kendi tarafına büyük bir darbe ile zarar verecek kadar aptal olduğu için şanslıyız. Ancak hemen sevinmeyelim. Ezenlerin daha zeki türleri mesela Pierre Trudeau ve Emmanuel Macron, Trump’a karşı savaşıyorlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Nükleer Silahları İnsanlığı Tehdit Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:10:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Silahı]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Lale Demirtürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer Silah]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2300</guid>

					<description><![CDATA[ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır. İçinde bulunduğumuz Kudüs krizi sürecinde, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli Batı Avrupa devletleri ve İsrail devletinin işbirliği yaparak karşımıza diktiği terör duvarlarıyla devletimiz ve milletimizle omuz omuza vererek mücadele etmeye çalışıyoruz. Kuzey Kore’nin nükleer saldırılarından şikâyet eden Donald Trump yönetiminin, aslında II. Dünya Savaşı döneminden beri nükleer silah ve teknolojilerini geliştiren bir devletin vatandaşları olmaları oldukça çarpıcı ve bir o kadar da insanlık dışı bir tablodur. Kıyamet Silahı Daniel Ellsberg, ABD’nin kurum ve örgütlerinde çalıştığı Vietnam Savaşı sırasında devletin gizli belgelerini açıklayan, halktan gizlenen kirli çamaşırları ve Watergate Skandalını, Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri) adı altında yayınlayarak Richard Nixon’ın başkanlıktan düşmesine sebep olan bir aktivisttir. Ulusal Güvenlik Örgütü yanında diğer kurumlarda da istihbarata erişimi olan birisidir. Nükleer savaş planlayıcılarından birisi olarak görev yaparken, Amerikan halkından gizlenen ve 1940’lardan beri süregelen nükleer savaş planlarını öğrenince bunları ifşa etmeyi gerçek bir vatandaşlık görevi sayar. Son &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır.</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz Kudüs krizi sürecinde, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli Batı Avrupa devletleri ve İsrail devletinin işbirliği yaparak karşımıza diktiği terör duvarlarıyla devletimiz ve milletimizle omuz omuza vererek mücadele etmeye çalışıyoruz. Kuzey Kore’nin nükleer saldırılarından şikâyet eden Donald Trump yönetiminin, aslında II. Dünya Savaşı döneminden beri nükleer silah ve teknolojilerini geliştiren bir devletin vatandaşları olmaları oldukça çarpıcı ve bir o kadar da insanlık dışı bir tablodur.</p>
<p><strong>Kıyamet Silahı</strong></p>
<p>Daniel Ellsberg, ABD’nin kurum ve örgütlerinde çalıştığı Vietnam Savaşı sırasında devletin gizli belgelerini açıklayan, halktan gizlenen kirli çamaşırları ve Watergate Skandalını, Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri) adı altında yayınlayarak Richard Nixon’ın başkanlıktan düşmesine sebep olan bir aktivisttir. Ulusal Güvenlik Örgütü yanında diğer kurumlarda da istihbarata erişimi olan birisidir. Nükleer savaş planlayıcılarından birisi olarak görev yaparken, Amerikan halkından gizlenen ve 1940’lardan beri süregelen nükleer savaş planlarını öğrenince bunları ifşa etmeyi gerçek bir vatandaşlık görevi sayar. Son aylarda piyasaya çıkan ve başlığı Kıyamet Silâhı anlamına gelen The Doomsday Machine: Confessions of a Nuclear War Planner (2017) kitabında, Roosevelt, Truman, Eisenhower, Kennedy ve Johnson gibi devlet başkanlarının bilgisi dahilinde üretilen ve geliştirilen nükleer silahları Kıyamet Silâhı olarak adlandırır. Nükleer Savaş planlarıyla yeni bir Hitlerci totaliter devlet anlayışını destekleyen ve milyonlarca insanı birkaç saat içerisinde imha edecek öldürme kapasitesini zaman zaman devlet başkanlarından bile gizlemeyi başaran bir derin devletin bu siyasetini, özellikle de tarihimizin bu en kritik ve zorlu ulusal mücadele döneminde çok iyi anlamamız gerekmektedir.</p>
<p>ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ve İngiliz bombardıman uçakları Almanya’da sadece fabrika ve askeri hedefleri vurduklarını kamuoyuna açıklarken aslında sivilleri de hedef aldıklarını halktan gizlemişlerdir. Bu yalanları devlet kurumlarındaki görevlerinde öğrenen Ellsberg, bu bombaların içerdiği beyaz fosfor ve napalm türünden maddelerin, insan cildine yapışarak yakma özelliği taşıdığını da anlamakta gecikmez. Aslında bu bombalama pratiği Nazilerin yaptığı “terör bombası” (s. 24) uygulamasını taklit eden bir uygulamadır.</p>
<p>Nazilerin yaptığı bombanın tehlikelerini farkeden Yahudi bilim adamı Leo Szilard, Albert Einstein’dan Başkan Roosevelt’e bir mektupla bu Alman tehlikesini bildirmesini rica eder. Böylelikle, Başkan Roosevelt’in başlattğı Manhattan Projesi’nde çalışan bilim adamlarının, Amerikan devletinin Almanlardan daha güçlü olmak için değil de devleti dış tehlikelerden korumak yalanıyla kandırıldıkları çalışma başlatılmış olur. Hitler insanları kısa sürede imha edecek bombaların üretilmesi taraftarı olduğundan nükleer bomba üzerine yıllarca sürecek çalışmayı mantıksız bularak durdurmuştur. Kendisi için bir tehlike olmadığı hâlde nükleer silah yapımının 1940’lardan itibaren geliştirilmeye devam etmesi, ABD’nin savunma hakkının saldırı hakkına evrildiğini gösterir.</p>
<p>Alman tehlikesinin bittiğini gören Manhattan Projesi çalışanlarından Szilard ve diğer bilim adamları, geliştirilen nükleer bombanın düştüğü çevrede yaratacağı büyük tehlikeyi görerek Japonya’ya karşı kullanımdan devleti caydırmaya çalışır. Hiroşima ve Nagazaki, sadece ABD’nin dış tehlikelerden korkularını bertaraf etme amacını gütmemiştir.</p>
<p>Gerçekte var olmayan bir tehlikenin sanal “korkusu” Amerikan halkında yaratılan ve halkın duygularını sömürerek manipüle eden bir siyaset anlayışını günümüze kadar getirmiştir.</p>
<p><strong>Dünyayı Kurtarma Miti</strong></p>
<p>1957’lerden itibaren Sovyetler Birliği’nin başlattığı Sputnik dönemi ise ABD’deki savunmasız bırakılma korkusunun somut bir örneği olarak kurgulanmıştır. Bu dönemdeki gelişmeler, tam olarak hangi ülkenin dünya liderliğini ve jandarmalığını üstleneceği kaygısı yanında ABD’nin sadece kendi halkını değil, aynı zamanda dünyayı da kurtaran bir mesih rolünü üstlenmesini de kolaylaştırmıştır. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere ülkeye gelebilecek stratejik tehditlere karşı çalışma yapan kurumlarda olası saldırılardan çok buna cüret edenlerden “intikam almaya yönelik” (s. 39) çalışmalar yapılmakta idi.</p>
<p>Amerika’yı ve dünyayı büyük bir nükleer savaş tehlikesinden koruma miti üzerine temellendirilen korkuları gidermek için Hitler’i arattırmayacak “terör bombacılığı” çalışmasıyla, kurulan kıyamet düzeneği çoktan işlemeye başlamıştı. Bundan daha korkutucu olanı Başkan Eisenhower’ın 1959’da nükleer denetimden sorumlu olan Amiral Harry D. Felt’e verdiği gizli<br />
bir mektuptur. Felt’in Daniel Ellsberg’e söylediğine göre bu mektup, Washington’daki Eisenhower ile Hawaii’de görev yapan Felt arasındaki iletişim kesilirse, Felt’e devlet başkanı adına nükleer savaşı başlatmak için bütün yetkileri devrediyordu.</p>
<p>Eğer iletişim bir arıza nedeniyle kopacak olsa bunu bilmeyen bir kişi savaşı başkan adına başlatmış olacaktı. Bu ince nokta bütün nükleer dönem boyunca, Amerikan kamuoyundan titizlikle saklanmıştı. Amerikan halkı bugüne kadar nükleer savaşa girme karar ve yetkisinin sadece devlet başkanına ait olduğuna inanmıştır. ABD’nin nükleer gücünün başkan yerine başka birisine teslim edilmesi, o sözkonusu kişiye adeta “ilâhî imha gücünü” (68) vermektedir.</p>
<p>Bunun ne anlama geldiği açıktır: korkulardan örülü duygulanım siyasetini bir adım ileri götüren devlet çarkı, istenilen bir anda savaş başlatabilecek siyasal yönetim sistemini kurmuştur. Amerikan halkı bunu bilmese bile. Ellsberg, bu durumun, sorumsuzca davranan bir kişinin elinde büyük bir tehlike arzedeceğini farklı başkanlara açıklasa da günümüze dek değişen bir şey olmamıştır. 22 Ekim 1962’de Sovyetlerin Küba’ya yerleştirdiği füzeler dolayısıyla Sovyetler ile ABD arasında başlayan kriz, Başkan John F. Kennedy’nin verdiği beyanatla birlikte tehlikeli bir süreci başlatır. Çünkü Küba’daki füzelerin Batı’daki devletlere atılması durumunda, Sovyetler Birliği’ne karşılık verileceği kararı kesinleşmiştir.</p>
<p>Küba krizinin perde arkasındaki gerçeği gizli belgelerden açıklayan Ellsberg, Kennedy’nin ültimatomu ile verilen birkaç günlük müddet bitmeden Kruşçev’in füzeleri geri çekmesiyle kendi ülkesinde yenik bir lider olarak görülmeyi sineye çekmesini şöyle açıklar: ABD’nin elindeki nükleer silahları Sovyetler’e karşı kullanması halinde neler olabileceğini düşünerek ecel terleri döken Kruşçev gibi Kennedy de aynı kaygıları paylaşır. İki ülke arasında basit bir olay gibi görünen Küba krizi, dünyayı felakete sürükleyecek bir nükleer savaşın eşiğinden son anda dönüldüğünü göstermesi bakımından çok korkutucudur.</p>
<p>Aslında Kruşçev, Kennedy’ye yazdığı özel mektubunda dünyayı “termonükleer savaş felâketine” (219) götüren bir yanlıştan geri dönülmesi isteğini yineler.</p>
<p>Öte yandan Robert Kennedy ise kardeşi John F. Kennedy’nin duygularını özetlerken, onu korkutan en önemli tehlikenin Amerika ve dünyada böyle bir savaşta ölecek çocukların ve gençlerin, gelecekte “bir seçimde oy kullanma, seçilme, bir devrim yapma ve kaderlerini belirleme haklarının” (219)<br />
ellerinden alındığı bir dünyanın, çok yakın bir gelecekte gerçek olması yani Kıyamet Günü’nün gelmesi ihtimaliydi.</p>
<p>Bu olay Ellsberg’e şunu göstermiştir: nükleer silahları sorumlu bir biçimde kullanmayan ülkeler, dünyaya tehlike saçmaktadır ve bu sadece nükleer silahları ellerinde bulunduran İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi daha küçük ülkelerle sınırlı kalmayan bir tehlikedir. Küba krizinin ardında yatan gerçek, Ellsberg’e göre, “süper güçlerin sorumluluk duygusuyla hareket eden liderlerinin elinde bulunan nükleer silahlar” bazen “uygarlığın devamına<br />
halel getirecek tehlikeler doğurmaktadır” (221).</p>
<p><strong>Nükleer Tehditler</strong></p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki 15 Temmuz 2016’da bastırılan işgal hareketinden bu yana memleketimizi terörize eden Batılı güçlerin bize nükleer savaş açma konusunda Orta Doğu coğrafyasını tehlikeli bölge olarak dünyaya sunmak amacıyla ellerinden geleni yaptıkları yadsınamaz. İçinde bulunduğumuz ve tehlike sinyallerinin sürekli görüldüğü bir dönemde, Kuzey Kore’nin olası bir saldırısına karşı savunma hakkını (!) kullanmak isteyen ABD’nin elinde bulunan nükleer silahların imha kabiliyeti sadece Kuzey Kore ile sınırlı değildir.</p>
<p>Bütün gücünü silahlarından alan devletler, 3. Dünya ülkelerine “ihraç” ettikleri eğitim sistemi ile zihinlerini sömürgeleştirdiklerini ve direnemeyecek ölçüde pasifize ettiklerini sandıkları insanların beyin ve direnme gücünün kendilerine karşı bir silah gibi yöneldiğini de görmek zorundadırlar. ABD’de Rıza Sarraf ve Halk Bank davalarını Türkiye’ye karşı şantaj aracı olarak kullanan sözde yargı mensupları ya da Kudüs’ü İsrail’inn başkenti yapma gücünün olduğuna inanan bir devlet başkanı, bu dünyada bizlerle ve Orta Doğu’da bulunan bütün halklarla birlikte yaşamayı öğrenmek zorundadır.</p>
<p>Öte yandan Filistin’de küçük çocukları kafeslere kapatıp, Nazilerin toplama kamplarında kendi dedelerinin yaşadığı sindirme taktiklerini uygulamayı bir başarı zanneden İsrail devlet güçleri, gerek kendi ülkelerinin sağduyulu insanlarının gerekse ABD ile dünyanın her tarafında gözünü budaktan sakınmayan fikir ve sanat insanlarının aktivizmine son veremeyeceklerini, yani bütün dünya nüfusunun tarihsel belleklerini yok edemeyeceklerini ve onları toptan öldüremeyeceklerini de unutmamalıdırlar.</p>
<p>ABD yönetiminde bulunan yetkililer de aynı şekilde tarih boyunca Amerikan halkına söylenen yalanların ortaya çıkması korkusuyla yaşamak zorunda kalacaklarını unutmamalıdırlar. Bu korku, sanal korkular yaratıp termonükleer savaş silahları geliştirmeye ve birgün onları kullanacakları hayaliyle hiç yaşamadıkları coğrafyalarda savaş ve katliam yapmaya hiç benzemez.</p>
<p>ABD yönetimi ve yetkilileri yanında Amerika’nın ve İsrail’in sağduyu sahibi halkları da bilmelidir ki eğer ABD bizzat kendi devletinin sınırları içerisinde nükleer silahsızlanmayı gerçekleştirebilirse, Orta Doğu ülkelerine ve orada yaşayan Müslümanlara karşı Amerikan kamuoyunda yazılı, görsel ve dijital medya aracılığıyla ürettiği korkuları bertaraf edebilirse, İsrail sürekli orantısız güç kullandığı savunmasız insanlara şiddet uygulamaya bir son verirse sadece bu coğrafyada yaşayan bizler değil aynı zamanda bütün dünya ülkeleri de huzura kavuşacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trumpizm: Hakaret Etme Sanatı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/trumpizm-hakaret-etme-sanati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/trumpizm-hakaret-etme-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 23:15:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Hakaret Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Trumpizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2181</guid>

					<description><![CDATA[Birkaç başarısı var Trump’ın aslında. ABD sahnesinde vergi indirimi yasasını çıkardı ve dünya sahnesinde de (şimdilik kaydıyla) Kuzey Kore lideri Kim ile bir buluşma ayarladı. Ancak bunların yanında pek çok hatası var. Örneğin henüz vaat ettiği göçmenlik yasasını çıkaramadı. Meksika sınırına yapmayı tasarladığı duvar için parayı bulamadı. Ve İran ile yapılan nükleer anlaşmadan geri çekilerek dünyadaki birçok ülkeyi dehşete düşürdü. Donald Trump başkan olduğundan beri ilişki kurduğu herkese hakaret ediyor. Tek istisna yakın aile üyeleri gibi görünüyor. Onlar da hakarete uğramıyorlar ama gözden düştüklerinde görmezden geliniyorlar. Sadece insanlar değil ülkeler de aynı durumda. Trump, İsrail dışında belki de her ülkeye hakaret etti. Öyle anlaşılıyor ki hakaret etmek Trumpizm’i tanımlayan en önemli araçlardan biri. Trump sürekli hakaret ediyor ve bundan da zevk alıyor. Bu yüzden Trump uzmanlarını şu iki soru çok meşgul ediyor: Trump neden böyle yapıyor? Ve işe yarıyor mu? Bazı uzmanlara göre bu sonu gelmeyen hakaretler, bir çeşit zihinsel kusurun sonucu. Bu uzmanlar Trump’a aşırı duyarlı megalomanyak diyorlar. Kendini dizginlemesinin mümkün olmadığını ve kendine hâkim olamadığını düşünüyorlar. Ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü hakaretlerin, (1) Trump’un ABD ve dünya sahnesindeki hâkimiyetini sağlayabileceği ve (2) politikalarını en iyi şekilde uygulayabileceği kasıtlı bir stratejinin parçası olduğuna inanıyorum. Trump’ın bu “hakaret oyunu”ndan kazancı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Birkaç başarısı var Trump’ın aslında. ABD sahnesinde vergi indirimi yasasını çıkardı ve dünya sahnesinde de (şimdilik kaydıyla) Kuzey Kore lideri Kim ile bir buluşma ayarladı. Ancak bunların yanında pek çok hatası var. Örneğin henüz vaat ettiği göçmenlik yasasını çıkaramadı. Meksika sınırına yapmayı tasarladığı duvar için parayı bulamadı. Ve İran ile yapılan nükleer anlaşmadan geri çekilerek dünyadaki birçok ülkeyi dehşete düşürdü.</strong></p>
<p>Donald Trump başkan olduğundan beri ilişki kurduğu herkese hakaret ediyor. Tek istisna yakın aile üyeleri gibi görünüyor. Onlar da hakarete uğramıyorlar ama gözden düştüklerinde görmezden geliniyorlar. Sadece insanlar değil ülkeler de aynı durumda. Trump, İsrail dışında belki de her ülkeye hakaret etti.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki hakaret etmek Trumpizm’i tanımlayan en önemli araçlardan biri. Trump sürekli hakaret ediyor ve bundan da zevk alıyor. Bu yüzden Trump uzmanlarını şu iki soru çok meşgul ediyor: Trump neden böyle yapıyor? Ve işe yarıyor mu?</p>
<p>Bazı uzmanlara göre bu sonu gelmeyen hakaretler, bir çeşit zihinsel kusurun sonucu. Bu uzmanlar Trump’a aşırı duyarlı megalomanyak diyorlar. Kendini dizginlemesinin mümkün olmadığını ve kendine hâkim olamadığını düşünüyorlar.</p>
<p>Ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü hakaretlerin, (1) Trump’un ABD ve dünya sahnesindeki hâkimiyetini sağlayabileceği ve (2) politikalarını en iyi şekilde uygulayabileceği kasıtlı bir stratejinin parçası olduğuna inanıyorum.</p>
<p>Trump’ın bu “hakaret oyunu”ndan kazancı ne olabilir? Öncelikle bir kişiye ya da bir ülkeye hakaret ettiğinde, onları karar vermeye zorluyor. Muhatapları ya karşı saldırıya geçip, Trump’ın kendilerine zarar verme riskini göze alıyorlar ya da Trump’ın hoşuna gidecek bir takım imtiyazlar veriyorlar. Her iki durumda da ilişkinin merkezinde Trump oluyor.</p>
<p>Trump’a göre, bu davranışları onu alfa-köpek yapıyor. O sadece dünya güç piramidinin zirvesinde olmak istemiyor, aynı zamanda orada sürekli görünür de olmak istiyor. İşte hakaretler bu amaca hizmet ediyor.</p>
<p>Hakarete uğrayarak istenmeyen bu iki seçenek arasında kalan kişi ya da ülkeler, hakarete uğramış diğer kişi ve ülkelerle ittifak kurmaya çalışabilirler. Bu potansiyel müttefikler hakaretlerle nasıl başa çıkacakları hususunda benzeri tartışmalar da yapabilirler. Ancak sonuçta Trump’a farklı tepki vermeyi de seçebilirler.</p>
<p>Bu noktada, hakaret edilen kişi veya ülke taktik değiştirmek için potansiyel müttefikini ikna etme yoluna gitmeye çalışabilir. Ya da başka potansiyel müttefikleri arayabilir. Müttefikler her iki durumda da Trump’ın hakaretleriyle nasıl başa çıkacakları yerine, nasıl ittifak kuracakları üzerine enerjilerini sarf ederler. Ve Trump’ın işine gelecek şekilde, asıl mevzudan uzaklaşırlar.</p>
<p>Bu sırada Trump taktik değiştirebilir. Hakaret edilen kişi veya ülkeye bazı kısmi imtiyazlar sunabilir. Bunu muğlâk bir biçimde veya belirli bir zaman sınırı ile yapabilir. Bu durumda ilgili kişi ya da ülke ya geçmişteki aşağılanmayı sineye çekmek ve imtiyazlara müteşekkir olmak ya da bunların yetersiz olduğu tavrını tercih etmek durumunda kalır.</p>
<p>Eğer verilen imtiyazlara şükretme tercihi yapılırsa, kişi ya da ülke, hakaretin yine tekrarlayacağı tehlikesinin Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallandığını bilir. Ya da Trump’ın gazabına tekrar maruz kalabileceğini bilir. Her iki durumda da Trump karlı çıkmaktadır.</p>
<p>Trump bu taktiği sağ ve soldan kendisine yöneltilen eleştirileri yatıştırmak için kullanabilir. Bunlar da Trump’ın makul bir merkezi figür olarak ortaya çıkmasına yardımcı olur.</p>
<p>Hakaretlerin son bir avantajı ise şudur. Trump’ın tweetlerinin tutarsızlığı herkesin malumu. Eğer bu twitlerden herhangi biri haklı çıkarsa onlardan kendine büyük pay çıkarabilir. (Mesela, “Nobel Ödülünü hak ediyorum”). Ama sonuç istediği gibi olmadığında, talimatlarını yerine getiremedikleri gerekçesiyle yardımcılarının bir kısmını veya tamamını suçlayabilir.</p>
<p>Hakaretin işe yarayıp yaramadığı sorusuna gelirsek. Öncelikle Trump’ın endişelenmesi gereken şeylerle başlayalım. Trump anketlerde çok düşük popülerliğe sahip. Bu hem Amerika çapında hem de dünya çapında geçerli bir fenomen. 2018 ve 2020 seçimlerini kazanabileceğinden emin değil.</p>
<p>Muhafazakâr tabanı, oy vermekten imtina edecek kadar ya da en azından muhafazakâr oyları arttırmak için çaba harcamayacak kadar mutsuz.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen, “hakaret oyunları” az da olsa, kendisine olan desteği arttırıyor. Ancak bunlar yeniden seçilmek için yeterli mi? Ülkedeki seçmenlerine ve dünya kamuoyuna yaptığı bazı iyi şeyleri göstermek zorunda. Birkaç başarısı var Trump’ın aslında. ABD sahnesinde vergi indirimi yasasını çıkardı ve dünya sahnesinde de (şimdilik kaydıyla) Kuzey Kore lideri Kim ile bir buluşma ayarladı. Ancak bunların yanında pek çok hatası var. Örneğin henüz vaat ettiği göçmenlik yasasını çıkaramadı. Meksika sınırına yapmayı tasarladığı duvar için parayı bulamadı. Ve İran ile yapılan nükleer anlaşmadan geri çekilerek dünyadaki birçok ülkeyi dehşete düşürdü.</p>
<p>Peki, hakaretlerine verilecek karşılıklar Trump’ın politikalarında bir değişikliğe yol açacak mı? Bunu şu an için söylemek zor. Bu değişiklik her an olabilir. Ya da çıkmaza sürüklenebilir. Bir hakikat var ki o da şu: Bu hakaretlerin ilelebet olumlu getirisi olması beklenemez. Sonuçta çok şey kaybeden bir sürü insan ve bir sürü ülke var.</p>
<p>Bu nedenle, asıl soru bu değişikliklerin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı. Bu hepimizin her gün oynadığı bir oyun haline geldi. Oyunun sonuçları Amerika’da seçimlerde kendini gösterecek ve dünya çapında da yeni ittifakların oluşmasında.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/trumpizm-hakaret-etme-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>24 Haziran’da Türkiye Sorun Çözme Modelini Tanıyacak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/24-haziranda-turkiye-sorun-cozme-modelini-taniyacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/24-haziranda-turkiye-sorun-cozme-modelini-taniyacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kemal Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:55:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Gümüş]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2173</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimleri ülkenin beka sorunundan kurtulması başta olmak üzere, demokratik sistem içerisinde toplumsal ve siyasi uzlaşı kültürünün devamlılığını sağlayacak ve ekonomik kalkınmanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasına kapı aralayacaktır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli, sorun çözme kabiliyeti üzerine tesis edilmiştir. Türkiye 24 Haziran 2018’de son 100 yılın en önemli seçimine hazırlanıyor. Emperyalistlerin 1. Dünya Savaşı’nın ardından parçalayarak Orta Anadolu’ya hapsettiği Türkiye, 100 yıl sonra yeniden diriliyor. Tarihin yüklediği ulvi misyonun şuuruyla yeniden ayağa kalkan ve dünyanın kaderinde “artık ben de söz sahibiyim” diyerek zulme ve adaletsizliğe başkaldıran Türkiye’ye diz çöktürmek için son 10 yılda türlü fitne ve kaos operasyonları düzenlendi. Türkiye’yi durdurmak ve yıkmak için tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar açık planlar devreye sokuldu. Terör örgütleri açıktan istihbari, siyasi, ekonomik ve askeri anlamda destek gördü. Sürekli kontrollü kaosla yürütme erki baskı altına alınmaya çalışılarak tehdit edildi. Türkiye, kardeşlik hukuku gereği yeryüzündeki tüm mağdurların haklarını cesaretle savunarak coğrafyasında yıldızını daha güçlü parlatmak istedikçe, önüne engeller konuldu. Sistematik Katliam ve Kaosla Netice Alınmak İstendi Bazen Reyhanlı, Ankara Garı, Gaziantep, Atatürk Havalimanı ve Suruç gibi kitlesel katliamlarla, bazen legal görünümlü 7 Şubat 2012 MİT operasyonu, 2013 Gezi şiddet eylemleri, 17-25 Aralık yolsuzluk kılıflı yargı darbesi, 1 ve 19 Ocak MİT tırları operasyonu gibi illegal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimleri ülkenin beka sorunundan kurtulması başta olmak üzere, demokratik sistem içerisinde toplumsal ve siyasi uzlaşı kültürünün devamlılığını sağlayacak ve ekonomik kalkınmanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasına kapı aralayacaktır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli, sorun çözme kabiliyeti üzerine tesis edilmiştir.</strong></p>
<p>Türkiye 24 Haziran 2018’de son 100 yılın en önemli seçimine hazırlanıyor. Emperyalistlerin 1. Dünya Savaşı’nın ardından parçalayarak Orta Anadolu’ya hapsettiği Türkiye, 100 yıl sonra yeniden diriliyor. Tarihin yüklediği ulvi misyonun şuuruyla yeniden ayağa kalkan ve dünyanın kaderinde “artık ben de söz sahibiyim” diyerek zulme ve adaletsizliğe başkaldıran Türkiye’ye diz çöktürmek için son 10 yılda türlü fitne ve kaos operasyonları düzenlendi. Türkiye’yi durdurmak ve yıkmak için tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar açık planlar devreye sokuldu. Terör örgütleri açıktan istihbari, siyasi, ekonomik ve askeri anlamda destek gördü. Sürekli kontrollü kaosla yürütme erki baskı altına alınmaya çalışılarak tehdit edildi. Türkiye, kardeşlik hukuku gereği yeryüzündeki tüm mağdurların haklarını cesaretle savunarak coğrafyasında yıldızını daha güçlü parlatmak istedikçe, önüne engeller konuldu.</p>
<p><strong>Sistematik Katliam ve Kaosla Netice Alınmak İstendi</strong></p>
<p>Bazen Reyhanlı, Ankara Garı, Gaziantep, Atatürk Havalimanı ve Suruç gibi kitlesel katliamlarla, bazen legal görünümlü 7 Şubat 2012 MİT operasyonu, 2013 Gezi şiddet eylemleri, 17-25 Aralık yolsuzluk kılıflı yargı darbesi, 1 ve 19 Ocak MİT tırları operasyonu gibi illegal girişimlerle toplum ve bürokrasi ele geçirilmek istendi. Her bir olayın aktörü farklı gibi görünse de bir üst akıl tarafından koordine edilen ve tek amaca matuf eylemlerdi bunlar. Bu aktörler bazen PKK, FETÖ, DEAŞ, DHPK-C idi, bazen de “tuzluk” olarak tabir edilen ve kaset kumpaslarıyla koltuk verilen siyasi figürler oldu. Legal kılıflı ve terör maskeli operasyonlar netice vermeyince arkasında küresel aktörlerin de olduğu ve ülke tarihinin en barbar girişimi olan 15 Temmuz hain darbe kalkışmasıyla netice alınmak istendi. Dikkat edilirse her bir girişim ülkenin yüz yıllık makus talihini değiştirmeyi hedefleyen milli iradeye yönelik eylem ve operasyonlardı. Türkiye küresel bir umut ışığı haline geldikçe, milli irade hedef alındı. 80 milyonun kardeşliği için cesaretle mücadele eden kim varsa kirli bir ittifak tarafından durdurulmak istendi.</p>
<p><strong>Yedi Düvelin Yenileceği Tarih</strong></p>
<p>16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumunun yüzde 51.41 gibi bir “Evet” oyu ile neticelenmesinden sonra Türkiye bağımsızlığının önündeki en büyük engeli aşarak kritik bir sürece girmiş oldu. Özellikle 15 Temmuz’a rağmen FETÖ, PKK ve DEAŞ’la mücadelede önemli bir mesafe kat edilmiş olması ve Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin öncülüğünde terörist/etnik bir devlet kurma operasyonuna karşı Fırat Kalkanı ve Zeytindalı operasyonlarının başarısı, Türkiye’ye karşı Amerika ve Avrupa’nın uluslararası arenada daha farklı ve ölümcül hamlelere başvurmasını beraberinde getirdi. Emperyalist ülkeler ile istihbarat örgütleri ve lobilerin yerli işbirlikçilerle kurduğu ittifaklar birçok olayda gün yüzüne çıktı, kimi zaman hepsi birden suçüstü yakalandılar. İçte ve dışta barışın ve adaletin sözcüsü ve takipçisi olanları alaşağı etmek için her yola başvurdular. “Dünya 5’ten büyüktür” söylemi ile yeni bir dünyaya olan özlemi ortaya çıkaran iradeyi bastırmak için güç birliği yaptılar.</p>
<p><strong>Dünya Liderliği</strong></p>
<p>Ve devam ediyorlar. Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve Asya’da parlayan liderlik imajını zedeleyerek durdurmak için küresel aktörler oyun üstüne oyun kuruyor. Artık Türkiye ya bağımsız güçlü bir devlet ve dünya mazlumlarının gür sesi olacak ya da tekrar pranga vurularak kendi içinde suni gündemlerle uğraşan zayıf-istikrasız bir yönetime ve kırılgan ekonomiye mahkûm olacak. Böylelikle emperyalizmin oyuncağı haline gelecek, Avrupa’dan ve Amerika’dan esecek rüzgârlarla şekillenen bir ülke olacak. Bu açıdan 24 Haziran seçimleri, bir daha prangalara vurulamayacak yeni Türkiye’nin yükseliş seçimi olacak. Türkiye kendi küllerinden doğarak doludizgin seçime koşuyor. Yedi düvel bu koşuda ülkeyi bir kez daha tökezletmek için var gücüyle çalışıyor. Bu ittifak, dünyada “söz sahibi” değil, “emir kulu” bir Türkiye için sandığı, kayıt dışı siyaset ile kafese almayı planlıyor.</p>
<p><strong>Son Hamle 24 Haziran</strong></p>
<p>24 Haziran’da yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlanacağı Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimleri birlikte yapılacak. Emperyalist ülkeler ile yerli işbirlikçilerinin son kozları, 24 Haziran Milletvekilliği ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Tek hedefleri, 15 yılda hayal denilenleri bir bir gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Türkiye’nin yükselişini, milli ve bağımsız politikaların önünü kesmek. Amerika öncülüğündeki batı ülkelerinin tek hesabı, 15 yıldır Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’yi durdurarak diz çöktürmektir.<br />
Türkiye’nin gerçekleştirdiği her seçim ülke tarihi açsından çok önemli olmuştur. 16 Nisan referandumuyla parlamenter sistemin Türkiye’ye biçtiği kıyafetin artık dar geldiği tescillendi. Bu realiteler göz önünde bulundurulduğunda 24 Haziran seçimlerinin tarihi önemi daha da net anlaşılır.</p>
<p><strong>Türkiye Sorunlarını Çözmeye Başlayacak</strong></p>
<p>24 Haziran seçimleri ülkenin beka sorunundan kurtulması başta olmak üzere, demokratik sistem içerisinde toplumsal ve siyasi uzlaşı kültürünün devamlılığını sağlayacak ve ekonomik kalkınmanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasına kapı aralayacaktır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli, sorun çözme kabiliyeti üzerine tesis edilmiştir. Şu ana kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dışındaki hiçbir aday seçim sürecinde yeni modele dair sorun çözme perspektifi ve ülkeyi bir üst lige taşıyacak proje sergileyemedi. Ak Parti Milletvekili adaylarını belirlerken Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemini 2023 hedeflerine taşıyacak bir kadroyla sahneye çıktı. Ve bu kadro 100 yıllık sınırları, bariyerleri, engelleri ve zulümleri topyekün ortadan kaldırıp, büyük ve güçlü Türkiye idealinin önünü açacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/24-haziranda-turkiye-sorun-cozme-modelini-taniyacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Sistemde Hantal ve Oligarşik Bürokrasiye Yer Yok</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-sistemde-hantal-ve-oligarsik-burokrasiye-yer-yok/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-sistemde-hantal-ve-oligarsik-burokrasiye-yer-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cemal Toptancı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:40:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Toptancı]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Oligarşik Bürokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Sistem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2166</guid>

					<description><![CDATA[Yeni sistemde, Türkiye’nin kazanımlarına baktığımızda, hantal ve oligarşik bürokrasiye artık yer olmayacaktır, meclis güçlenecek yasamada artık hükümet değil, milletvekilleri söz sahibi olacaklardır. Siyaset gençleşecek, hızla değişen dünyada siyaset sadece geçmişe değil, geleceğe bakma imkânını bulacaktır. Sorumlu bir cumhurbaşkanının olduğu bu yeni sistemde, devletin hantallığına prim verilmeyecek ihtiyaç duyduğu dinamizm beraberinde gelecektir. Parlamenter sistemde, iktidardaki partinin milletvekilleri, yaşadıkları şehrin özellikle bürokrasisine karşı bakışlarında ve pratiklerinde oldukça olumsuzluklar yaşatırlardı. Şehrin valisi, kaymakamları, emniyet müdürleri ve cumhuriyet savcıları başta olmak üzere, diğer bölge ve il müdürlükleri kendi aralarında paylaşılır, her bir vekil bir veya birkaç kurum üzerinde hegemonya kurardı. Bu hegemonyayı kurmak adeta bir gelenek haline gelmişti. Burada parti farkı gözetmeksizin tüm partilerin iktidarında ilk öncelik, bu husustaki paylaşımlara büyük önem vermekti. Hatta koalisyonlar döneminde, bakanlıkların paylaşımında bile bu husus koalisyonlar için mutlaka protokollere bağlanırdı. Buradaki paylaşımın tek amacı, devletçe yapılacak hizmetler için, taahhütlerin daha çok rantla ilgili paylaşımında anlaşılırdı. Müteahhitler bu vesileyle siyasi aktörleri finanse eder, karşılığını daha sonra iktidara gelen siyasi partilerin milletvekillerinden kendilerine peşkeş çekilen ihale işleri karşılığında ödediklerini misliyle alırlardı. Özellikle buna riayet etmeyen devlet bürokrasisi sık, sık tayinler ve sürgünlerle karşılaşırdı. Devletin yaptığı hizmetler bu vesileyle birer rant kapısı gibi görülürdü. Tüm bunlar milli servetin paylaşımında adaletsizliğe sebep &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni sistemde, Türkiye’nin kazanımlarına baktığımızda, hantal ve oligarşik bürokrasiye artık yer olmayacaktır, meclis güçlenecek yasamada artık hükümet değil, milletvekilleri söz sahibi olacaklardır. Siyaset gençleşecek, hızla değişen dünyada siyaset sadece geçmişe değil, geleceğe bakma imkânını bulacaktır. Sorumlu bir cumhurbaşkanının olduğu bu yeni sistemde, devletin hantallığına prim verilmeyecek ihtiyaç duyduğu dinamizm beraberinde gelecektir.</strong></p>
<p>Parlamenter sistemde, iktidardaki partinin milletvekilleri, yaşadıkları şehrin özellikle bürokrasisine karşı bakışlarında ve pratiklerinde oldukça olumsuzluklar yaşatırlardı. Şehrin valisi, kaymakamları, emniyet müdürleri ve cumhuriyet savcıları başta olmak üzere, diğer bölge ve il müdürlükleri kendi aralarında paylaşılır, her bir vekil bir veya birkaç kurum üzerinde hegemonya kurardı. Bu hegemonyayı kurmak adeta bir gelenek haline gelmişti. Burada parti farkı gözetmeksizin tüm partilerin iktidarında ilk öncelik, bu husustaki paylaşımlara büyük önem vermekti. Hatta koalisyonlar döneminde, bakanlıkların paylaşımında bile bu husus koalisyonlar için mutlaka protokollere bağlanırdı. Buradaki paylaşımın tek amacı, devletçe yapılacak hizmetler için, taahhütlerin daha çok rantla ilgili paylaşımında anlaşılırdı. Müteahhitler bu vesileyle siyasi aktörleri finanse eder, karşılığını daha sonra iktidara gelen siyasi partilerin milletvekillerinden kendilerine peşkeş çekilen ihale işleri karşılığında ödediklerini misliyle alırlardı. Özellikle buna riayet etmeyen devlet bürokrasisi sık, sık tayinler ve sürgünlerle karşılaşırdı. Devletin yaptığı hizmetler bu vesileyle birer rant kapısı gibi görülürdü. Tüm bunlar milli servetin paylaşımında adaletsizliğe sebep olurdu. Siyaset siyasetçinin sadece kendi çevresine fayda sağlayan, ülkedeki yoksulluğa ve işsizliğe karşı olumsuz yaklaşımlarıyla adeta bir uğraş haline getirilmişti. Siyasetin ve siyasetçinin parlamenter sistem içindeki bu kronik hastalığa yakalanması, ülkede adaletin tecellisinde olumsuzluklara meydan veriyordu. Yoksulun daha yoksul olduğu bu sistem içinde, adalet sadece güçlüden yana olurdu. Parlamenter sistemdeki bu çarpıklık ülkede devlete karşı güvensizliği oluşturuyordu. Devletin karşı karşıya kaldığı bu zafiyet ne yazık ki bu ülkede terör odaklarının ekmeğine yağ sürüyor ve terörün yaşamasına sebep oluyordu.</p>
<p>Yargının sivilleşeceği yeni sistem içinde, sadece yargının bağımsızlığına değil, tarafsızlığına dair de kriterler yer alacaktır. Bütçe kanunu teklifini hazırlayıp meclise sunma görevinin cumhurbaşkanına ait olacağı bu yeni sistemde, kanun teklifi verme ve yapma yetkisi Mecliste olacaktır. Bu vesileyle 24 Haziran’da yapılacak bu seçimin, ülkemize ve biz vatandaşlara kazandıracağı çok şeyler olacağı gibi, en başta güçlü bir yasama ve güçlü bir yürütme, ülkece geçmiş sistemden kaynaklanan tüm sorunlarımızı çözen anahtar olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-sistemde-hantal-ve-oligarsik-burokrasiye-yer-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kore Yarımadası’nın İstikrarı İçin Bir Anlaşma Mümkün mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Kore İstikrarı]]></category>
		<category><![CDATA[Kore Yarımadası]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1848</guid>

					<description><![CDATA[Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır. 2018 Martı’nın ilk haftasında Kore Yarımadası ile ilgili beklenmedik iki gelişme yaşandı. Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong-Un, daha önce koyduğu bazı ön şartlardan vazgeçerek Başkan Trump’a görüşme teklif etti. Ve Başkan Trump da Amerika’nın koyduğu birtakım ön şartlardan vazgeçerek Kim ile görüşmeye razı oldu. Belki birileri bir yerlerde bu nevzuhur durumu öngörmüş ve hatta bu konuda yazıp çizmiş olabilir. Ama doğrusu ben bunların hiçbirini görüp okumadım. Değilmi ki böyle bir şey meydana geldi şimdi politikacılar ve uzmanlar her yerde bu olayı yorumlamak için çırpınıp duruyorlar ve buna nasıl tepki verilmesi gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyorlar. Yorumcular şu üç sorunun cevabının peşindeler: (1) Trump ve Kim neden böyle bir şey yaptı? (2) Bunun sonuçları ne olacak? (3) Toplantı hakikaten de gerçekleşecek mi? Birinci sorunun cevabı olarak bazı kimseler Kim’in Trump’ın tehditlerı karşısında geri çekildiğini iddia ediyorlar. Daha az sayıdaki bir kimse ise, Trump’ın Kim’in tehditleri karşısında geri çekildiğini söylüyor. Ancak çoğunluk, gerçek sebeplerin farklı olduğunu ve son gelişmelerde tehditlerin ikincil bir rol oynadığını savunuyorlar. Bazıları, Kim’in &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır.</strong></p>
<p>2018 Martı’nın ilk haftasında Kore Yarımadası ile ilgili beklenmedik iki gelişme yaşandı. Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong-Un, daha önce koyduğu bazı ön şartlardan vazgeçerek Başkan Trump’a görüşme teklif etti. Ve Başkan Trump da Amerika’nın koyduğu birtakım ön şartlardan vazgeçerek Kim ile görüşmeye razı oldu.</p>
<p>Belki birileri bir yerlerde bu nevzuhur durumu öngörmüş ve hatta bu konuda yazıp çizmiş olabilir. Ama doğrusu ben bunların hiçbirini görüp okumadım. Değilmi ki böyle bir şey meydana geldi şimdi politikacılar ve uzmanlar her yerde bu olayı yorumlamak için çırpınıp duruyorlar ve buna nasıl tepki verilmesi gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunuyorlar. Yorumcular şu üç sorunun cevabının peşindeler: (1) Trump ve Kim neden böyle bir şey yaptı? (2) Bunun sonuçları ne olacak? (3) Toplantı hakikaten de gerçekleşecek mi?</p>
<p>Birinci sorunun cevabı olarak bazı kimseler Kim’in Trump’ın tehditlerı karşısında geri çekildiğini iddia ediyorlar. Daha az sayıdaki bir kimse ise, Trump’ın Kim’in tehditleri karşısında geri çekildiğini söylüyor. Ancak çoğunluk, gerçek sebeplerin farklı olduğunu ve son gelişmelerde tehditlerin ikincil bir rol oynadığını savunuyorlar.</p>
<p>Bazıları, Kim’in önkoşullardan vazgeçecek kadar kendini güçlü hissettiğini ve rejimi için aradığı meşruiyeti bu toplantının ona vereceğini düşündüğünü iddia ediyorlar. Bazıları ise Trump’ın önkoşulları azaltacak kadar kendini güçlü hissettiği ve önkoşulları kaldırmanın kendisine peşinde koştuğu dünya çapında büyük devlet adamı ve lider olma hayalini kazandıracağını düşündüğünü iddia ediyorlar. Diğer bazıları ise her ikisinin de aslında birbirlerini kandırabileceğini düşündüğünü ve anlaşma konusunda ciddi olmadıklarını iddia ediyorlar. Bütün bu bahsettiğimiz yorumlar Kuzey Kore dışındaki kişilerin görüşleri. Kuzey Kore’de ne tür tartışmalar döndüğünü bilemiyoruz. Ama tahminimce onlar da üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri konuşuyorlardır.</p>
<p>İkinci sorunun cevabına gelince: Sözkonusu gelişmelerin sonuçlarları ile ilgili tartışma, Kim ve Trump’ın motivasyonlarına neler olduğuna dair verilen cevaplarla yakından ilintilidir. Bazıları bunu Kim’in taktiksel dehası olarak görüyor. Bunu iddia edenlere göre söz konusu görüşmenin büyük kaybedeni Amerika Birleşik Devletleri olacak. Zira Trump elindeki en güçlü kozu olan “meşru ülke olarak tanımama (non-recognition)” kartını kullanmadan masada bırakıyor. Bazıları ise bunu Trump’ın taktiksel dehası olarak görüyor. Bunu iddia edenlere göre ise Amerika bu görüşmenin kazanını olacak. Zira bu Trump’ın daha sonra yapacağı muhtemel saldırılarda diğer ülkelerin muhalefetini aza indirgeyecek.</p>
<p>Üçüncü sorunun cevabına gelince: Toplantının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki tartışmalar da önceki iki soruya verilen cevaplara bağlıdır. Liderlerden herhangi birisi ya da her ikisi de ciddi değillerse, o zaman birinden biri toplantıyı iptal edecektir. Biri ya da herikisi de niyetlerinde ciddi olsalar dahi birinden birisi yaptıkları taktiksel hatanın farkına varırsa, toplantı yine gerçekleşmeyebilir.</p>
<p>Toplantı gerçekleşse bile iki tarafın derin farklılıklarını ciddi şekilde azaltabilecek bir anlaşmaya varmaları pek ihtimal dahilinde değil. Anlaşma imzalansa bile, diğer tarafın anlaşma şartlarına uyup uymadığı nasıl kontrol edilecek? Önceki görüşmelere katılan kimselerin üzerinde en çok durdukları konu anlaşmaya uyulup uyulmadığının kontrol edilmesinin en zor konu olduğu idi.</p>
<p>Başkan Ronald Reagan’ın, Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov ile yaptığı bir anlaşmada söylediği meşhur söz gibi “güvenin ama kontrol etmeyi unutmayın (trust but verify).” ABD ve Kuzey Kore arasında güven nerdeyse sıfır seviyesinde. Bunun üzerine bir de anlaşmaya uyulup uyulmadığı kontrol edilemezse, bu anlaşma sadece aptalların inanacağı sahte bir cennet olur.</p>
<p>Bu metni Kim ve Trump için paralel ifadeler kullanarak yazdım çünkü onların birbirlerinin aynadaki akisleri gibi davrandıklarına düşünüyorum. Benim kendi tahminim, bir toplantının gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu ve her iki tarafın da bundan olumsuz sonuçlar çıkaracağıdır.</p>
<p>Hal böyle olunca, bu nevzuhur gelişmeler Kore yarımadasındaki istikrar arayışını daha da zora sokacaktır. Benim kanaatimce bu da bir felakete dönüşebilir. Zira bu durum hepimizin başından beri düşünmek dahi istemediği savaşa yol açabilir.</p>
<p>Ancak nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünmüyorum. Aşağıdan yani hepimizden gelen baskılar, Kore yarımadasındaki istikrarı (barış kelimesinden daha net bir ifade) kuvvetle muhtemel güçlendirebilir. Ancak bu baskıyı doğurmak için mutlak surette organize olmak gerekir ki şu anda maalesef büyük ölçekte bu tür bir faaliyet yok.</p>
<p>Yarımadada istikrarın güçlenmesi için bir ihtimal daha var ki o da Kim ve Trump’ın öngörülemeyen kişisel kararları. Bizi bu ay ve daha önceleri epey bir şaşırttılar. Neden tekrar şaşırtmasınlar ki?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinin-istikrari-icin-bir-anlasma-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi Birinci Yüzyıl Jeopolitiği: Değişkenlik Heryerde</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:41:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[21. Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1742</guid>

					<description><![CDATA[Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor. Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter. Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu. Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde. Amerika Birleşik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti.</strong></p>
<p>Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor.</p>
<p>Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter.<br />
Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu.</p>
<p>Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nin sözümona güçlü müteffiklerine bir bakalım. Hangisinin “en yakın” müteffik olduğu ya da hangisinin “en uzun süreden bu yana” Amerikan müteffiki olduğu konusunda kelime oyunları yapabiliriz. Bazıları için bu müttefik İngiltere ve İsrail olabilir hatta bazıları Suudi Arabistan da diyebilir. Ya da Japonya, Güney Kore, Kanada, Brezilya ve Almanya gibi eski güvenilir ortaklarından oluşan bir liste hazırlayalım. Ve bu müttefiklere de “iki numaralar” diyelim.</p>
<p><strong>Trump, Amerika’yı Köreltti</strong></p>
<p>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Mesela Kore yarımadasındaki durumu ele alalım. Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan vazgeçmesini istiyor. Bu, Amerika’nın uzun yıllardan beri devam eden geleneksel politikası. Sözkonusu politika Bush ve Obama’nın başkanlığı döneminde de aynıydı. Trump iktidarında da aynı politika sürdürülüyor. Farklı olan amaca ulaşmada kullanılan metodlar. Daha önceleri Amerikan politikası diplomasi ile birlikte yaptırımları da kullanıyordu. Diplomasiye müracatın sebebi, çok fazla tehdit etmenin bir süre sonra kendi kendini etkisiz hale getiren bir silah olduğu düşüncesi idi. Ancak Trump bunun tam tersine inanıyor. Açık tehditler savurmayı en büyük silahı olarak görüyor.</p>
<p>Ancak Trump’ın günü gününü tutmuyor. Bir gün Kuzey Kore’yi yok etmekle tehdit ederken, ertesi gün Japonya ve Güney Kore’yi hedef tahtasına oturtuyor. Mesela oralardaki ABD silahlı varlığının devam edebilmesinin masrafları için Japonya ve Güney Kore’nin mali desteğinin yetersiz olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, bu ülkeler, Amerika’nın gidip gelen bu söylemleri yüzünden Amerika’nın kendilerini koruyup korumayacağından emin olamıyorlar.</p>
<p>Japonya ve Güney Kore ise Amerika ile sorunlarını zıt yöntemlerle çözmeye çalışıyorlar. Japonya, (değişen) ABD taktiklerine karşı halkın tam desteğini vadederek ABD ile ortaklığın sürmesini amaçlıyor. ABD’yi memnun ederek daha önce aldığı teminatların devamlılığını sağlamaya çalışıyor. Güney Kore ise farklı bir taktik kullanıyor. ABD’nin taleplerini göz ardı ederek Kuzay Kore ile yakın diplomatik ilişkilerini sürdürüyor. Kuzey Kore rejimi ile arasını iyi tutarak iki ülke arasındaki tansıyonun artmasını önlemeye çalışıyor.</p>
<p>Bu taktiklerden her hangi birinin işe yarayıp yaramayacağı belli değil. Şu an için kesin olan şu ki Amerika Birleşik Devletleri durumu kontrol altına alamıyor. Güney Kore ve Japonya, Birleşik Devletlerin ne yapacağını tam olarak kestiremedikleri için kendi konumlarını güçlendirmek adına gizliden gizliye nükleer silahlanma yoluna gidiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin tavrının sürekli değişkenlik arzetmesi tepkilere yol açıyor ve bu da Amerika’nın gücünün daha da zayıflamasına sebebiyet veriyor.</p>
<p><strong>Kaotik Zigzagların Düzeni</strong></p>
<p>Aynı şekilde Endonezya’dan Mağrip’e kadar uzanan ve İslam dünyası olan adlandırılan yerlerdeki çetrefilli durumları ele alalım; özellikle de Suriye’deki durumu. Bölgede olan ya da bölgede çıkarı olan her büyük gücün asli bir “düşmanı” (ya da düşmanları) var. Suudi Arabistan ve İsrail için bu düşman İran. İran için Amerika Birleşik Devletleri, Mısır için Müslüman Kardeşler, Türkiye için Kürtler ve Irak rejimi için Sünniler. İtalya için ise göçmen akışını kontrolden çıkaran El-Kaide. Peki Amerika Birleşik Devletlerinin asli düşmanı kim? Kim bilir? Herkesin asıl endişe ettiği şey de bu. ABD şu anda iki çelişkili önceliğe sahip gibi görünüyor. Bir gün Kuzey Kore’yi bir takım yaptırımlarla dize getirmek isterken ertesi gün Doğu Asya’da Amerikan müdahelesini sona erdirmek ya da en azından bölge için yapılan harcamalarını kısmak istiyor. Her iki durumda da Amerika’nın sözünün ağırlığı giderek azalıyor.</p>
<p>Dünyanın diğer bölgelerinde de durum bundan çok farklı değil. Buradan çıkarılacak en önemli ders, Amerika Birleşik Devletleri’nin çöktüğü ve hali hazırda başka bir hegemonun ortaya çıkmadığı. Bu durum da dünya düzeninin genel kaotik zigzaklarına bir yenisini daha ekliyor. Değişkenlik diye bahsettiğimiz hadise de bu.</p>
<p>Bu tabii ki büyük bir tehlike. Kaotik bir düzende nükleer kazalar, hatalar ya da çılgınlıklar bir anda herkesin, özellikle de dünyadaki askeri güçlerin zihnini en çok meşgul eden şey haline gelebilir. Söz konusu tehlike ile nasıl başa çıkılacağı kısa vadedeki en önemli jeopolitik meseledir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gürültücü Trump</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gurultucu-trump/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:54:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1618</guid>

					<description><![CDATA[Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır…Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor. Katalonya’daki seçimler hakkında ya da Güneydoğu Asya’da ABD-Çin rekabeti karşısında Avustralya’nın ne yapması gerektiği hususlarında yazacaktım. Her iki konunun da kapitalist dünya sisteminin yakın geleceği için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat öyle görünüyor ki herkesin tartışmak istediği şey Trump’ın ne söyleyeceği ve söylediklerinin bir fark yaratıp yaratmayacağı konusu. Trump’ın gerek dostlarının gerekse düşmanlarının merak ettiği en önemli soru şu: “Trump göreve devam edebilir mi?” Önceleri devam edemeyeceğini düşünüyordum ama şimdi fikrim değişti. Sebebi de şu: Mevcut durum hakkında ne biliyoruz? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Trump’ın popülaritesi oldukça düşük hatta yakın zamanda daha da düşebilir. Kendisi popülaritesini düşük gösteren anket sonuçlarının sahte haberler olduğunu iddia ediyor. Buna kendisi de inanmış görünüyor. Trump her zaman egosunu tatmin edecek şekilde hareket eden birisi. Başarısının ölçütünü görevde kalma, 2020’de seçimi yeniden kazanma ve 2024 yılına kadar başkanlık koltuğunda oturma olarak görüyor. Bana göre Trump’ın taktikleri şunlar: Öncelikle olumsuz bile olsa manşetlerden hiç inmek istemiyor. Onun hakkında yazdığım &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır…Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor.</strong></p>
<p>Katalonya’daki seçimler hakkında ya da Güneydoğu Asya’da ABD-Çin rekabeti karşısında Avustralya’nın ne yapması gerektiği hususlarında yazacaktım. Her iki konunun da kapitalist dünya sisteminin yakın geleceği için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat öyle görünüyor ki herkesin tartışmak istediği şey Trump’ın ne söyleyeceği ve söylediklerinin bir fark yaratıp yaratmayacağı konusu.</p>
<p>Trump’ın gerek dostlarının gerekse düşmanlarının merak ettiği en önemli soru şu: “Trump göreve devam edebilir mi?” Önceleri devam edemeyeceğini düşünüyordum ama şimdi fikrim değişti. Sebebi de şu:</p>
<p>Mevcut durum hakkında ne biliyoruz? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Trump’ın popülaritesi oldukça düşük hatta yakın zamanda daha da düşebilir. Kendisi popülaritesini düşük gösteren anket sonuçlarının sahte haberler olduğunu iddia ediyor.</p>
<p>Buna kendisi de inanmış görünüyor. Trump her zaman egosunu tatmin edecek şekilde hareket eden birisi. Başarısının ölçütünü görevde kalma, 2020’de seçimi yeniden kazanma ve 2024 yılına kadar başkanlık koltuğunda oturma olarak görüyor.</p>
<p>Bana göre Trump’ın taktikleri şunlar: Öncelikle olumsuz bile olsa manşetlerden hiç inmek istemiyor.</p>
<p>Onun hakkında yazdığım şu yazıya baksanız, Trump’ın bu amacını benimle bile başardığını farkedersiniz. Trump’ın söylediği az sayıdaki akıllıca şeylerden biri, birçok haber kanalı ve gazetenin onun hakkında yaptığı haberler yüzünden ayakta kaldığı. Trump’a göre, kendisi olmasa bunların birçoğu iflas ederdi.</p>
<p>Ancak devamlı manşetlerde kalmak yeterli değil. Trump, ABD ve dünya kamuoyunu daha da kutuplaştırmaya devam etmek zorunda. Amerikan seçmeni ne kadar kutuplaşırsa, bu Trump’ın o kadar işine geliyor. Şu anda 2016 seçimlerinde Rusya’dan yardım aldığı iddiaları yüzünden muhtemel bir mahkeme suçlamasıyla karşı karşıya. Tabii ki kendisi böyle bir işbirliğini redediyor.</p>
<p>Bu sırada yardakçıları, Trump’ın yasadışı bir şey yaptığına dair kanıt getiren insanlara pervasızca saldırıyorlar. Düsturları herşeyi sonuna kadar inkar etmek ve eleştirenlerin güvenilirliliğine halel getirmek için mümkün olan herşeyi mübah görmek.</p>
<p>Trump görevden azledilebilir mi? Bu olasılık zaman geçtikçe azalıyor. Ve ABD Senatosu, görevden alınması için çoğunluğu sağlasa dahi bu konuya Temsilciler Meclisi karar verecek. Orada da görevden azil için üçte ikilik bir oy çoğunluğu gerekiyor.</p>
<p>2020’de Cumhuriyetçi Parti Trump’ın adaylığını rededebilir mi? Bu da oldukça mantıksız bir seçenek. Zira Trump bağımsız olarak seçimlere katılabilir ve bu da Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasına sebebiyet verir.</p>
<p>Trump karşıtı hareketlerin iki sonucu olacaktır: Trump’ı kayıtsız şartsız destekleyen taraftarları Trump’ı alaşağı etmek isteyen hiçbir siyasetçiyi desteklemeyebilir. Aynı zamanda daha “ılımlı” taraftarları, Trump’ın birçok meseledeki aşırı tutumu yüzünden bir daha kendisine oy vermek istemeyebilir. Her iki durumda da kazanan Demokratlar olacaktır. Bu nedenle bazı uzmanlar aralarda yapılacak seçimlerde Demokrat Parti’nin zafer kazanacağını ileri sürüyorlar. Demokrat Parti’nin seçimi kazanma olasılığı Cumhuriyetçileri birleştirirken, kendilerini bölme riski taşıyor.</p>
<p>Zira Demokratlar hala seçimi kazanma taktiklerinin ne olması gerektiğinde hemfikir değiller. Bilinmesi gereken en önemli şey: Trump’ın bu konularda sessiz kalmayacağıdır. Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır. Zaten esasında kişisel gücü de böyle şeylerden gelmektedir. Ben şahsen Trump’ın yeniden seçilmesinin çok bir felaket getireceğini düşünmüyorum.</p>
<p>Birçok kişinin de işaret ettiği gibi şu andaki başkan yardımcısı Mike Pence, ilericiler için Trump’dan daha da kötü bir Başkan olacaktır. Pence, Trump’a nazaran sadece daha az gürültücü biridir. Amerika’nın dışında, dünyanın geri kalan kısmında ise Trump’ın sözünün bir değeri yok. Ancak bizatihi bu gerçek onu çok tehlikeli yapıyor.</p>
<p>Dünya politikasını anlamada kör cehaletten sıyrılıp, konulara biraz vakıf oldukça, daha fazla hata yapmaya başladı. Bundan dolayı her geçen gün kendisinin ve sonraki ABD başkanlarının diplomatik avantaj kazanma şansını kaybediyor.</p>
<p>Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor.</p>
<p>Korkarım ki Trump’ın gürültülerine mahkumuz artık. Ancak bu ilerici davalar için hiç başarı kazanamayacağımız anlamına gelmiyor. Şimdi Trump’ın ne yapabileceğine değil, bizim ne yapıp yapamayacağımıza odaklanmamız gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mescid-i Aksa’nın Altı Oyuluyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mescid-i-aksanin-alti-oyuluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:29:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Aksa]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Atalay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1481</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir. Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı. ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi. 1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</strong></p>
<p>Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı.</p>
<p>ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi.</p>
<p>1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin öncülüğünde bir grup Siyonist, Mescid-i Aksa’ya sabotaj düzenleyerek caminin önemli bir kısmını tahrip etmişti. Bunun üzerine bütün İslam dünyası halkları ve liderlerinden çok büyük tepkiler gelmişti. İKÖ bu olay üzerine 22–25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas’ın başkenti Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirvesi Konferansı’nda alınan bir kararla kuruldu. Kuruluş gaye ve amacı Kudüs/Mescid-i Aksa olmasına rağmen maalesef bu konu zamanla teşkilatın en zayıf ve ilgisiz olduğu bir başlığa dönüşmüştür.</p>
<p><strong>İsrail Mescid-i Aksa’da Ne Yapmak İstiyor?</strong></p>
<p>İsrail işgal politikası adım adım hedefine doğru ilerliyor. 1948’de işgal, 1969’da Mescid-i Aksa’ya ilk saldırı yapılıyor. Çok geçmeden 1970-72 yılları arasında Mescid-i Aksa’yı çevreleyen surların hemen altında bu kez arkeolojik çalışma adı altında tünel kazılarına başlanılıyor. Yeni kazılar, 1974’ten başlayarak 1976’ya kadar sürdü ve aralarında Ubade bin Samit ile Şeddat bin Evs gibi sahabe kabirlerinin de bulunduğu Müslüman mezarlığının yok edilmesi ile devam etti. Süleyman Mabedi’nin kalıntılarını arama bahanesiyle yürütülen kazılarda 1977 yılından itibaren caminin kadınlar bölümünün tam altına ulaştılar. Ağlama Duvarı yönünden kazılarını sürdüren Siyonistler, 1979 yılında Mescid-i Aksa’yı zemin altından doğu-batı yönünde ikiye böldüler. Yine aynı yıl yapılan resmi açılışla, tünel içinde küçük bir Yahudi ibadethanesi geçici olarak kullanılmaya başlandı. Böylece işgalin ilk 10 yılında Kudüs’ün sembolü durumundaki Mescid-i Aksa’yı yok etme siyasetini sistemli ve sinsi bir şekilde yürüten işgal rejimi, arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar sonucunda, Mescid-i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi eserleri (camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlar) ya tamamen yok etmiş ya da kalıcı hasarlar vermiş oldu.</p>
<p>1982 yılından sonra başlayan ikinci aşama yeni kazı ve yıkım çalışmalarında, çevredeki bazı Arap sakinlerinin evleri kamulaştırıldı ya da doğrudan doğruya Yahudi yerleşimcilere verildi. 1994 yılında Siyonist Kudüs Belediyesi “Kudüs 2020” projesini kabul ederek, Aksa’nın çevresindeki Müslüman nüfusun tahliye sürecini hızlandırdı. Ocak 1999 tarihinde Mescid-i Aksa’yı Süleyman Mabedi’ne dönüştürme yolunda İsrail kamuoyunda resmi tartışmalar başlatıldı. Temmuz 2000 tarihinde toplanan İsrail parlamentosu, Kudüs’ün “İsrail’in ebedi başkenti” olduğunu yasa maddesi haline getirdi. Eylül 2000 tarihinde Ariel Şaron tarafından yapılan provokatif Aksa ziyareti, camiye yönelik en cüretkâr saldırılardan biri olarak tarihe geçerken Aksa intifadasının başlamasına neden oldu. Bu süreç içinde 5 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti. O tarihten itibaren günün belirli saatlerinde Yahudi grupların cami haremine girmelerine güvenlik desteği ile göz yumulmaya başlandı.</p>
<p>2008 yılı sonundan itibaren Aksa Camii’nin çevresindeki mahalleleri boşaltmaya başlayan Siyonist yönetim, Silvan, Şeyh Cerrah ve Butsan mahallelerinde, Müslümanlara ait çok sayıda evi tahliye ettirdi.</p>
<p>2009 yılında Kudüs Belediyesi aldığı karar ile Doğu Kudüs’te ruhsatsız olduğu gerekçesiyle Filistinlilere ait evlerin yüzde 25’inin yıkılacağını açıkladı.</p>
<p>2011 yılındaki Arap Baharı süreci ise işgalcilere çok büyük fırsatlar sundu. Gelinen aşamada adım adım mescidin içine dahi giren işgal askerleri, bütün harem bölgesini kameralarla donatarak ibadethaneyi tam bir hapishaneye dönüştürdü. İçeriye girerken aranan Müslümanlardan sakıncalı bulunanlar ibadetten alıkonulmakta ve mescit adeta insansızlaştırılmaktadır.</p>
<p>İslam dünyasının içinde bulunduğu manzaranın hali göz önüne alındığında gerçekçi olmak gerekirse İsrail saldırganlığının durdurulması ve Kudüs’ün korunması konusunda İslam ülkelerinin ciddi yaptırım imkânı maalesef yok.</p>
<p><strong>Kudüs İçin Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Batı dünyası ve uluslararası sistem içinde sayıları az da olsa onurlu ve duyarlı siyasetçileri harekete geçirerek, İslam ülkelerinin BM ve UNESCO içinde yeni tartışmalar açması yararlı olacaktır. Hıristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara hukukçular tarafından destek olunabilir. Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</p>
<p>Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir. Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahran&#8217;ın Kudüs Penceresi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tahranin-kudus-penceresi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yakup Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[Yakup Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1471</guid>

					<description><![CDATA[ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık’ta Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı İslam dünyasında olduğu gibi komşumuz İran’da da oldukça sert karşılandı. Trump’ın tepki çeken kararının ardından 13 Aralık’ta İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü Kudüs toplantısının ardından çıkan karar bildirgesi Tahran’ı memnun etmedi. İran açısından karar bildirgesi, kınama ve reddetme ile yaptırımı olmayan bir bildirge niteliğinde değerlendirildi. Ayrıca bildirgede Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması ifadesi, bu ülkenin yıllardır savunduğu başkenti Kudüs olan özgür ve bağımsız Filistin ülküsüne ters düşmekteydi. Peki İran’ın Kudüs meselesi ve İsrail’e bakış açısı nedir? İran İslam Devrimi ve Kudüs İsrail’i bir devlet olarak tanımayan İran, İslam Devrimi’nin ikinci gününde ülkede bulunan İsrail Büyükelçiliğini boşaltmış, diplomatları sınır dışına çıkartmıştı. İslam devrimi sonrası ülkeyi ilk ziyaret eden isim Filistin devlet başkanı Yaser Arafat olmuş ve bu ziyarette boşaltılan İsrail büyükelçilik binasına Filistin bayrağı çekilmiş ve burası Filistin büyükelçiliği olarak ilan etmiştir. Halen başkent Tahran’da bulunan büyükelçilik binasında Filistin devleti temsil edilmektedir. Özgür Filistin düşüncesinin İran’da her daim akıllarda olmasını isteyen İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni, “İslami vahdet ve ilahi birlik sayesinde bugün bir tek safta birleşen İran millet, devlet, meclis, ordu ve diğer silahlı kuvvetleri, insan haklarına tecavüzde bulunan her şeytanî güce karşı durarak mazlumu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık’ta Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı İslam dünyasında olduğu gibi komşumuz İran’da da oldukça sert karşılandı. Trump’ın tepki çeken kararının ardından 13 Aralık’ta İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü Kudüs toplantısının ardından çıkan karar bildirgesi Tahran’ı memnun etmedi. İran açısından karar bildirgesi, kınama ve reddetme ile yaptırımı olmayan bir bildirge niteliğinde değerlendirildi. Ayrıca bildirgede Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması ifadesi, bu ülkenin yıllardır savunduğu başkenti Kudüs olan özgür ve bağımsız Filistin ülküsüne ters düşmekteydi. Peki İran’ın Kudüs meselesi ve İsrail’e bakış açısı nedir?</p>
<p><strong>İran İslam Devrimi ve Kudüs</strong></p>
<p>İsrail’i bir devlet olarak tanımayan İran, İslam Devrimi’nin ikinci gününde ülkede bulunan İsrail Büyükelçiliğini boşaltmış, diplomatları sınır dışına çıkartmıştı. İslam devrimi sonrası ülkeyi ilk ziyaret eden isim Filistin devlet başkanı Yaser Arafat olmuş ve bu ziyarette boşaltılan İsrail büyükelçilik binasına Filistin bayrağı çekilmiş ve burası Filistin büyükelçiliği olarak ilan etmiştir. Halen başkent Tahran’da bulunan büyükelçilik binasında Filistin devleti temsil edilmektedir. Özgür Filistin düşüncesinin İran’da her daim akıllarda olmasını isteyen İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni, “İslami vahdet ve ilahi birlik sayesinde bugün bir tek safta birleşen İran millet, devlet, meclis, ordu ve diğer silahlı kuvvetleri, insan haklarına tecavüzde bulunan her şeytanî güce karşı durarak mazlumu savunmaya ve Kudüs ile Filistin tekrar Müslümanlara dönünceye kadar aziz Filistin ve Kudüs’ü desteklemeye kararlıdırlar. Dünya Müslümanları Kudüs gününü dünyadaki bütün Müslümanların, hatta dünya mustazaflarının günü olarak kabul etmeli ve o hassas noktadan hareketle müstekbirler ve dünyayı sömüren yamyamların karşısına dikilerek mazlumları müstekbirlerin zulümlerinden kurtarıncaya kadar mücadeleden vazgeçmemelidirler.”1 diyerek Ramazan ayının son Cuma gününü Kudüs Günü olarak ilan etmişti. 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin ontolojik olarak önüne koyduğu ilk hedef de Kudüs’ü özgürleştirmekti. Geride kalan otuz sekiz yılda İran’ın mevcut sistemi, Filistin davasının gerçek hamisi olduğunu iddiasını sürekli gündemde tuttu.</p>
<p><strong>İran’ın Kudüs Stratejisi</strong></p>
<p>İran’ın Filistin ve Kudüs meselesine ilişkin bakışını, İslam Devriminin ilk günlerinden itibaren günümüze kadar manevi boyutu kadar stratejik olarak da tanımlamak mümkündür. Ülkenin siyasi ve dini olarak en üst yöneticisi olan ve İran’da İslam Devrimi Rehberi olarak anılan, ülkemizde bilinen sıfatı ise Dini Lider olan Ayetullah Seyit Ali Hamanei, Kudüs meselesini şu şekilde tanımlamaktadır: “Kudüs meselesi, bizim kadim meselemizdir. Defalarca söylediğimiz gibi biz bir süreliğine rant sağlamak için Kudüs’ten bahsetmiyoruz, bu bizim stratejik meselemizdir. Kudüs bizim için Tahran ve Meşhed şehirlerinden farksızdır. Kudüs bizim evimizdir. Elbette biz Kudüs’ün sahipliğini iddia etmiyoruz. Fas Konferansı’nda ortaya atıldığı gibi, İran’ın Kudüs’ü işgal etmek istediğine dair tutturulan söylemleri kimsenin ağzına almasına da izin vermeyiz. Kudüs şehri, Kudüs  halkınındır. Onlar Müslüman kardeşlerimizdir. Tıpkı İsfahan, Şiraz, Tahran ve Meşhed gibi Kudüs’te İslam şehridir. Bu şehirler, düşmanın hâkimiyetinde olduğunda nasıl kurtarmaya çalışırsak, Filistin’in şehirlerini de öyle kurtarmaya çalışıyoruz. Kudüs  ve tüm Filistin topraklarını İslam düşmanlarının kontrolü altına düşmüş ve kurtarılarak halkına geri verilmesi gereken İslam şehirleri olarak hissediyoruz.”2</p>
<p>Bu sözler Kudüs meselesinin bu ülkede milli bir mesele olarak içselleştirildiğini göstermesi bakımından çarpıcıdır.</p>
<p><strong>İran’a Yönelik Suçlamalar</strong></p>
<p>Tahran’ın Filistin meselesine bakış açısından suçlandığı iki noktaya da değinmekte fayda var. Birincisi İran’ın bu meseleye de mezhepçi yaklaştığı, ikincisi Yahudi düşmanlığı yaptığı şeklindedir. Bu algı İslam dünyası ile birlikte ülkemizde de yaygınca kabul görmektedir. Suçlamaların ilki ile ilgili şu bilgileri paylaşmak mümkün: İran’ın mezhep ayrımı gözetmeden Filistin’in özgürlüğü için mücadele eden bütün örgütlere destek verdiği aşikâr. HAMAS, İslami Cihad, FHKC hatta El Fetih gibi direniş hareketleri ile Lübnan’daki Hizbullah bu örgütlerden bazılarıdır. Burada mezhep ayrımı gözetilmeden özgür Kudüs mücadelesine destek öne çıkmaktadır. İkinci suçlama ise aktardığımız üzere, İran’ın Kudüs meselesini Yahudi düşmanlığı temeline oturttuğudur. İran Dini lideri Ayetullah Hamanei’nin bu konuya ilişkin şu açıklamalarına dikkatli bakmak gerekir: “Elbette Kudüs halkının tamamı Müslüman değil, ancak çoğunluğu Müslümandır. Orada Müslümanlar, Nasranîler ve Yahudiler birlikte yaşayabilirler. İslam ülkelerinin Siyonist düşmanlara karşı ciddi bir harekette bulunmaları gerektiğine inanıyoruz. İsrail ortadan kaldırılmalı sözünün özü şudur: Filistin Yahudileri İslam devletinin hâkimiyeti altında yaşamayı kabul ederse, orada yaşayabilirler. Davamız Yahudi düşmanlığı değildir, davamız Müslüman topraklarının zorla gasp edilmesidir. Eğer Müslüman liderler ve başkanlar dünya güçlerinin etkisinde kalmazlarsa, bu görevi yerine getirebilirler. Ancak ne yazık ki bunu yapmıyorlar.”3</p>
<p>Hamanei’nin sözlerinin devletin resmi düşüncesi olduğunu sanırım tekrar etmemize gerek yoktur.</p>
<p><strong>Kudüs Gücü Ordusu</strong></p>
<p>İran’ın, İslam Dünyası içerisinde Kudüs’ün özgürleştirilmesi amacıyla resmi bir askeri birlik kuran tek ülke özelliğini de bir kenara not etmek gerekir. İran-Irak Savaşı sırasında kurulan, Kudüs Gücü Ordusu, İran Devrim Muhafızları bünyesinde bulunan en seçkin birlik olarak kabul edilir. Birliğin emir komuta zincirinin en üstünde ise İran Dini Lideri bulunmaktadır.</p>
<p>İran Devrim Muhafızları’nın sınır dışında olan bütün askeri operasyonları bu birliğin sorumluluğundadır. Karargâhı ve kaç kişiden oluştuğu resmi olarak açıklanmayan Kudüs Gücü Ordusu’nun, kuruluş felsefesi Kudüs’ün işgalden kurtarılmasıdır.</p>
<p><strong>İran’ın Çözüm Planı</strong></p>
<p>İran İslam Cumhuriyeti’nin günümüzdeki tartışmalara bakış açısını anlamak için şu bilgi de faydalı olacaktır. Tahran yönetimi İsrail’i tanımamakla beraber Tel-Aviv yönetimini “İşgalci” veya “Siyonist rejim” olarak kabul etmektedir. Bu çerçevede Tahran, başkenti Kudüs olan Filistin mücadelesinin sadece dini bir bakış açısı ile değil, anti-emperyalist ve anti-Siyonist cephenin genişletilerek verilmesi gerektiğini savunmaktadır.</p>
<p>İran, İsrail’e karşı silahlı mücadelenin sonuna kadar devam etmesinden yanadır. Yine de kendisini İsrail ile savaş durumunda olan bir ülke olarak tanımlamaz. Filistin meselesinin demokratik yollarla çözüme kavuşacağına yönelik bir perspektifi olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, Filistin’de ülkenin tamamını kapsayan bir referandumun yapılması gerektiği görüşü öne çıkmaktadır. İran’a göre yapılacak referandum, Filistin topraklarında yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve ülke dışına göçe zorlanmış mülteci Filistinlileri de kapsamalıdır. Bu referandumda yasadışı olarak ülkeye gelen göçmenlerin de geleceği tayin edilmeli ve ülkenin geleceği belirlenmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
