<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Nov 2023 14:13:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kitap &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yuval Noah Harari…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yuval-noah-harari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yuval-noah-harari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 14:13:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İntihal]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18937</guid>

					<description><![CDATA[İsrailli tarihçi ve yazar. Son zamanların oldukça popüler bir düşünürü kabul ediliyor. Yazdığı 4 kitap çok satanların en üstlerinde yer alıyor. &#8220;21. Yüzyıl için 21 Ders&#8221; kitabını 18 Ağustos 2020 tarihi itibariyle notlar alarak okumuş ve paylaşmıştım. Güzel tespitlerinin yanında oldukça sapkın görüşleri de var. Ancak müthiş bir intihalci.  Çünkü, onun kendi görüşü ve tespiti olarak anlattıklarının çoğunu Slovoj Zizek yıllardır anlatıyor… Ve Mahir Kaynak’ın kızı Prof. Deniz Ülke Arıboğan, Duvar adlı kitabında, bu konuları bir gömlek daha iyi anlatmış. Bu kitabı parası ve zamanı çok olup okumak isteyen varsa bir şey demiyorum ama olur ya, yine de okumak isteyen varsa,  şahsi kanaatim gerek yok. Ben okudum. Bence başka faydalı şeyler okuyun. Lanetli kavmin içindeki ateist bir eğitimcinin doğru anlaşılması için tekrar paylaşıyorum. Sayfa sayfa… Tırnak içinde alıntılar ve sonra da benim &#160;yorumlarım… … S:21 “Seçkinler&#160; tüm&#160; dünyanın&#160; geçmişini&#160; açıklama&#160; ve&#160; geleceğini&#160; öngörme&#160; iddiası&#160; taşıyan&#160; üç&#160; büyük&#160; anlatı&#160; formüle ettiler:&#160; faşist&#160; anlatı,&#160; komünist&#160; anlatı&#160; ve&#160; liberal&#160; anlatı…” &#8211; &#160;İslam’ı yok sayıyor. Halbuki bu anlatıların hepsi son 300 yıla ait materyalist teoriler. Bu adam üstelik tarihçi ve 13 bin yıl öncesinden gelen Göbeklitepe gerçekleri hiç umurunda değil. Bilmiyor. Popülist bir lavuk. İlk tespitim bu&#8230; S:22 “Türkiye&#160; ve&#160; Rusya gibi&#160; ülkelerin&#160; başındaki&#160; &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İsrailli tarihçi ve yazar. Son zamanların oldukça popüler bir düşünürü kabul ediliyor. Yazdığı 4 kitap çok satanların en üstlerinde yer alıyor. &#8220;21. Yüzyıl için 21 Ders&#8221; kitabını 18 Ağustos 2020 tarihi itibariyle notlar alarak okumuş ve paylaşmıştım. Güzel tespitlerinin yanında oldukça sapkın görüşleri de var. Ancak müthiş bir intihalci.  Çünkü, onun kendi görüşü ve tespiti olarak anlattıklarının çoğunu Slovoj Zizek yıllardır anlatıyor… Ve Mahir Kaynak’ın kızı Prof. Deniz Ülke Arıboğan, Duvar adlı kitabında, bu konuları bir gömlek daha iyi anlatmış. Bu kitabı parası ve zamanı çok olup okumak isteyen varsa bir şey demiyorum ama olur ya, yine de okumak isteyen varsa,  şahsi kanaatim gerek yok. Ben okudum. Bence başka faydalı şeyler okuyun.</p>



<p>Lanetli kavmin içindeki ateist bir eğitimcinin doğru anlaşılması için tekrar paylaşıyorum.</p>



<p>Sayfa sayfa… Tırnak içinde alıntılar ve sonra da benim &nbsp;yorumlarım…</p>



<p>…</p>



<p>S:21</p>



<p>“Seçkinler&nbsp; tüm&nbsp; dünyanın&nbsp; geçmişini&nbsp; açıklama&nbsp; ve&nbsp; geleceğini&nbsp; öngörme&nbsp; iddiası&nbsp; taşıyan&nbsp; üç&nbsp; büyük&nbsp; anlatı&nbsp; formüle ettiler:&nbsp; faşist&nbsp; anlatı,&nbsp; komünist&nbsp; anlatı&nbsp; ve&nbsp; liberal&nbsp; anlatı…”</p>



<p>&#8211; &nbsp;İslam’ı yok sayıyor. Halbuki bu anlatıların hepsi son 300 yıla ait materyalist teoriler. Bu adam üstelik tarihçi ve 13 bin yıl öncesinden gelen Göbeklitepe gerçekleri hiç umurunda değil. Bilmiyor. Popülist bir lavuk. İlk tespitim bu&#8230;</p>



<p>S:22</p>



<p>“Türkiye&nbsp; ve&nbsp; Rusya gibi&nbsp; ülkelerin&nbsp; başındaki&nbsp; iktidar sahipleri yeni bağnaz demokrasi tipleri&nbsp; deneyip düpedüz&nbsp; diktatörlük uyguluyorlar.”&nbsp;</p>



<p>&#8211; &nbsp;Rusya’nın seçim sistemini bilmiyorum. Gerçek, Putin seviliyor. Türkiye’deki ise apaçık, seçim sistemi 18 yıldır koalisyon çıkarsaydı bu lavuk yine aynı fikirde olacak mıydı acaba?</p>



<p>S:28</p>



<p>“Demokrasi Abraham&nbsp; Lincoln&#8217;ın, ‘Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz ama tüm insanları sürekli kandıramazsınız’ prensibi üzerine kuruludur.“</p>



<p>&#8211; &nbsp;Sadece demokrasi değil, bütün hayat sistemleri için geçerli bir realite bu.</p>



<p>S:29</p>



<p>“İnsanların oylarını ayakları&nbsp; ele&nbsp; verir. Dünyayı&nbsp; gezip dolaşırken ABD, Almanya, Kanada ya da Avustralya&#8217;ya göç&nbsp; etmek isteyen bir sürü insanla tanıştım. Tanıştıklarım arasında Çin&#8217;e ya da Japonya&#8217;ya göç etmek&nbsp; isteyenler de vardı. Ama&nbsp; bugüne&nbsp; bugün&nbsp; Rusya&#8217;ya&nbsp; göç&nbsp; etme&nbsp; hayali&nbsp; kuran&nbsp; biriyle karşılaşmadım.“</p>



<p>&#8211; &nbsp;Türkiye’de ve Türki devletlerde çok var Rusya&#8217;ya yerleşen… Göç etmiş olanları biliyorum ve onlarca da düşüneni.</p>



<p>S:30</p>



<p>“Küresel İslam konusuna gelince, bunu cazip bulanlar genellikle zaten bunun içinde doğmuş olanlar.&nbsp; Suriye ve Irak&#8217;taki bazı insanlara hatta Alman ya ve&nbsp; Birleşik Krallık&#8217;taki yabancılaştırılmış Müslüman&nbsp; gençlere hitap etse de (Kanada veya Güney Kore şöyle dursun) Yunanistan ya da Güney&nbsp; Afrika gibi ülkelerin dertlerine deva bulmak için küresel bir halifeliğe katılacağını düşünmek zor”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Zor evet bu konuda gerçek İslam’ın yükselişini hazmetmek oldukça zor.</p>



<p>S:33</p>



<p>“İçinizden kendinizi sokağa atıp, ‘Kıyamet geliyor’ diye&nbsp; bağırmak geliyorsa, kendinize şunu söylemeyi&nbsp; deneyin:&nbsp; ‘Yok, öyle değil.&nbsp; İşin aslı dünyada neler olup&nbsp; bittiğini anlamıyorum’ o&nbsp; kadar.&#8221;</p>



<p>&#8211; &nbsp;Muhtemelen okuduğu İbrani okulundan kalma felsefi bir ifade.</p>



<p>S:38</p>



<p>“Buna benzer şekilde, Dünya Sağlık Örgütü&#8217;nün tespit ettiği yeni bir hastalık ya da bir laboratuvarda üretilen yeni bir ilaç gibi gelişmeler hakkında dünyanın dört bir yanındaki&nbsp; tüm&nbsp; doktorların&nbsp; bilgilerini&nbsp; güncellemek neredeyse&nbsp; imkansız.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Anlaşılan bu konuda oldukça cahil. Çin sadece doktorların değil tüm halkının yüz tanımlamasını yaptı. DSÖ de tüm doktorların sicilini tutuyor. Tüm aşı çalışmalarının genetik kodları da paylaşılıyor.</p>



<p>S:43</p>



<p>“IBM&#8217;in satranç programı Deep Blue, &nbsp;Gary&nbsp; Kasparov&#8217;u yendikten sonra insanlar satranç oynamayı bırakmadı. Aksine satranç ustası insanlar, yapay zeka ürünü antrenörler sayesinde her zamankinden&nbsp; daha iyi bir seviyeye geldi.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Evet, yenildiği yapay zekayı daha sonra yendi.</p>



<p>S:60</p>



<p>“Artık iki muazzam devrimin eşiğindeyiz. Bir yandan biyologlar insan bedeninin ve bilhassa da beyinle&nbsp; insan duygularının gizemini deşifre ederken, öte yandan bilgisayar bilimiyle uğraşanlar bize eşi benzeri görülmemiş bir veri&nbsp; işleme gücü sağladı.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Yanlış… İnsan beyninin işleyişinin henüz daha ¼’ü ancak keşfedildi.</p>



<p>S:65</p>



<p>2012&#8217;nin&nbsp; Mart&#8217;ında Avustralya&#8217;ya giden iki Japon turist yakınlardaki bir adaya günübirlik gitmeye&nbsp; karar vermiş ve arabalarını dosdoğru Pasifik Okyanusu&#8217;na sürmüş. Yirmi bir yaşındaki sürücü Yozu Noda, sonrasında yaptığı açıklamada GPS&#8217;in komutlarını dinlediğini söylemiş: ‘Oradan&nbsp; gidebileceğimizi söyledi. Bizi yola çıkaracağını söyleyip&nbsp; durdu. Sonra&nbsp; çakılıp&nbsp; kaldık.’ Yapay zekaya bağımlı yaşayanlar var.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Olayı bilmiyorum, araştırmadım ama üç beş salak istisnayı bozmaz.</p>



<p>S:83</p>



<p>“Hindistan, Çin, Güney Amerika ve Brezilya gibi gelişmekte olan büyük ölçekli ülkeleri çok daha büyük bir sorun bekliyor. Buralarda halkın ekonomik değerini yitirmesi eşitsizliğin birdenbire&nbsp; artması anlamına geliyor”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Ekonomik değerlerin eşit olduğu herhangi bir yer zaten yok. Aforizma kasmaya çalışmış.</p>



<p>S:100</p>



<p>“Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği medeniyet, Batı&#8217;ya&nbsp; özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. Radikal&nbsp; İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault&#8217; dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri&nbsp; kadar 19. yüzyıl&nbsp; Avrupalı anarşistlerin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD&#8217;i gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin&nbsp; paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru&nbsp; olur.“</p>



<p>&#8211; &nbsp;Öyle güzel algı oyunu yapıyor ki… Aşırı İslam’ı anlatırken anında İŞİD’e geçiş yapıp, besleme ve yapay olduğunu değil de, küresel olayların doğurduğunu söylemeye çalışıyor.</p>



<p>S:101</p>



<p>“Avrupa medeniyetini, Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam&#8217;ı Müslümanların İslam&#8217;a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyor.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Yahudi kökenli bir ateist için oldukça normal sözler.</p>



<p>S:103</p>



<p>“İslam&#8217;ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam&#8217;ın belli bir DNA&#8217;sı yoktur. Müslümanlar ona ne&nbsp; anlam atfederse İslam da o anlama gelir.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Tam bir İslam düşmanı. Aristo felsefesi ile öylesine saldırıyor ki… Bilmiyor ki lavuk, Google tarayıcıda İngilizce bir arama yapsa, Aristo 200 bin, Gazali 33 milyon çıkacak. Bu yalanları deşifre etmek gerek.</p>



<p>S:110</p>



<p>“Rus boyarlar, Hint&nbsp; mihraceler, Çin mandarinler ve Kızılderili kabile reisleri para, ticaret, vergilendirme ve istihdam konularında bambaşka fikirlere&nbsp; sahiptiler. Oysa şimdilerde neredeyse&nbsp; herkes aynı kapitalist temanın az&nbsp; biraz değişik türlerine inanıyor ve hepimiz tek bir küresel üretim bandının dişlileriyiz. İster Kongo&nbsp; ya&nbsp; da&nbsp; Moğolistan&#8217; da&nbsp; ister Yeni Zelenda ya&nbsp; da Bolivya&#8217; da yaşayın gündelik yaşam şeklinizi ve ekonomik varlığınızı aynı ekonomik kuramlar, aynı şirket ve bankalar, aynı döner sermaye belirliyor. İsrail&#8217;in ve İran&#8217;ın maliye bakanları beraber öğle yemeğine çıksa, ortak bir ekonomi dilleri olduğundan birbirlerinin dertlerini kolayca anlayıp paylaşabilirler.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Hayır yanlış… Dün daha az çeşitli vergilendirme vardı bugün ilavelerle daha fazla var. Kaydi bankacılık sisteminin Siyonizm tekelinde olmasından dolayı, aslında bu başarıyı normalmiş gibi anlatarak küresel sermayeye karşı görevini yerine getiriyor.</p>



<p>S:110</p>



<p>“IŞİD, Suriye ve Irak&#8217;ın büyük bir kısmını işgal ettiğinde binlerce insanı&nbsp; öldürdü, arkeolojik kalıntıları tahrip etti ve önceki rejimlerle Batı kültürünün etkisini taşıyan sembolleri sistematik bir biçimde yok etti ama yerel bankalara girip üzeri Amerika başkanlarının&nbsp; resimleri ve Amerika&#8217;nın siyasi ve dini ideallerini öven İngilizce sloganlarla dolu destelerce Amerikan dolarını bulunca, Amerikan emperyalizmini temsil eden bu sembolü ateşe&nbsp; vermedi. Çünkü&nbsp; dolar banknotuna dünyadaki tüm siyasi ve dini görüşler hürmet&nbsp; etmişlerdi.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Evet, doğru söze itiraz edilmez. Dünyadaki en organize din, para dini… Bu durum elbette ki, İŞİD için de geçerli.</p>



<p>S:114</p>



<p>“Milliyetçilik ortadan kalksa liberal bir cennet içinde yaşarız diye düşünmek tehlikeli bir hata. Kabile kargaşasının içine düşmemiz daha mümkün.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Tarihçi ama makro ve mikro milliyetçilik ayrımını bile yapamayan bir cahil.</p>



<p>S:120</p>



<p>“Makine Mühendisleri Kurumu&#8217;nun 2013 tarihli bir raporuna göre bir kilo sığır eti üretmek için 15 bin litre temiz su tüketmek gerekiyor. Bir kilo patates üretmek için gereken su miktarıysa 287&nbsp; litre.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;İlginç bir tespit. Farklı mantık ve hesaplama yöntemleri farklı sonuçlar çıkarabilir.</p>



<p>S:127</p>



<p>“Çağdaş ideolojiler, bilim uzmanları ve ulus devletler henüz insanlığın geleceğine dair geçerli bir görüş&nbsp; geliştiremedi. Böyle bir görüş insanlığın dini geleneklerinin derin kuyusundan çekip çıkarılabilir mi? Belki de cevap öteden beri Kitabı Mukaddes, Kuran ya da Vedalar&#8217;ın sayfalarında duruyor.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Kitaptaki anlatılar boyunca Yahudi kökenli bir ateist izlenimi verirken, birden postmodern masonluk propagandasona geçiş yapıyor.</p>



<p>S:128</p>



<p>“Bilimin zaferi öylesine kapsamlı ki din algımız bile değişti.“</p>



<p>&#8211; &nbsp;Din algısı… Hangi din? Bazı kendisini İslam zannedenlerin de kullandığı bu telaffuz çok yanlış. Allah ve İslam, bir algı değildir. Bütün dinleri aynı kefeye koymak kadar bilim dışı bir başka durum olabilir mi? Bilim her yeni icadı ve ilerlemesi ile bir öncesini yalanlarken, Kuran ne dediyse her geçen gün biraz daha netleşiyorken… Bu sözler sadece bağnaz bir cahil zırvası olabilir.</p>



<p>S:132</p>



<p>“Şii İran, Sünni Suudi Arabistan ve Yahudi İsrail arasında şaşırtıcı derecede az fark var.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Doğru söze ne denilebilir ki?</p>



<p>S:135</p>



<p>“Dinler hala milli kimlikleri temellendirecek ve hatta III. Dünya Savaşı&#8217;na sebep verebilecek ölçüde siyasi güç sahibi. Ama küresel sorunları alevlendirmek değil de söndürmek söz konusu olduğunda sundukları pek bir şey yok gibi görünüyor.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Dünya savaşları din değil, daha çok aynı dinden olanların da birbiri ile savaştıkları bir paylaşım kavgası idi. Ama illa ki haçlı zihniyeti ile düşünüyor. Materyalist temeldeki din anlayışını genele yayması yine bağnaz bir bilimdışılık. Hele ki bir tarihçi için oldukça cahilce.</p>



<p>S;154</p>



<p>“Teröristler porselen dükkanını yerle bir etmeye çalışan bir sineğe benzerler. Sinek o kadar güçsüzdür ki tek bir fincanı bile yerinden oynatamaz. O halde dükkanı nasıl yerle bir edecek? Gider bir boğa bulur ve boğanın kulağına girip vızıldamaya başlar. Boğa korku ve öfkeden küplere biner ve porselen dükkanına dalar. 11 Eylül&#8217; den sonra yaşanan buydu. Aşırı İslamcılar, Amerikan boğasını kışkırtıp Ortadoğu&#8217;nun&nbsp; porselen dükkanına saldı.&nbsp; Şimdi de enkazın ortasında&nbsp; palazlanıyorlar.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Porselen dükkanı, sinek, boğa hikayesi 2018 yılında Bilim tarihçisi Anooshirvan Miandji tarafından yazıldı. Ve sonrasındaki kurgu… Hırsızlık ve intihalcilik bir arada&#8230; Hezeyan. Şeytani aklın kurgusunu, Aşırı İslamcılar diyerek, suçu Müslümanlara atıyor.</p>



<p>S:173</p>



<p>“Dindar Müslümanlar, Hz. Muhammed öncesi tarihi büyük ölçüde lüzumsuz addeder ve Kuran&#8217;ın inmesinin ardından gelişen tüm tarihsel olayların merkezinde İslam ümmetinin&nbsp; bulunduğunu varsayarlar.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Asılsız bilgi, ayrı bir konu da… Yahudilerin Musa öncesi bir tarihi ne kadar bahsettiklerine de bir göz atsaydı keşke. İslam Tarihleri Hazreti Adem ile başlar.</p>



<p>S:176</p>



<p>“Tarihe Çinlilerin ya da Amerikan yerlisi Kızılderililerin gözünden bakarsak, Yahudiliğin son 2000 yılda bile büyük bir katkısı olmadığını, Hıristiyan ve Müslümanlar aracılığıyla konuya dahil olduklarını görürüz.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Özeleştiri de yapıyormuş, doğru ama İngiltere &#8211; Fransa arasındaki 30 yıl savaşları sonucuna göre değerlendirilirse, tam tersi.</p>



<p>S:207</p>



<p>“Güç&nbsp; gerçekliği olduğu gibi görmekten ziyade, onu değiştirmeye dair bir meseledir. Elinizde çekiç varsa her şey çivi gibi görünür. Sizinle&nbsp; konuşan herkesi bilinçli ya da bilinçsiz bir gündemi vardır ve bu yüzden söylediklerine hiçbir zaman bütünüyle inanamazsınız. Hiçbir sultan maiyetindekilerin ve kullarının hakikati dile getirdiğine&nbsp; inanamaz.“</p>



<p>&#8211; &nbsp;Güncel bir Yahudi şizofrenisi. Çekiç ve çivi kuralı… Vicdanı olan için geçerli değildir. Sultan adaletli ise kendini maiyeti ile beraber görüyordur ki adaletlidir.</p>



<p>S:211</p>



<p>Başlık</p>



<p>“Adalet algımızın tarihi geçmiş olabilir.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Olmayan adaletin tarihi de geçmez. Vicdan ise mevzu, onun son kullanma tarihi hiç değişmez. Gözyaşı, evrim tarihinin en değişmez hammaddelerinden birisidir.</p>



<p>S:217</p>



<p>“Amerikalılar, Çinliler, Müslümanlar, Hindular; hiçbiri küresel topluluk boyutunda değil. O yüzden&nbsp; gerçekliği nasıl yorumladıklarına güven olmaz.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;İlginç bir genelleme… Tabii ki bu konuda sayfalarca yorumla reddiye yazılabilir. Kısaca, Amerika ile Müslümanları aynı küresel topluluk boyutunda eş değer görmesi başlı başına bir cehalet ve hezeyan örneği zaten.</p>



<p>S:218</p>



<p>“Köktendinci bir Hıristiyan&#8217;sanız, İncil&#8217;de yazan her kelimenin birebir doğru olduğunu iddia etmeyi sürdürebilirsiniz. Bir anlığına haklı olduğunuzu varsayalım. Diyelim ki İncil gerçekten de tek Tanrı&#8217;nın&nbsp; mutlak&nbsp; kelamı. O zaman Kuran, Talmud, Mormon Kitabı, Vedalar, Avesta ve Mısır Ölüler Kitabı ne olacak?”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Bu kitaplar sanki birbirini reddetmiyor da, destekliyor gibi konuşurken acaba hitap ettiği kitleyi ne sanıyor bu lavuk? Komik bir cahil ve karşısındakileri de cahil yerine koyuyor.</p>



<p>S:244</p>



<p>“21. yüzyılda istikrar sağlama şansınız az. Sabit bir kimliğe, işe ya da dünya görüşüne sarılmaya çalışırsanız dünya yanınızdan vın diye geçerken bakakalma riskiniz var.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Vın diye geçme konusuna tamamen katılıyorum.</p>



<p>S:245</p>



<p>“Eskiden yetişkinleri örnek almak nispeten sağlam bir yoldu çünkü dünyayı oldukça iyi biliyorlardı ve dünya yavaş değişiyordu. Ama 21. yüzyıl farklı olacak. Değişimin artan hızı yüzünden, yetişkinlerin söylediği şeylerin eskimeyecek bir bilgi mi yoksa modası geçmiş bir önyargı mı olduğu belli olmayacak.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Bu ifadeler, uzun bir zamandan beri dile getirdiğim tespitler. Katılıyorum.</p>



<p>S:246</p>



<p>“Lao Tzu ya da Sokrates zamanlarının aksine şimdi karşınızda ciddi bir rakip var. Coca-Cola, Amazon, Baidu ve hükümet sizi ele geçirmek için yarışıyor. Akıllı telefonunuzu, bilgisayarınızı, banka hesabınızı değil, sizi ve organik işletim sisteminizi ele geçirme yarışındalar. Bilgisayarların &#8220;hacklendiği&#8221; bir çağda yaşadığımızı duymuşsunuzdur ama bu, gerçeğin olsa olsa küçük bir kısmı. Aslında insanların hacklendiği&#8221; bir çağda yaşıyoruz.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;İnsanların hacklenmeye çalışılması tespitine de sonuna kadar katılıyorum. Yazar da zaten bu kitabında&nbsp; oluşturduğu algılarla, bu tespite sonuna kadar katkıda bulunuyor.</p>



<p>S:249</p>



<p>“Diğer din ve ideolojiler belli bir başlangıcı, çok uzun sayılamayacak bir ortası ve kesin bir sonu bulunan çizgisel bir kozmik tiyatroya inanır. Örneğin Müslüman anlatısına göre Allah tüm kainatı yaratmış ve kainatın kurallarını koymuştur. Sonra da bu kuralları Kuran vasıtasıyla insanlara iletmiştir. Fakat cahil ve habis insanlar Allah&#8217;a başkaldırmış ve bu kuralları yıkmaya ya da gizlemeye çalışmıştır. Faziletli ve sadık Müslümanların görevi de bu kurallara uymak ve bu bilgileri yaymaktır. Sonunda Mahşer Günü Allah her bir bireyi davranışlarına göre yargılayacaktır. Erdemli kullarını sonsuza dek mutluluk içinde yaşayacakları cennete gönderecek, günahkarları cehennem ateşine atacaktır. Bu büyük anlatıya göre hayattaki küçük ama önemli rolüm Allah&#8217;ın emirlerine uymak, O&#8217;nun kanunlarını yaymak ve isteklerinin yerine gelmesini sağlamaktır. Müslüman anlatısına inanırsam, hayatın anlamını günde beş vakit namaz kılmakta, yeni camiler yaptırmak için bağışta bulunmakta, mürtet ve kafirlerle mücadele etmekte bulabilirim. El yıkamak, şarap içmek, sevişmek gibi sıradan eylemler bile kozmik anlamlar taşır.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Çizgisel anlatıyı anlatırken, yatay olan toplumsal katkıyı; elinden, dilinden emin olma durumunu görmemezlikten gelmesini masumane bulmuyorum. Yahudi eğitimi almış bir ateistten dinliyoruz bu sözleri. Abdesti kozmik gören kendisi olabilir ama Müslüman için el yıkamak ve temizlik, imandan bir parçadır. Bunu bilmiyor olamaz.</p>



<p>S:257</p>



<p>“Peki insanlar neden bu kurmacalara inanıyor? Sebeplerden biri kişisel kimliklerinin anlatı üzerine kurulu olması. Çok küçük yaşlardan itibaren anlatıya inanmaları öğretiliyor insanlara.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Yanlış… İslam, iman için önce aklı şart koşar. Şüphesini sorgulamayanın imanı noksandır.</p>



<p>S:257</p>



<p>“Çoğu anlatıyı ayakta tutan temellerinin sağlamlığından ziyade çatılarının ağırlığıdır. Hıristiyan anlatısını düşünün. Temeli alabildiğine çürük.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Hristiyanlık için konjonktürel bir gerçeklik ama İslam için tam tersi.</p>



<p>S:262</p>



<p>“Tek kimlikli birine rastlamak neredeyse imkansızdır. Kimse sadece Müslüman, sadece İtalyan ya da sadece kapitalist değildir.”</p>



<p>&#8211; &nbsp;Büyük oranda yanlış olsa da çoğunluk için geçerli olabilir… Sadece Müslüman olan bazı insanlar tanıyorum. Sadece faşist olan veya sadece para veya futbol dininden olan bazı insanlar var.</p>



<p>…</p>



<p>…</p>



<p>Aldığım daha bir çok not var ama yazı çok uzun oldu ve ancak bu kadar kısaltabildim.&nbsp; Ümit ediyorum ki, kitabı okuyan bazılarına zehirlenmeye karşı panzehir etkisi olan bir yazı olmuştur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yuval-noah-harari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karlı Bir Gece Vakti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Turan Latif YILDIZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2022 10:41:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18616</guid>

					<description><![CDATA[Yeni bir yıla merhaba derken geçtiğimiz yılın, edebiyat dünyasına bıraktığı ve çok konuşulan bir romanı Yörünge Dergisi olarak değerlendirme fırsatı bulduk. Yaşam tarihinin devasa kronolojisinde sadece bir adım olan 2022 yılı, dünya insanları için önemli olaylara şahit olurken tarihin fevkalade akışı içerisinde sıradan bir adımdı. Her yıl olduğu gibi bazı Afrika ülkelerinde darbeler oldu, Oscar töreni olaylı geçti, Akdeniz yine mültecilere mezar oldu, İsrail terör devleti yine Mescid-i Aksa’ya girdi, Kraliçe öldü, Arjantin dünya kupasını aldı ve İsmail Özen’in kaleminden Karlı Bir gece Vakti romanı çıktı. Aslında gecikmiş bir romandı. İsmail Özen’i biz öyküleriyle tanıyoruz. Günler Ne Kadar Kısaldı ve Babamın Şarkısı adlı kitaplarda topladığı öyküleri okuyucudan tam not almıştı. Bir roman beklentisine karşı koyamayan yazar, uzun meşakkatli, stresli ve endişeli bir yolculuğa çıkmak için kolları sıvayalı tam üç yıl oldu. İçinden üç roman daha çıkacak müsveddeler, araştırmalar ve geçen yılların ardından Karlı Bir Gece Vakti artık elimizde. Roman aslında bir aşk romanı. Derin, içsel diyaloglarla örülmüş, içinde psikoloji, fikri mücadele, eylem ve hayli kitap barındıran bir aşk romanı. Romanın kapağı, ismi ve başlangıcı ise bizleri 28 Şubat sürecinin zorlu zamanlarına götürdüğünden bir 28 Şubat romanı izlenimi doğuruyor. Ancak romanda yol almaya başladığınızda roman, okuyucuyu farklı bir iklime taşıyor. Tamam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yeni bir yıla merhaba derken geçtiğimiz yılın, edebiyat dünyasına bıraktığı ve çok konuşulan bir romanı Yörünge Dergisi olarak değerlendirme fırsatı bulduk.</p>



<p>Yaşam tarihinin devasa kronolojisinde sadece bir adım olan 2022 yılı, dünya insanları için önemli olaylara şahit olurken tarihin fevkalade akışı içerisinde sıradan bir adımdı. Her yıl olduğu gibi bazı Afrika ülkelerinde darbeler oldu, Oscar töreni olaylı geçti, Akdeniz yine mültecilere mezar oldu, İsrail terör devleti yine Mescid-i Aksa’ya girdi, Kraliçe öldü, Arjantin dünya kupasını aldı ve İsmail Özen’in kaleminden Karlı Bir gece Vakti romanı çıktı.</p>



<p>Aslında gecikmiş bir romandı. İsmail Özen’i biz öyküleriyle tanıyoruz. Günler Ne Kadar Kısaldı ve Babamın Şarkısı adlı kitaplarda topladığı öyküleri okuyucudan tam not almıştı. Bir roman beklentisine karşı koyamayan yazar, uzun meşakkatli, stresli ve endişeli bir yolculuğa çıkmak için kolları sıvayalı tam üç yıl oldu.</p>



<p>İçinden üç roman daha çıkacak müsveddeler, araştırmalar ve geçen yılların ardından Karlı Bir Gece Vakti artık elimizde.</p>



<p>Roman aslında bir aşk romanı. Derin, içsel diyaloglarla örülmüş, içinde psikoloji, fikri mücadele, eylem ve hayli kitap barındıran bir aşk romanı. Romanın kapağı, ismi ve başlangıcı ise bizleri 28 Şubat sürecinin zorlu zamanlarına götürdüğünden bir 28 Şubat romanı izlenimi doğuruyor. Ancak romanda yol almaya başladığınızda roman, okuyucuyu farklı bir iklime taşıyor. Tamam 28 Şubat anlatımı var elbette ancak müellif roman için “28 Şubat atmosferinde geçiyor” diyor. 28 Şubat atmosferinde geçen bir aşk romanı daha doğru bir tanımlama olacaktır.</p>



<p>Romanın epigrafları özenle seçilmiş ve düşünülmüş. Her epigrafta döneme dair bir izdüşümü yakalıyoruz. Roman tekniklerinin titizlikle uygulanmış olduğu da göze çarpıyor. İyi bir öykü yazarı olduğunu bildiğimiz yazardan çıkacak romanın kalitesini az çok tahmin edebiliyoruz elbette ama yine de bir merak, bir ilk heyecanla acaba romanda da o başarıyı yakalayacak mı yoksa bir bocalamayla erken veda mı edecek diye de düşünmedik değil. Tüm bu bekleyişin ardından Karlı Bir Gece Vaktini elimize alıp okuduğumuzda oldukça profesyonel bir anlatımla başarılı bir roman yazımını görmüş olduk.</p>



<p>Şimdi burada roman teknikleri ve bu tekniklerin ustaca kullanıldığından bahsetmeden bir okuyucu için en önemli olan hususa ve benim de en çok dikkatimi çeken kısma geliyoruz.</p>



<p>Açık konuşmak gerekirse ben romanı ilk elime aldığımda bir tarihi dönemin anlatıldığını sanarak biraz sıkılgan yaklaşmıştım. Bir akşam eve erken giderek kendimi kütüphanemde yalnızlaştırarak ilk sayfayı okumaya başladım. Gecenin sonunda kitap bitmişti. İşte bir okuyucu için en önemli olan budur. Akıcılık. Yazar bunu tam anlamıyla başarmış. Romanın akıcılığı ve sizi farklı bir iklime taşıyıp orada, kendi dünyasında sizi alıkoyup romanın büyüsünden çıkarmaması okuyucu için kıymetli bir hazine olurken müellif için ise tarifsiz mutluluk demek olacaktır sanırım. Bunu sağlamak elbette zor. Binlerce okunmuş kitap, yılları alan meşguliyet, baş ağrıları, binlerce sayfa müsvedde, dünya edebiyatının tüm roman örnekleri ve damıtılmış bir roman.</p>



<p>Kendinizi sıkılgan bir tarih anlatımıyla bulmuyorsunuz. Sığ, basit vıcık vıcık bir aşka romanıyla da karşılaşmıyorsunuz. Romanın o akıcı dilinde nahif, kibar, göze batmayan ama oldukça derin insanın kimyasını değiştiren bir aşkı okurken dönemsel bir tarih anlatımını, dönemin söylemlerini, bilgiyi, o atmosferi, zamanı ve mekanı yakalıyorsunuz.</p>



<p>Romanda dikkatimi çeken aslında yazarında gayet başarılı bir şekilde uyguladığı mekan kavramının yer alması. Roman Konya, Ankara ve İzmir’de geçiyor çoğunlukla. Örneğin Konya’da geçen kısımları anlatırken mekanın tasviri ve o dönemdeki yapısı ve isimleriyle anlatımı, sokak isimleri, minibüs hatları, çarşıdaki o dönemdeki yer alan dükkanlar filan sizi o zamana ve mekana taşıyor. Her romancının, romanına işlediği bir anlatım kimliği vardır. Peyami Safa dediğimizde tasvir deriz. Tolstoy dediğimizde felsefeyi görürüz. Dostoyevski dediğimizde yalın anlatımla yakaladığı o derinlikli psikolojiyi görürüz. İsmail Özen’de ben kusursuz bir mekan anlatımını gördüm.</p>



<p>Bir romancı tasviri iyi bilmeli daha iyi bir romancı ise tasvirde nerede duracağını bilmeli. Romanda tasvirler yerli yerinde ve abartıdan kaçınılmış sıkmayan bir tasvir. Tasvir elbette romanın şiarındandır lakin işin gerçeği ben abartılı tasvirleri sevmem ve insanı sıkan bir mengeneye benzetirim. Seni zoraki bir odaya sokar ve orasını sana incelikle detaylarıyla anlatır. Boğulur durursun. Karlı Bir gece Vaktinde yoğun bir tasvir anlatımıyla insanı sıkan bir bölümün olmaması seni ferah bir okumaya götürüyor.</p>



<p>Romanda anlatılan bir detayın ilerleyen bölümlerde şaşırtıcı şekilde refere edilmesi okuyucuyu şaşırtan bir detay olarak saygıyı hak ediyor. Sanırım güçlü anlatım dedikleri şey bu olsa gerek. Bazı aforizmalar ve detayların roman boyunca şaşırtıcı şekilde karşına çıkması, bir zeka sıçramasıyla yazılmış cümleler, romandaki bütüncüllüğün yakalanması oldukça başarılı bir anlatımın olması yazar için başarı, okuyucu için ise keyifli bir yürünecek yol. Bu anlamda Karlı Bir Gece Vakti son zamanlarda okuduğum en akıcı başarılı ve keyifli romandı diyebilirim rahatlıkla.</p>



<p>Eksik yanları var mıydı? Elbette vardı. Hadi biraz da onlardan söz edelim. Kayda değer olmayan ve üstünde durmaya gerek duymadığım tashih hatalarından geçip dikkatimi çeken bir eksikliğe götüreceğim sizi. Roman ince ince dokunmuş bir kilim gibi lakin bir bakıyorsunuz yazar sıkılmış ve hızlandırmış. Elbette romanın doğum sancıları ve emzirilmesiyle geçen yıllar yazarı yormuş olabilir. Defalarca okunmuş değiştirilmiş ifadeler nihayetinde ‘yeter yoksa roman başka şeye dönüşecek’ endişesiyle bir anda bırakılmış olabilir. Bilemiyorum. Ama romanın sonlarının hızlandırılmış bir anlatımda olduğu gözüme çarptı.</p>



<p>İkinci husus, (Spoiler içerir) romanın başkarakterinin hastane süreci bence yazarın modern deyimle şov yapacağı yerdi. Lakin kısaca geçtiğini görüyoruz. Yazar edebiyatı iyi kullanan felsefeyi bilen biri olarak bu kısımda bizleri alıp zamandan mekandan dönemden ve aşktan bağımsız bir derinliğe çekebilir ve bizi orada biraz tutabilirdi. Ama yapmamış. Romanın başkarakteri düşünen, okuyan, hayatı yorumlayan, felsefi bir alt derinliği olan bir adam. Bizleri kendi dünyasına çekebiliyor. Hastane sürecinde ki (bu süreç derin bir yalnızlık ve aşkla yoğrulmuş düşünce ayinleri neticesinde gerçekleşiyor) alt metinler bizlere daha geniş aktarılabilirdi. Bizler okurken bir felsefeyle karşılaşabilir ve başkarakterin kendini arındırma dönemine şahitlik edebilirdik. İşte bu kısım bizi zaten içine çekmiş romandan da uzaklaştırıp aslında kendi dünyamıza veya daha ötelere çekip götürebilir ve sonra tekrar romana oradan da tekrar hayata döndürebilirdi. Bunu neden eksiklik olarak yazdığımı da söyleyeyim. Aslında bakarsanız bir eksiklik olarak görülmeyebilir. Neticede anlatım güzel ve yolu yürümemize izin veriyor. Bizi tökezleten bir durum yok. Böyle de gayet güzel bitirilmiş roman. Ancak yazarın anlatımındaki başarısına ve zihin dünyasının enginliğine baktığımızda yazardan bunu bekliyoruz. “yapma bırakma şimdi burada. Hadi bizi biraz daha derine daldır. Yolu uzat bak ilerisi daha gizemli bir kapıya açılıyor” diyoruz.</p>



<p>Karlı Bir Gece Vakti, bizleri bu kış mevsiminde karlı bir gecede çekip götüren, başka bir iklimle buluşturup sonra kütüphanemize tekrar döndüren oldukça özenle paketlenmiş bir hediye. Geleceğinden emin olduğum bir sonraki romanını bekleten iyi bir iş çıkarmış yazar. Emeğine yüreğine sağlık.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zülfü Livaneli, Neden “Sultan Abdülhamid” Romanı Yazar?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zulfu-livaneli-neden-sultan-abdulhamid-romani-yazar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zulfu-livaneli-neden-sultan-abdulhamid-romani-yazar/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erbay Eraslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2022 08:11:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[Zülfü Livaneli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18382</guid>

					<description><![CDATA[Aslında cevap tek cümle: Biz küfrün varlığını hazmedebiliyoruz, onlar İslam’ın varlığını hazmedemiyorlar. Normal olarak herkes her alanda, istediği konuyu yazabilir. Bunun değerini okuyucu takdir eder. Peki bu etik midir? Zülfü Livaneli, Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid’in Selanik’te sürgünde olduğu günleri anlattığı “Kaplanın Sırtında” isimli bir roman yazmış. Kitap, Abdülhamid taraftarları ve muhalif çevrelerde tartışılmaya başladı. “Livaneli, Abdülhamid’i doğru mu anlattı, yanlış mı anlattı, Abdülhamit öyle biri olabilir miydi?” diye. Kitabı okumadım, niyetim de yok, bu saatten sonra benim için Abdülhamid’den fazla malzeme çıkmaz. Bu kanaatim, yazarın röportajlarını izledikten sonra daha da kuvvetlendi. Temas etmek istediğim esas konu ise mevcut Abdülhamid figürüne taraftar çevreler, meselenin özünü kaçırıyorlar. Burada sorulması gereken soru, Zülfü Livaneli, başka bir padişah değil de neden Abdülhamid’in romanını yazdı? Niye bunun için beş yılını harcadı? Ve neden roman olarak yazdı? Çünkü “o bir sanatçı ve yazar, edebiyatçı; tarihçi değil ki!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama işin aslı öyle değil. (1) Livaneli bu kitap için yaptığı araştırmaları, bir tarihçi yöntemiyle kaleme alsaydı, kimse itibar etmezdi, çünkü tarihçi değil. Bu bir. İki; insan romanda /tiyatroda/ sinemada görmek istediği kişi üzerinde, istediği gibi oynayabilir. Okuyucu ya da izleyici “nasıl olsa bu gerçek değil, kurgu” dese de, zihinde kalan kurgulanmış kişidir, gerçek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Aslında cevap tek cümle: Biz küfrün varlığını hazmedebiliyoruz, onlar İslam’ın varlığını hazmedemiyorlar.</p>



<p>Normal olarak herkes her alanda, istediği konuyu yazabilir. Bunun değerini okuyucu takdir eder. Peki bu etik midir?</p>



<p>Zülfü Livaneli, Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid’in Selanik’te sürgünde olduğu günleri anlattığı “Kaplanın Sırtında” isimli bir roman yazmış. Kitap, Abdülhamid taraftarları ve muhalif çevrelerde tartışılmaya başladı. “Livaneli, Abdülhamid’i doğru mu anlattı, yanlış mı anlattı, Abdülhamit öyle biri olabilir miydi?” diye.</p>



<p>Kitabı okumadım, niyetim de yok, bu saatten sonra benim için Abdülhamid’den fazla malzeme çıkmaz. Bu kanaatim, yazarın röportajlarını izledikten sonra daha da kuvvetlendi.</p>



<p>Temas etmek istediğim esas konu ise mevcut Abdülhamid figürüne taraftar çevreler, meselenin özünü kaçırıyorlar.</p>



<p>Burada sorulması gereken soru, Zülfü Livaneli, başka bir padişah değil de neden Abdülhamid’in romanını yazdı? Niye bunun için beş yılını harcadı? Ve neden roman olarak yazdı? Çünkü “o bir sanatçı ve yazar, edebiyatçı; tarihçi değil ki!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama işin aslı öyle değil. (1)</p>



<p>Livaneli bu kitap için yaptığı araştırmaları, bir tarihçi yöntemiyle kaleme alsaydı, kimse itibar etmezdi, çünkü tarihçi değil. Bu bir. İki; insan romanda /tiyatroda/ sinemada görmek istediği kişi üzerinde, istediği gibi oynayabilir. Okuyucu ya da izleyici “nasıl olsa bu gerçek değil, kurgu” dese de, zihinde kalan kurgulanmış kişidir, gerçek kişilik değil. Üç:&nbsp; Romanda anlatmak istediği, padişahlık, sultanlık, iktidar, sultanlığın kutsallığı, Osmanlının batılılaşması görüşlerini güçlü ve tartışmalı bir padişah üzerinden anlatsın ki, daha çok ses getirsin. Bunları başka sürgün bir hanedan üyesi üzerinden de yapabilirdi ama o Abdülhamid’i seçti. (2)&nbsp;</p>



<p>Muhteşem Yüzyıl&#8217;ın senaristi Meral Okay da ölmeden Abdülhamid senaryosu yazmak istemişti. Ömrü yetmedi. Allah&#8217;tan TRT iyi bir senaryo ile ellerindeki kozu almaya çalıştı. Fakat karşı cephe, ısrarla Abdülhamid&#8217;in TRT’de anlatılan, yahut muhafazakar çevrelerde anlatıldığı gibi savunuyor.</p>



<p>Şu an -kardeş katli vb. gibi birkaç tartışmalı konu olsa da- en ittifak edilen tarihi şahsiyet Fatih. Müslümanlar İstanbul’un fethiyle alakalı olduğunu kabul ettikleri hadis sebebiyle, diğer kesimler de İstanbul’u fethetmesi, bilim ve siyaset alanındaki başarılarından ön planda tutuyorlar. Çok yakında seküler çevrelerde yeni, yeni Fatih çalışmaları görürseniz şaşırmayın.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</p>



<p>Peki neden bu çalışmalar yapılıyor? Çok sevdiklerinden mi?&nbsp; Sanat olsun diye mi? Sadece Osmanlı ile Cumhuriyet&#8217;i barıştırmak istediklerinden mi? (Tabii bu gerçekten isteniyor mu? Ayrıca araştırılmalıdır.)</p>



<p>Yoo… Tek dertleri halkın/Müslümanların kendi değerlerine sahip çıkıp, kendine güven kazanmasını ve Batı&#8217;ya rakip olabilecek hayat tarzını geliştirmesini önlemek.</p>



<p>Şu anda Türk solu ve Kemalist çevrelerin yaptığı arkeoloji, tarih yazarlığı, tarih konulu edebiyat ve sinema çalışmalarından maksat, günümüz çıkarlarına uygun olarak geçmişi yeniden kurgulamak. Böylece bilim ve sanat kalkanlarının arkasına saklanarak, hem rakibi zayıflatıyorsun, hem de taraftarlarının saflarını sıklaştırıyorsun.</p>



<p>Amerika yüz yıldır saydığım diğer alanlar ve Hollywood ile bunu yapıyor. Bugün dünya, tarihe Amerika&#8217;nın istediği gibi bakıyor. Kendi perspektifinden bakanlar dışlanıyor ve zaten ülkelerin, bu bakış açısıyla yetişen çocuklarını, ABD&#8217;nin bakış açısından arındırmak için savaş vermesi gerekiyor, veriyor ya da veremiyor.</p>



<p>Tekrar konunun başına dönersek, bizim yapmadığımızı yapıyorlar. Yani İslamcı çevrelerden, Deniz Gezmiş ya da Nazım Hikmet’in hayatının bir bölümünü anlatan bir roman yazarına rastlar mısınız? Normalde rastlamayız. Neden? Çünkü biz onların hayat tarzını kabul etmişizdir, yaşamaları, amaçları, işleri bellidir. Ve bizi ilgilendirmez. Biz buna tenezzül etmeyiz. “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize!” diyebilmişizdir.</p>



<p>Ama onlar diyemezler ve bir türlü kabullenemezler. İşte bu nedenle, “Muhteşem Süleyman”la, “Kaplanın Sırtında” ve daha çok sayıda çalışma ile bizim değerlerimiz üzerinden bizi vurmaya çalışırlar.</p>



<p>Biz bu konuda duruşumuzdan eminiz, emin olmalıyız.</p>



<p>Yalnız burada kendi eksikliğimizi de görmek lazım. Osmanlı veya diğer İslam ile alakalı konuları daha gerçekçi, hamasetten uzak bir anlayışla ele almaz isek, feci hayal kırıklıklarına uğrayabilir, oluşan güveni bir anda yıkabilir, yeni neslin bize, tarihe ve dine olan saygısını yitirebiliriz.</p>



<p>Hülasa, kendimizi daha canla başla, daha yeni usullerle, daha samimi ve değerlerimizden taviz vermeden ifade etmeli ve savunmalıyız ki, bu tür münasebetsiz girişimler akim kalsın ve düşünce dünyamızda lüzumsuz tahribata neden olmasın.&nbsp;&nbsp; &nbsp;<br>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-&nbsp;</p>



<p>1-Zülfü Livaneli kendisi de tarihi roman ile tarih kitabı arasındaki farkı anlatıyor. Livaneli daha önce yazdığı Engereğin Gözü kitabıyla da aynı şeyi yapmaya çalıştığını söylüyor. O kitapta da, bir haremağası ile Padişah arasındaki köle-efendi ilişkisi anlatılmış.</p>



<p>Dikkat edelim düşman size en zayıf noktanızdan saldırır.</p>



<p>ArtıTv röportajı: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=XeudKxQQ9q0">https://www.youtube.com/watch?v=XeudKxQQ9q0</a></p>



<p>Halk Tv röportajı:&nbsp; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=fU2eRTeDBng">https://www.youtube.com/watch?v=fU2eRTeDBng</a></p>



<p>Livaneli kitapla ilgili bu röportajlarında genel olarak, “Abdülhamid’in tahtı kaybetmesinin (taht burada kaplan olarak isimlendirilmiş) ardından yaşadıklarını ve taht, iktidar, kutsallık, yöneticilerin korkularından” bahsettiğini söylüyor. Temellendirilmeye çalışılan konulardan biri, “Osmanlı padişahları, aslında iddia edildiği gibi dindar değil, zamanına göre oldukça batılı hayat tarzlarını benimsemiş kişilerdir” diğeri ise “Cumhuriyet döneminin devam eden tarih çizgisini kesintiye uğratmadığı tezi.”</p>



<p>Livaneli “Mevcut iktidar, devam eden tarih çizgisinde, Cumhuriyet dönemini sonradan sökülüp atılacak yüz yıllık bir parantez olarak görülüyor ama esas parantez AKP iktidarının olduğu yirmi yıllık parantezdir” diyor. Bunu delillendirmek için de yurt dışına çıkan hanedanın hepsinin Avrupa’yı tercih ettiğini, Müslüman ülkeleri tercih etmediklerini, batı dilleri bildiklerini, sarayda batılı bir hayat tarzı sürdürdüklerini söylüyor. Yani kitap ile Osmanlı ve Cumhuriyet normal seyrinde, esas AKP dönemi anormal bir dönem tezini temellendiriyor, tahkim ediyor.</p>



<p>Livaneli, ayrıca üzüldüğü! esas meselenin, “iktidarın Osmanlı – Cumhuriyet ayrımına seküler kesimin de evet demesi” olduğunu, Osmanlının, iktidarın tarif ettiği gibi olmadığını ve bunu herkese ulaştırmak gerektiğini ifade ediyor. Bu nedenle kitabının bir an önce batı dillerine çevrilerek, Batı’da da böyle anlaşılması gerektiğinin altını çiziyor.</p>



<p>2- Zülfü Livaneli Halk Tv röportajında da açıkça söylediği gibi, Abdülhamid’i bilerek seçmiştir:&nbsp; “Abdülhamid hakikaten karikatürleştirilmiş. Hem taraftarları hem karşıtları tarafından. Ve çok az kişi –tabii ki çok değerli insanlar var en iyi ayrıntılarına kadar bilen, tarihçiler, araştırmalar yüzlerce belki binlerce kitap yazılmış hakkında, yalnız Türkiye’de değil dünyada da- ama genel geçer şeylere baktığınız zaman bilinmiyor. Kat’iyyen bilinmiyor.” Diyor ve sonra bununla ilgili yanlış örnekleri sıralıyor. Sonra bu popüler örnekten kendi tezlerini doğrulamaya çalışıyor.</p>



<p>EK BİLGİ- Konu dışı olmasına rağmen aktarayım. Daha önce UNESCO iyi niyet elçisi olarak görev yapmış olan Zülfü Livane’linin, 2009’da UNESCO Genel Direktörü adaylığı sürecinde, Abdulah Gül ve Ahmet Davudoğlu’nun tutumunu Artı Tv röportajından öğrenebilirsiniz. &nbsp;Livaneli orada bir UNESCO teamülünden bahsediyor ve İslam ülkelerinden biri olarak kendisinin UNESCO tarafından aday gösterildiğini söylüyor. Teamül şu, UNESCO’da başkan seçilirken bir Uzak Doğu, bir Afrika ülkesi ve İslam ülkesinden olmasına dikkat ediliyormuş. Dikkat edelim, BM bu tutumuyla bir taraftan “bakın biz size değer veriyoruz” imajı veriyor, diğer taraftan da kendi normlarını bu ülke bireyleri tarafından dünyaya kabul ettiriyor. Ancak o kadar bu ülke halklarına güvenmiyor ki adaylarını dahi kendi belirliyor. Bu süreci Genel Sekreterlik seçimi de dahil olmak üzere bütün BM yönetici seçimlerinde görebilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zulfu-livaneli-neden-sultan-abdulhamid-romani-yazar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neye Odaklanırsan, Yoğunlaşırsan, Kilitlenirsen, Bir Zaman Sonra Bir de Bakmışsın ki Onun Esiri Oluveriyorsun</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/neye-odaklanirsan-yogunlasirsan-kilitlenirsen-bir-zaman-sonra-bir-de-bakmissin-ki-onun-esiri-oluveriyorsun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/neye-odaklanirsan-yogunlasirsan-kilitlenirsen-bir-zaman-sonra-bir-de-bakmissin-ki-onun-esiri-oluveriyorsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2022 08:35:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18357</guid>

					<description><![CDATA[Sadece İbn Teymiye ve kitaplarıyla haşır neşir olduğunda sonuçta İbn Teymiyeci oluyorsun. Felsefe ile meşgul olduğunda, felsefi yolu tek hakikat gördüğünde sonuçta akılcı oluyorsun. Sahabe sahabe deyip her bir ferdini kutsadığında, yücelttiğinde, eleştirilmez kabul ettiğinde ehli sünnet değil ehli sünnetçi oluyorsun. Kur&#8217;an ve sünnetin zahirini önemsemeyip sürekli batınla meşgul olduğunda batıni oluyorsun. Kur&#8217;an ve sünnetin batınına önem vermeyip sürekli zahirini esas alıyorsan zahirci oluyorsun. Kur&#8217;an ve sünnetin maksadına değil lafzına odaklandığında lafızcı oluyorsun. Lafzına değil sürekli maksadına odaklandığında da maksatçı oluyorsun. Sürekli çağı ve modern durumu dikkate aldığında, &#8220;şimdi&#8221; konusundaki hassasiyetlerin geliştiğinde ve şimdiye odaklandığında modernist oluyorsun. Geçmişe odaklandığında ise gelenekçi oluyorsun. Kur&#8217;an ve sünneti anlamada sürekli tarihi bağlama odaklandığında, tarihsel bağlamı görme hassasiyeti geliştirdiğinde tarihselci oluyorsun. Tersinden tarihi bağlamı göz ardı ettiğinde de evrenselci oluyorsun. Mezhep mezhep deyip dini hayatın gerisine attığında mezhepçi oluyorsun. Kur&#8217;an ve sünneti yeterli görüp başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığında mezhepsiz oluyorsun. Sadece Kur&#8217;an&#8217;ı, o da tercümesinden yeterli görüp sürekli onunla meşgul olduğunda mealci oluveriyorsun. Örnekler artırılabilir. Çözüm ne? Çok okumak, farklı alanlarda okumak, okuduğunu iyi anlamak, geniş düşünebilmek, ufkumuzu sürekli açık tutmak, keyfe göre değil, dinin tabiatına uygun bir yönteme sahip olmak, hiçbir şekilde indirgemeci ve genellemeci olmamak, en önemlisi; sormak, araştırmak, konuşmak, dinlemek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sadece İbn Teymiye ve kitaplarıyla haşır neşir olduğunda sonuçta İbn Teymiyeci oluyorsun.</p>



<p>Felsefe ile meşgul olduğunda, felsefi yolu tek hakikat gördüğünde sonuçta akılcı oluyorsun.</p>



<p>Sahabe sahabe deyip her bir ferdini kutsadığında, yücelttiğinde, eleştirilmez kabul ettiğinde ehli sünnet değil ehli sünnetçi oluyorsun.</p>



<p>Kur&#8217;an ve sünnetin zahirini önemsemeyip sürekli batınla meşgul olduğunda batıni oluyorsun.</p>



<p>Kur&#8217;an ve sünnetin batınına önem vermeyip sürekli zahirini esas alıyorsan zahirci oluyorsun.</p>



<p>Kur&#8217;an ve sünnetin maksadına değil lafzına odaklandığında lafızcı oluyorsun. Lafzına değil sürekli maksadına odaklandığında da maksatçı oluyorsun.</p>



<p>Sürekli çağı ve modern durumu dikkate aldığında, &#8220;şimdi&#8221; konusundaki hassasiyetlerin geliştiğinde ve şimdiye odaklandığında modernist oluyorsun. Geçmişe odaklandığında ise gelenekçi oluyorsun.</p>



<p>Kur&#8217;an ve sünneti anlamada sürekli tarihi bağlama odaklandığında, tarihsel bağlamı görme hassasiyeti geliştirdiğinde tarihselci oluyorsun. Tersinden tarihi bağlamı göz ardı ettiğinde de evrenselci oluyorsun.</p>



<p>Mezhep mezhep deyip dini hayatın gerisine attığında mezhepçi oluyorsun.</p>



<p>Kur&#8217;an ve sünneti yeterli görüp başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığında mezhepsiz oluyorsun.</p>



<p>Sadece Kur&#8217;an&#8217;ı, o da tercümesinden yeterli görüp sürekli onunla meşgul olduğunda mealci oluveriyorsun.</p>



<p>Örnekler artırılabilir. Çözüm ne? Çok okumak, farklı alanlarda okumak, okuduğunu iyi anlamak, geniş düşünebilmek, ufkumuzu sürekli açık tutmak, keyfe göre değil, dinin tabiatına uygun bir yönteme sahip olmak, hiçbir şekilde indirgemeci ve genellemeci olmamak, en önemlisi; sormak, araştırmak, konuşmak, dinlemek ve hoşgörülü olmaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/neye-odaklanirsan-yogunlasirsan-kilitlenirsen-bir-zaman-sonra-bir-de-bakmissin-ki-onun-esiri-oluveriyorsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanların Engizisyonu Adlı Kitap ve Prof. Dr. Mehmet Azimli</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-engizisyonu-adli-kitap-ve-prof-dr-mehmet-azimli/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-engizisyonu-adli-kitap-ve-prof-dr-mehmet-azimli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahattin Yaman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Feb 2022 09:39:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18082</guid>

					<description><![CDATA[Malum birkaç gündür Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Azimli ile ilgili belli kesim tarafından ısrarla linç kampanyası yürütülmektedir. Nedeni ise 14 yıl önce yazdığı kitapta, söylemek istediğinin tam tersine yorumlanan, yanlış anlaşılan  bir  kaç cümle. Üstelik yanlış anlaşılmalara neden olduğu için sonraki baskısında o birkaç cümleyi çıkardığı halde. Hatta yanlış anlaşılmalara neden olduğu için özür dilediği halde…Yazdığı, söylemek istediği Hz. Peygambere olan sevgimiz, bağlığımız onun soyu nedeniyle değildir, seçilmiş olması nedeniyledir. Benim de Hz. Peygambere olan saygım sevgim onun soylu bir sülaleden gelmesinden değil, seçilmiş kişi olmasındandır. Merak edip baktığımda malum bir gazetenin ısrarla hedef gösterek, hatta günde birkaç defa manşet haber yaparak adeta insanımızı Prof. Dr. Mehmet Azimli’ye karşı tahrik ettiğini, provoke ettiğini gördüm. Gerek linç kampanyası gerekse ölüm tehditleri nedeniyle şehrinden ayrılmak zorunda kalmış. Hatta fakültesine kadar gelinip tehdit edilmiş.&#160; Düşüncesi ne olursa olsun, bu ülkede yaşayan kişilerin yaşam hakları devletçe güvence altına alınmıştır. Gördüğüm kadarıyla ilgili kurumların sessiz kalması bir yana bu tür tahrik ve tehditlere çanak tutarcasına&#160; üniversitesi&#160; de meslekdaşımız hakkında soruşturma açmış. Onlarca kitaba imza atmış bir akademisyenin 14 yıl önce yazmış olduğu, yanlış anlaşılan birkaç cümle için soruşturma açılabiliyorsa bilimsel özgürlük nerde kaldı! &#160;Gördüğüm kadarıyla Prof. Mehmet Azimli tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Malum birkaç gündür Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Azimli ile ilgili belli kesim tarafından ısrarla linç kampanyası yürütülmektedir. Nedeni ise 14 yıl önce yazdığı kitapta, söylemek istediğinin tam tersine yorumlanan, yanlış anlaşılan  bir  kaç cümle. Üstelik yanlış anlaşılmalara neden olduğu için sonraki baskısında o birkaç cümleyi çıkardığı halde. Hatta yanlış anlaşılmalara neden olduğu için özür dilediği halde…Yazdığı, söylemek istediği Hz. Peygambere olan sevgimiz, bağlığımız onun soyu nedeniyle değildir, seçilmiş olması nedeniyledir. Benim de Hz. Peygambere olan saygım sevgim onun soylu bir sülaleden gelmesinden değil, seçilmiş kişi olmasındandır.</p>



<p>Merak edip baktığımda malum bir gazetenin ısrarla hedef gösterek, hatta günde birkaç defa manşet haber yaparak adeta insanımızı Prof. Dr. Mehmet Azimli’ye karşı tahrik ettiğini, provoke ettiğini gördüm. Gerek linç kampanyası gerekse ölüm tehditleri nedeniyle şehrinden ayrılmak zorunda kalmış. Hatta fakültesine kadar gelinip tehdit edilmiş.&nbsp; Düşüncesi ne olursa olsun, bu ülkede yaşayan kişilerin yaşam hakları devletçe güvence altına alınmıştır. Gördüğüm kadarıyla ilgili kurumların sessiz kalması bir yana bu tür tahrik ve tehditlere çanak tutarcasına&nbsp; üniversitesi&nbsp; de meslekdaşımız hakkında soruşturma açmış. Onlarca kitaba imza atmış bir akademisyenin 14 yıl önce yazmış olduğu, yanlış anlaşılan birkaç cümle için soruşturma açılabiliyorsa bilimsel özgürlük nerde kaldı!</p>



<p>&nbsp;Gördüğüm kadarıyla Prof. Mehmet Azimli tarihi olayları eleştirerek ele aldığından tabu şeklindeki düşünceler de sarsılıyor. Maalesef gelinen noktada, en azından kendi derslerimde gözlemlediğim kadarıyla&nbsp; ilahiyatlarda sorgulama geleneği giderek azalıyor. Türk İslam sanatları dersi için son yıllarda,&nbsp; dönemin ilk haftalarında bu dersin ilahiyatta ne işi var diye tepkiler hatta protestolar bile olabiliyor. 15 yıl önceki öğrencilerle İslam sanatı ile ilgili seviyeli tartışmalar yapabiliyorken son yıllarda bu dersin ilahiyat için gerekliğini izah etmek uğraşıyorum. Tartışma ya da sorgulama zaten artık yok. Hatta böyle bir tartışma konusu geldiğinde,&nbsp; bir belli bir grubu temsilen bir öğrenci kalkıp hocam büyüklerimiz alimlerimiz herşeyi yazmış bize sadece onları uygulamak düşer diye tepki göstermişti. Kendi gözlemim olarak ilahiyatta geldiğimiz nokta bu.</p>



<p>Prof. Dr. Mehmet Azimli’ye yapılan tahrik ve tehditlerin ardında gerçekten, onlarca kitabı arasından bir tanesinde&nbsp; 14 yıl önce yazdığı, hatta yanlış anlamalara neden olduğu için sonraki baskılarda kaldırdığı birkaç cümle mi var, yoksa ilahiyat fakültelerinde geleneğin aksine sorgulayıcı ders yapan, araştırma yapan akademisyenlere gözdağı verilmek mi isteniyor? Müslümanların Engizisyonu adlı üç cild kitap yazan Prof. Dr. Mehmet Azimli, ne acı tesadüftür ki aynı şekilde engizisyonda yargılanyor. Tek farkı kendisinin dinlenmemesi, yazdıklarının dikkate alınmaması.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-engizisyonu-adli-kitap-ve-prof-dr-mehmet-azimli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevrat ve İncil Okumanın Hükmü Nedir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tevrat-ve-incil-okumanin-hukmu-nedir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tevrat-ve-incil-okumanin-hukmu-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Oct 2021 08:20:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[incil]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17801</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber&#8217;in İslam&#8217;ın başlarında Tevrat okumayı yasakladığı malumdur. Daha sonraları bir kısım ashabın Tevrat okuduğu, bir kısım ashabın da ehli kitaptan bilgiler aldığı hatta onlardan İslam&#8217;a aykırı olmayan kıssalar naklettikleri bilinmektedir. Acaba Tevrat veya İncil okumanın herkes için mutlak mübah olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da tersinden herkes için bunlar tahrif edilmiş kitaplardır diyerek yasak olduğunu söyleyebilir miyiz? Bize biri sorsa: Tevrat veya İncil okuyabilir miyim? Bir mahsuru var mı? Bu sorunun cevabı muhatabın durumuna göre değişir. Herhalde bir ilim adamı ile bir avama verilecek cevap farklı olacaktır. Şunu da belirtmekte fayda vardır ki ilim adamı olmak demek zarardan mutlak korunmuş olmak anlamına gelmemektedir. Bu durumda hükümleri şöyle belirlemek mümkün olsa gerektir: Zarar açısından: Kişinin itikadı kesin olarak bozulacaksa haramdır.Kişinin itikadı zann-i galibe göre bozulacaksa tahrimen mekruhtur.Kişinin itikadının bozulmasında şüphe bulunursa tenzihen mekruhtur.Kişinin itikadının bozulması söz konusu değilse mübahtır. Fayda açısından: Kişinin kendine veya ümmete faydası kesinse farz-ı kifayedir.Kişinin kendine ve ümmete faydası zann-ı galip ile ortaya çıkıyorsa sünnet-i müekkededir.Kişinin kendine ve ümmete faydası şüpheli ise sünneti gayri müekkededir. Kişi bunu terk edebilir de, faydayı dikkate alarak okuyabilir de.Kişinin kendine ve ümmete ne faydası ne de zararı varsa mübahtır. Benim anladığım budur.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hz. Peygamber&#8217;in İslam&#8217;ın başlarında Tevrat okumayı yasakladığı malumdur. Daha sonraları bir kısım ashabın Tevrat okuduğu, bir kısım ashabın da ehli kitaptan bilgiler aldığı hatta onlardan İslam&#8217;a aykırı olmayan kıssalar naklettikleri bilinmektedir.</p>



<p>Acaba Tevrat veya İncil okumanın herkes için mutlak mübah olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da tersinden herkes için bunlar tahrif edilmiş kitaplardır diyerek yasak olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>



<p>Bize biri sorsa: Tevrat veya İncil okuyabilir miyim? Bir mahsuru var mı? Bu sorunun cevabı muhatabın durumuna göre değişir. Herhalde bir ilim adamı ile bir avama verilecek cevap farklı olacaktır. Şunu da belirtmekte fayda vardır ki ilim adamı olmak demek zarardan mutlak korunmuş olmak anlamına gelmemektedir. Bu durumda hükümleri şöyle belirlemek mümkün olsa gerektir:</p>



<p>Zarar açısından:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Kişinin itikadı kesin olarak bozulacaksa haramdır.</li><li>Kişinin itikadı zann-i galibe göre bozulacaksa tahrimen mekruhtur.</li><li>Kişinin itikadının bozulmasında şüphe bulunursa tenzihen mekruhtur.</li><li>Kişinin itikadının bozulması söz konusu değilse mübahtır.</li></ol>



<p>Fayda açısından:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Kişinin kendine veya ümmete faydası kesinse farz-ı kifayedir.</li><li>Kişinin kendine ve ümmete faydası zann-ı galip ile ortaya çıkıyorsa sünnet-i müekkededir.</li><li>Kişinin kendine ve ümmete faydası şüpheli ise sünneti gayri müekkededir. Kişi bunu terk edebilir de, faydayı dikkate alarak okuyabilir de.</li><li>Kişinin kendine ve ümmete ne faydası ne de zararı varsa mübahtır.</li></ol>



<p>Benim anladığım budur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tevrat-ve-incil-okumanin-hukmu-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Krizimiz; İsim Koyamamak-Kelime Üretememek&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/krizimiz-isim-koyamamak-kelime-uretememek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/krizimiz-isim-koyamamak-kelime-uretememek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rüstem BUDAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2020 09:50:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15538</guid>

					<description><![CDATA[s- Kitap;&#160;İnsanlık üzerinde kibirlenerek kendi düzenini kurmak isteyentüm ilahlaşanların düzenini ortadan kaldırmak, değiştirmek,adaleti- tevhidi ikame etmek&#160;için&#160;vazgeçilmezyoldur- metindir- anlayıştır- ruhtur. s- Söylenmemiş en güzel sözün, yazılmamış en güzel yazının, yapılmamış en güzel işin, görülmemiş en güzel hayatın, duyulmamış en güzel sesin, bilinmemiş en güzel ilmin peşinde olmak… s- Okuduklarını yaşayana kadar yeni bir şey okuma… Yazdıklarını yaşamadan yeni bir şey yazma… Yaşadıklarını yazmadan yeni bir şey yazma… s- Yazı,&#160;yazarın okuyucuya emanetidir. Okuyucu, emanete sahip çıkmalıdır. s- Krizimiz; İsim Koyamamak- Kelime Üretememek… İsim koyamayan- üretemeyen Medeniyet kuramaz. İsim koyabilen, yol bulur ve yol açabilir. Türkiye’de İnsan isimlerinde temel referans Kur’an-ı Kerim’dir.Kötü anlamlı da olsa insanlar Kur’an’da geçen her kelime ve kavramı neredeyse isim olarak kullanmaya çalışıyorlar. İslam tarihinde rol alan kişilerin- sahabelerin- önderlerin isimleri kulanılır. İnsan isimlerinde yeni olarak kullanılan- üretilen isim çok azdır. Eşya- teknoloji isimlerinde kendi üretimimiz olmadığı için isim koyamıyoruz. Bilimsel terimlerde ve akademide kendi kullandığımız isimler yok gibidir.Olacağına dair inanç azdır. Koymaya çalışanları da diğer bilim adamları engellemeye çalışır. Dergi isimlerinde yeni- üretilmiş bir dergi ismi çok azdır. Geneli tarihe atıf ile konulur. Bitki- hayvan isimlerinde çoğunlukla batının koyduğu isimler vardır. İsim koyamayan- İsim üretemeyen- İsimleri yenileyemeyen Akıl- Kalp;kördür- sağırdır- kısırdır. Geçmişi vardır ama geleceği yoktur. Tüm alanlarda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>s- Kitap;&nbsp;</strong><br>İnsanlık üzerinde kibirlenerek kendi düzenini kurmak isteyen<br>tüm ilahlaşanların düzenini ortadan kaldırmak, değiştirmek,<br>adaleti- tevhidi ikame etmek&nbsp;için&nbsp;vazgeçilmez<br>yoldur- metindir- anlayıştır- ruhtur.</p>



<p><strong>s- Söylenmemiş en güzel sözün,</strong></p>



<p>yazılmamış en güzel yazının,</p>



<p>yapılmamış en güzel işin,</p>



<p>görülmemiş en güzel hayatın,</p>



<p>duyulmamış en güzel sesin,</p>



<p>bilinmemiş en güzel ilmin</p>



<p>peşinde olmak…</p>



<p><strong>s- Okuduklarını yaşayana kadar yeni bir şey okuma…</strong></p>



<p>Yazdıklarını yaşamadan yeni bir şey yazma…</p>



<p>Yaşadıklarını yazmadan yeni bir şey yazma…</p>



<p><strong>s- Yazı,</strong>&nbsp;yazarın okuyucuya emanetidir.</p>



<p>Okuyucu, emanete sahip çıkmalıdır.</p>



<p><strong>s- Krizimiz; İsim Koyamamak- Kelime Üretememek…</strong></p>



<p>İsim koyamayan- üretemeyen Medeniyet kuramaz.</p>



<p>İsim koyabilen, yol bulur ve yol açabilir.</p>



<p>Türkiye’de İnsan isimlerinde temel referans Kur’an-ı Kerim’dir.<br>Kötü anlamlı da olsa insanlar Kur’an’da geçen her kelime ve kavramı neredeyse isim olarak kullanmaya çalışıyorlar.</p>



<p>İslam tarihinde rol alan kişilerin- sahabelerin- önderlerin isimleri kulanılır.</p>



<p>İnsan isimlerinde yeni olarak kullanılan- üretilen isim çok azdır.</p>



<p>Eşya- teknoloji isimlerinde kendi üretimimiz olmadığı için isim koyamıyoruz.</p>



<p>Bilimsel terimlerde ve akademide kendi kullandığımız isimler yok gibidir.<br>Olacağına dair inanç azdır. Koymaya çalışanları da diğer bilim adamları engellemeye çalışır.</p>



<p>Dergi isimlerinde yeni- üretilmiş bir dergi ismi çok azdır. Geneli tarihe atıf ile konulur.</p>



<p>Bitki- hayvan isimlerinde çoğunlukla batının koyduğu isimler vardır.</p>



<p>İsim koyamayan- İsim üretemeyen- İsimleri yenileyemeyen Akıl- Kalp;<br>kördür- sağırdır- kısırdır.</p>



<p>Geçmişi vardır ama geleceği yoktur.</p>



<p>Tüm alanlarda bu kriz yaşanıyor. Kelime ve kavram üretemiyoruz.</p>



<p>Ademi- İnsani olmanın en büyük vasfı olan isim koyma yeteneğini kaybetmişiz.</p>



<p><strong>s- Yeni bir kelime öğrenmek- kullanmak</strong>; hayatın en güzel ve en değerli keşiflerinden biridir.</p>



<p><strong>s- Sosyal medyanın insanları&nbsp;asosyal yaptığı ezber bir okuma biçimidir.</strong></p>



<p>Sosyal medya yeni bir sosyalleşme aracıdır.</p>



<p>Sosyal medyanın&nbsp;etkilediği ve şekillendirdiği sosyal ilişkinin&nbsp; niteliğini,&nbsp;niceliğini,&nbsp;kalitesini sorgulamalı&nbsp;ve&nbsp;verimliliğini&nbsp;artırmalıyız.</p>



<p>Sosyal medya bir imtihan alanıdır.</p>



<p>Sosyalleşmede yeni ufuk ve imkânlar sunmaktadır.</p>



<p><strong>s- Ne hakkında düşünüyorsun…</strong></p>



<p>Yoksa ne hakkında düşünmüyorsun…</p>



<p>Düşündüğün anlar, yaşadığın anlardır.</p>



<p>Düşünmediğin anlar, ölü zamanlardır.</p>



<p><strong>s- Kadın; insan,</strong></p>



<p><strong>Erkek; düşünce doğurur.</strong></p>



<p><strong>s- Kitap okumak;&nbsp;</strong></p>



<p>hayatın</p>



<p>en soylu,</p>



<p>en anlamlı,</p>



<p>en insani,</p>



<p>en ahlaki</p>



<p>eylemidir.</p>



<p><strong>s- Kelimeler bizimdir.</strong>&nbsp;Ödünç kelimeler ve çalıntı bilinçle konuşmadığınızda daha fazla hakikate yaklaşırsınız.</p>



<p><strong>s- Anlam;</strong>&nbsp;yerelleştiği ölçüde küreselleşir</p>



<p>ve</p>



<p>bireyselleştiği ölçüde toplumsallaşır.</p>



<p><strong>s- Medya’nın Kirliliğinden Nasiplenmemek İçin…</strong></p>



<p>Sürekli aynı gazeteyi okumayın- internet sitesini takip etmeyin- televizyonu izlemeyin- radyoyu dinlemeyin.</p>



<p>Karşıt olarak gördüklerinizi de okuyun- dinleyin- izleyin, karşılaştırın.</p>



<p>Verilen spot haber- görüntü- ses kayıtlarına hemen inanmayın. Hemen kalvyeye- telefona sarılıp tepki vermeyin.</p>



<p>Kitap okuyun. Çünkü internet- radyo- televizyon düşünme tembelliği oluşturmaktadır.</p>



<p><strong>s- Sözler, insanın en değerli varlıklarıdır.</strong>&nbsp;Sözümüzün değeri kalmayınca, Varlığımızın da değeri kalmıyor.</p>



<p><strong>s- İnsanlara;</strong>&nbsp;kitap okuyup okumadıklarını sormadan önce, akledip akletmediklerini (Düşünüp düşünmediklerini) sormalıyız.</p>



<p>Akletmeden okunandan, çoğu kez insana zarardan başka bir şey dokunmaz.</p>



<p><strong>s- Anlamın oluşması için taklit veya alışkanlıkların değil şuurun eseri olan bir hal gereklidir.</strong>&nbsp;Şuur anlamın zihinde ve kalpte birleşmesi ile oluşan ortak kararın ürünüdür.</p>



<p>Anlam verilmeyen, anlam taşımayan, anlama götürmeyen, anlama yaklaştırmayan bir hareketin sevap değeri taşıyacağı düşünülemez.</p>



<p>Akılda, ruhta, kalpte ve ameldeki kendi içsel arayışının temelinde bir inşa edilmesi gerekmektedir.</p>



<p>Anlamak sadece düşüncede, niyette kalan bir durum değil bir pratiği zorunlu kılan ve ayrılmaz bir parça olarak var olan sonuç-süreçtir.</p>



<p><strong>Anlamların çoğalması hayat yürüyüşünde her adımda çoğalarak insana yol gösterir.</strong></p>



<p>s- İnsanlara okumak ve yazmaktan önce; düşünmeyi- Tefekkürü/ zikretmeyi- Tezekkürü<br>tavsiye etmek lazım.</p>



<p><strong>s- Toplantı- Seminer- Konferans- Sempozyum Dinleyici Ahlakı…</strong></p>



<p>Cep telefonlarındaki paylaşım imkânının çoğalması ile birlikte&nbsp;yeni dinleyici profili ortaya çıktı.</p>



<p>Program boyunca fotoğraf çeken,&nbsp;çektiği fotoğrafları facebook, twitter ve diğer sosyal medya ortamlarında paylaşan, diğer paylaşımcıların paylaşımlarına yorum yazan, programda duyduğu bir kaç cümleyi paylaşan, programcıların konuşmalarını parça parça kulak kabartan,</p>



<p>başını konuşmacılara doğrultmadan dinleyen,&nbsp;gözü ekranda, kulağı güya konuşmacıda, eli telefonunda, internete girmişken başka site ve haberlere göz gezdiren ve daha sonra birden programın sonlandığını fark eden dinleyici kuşağı var.</p>



<p>Halbuki kendisini sadece fotoğraf çekme ile sınırlamak, sonrasında- aralarda bunları paylaşmak daha ahlaki bir tutumdur.</p>



<p><strong>s- Bir meseleye;</strong> </p>



<p>Tevhid, Adalet, Özgürlük, Emek, Psikolojik, Jeostratejik, ReelPolitik, Ekonomik, Sosyolojik, Felsefi, Silah, Toplum, Güç Merkezleri gibi birçok farklı yönlerden bakmayı denemeliyiz. Sadece bir yönden baktığınızda, eksik ve yanlış görerek hatalı kanaatlere varmaya götürür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/krizimiz-isim-koyamamak-kelime-uretememek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları&#8217;nın Serüveni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2020 10:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kopernik Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13789</guid>

					<description><![CDATA[Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak. Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim. Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren <em>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar</em> adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak.</p>
<p>Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim.</p>
<p>Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en zor olanıdır. Günlerce, haftalarca, bazen aylarca hatta yıllarca kafamda taşıdığım, yoğurduğum konular olmuştur. Bunun tersi de olmuştur tabiî. Fakat bir konuyu yazarken hızlı yazarım; başlarım ve araya hiçbir şey sokmadan bitiririm. Sonra metnin üzerinde yoğunlaşır ve çalışırım; zamanla onu olgunlaştırır ve elimden geldiğince güzelleştiririm.</p>
<p>Kütüphanem; ansiklopedi, kitap, dergi, gazete ekleri ve özel arşivim her zaman düzenli olmuştur. İlgilendiğim konulara dair dosyalarım veya zarflarım vardır. Önemsediğim yazarların bütün eserlerini satın alırım. Okurken de peş peşe bütün eserlerini okurum. Yüksek tahsilimi İlâhiyat Fakültesinde yapmış olmama rağmen kütüphanemde dinî içerikli kitaplar çok azdır. Hele temel kaynak sayılabilecek hiçbir kitabım yoktur. Bence tefsir, hadis, fıkıh ve İslâm tarihi alanında cilt cilt kitaplarla kütüphane doldurmak manasızdır. Zaten bu tür eserler baştan sona okunmaz. Herhangi bir konuyla ilgili bu tür eserlere bakma ihtiyacı duyarsam kütüphanelere gitmeyi tercih ederim. Bu alanlarla ilgili benim kütüphanemde olanlar ya ilmî araştırma veya özgün fikrî kitaplardır. Kütüphanemde daha çok edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji ve hatırat türünde seçme kitaplar ile küçük çaplı birkaç dergi koleksiyonu vardır. Hayatımda edebiyat her zaman öncelikli ve ağırlıklı bir yere sahiptir. Edebiyattan sonra en çok siyasî tarih ve düşünceyle ilgilendim. Siyasete ilgim ise edebî düşünüşle ilgilidir. Bu bağlamda baştan beri din, siyaset ve edebiyatı birbiriyle yakın ilişkili alanlar olarak gördüm. Eleştirel/diyalektik düşüncem buralardan besledi. İlâhiyat tahsili yapmam edebiyata olan ilgimi zenginleştirip derinleştirdi.</p>
<p>Dünya görüşümün şekillenmesinde kurmaya çalıştığım din-siyaset-şiir ilişkisinin önemli bir rolü vardır. Daha <em>Yeni Devir</em> gazetesinde 18 Temmuz 1981-20 Eylül 1984 tarihleri arasında yayımlanan edebiyatla ilgili ilk yazılarımda bile “siyasal bilinci” önemseyen bir tavrım vardı. Tabiî bunu İmam-Hatip Lisesindeki öğretmenlerime (merhum Mehmet Akkaya, Mehmet Besim Özsüer, Fahri Şirin, Mithat Yaylı, Fikri Günay, Ali Türkmen vb.) borçlu olduğumu söylemeliyim. İdealist ve fedakâr bu güzel insanları her zaman minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ardından Samsun’da çıkan <em>Yeni Doğu</em> gazetesinde Ekim 1983-Nisan 1984 tarihleri arasında hazırladığım gençlik-edebiyat sayfalarında edebiyat, düşünce ve siyaset iç içeydi. <em>Ayane</em> dönemine gelince dünya görüşüm büyük ölçüde şekillenmişti. Artık din, siyaset ve edebiyat ilişkisine daha derin anlamlar yüklüyor, bir davanın mensubu ve taraftarı olarak yazıp çiziyordum. O yıllarda <em>Ayane’</em>deki bir söyleşide dile getirdiğim düşüncelere bugüne kadar bağlı kaldığım için şükrediyorum: “Şair, kendini ve çağını yakalayabilen insandır. Benim için bu, din-siyaset-şiir üçlüsüyle mümkündür. Yaşama bilincini ve duyarlığını ancak böyle kuşanabiliyorum. Bu üçlüyü hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünmedim. Varoluşumu ve yaşamı ancak böyle kavrayabildim çünkü. Tabiî dini ‘din’, siyaseti ‘siyaset’ ve şiiri de ‘şiir’ bilmek koşuluyla. Bence bu, insanı ‘insan’ bilmek demektir.” (<em>Ayane,</em> S. 23, Kasım 1989) Dinin gösterdiği istikamet, siyasetin sağladığı şuur ve edebiyatın/sanatın kazandırdığı duyarlık kendimi, dünyayı ve hayatı tanımama kapı açtı.</p>
<p>Düşünce ve tavır olarak <em>Yeni Devir</em> gazetesi, <em>Mavera</em> dergisi ve Dergâh Yayınları çevresine yakın oldum. <em>Diriliş</em> ve <em>Edebiyat</em> dergilerini uzaktan takip ettim. Hiçbir grup, oluşum, çevre ya da anlayışın gözü kapalı mensubu olmadım ama yakın olduğum çevrelere karşı da her zaman samimî davrandım. <em>Ayane</em> ile kendi arkadaş çevremizi oluşturmaya çalışırken <em>Dergâh, Atlılar </em>ve<em> Kökler’</em>de içeriden biri olarak yazdım. Bugünden geriye dönüp baktığımda kendimi “bağımsız”, “arada kalmış” veya “bireysel” olarak görüyorum.</p>
<p>Eleştiri, ta ilk yazılarımdan itibaren temel eğilimim olmuştur. 1981’de Rize’de daha 20 yaşında tıfıl bir gençken <em>Yeni Devir’</em>de yayımlanan ilk yazım edebiyatla ilgili bir denemeydi. O yıllarda <em>Yeni Devir’</em>de yazan İsmet Özel’e mektup yazarak onu eleştirmiştim. O da köşesinde “Bir Molla Kasım’a Cevap” başlığıyla eleştirilerimi cevaplamış ve beni eleştirmişti. Yine <em>Yeni Devir’</em>de Attilâ İlhan’ı gençlik heyecanıyla ve büyük bir cesaretle eleştirirken son derece haklıydım. İlk dinî düşünce yazılarım da eleştireldi. Müslümanların samimiyetini sorguluyor ve yetersizliklerini eleştiriyordum. Sonra <em>Ayane’</em>yi çıkarırken eleştiriye ağırlık vermek istiyorduk. Çünkü edebî tavrımızı ortaya koymada eleştiri çok önemliydi. Bu yüzden <em>Ayane’</em>deki eleştiri yazılarım ses getirdi. Meselâ “Yitik Şairler” bunlardan biriydi. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç üzerine yazdığım yazılar iyi bir okumaya dayanıyordu. Şiir ve eleştirilerimizle Cemal Süreya’nın dikkatini çekmiştik. Sonraki yıllarda eleştiri, temel uğraş alanım oldu. Yazı ve şiirlerim ekseriyetle <em>Ayane</em>, <em>Dergâh, Ülke, Hece, Atlılar, Kökler</em> ve <em>Fayrap</em> ile <em>Yeni Devir</em> ve <em>Yeni Şafak’</em>ta yayımlandı. Kitaplarım ise Dergâh Yayınlarından çıktı. Bu arada “Üzüm Yemek ya da Bağcıyı Dövmek” başlıklı yazımın <em>Hece’</em>de, “Hüseyin Cöntürk’ün <em>Divan Şiiri Üstüne Denemeler’</em>i” başlıklı yazımın <em>Fayrap’</em>ta, “İsmet Özel ve Martın Buber” ile “Türk Hikâye ve Romanının Namusu Bir Yazar: Sabahattin Ali” ve “Eleştiride Üslûp Meselesi ve Bir Üslûp Üstadı Olarak Abdülhak Şinasi Hisar” başlıklı yazılarımın <em>Dergâh’</em>ta yayımlanmadığını, “Bir Yazar Olarak Nuri Pakdil” başlıklı yazımın ise Dünya Bizim Kültür Portalinde yayımlandıktan bir gün sonra yayından kaldırıldığını üzülerek söylemeliyim.</p>
<p>Bugün 40 yıldır yazı yazdığım camiada yazılarımı yayımlayacak bir mevkute bulamamam çok hazin ve manidardır. (Bu yazıyı bile kimse yayımlamak istemedi.) Kimsenin en küçük bir eleştiriye tahammülü yok. Bu, eskiden de böyleydi. Fakat günümüzdeki eleştiriye tahammülsüzlük başka bir şey; insanlar, gerçek yüzlerinin ve gizli niyetlerinin açığa çıkacağı korkusuyla paniğe kapılıyorlar. İnançlar ve idealler hikâye, asıl dert vaziyeti korumak. Yazık! Yaşarsak göreceğiz; bu trajik hâlin bedelini çok ağır ödeyeceğiz, bugünleri çok arayacağız ve çok keşke diyeceğiz!</p>
<p>Evet, 36 yılın birikimi olan <em>Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar’</em>a böyle bir sürecin sonunda gelindi. Kitabın Birinci Bölümü şiir üzerine yazılmış kuramsal nitelikli yazılardan oluşuyor. Ancak yazıların hareket noktası yine eleştiridir. Ya bir kitap tanıtılıyor ya bir konu tartışılıyor ya da bir tavır eleştiriliyor. Bu bölümde Ali Göçer, Ali Günvar ve “Hayranlık Zaafı” başlıklı yazıda isim vermeden Hakan Arslanbenzer (ki kendisi bunu yayımlanmadan önce okumuştu) eleştirilmiştir.</p>
<p>Kitabın gövdesini oluşturan İkinci Bölümde şairler, Üçüncü Bölümde hikâye ve hikâyeciler ve Dördüncü Bölümde eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazdığım yazılar yer almaktadır. Ana hatlarıyla modern Türk şiir tarihi ve edebî akımları/anlayışları ile büyük şairlerimizden Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine yazdığım yazılar da iyi bir okumaya dayanıyordu. Bu vesileyle Beşir Ayvazoğlu’nu sıkı bir şekilde eleştirdim. Hece şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı’yı ciddî bir okumaya tâbi tutarak yazdım. Atatürk şiiri yazanlar ile Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cahit Külebi ve Ataol Behramoğlu’nu değerlendirip eleştirdim. Orhan Veli ve Garip şiiri ile Attilâ İlhan’ın şiir anlayışı üzerine yazdıklarımın iddialı olduğunu düşünüyorum. Turgut Uyar üzerine derli toplu bir yazı yazdım. Sezai Karakoç’un şiirini ve <em>Monna Rosa’</em>sını; Cahit Zarifoğlu’nun şiirini ve şiire dair düşüncelerini özenle ve emek vererek yazdım. Zarifoğlu’nu yazarken Ramazan Kaplan’ı eleştirdim. İsmet Özel’in şiirinin köklerini ve Özel-Martın Buber ilişkisini yazdığım yazılar çok geniş çevrelerin ilgisine mazhar olmasına rağmen hiç kimsenin bunlar hakkında olumlu-olumsuz ne düşündüğünü açıkça ortaya koymaması ya da koyamaması tarafımızdan bir kenara not olarak kaydedilmiştir. (Bu konuda ileride yazmayı düşünüyorum.) Edebiyat çevrelerinin edebî tutum ve insan ilişkilerine dair bazı yazılarımdaki gözlem ve tespitlerin edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirilmesi gereken veriler olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Hikâye üzerine yazarken Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu’yu karşılaştırarak değerlendirdim. Özdenören’i ve Özdenören yorumu sebebiyle Necip Tosun’u eleştirdim. Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini Kopernik Kitap için yayına hazırlarken yeniden okudum ve farklı bir bakış açısıyla yorumlayıp yazdım. Recep Seyhan’ın hikâyeleri ile romanını uzun soluklu bir yazıyla inceledim. Bu yazının sonunda Necip Tosun ve Alâattin Karaca’yı edebî tutumları dolayısıyla eleştirdim. “Bir Öykü Kitabı: <em>Kamçı</em>” başlıklı deneme ise ilk eleştiri yazım sayılır ve 1983’te <em>Yeni Devir</em> gazetesinde yayımlanmıştır. Taşra imkân ve şartlarında 22 yaşında yazılmış bir ilk yazı olmasına rağmen eleştiriye olan ilgi ve istidadımı göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.</p>
<p>Eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazarken uzun bir yazıyla modern eleştiri yöntemlerini ele alıp edebiyatımızda eleştiri ve şiir eleştirisinin tarihsel seyrini yazdım. Eleştirmenler olarak Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında emek mahsulü ciddî ve iddialı yazılar yazdım. Cöntürk’ün divan edebiyatı kitabını ilk ve en oylumlu bir şekilde ben eleştirdim. Divan edebiyatı üzerinden ekmek yiyen akademik camianın bu kitaba ve edebiyat çevrelerinin bu yazıma ilgisiz kalması son derece düşündürücüdür. Tanpınar’ın eleştirmenliğini inceledim ve bağımsız bir kitap olarak yazdım (<em>Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar,</em> 2009). M. Orhan Okay’ın Tanpınar monografisini eleştirel bir okumayla değerlendirdim. Hisar’ı yazarken eserlerini derleyip yayına hazırlayan Necmettin Turinay’ı özensizliği dolaysıyla eleştirdim. Nuri Pakdil’i ilk defa adam gibi ben yazdım ve eleştirdim. Yazdıklarını değerlendirdim, bilinmeyen/gizlenen yönlerini kaynaklarıyla ortaya koydum. Adı etrafında oluşan efsaneyi sorguladım. Tıpkı İsmet Özel hakkındaki yazılarım gibi bu da derin bir sessizlikle karşılandı.</p>
<p>Beşinci Bölümde muhtelif yazarlar ve konular üzerine kaleme aldığım yazıları bir araya topladım. Bazı kitapları değerlendirerek tanıttım. Düşünce hayatımızdaki ağırlığı dolayısıyla Niyazi Berkes, İdris Küçükömer ve Aliya İzzetbegoviç’i yazdım. İdris Küçükömer’i yazarken Nuray Mert’in ona yaklaşım mantığını eleştirdim. Edebî tutumları dolayısıyla Ferit Edgü, Hilmi Yavuz ve Yücel Kayıran eleştirdiğim yazarlardan bazılarıdır. Bu bölümde edebiyat ve hayat ilişkisi üzerine yazdığım bir dizi denemeye yer verdim. Edebiyat penceresinden hayat ve hayatın gerçeklerini yorumlayan duygusal yazılardır bunlar.</p>
<p>Son bölümde de söyleşileri bir araya getirdim. Tarih sırasına göre bakarsak ilk iki söyleşi şiir ve şiir tutumumla ilgilidir. Sonraki iki söyleşi eleştiri ve Tanpınar merkezlidir. Son iki söyleşide ise yazar kimliğim ve dergiciliğim üzerine durulmuştur. Şiir, eleştiri ve dergicilik; heyecan, fikir ve eylem!&#8230; İlginç bir çıkarsama oldu. Hayat ve edebiyat ilişkisini üzerine inşa ettiğim kavramlardır bunlar. Yazarlık hayatım boyunca benimle yapılmış söyleşiler aşağı yukarı buradakilerden ibarettir. Söyleşi vermeyi, konferans ve programlara katılmayı, gazete ve televizyonlarda boy göstermeyi, imza günü düzenlemeyi sevmem. Herhangi bir sosyal medya hesabım da yoktur ve hiç kimseyi de buralardan takip etmem. SMS ayarları kapalı olduğundan telefonuma kısa mesaj gelmez ve ben de kısa mesaj göndermem. (Eskiden mektup yazar ve mektup alırdım.) Bana sözü olanlar selâm verip sesimi duymalı, birine bir şey söyleyeceksem onunla konuşmalı veya görüşmeliyim. Tarihe karışsa da böyle bir ilişki biçimini sürdürmekte kararlıyım. Bir de haber salmak veya haber göndermek yöntemini korumaya, fırsat buldukça işletmeye çalışıyorum. Yadırgansa da tekeffülü icbar ettiği için önemsiyorum bunu. Kendimi bildim bileli kitap ve dergiler dışında bir dünyam olmamıştır. Kendi küçük dünyamda mutluyum yani&#8230;</p>
<p>Sohbetlerimizle birbirimizi beslediğimiz küçük bir dost/arkadaş çevrem vardır, onlardan da söz etmeliyim. Onlar benim hayatımın kahramanlarıdır. Onlarla zaman zaman buluşur; dinî, siyasî ve edebî konularda son derece samimî, seviyeli ve hararetli bir şekilde tartışırız, beyin fırtınası yaparız. Gündemdeki konuları değerlendirir ve geleceğe dair tahminlerde bulunuruz. Birbirimizin düşüncelerini eleştirirken de gayet rahatız çünkü birbirimizi yanlış anlamaktan korkmayız; birbirimize nazımız geçer. Stratejik yazılarımın ilk okuyucuları bu arkadaşlarımdır. Onların eleştiri, uyarı, katkı, düşünce ve yönlendirmelerini her zaman dikkate almışımdır.</p>
<p>Neticede “Yitik Şairler”, Nuri Pakdil ve İsmet Özel üzerine yazdıklarım eleştiri yazılarıma bütünsel bakışı gölgelese de Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazdıklarımın uzun yıllar önemini koruyacağı kanaatindeyim. Eleştiriye bakışım ve edebî tutumum, samimiyetim, açık sözlülüğüm ve yazarken verdiğim emek beni tanıyanların malûmudur. Bunun bir bedeli/mükâfatı olacaktır elbette. Ne olursa olsun yazı bittikten sonra yaşadığım iç huzuru ve öz güveni hiçbir şeye değişmem. Benim için en büyük mükâfat budur. Zira bana göre eleştiri, sorumluluk şuuruyla kaleme alınan ve sorumluluk duygusu uyandırmayı amaçlayan bir yazı türüdür. İnsanın görevini yapmış olmasından daha güzel ne olabilir ki&#8230;</p>
<p>Bundan sonra Sezai Karakoç’un hatıraları ve siyasî düşünceleri; İsmet Özel’in Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan eleştirisi; Rasim Özdenören’in ANAP, RP ve AK Parti bağlamında siyasî yazıları ve ilişkileri; 1980 sonrası edebiyat, siyaset ve çıkar ilişkileri; üstatlar ve fikirlerinin iflâsı, edebiyatta ahlâk ve şahsiyet sorunu, öz güven sorunu ve eleştiri korkusu, dergi ve yayınevi çevrelerinin fikir ve edebiyat hayatına kattıkları ve götürdükleri, edebiyat mahfilleri ve ahbap çavuş ilişkisi, yazar-yayınevi ilişkileri, edebiyat ödülleri, gazete yazarlığı ve edebiyat, akademi ve edebiyat, sosyal medya ve edebiyat, popüler yazarlar ve edebiyat tüccarları ile FETÖ’den beslenen yazarlar ve yayınevleri gibi edebiyat tarihi ve sosyolojisinin incelemesi gereken mayınlı konular üzerine yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi yazmak isterim, belki yazarım da. Birilerinin bu adımı atması ve yolu açması gerekiyor çünkü. Kim bilir belki tarih bu görevi bize verir!&#8230;</p>
<p>Bir de 15 sene görevlendirmeyle Diyanet İşleri Başkanlığında Başkan Danışmanı olarak özel kalem hizmetlerinde çalıştım (2003-2017). Tayyar Altıkulaç ve sonrası bütün başkanlara dair yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi de yazmam gerekir. Özellikle son çalıştığım başkanla ilgili yazacaklarımın ezber bozacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Aklıselimle hareket etmek için hissiyatımın biraz daha durulmasını bekliyorum. Diyanetle ilgili tecrübe ve hatıralarımı yazarken İsmail Kara’nın da bütün kitaplarını eleştirel bir gözle değerlendirmek istiyorum. Zira din-diyanet-devlet-siyaset ilişkileri ve tarikat/cemaat konularında İsmail Kara’nın hüküm cümleleri ve bunların yaslandığı gerekçeler ilginç bir şekilde hedef büyüten veya küçülten bir özelliğe sahiptir. Kimsenin yazmadığı veya az yazdığı konularda yazmanın avantajını kullanarak “derin siyaset” yapıyor! İma ederek konuşuyor, bu yolla bir tavır ortaya koymaya ve bir algı oluşturmaya ya da bazı algı odaklarına destek olmaya çalışıyor. Oysa düşünce ve tavrını açıkça ortaya koyabilirdi. Tabiî bu bir karakter ve cesaret işidir. Suyu bulandırarak iş yapmak daha risksiz görünüyor! Bu sebeple İsmail Kara’nın da eleştirel bir bakışla yazılması gerekiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-large wp-image-13793" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-690x1024.jpg" alt="" width="690" height="1024" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-690x1024.jpg 690w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-202x300.jpg 202w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1-768x1140.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/03/EdebiyatveEleştiri_yazıları_kapak-3-1.jpg 1205w" sizes="(max-width: 690px) 100vw, 690px" /></p>
<p><strong>MEHMET ERDOĞAN</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/edebiyat-ve-elestiri-yazilarinin-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğrencilere Kitabı Ve Okumayı Nasıl Sevdirebiliriz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ogrencilere-kitabi-ve-okumayi-nasil-sevdirebiliriz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ogrencilere-kitabi-ve-okumayi-nasil-sevdirebiliriz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Sep 2019 11:59:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12388</guid>

					<description><![CDATA[Okumanın süreklilik halini alabilmesi, ailede başlayan ve okulda öğretmenler yoluyla devam eden dikkatli ve özenli çalışmaların gerçekleştirilmesine bağlı. Peki nasıl? Kitabı sevdirip okumayı sürekli kılmak ve de nitelikli okumaların yapılmasını sağlamak nasıl mümkün olabilir? Ömrünü nitelikli okumaya ve kitaba vakfetmiş örnek bir öğretmen Musa Mert ile bu konular çerçevesinde bir söyleşi gerçekleştirdik. Hocam öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? “Kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” buyuran muhteşem insanın ümmetinden biri. Sıradan biri. Mesleğini aşk derecesinde seven bir öğretmen. Hepsi bu kadar. Okumanın temel noktada yer aldığı birçok çalışmaya imza attınız şimdiye kadar. Bu anlamda yapmış olduğunuz projeler neler ve bu projelerin işleyiş biçimleri nasıl hocam? Bir insanın hayal dünyası, duygu ve düşünce dünyası, bildiği kelimeler ve kavramlar kadardır. Bir insan ne kadar kelime ve kavram bilirse hayal dünyası, duygu ve düşünce dünyası o kadar geniş olur. Beş yüz kelime ile düşünen bir insan ile beş bin kelime ile düşünen bir insan asla aynı değildir. Kavram dünyasının membaı ise birbirinden değerli kitaplarla dolu bir kütüphanedir. Kütüphane, bir okulun kalbidir. Kalp çalışmazsa ruh da beden de ölür. Çoğunlukla okulların ya doğru dürüst bir kütüphanesi yoktur ya da varsa bile gereği gibi çalışmamaktadır. Bunun acı bir sonucu olarak okullarımızda hayat genellikle ruhsuzdur, tekdüzedir ve oldukça mekaniktir. Sınav &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Okumanın süreklilik halini alabilmesi, ailede başlayan ve okulda öğretmenler yoluyla devam eden dikkatli ve özenli çalışmaların gerçekleştirilmesine bağlı. Peki nasıl? Kitabı sevdirip okumayı sürekli kılmak ve de nitelikli okumaların yapılmasını sağlamak nasıl mümkün olabilir? Ömrünü nitelikli okumaya ve kitaba vakfetmiş örnek bir öğretmen <strong>Musa Mert </strong>ile bu konular çerçevesinde bir söyleşi gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>Hocam öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?</strong></p>
<p>“Kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” buyuran muhteşem insanın ümmetinden biri. Sıradan biri. Mesleğini aşk derecesinde seven bir öğretmen. Hepsi bu kadar.</p>
<p><strong>Okumanın temel noktada yer aldığı birçok çalışmaya imza attınız şimdiye kadar. Bu anlamda yapmış olduğunuz projeler neler ve bu projelerin işleyiş biçimleri nasıl hocam?</strong></p>
<p>Bir insanın hayal dünyası, duygu ve düşünce dünyası, bildiği kelimeler ve kavramlar kadardır. Bir insan ne kadar kelime ve kavram bilirse hayal dünyası, duygu ve düşünce dünyası o kadar geniş olur. Beş yüz kelime ile düşünen bir insan ile beş bin kelime ile düşünen bir insan asla aynı değildir. Kavram dünyasının membaı ise birbirinden değerli kitaplarla dolu bir kütüphanedir. Kütüphane, bir okulun kalbidir. Kalp çalışmazsa ruh da beden de ölür.</p>
<p>Çoğunlukla okulların ya doğru dürüst bir kütüphanesi yoktur ya da varsa bile gereği gibi çalışmamaktadır. Bunun acı bir sonucu olarak okullarımızda hayat genellikle ruhsuzdur, tekdüzedir ve oldukça mekaniktir. Sınav başarısına odaklı eğitim sisteminde, belirli zamanlarda zille girip zille çıkan, bu nedenle de adeta âline olmuş öğretmenler ve öğrenciler topluluğunun, evden okula, okuldan eve habire taşınıp durduğuna şahit olursunuz. Bu durum, her şehirde sınav başarısı sebebiyle öne çıkmış okullarda hâkimdir.</p>
<p>Üniversite ümidi olmayan, okumak istemeyen öğrencilerden oluşan pek çok okulda ise davranış bozuklukları sebebiyle, neredeyse ders dahi yapılamamaktadır. Bu isteksizlik, o okulun öğrencilerine, günde altı ya da sekiz saat, dört duvar arasında ve tahta sıralarda adeta bir hapishane hayatı yaşatmaktadır.</p>
<p>Bu sıkıntılı durumun çözüm yollarından biri, belki de en başında olanı öğrencileri kitapla tanıştırmak, onlara kitapları sevdirmek ve düzenli okuyan bireyler hâline getirebilmektir. Kitap, sınav başarısını etkileyen en önemli etken olması yanında, hayatı daha renkli, daha tatlı ve daha anlamlı hâle getiren, eğitimde kullanılabilecek en değerli enstrümandır.</p>
<p>Bunun bilinciyle, görev yaptığım okullarda, bir okul kütüphanesi kurmaya çalıştım. Kütüphane varsa, öğrencileri kitapla ve kütüphaneyle dost hâline getirmenin yollarını, çarelerini aradım. Yirmi iki yıllık öğretmenlik tecrübem sonucu, Allah’ın izni ve inayetiyle “<strong>Kitap Dostları Topluluğu Projesi</strong>”ni tasarladım. Değerli öğretmen ve idareci arkadaşlarımla el ele vererek, projeyi ilk defa 2010 yılında Konya’daki bir ilköğretim okulunda uygulamaya koyduk. Hamdolsun çok güzel sonuçlar aldık.</p>
<p>Projeyi, şu an çalıştığım Konya Selçuklu Şems-i Tebrizi Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde de, Selçuklu Belediyesi’nin sponsorluğunda, TİMAV (Türkiye İmam Hatipliler Vakfı) ile il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin desteğiyle, hâlen uygulamaktayız.</p>
<p>Projeyi özetle anlatmaya çalışayım: Okulda, birbirinden güzel ve çeşitli etkinliklerle donatılmış yüksek bir çekim alanı oluşturuyorsunuz. Bu çekim alanının adı “Kitap Dostları Topluluğu”.</p>
<p>Projeyi uygulamaya koymadan önce, okul idarecilerinden ve öğretmenlerinden oluşan bir proje yürütme kurulu oluşturuyorsunuz. Sivil toplum kuruşları, belediye, okul aile birliği gibi kurum ve kuruluşların desteğiyle, tüm okul öğrencilerine hitap edebilecek ve öğrencilerin seviyesine uygun iyi bir kütüphane kuruyorsunuz. Yürütme kurulu, okul rehber öğretmenlerinin de yardımıyla bir ön araştırma yapıp okullarındaki öğrencilerin ilgilerini tespit ediyor. Tiyatrolar, sinemalar, yazarlarla buluşmalar, kitap söyleşileri, piknikler, il içi ve il dışı gezileri&#8230; Öğrencilerin ilgileri doğrultusunda birbirinden çekici etkinlikler belirleniyor.</p>
<p>Yürütme kurulu, yapılan tespitler doğrultusunda, Kitap Dostları Topluluğu’na üye olabilmenin şartlarını da belirliyor. Güzel ahlak ve ayda belirli sayfa kitap okumak sabit şartlardan. Diğer şartları her okul kendine göre düzenleyebiliyor. Hatta sınıf öğretmenleri kendi sınıfına özel şartlar da koyabiliyor. Yalnız bu şartların, öğrencilerin biraz gayret ederek aşabilecekleri şartlar olması önemli. Aksi hâlde, başarısı düşük öğrenciler, topluluğa ilgi göstermeyeceklerdir.</p>
<p>Okul konferans salonunda, öğrencilere proje tanıtılıyor ve özendiriliyor. Yapılacak tüm etkinliklere katılabilmenin şartının Kitap Dostları Topluluğu Üye Kartı’na sahip olmak olduğu belirtiliyor. Bu karta sahip olabilmek için gerekli şartlar anlatılıyor. Böylece proje uygulamaya konuluyor.</p>
<p>Şartları gerçekleştirdiğine inanan öğrenci, özel hazırlanmış topluluğa müracaat dilekçesini doldurarak sınıf öğretmenine veriyor. Dilekçe, sınıf öğretmeninin, kütüphane memurunun ve okul idaresinin onayını aldıktan sonra nihayet yürütme kuruluna geliyor. Yürütme kurulu öğrencinin durumunu değerlendiriyor. Uygun bulursa öğrenci adına özel hazırlanmış üyelik kartını çıkartıp öğrenciye takdim ediyor. Bu kart öğrenci için çok değerli. Çünkü üyelik kartı sayesinde kendisine tüm kapılar açılıyor; topluluğun tüm etkinliklerine katılma hakkı kazanıyor.</p>
<p>Özellikle etkinlikler uygulanmaya başladığında, öğrencilerin okul kütüphanesine adeta akın ettiklerine şahit oluyorsunuz. Bütün öğrenciler, topluluğun üyesi olabilmek için gayret ediyorlar. Derslerine çalıştıklarını ve davranışlarına da dikkat ettiklerini görüyorsunuz. Üstelik düzenli kontroller sonunda üye olanların kartlarını kaybetme riskinin olması, yakaladıkları başarı ve performansı korumalarını sağlıyor. Öğrenciler, önce topluluk üyesi olmak için çalışıyorlar. Fakat sonra kitap, hayatlarının kopmaz bir parçası hâline geliyor. Evde, okulda, teneffüste, öğrencileri ellerinde kitaplarla görüyorsunuz. Kitap ve yapılan etkinlikler sayesinde okul, öğrenciler için sıkıcı bir ortam olmaktan çıkıp, eğlenceli ve sevilen bir mekân hâline geliyor.</p>
<p>Şu an çalıştığım Konya Selçuklu Şems-i Tebrizi Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde, geçen yıl, dört aylık süreçte bin öğrenci on üç bin kitap okuma başarısına ulaştı. Okul başarısının da yüzde yedi oranda arttığını gördük. Süre uzadıkça daha güzel sonuçlar elde edeceğimizi düşünüyorum.</p>
<p><strong>Gerek kendi kişisel okuma tecrübeniz ve gerekse yürüttüğünüz çalışmalarda edindiklerinizden hareketle sizce okumanın nasıl bir doğası var? Süreklilik halini alması için nasıl bir süreç gerekiyor?</strong></p>
<p>Çağımızda, çocuklarımızı ve gençlerimizi albenisiyle kendisine çeken, çektikten sonra yakasını bir türlü bırakmayan o kadar çok şey var ki. Bunların neler olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Yayıncılar her ne kadar birbirinden güzel kapaklar hazırlamaya çalışsalar da kitaplar, çocukların ve gençlerin gözüyle baktığımızda, bizzat tanışmadan ya da tanıştırılmadan değeri fark edilmeyen dostlardır. Bir kitabın içine girip, onunla tatlı bir yolculuğa çıkmadan kitapların dünyasını fark edemiyorlar. Bizzat ellerinden tutup, onları kitapların harikulade dünyasıyla, okumanın tarifsiz lezzetiyle tanıştırmalıyız. İlk kitap önemlidir. Öğrencinin ilk eline aldığı kitabın sıkıcı olması, onu kitaptan soğutabilir. Bu nedenle öğrencinin okuyacağı ilk kitap ya da kitaplar, öğrenci ve onun ilgisi dikkate alınarak özenle seçilmelidir.</p>
<p>Kitaplar, hazine sandıklarıdır. Onlar size gelmez, siz onları arayıp bulmalısınız. Sandıktaki çil çil altınlara, birbirinden değerli taşlara ulaşabilmeniz için hazine avcısı olmalısınız. Kitaplardaki hazinelere ulaşmanın yolu, sayfaları ve kelimeleri bir bir eşelemekten geçiyor.</p>
<p>Bunun için her şeyden önce inanç gerekiyor, sabır gerekiyor. İnanç derken, öğrenmeye olan inancı kastediyorum. Sabır, yerini yavaş yavaş tada bırakmaya başladığında, kitabın hayatınızdaki vazgeçilmez yerini aldığını görürsünüz. Okumak zamanla, size can veren, kan veren yeme içmeleriniz ve uyumalarınız gibi tabii bir gıdanız hâline gelir. Öğün geldiğinde acıktığınız gibi okumaya acıkırsınız. Okuma açlığını gideremediğinizde rahatsız olursunuz. Birkaç bilgi kırıntısıyla idare etmek zorunda kaldığınız zamanlar olur belki ama ilk fırsatta kendinize mutlaka mükellef bir ziyafet çekersiniz.</p>
<p><strong>Okuma söz konusu olduğunda daha çok rakamlar konuşuluyor, okumanın niceliksel yanına vurgu yapılıyor. Oysa daha önemli olan sanki okumanın niteliği, yani neyin niçin okunduğu&#8230; Bu düşünceye katılır mısınız?</strong></p>
<p>İnsanlığa en büyük zararı dokunanlar okumuş insanlardır. Çoban Mehmet koyunlarını gütmekle meşgul, çiftçi Hasan da tarlasıyla uğraşıyor. Onların kimseye bir zararı yok. Ama örneğin, organ mafyası en mahir doktorlarla çalışıyor. Toplumları istedikleri mecralara sürüklemek isteyen şer güçleri en iyi sosyologlarla ve psikologlarla çalışıyor. Okumuş, pek çok kitap yazmış kimi yazarçizer takımının kibrinden yanına yaklaşmak mümkün olmuyor. Böyleleri, okudukça, yazdıkça müstağnileşiyor. Bunların hepsi okumuş insanlar.</p>
<p>Bilindiği üzere, ilk inen ayetler Alâk suresinin ilk beş ayetidir. İlk inen ayetler, okumayı emretmekle birlikte, okumanın niteliğini de açıklıyor. Okuma gündeme geldiğinde klişe bir ifade ile “Allah’ın ilk emri oku!” deniliyor. Oysa Allah’ın ilk emri “Oku!” değildir, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”dur.</p>
<p>İlk inen ayetlerde iki kez tekrarlanan okuma emrinin birincisinde “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” deniliyor. Okumanın Allah’ın adıyla, Allah adına olması gerekiyor. İkinci okuma emrinde ise “Oku, Rabbin sınırsız ikram sahibidir.” deniliyor ve arkasından, Allah’ın kalemle ya da kalemi öğretmesine ve insana bilmediğini belletmesine değiniliyor. Kalem, elde edilen bilgiyi sonraki nesillere ulaştırma aracıdır.</p>
<p>Nitelikli okuma, Allah’ın adıyla yani “Bismillah” ile başlayan, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan okumadır. Okuyanı, okuduğu her satırla daha iyi bir insan, daha iyi bir Müslüman yapan okumadır. Zira aynı surenin devamında, aksi hâlde insanın kendisini müstağni görüp azgınlık ve taşkınlık edeceğine değinilmesi boşuna değildir.</p>
<p>Okumalarımızın merkezinde Kur’an ve Sünnet olmalıdır. Neyi, ne kadar okursak okuyalım, diğer okumalar, yine aynı niyetle bu merkezin etrafında dönmelidir. Okuyan insan akarsu gibidir; akarsu pislik tutmaz ve su aka aka yolunu bulur.</p>
<p>Bununla birlikte iki tür okuma vardır: Yatay okuma ve dikey okuma. Yatay okuma, bir anlamda yüzeysel okumadır. Pek çok kitabı hızla okur geçersiniz. Bu tür okuma, bütünü görmek için önemlidir. Bir de dikey okuma vardır. Yani derinlemesine okuma. Bu tür okuma Kur’an’da yer bulan kavramlarla ifade etmek gerekirse, tedebbür ve tefekkür ederek, aklederek, durup düşünerek okumadır. Her paragrafı, her cümleyi, hatta her kelimeyi irdeleyerek okumadır.</p>
<p>Kaynaklarımız Hz. Ömer gibi zeki bir insanın Bakara Suresini on iki yılda öğrendiğini nakleder. Oysa Hz. Ömer, Kur’an’ın tamamını ezbere bilen bir insandır. Sahabe, Kur’an’dan on ayet okuyor, onun üzerinde derinlemesine düşünüyor, anlıyor, yaşıyor ve sonra diğer on ayete geçiyordu. İşte bu, dikey okuma, yani nitelikli okumadır. Bu tür okuma, Kur’an ve Hadis kitapları dışındaki kitaplar için de böyledir.</p>
<p>Nitelikli okumanın bir diğer şekli de nitelikli kitaplar okumadır. Binlerce kitap arasından en iyilerini seçip okumaya çalışmak, kısa ömrümüzde bize, nitelikli bilgiye ulaşma konusunda zaman kazandıracaktır.</p>
<p><strong>Projelerinizde yapılan okumaların niteliğine dair dönütler alabiliyor musunuz? Ya da bunu nasıl sağlıyorsunuz?</strong></p>
<p>Başta da belirttiğim gibi, projemizin en temel iki unsuru güzel ahlak ve kitap okuma. Öğrencilerimizden, okuduklarının olumlu etkilerini hayatlarına yansıtmalarını bekliyoruz. Kitap okuyan öğrencilerimizin zamanla davranışlarındaki olumlu değişime şahit oluyoruz.</p>
<p>Eğitimde rehberlik çok önemlidir. Nitelikli kitaplar okumaları konusunda öğrencilerimize öğretmen arkadaşlarımız rehberlik etmeye çalışıyorlar. Ayrıca oluşturulan okuma gruplarıyla derinlemesine okuma çalışmaları da yapan arkadaşlarımız var. Okuma konusunda öne çıkan öğrencilerle birebir ilgileniyoruz. Bunların yanında, öğrencilerimiz tarafından gerçekleştirilen “Bir Yazar, Bir Kitap” konulu kitap söyleşileri yapılıyor. Her seferinde bir öğrencimiz, bir yazarı ve o yazarın bir kitabını çalışıp okul konferans salonunda Kitap Dostları Topluluğu’na sunuyor. Sunum sonrası soru cevap kısmını önemsiyoruz.</p>
<p><strong>Okumanın süreklilik kazanması noktasında ne gibi tavsiyeleriniz var, bu süreçle ilgili kim neler yapmalı?</strong></p>
<p>Bu konuda ailelere ve öğretmenlere büyük iş düşüyor. Doğar doğmaz bir bebeğe, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunup tahnik yapıldıktan hemen sonra derhal selüloz koklatılmalı. Bebek kundağa sarılırken de bir kitapla sarılmalı. Bebekler, anne sütü ve oyuncaklarla birlikte mutlaka kitapla büyütülmeli. Oyuncak kutusu yanında çocuğun, o büyüdükçe büyüyen bir kitaplığı olmalı. Anne babasının elinde sürekli televizyon kumandasını gören bir çocuk elbette eline televizyon kumandasını alacaktır. Anne babalar, ellerinden kitapları düşürmeyerek çocuklarına örnek olmalı. Aksi hâlde, o güne kadar kitaplarla tanışmamış bir öğrenciye okula başladığında kitap okutabilmek çok zor oluyor.</p>
<p>Halkımız, altın günlerini ve kısır partilerini kitap okuma günlerine dönüştürmelidir. Unutulmamalıdır ki dedikodu, bilgi yoksunu zavallıların işidir. Ev bark, araba, döviz, futbol konuştukları kadar okudukları kitapları konuşmalıdırlar. Hediyeleşmenin merkezinde kitap olmalıdır. Nişan ve düğün gibi merasimlerde tabak çanak yerine kitap hediye edilmelidir.</p>
<p>Okullarda okul idaresi ve öğretmenler, kitap okumayı eğitim öğretimin merkezine almalı, öğrencilerini kitapla mutlaka tanıştırmalıdırlar. Bunun için, yoksa okulda bir kütüphane kurulmalı, ihtiyaca göre sınıf kitaplıkları oluşturulmalı, varsa kütüphaneyi ve kitaplıkları aktif hâle getirmek için çaba sarf etmelidirler. Öğrenmeyi öğretmek, kitapla mümkündür.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı’na da önerim şudur: Okullarda, ilk dört yıl sadece kitap okutulmalı. Her sınıf seviyesine uygun cıvıl cıvıl kitaplar yazılmalı. Güzel ahlâkın ve görgü kurallarının yanında Matematik, Sosyal Bilgiler, Türkçe ve diğer derslerin en temel konuları ustaca yazılan bu kitaplarda, çocukları derse boğmadan öykülerle, şiirlerle anlatılmalı. Okunan kitaplar ve yazılar üzerinde konuşulmalı. Her yılın okumaları, kaç sayfa ya da kaç kitap okunacaksa belirlenmeli. Bir sonraki yıl, okunacak kitap ve sayfa sayısı artırılmalı. Bir öğrenci beşinci sınıfa, yüzlerce hatta binlerce sayfa kitap okuyarak gelmeli. Bildiğimiz anlamdaki derslere beşinci sınıftan itibaren başlanmalı. Ülkemizin bunu başarabilecek yazar ve uzman potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>TRT ve Kültür Bakanlığı’nın da, çizgi filmler, sinemalar, birbirinden renkli ve nitelikli basın, yayın ve programlarla ülkemiz çocuklarını ve gençlerini kitaba daha çok özendirmeleri gerekir.</p>
<p>Sivil toplum kuruluşları ve belediyeler de işe el atmalıdır. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve okullarla birlikte çalışmalar yürütmelidir. Konya Selçuklu Belediyesi’nin büyük harcamalar yaparak açtığı okul kütüphaneleri takdire şayandır. Bu çabanın ülkemizdeki tüm belediyelere örnek olmasını umuyorum.</p>
<p><strong>Çok teşekkürler hocam.</strong></p>
<p>Ben teşekkür ederim hocam.</p>
<p><strong>Röportaj: Serdar Arslan/dunyabizim.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ogrencilere-kitabi-ve-okumayi-nasil-sevdirebiliriz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Düşünce Klâsiği : &#8220;Doğu ve Batı Arasında İslâm&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-dusunce-klasigi-dogu-ve-bati-arasinda-islam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[doğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1456</guid>

					<description><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun. Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.)</strong></p>
<p>Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun.</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Osmanlı Devletinin Balkanlardaki dinî, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata etkileri kolay kolay yok edilemez niteliktedir. Bosna-Hersek ve Aliya İzzetbegoviç olgusu bunun somut bir göstergesidir. Balkanlarda, tarihten bugüne kendine özgü bir düşünce ve hayat tarzı devam edip gelmektedir. Bunu bölgenin jeopolitik konumuyla açıklamak yeterli değildir. Bölge insanının arada kalmışlık psikolojisi dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve hatta siyasal hayata derinden yansımaktadır. Bu durum, olumsuz sonuçlara zemin hazırladığı gibi çok olumlu gelişmeleri de beslemektedir. Aliya İzzetbegoviç örneğinde bunun olumlu yönünü görmek mümkündür. O, iki dünya arasında kalmadan hem doğulu gibi hisseden, hem de batılı gibi düşünen gerçek bir aydındır.</p>
<p>Yugoslavya mahkemelerinde “Ben her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim, çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım.” sözleriyle kendini savunan Aliya İzzetbegoviç, özgürlükçü mücadelesinde kaderci değildir. Mücadelesini inanç ve kararlılıkla sürdürmüş, hedeflerine ulaşmayı başarmıştır. Diğer taraftan modernleşme tarihi boyunca Türk ilim adamı ve sanatçısının yakalayamadığı diyalektik çizgiyi, batılı meslektaşlarından daha ileriye götürmüştür. Bu bağlamda Doğu ve Batı Arasında İslâm tefekkür ürünü bir eserdir. İçinde din, ahlâk, ilim ve sanata dair yeni ve ileri düşünceler vardır.</p>
<p>“Kur’an’ın yegâne hakikî tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi Hz. Muhammed’in hayatı tam buydu.” Burada Kur’an’la hayat arasında kurmuş olduğu bağla geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılmaktadır. O, İslâm’a hayatın içinden bakar; yaşayan ve yaşanılan İslâm’ı esas alır. İnanç konularında ise geleneksel düşünceden ayrılmaz. Hatta geleneksel yaklaşım biçimine daha etkili ve felsefî bir yorum getirir. Bu çerçevede kader konusuna bakışı ilginçtir: “Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine karşı iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan arasında yeni bir münasebet teşkil etmektedir. Onun için kaderi kabul etmek, kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, ona telkin ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir. (…) Ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır!”</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç’in din ve ahlâk anlayışı, doğu ve batı düşüncesini özümsediğini gösterir. Ona göre “İlmin ilerlemesi ne kadar büyük ve göze çarpar olursa olsun, ahlâk ve dini fuzulî ve lüzumsuz kılamaz. Zira ilim, insanlara yaşamalarının ne şekilde olması icap ettiğini öğretmez ve herhangi bir değer ölçüsü göstermez. Din olmasaydı biyolojik hayatı insanî hayatın seviyesine çıkaran bu değerler, meçhul ve anlaşılmaz kalırdı. Çünkü din, daha ulvî bir başka âlemin mahiyeti hakkında ‘bilgi’, ahlâk ise manası hakkında ‘bilgi’dir.” Ayrıca “Ahlâk, isteklere ve davranış kaidelerine tahvil edilmiş dindir ya da başka bir ifadeyle, insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır.”</p>
<p>“İnsan, yaptığı değil, her şeyden önce istediği, meylettiği şeydir.”, “Ahlâk istektir, hareket tarzı değil.” veya “Kâmil, günahsız olmak insanî değildir. Bilâkis günah işlemek ve tövbe etmek insana daha yakındır, daha insanîdir.” tarzındaki düşüncelerinde olduğu gibi insana bakışında batılı hümanist/mistik kültürün izleri görülür.</p>
<p>Sanata bakışı varoluşçu felsefeye yakındır. Ancak din, ahlâk ve sanat arasında kurmuş olduğu ilişkiyle hem batılı hem de geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılır. “Gerçekten her sanat eseri, ona ait olmadığımız, içinden neşet etmediğimiz, içine ‘atıldığımız’ bir dünya hakkında bir haber, bir intiba mahiyetindedir. Sanat, ‘vatan hasreti’ veya ‘hatırlama’dır.” “Sanat, dünyaya karşı tabiî bir muhalefet içindedir ve (&#8230;) ilme karşıdır. Bu, esas itibarıyla dinî bir muhalefettir. Din, ahlâk ve sanat daha yaratılış fiili ile zuhur eden aynı şecerenin dallarıdır.” İlimle sanatı, âdeta batıyla doğuyu kıyaslar gibi ele alır. Düşünce dünyasında ilim batının aklını, sanat ise doğunun irfan ve hikmetini temsil eder: “Bir sanat eseri daima sanatkârın şahsiyetine bağlıdır. Yaratma olarak, ‘insanın yapıtı’ olarak bir sanat eseri bir ruhun ürünüdür ve bu vasfıyla bölünemez bir fiildir. İlimde ise ilim adamlarının müşterek bir çalışma, bir iş birliği, bir küme çalışması yapmaları mümkündür. Çünkü ilmin konusu teferruattan müteşekkildir ve tahlile, ayırmaya, bölmeye tâbi tutulmaktadır. Bütün ilim, başlangıcından bugüne kadar sırf ilâvelerden -hemen hemen mekanik manada- ibarettir. Hâlbuki sanatta böyle bir şey mümkün değildir.”</p>
<p>“İlim nerede olursa olsun hep aynı, mutabık, hareketsiz ve sabit olan şeyleri keşfeder; sanat ise ‘durmadan yeniden vücuda gelmek’ demektir. Sanayiye (ki tatbik edilen ilim demektir) mahsus olan seridir; hâlbuki sanata mahsus olan orijinaldir.”</p>
<p>“İlim keşfeder, sanat yaratır. İlmin keşfettiği uzak bir yıldızın ışığı, bundan evvel de vardı. Sanatın bizi aniden aydınlatan ışığı ise sanatın kendisi tarafından o anda yaratılmış oluyor. Sanat olmadan o ışık asla meydana gelemez. İlim mevcut olanla uğraşmaktadır; sanat vücuda gelmenin kendisidir.” “İlim doğruyu ifade eder, sanat ise hakikate uygun olanı.”</p>
<p>Dilin ilim ve sanat için değeri üzerine söyledikleri; ilmin sınırları, sanatın niteliği ve dilin gücünü göstermesi açısından önemlidir: “Ne kadar derin ve kompleks olursa olsun ilim, lisanın yetersizliğini hiçbir zaman hissetmemiştir. Sanat ise bilâkis dâhilî, manevî bu temayülü yüzünden daima başka türlü, ‘lisan üstü’ vasıtaları aramıştır. Lisanın kendisi ‘beynin eli’dir, beyin ise bedenî varlığımızın, fâniliğimizin bir parçasıdır.</p>
<p>İnsanî tecrübenin devamının vasıtası olan yazı ile birleşen söz, ilmin en güçlü cihazı olmuştur. Çünkü yazı lisana, lisan ise düşünceye uygundur. Her üçü de zekâ kalıbına göre yaratılmış ve aynı zamanda ruhun bir hareketini ifade için tamamen elverişsiz, bunu yapmaktan hemen hemen âcizdir.”</p>
<p>“İlim adamları sadece kendi devrelerine, şairlerse bütün zamanlara aittirler.” “Sanat bilgi değil, idraktir. Ama akıl ve tahsil vasıtasıyla değil; gönül, sevgi ve ruh sadeliği ile.”</p>
<p>Sevenleri ve halkının “bilge kral” dediği Bosna-Hersek’in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç, gerçekten kişiliği, düşünce dünyası ve mücadelesiyle Balkanların son Osmanlısıydı! Bu yüzden kitapları, Türkçede bir çatı altında topluca yayımlanmayı ve yeni nesiller tarafından tekrar tekrar okunmayı fazlasıyla hak ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
