<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kenan evren &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kenan-evren/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Sep 2023 06:19:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>kenan evren &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Darbeler Karşısında Milletin Mesajı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Sep 2023 06:19:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Diktatör]]></category>
		<category><![CDATA[İdam]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18869</guid>

					<description><![CDATA[“12 Eylül’ün Yıldönümünde” Siyaset son derece yorucu ve stresli bir faaliyet alanıdır. Siyasilerin ve hasseten de lider mevkiindeki aktörlerin o stres denizinde uzun yıllar kulaç atabilmeleri için ya çok gamsız ve sinirleri alınmış bir tabiata ya da çelikten bir sinir sistemine sahip olmaları gerekir. Bu özelliklere sahip olan bir insanın dahi fırtına ortasındaki geminin kaptan köşkünde yarım asra yaklaşan bir siyasî ömrü olmaz. Yakın tarihimizde çok uzun süren siyasî hayatların sebebi ise liderlerin millet tarafından çok sevilmesi ya da olağanüstü bir sinir sistemine sahip olmaları değil, siyasî hayatlarının sürekli olarak vesâyet odakları tarafından kesintiye uğratılmasıdır. Bu durum, umulan ve planlananın aksine onları çizgi dışına itmemiş, tam aksine bu zevata kayda değer bir dinlenme molası vererek yeni hamleler yapabilmek adına güç ve moral toplama fırsatı sunmuştur. O yüzden demokrasinin askıya alındığı ara dönemler en çok darbelerin mağduru olan siyasilerin işine yaramış, onları bir müddet aktif siyasetten uzaklaştırıp dinlendirerek siyasî ömürlerini uzatmıştır. Âdeta bakıma alınan araba misâli bu dönemde yasaklı olan siyasiler zihnen ve ruhen yenilenmiştir.    Bu siyaset erbabı siyasetin sürgün dönemini yaşarken dahi siyasetten uzak kalmamış, bir yolunu bulup politik mesâîsine devam etmiş, yasaklı olmayan çömezlerine parti kurdurarak dolaylı yoldan da olsa siyasetin içinde olmayı başarmıştır. Perde gerisinden yönetilen bu güdümlü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“12 Eylül’ün Yıldönümünde”</em></p>



<p>Siyaset son derece yorucu ve stresli bir faaliyet alanıdır. Siyasilerin ve hasseten de lider mevkiindeki aktörlerin o stres denizinde uzun yıllar kulaç atabilmeleri için ya çok gamsız ve sinirleri alınmış bir tabiata ya da çelikten bir sinir sistemine sahip olmaları gerekir. Bu özelliklere sahip olan bir insanın dahi fırtına ortasındaki geminin kaptan köşkünde yarım asra yaklaşan bir siyasî ömrü olmaz.</p>



<p>Yakın tarihimizde çok uzun süren siyasî hayatların sebebi ise liderlerin millet tarafından çok sevilmesi ya da olağanüstü bir sinir sistemine sahip olmaları değil, siyasî hayatlarının sürekli olarak vesâyet odakları tarafından kesintiye uğratılmasıdır. Bu durum, umulan ve planlananın aksine onları çizgi dışına itmemiş, tam aksine bu zevata kayda değer bir dinlenme molası vererek yeni hamleler yapabilmek adına güç ve moral toplama fırsatı sunmuştur. O yüzden demokrasinin askıya alındığı ara dönemler en çok darbelerin mağduru olan siyasilerin işine yaramış, onları bir müddet aktif siyasetten uzaklaştırıp dinlendirerek siyasî ömürlerini uzatmıştır. Âdeta bakıma alınan araba misâli bu dönemde yasaklı olan siyasiler zihnen ve ruhen yenilenmiştir.   </p>



<p>Bu siyaset erbabı siyasetin sürgün dönemini yaşarken dahi siyasetten uzak kalmamış, bir yolunu bulup politik mesâîsine devam etmiş, yasaklı olmayan çömezlerine parti kurdurarak dolaylı yoldan da olsa siyasetin içinde olmayı başarmıştır. Perde gerisinden yönetilen bu güdümlü partiler, yine eski siyaset kodamanlarının adıyla anıldığından, mevcut siyasî düzen eskisinden pek farklı bir görünüm arz etmemiştir. Bu liderlerin çoğu, ekseriyetle yine eski dava arkadaşlarıyla çalışmayı tercih etmiş ve böylelikle partilerin üst kademelerindeki siyasî kadrolar yenilenememiştir. O yüzden de demokrasiye geçtiğimiz tarihten bu yana siyasî partiler liderlerinden bağımsız bir kimlik kazanamamıştır. Kurum kimliği kazanan yapılar liderleriyle anılsa bile onlarla özdeşleşmez. Darbeler, siyasî hareketlerin liderleriyle bütünleşip partiler içinde bir lider kültünün oluşmasının belli başlı sebeplerinden biridir.</p>



<p>12 Mart muhtırasıyla başbakanlıktan uzaklaştırılan Süleyman Demirel ve başında bulunduğu Milli Nizam Partisi kapatılan Necmettin Erbakan, vesâyetin üzerlerine bir çarpı çekmesine rağmen, tabanlarından aldıkları güçle tekrar siyasete dönebilmiştir. 12 Eylül’de kapısına kilit vurulan dört siyasî partinin temsil ettiği siyasî hareketler askerî vesâyetin demir yumruğu üzerlerinden kalkar kalkmaz farklı isim ve amblemler altında yeniden örgütlenmiştir. Kendilerine siyaset yapma yasağı getirilen liderler, hapislere, sürgünlere, mânevî işkence ve her türlü cebrî uygulamaya rağmen yeniden eski koltuklarına oturmuştur. Yani darbeler siyaset adamlarını üç yüz altmış derece döndürüp bulundukları noktaya getirmekten başka bir işe yaramamıştır.</p>



<p>Darbeler ayrıca siyasî partileri kendi hususî mülkü gibi gören “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam.” diyen siyasetçi tipini de mayalamıştır. Bu sözler, darbelerin aktif siyasetten uzaklaştırdığı liderler tarafından söylenmiştir. Seçim hezimetiyle siyasete veda eden liderlerse bu tür beyanların yanından bile geçememiştir. Millet iradesini âdeta tekelinde gören bu bakış açısı, lider mevkiindeki şahısların 2002 seçimlerine kadar hep siyaset dışı güçler tarafından politik yaşamlarına son verilmek istenmesinden kaynaklanmıştır.</p>



<p>Yine darbe dönemlerinde emanetçi genel başkanlar zuhûr etmiş, milyonların gönül verdiği siyasî hareketler, kendilerine emanetçi sıfatı yakıştırılan şahısların elinde kalmıştır. </p>



<p>Darbelerin Türk milletine faturası ağır olmuş, siyasî hayata kendi ifadesiyle altı defa gidip yedi defa gelen fosilleşmiş siyasetçi tipini armağan etmiştir. Siyasetin tabiî seyri içinde siyaset dışı kalamayan liderler, halkın gözünde darbelerin mağduru(!) hâline dönüşmüş, bu durum bir süre sonra bu siyasetçilerin yıldızının tekrar parlamasına, daha doğrusu parlatılmasına hizmet etmiştir. Çağdaş Batı demokrasilerinde Margaret Thatcher, John Major, Tony Blair, Willy Brandt, Jacques Chirac ve adını burada zikredemeyeceğimiz daha nice siyasetçi bir defa gelip bir defa giderken bizde gidip gelmeye doyamayan siyasetçi tipi ortaya çıkmıştır. Misyonlarını gerçekleştiren bu adamlar bir süre sonra kendilerini tekrarlamaya başlamış ve daha sonraki siyaset yıllarında değişik fikirler üretip yeni hizmet hamlelerinde bulunmak yerine sürekli aynı noktada patinaj yaparak geçmişin mîrâsını yemiştir.</p>



<p>Toplum mühendisliğinin asker marifetiyle siyasî kulvarın dışına ittiği liderler darbelerin üzerinden iki-üç yıl bile geçmeden çoğu zaman sıkıyönetim kanunlarına aykırı olarak gizliden gizliye siyasî faaliyetlerin içinde yer alır hattâ parti kurma teşebbüslerinde bulunurken 2002 seçimlerinde halkın sandığa gömdüğü liderler yürekleri siyaset aşkıyla fıkır fıkır kaynamasına rağmen bir daha siyasetin deli gömleğini sırtlarına geçirememiştir.</p>



<p>Bunun en bilinen örneği Süleyman Demirel’dir. İki defa darbe yoluyla siyasî hayatı felç edilen kurt siyasetçi bütün olumsuzluklara rağmen her seferinde kefeni yırtıp tekrar siyasete dönebilmiş ve siyasî hayatının finalini devlet gemisinin kaptan köşkünde yapmıştır. Buna karşın 2002 senesinde âdeta kendi şahsıyla özdeşleşen politik düzenin millet tarafından beyaz bir ihtilâlle tasfiye edilmesinden sonra ise çok istemesine rağmen bir daha değil siyasete dönmek, dönüş sinyali dahi verememiştir.</p>



<p>Siyaseti siyasetçiden daha üstün bir kavrayışla analiz eden halkımız genetiğindeki ulü-l-emre itâat duygusu ve devlet mefhûmuna duyduğu derin saygıdan dolayı hiç acele etmemiş, dâima hamle sırasının kendisine gelmesini beklemiştir. Demokrasi oyununu bir poker oyuncusu tavrıyla oynayan büyük kitle ilk hamlede rölans demiş hattâ önüne konulan darbe mahsulü anayasalara bile bu mantıkla geçiş vizesi vermiş fakat inisiyatifi eline geçirir geçirmez de blöfünü geri alıp restini çekmiştir. Bir hakemin kırmızı kartla oyun dışı bıraktığı futbolcu gibi, vesâyetçi unsurları zaman içinde ve akıllıca yöntemlerle siyasî denklemin dışına itmiştir. Siyasete gayrimeşrû yollardan bulaşan parazitleri meşru zeminde tasfiye etmesini bilmiştir. Bu da oyunu kuralına göre oynamaya alışkın halkımızın demokratik terbiyesini göstermektedir.</p>



<p>Ordu Türk siyasetinde ancak kısa vadeli roller oynamış, uzun süreli bir belirleyicilik vasfına ise hiçbir zaman için sahip olamamıştır. Militarist zihniyetin yaptığı düzenlemeler, koyduğu kurallar, ara dönemler geçtikten sonra -birkaçı müstesna- yürürlükten kalkmış, toplum tarafından benimsenmediği için tarihin hafızasına gömülmüştür. Bu, asker millet olarak vasıflandırılan Türk milletinin militarist bir mantığa sahip olmadığını, bu iki kompartımanı birbirinden ayırdığını, gücünü ordudan alan politik düzeni benimsemediğini, tam aksine demokratik bir kültür ve şeffaf yönetim anlayışından yana olduğunu göstermektedir. Sosyolojiden habersiz militarist mantık, kışlaya nizâm verdiği gibi, millete de nizâm ve istikamet vereceğini sanmış fakat her seferinde hüsrana uğramıştır. Darbeci zihniyeti eline geçen ilk fırsatta elinin tersiyle bir kenara iten halkımız, tercihini millî müktesebatı öne çıkaran demokrasiyle artı değer üreten siyasetten yana yapmıştır.</p>



<p>2002 seçimlerinden bugüne kadar geçen süreç ve ondan önceki uzun darbeler döneminin verdiği mesaj çok anlamlıdır. Aziz milletimiz o engin ferâsetiyle hem siyasetin meşru ve asal öznesi olan siyasilere hem de siyasetin aslî öznesi olmadığı hâlde siyasete gayrimeşrû yollardan müdâhale eden unsurlara şöyle demiştir: SİZ KİMSEYİ TASFİYE EDEMEZSİNİZ, BEN EDERİM.</p>



<p>VEYL OLSUN HÂLÂ BU MESAJI OKUYAMAYANLARA…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İbret Hikâyesi: Kenan Evren -2</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 08:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17698</guid>

					<description><![CDATA[Görev süresinin dolmasından birkaç ay sonra kendisinin ve döneminin anlatıldığı bir televizyon programında ileride seksenli yıllardan “Kenan Evrenli Yıllar” olarak bahsedileceği söylenmişti. Bu yıllar gerçekten de kendisinin devletin başında bulunduğu yıllardı. Fakat seksenli yılların sosyal ve ekonomik tablosuna damgasını vuran, Kenan Evren değil, bir yönetim ve siyâset virtüözü olan Turgut Özal oldu. Turgut Bey zaman içinde siyâseti Kenan Evren’den daha iyi bildiğini gösterdi. Özal, iktidârı askerî bir cuntadan devralmıştı. O yüzden ANAP iktidârının ilk günlerinde Çankaya’nın gölgesi siyâsetin üzerindeydi. Turgut Bey de bu de facto durumu yadırgamış görünmüyor ve Kenan Paşa’nın koltuğu altında geçiniyordu. Zaman geçtikçe güç dengeleri değişti ve Evren’in koltuğu altında geçinen Özal, Evren’i paketleyip cebine koydu. Siyâsetin gündemini artık Çankaya değil, Başbakan Özal belirliyordu. Turgut Bey, zaman içinde şartları ustaca kendi lehine çevirmesini bilmiş ve iktidârı Çankaya’nın ayakları altından çekerek merkezinde kendisinin bulunduğu yörüngeye oturtmuştu. Devlet hayatındaki en büyük hatalarından biri de 1983 genel seçimleri öncesinde cumhurbaşkanı tarafsızlığına gölge düşürmesi oldu. Seçimlere birkaç gün kala televizyonda yaptığı konuşmada Turgut Özal’ı hedef aldı ve gönlünün Turgut Sunalp’in kazanmasından yana olduğunu açıkça belli etti. Zaman geçtikçe bu tutumunu daha farklı yorumlayanlar da oldu. Evren’in gerçek niyetinin seçimleri Özal’a kazandırmak olduğu, halkın böyle bir iltimâs karşısında mağdurun yanında yer alacağını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<p>Görev süresinin dolmasından birkaç ay sonra kendisinin ve döneminin anlatıldığı bir televizyon programında ileride seksenli yıllardan “Kenan Evrenli Yıllar” olarak bahsedileceği söylenmişti. Bu yıllar gerçekten de kendisinin devletin başında bulunduğu yıllardı. Fakat seksenli yılların sosyal ve ekonomik tablosuna damgasını vuran, Kenan Evren değil, bir yönetim ve siyâset virtüözü olan Turgut Özal oldu.</p>



<p>Turgut Bey zaman içinde siyâseti Kenan Evren’den daha iyi bildiğini gösterdi. Özal, iktidârı askerî bir cuntadan devralmıştı. O yüzden ANAP iktidârının ilk günlerinde Çankaya’nın gölgesi siyâsetin üzerindeydi. Turgut Bey de bu de facto durumu yadırgamış görünmüyor ve Kenan Paşa’nın koltuğu altında geçiniyordu. Zaman geçtikçe güç dengeleri değişti ve Evren’in koltuğu altında geçinen Özal, Evren’i paketleyip cebine koydu. Siyâsetin gündemini artık Çankaya değil, Başbakan Özal belirliyordu. Turgut Bey, zaman içinde şartları ustaca kendi lehine çevirmesini bilmiş ve iktidârı Çankaya’nın ayakları altından çekerek merkezinde kendisinin bulunduğu yörüngeye oturtmuştu.</p>



<p>Devlet hayatındaki en büyük hatalarından biri de 1983 genel seçimleri öncesinde cumhurbaşkanı tarafsızlığına gölge düşürmesi oldu. Seçimlere birkaç gün kala televizyonda yaptığı konuşmada Turgut Özal’ı hedef aldı ve gönlünün Turgut Sunalp’in kazanmasından yana olduğunu açıkça belli etti. Zaman geçtikçe bu tutumunu daha farklı yorumlayanlar da oldu. Evren’in gerçek niyetinin seçimleri Özal’a kazandırmak olduğu, halkın böyle bir iltimâs karşısında mağdurun yanında yer alacağını bildiği için bunu yaptığı dahi söylendi. “Makedonyalı çok iyi oynuyor, oyun içinde oyun oynuyor.” diyenler bile oldu. Kanâatimce bu yaklaşım doğru değildir. Zîrâ darbeyi gerçekleştirdikten sonra Evren Paşa ve arkadaşlarının iddiası hep şu olmuştur: “Halk bizim arkamızdadır ve sözümüzden çıkmaz.” Evren Paşa’nın bu durumda sözünün aksî istikamette bir tavır alacağını bile bile millete bir teklifte bulunması söz konusu olamazdı. Zîrâ o zaman Evren ve arkadaşları göz göre göre karizmayı çizdirmiş olurlardı. Özal’a seçimleri kazandırabilmek uğruna itibârından fedakârlık yapacak adam değildi Evren Paşa. O, gerçekten halkın kendisinin sözünü dinleyeceğini sanmış ve büyük bir hesap hatası yapmıştı. Evet, sonuçta yine karizma çizilmişti. Fakat bile bile değil, farkında olmadan düşmüştü bu tuzağa. Çünkü Evren Paşa milleti tanımıyordu. Ayrıca niyet, Özal’a seçim kazandırmak idiyse oyun içinde oyun oynamaya da gerek yoktu. Liderler arasında gerçekleşen televizyondaki ilk açık oturumdan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, Özal’ın açık ara önde olduğunu gösteriyordu zaten.</p>



<p>Bizim cumhuriyet dönemindeki askerlerimizin ekserisi statik bir bakış açısına sahiptirler.  Sosyoloji bilmezler, ait oldukları toplumu ise fazla tanımazlar. Hayatları kışlayla orduevi arasında geçtiğinden halkla iletişimleri zayıftır. Fakat buna rağmen toplum mühendisliğine soyunurlar. Kışlaya bakar gibi topluma baktıkları içinse bu tür girişimlerden hiçbir zaman için olumlu sonuç alamazlar.</p>



<p>Gerçekte 27 Mayıs’ı gerçekleştiren zihniyet sahiplerinden de 12 Martçılardan da ve hattâ 28 Şubat’ın generallerinden de daha saf ve millete yakın bir kişiliğe sahip olduğu konusunda şüphe taşımıyorum. Fakat asker olması hasebiyle topluma kışla gözüyle bakıyor, ele geçirdiği kudretin birtakım şeyleri değiştirmeye yeteceğini zannediyordu. Bu çerçevede Evren Paşa’yı yaptıkları kadar söyledikleri de perişan etmiştir. Her söylediği söz, aleyhine delil olarak kullanılmıştır. 1984 senesindeki Muş gezisi sırasında yaptığı açık hava mitinginde sarf ettiği; “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, kafa yapısını ve zihniyet dünyasını afişe eden bir hezeyândı. Bizzât kendi yaptığı anayasanın ikinci maddesinde “hukuk devleti” ibâresi bulunan bir devletin cumhurbaşkanına bu sözler yakışmadı. Her şeyden evvel de kontrolsüz gücün ne anlama geldiğini ve en kötü parlamenter rejimin bile en iyi askerî idâreden çok daha iyi olduğunu gösterdi topluma. Ölmeden on yıl kadar önce söylediği bir söz daha vardı ki, diğer bütün sözlerinin üzerine âdetâ tüy dikti. Darbeden sonra imzalanmak üzere önüne gelen idâm kararlarının uygulanmasında nasıl bir usûl takip ettiğini anlatırken şöyle diyordu Evren Paşa: “Ben sağa ya da sola katiyen bir ayrım yapmadım. Hattâ o kadar yapmadım ki mahkûm olup idâm cezası alanlar var. Meselâ sağdan alınmış bir idâm cezası varsa bekletirdim, soldan da olsun diye. Soldan da bir idâm cezası önüme geldi miydi ikisini beraber onaylardım. Aynı anda bir tane sağdan, bir tane de soldan astık. Yani ona bile dikkat ettik, denge olsun diye.”</p>



<p>Bu konuşmasını internetten defaatle dinledim. Yaklaşım tarzının ve muhakemesinin doğruluğuna yüzde yüz inanmış bir insanın rahatlığıyla konuşuyordu. Dili çok netti. Lafı ağzında gevelemiyordu. Kendisini dinleyenlerin; “Helal olsun be Paşa’ya! Ne adil adammış!” diyeceklerini zannediyordu derin bir safiyetle. Fakat bu trajikomik sözler tam aksi bir tesir icra etti kamuoyunda. Bu sözlere vatandaşın bir kısmı şaştı kaldı, diğer kısmı ise ateş püskürdü. İçinde benim de bulunduğum bir zümre ise IQ seviyesi bu derece düşük bir şahsın bir ülkenin kaderinde yıllar boyu nasıl söz sahibi olabildiğine hayret etti. Kendi hakkında suç duyurusunda bulunduğunun bile farkında değildi. Hiç şüphesiz Evren Paşa, yargılanmaya giden süreçte her biri dosyalık çaptaki ifşâat ve itiraflarıyla birazcık da kendi ipini kendisi çekti.</p>



<p>1991 senesinin ağustos ayında Rusya’da Gorbaçov’a karşı girişilen fakat kısa sürede bastırılan darbe girişimiyle ilgili olarak darbecilerin, darbe sırasında devlet televizyonunu ele geçirmeye dönük bir teşebbüste bulunmamış olmalarını “Bu ne biçim darbe? Hiç böyle darbe mi olur?” şeklinde yorumlamıştı. Kamuoyu darbeleri eleştirirken O, darbecilerin beceriksizliğine gönderme yapmıştı. Yine içinden geldiği gibi konuşmuştu. Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı Hoca dayanamamış ve kaleme sarılarak Paşa’nın patavatsızlığına okkalı bir şerh düşmüştü. 18. yüzyılın büyük ve nâmlı vezirlerinden Koca Ragıp Paşa’ya ait nüktedir: “Şecâat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söylermiş.”</p>



<p>12 Eylül’den sonra bütün siyâsî partileri kapatan ve “Bir sağdan, bir soldan astık.” diyerek mevcut siyâsî hareketlerden hiçbirisini kayırmadığını anlatmaya çalışan Evren Paşa bu tavrıyla takdir edilmeyi beklerken alabildiğine tenkit edilmiştir. 27 Mayıs’ın alenen solu destekleyen, 12 Mart’ın ise sağcı gibi görünen karakterine karşı Evren Paşa 12 Eylül’den sonra hiçbir harekete yakın görünmemeyi tercih etmiş, belki de bîtaraf olmaya çalışırken bertaraf olmuştu. Gerçekte ise onu bertaraf eden, bîtaraf olmaya çalışması değil; bunu yaparken benimsediği kör mantıktı. O, kendi ifâdesince, bütün taraflar için cezaları alabildiğine ağırlaştırarak tarafsız olmayı tercih ediyordu. Dünyaya kışladan bakan statik asker kafasının üretebileceği çözüm de ancak buydu. Sonuç olarak Evren Paşa ne İsa’ya yaranabilmişti ne de Musa’ya.</p>



<p>Hakikat ise hiç de öyle değildi. Söyledikleri bir savunma refleksinden ibâretti. 12 Eylül’den sonra AP ve CHP genel başkanları Demirel ve Ecevit, Gelibolu’daki dinlenme tesislerine sevk edilerek zorunlu ikamete tâbi tutulurken MSP ve MHP’nin liderleri Erbakan ve Türkeş, İzmir Uzunada’daki gözetleme kamplarına gönderilmişler ve akabinde de tekrar Ankara’ya getirilerek tutuklanmışlardı. Bu farklı uygulama bile 12 Eylül idâresinin hiç de tarafsız olmadığını gösteriyordu.</p>



<p>Evren Paşa’yı kıyasıya eleştiren bir yığın aydın müsveddesininse fikren O’ndan daha namuslu olduğunu düşünmüyorum. Belki bu konuda Evren onlardan daha haysiyetliydi. 12 Eylül’e veryansın edenler, 28 Şubat’ta militarizme davetiye çıkarttılar. Hele Evren Paşa’yı eleştiren eski tüfek solcuların 27 Mayıs söz konusu olduğunda takındıkları çifte standardı gördüğümde midem bulanıyor. Emre Kongar gibi bir sosyal bilimcinin 12 Mart ve 12 Eylül’ü demokrasiye zarar veren, 27 Mayıs’ı ise demokrasinin şartlarını hazırlayan bir darbe olarak tanımlaması* akla ziyân bir durumdur.</p>



<p>27 Mayıs’ta millet irâdesine vurulan şamar bu ülkede yirmi yıl boyunca bayram olarak kutlanmıştı. Evren Paşa’nın nadir sayıdaki isabetli icraatlarından biri de “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlanan 27 Mayıs’ı, bayram olmaktan çıkartması olmuştur.</p>



<p>Evren Paşa’nın üfûluyle birlikte ma’şerî şuûrda çoktan sararıp solmuş olan bir târih yaprağı daha kapandı. Fakat henüz 12 Eylül’ün toplumun sinesinde açtığı yaralar kapanmadı. Daha yıllarca da kapanacağa benzemiyor. Kanâatimce 12 Eylül zihniyetinin bu topluma ödettiği en yüksek bedel, eğitim sistemi üzerinden olmuştur. 12 Eylül’den sonra kurumsallaşan üniversiteye giriş sistemi; düşünen, araştıran, analiz eden, sorgulayan bir gençlik yetiştirmeyi hedeflemiyordu. Üniversiteye girişi üç dört saatlik bir sınava endeksleyen, onu da ölçme ve değerlendirme kriterleri çok yetersiz bir test olgusuna havale eden bu sistem, günümüzde tartışma konusu olan dershane sektörünü üretti. Bu sistem kültürden, san’attan, düşünceden, felsefeden uzak bir nesil yetiştirdi. Sorunun yalnızca doğru şıkkını bulmaya programlanmış, muhtevası zayıf, derinlikten mahrum, alabildiğine yüzeysel ve irfânî ölçülerden uzak bir nesil…</p>



<p>Bugün siyâsî otorite ve mahallî idâreler yetki sahaları dâhilinde Evren’in ve yol arkadaşlarının isimlerini caddelerden, yollardan, parklardan, okullardan ve göz önündeki her yerden siliyorlar. Zâhirde 12 Eylül’e dâir bir iz bırakmamaya çalışıyorlar. Ne beyhûde gayret! Kurumların duvarlarından 12 Eylül’ü hatırlatan tabelaları indirmekle keşke o meş’ûm dönemin izleri silinebilse.</p>



<p>Evren Paşa gerçekte hayatının son yıllarında Çin işkencesinden beter manevî cezalara dûçâr oldu. Sürekli eleştirildi, lanetlendi, bütün bir toplum ve devlet mekanizması üzerine geldi. Ve nihâyetinde de yargılandı. Zamanla kendisine yönelik eleştirilere bile cevap veremez hâle düştü ve âhir ömründe, muktedirken yaptıklarının kötü netîceleriyle bir bir yüzleşmek zorunda kaldı. Gazete ve televizyonlarda hem kendisinin hem de yaptığı darbenin sürekli aleyhinde konuşuldu. Artık bu nefret ve eleştiri oklarına karşı kendisini koruyacak bir kalkanı olmadığı gibi yaşı itibârıyla cevap verecek mecâli de yoktu. Kafasını devekuşu misâli kuma gömmekten başka… Yargılanmasının gündeme geldiği günlerde bir gazetecinin kendisine sorduğu soruya; “Öyle bir şey olursa intihar ederim!” şeklinde cevap verdi. Bu cevap bile ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyordu. Konumu itibârıyla af dileyip yalvaramazdı. Ama verdiği cevap “Yapmayın, etmeyin!” demenin üzerine kamuflaj geçirilmiş bir başka şekliydi. Ölümünden sonra basına yansıyan haberler yargılanacağı kesinleşince ötenazi dahi istediğini ortaya koyuyor. Çocukları razı gelmemiş.</p>



<p>Uzun süren siyâsî mahkûmiyetler, cezaevlerinde kurulan işkence düzeni ve suçlu oldukları bile kesinleşmeden ibret olsun diye sehpaya gönderilen genç fidanlar olmasaydı eğer darbeci olmasına rağmen Evren Paşa, bu kadar derin bir nefretin yöneldiği adres olmazdı. Ağzının gevşekliği ise bütün hata ve günahlarının üzerine mum dikti.</p>



<p>Beni Evren Paşa hakkında en çok düşündüren husûs, gençlik yıllarında yakın çevresi tarafından kendisi hakkında ifâde edilen kanâat ile seksenli yıllarda, özellikle de cumhurbaşkanı seçildikten sonra, sergilediği kişilik profili arasındaki müthiş tezat olmuştur. Harp okulu yıllarında devre arkadaşları arasında kurnazlığıyla temâyüz etmiş bir kurmaydır. Bu özelliği o derece baskındır ki, arkadaşları arasında kendisinden “Tilki Kenan” olarak söz edilmektedir. Hattâ aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen onu hâlâ bu lakabıyla ananlardan birisi de sınıf arkadaşı olan Türkeş’tir. Kendisinden gençlik yıllarında bu şekilde bahsettiren Evren Paşa, ne olmuştur da darbeyi yaptıktan sonraki yıllarda bu kanâate aykırı düşecek bir profil çizmiştir?</p>



<p>İngiliz siyâset bilimci Lord Acton; “İktidâr yozlaştırır, mutlak iktidâr mutlak şekilde yozlaştırır.” der. Evren Paşa darbeyi yaptıktan sonraki üç yılda cumhuriyet târihimizde çok az fânîye nasip olmuş bir gücü tekelinde bulundurdu. Bu zaman dilimi içindeki iktidârı mutlaktı. 1983’te yeniden çok partili yaşama geçildikten sonra da cumhurbaşkanı olarak ülkenin birinci adamıydı. Kanâatimce sahip olduğu bu güç, Paşa’yı şîrâzesinden çıkardı. Kayıtlardan âzâde olduğunu düşündü ve artık kimseye hesap vermeyeceğine inanarak aklına estiği gibi konuştu. Devir değiştiğinde ise ağzından çıkan her söz aleyhinde delil olarak kullanıldı.</p>



<p>Ölümünün genel seçimler öncesine rastlaması, cenazesi açısından talihsizlik olmuştur. Eğer seçimlerden sonra vefat etmiş olsaydı her parti olmasa bile bazı siyâsî kuruluşların, özellikle de iktidâr partisinin en az bir temsilci ile cenazeye iştirâk edeceğini düşünüyorum. Seçim arifesinde menfî propagandaya prim vermekten çekinen siyâsî partiler, kanâatimce cenazeye ilgisiz kalmayı tercih ettiler. Ve netîcede son seferine çıkan Evren Paşa, azametli kariyerine rağmen ancak bir avuç insan tarafından uğurlandı.</p>



<p>Evet, bu dünyadan günah ve sevaplarıyla bir Evren Paşa geçti. Hayatı ve son yıllarındaki hâl-i pür melâli bugünün ve geleceğin iktidâr sahipleri için ders alınacak bir ibret hikâyesidir. Bugün bu ülkede “Her şey sandık değil!” ya da “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” diyerek ister modern olsun, ister post modern hâlâ darbelere örtülü davetiye çıkaran asker ya da sivil zihniyet sahipleri var. Millet irâdesini bir türlü içlerine sindiremeyen bu zihniyet sahiplerine söyleyecek olduğumuz söz, darbe kelimesini lûgatlerinden çıkarmaları ve ibretlik bir finalle bu dünyaya veda eden Kenan Evren’in âkıbetinden ders almalarıdır.</p>



<p>Evren Paşa için söylenecek olan son söz ise her ölümlünün arkasından söylendiği gibi; “Allah taksîrâtını affetsin.” demek olacaktır. </p>



<p>* Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, s.201</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>12 Eylül Darbesi Yunanistan ve İsrail İçin Yapılmıştı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/12-eylul-darbesi-yunanistan-ve-israil-icin-yapilmisti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/12-eylul-darbesi-yunanistan-ve-israil-icin-yapilmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 08:35:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17689</guid>

					<description><![CDATA[1974 Türkiye&#8217;nin Kıbrıs harekatından sonra Yunanistan Nato&#8217;nun askeri kanadından çıkmış Nato&#8217;ya öfkeli bir Yunan Kamuoyu olmuştu.Nato&#8217;dan umduğunu bulamayan Yunan Hükümetleri Rusya ile ilişkileri güçlendirmiş ve Rusya&#8217;dan S3 Savunma sistemleri almışlardı. Türk hükümet yetkilileri her yurtdışı gezilerinde Nato üyesi ülkeler tarafından sıkıştırılıyor ve Yunanistan&#8217;nın Nato&#8217;nun askeri kanadına geri alınmasına oy vermesini istiyorlardı .Nato kanun ve kurallarına göre Nato&#8217;nun herhangi bir biriminden çıkan bir ülkenin geri Nato&#8217;ya kabul edilebilmesi için tüm Nato üyesi ülkelerin buna onay vermesi gerekiyordu.Demirel ve hükümeti Nato&#8217;nun bu teklifini kabul etmiyordu.Türk Subayları aynı zamanda Nato subayıdır.Natonun karargahlarında eğitim alırlar, Nato silahlarını kullanırlar..Nato&#8217;nun askeri stratejisine bağlıdırlar. Nato&#8217;nun tüm üyeleri ile birlikte ülkedeki hükümetin devrilmesi ve gelecek hükümetin veya darbecinin Yunanistan&#8217;nın Nato üyeliğini ve İsrail &#8216;e Büyükelçi atayıp ticareti geliştirmeyi kabul etmesini istediler.Bunun için zamanın Genelkurmay Başkanı ile anlaştılarTüm Nato imkanlarını Genelkurmay&#8217;ın emrine verdilerÜlkenin karışmasını sağladıar.Ülkede siyasi istikrarı ve can güvenliğini yok ettiler.Bunu yaparken Türk Subaylarını kullandılar.Darbe gün ve saati Nato tarafından kararlaştırıldı ve Nato kuvvetleri tam 12 Eylül günü Ege ve Akdenizde büyük bir tatbikat için hazır bulunduruldu. Darbeden hemen sonra darbeyi yapan Kenan Evren ilk iş olarak sessiz sedasız Yunanistan&#8217;nın Nato&#8217;nun askeri kanadına geri alınmasına onay verdi.İsrail&#8217;e Büyükelçi atadı. Kenan Evren anılarının satır aralarında olayları gün gün anlatırken &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1974 Türkiye&#8217;nin Kıbrıs harekatından sonra Yunanistan Nato&#8217;nun askeri kanadından çıkmış Nato&#8217;ya öfkeli bir Yunan Kamuoyu olmuştu.<br>Nato&#8217;dan umduğunu bulamayan Yunan Hükümetleri Rusya ile ilişkileri güçlendirmiş ve Rusya&#8217;dan S3 Savunma sistemleri almışlardı.</p>



<p>Türk hükümet yetkilileri her yurtdışı gezilerinde Nato üyesi ülkeler tarafından sıkıştırılıyor ve Yunanistan&#8217;nın Nato&#8217;nun askeri kanadına geri alınmasına oy vermesini istiyorlardı .<br>Nato kanun ve kurallarına göre Nato&#8217;nun herhangi bir biriminden çıkan bir ülkenin geri Nato&#8217;ya kabul edilebilmesi için tüm Nato üyesi ülkelerin buna onay vermesi gerekiyordu.<br>Demirel ve hükümeti Nato&#8217;nun bu teklifini kabul etmiyordu.<br>Türk Subayları aynı zamanda Nato subayıdır.<br>Natonun karargahlarında eğitim alırlar, Nato silahlarını kullanırlar..<br>Nato&#8217;nun askeri stratejisine bağlıdırlar.</p>



<p>Nato&#8217;nun tüm üyeleri ile birlikte ülkedeki hükümetin devrilmesi ve gelecek hükümetin veya darbecinin Yunanistan&#8217;nın Nato üyeliğini ve İsrail &#8216;e Büyükelçi atayıp ticareti geliştirmeyi kabul etmesini istediler.<br>Bunun için zamanın Genelkurmay Başkanı ile anlaştılar<br>Tüm Nato imkanlarını Genelkurmay&#8217;ın emrine verdiler<br>Ülkenin karışmasını sağladıar.<br>Ülkede siyasi istikrarı ve can güvenliğini yok ettiler.<br>Bunu yaparken Türk Subaylarını kullandılar.<br>Darbe gün ve saati Nato tarafından kararlaştırıldı ve Nato kuvvetleri tam 12 Eylül günü Ege ve Akdenizde büyük bir tatbikat için hazır bulunduruldu.</p>



<p>Darbeden hemen sonra darbeyi yapan Kenan Evren ilk iş olarak sessiz sedasız Yunanistan&#8217;nın Nato&#8217;nun askeri kanadına geri alınmasına onay verdi.<br>İsrail&#8217;e Büyükelçi atadı.</p>



<p>Kenan Evren anılarının satır aralarında olayları gün gün anlatırken bunlarıda anlattı.<br>Ama biz okumadık.<br>Halada okumuyoruz .</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="768" height="1024" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/e283fe05-1451-498c-b8ba-3305bc9d8af0-768x1024.jpg" alt="" class="wp-image-17690" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/e283fe05-1451-498c-b8ba-3305bc9d8af0-768x1024.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/e283fe05-1451-498c-b8ba-3305bc9d8af0-225x300.jpg 225w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/e283fe05-1451-498c-b8ba-3305bc9d8af0-1152x1536.jpg 1152w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/e283fe05-1451-498c-b8ba-3305bc9d8af0.jpg 1200w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/12-eylul-darbesi-yunanistan-ve-israil-icin-yapilmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İbret Hikâyesi: Kenan Evren -1</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Sep 2021 05:52:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17679</guid>

					<description><![CDATA[Çocukluk çağımızda bizim kuşağın hayatına giren bir askerî figürdü Kenan Evren. Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllardı. Henüz 12 Eylül Darbesi olmamıştı. 1978-79 yıllarının genelkurmay başkanıydı Evren Paşa. TRT’nin geceleri üç-dört saat gibi sınırlı yayın yaptığı günlerde ara sıra televizyonda görürdük O’nu. Akşam haberlerinde üniformalı bir resmi yansırdı ekrana. Biz ekrandaki cansız hayaline bakarken haberleri sunan spiker ya kendisiyle ilgili bir haberi geçer ya da demecini okurdu. Bu, çok sınırlı da olsa, o yıllarda bir çocuk belleğinde yer eden ilk Kenan Evren portresidir. Bu çok sathî portre, ihtilâlden sonra yeni unsurların eklenmesiyle birlikte zaman içinde renklenip çeşitlendi. Yetmişli yılların Türkiye’si ideolojik çatışma ve kamplaşmaların, çözüme kavuşturulamayan kronikleşmiş problemlerin, bir türlü kurulamayan ve sürdürülemeyen hükûmetlerin, liderler arasındaki çoğu gereksiz siyâsî çekişme ve polemiklerin ve bütün bunların tabiî sonucu olarak da anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların tavan yaptığı bir dönemdi. İşte Evren Paşa yine öylesine bir kaos ve uyuşmazlık ortamında âdetâ tombaladan çıkarak üzerinde uzlaşılan isim olmuştu. 1977 senesinde başbakanlık makamında oturan Süleyman Demirel dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Namık Kemal Ersun’u kanlı 1 Mayıs hâdiselerinden sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla emekliye sevk etti. Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un re‘sen emekli edilmesinden sonra boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamına atama yapılması &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çocukluk çağımızda bizim kuşağın hayatına giren bir askerî figürdü Kenan Evren. Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllardı. Henüz 12 Eylül Darbesi olmamıştı. 1978-79 yıllarının genelkurmay başkanıydı Evren Paşa. TRT’nin geceleri üç-dört saat gibi sınırlı yayın yaptığı günlerde ara sıra televizyonda görürdük O’nu. Akşam haberlerinde üniformalı bir resmi yansırdı ekrana. Biz ekrandaki cansız hayaline bakarken haberleri sunan spiker ya kendisiyle ilgili bir haberi geçer ya da demecini okurdu. Bu, çok sınırlı da olsa, o yıllarda bir çocuk belleğinde yer eden ilk Kenan Evren portresidir. Bu çok sathî portre, ihtilâlden sonra yeni unsurların eklenmesiyle birlikte zaman içinde renklenip çeşitlendi.</p>



<p><br>Yetmişli yılların Türkiye’si ideolojik çatışma ve kamplaşmaların, çözüme kavuşturulamayan kronikleşmiş problemlerin, bir türlü kurulamayan ve sürdürülemeyen hükûmetlerin, liderler arasındaki çoğu gereksiz siyâsî çekişme ve polemiklerin ve bütün bunların tabiî sonucu olarak da anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların tavan yaptığı bir dönemdi. İşte Evren Paşa yine öylesine bir kaos ve uyuşmazlık ortamında âdetâ tombaladan çıkarak üzerinde uzlaşılan isim olmuştu.</p>



<p><br>1977 senesinde başbakanlık makamında oturan Süleyman Demirel dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Namık Kemal Ersun’u kanlı 1 Mayıs hâdiselerinden sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla emekliye sevk etti. Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un re‘sen emekli edilmesinden sonra boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamına atama yapılması gerekiyordu.&nbsp; Demirel’in niyeti, kendisiyle yakın ilişkiler içinde olduğu 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı, kısa bir süre sonra da Genelkurmay Başkanlığı makamına getirmekti. Emekli bir asker olan devrin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ise bu tercihi onaylamıyor ve teâmül gereği 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz’ün o makama oturması fikrinde ısrar ediyordu. Ancak ne Demirel ne de Korutürk, ısrarlarından vazgeçmeyerek geri adım atmadılar ve netîcede görev süreleri dolan her iki komutan da 30 Ağustos 1977 târihi itibârıyla emekliye ayrıldı. Bunun üzerine emeklilik hesapları yapan ve emekli olduktan sonra da İzmir’e yerleşmeyi planlayan Ege Ordu Komutanı Kenan Evren hiç beklenmedik bir şekilde 5 Eylül 1977 târihinde önce Kara Kuvvetleri Komutanı, altı ay sonra da Genel Kurmay Başkanı oldu. Üç kıdemli paşanın birbiri ardına emekliye ayrılmasıyla birlikte akılda ve hayalde olmayan bir ihtimâl gerçekleşmiş ve Kenan Evren hem rütbesinin uygunluğu hem de siyâsîlerin tensîbiyle Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş, çok geçmeden de Genelkurmay Başkanlığı’na atanmıştır.<br>Kenan Evren devlet hayatına son noktayı koymak üzere iken kendi irâdesi dışında gelişen hâdiselerin önünü açmasıyla üç-dört yıl gibi kısa bir zaman zarfında devletin en tepe noktasına çıktı ve yakın târihimizde çok az ölümlüye nasip olmuş bir yetki ve kudreti avuçlarının içine aldı. Bilemeyiz, belki de görünmez bir el O’na bu yolu açtı.</p>



<p><br>Kenan Evren bu toplumun hayatına bir asker ve genelkurmay başkanı olarak girse de toplumsal belleğe bir darbe lideri olarak yerleşti. Toplum, O’nu bir askerî cuntanın lideri olarak tanıdı. Fakat toplumun ekseriyeti kendisini bu kimliğinden ötürü yargılayıp mahkûm etmedi. Zamanla kendisi hakkında oluşan olumsuz kanâatin ve özellikle de hayatının son yıllarında toplumun hemen hemen bütün kesimlerinde görülen Kenan Evren nefretinin sebebi sadece yaptıkları değil, aynı zamanda söyledikleridir.</p>



<p><br>Kenan Evren’in bir devlet başkanı olarak seleflerinden, bir asker olarak da meslektaşlarından çok farklı bir yönü vardı. Paşa Hazretleri; sözünü tartmadan, lafın ucunun nereye gideceğini hesaplamadan, içinden geldiği gibi konuşuyordu. </p>



<p>Konuşmasında âdetâ bir çocuk safiyeti vardı. Toplumda işgal ettiği mevki düşünüldüğünde bu özelliği kendisinin en büyük handikabı oldu.<br>Fransızların müteveffa reisicumhuru Charles(Şarl) De Gaulle’ün hayran olduğum bir sözü vardır: “Siyâsî hayatta hiçbir güç, devlet otoritesini sükût ölçüsünde muhâfaza edemez.” Elbette her taş yerinde ağırdı. Ama ne yazık ki Evren Paşa, De Gaulle gibi siyâset ustalarının özdeyiş hâline getirdiği bu ölçüden de uzaktı. 1980-89 arasında önce devlet başkanı, daha sonra da cumhurbaşkanı sıfatıyla davet aldığı her yere gitti ve hemen her konuda nutuk attı. Tabiatıyla bu durum zaman içinde şahsına ve temsil etmekte olduğu makamın ağırlığına gölge düşürdü. Diyânet müfettişi olan irfân ehli bir aile dostumuzun O’nun için seksenli yılların ortalarında söylediği bir sözü hiç unutmadım. Yıllar önce vefat eden ve Evren’le yaşıt olan o muhterem zât, bir sohbet esnâsında aynen şöyle demişti: “Yumurtacılar Derneği kongre yapsa Evren oraya da gider.” Evet, çok gezen ve çok konuşan bir kişilikti Evren Paşa. Ağzından dökülen herzelerin, pek çoğu fiyaskoyla biten sözlerinin ardı arkası kesilmemiştir. 2011 yılında vefat eden rahmetli babamın, o yıllarda O’nun için birkaç kez “b…. bülbül” tabirini kullandığını hatırlıyorum. Evren Paşa için yapılan bu tür nitelemeler maalesef doğruydu. Ne zaman ağzını açsa ya bir pot kırıyor ya da esaslı bir çam deviriyordu hazret.</p>



<p><br>Nev’i şahsına münhasır bir kişiliği yoktu. Ortalamanın ancak biraz üzerine çıkardı. Bir kafeterya ya da kahvehaneye girdiğinizde O’na benzeyen en az yarım düzine insan bulurdunuz. Hâl, tavır, konuşma tarzı, ilgi ve merakları itibârıyla kendisini ortalama bir Türk erkeğinden farklılaştıracak hiçbir orijinaliteye sahip değildi.</p>



<p><br>İlgilendiği mes’eleler ve uzmanlık alanları(!) çok geniş ve çeşitliydi. İktidârı döneminde siyâsetten diyânete, atletizmden futbola, kadın ayakkabısından alafranga tuvaletlerin klozet kapaklarına kadar hemen her konuda görüş beyân etmiştir. Her mes’elede ahkâm kesmesi zamanla kendisini hafifletti. Özellikle dinî mes’elelere getirmiş olduğu yorumlardan dolayı eski bir diyânet işleri başkanı 1990 senesinde bir gazeteye verdiği beyânâtta kendisi için; “Evren, güneş müftüsü oldu.” değerlendirmesini yapmıştı. Bir açık hava mitinginde hayır sahiplerine hitâben; “İnsanoğlu isterse ibâdetini evinde yapabilir ama eğitim evde olmaz. O yüzden câmi yerine okul yaptırın!” şeklindeki tavsiyesi ise bir başka garâbetti. Hemen her konuda tuhaf denilebilecek ve hattâ bazen mizâha konu olabilecek seviyede yaklaşımlara sahip bir kişilikti Evren Paşa.</p>



<p><br>Onlardan biri de bulunduğu mevkide oturan hiç kimsenin dikkate bile almayacağı şeyleri ciddiye alarak halkla paylaşmasıydı. Halktan birilerinin kendisine gönderdiği tuhaf içerikli mektupları bile miting kürsüsünden okuyup paylaşırdı. Bu mektuplardan birinde kendisine yapılan ilginç bir teklifi kendisine has üslûbuyla anlatırken televizyondan dinlemiş ve hâliyle herkes gibi ben de tebessüm etmiştim. Mektupta aynen şöyle deniyordu kendisine: “Paşam! Geleneğimize göre devlet başkanı olan şahıs, baş imamdır aynı zamanda. O yüzden de sizin başınıza sarık sarıp sırtınıza da cübbeyi geçirip bazı özel günlerde bu millete namaz kıldırmanız gerekiyor.”</p>



<p><br>Yine en çok tiye alınan tuhaflıklarından birisi de Atatürk’e benzeme gayreti içerisine girmesi olmuştur. Kılık kıyafetinden tavır ve davranışlarına hattâ verdiği pozlara kadar âdetâ kendi şahsında yeni bir Atatürk inşâ etme peşindeydi Evren Paşa. Kendisindeki bu eğilim o kadar sırıtıyordu ki, fıkralara bile konu oldu. Kendisi olmak varken varını yoğunu başkasının kopyası olmaya adamış bir şahsın ciddiyet ve itibârı ne olabilirdi ki toplum nezdinde?<br>Devlet adamlığı kumaşı zayıftı. Doğuştan devlet adamı formasyonuna sahip bir kişiliği yoktu. Milletimizin en az bir asırdan beri yakasından düşmeyen kaht-ı ricâl problemi, O’nun döneminde eksikliğini daha fazla hissettirir oldu.</p>



<p><br>Gerçekte Evren Paşa şanslı adamdı. Hem de Türkiye târihindeki darbecilerin hepsinden daha şanslıydı. Bütün darbeler antidemokratik olmasına rağmen, liderlik ettiği darbe Türkiye târihinde gerçekleşen darbelerin hepsinden daha yüksek bir meşruiyet zemini üzerine oturuyordu. Terör öylesine bir hâl almıştı ki, toplumsal bütünlüğü sarsacak noktaya gelmişti. Can güvenliği ve umut eksikliği had safhaya erişmişti. Halk, hükûmetlerin ufuksuzluğu ve siyâsîlerin bencilce kavgalarından bıkıp usanmıştı. Diğer darbeler iktidârlara karşı yapılmıştı. 12 Eylül ise Paşa’nın da ifâdesiyle teröre son vermek ve kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek gayesine matûftu. Yani ordu, kerhen yönetime el koymak zorunda kalmıştı.</p>



<p><br>Zikredilen sebeplerden dolayı, darbenin gerçekleştiği günlerde toplumun çoğunluğu O’nu bir kurtarıcı olarak görüp desteklemişti. Darbeden sonra da uzun bir müddet çok yüksek düzeydeki halk desteğini arkasında tuttu. Fakat iktidârı avuçlarının içine aldığı ilk günden itibâren öylesine büyük hatalar yaptı ki, arkasındaki destek hemen erimese de, tesir ve imajı gün geçtikçe zayıfladı.</p>



<p><br>İlk ciddî sınavını darbenin akabinde gündeme gelen Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü mes’elesinde verdi. Darbeden sonra gerçekleştirdiği ilk ve en önemli icraatı, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne hiçbir somut karşılık almadan yeşil ışık yakmak oldu. Âdetâ NATO üyeliğini bir altın tepside Yunanistan’a sundu. Kamuoyu baskısından ve muhâlefetin eleştirisinden korkan Demirel ve Ecevit hükûmetleri bu konuda sürekli olarak veto kartını kullanıyorlardı. Bu hâdise, kamuoyunun susturulduğu ve siyâsî muhâlefetin olmadığı ortamların millî menfaatlerin korunması açısından ne kadar elverişsiz ve aykırı bir iklim olduğunu göstermesi açısından çok tipik bir misâldir.</p>



<p><br>Bir tarafıyla da son derece akıllı bir adamdı Evren. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra Faruk Gürler Paşa’nın kendisini cumhurbaşkanı seçtirmeye çalışırken içine düştüğü acıklı durumu görmüş ve aynı çukura kendisi de yuvarlanmamak için millete reddedemeyeceği bir teklif yapmıştı. Cumhurbaşkanı seçimi ile anayasa referandumunu birleştirmişti. 1982 Anayasası’na “Evet” oyu verenler, otomatikman Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına da “Evet” demiş olacaklardı. “Hayır” oyu çıkması durumunda ise hem anayasa reddedilmiş olacaktı hem de Evren’in cumhurbaşkanlığı. Fakat bu durum sivil yönetime geçişi zorlaştıracak, yeni bir anayasa yapılması için asker tekrar kolları sıvayacak ve bu durum ülkenin yıllarını çalacaktı. Halkın manevra imkânı yoktu. “Evet” oyu vermediği takdirde daha uzun yıllar askerin gölgesinden kurtulamayacaktı. Belirsizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, anayasayı onaylayarak yeniden demokrasiye geçişi hızlandırmaktı. Halk dereyi geçinceye kadar oyunu askerin koyduğu kurallara göre oynamaya mecbur olduğunu bildiği için komutanlara istediklerini vermekte tereddüt etmedi. Evren bir Ali Cengiz oyunuyla kendisini cumhurbaşkanı seçtiriyordu.<br>Yakın çevresini, özellikle de beraber yola çıktığı insanları idâre etmek husûsunda da mâhir ve dikkatli davranmıştır. Darbeden iki yıl sonra kendisi Çankaya’ya çıkarken darbeyi beraber yaptığı arkadaşlarına da bir kıyak çekmeyi unutmadı. Milli Güvenlik Konseyi olarak bilinen kurum, yeni yapılan anayasaya eklenen geçici bir maddeyle Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne dönüştürülerek Evren’le beraber yola çıkmış diğer dört paşanın da gönülleri hoş edildi. Bu dört paşa altı yıl boyunca (1983-1989) görev yapacak bir konseyin dâimî üyesi oldular.<br>Sadece altı seneliğine bir makamın ihdâs edilmesi ve o süre dolduğu zaman da makamın lağv edilecek olması, dört paşaya (Ersin, Şahinkaya, Tümer, Celasun) anayasa garantisi altında sunulmuş siyâsî ikrâmiyeden öte bir şey değildi. Evren ile aralarında ne geçmişti, bilinmez ama büyük ihtimâl Evren’in Çankaya’ya çıkmasından kısa bir süre sonra emekli olacak bu paşaların sade bir vatandaş olarak köşelerine çekilmeleri uygun görülmemişti. Belki de imtiyâzlı olmaya alışmış bu zevât, çekildikleri inzivâ köşesinde sade bir yaşam sürmeyi kendilerine yakıştıramamışlardı. Netîcede “işe göre adam değil de adama göre iş” prensibinin cârî olduğu, siyâsî etik açısından son derece yakışıksız bir tasarruf hayata geçirildi. Büyük bir vefa ve âlîcenâblık(!) örneği sergileyerek yol arkadaşlarını yarı yolda bırakmamıştı Evren Paşa. Bu sayede dört tane tufeylî, altı yıl daha protokolde yer işgal edip milletin huzurunda arz-ı endâm ettiler. 1987’ye kadar bu zevât, seçilmiş başbakanın önünde yürüdü.</p>



<p><br>Görüldüğü gibi Evren Paşa da eski dostlarını ve yakın çevresini gözetmek husûsunda çağdaşlarından tümüyle farklı bir kişiliğe sahip değildi. Hüsamettin Ünsal isimli 1960’tan sonra binbaşı rütbesiyle ordudan emekli edilmiş asker kökenli bir aile dostumuz vardı. 1914 doğumlu bu zât, 2007 senesinde vefat etmiştir. Evren Paşa’nın yakın arkadaşı olan Hüsamettin Ünsal, yaşı ve müktesebâtı hasebiyle eski yazıya vâkıf bir insandı. Mektuplarını ve özel notlarını bile eski yazıyla kaleme alırdı. Evren bu özelliğinden dolayı kendisini, Çankaya’ya çıktıktan sonra cumhurbaşkanlığı arşivinin müdürü yapmıştı. 1990 senesinde cumhurbaşkanlığından emekli olan ve Evren Paşa’yı da çok seven bu zât, bir gün yalnız üçümüzün bulunduğu bir sohbet deminde babama ve bana aynen şöyle dedi: “Çankaya’da otururken Evren’in bazı yanlış işleri de oldu. ‘Barbut Recai’ nâmıyla mahut bir şahsı Çankaya’ya aldı. Galiba eski bir tanıdığıymış. Adama bir masa vermişler. Hiçbir iş yapmaz. Kafasını masaya gömer, sabahtan akşama kadar uyur. Mesâî bitiminde de şapkasını, ceketini alır; dostlarının yanına koşar. Gün ağarıncaya kadar kumar masasının başında demlenir. Sabah olduğunda ise uyumak için yine ofisin yolunu tutar.”</p>



<p><br>Evren Paşa’nın belki de en müspet özelliği, toplumu ve siyâset mekanizmasını kemiren yolsuzluk illetinden uzak durması olmuştur. Cemiyete musallat bu virüs, O’nun kişiliğine sirâyet etmedi. Evet, kendisinde belki makam hırsı vardı ama o makamın üzerinden nüfûz ticâreti yaptığı söylenemez. Her siyâsetçi gibi fısıltı gazetesi O’nun hakkında da bir takım haberler üretmiştir. Yalnız şurası kesindir ki, ismi hiçbir zaman için akçeli işlerle birlikte anılmadı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>12 Eylül&#8217;ün Temeli 12 Mart&#8217;ta Atıldı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/12-eylulun-temeli-12-martta-atildi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/12-eylulun-temeli-12-martta-atildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 09:39:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[12 eylül]]></category>
		<category><![CDATA[12 mart]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<category><![CDATA[muhtıra]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9088</guid>

					<description><![CDATA[Yerel seçimlerin sebebiyet verdiği hır gür içerisinde Türk siyasi tarihinde önemli yer tutan darbelerden 12 Mart Muhtırası hadisesi gündemde pek yer edinemedi. Halbuki kime sorsanız darbelerin unutulmamasından ve hesaplarının sorulmasından, en azından millet hafızasında yaşatılarak ders alınmasından yana. 12 Mart Muhtırası, yine bir darbe ile yürürlüğe giren 27 Mayıs Anayasası Türkiye’sinde, dünyada süren Soğuk Savaş ortamının şekillendirdiği siyasi gerilim atmosferinde silahlı güçlerin demokrasiye bir müdahalesidir. 27 Mayıs öncesinde Demokratlar ve Halk Partililer cepheleşmesinde sürdürülen siyasi kamplaşma darbe sonrasında dünyadaki kamplaşmaya da paralel şekilde sağ-sol eksenine oturmuştu. Acımasız Soğuk Savaş ve Vietnam’da kanlı şekilde süren ABD/Batı müdahalesine karşı tepkiler Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de hadiselerin okullara yayılmasına yol açarken, sömürgen kapitalist ekonomik sisteme karşı hareketler devrimci/sol/sosyalist oluşumları güçlendiriyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeler neticesinde kendisini Sovyet Rusya’nın doğrudan tehdidi altında gören Türkiye’de işin bir başka cephesi daha vardı; devlet ve devletten yana tavır sergileyenler hadiseleri bir varlık-yokluk, bu günkü ifadesiyle bir ‘beka sorunu’ olarak görmekteydiler. 27 Mayıs Anayasası, bazılarına göre sağ ve sol fikirlerin gelişmesine uygun bir anayasaydı. Bu nedenle bir müddet sonra bu anayasanın ‘bol geldiği’ ifade edilecekti. Çünkü hemen her türlü fikir kendisine şu veya bu şekilde ifade alanı bulurken, kamplaşmanın ülkeyi kolayca kaosa, hatta iç savaşa sürükleyecek karakterde olduğu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yerel seçimlerin sebebiyet verdiği hır gür içerisinde Türk siyasi tarihinde önemli yer tutan darbelerden 12 Mart Muhtırası hadisesi gündemde pek yer edinemedi. Halbuki kime sorsanız darbelerin unutulmamasından ve hesaplarının sorulmasından, en azından millet hafızasında yaşatılarak ders alınmasından yana.</p>
<p>12 Mart Muhtırası, yine bir darbe ile yürürlüğe giren 27 Mayıs Anayasası Türkiye’sinde, dünyada süren Soğuk Savaş ortamının şekillendirdiği siyasi gerilim atmosferinde silahlı güçlerin demokrasiye bir müdahalesidir. 27 Mayıs öncesinde Demokratlar ve Halk Partililer cepheleşmesinde sürdürülen siyasi kamplaşma darbe sonrasında dünyadaki kamplaşmaya da paralel şekilde sağ-sol eksenine oturmuştu.</p>
<p>Acımasız Soğuk Savaş ve Vietnam’da kanlı şekilde süren ABD/Batı müdahalesine karşı tepkiler Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de hadiselerin okullara yayılmasına yol açarken, sömürgen kapitalist ekonomik sisteme karşı hareketler devrimci/sol/sosyalist oluşumları güçlendiriyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeler neticesinde kendisini Sovyet Rusya’nın doğrudan tehdidi altında gören Türkiye’de işin bir başka cephesi daha vardı; devlet ve devletten yana tavır sergileyenler hadiseleri bir varlık-yokluk, bu günkü ifadesiyle bir ‘beka sorunu’ olarak görmekteydiler.</p>
<p>27 Mayıs Anayasası, bazılarına göre sağ ve sol fikirlerin gelişmesine uygun bir anayasaydı. Bu nedenle bir müddet sonra bu anayasanın ‘bol geldiği’ ifade edilecekti. Çünkü hemen her türlü fikir kendisine şu veya bu şekilde ifade alanı bulurken, kamplaşmanın ülkeyi kolayca kaosa, hatta iç savaşa sürükleyecek karakterde olduğu görülmekteydi. Üniversitelerde başlangıçta fikir hürriyetinin bir gereği görülen ve heyecanla karşılanan tartışmalar, bir müddet sonra cinayetlere dönüştü. 5 Ocak 1968 tarihinde Ankara’daki Site Öğrenci Yurdu’nda ülkücü görüşe mensup Ruhi Kılıçkıran oruç yüzünden çıkan bir tartışma sebebiyle komünist militanlarca katledildi. Bu, öğrenci olaylarındaki ilk cinayet olarak tarihe geçti. Bunun ardından kamplaşmalar hızlandı ve artık her şey siyasileşmeye yüz tuttu. Bir sürü parti, dernek, sendika, gizli örgüt, fraksiyon gibi yapıların devreye girmesi yanında konuyu şiddete taşıyacak kamplar ve silahlı eğitim faaliyetleri yaygınlaştı. Sağ kesimde ülkücülerin başını çektiği bu tür faaliyetler yurt içinde Komando Kampları denen yerlerde gerçekleştirilirken sol kesimin birçok unsurunun tercihi, o dönemde dünya devrimine militan yetiştirme üssü konumundaki Filistin kampları idi.</p>
<p>Başını Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının çektiği, Filistin’deki El-Fetih kamplarında eğitimlerini tamamlayıp ülkeye dönenler, soğuk çatışma ortamının silahlı mücadeleye dönüşmesinde mühim rol oynadılar. Devrimci sol kesim bir yandan ülkücülerle diğer yandan asker ve polisle çatışmaktaydı. Solun iddiası ülkenin sosyalist bir devrimle düze çıkacağıydı. Ülkücüler ise bunu memleketin yok olması veya bölünmesi olarak görüyor, kendilerinin komünist tehlikeye karşı vatanı müdafa ettiklerine inanıyorlardı. Polisin yaptığı bir müdahalede Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Taylan Özgür’ün 23 Eylül 1969’da İstanbul’da öldürülmesinin ardından hadiseler daha da tırmanmaya başladı.</p>
<p>Mücadelede bir dönem TBMM’nde gayet aktif şekilde yer alan ve Türkiye Komünist Partisi’nin legal uzantısı sayılan Türkiye İşçi Partisi (TİP); Mihri Belli’nin görüşlerini benimseyen ve Dev-Genç’in de bir müddet içinde yer aldığı Aydınlık Sosyalist Grubu, Doğu Perinçek’in başını çektiği Proleter Devrimci, Çin yanlısı Aydınlık Grubu; ANT Dergisi etrafında örgütlenen ANT Çevresi ve Deniz Gezmiş liderliğindeki THKO grupları hadiselerde mühim role sahiptiler. Daha sonra Doğu Perinçek grubunun silahlı eylem kolu olan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’den ayrılan İbrahim Kaypakkaya’nın Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist (TKP-ML) ve eski Dev-Genç’lilerin kurdukları Türkiye Halk Kurtuluş Partisi (THKP) ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi (THKC) grupları da silahlı eylemlerle adlarını duyuracaklardı. Üniversitelerde bu örgütlerin karşısındaki tek oluşum Ülkü Ocakları idi. Sol gruplar bir yandan asker ve polisle çatışırken bir yandan da ülkücülere saldırmaktaydılar. 12 Mart’tan önce Süleyman Özmen (23 Mart 1970), Yusuf İmamoğlu (8 Haziran 1970), Dursun Önkuzu (23 Kasım 1970) gibi otuza yakın ülkücü sol militanlar tarafından öldürülmüştü. Devrimci/sol cenahtan öldürülen ve sayısı bir hayli fazla olan kişilerin tamamına yakını asker ve polisle yaşanan çatışmalar ile fraksiyon çatışmalarında ölmüştü.</p>
<p>Çatışmalar önlenemez şekilde sürerken 1969 seçimlerinden % 46,6’lık bir zaferle çıkan Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, ülkeyi huzur ve sükun içerisinde yönetmekte güçlük çekiyordu. Yaşananlara paralel şekilde ordu içerisinde 27 Mayıs’taki cuntaların benzeri ve devamı niteliğinde darbeci gruplar oluşmaya başlamıştı. Bunların en önemlilerinden birisi 27 Mayıs’ta da rol almış Korgeneral Cemal Madanoğlu Cuntası idi. Doğan Avcıoğlu’nun fikirleri doğrultusunda ordu içinde yanlarına çektikleri bir kısım komutanla 9 Mart 1971 tarihinde bir darbe yapmayı planlayan bu grubun planları deşifre olur. Ancak Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç başkanlığında toplanan Yüksek Komuta Konseyi tarafından yayınlanan muhtıra ile planlanan darbe başka bir şekilde emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilir.</p>
<p>Darbeyle birlikte Süleyman Demirel istifa eder ve asker güdümlü hükümetler kurulmaya başlanır. Yeraltına inen sol örgütlerin eylemlerini devam ettirmeleriyle sıkıyönetim ilan edilir ve devlet bütün gücüyle bu örgütlerin üzerine gitmeye başlar. Devrimci hareketin üç önemli ismi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yakalanır, daha sonra yargılanarak idam edilirler. Önemli sol liderlerden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Sinan Cemgil gibi isimler çatışmalarda öldürülürler. Buna rağmen sol örgütler Jandarma Genel komutanına saldırı, İsrail’in İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılarak öldürülmesi, İngiliz teknisyenlerin kaçırılması, değişik askeri ve sivil hedeflere saldırı gibi sansasyonel eylemlerle varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.</p>
<p>Diğer yandan 1973’ten itibaren sivil siyaset tekrar ülke gündemine hâkim duruma geldi. Ancak durum normalleşmedi ve bir anlamda 12 Eylül darbesinin temelleri ta o dönemde atılmış oldu.</p>
<p><strong>ŞEFİK KANTAR/sefikkantar.blogspot.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/12-eylulun-temeli-12-martta-atildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
