<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kapitalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kapitalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 12 Sep 2020 08:13:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kapitalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı&#8217;da Fütüvvetçi Sufîliğin Dönüşümü ve Kapitalizm</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-futuvvetci-sufiligin-donusumu-ve-kapitalizm/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-futuvvetci-sufiligin-donusumu-ve-kapitalizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lütfi Bergen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Sep 2020 08:13:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15719</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı&#8217;nın kuruluş devri dervişlerini Osmanlı&#8217;nın yıkılış dönemi dervişleri gibi zanneden bir entelektüel damar var. Bu entelektüeller kuruluş dönemini anlamak için Ömer Lütfi Barkan&#8217;ın Kolonizatör Türk Dervişleri&#8217;ni, yıkılış dönemini anlamak içinse Sabri Ülgener&#8217;i okumalıdır. Osmanlı&#8217;nın kuruluş dönemi derviş kadrosu kadın-erkek birlikte zikir yapan, sema ve semah ile Allah&#8217;a iltica eden bir sufî cezbeyle hareket ediyorlar. Roma topraklarında ve kervan geçmez mezralarda eşkıya, Bizanslı, çapulcu tehdidi altında yaşıyorlar. Osmanlı kuruluş dönemi tekkeleri bahçe bostan açıp, değirmen inşa edip kendi geçimliğini kendi kazanan sufi anlayışı sahiplenirken Osmanlı son dönemi tekkeleri artık elinin emeğini yiyen derviş tipine sahip değil. Haşim Şahin&#8217;in de ifade ettiği gibi Osmanlı kurucu tekkeleri Evhadüddin Kirmanî&#8217;nin etkisi altındadır. Kirmanî &#8220;sema&#8221; yapan, kadın-erkek zikir meclisleri kuran bir şeyh idi. Evhadüddin Kirmanî, Taptuk Emre&#8217;nin şeyhidir. Taptuk Emre de Yûnus Emre&#8217;nin. Evhadüddin Kirmanî&#8217;nin, Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh tarafından kurulan fütüvvet teşkilâtının lideri olarak Anadolu&#8217;ya geldiği, devlet adamlarından saygı gördüğü belirtilir. Osmanlı&#8217;nın kuruluş dönemi kadrolarını &#8220;Mızraklı İlmihal okumuş&#8221; kişiler gibi yansıtan entelektüellerin bu dönemi açıklama şansı yok. Ya Allah ya Muhammed ya Ali. Osmanlı kurucu abdal zümresi &#8220;Mızraklı İlmihal&#8221; okumamıştır. Onlar &#8220;dağdan doğru odun toplamayı&#8221;, helâl geçimi esas alan ahlâk zümreleri olarak yaşamayı seçmişti. Osmanlı Sultanlığı özellikle Ankara Savaşı sonrasında ahileri dışlamıştır. 1453 sonrası ilk &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluş devri dervişlerini Osmanlı&#8217;nın yıkılış dönemi dervişleri gibi zanneden bir entelektüel damar var.</p>



<p>Bu entelektüeller kuruluş dönemini anlamak için Ömer Lütfi Barkan&#8217;ın Kolonizatör Türk Dervişleri&#8217;ni, yıkılış dönemini anlamak içinse Sabri Ülgener&#8217;i okumalıdır.</p>



<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluş dönemi derviş kadrosu kadın-erkek birlikte zikir yapan, sema ve semah ile Allah&#8217;a iltica eden bir sufî cezbeyle hareket ediyorlar.</p>



<p>Roma topraklarında ve kervan geçmez mezralarda eşkıya, Bizanslı, çapulcu tehdidi altında yaşıyorlar.</p>



<p>Osmanlı kuruluş dönemi tekkeleri bahçe bostan açıp, değirmen inşa edip kendi geçimliğini kendi kazanan sufi anlayışı sahiplenirken Osmanlı son dönemi tekkeleri artık elinin emeğini yiyen derviş tipine sahip değil.</p>



<p>Haşim Şahin&#8217;in de ifade ettiği gibi Osmanlı kurucu tekkeleri Evhadüddin Kirmanî&#8217;nin etkisi altındadır.</p>



<p>Kirmanî &#8220;sema&#8221; yapan, kadın-erkek zikir meclisleri kuran bir şeyh idi.</p>



<p>Evhadüddin Kirmanî, Taptuk Emre&#8217;nin şeyhidir. Taptuk Emre de Yûnus Emre&#8217;nin.</p>



<p>Evhadüddin Kirmanî&#8217;nin, Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh tarafından kurulan fütüvvet teşkilâtının lideri olarak Anadolu&#8217;ya geldiği, devlet adamlarından saygı gördüğü belirtilir.</p>



<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluş dönemi kadrolarını &#8220;Mızraklı İlmihal okumuş&#8221; kişiler gibi yansıtan entelektüellerin bu dönemi açıklama şansı yok.</p>



<p>Ya Allah ya Muhammed ya Ali.</p>



<p>Osmanlı kurucu abdal zümresi &#8220;Mızraklı İlmihal&#8221; okumamıştır.</p>



<p>Onlar &#8220;dağdan doğru odun toplamayı&#8221;, helâl geçimi esas alan ahlâk zümreleri olarak yaşamayı seçmişti.</p>



<p>Osmanlı Sultanlığı özellikle Ankara Savaşı sonrasında ahileri dışlamıştır.</p>



<p>1453 sonrası ilk dışlanan fütüvvet ehlinin de Akşemseddin olduğu açıktır.</p>



<p>Bayramî tekkesinin ardılı melamileri reddeden Osmanlı&#8217;nın aslında ahilik sistemini tasfiye ettiği söylenebilecektir.</p>



<p>İsmet Özel&#8217;in Osmanlı kuruluş dönemi dervişlerini dikkatli okumaması dönemi izah edecek bir paradigmaya ulaşmaktan uzaklaşmasına neden oldu.</p>



<p>İsmet Özel&#8217;in Geyikli Baba hakkında bir değerlendirme yapması o dönem &#8220;kafirle çatışmayı göze alan Türk&#8221; tipini yeniden ele almasını gerektirecek neticeler verecektir.</p>



<p>Türk dervişleri bakımında &#8220;geyik&#8221; önemli bir figürdür.</p>



<p>Eski Türk mitolojisinde de &#8220;geyik&#8221; bulunmaktadır.</p>



<p>Türkler (Selçuklular) Anadolu&#8217;ya hayvan motifleri ile girdi.</p>



<p>Osmanlı kurucu derviş kadrolarının dini düşüncesini anlamak için bu hayvan motiflerinin simgesel çözümlemeleri önemlidir.</p>



<p>Ebüssuûd Efendi’nin fetvasıyla idam edilen Hamza Bâlî bir melâmî idi.</p>



<p>Osmanlı medresesi, &#8220;Türk esnaf tekkeleri&#8221;ni tasfiye ederken para vakıfları ile iktisadî hayatı yeniden inşa etmenin fıkhına yönelmişti.</p>



<p>Hacı Bayrâm-ı Velî &#8211;&gt; Ömer Sikkînî &#8211;&gt; Bünyâmin Ayâşî &#8211;&gt; Pîr Ali Aksarâyî &#8211;&gt; Hüsâmeddin Ankaravî &#8211;&gt; İdrîs-î Muhtefî.</p>



<p>Bayramî Melâmî şeyhlerinin pek çoğu idam edildi. Bu hadise Türk esnaf loncasının (Ahiliğin) yıkılması ile neticelendi.</p>



<p>Kapitalizm bu yolla hâkim geldi.</p>



<p>&#8220;Osmanlı&#8217;nın Bayramî Melamiliği&#8221; başlıklı bir dizi filim yapılırsa Kuruluş dönemini anlatan dizilerdeki &#8220;Türk tipi derviş ritüelleri&#8221; daha bütüncül bir perspektifle ele alınabilecektir.</p>



<p>&#8220;Melâmetîler çalışmayı ve kendi el emekleriyle geçinmeyi tercih ederken sûfîler çalışmayı bırakıp zühd ve tevekkül üzere yaşamaya başladılar&#8221; (Sabri Ülgener).</p>



<p>Bu görüşü Mehmet Âkif de kabul ediyordu ve sufileri eleştiriyordu.</p>



<p>Hayatında Evhadüddin Kirmanî hakkında tek satır okumamış kişiler Osmanlı kurucu tekkelerini &#8220;mızraklı ilmihal&#8221; ile amel eden sufiler olarak resmediyor.</p>



<p>Osmanlı Devleti&#8217;nin ikinci hakanı Orhan Gazi&#8217;nin duasını almak istediği Geyikli Baba kendisini şöyle tanımlamaktaydı: “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebü’l-Vefâ tarikindenim.”</p>



<p>Osmanlı kurucu derviş zümresinin pek çoğu Babaî çevreye dahildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/osmanlida-futuvvetci-sufiligin-donusumu-ve-kapitalizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Devasa Gücünü Arkalarına Aldılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-devasa-gucunu-arkalarina-aldilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdnin-devasa-gucunu-arkalarina-aldilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Hakan ÇAKICI]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2020 13:43:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14441</guid>

					<description><![CDATA[Naomi Klein, &#8220;Şok Doktrini&#8221; eserinde Kapitalizmin gücünü ve servetini, &#8220;serbest rekabet ortamında, demokrasinin nimetlerinden faydalanarak, ticaretle kazandığı” yalanının üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Batı’da biriken servetin kaynağının emek ya da ticaret değil, 400 yıl süren yağmacılığın -daha sofistike yöntemlerle- devam ettirilmesi olduğunu iddia ediyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de Güney Amerika&#8217;nın, Asya&#8217;nın, Afrika&#8217;nın servetlerinin kan, baskı, şiddet, talan, soygun ve yerli ulusların yoksullaşması karşılığında Batıya aktarılması süreçlerini inceliyor. Buna, &#8220;Felaket Kapitalizmi&#8221; diyor. Naomi Klein, Felaket Kapitalizminin, korku ve dehşete düşürerek toplumların hafızalarını silmesini, tepki veremez, değerlerine, mülklerine, haklarına sahip çıkamaz hale getirilmelerini, onların kendine has özelliklerinin, karakterlerinin, ümitlerinin, düşüncelerinin yeniden kurgulanmaya çalışılmasının ve nihai olarak ülke kaynaklarının küresel bazı şebekelere aktarılması sürecini “ŞOK Terapi” olarak tanımlıyor. Elektrik şoku verilmiş domuzların kaskatı kesilip faltaşı gibi açılmış gözlerle kendi organlarının kesilmesini seyrederlerken hiçbir şey yapamamalarından esinlenerek, geliştirdiği ekonomik modele “Şok Doktrini” ismini veren ve aynı zamanda düşüncenin ideologluğunu da yapan kişi, Chicago Üniversitesi profesörlerinden Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman. Projenin üretim yeri Chicago Üniversitesi, Milton Friedman’ın fikirlerini görevlendirildikleri ülkelerde uygulamaya geçiren müritlerine ise Chicago Boys deniliyor. İçlerinde ABD, İngiltere, Kanada eski Başkanlarından, IMF başkanlarına kadar birçok, çok elit düzeyde yöneticinin bulunduğu, perde arkasında küresel şirketlerin yönetmenlik yaptığı bir şebekenin; ülkeleri hatta kıtaları kalkındırma, gelişmiş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Naomi Klein, &#8220;Şok Doktrini&#8221; eserinde Kapitalizmin gücünü ve servetini, &#8220;serbest rekabet ortamında, demokrasinin nimetlerinden faydalanarak, ticaretle kazandığı” yalanının üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Batı’da biriken servetin kaynağının emek ya da ticaret değil, 400 yıl süren yağmacılığın -daha sofistike yöntemlerle- devam ettirilmesi olduğunu iddia ediyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de Güney Amerika&#8217;nın, Asya&#8217;nın, Afrika&#8217;nın servetlerinin kan, baskı, şiddet, talan, soygun ve yerli ulusların yoksullaşması karşılığında Batıya aktarılması süreçlerini inceliyor.</p>



<p>Buna, &#8220;Felaket Kapitalizmi&#8221; diyor.</p>



<p>Naomi Klein, Felaket Kapitalizminin, korku ve dehşete düşürerek toplumların hafızalarını silmesini, tepki veremez, değerlerine, mülklerine, haklarına sahip çıkamaz hale getirilmelerini, onların kendine has özelliklerinin, karakterlerinin, ümitlerinin, düşüncelerinin yeniden kurgulanmaya çalışılmasının ve nihai olarak ülke kaynaklarının küresel bazı şebekelere aktarılması sürecini “ŞOK Terapi” olarak tanımlıyor. Elektrik şoku verilmiş domuzların kaskatı kesilip faltaşı gibi açılmış gözlerle kendi organlarının kesilmesini seyrederlerken hiçbir şey yapamamalarından esinlenerek, geliştirdiği ekonomik modele “Şok Doktrini” ismini veren ve aynı zamanda düşüncenin ideologluğunu da yapan kişi, Chicago Üniversitesi profesörlerinden Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman. Projenin üretim yeri Chicago Üniversitesi, Milton Friedman’ın fikirlerini görevlendirildikleri ülkelerde uygulamaya geçiren müritlerine ise Chicago Boys deniliyor. İçlerinde ABD, İngiltere, Kanada eski Başkanlarından, IMF başkanlarına kadar birçok, çok elit düzeyde yöneticinin bulunduğu, perde arkasında küresel şirketlerin yönetmenlik yaptığı bir şebekenin; ülkeleri hatta kıtaları kalkındırma, gelişmiş ekonomiler arasına katma vaadi ile yürüttükleri devasa bir soygun, modern bir yağmacılık, haydutluk yöntemi bu.<br><br>Bir haydutlar şebekesi ABD&#8217;nin devasa gücünü arkalarına alarak, bazen suni felaketlerle bazen gerçek felaketleri fırsat bilerek &#8220;korku ŞOK&#8221;una sokulmuş ülkelere çöküyorlar. Şili, Uruguay, Arjantin, Brezilya, Irak gibi ülkeleri işkence hanelere dönüştürülmesinin; Filipinler, Malezya, Tayvan, KOre gibi ülkelerin çok büyük suni parasal kasırgalar ile talan edilmesinin; Güney Afrika, Polonya, Çin, Rusya gibi ulusların, bedeller ödeyerek hürriyet için çıktıkları yolda liderlerinin tuzaklara çekilmesinin, esir alınmasının, kendi toplumlarına karşı kullanılmasının hikâyesi bu.</p>



<p>Kitapta, sömürüyü değiştirmemek için her şeyin değiştirilmesinin, sömürüye ve küresel haydutluğa gelecek tepkilerin, özgürlük ve hürriyet ortamı yok edilip büyük bir şiddet ve kaos var edilerek bastırılmasının süreci anlatılıyor. Şiddet ve zulmün &#8220;soygunu&#8221; gizleme yöntemi olarak kullanılmasının detaylarına ışık tutuluyor. Chicago Boys ekibinin ülkeleri borçlandırarak, madencilik, telefon, elektrik, su, gaz gibi asla zarar etmeyecek her dönem kıymetli olan varlıklara hatta bu ülkelere yapılan yardımlara el koymasının, bankaların boşaltılmasının, fakirlere yapılan sübvansiyonların ve iş kaynaklarının kaldırılarak insanların açlığa mahkûm edilmesinin -ABD dâhil- ayrıntıları veriliyor.</p>



<p>700 sayfayı bulan hacmine rağmen okuması kolay bir eser. Tavsiye ederim.<br><strong><br>Zihnin Silinmesi</strong></p>



<p>Çok sonraları araştırmaları CIA tarafından, Bluebird Projesi adı altında finanse edildiği ortaya çıkan McGill Üniversitesi yöneticisi Dr. Ewen Cameron ve Dr Donald Hebb, &#8220;insanlara sağlıklı davranış modelleri öğretmenin yolunun onların zihinlerinin içine girip &#8216;eskiden oluşmuş hastalıklı yapıları&#8221; parçalamaktan geçtiğine” inanıyorlardı.</p>



<p>Çoğunluğu sapa sağlam olan insanları alıp, günün hangi vaktinde olduklarını tespit edemeyecekleri hücrelerde veya büyük projektörler ya da zifiri karanlık içinde&nbsp;hiç bir sesin ve ışığın ulaşamayacağı odalarda tutuyorlardı. Gözleri kapatılıyor, kulaklarına sürekli gürültü veriliyor, elleri, kolları ve ayakları temas duygusunu engellemek ve hareketi kısıtlamak için borular içine alınıyor, sürekli yemek saatleri ve aralıkları değiştirilerek zaman algıları bozuluyordu. Düzenli aralıklarla elektrik şoklara ve uyuşturucu nitelikli kimyasallara tabi kılınıyorlardı.</p>



<p>Dr. Cameron elektroşoklarla hafızayı yok ediyor; izolasyon kulübeleri ile de duyusal algıyı bozuyordu.</p>



<p>Bazıları bir kaç hafta bazıları bir kaç ay bu duruma maruz kaldıktan sonra doktorlar, hastaların parmaklarını emdiklerini, cenin pozisyonunda kıvrıldıklarını, kaşıkla beslenme ihtiyacı duyduklarını, “anne” diye ağladıklarını, sıklıkla doktor ve hemşireleri anne babaları ile karıştırdıklarını ifade ediyorlardı. Hafıza kaybı ile gelen bu davranışlar genellikle kısa ömürlü oluyordu. Ancak ileri Şok dozları uygulanan hastaların konuşmayı ve yürümeyi dahi unuttukları gözlenmişti.</p>



<p>İşkenceler sonrasında hayatta kalabilenlerin anlattığı ayrıntılar yürek parçalayıcıydı.</p>



<p>Bu çalışmanın bir kopyası CIA&#8217;e, 41 kopyası ABD Donanmasına, 42 kopyası da ABD Ordusuna gönderildi.</p>



<p>Friedman CAmeron’dan esinlenerek ekonomi ileri derecede bozulduğunda, o ilk andaki masumiyet durumuna ulaşmanın tek yolunun, toplumlara bile bile acı veren şoklar uygulamaktan geçtiğine inanıyordu.</p>



<p>Cameron&#8217;un çalışmaları Şok Terapisinin/Tedavisinin/Doktrininin temelini oluşturdu. Daha sonra bu yöntemler toplumlara uygulandı ilk kurban ŞİLİ&#8217;ydi. </p>



<p>Devam Edecek…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdnin-devasa-gucunu-arkalarina-aldilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorunu, kapitalizmin “kirli ekonomik ilacı” ile çözemeyiz!..</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sorunu-kapitalizmin-kirli-ekonomik-ilaci-ile-cozemeyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sorunu-kapitalizmin-kirli-ekonomik-ilaci-ile-cozemeyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2020 07:43:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[ardan zentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13823</guid>

					<description><![CDATA[Emperyalizmin, özellikle gelişmekte olan ülkelere mesajı nettir:&#160;Zaten, ağır borç yükü altındaydınız, KOVİD-19 nedeniyle ekonomileriniz, insanları açlığa sürükleyecek düzeyde çöktü, gelin, size yeni para verelim, bu parayla hem gündelik sorunlarınızı çözün hem de yeniden yapılandıracağımız borç tablonuz ile küresel finans baronlarına çalışmaya devam edin. Çareyi, IMF-Dünya Bankası ekseninde arayacak her devletin/milletin başına gelecek büyük felaket budur.&#160;Emperyalizm, bir yanda Avrupa’yı&#160;“üçüncü dünyalılaştırırken”&#160;diğer yanda&#160;“üçüncü dünyayı öldürmeyi”&#160;planlıyor!.. Bunu, zaten çökmüş olan neo-liberal uygulamalara sarılarak çözmenin mümkün olmadığı açıktır. Küresel finansal sisteminin öğütücü dişlileri arasında kalmayı sürdüren her millet yok olmaya mahkümdur. Beka mücadelesi ekonomiye kaymıştır, panik atak önlemleri bir kenara bırakıp bir “milli beka ekonomisi” üzerinde çalışmamız gerekmektedir. Emperyalizmin tarihin bir kırılma noktasında karşımıza dikileceğinin alarmını&#160;8 Kasım 2018&#160;tarihli&#160;“Milli Beka”yı piyasaya emanet edebilir miyiz?”&#160;başlıklı yazımızla önceden vermiştik, şöyle demişiz: Kamu İktisadi Teşebbüsü fobisi” 80’li yıllarda vahşi kapitalizmi işbaşına getirmek için kurgulandı, beyinlere tecavüz etmeyi sürdürüyor, KİT’ler gerekirse yine devreye sokulur, yüksek istihdama sahip büyük kuruluşların iflasına izin verilemez, önce KİT olur devletleşir, devamında gerek duyulursa, yine özelleştirilir…(1) Türkiye yaşayarak öğreniyor. Ülkeye 80’lı yıllarda dayatılan ve günümüz&#160;“vahşi&#160;kapitalizminin” zeminini oluşturan neo-liberal politikalar ile bir yere varılamıyor. Kamunun ekonomideki gücünün arttığı, gerektiği ölçüde “karma ekonomi” zeminli, özellikle ekonomi büyüme ve yüksek istihdamı hedefleyen “sosyal ekonomi” anlayışı ile buluşmak zorundayız. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Emperyalizmin, özellikle gelişmekte olan ülkelere mesajı nettir:&nbsp;<i>Zaten, ağır borç yükü altındaydınız, KOVİD-19 nedeniyle ekonomileriniz, insanları açlığa sürükleyecek düzeyde çöktü, gelin, size yeni para verelim, bu parayla hem gündelik sorunlarınızı çözün hem de yeniden yapılandıracağımız borç tablonuz ile küresel finans baronlarına çalışmaya devam edin.</i></p>
<p><b>Çareyi, IMF-Dünya Bankası ekseninde arayacak her devletin/milletin başına gelecek büyük felaket budur.</b>&nbsp;<b>Emperyalizm, bir yanda Avrupa’yı&nbsp;<i>“üçüncü dünyalılaştırırken”</i>&nbsp;diğer yanda&nbsp;<i>“üçüncü dünyayı öldürmeyi”</i>&nbsp;planlıyor!..</b></p>
<p><b>Bunu, zaten çökmüş olan neo-liberal uygulamalara sarılarak çözmenin mümkün olmadığı açıktır.</b></p>
<p><b>Küresel finansal sisteminin öğütücü dişlileri arasında kalmayı sürdüren her millet yok olmaya mahkümdur.</b></p>
<p><b>Beka mücadelesi ekonomiye kaymıştır, panik atak önlemleri bir kenara bırakıp bir “milli beka ekonomisi” üzerinde çalışmamız gerekmektedir.</b></p>
<p>Emperyalizmin tarihin bir kırılma noktasında karşımıza dikileceğinin alarmını&nbsp;<b>8 Kasım 2018</b>&nbsp;tarihli&nbsp;<b>“Milli Beka”yı piyasaya emanet edebilir miyiz?”</b>&nbsp;başlıklı yazımızla önceden vermiştik, şöyle demişiz:</p>
<p><em>Kamu İktisadi Teşebbüsü fobisi” 80’li yıllarda vahşi kapitalizmi işbaşına getirmek için kurgulandı, beyinlere tecavüz etmeyi sürdürüyor, KİT’ler gerekirse yine devreye sokulur, yüksek istihdama sahip büyük kuruluşların iflasına izin verilemez, önce KİT olur devletleşir, devamında gerek duyulursa, yine özelleştirilir…</em><em>(1)</em></p>
<p><em>Türkiye yaşayarak öğreniyor. Ülkeye 80’lı yıllarda dayatılan ve günümüz&nbsp;</em><em>“vahşi</em><em>&nbsp;kapitalizminin” zeminini oluşturan neo-liberal politikalar ile bir yere varılamıyor.</em></p>
<p><em><b>Kamunun ekonomideki gücünün arttığı, gerektiği ölçüde “karma ekonomi” zeminli, özellikle ekonomi büyüme ve yüksek istihdamı hedefleyen “sosyal ekonomi” anlayışı ile buluşmak zorundayız.</b></em></p>
<p><b>·&nbsp;DİJİTAL İKTİSAT KONGRESİ TOPLANMALI…</b></p>
<p><b>Durum, İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923) (2) dönemi kadar vahimdir.</b>&nbsp;Bugünün dünyasında uzun hazırlıklar ile hele bir de KOVİD-19 tehdidi yaşanırken İzmir’de buluşmanın bir anlamı yoktur.</p>
<p>Davet çıkarılacak tüm akademisyen, uzman, sektör temsilcilerinin&nbsp;<i>“virüs sonrası</i>&nbsp;<i>dünya”</i>&nbsp;ile bağlantılı görüşleri alınıp, yine oluşturulacak daha küçük çalışma gruplarının Türkiye’nin her yerinde konferans sistemiyle tartışma programları geliştirmesi sağlanabilir.</p>
<p>Kısa bir zaman diliminde ortaya çıkacak tablonun devamında medya zemininde “siyaset üstü” olarak tartışılması esastır.</p>
<p>İnsanlara #EVDEKAL demek doğru bir çözümdür.&nbsp;<b>Ama, neo-liberal politikaların bütün toplumlarda nüfusun yüzde 1’ine, toplam servetin yüzde 52’sini aktardığı bir dünyada “sürdürülebilir çözümler” bulmamız gerekiyor.</b></p>
<p><b>“Vahşi kapitalizmin” mirası, evinde oturan varlıklı bir ailenin hayatta kalacağını, fakat evinde oturan gündelikçi bir işçinin eşi ve evlatlarının aç kalacağını gösteriyor.</b></p>
<p><b>·&nbsp;SANAL PARAYLA SANAL DÜNYA KURULUR…</b></p>
<p>Emperyalizm, KOVİD-19 bahanesiyle 6-8 trilyon Dolar düzeyinde parayı ekonomilere pompalamaya hazırlanıyor. Bu&nbsp;<i>“kirli paradır”</i>&nbsp;çünkü karşılığı yok!.. Bizi bir şekilde&nbsp;<i>“kirli ekonomik ilacı”</i>&nbsp;yutmaya zorluyorlar.</p>
<p><b>Tek işlevi, zaten yüksek borçlara sahip gelişmekte olan ülkelerin insanlarını daha yüksek borçların altına sokmaktır.</b></p>
<p>Karşılığı olmayan, tamamı ekran üzerinden üretilen bu paranın yatırım/istihdam amaçlı kullanılması imkansızdır, çünkü bir devletin hazinesine girmesinin birinci yılından itibaren, faiz olarak çıkmaya başlayacak, geride de yeni bir borç batağı ve esaret bırakacaktır.</p>
<p><b><i>“Sanal para”</i></b><b>&nbsp;son 40 yılda hiçbir millete faydalı olmadı, aksine, o milletlerin gelecek kuşaklarının refah ve özgürlüğünü&nbsp;<i>“borç ekonomisi”</i>&nbsp;ile ipotek altına aldı.</b></p>
<p>Bu sistemi,&nbsp;<i>“kendilerini de patron sanarak uzaktan seyretmeyi”</i>&nbsp;ve&nbsp;<i>“ büyük</i>&nbsp;<i>hırsızlığın konfor getiren bölümüne ortak olmayı”</i>&nbsp;tercih eden Avrupalılar, İtalya ve İspanya’nın, Yunanistan gibi&nbsp;<i>“finansal emperyalizm”&nbsp;</i>tarafından esir alınmasından sonra ne olduğunu çok iyi anlayacaklar.</p>
<p>Dünya gerçeği budur.</p>
<p><b>SON SÖZ-BİR SORU:</b>&nbsp;HÜKÜMET KAMU BANKALARI ÜZERİNDEN İŞ DÜNYASININ SORUNLARINI HAFİFLETMEK İÇİN BİR DİZİ ÖNLEM AÇIKLADI. BU POLİTİKALARA ÖZEL VE YABANCI SERMAYELİ BANKALARDAN OLUMLU BİR CEVAP GELDİ Mİ? GELMEDİ. O ZAMAN, NOKTA</p>
<p>(1)&nbsp;https://www.star.com.tr/yazar/milli-bekayi-piyasaya-emanet-edebilir-miyiz-yazi-1393134/</p>
<p>(2)&nbsp;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir_%C4%B0ktisat_Kongresi</p>
<p>Ardan Zentürk/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sorunu-kapitalizmin-kirli-ekonomik-ilaci-ile-cozemeyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD ve Serbest Pazar Ekonomisi Çöküyor mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-ve-serbest-pazar-ekonomisi-cokuyor-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-ve-serbest-pazar-ekonomisi-cokuyor-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Jun 2019 10:12:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Serbest Piyasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11059</guid>

					<description><![CDATA[“Laissez faire et laissez passer, le monde va de lui même! (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendi kendine gider)” sözü 1750 yılında ünlü Fransız Fizyokrat Vincent de Gournay bu sözü meşhur etmişti. Bu düşünceden etkilenen ünlü ekonomistlerden olan Adam Smith’de, ekonominin dışarıdan bir müdahale olmadan kendi kendini sürdürebileceğini öne sürmüş ve bunu ekonomik anlamda sistemleştirerek, adına “Liberal ekonomi” denilen kapitalizmin kurulmasına destek vermişti. Bu ekonomik anlayışta, devlet veya devletler ekonomik alana müdahale etmemeli, oluşan krizleri “görünmez bir el” halledecekti. Aslında Batı’da güçlenen burjuva bu sloganla önlerini kesen krallıklara karşı harekete geçmişti ve arkasından bu anlayışa yeni bir yönetim şekli ortaya çıkmış olup, çok partili hayat ve sonunda iş demokrasiye kadar vardı. Demokrasinin vazgeçilmezi olan siyasi partiler ayakta durabilmesi parayla mümkün olmasından, parayı verenin de düdüğü çalmasından dolayı, demokratik rejimlerle burjuvanın hâkimiyetiyle iyice pekişmiştir. Ayrıca, iktidarı ele geçiren her parti seçim döneminde harcadığı ve gelecek seçimde harcaması gereken parayı temin etmek için ülke kaynaklarını kendi menfaatine çevirmesi birinci vazifesidir. Siyasilerin yolsuzluklarının asıl sebebi budur ve başka türlü ayakta durmaları mümkün değildir. Böylece devleti ve ekonomiyi ele geçiren burjuva ayni hâkimiyetini diğer dünya devletleri üzerinde sürdürebilmek için geçen asırlarda, kendi dışındaki ülkeleri silah zoruyla işgal etmişti. Günümüzde ise zorla işgal yürümediğinden bu hâkimiyetlerini, kendi ülkelerinde yaptıkları gibi demokrasi-özgürlük- &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Laissez faire et laissez passer, le monde va de lui même!</strong><em> (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, dünya kendi kendine gider)” sözü </em>1750 yılında ünlü Fransız Fizyokrat Vincent de Gournay bu sözü meşhur etmişti. Bu düşünceden etkilenen ünlü ekonomistlerden olan Adam Smith’de, ekonominin dışarıdan bir müdahale olmadan kendi kendini sürdürebileceğini öne sürmüş ve bunu ekonomik anlamda sistemleştirerek, adına “Liberal ekonomi” denilen kapitalizmin kurulmasına destek vermişti. Bu ekonomik anlayışta, devlet veya devletler ekonomik alana müdahale etmemeli, oluşan krizleri “görünmez bir el” halledecekti. <strong>Aslında Batı’da güçlenen burjuva bu sloganla önlerini kesen krallıklara karşı harekete geçmişti </strong>ve arkasından bu anlayışa yeni bir yönetim şekli ortaya çıkmış olup, çok partili hayat ve sonunda iş demokrasiye kadar vardı. Demokrasinin vazgeçilmezi olan siyasi partiler ayakta durabilmesi parayla mümkün olmasından, parayı verenin de düdüğü çalmasından dolayı, demokratik rejimlerle burjuvanın hâkimiyetiyle iyice pekişmiştir. Ayrıca, iktidarı ele geçiren her parti seçim döneminde harcadığı ve gelecek seçimde harcaması gereken parayı temin etmek için ülke kaynaklarını kendi menfaatine çevirmesi birinci vazifesidir. Siyasilerin yolsuzluklarının asıl sebebi budur ve <strong>başka türlü ayakta durmaları mümkün değildir.</strong></p>
<p>Böylece devleti ve ekonomiyi ele geçiren burjuva ayni hâkimiyetini diğer dünya devletleri üzerinde sürdürebilmek için geçen asırlarda, kendi dışındaki ülkeleri silah zoruyla işgal etmişti. Günümüzde ise zorla işgal yürümediğinden bu hâkimiyetlerini, kendi ülkelerinde yaptıkları gibi demokrasi-özgürlük- serbest Pazar anlayışlarını diğer ülkelere ihraç etmekle sürdürmeye çalışmaktadırlar. Her ülke demokratik rejimle yönetilmeli ve serbest Pazar ilkeleri ekonomik hayata hâkim olmalıdır. Öyle gümrük duvarlarının arkasına gizlenmek, ülke kaynaklarını devletleştirmek ve bazı sanayi kollarında devlet hâkimiyeti olmamalıdır. Uluslar arası ticarette geçerli para dolar olunca ülkeleri kimin yönettiği umurlarında değil. Bu ülkede yıllarca “Ortak Pazar millete mezar” diye haykırdık ama Avrupa bizi aralarına bile almadan “Gümrük birliği” diyerek maalesef ülkeye elini kolunu sallaya sallaya girmenin yolunu açtı. Arkasında her türlü “kültür istilası” ve milli kimliğim yok edilişi. Olduk bir kapitalist tüketim aracı. Hep söyleriz adamların ağızlarından düşürmediği “demokrasi, insan hakları, eşitlik ve özgürlük” yayılmacılıklarının en büyük silahları. Maalesef bu güzel ilkeleri çok güzel istismar etmektedirler. Bir ülkenin ekonomisi Batı ile rekabet edecek güçte değilse, bunun neresi eşitlik olur. Tilkiler tavuk çiftliğinde rahatça at oynatacak özgürlük ve eşitlik istiyor.</p>
<p>Ancak Batı’nın bu silahları gün geldi geri tepti. Gün geldi  birilerinin ekonomik gücü, Batı veya Jandarması ABD ile eşit güce geldi. Çin gibi Asya ülkeleri ABD’ye ucuzlayan maliyetler ve gelişen teknolojileriyle başladılar onlara mal satmaya. ABD&#8217;nin Çin karşısında verdiği dış ticaret açığı geçtiğimiz yıl <strong>419 milyar</strong> doları aşarak rekor kırdı. Trump bunu serbest ticaret olarak değil nedense bunu kabullenemeyerek <strong>&#8216;soygun&#8217;</strong>! olarak nitelendirdi. Bu açık ABD-Çin ticaret savaşının en belirgin nedeni. ABD Ticaret Bakanlığı, 2018 yılında dış ticaret açığını 621 milyar dolar olarak açıkladı. Bu durum 2018 küresel mali krizin patlak verdiğinden bu yana ABD&#8217;nin verdiği en yüksek dış ticaret açığı oldu. ABD&#8217;nin 2018&#8217;de son 10 yılın en yüksek dış ticaret açığını  üç önemli pazarı Meksika, Avrupa Birliği ve Çin karşısında rekor düzeyde açık verdi. Dünyanın süper gücü ABD&#8217;nin milli geliri 19.4 trilyon dolarken, borcu tarihinde ilk kez milli geliri aşarak 22 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Ülkenin bütçe açığı 2018 yılında 779 milyar dolar olmuştu..</p>
<p>Hal böyle oluca, tehlike çanları bu sefer ABD için çalarak birden kendi elleriyle kurdukları o meşhur <strong>“SERBEST PAZAR” </strong>bir Bumerang gibi kendi ülkesini vurmaya başladı. Beylera ani bir virajla “<strong>End of</strong> <strong>Laissez faire et laissez passer” kararı alıp,</strong> daha önce çeşitli Çin menşeli ürünlerin ithalatına ek vergi getiren ABD son olarak 200 milyar dolarlık Çin ürününe yönelik tarifeyi bu yıl 10 Mayıs&#8217;tan itibaren % 10&#8217;dan % 25&#8217;e yükselttiğini açıkladı. ABD Başkanı Trump, 9 Mart&#8217;ta ithal çelik ve alüminyuma sırasıyla % 25 ve % 10 gümrük tarifesi uygulanacağını açıklamış ve AB&#8217;ye bu vergilerden 1 Haziran&#8217;a kadar geçici muafiyet tanımıştı. Bu hamleden sonra ABD&#8217;nin devreye aldığı ilave gümrük vergileri konusunda dengeleyici tedbirler alan AB, 2018 yılı 22 Haziran&#8217;dan itibaren ABD&#8217;den ithal edilen mısır, barbunya, pirinç, mısır gevreği, fıstık ezmesi, yaban mersini, portakal suyu, viski, puro, sigara, tütün, ruj, kot pantolon, nevresim, ayakkabı, lavabo, merdiven, vantilatör, motosiklet, yat, tekne, tüp ve çelik gibi yüzlerce farklı ürüne yüzde 25 gümrük vergisi yürürlüğe koydu. AB&#8217;nin kararının ardından ABD Başkanı Trump, Avrupa&#8217;dan ithal edilen tüm araçlara % 20 ek gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu. ABD, mevcut durumda AB üyesi ülkelerden ithal otomobillere % 2,5, kamyonetlere de % 25 gümrük vergisi uyguluyor. AB ise ABD otomobilleri ithalatını % 10 gümrük vergisine tabi tutuyor. Tabi bu durum tüm dünyayı ve bizim ülkemizi de etkilemektedir. Ayrıca, S-400 füzesi alamazsın diyor, ülkelere ekonomik ambargo uyguluyor, seçilmiş liderleri darbe veya dış müdahale ile deviriyorlar.</p>
<p>Şimdi insan soramadan edemiyor. <strong>Nerde kaldı o çok övündüğünüz ve tarihin sonu dediğiniz ekonomik ve yönetim sisteminiz?</strong> Asya uyanıyor ve gün gelecek, Batılılar sömürdükleri Asya’nın kapısını göçmen olarak çalacaktır. 50 Yıl önce kurdukları dünya düzenleri çöküyor. Doların hâkimiyeti bitiyor. <strong>Amma kapitalizmin finans-kapital oligarkları yeni bir düzen peşinde de oldukları kesin.</strong> Sonumuz hayrola.</p>
<p>İlhan Akkurt/anahaberyorum.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-ve-serbest-pazar-ekonomisi-cokuyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm Tarihin Sonu mudur?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İlhan Akkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:02:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9448</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi. Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi “dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor” iddiası gerçekçi bir tez değildir. Aksine kapitalizmle dünyamız, demokrasi ve insanlık, büyük bir kaosa yani sona doğru gitmektedir. Çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. Dünyamız kapitalizmin doymak bilmez hırsları yüzünden zaten iki kez büyük sonu, iki büyük dünya savaşıyla yaşamıştır. Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği ”Hakkın değil, gücün üstün tutulmasıdır.” Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.</p>
<p>Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi “dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor” iddiası gerçekçi bir tez değildir. Aksine kapitalizmle dünyamız, demokrasi ve insanlık, büyük bir kaosa yani sona doğru gitmektedir. Çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. <strong>Dünyamız kapitalizmin doymak bilmez hırsları yüzünden zaten iki kez büyük sonu, iki büyük dünya savaşıyla yaşamıştır. </strong></p>
<p>Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği <strong>”Hakkın değil, gücün üstün tutulmasıdır.”</strong></p>
<p>Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir şekilde güç, baskı ve zora dayalı olarak yürütülür. Bu durum, egoizmin açıkça gözlemlendiği ve zirvede olduğu bir yönetim biçimidir.</p>
<p>Güçlünün ele geçirdiği yönetim ve ülkelerde her şey hakça değil, gücün çıkarları doğrultusunda yönetilirdi. Roma İmparatorluğu’nda Roma vatandaşlarıyla diğer vatandaşların veya hâkim din anlayışındaki kişilerin haklarının diğerleriyle eşit olmadığı gibi.</p>
<p>Aynı durum eski Antik Yunan’da da böyleydi. Bu eşitsizlik, insanların ekonomik gelişmelerinin önüne de büyük engeller koymaktaydı. <strong>Ancak bu durum ülkelerdeki farklı ırk ve dindeki kişilerden ziyade, 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’yla başlayan Sanayi Devrimi ile kral ailesi ve din adamı sınıfı ile yönetime katılamayan varlıklı burjuva sınıfını daha fazla rahatsız etmekteydi.</strong> Bu yönetimlerin altındaki burjuva sınıfı dilediği gibi özgürce atılım yapıp, servetine servet katamıyordu. İngiltere’de 1215’te bu mücadele sonucunda ilan edilen hak ve özgürlükler bildirgesi olan <strong>Magna Carta,</strong> baronlarla kral arasındaki hakları düzenlemiştir.</p>
<p>Böylece varlıklı burjuvaların önderliğinde hürriyet, özgürlük, insan hakları söylemleriyle krallıklar bir bir yıkılıp, önce cumhuriyet ve ilerleyen yıllarda ise özgürlükler daha fazla gelişerek, demokratik yönetimler tüm dünyaya yayıldı. Çünkü cumhuriyet rejimleri de yine tek bir partinin hâkimiyetindeydi. Bir nevi yeni tip bir krallıktı. Ancak değişen fazla bir şey olmadı. Yönetim yine güç sahiplerinin eline geçmektedir. Güç odaklarının çıkarları doğrultusunda gelişmeler oldu. Bunların özgürlüğü kendileri içindi. Çünkü varlıklı burjuva sınıfının asıl amacı hak, hukuk ve özgürlük değildi<strong>. </strong></p>
<p><strong>Kapitalist ekonomik anlayıştan kaynaklanan asıl amaçları, daha fazla varlık sahibi olmaktı. Kitleleri kendi emelleri istikametinde ayaklandırıp, krallıkları yıkıp, hâkimiyetlerini kurduklarında, onlar da krallar gibi göstermelik adalet, özgürlük ve insan hakları sağladılar ve gücün hâkimiyetini yine devam ettirdiler. Bugünün Soros önderliğindeki hak ve özgürlük diyerek yapılan pembe devrimler bunların devamıdır.</strong></p>
<p><strong>İnsanlık Aldatıldı mı?</strong></p>
<p>Büyük halk kitleleri hürriyet, özgürlük, hümanizm ve insan hakları haykırışlarıyla harekete geçirilip, burjuva sınıfının yönetimi ele aldığı 19 ve 20. yüzyıllara bakıldığında, insanlık tarihinde en büyük işgallerin, sömürgeciliğin, köleciliğin ve katliamların bundan sonra olduğu görülecektir. Bu yüzyıllarda neredeyse dünyanın tamamı sömürgeleştirilerek, milyonlarca insan köleleştirildi ve 250 milyon civarında insan katledildi.</p>
<p>20. asrın başında dünyamızın yaşadığı iki büyük kaos, kapitalizmin doymak bilmez hırslarının sonucudur. I. Dünya Savaşı’nda 15 milyon, II. Dünya Savaşı’nda ise 50 milyonu sivil halk olmak üzere toplam 73 milyon insan katledilmiştir. İnsanlık tarihinin tümünde bu kadar vahşi katliamlar olmamıştı.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki feodalite ve dine isyan eden burjuvazi, kendisi için özgürlük istemiştir. Çünkü feodal güçler, burjuvanın daha fazla maddi güç sahibi olmalarının önünde engel teşkil etmekteydi. <strong>İnsan haklarını, cumhuriyet ve demokrasiyi öne sürerek yönetimi devraldıklarında, aslında kendi önlerindeki engelleri kaldırmış oldular.</strong> Bu yıllarda gelişen Sanayi Devrimi ile kurdukları iş yerlerinde, kendi vatandaşı olan işçileri bile köle gibi karın tokluğuna çalıştırdıklarından dolayı, burjuvazinin bu uygulamalarına karşı çalışan kesimin hürriyet, özgürlük ve insan hakları diyerek tekrar isyan etmeleri bunun en açık delilidir.</p>
<p>Bu isyanlar sonucunda Rusya’da komünist devrimle ve diğer Batı ülkelerinde de zorla bazı sosyal haklar elde edildi. Ama sonunda görüldü ki bunların da özgürlüğü kendileri içindi. Maalesef; “Berlin’de hâkimler var” sözü abartıdan başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>Kapitalizm Demokrasinin Düşmanıdır</strong></p>
<p>Dikkat edilirse görülür ki cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.</p>
<p>Beğenmedikleri dine dayalı feodal yönetimlerde, insanlar arasında gelir farkı bu kadar fazla ve insanlar bu kadar çok sayıda bir yerlere bağımlı değildi. İşin, aşın, elektriğin, suyun, gazın, evin bir yerlere bağımlı ise bunun neresi özgürlüktür ki? Sistem yalnızca ekonomik değil, sosyal ve insani ilişkilerde de birçok problem doğurmuştu.</p>
<p>Bu rejimlerin kurulmasıyla önü açılan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen kapitalist seçkinler, kendi ülkesiyle ve ticaretle yetinmeyip, kısa yoldan maddi güçleri arttırmak için diğer dünya ülkelerinin varlıklarına da zorla el koymuştur. Hem de kendi gariban halkları, vatan millet özgürlük duygularıyla cepheye sürülerek.</p>
<p>Fıtratın gereği müspet akılla ulaşılan demokrasi bir yönetim biçimi olarak sözde kalmış olup, pratik hayat olan ekonomiye hâkim bu kapitalist anlayışla adil bir düzen kurulamamıştır. <strong>Çünkü kapitalizm tam bir egoizmdir ve gerçek bir demokrasinin kapitalizmle beraber yaşaması mümkün değildir. </strong></p>
<p>Bu ekonomik anlayışın <strong>“Sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı ve kıt kaynaklarla”, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”, “ekonomik faaliyetlerin tek amacı kâr”,  “serbest pazar ve rekabet” </strong>olarak ifade edilen ilkeleri, egoizmi meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Kapitalist sistemin en önemli kurucularından Adam Smith’in 1776 yılında yayınladığı “Ulusların Zenginliği” kitabında teorisini bu anlayış üzerine kurarak kapitalist insan tipini şöyle tanımlamıştır:</p>
<p><em>“Toplum çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur. Bireyin motivasyonu çıkarıdır. Toplumun çıkarını bireyin düşünmesine gerek yoktur. </em><strong>Birey egoist olmalı ve çıkarı peşinde koşmalı. </strong><em>Çünkü birey yararına olan toplum yararına olacaktır. Ayrıca toplum yararı için</em><strong> ahlaki değerler </strong><em>oluşturmaya gerek yoktur.”</em></p>
<p>Bu ifadelerin egoizmi açıkça meşrulaştırdığı ortada. Fazla söze gerek yok, kapitalizmi tek kelime ile özetlersek <strong>“biriktirmek</strong>” ve güce tapmaktır. İhtiyacından kat kat fazlasını toplumun hak hukukunu gözetmeden biriktirmek ve gücü tapmak olduğu ortadadır. Yine bu ekonomik sistemin dayandığı <strong>“Faydacılık Felsefesi”,</strong> egoist-hedonist-narsist insan tipini meşrulaştıran diğer bir dayanağıdır.</p>
<p>Bu durumda, devlet dâhil kimsenin müdahale etmesini istemedikleri <strong>“serbest pazar”</strong> dedikleri ekonomik ortamda, herkes birbirinin, Roma arenalarındaki gladyatörler gibi birbirlerini yok etmesi gereken rakipleridir. Bütün bu anlayışların sonucunda insanlığı barış yerine iki büyük dünya savaşına sürüklediler. Kapitalizmin maddeye ve insana bakışı bu oldukça, <strong>herkes birbirinin yok gereken bir rakibi olup böyle bir dünyada barış bir<br />
hayaldir.</strong></p>
<p>Öte yandan demokrasi ise hakkın hukukun üstünlüğüne dayalı, insanlar arasında din, dil, ırk ayrımı gözetmeden insan haklarına dayalı şeffaf, güçlerin ayrılığına dayanan serbest seçime dayalı sosyal bir yönetim olarak tanımlanır. Gel şimdi bu iki zıt insan tipini bir arada yaşat.</p>
<p>Üstat Cemil Meriç’in kapitalizm için <strong>“tilkilerle tavukların bir arada yaşadığı kümes”</strong> tanımı tam oturmaktadır. Hal böyle olunca bu ekonomik anlayışta, önceleri ihtiyacı kadar çalışıp biriktiren ve fazlasını diğer insanlarla paylaşarak dayanışma içinde olan insanların, bu ekonomik anlayışları değişerek, herkes birbirinin yok etmesi gereken rakibi oldu.</p>
<p>Hadi diyelim kendi aralarında birbirlerini bağlayan çeşitli hukuk kuralları var. Peki, ya bu anlayışla yetişenlerin kendi dışlarındaki ülkelerle ilişkiler ne olur? Aydınlanma Çağı ile bu iki anlayışın geliştiği ülke olan İngiltere, o zamanki dünyadaki 192 ülkenin 170 ülkesini kısa bir dönemde olsa işgal etmiştir ve bu da dünyanın %90’ıdır. <strong>“Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk”</strong> sözü boşuna söylenmemiştir. 1922’de 458 milyon kişi; yani dünya nüfusun dörtte biri, Britanya İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı ve toprakları 13.000.000 mil kareyi (33.000.000 km<sup>2</sup>) kapsıyordu.</p>
<p>Bu kadar toprağa sahip olan İngiltere’nin 18. yüzyılda nüfusu tek başına sadece 5 milyon, Galler ve İskoçya ile birlikte 8 milyondu.  Roma’nın hâkim olduğu yıllarda 20 milyonluk bir imparatorlukta 200 bin gerçek Roma vatandaşı vardı. Eski antik Yunan’da da benzer durum vardı. İşin özeti, bu anlayışla ortaya ezen ve ezilen diye iki tip insan sınıfı kaçınılmazdır.</p>
<p>Kapitalist oligarklar doymak bilmez hırslarıyla iki kez dünyayı uçurumun kenarına sürükleyince, cumhuriyetten daha özgürlükçü diyerek demokrasiye geçtiler. Çünkü cumhuriyet daha çok tek partili rejimlerdi ve krallıklar gibi içlerine kapanıktı. Oligarklar işgalle bir ülkenin kaynaklarına ele geçirme yerine, küreselleşme adına ülkelerin kaynaklarına ulaşabilecekleri açılımlar, uluslararası ticari kurallar geliştirdiler ve askeri güce gerek kalmadan istedikleri ülkelerin kaynaklarını satın alıp işlemeye başladılar.</p>
<p>Ülkeyi ve kaynakları kendi kullanımlarına açmayan liderleri seçimle gelse bile diktatör ilan edip özgürlük ve demokrasi getireceğiz diye, Soros’un kadife devrimleriyle devirdiler. Günümüzde bu oligarklar bir ülkedeki kendilerine engel olan lider ve hükümeti devirmek için iç ayaklanma, askeri darbe, ekonomik ambargo ve en sonunda dış müdahale gibi dört anti demokratik yol geliştirmişlerdir.</p>
<p>ABD’nin hürriyet, özgürlük, demokrasi diyerek Irak’a yaptığı askeri müdahalenin sonuçları ortada. Bir milyon Iraklı hayatını kaybetmesi sonucu Saddam diktatörü yıkıldı. Firdevs Meydanı’nda bulunan Saddam Hüseyin heykelini yıkan, Saddam döneminde 11 yılını Ebu Gureyb Hapishanesi’nde geçiren, 52 yaşındaki adam Kadum el Caburi, İngiliz Observer gazetesine, “Saddam’dan nefret ederdim” diye konuştu:</p>
<p><em>“Beş yıl boyunca o heykeli devirmeyi diledim. Ama sonrasında olan bitenler büyük bir hayal kırıklığı oldu. O zamanlar sadece bir diktatörümüz vardı. Şimdi yüzlercesi var. Hiçbir şey iyiye gitmedi. Elimde olsa Saddam’ın heykelini yeniden dikerim.”<sup>1</sup></em></p>
<p><strong>Demokrasi Ne İşe Yarıyor?</strong></p>
<p>Bugüne kadar olan değişimlerle gelen özgürlükler insanın değil, insan hırsının önündeki engelleri kaldırmıştır. Yönetimde demokrasiyi kurarak özgürlüğü savunanlar, bu güzel sistemi kendi egolarını tatmin etmek için kullanarak,  insanlık tarihi boyunca var olan pazar ekonomisi anlayışına egoizmi enjekte edip, adına “Serbest Pazar Ekonomisi” diyerek, modern sömürünün Truva atına dönüştürmüşlerdir.</p>
<p>Herkesin serbestçe ticaret yaptığı bu pazarda kazanan yine güçlü olandır. Yönetenler değişmiş olsa da asıl insanlık sorunu görmezden gelinmiş, insan olmanın gereği hak ve adalet yerine, vahşi doğadaki gibi güçlünün daha fazla pay aldığı bir anlayış hâlâ sürdürülmektedir. Ordu ve bürokrasinin el ele verdiği oligarşik bir yapıdaki bir demokraside halk kendini yönetecekleri seçse neyi değiştirebilir ki?</p>
<p><strong>Gücün iktidarı demokrasi kılıfıyla gizlenmiştir.</strong> Demokrasinin vazgeçilmez unsuru partiler ancak güçlünün yer alabildiği ve bir lider sultasına dönüşüp, halkın yerine liderin vekillerinin seçildiği ve bunların da parmak kaldırmaktan başka bir işe yaramadığı ortadadır. Bugün görüyoruz ki <strong>demokrasi, burjuvanın veya elitlerin hâkimiyetinin önünü açmıştır. Partilerin bazıları solda bazıları sağda da olsa değişen bir şey yok. Her iki durumda da varlıklı güç sahipleri yönetime oturmaktadır.</strong></p>
<p>Çok partili demokratik bir yönetimin asıl önemli olan işletiliş şeklidir. Bu haliyle sinsi bir plan yürütülmekte, demokrasi insanları ayrıştırmakta, çok parti anlayışı zayıf ve kendilerine uydu yönetimler oluşturmak için kullanılmaktadır. Maalesef demokrasiyi kuran derin güçler bu sistemi, paraya dayanmasına ve partileşmenin ülkeleri kamplara ayırıp güçlü bir iradenin ortaya çıkmaması üzerine kurgulamışlardır.</p>
<p>Egoların zirve yaptığı partiler demokratik bir yönetimin gerçekten vazgeçilmez unsurları mıdır? Demokratik bir yönetimde ille de partilerin olması şart mı? Partisiz bir meclis olamaz mı? İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir zaman diliminde <strong>temsil yerine daha doğrudan bir katılımcı yönetime doğru gidilemez mi?</strong> Merkezi yönetimin altında yöresel halk meclisleri veya belli özellikleri taşıyan sivil toplum kuruluşları partilerin yerini alamaz mı? <strong>Böyle tantanalı seçim masrafları varken partiler daima finas-kapitalin elinde oyuncak olacaktır.</strong> <strong>Bu şekliyle demokrasi kapitalizmin en büyük sigorta görevi görmektedir.</strong></p>
<p>Kapitalist oligarklar demokrat geçinmek zorundadır. Komünizm tek bir krize düşmekle yıkılıp gitti. Bunca krize rağmen kapitalizm hâlâ bizlere<strong> “tarihin sonu” </strong>diye yutturuluyorsa, bunun sebebi çok partili demokratik sistemdir. <strong>Çünkü iktidardaki parti günah keçisi ilan edilip kapitalizmin krizleri iktidara yüklenip seçimle değiştirilerek milletin gazı alınmakta ve sömürü devam etmektedir.</strong></p>
<p>Zavallı komünizmde tek bir parti olduğu için ve bütün krizlerin müsebbibi o olduğundan fazla dayanamayarak yıkılıp gitti. Ne yapıp yapıp kapitalizmin sahte demokrasi ve özgürlük afyonundan kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Demokrasinin bir ileri aşaması; hep güç sahiplerinin, parası olanın değil; yönetimin ve işlerin başına ehil olanın seçilebildiği adaletin olmazsa olmaz olduğu daha adil bir düzen kurmalıyız.</p>
<p>Amerika’nın en saygın düşünce kuruluşlarının başında Brookings Enstitüsü gelir. Bu kuruluşun Başkan Yardımcısı Darrell West, “Milyarderler” isimli bir kitap yazdı. Kitap, “Zenginlerin Siyasetle” ilişkisini inceliyor. Pek bilinmeyen alışverişleri gözler önüne seriyordu! Darrell,<em>”Amerika gibi ’bağışların’ ön planda olduğu sistemler ile kapalı demokrasilerde bu ’para’ sahiplerinin desteği olmadan ‘iktidar’ olamazsınız ve orada kalamazsınız!”</em> diyor.</p>
<p>2012 yılında ABD seçimlerinde partilere bağışlanan paraların %73’ü bu zenginler yapmış ve tabii bunu babalarının hayrına da yapmamışlardır. Bakın Oslo Barış Araştırma Enstitüsü kurucusu, Norveçli sosyolog Prof. Dr. Johan Galtung 23 Nisan 2012’de “<em>Humanist</em>” dergisinde “Altı tane Yahudi şirketi dünya medyasının %96’sını kontrol ediyor” diyor. Artık dünya siyaseti nasıl yönlendirilir, özgür düşünceye nasıl ulaşılır siz düşünün.<sup>2</sup> Bakın ABD eski başkanlarından Jimmy Carter bu konuda neler söylüyor:</p>
<p>“Ülkede başkanlığa adaylığını koymak isteyen kişilerin artık çok büyük miktarda parasının olması gerekiyor. Baktığım zaman, 200 milyon doları olmayanın başkanlık yarışına giremeyeceğini görüyorum. Şimdi olsa asla başkan olamazdım. Hiç bu kadar param olmadı çünkü&#8230; Hangi partiden olduğunun önemi yok. Paran varsa adaysın&#8230; Paran yoksa ne kadar değerli olursan ol, şansın yok&#8230; Bu nedenle demokrasiyi oligarşiye devrettik.”</p>
<p>Şimdi gel de buna demokrasi de. Kapitalizm demokrasinin en büyük düşmanıdır.</p>
<p><strong>Kapitalizmle Dünya Nereye Gidiyor?</strong></p>
<p>Gücün belirli ellerde toplanmasını önlemek adına önemli tedbirler alınmazsa serbest pazarda herkese eşit mesafede olan kaynakların, güçlünün elinde toplanmasının önüne geçmek mümkün değildir. Dünyadaki yoksulluk ve eşitsizliğe karşı siyasi, ekonomik ve insani mücadele vermeyi hedefleyen Merkezi Londra’da bulunan Oxford Committe For Famine Relief (OXFAM) sivil toplum kuruluşu her yıl ocak ayında yapılan <strong>Davos Ekonomik Forumu</strong> öncesi geleneksel olarak hazırladığı <strong>“Küresel Eşitsizlik Raporunu”</strong> yayınladı. OXFAM, 2019 yılı raporunda, en yoksul ile en zengin arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini ortaya koydu. Raporda, <strong>dünyanın en zengin 26 kişisinin</strong> gelirinin, en yoksul 3 milyar 800 milyon kişinin gelirine eşit olduğu ortaya çıkardı. Bu durumda <strong>26 kişinin mal varlığı 3,8 milyar kişininkinden daha fazladır.</strong></p>
<p>OXFAM’ın 2010’da yayınladığı raporda bu sayı 388, 2016’da da 62 kişiydi. Geçen 18 yılda zengin sayısı 26’ya düşerken, buna karşılık yoksulluğun hızla derinleştiği tespit edildi. Kişi sayısı her yıl daha da azalmakta ve servet belirli ellerde toplanmaktadır.<sup>3</sup></p>
<p>İşte şimdi geldik kapitalizmle dünyanın vardığı noktaya. Hani çok zengin ve müreffeh bildiğimiz şu ileri kalkınmış kapitalist devletler var ya, hepsi borç batağında. ABD, Çin, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa gibi devletlerin çoğunda borçları milli gelirlerini geçmiş durumda.</p>
<p>Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verilerine göre gelişmiş ve gelişmekte olan piyasaların toplam borç yükleri 2018 ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre %11,1 artarak 247 trilyon dolar olarak açıklandı.<sup>4</sup>Bu durumda <strong>kişi başına düşen gerçek borç 32,5 bin dolardır. </strong></p>
<p>Credit Suisse Research Institute (CSRI) tarafından hazırlanan Global Wealth raporuna göre toplam küresel servet 280 trilyon dolara ulaştı.<sup>5</sup> Bu durumda borçlarımız servetimizin %88,2’sine karşılık gelmektedir. Bu gidişle önümüzdeki birkaç yıl içinde dünyayı satsak borçlarımızı<br />
ödeyemeyecektir.</p>
<p>İşte Adam Smith’in “Birey egoist olmalı, toplumu düşünecek ahlak kuralları olmamalı. Birey kazanırsa topluma da bir şeyler düşer” ifadesine dayanan “Bırakınız yapsınlar &#8211; Bırakınız geçsinler” ilkesini temel alan kapitalizmle dünyamızın vardığı nokta bu. Yine İngiliz yardım kuruluşu OXFAM, küresel gelir adaletsizliğinin 2017’de arttığını ifade ederek yaratılan küresel servetin %82’lik bölümünün en zengin yüzde 1’lik kesimin cebine gittiğini söyledi.<sup>6</sup> Dünya batmış ağlayanımız yok. En önemlisi bu durum gün geçtikçe daha kötüleşmektedir. İyi de bu kadar borç varken bu alacaklılar kim?</p>
<p>Her devlet borçlu olduğuna göre, alacaklılar finans-kapital bankacı olan dünya nüfusunun yarısı kadar servete sahip olan bu 26 kişidir. 3 yıl önce 62 kişi olan bu şahıslar her yıl gittikçe azaldığına göre önümüzdeki 10 yıl içinde bu sayı tek bir ailede toplanacağı kesin. <strong>Hâlâ kapitalizmi dünyanın en güzel ekonomik sistemi diye yutturmaya çalışanlara duyurulur.</strong> Ekonomik anlayışın kapitalizm olduğu bir dünyada demokrasi ve özgürlüğün insanları uyuşturan bir içkiden farkı yoktur. Kimse Hitleri günah keçisi yapmasın onu bu anlayış yetiştirmiştir ve kapitalizmin yetiştirdiği her hedonist, narsist ve egoist insan tipi bir Hitler adayıdır. Şimdikiler biraz daha sinsi ve derinden çalışıyor.</p>
<p>Ayrıca Dünya Doğal Hayat Fonu raporunun en çarpıcı bulgusu, tüketim oranları aynı hızla devam ederse 2050 yılında canlı yaşamının sürebilmesi için Dünya gibi 2 gezegene daha ihtiyaç duyulacağını gösteriyor. Araştırmalara göre son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Bırakın borç batağını bu çok övdükleri kapitalist sistem göre varlık içinde yaşayanların tüketimiyle dünya kaynakları bitmek üzere. Ya bu güzel sistem(!) tüm dünya ülkelerine yayılsa bu tüketim anlayışı zaten dünyanın sonunu getirecektir.</p>
<p>2017 yılında ABD’li yazar James Rickards’ın “Çöküşe Giden Yol” isimli kitabı ülkemizde yayımlandı. Yazar çok önemli bir kişi. 16 Amerikan istihbarat kurumunun bağlı olduğu üst konseyin ve Pentagon’un başdanışmanıdır. Yazar kitabında, kapitalist ekonomistlerin fazla bir işe yaramayan, belli neoliberal politikaları peşinde koştuklarını, bunların borç batağını kurutacak yöntemler olmadığını söyler ve dünyayı yöneten seçkinlerin, yaklaşan ekonomik krizle ilgili gizli planlarını ifşa eder. ABD Milli Güvenlik Dairesi’nin 2016 Mayısında “Kartal Ufku” isimli gizli bir tatbikatından bahseder. Gizli tatbikatın senaryosunun <strong>“Küresel bir finans krizi sonrası çıkacak isyanları”</strong> kapsadığından bahsederek şöyle der:</p>
<p><strong>“Güç sahipleri savaşmadan çekip gitmeyeceklerdir. Para isyanlarına verilecek tepki mal ve varlıklara el koyma ve kaba güç olacaktır. Yönetimdeki elitler, dağlarda saklı komuta merkezlerinde güvende olacaklardır. Zengin elitler ise kendilerini tahkim edilmiş kalelerine çevirdikleri yatları, siteleri ve helikopterlerinde saklayacaklardır. Sokaklar gerçekten kana bulanacaktır. Özgürlüklerin kaybolduğu ortamda bozuk düzene karşı neo-faşsizm hortlayacaktır. Para isyanları inanılmaz gözükse de çıkmak üzeredir”<sup>7</sup></strong></p>
<p>Bu gerçekleri son kitabımız “Kapitalist Egonomi” de uzun uzun anlatmıştık. Ne kadar demokrasi özgürlük insan hakları nutukları atarsak atalım ülke içinde de uluslararası arenada da finans-kapital oligarkların hâkimiyeti sürmekte ve güçlenmektedir. Birileri, ABD ve dünyadaki hâkimiyetini, ABD ise küresel hâkimiyetini kaptırmama peşinde.</p>
<p>Öte yandan yeni küresel güçler ortaya çıkmakta. Her birinin tek hedefi pastanın hepsini kapmak. Bu adamlar doymak bilmez hırslarıyla dünyamızı ve insanlığı III. Dünya Savaşı’na sürüklemekten çekinmezler. Adamların hedefi zaten “Ordo Ad Chao”, Kaosla gelen düzen değil mi? Yeni teknolojilerle geliştirilmiş silahların kullanılacağı bir dünya savaşında insanlığın ve tarihin sonu olmaz da ne olur? Ne demiş atalarımız, <strong>“Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.”</strong> Sonumuz<br />
hayrola.<a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 http://www.timeturk.com/tr/2013/03/10/saa.html</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2014/11/10/eyvah-demokrasi</p>
<p style="font-size: 0.8em;">3 https://www.amerikaninsesi.com/a/oxfam-26-milyarder-d%C3%BCnyan%C4%B1n-yar%C4%B1s%C4%B1ndan-fazla-kazan%C4%B1yor-/4751770.html</p>
<p style="font-size: 0.8em;">4 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kuresel-borc-yuku-ilk-ceyrekte-rekor-kirdi-40893051</p>
<p style="font-size: 0.8em;">5 http://www.internethaber.com/kuresel-servet-raporu-aciklandi-en-zengin-yuzde-1e-ne-oldu-1917031h.htm</p>
<p style="font-size: 0.8em;">6 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42770005</p>
<p style="font-size: 0.8em;">7 Rickards James, Çöküşe Giden Yol, Destek Yayınları, İstanbul, 2017</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kapitalizm-tarihin-sonu-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
