<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kapak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kapak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 01:46:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kapak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cumhurun Kemalât Dönemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur]]></category>
		<category><![CDATA[Rejim Değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Sistem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2337</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı. Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı. “Rejim Değil Sistem Değişikliği” Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı.</strong></p>
<p>Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı.</p>
<p><strong>“Rejim Değil Sistem Değişikliği”</strong></p>
<p>Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere birkaç gün kala katıldığı Habertürk TV, Show TV ve Bloomberg HT ortak canlı yayınında da şu vurguyu yapmıştı: “Bu, yeni sistemdir. Bunun adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Bu sistemde birisi yürütmeyi temsilen cumhurbaşkanı olacaktır, öbürü TBMM’de denetim ve denge görevini üstlenecek yasama olacaktır. Böyle olunca yeni bir sürece giriyoruz. Geçenlerde bir yorum getiriyorlar; ‘Cumhurbaşkanı, 13’üncü Cumhurbaşkanı olarak seçime girecek’. Ben bunu kabul etmiyorum. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’dır. Böyle yorumlamak lazım.” Bahçeli, aynı programda bunun bir rejim değişikliği değil, sistem değişikliği olduğunun altını birkaç kez çizmişti. Evet, 24 Haziran gecesinde ortaya çıkan tablo ile Türkiye Cumhuriyeti, Bahçeli’nin ifadesiyle üçüncü bir sistem evresine geçti. Artık Türkiye’yi seçimleri kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nda belirleyeceği hükümet yönetecek. Başbakanlık ortadan kalkacak.</p>
<p><strong>İki İttifakın Farklı Propaganda Stratejisi</strong></p>
<p>Yeni sistemde yapılan ilk seçime katılan adaylar ve kurdukları ittifaklarla partiler, ilk zaferi kazanmak için çeşitli stratejiler izlediler. Örneğin Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP, Türkiye’nin güvenlik sorunlarını öne çıkaran bir propaganda stratejisi izledi. Hatta seçim kararını açıkladığı basın toplantısında da Cumhurbaşkanı Erdoğan “Beka sorununa” vurgu yapmıştı. Yörünge olarak Mayıs ayındaki sayımızda bu konuyu işlemiş, Türkiye’nin bekasını ilgilendiren konuların ne olduğunu mercek altına almaya çalışmıştık. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin oluşturduğu en güçlü muhalif blok olan Millet İttifakı ise, ekonomiyi, yaşam tarzını, demokrasiyi, OHAL’i vs. söylemlerinin ilk sırasına oturtmayı tercih etti. Seçimler, beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın söylemlerinin daha etkili bir karşılık bulduğunu gösterdi. CHP’nin desteğiyle HDP, TBMM’ye girebilmek için gerekli olan yüzde 10 barajını aştı ve Meclis’te kesinleşmemiş sonuçlara göre 67 milletvekili kazandı. Peki bir tarafta beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın zaferi yaşanırken, öbür yanda Suriye ve Irak merkezli çok önemli gelişmeler yaşayan Türkiye’nin politikalarının karşısında duran HDP nasıl oldu da Meclis’e girdi? Bu incelemeyi, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün görünmüyor.</p>
<p><strong>Türkiye’den Sınırımızda “Güvenli Hat” Hamlesi</strong></p>
<p>Yörünge olarak Nisan ayında Türkiye’nin “Afrin’den Kandil’e uzanan sınır hattında güvenli bölge oluşturmak için harekete” geçtiğini aktarmıştık. O makalemizi okumak isteyen okurlarımız dergimizin internet sitesinden “Afrin’den Kandil’e Güvenli Hat Hamlesi” başlıklı makaleyi bulup göz gezdirebilir. Evet Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı ile başlattığı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile sürdürdüğü sınır hattını terör örgütlerinden temizleme konsepti çerçevesinde yaklaşık üç aydır Hakkari sınırımızın öbür tarafında Irak-İran sınırına uzanan bir derinliği teröristlerden temizlemek için bir harekât yürütüyor. Üç aydır sessiz sedasız süren bu harekât, 24 Haziran seçim mitinglerinde siyaset malzemesi haline de geldi. Cumhurbaşkanı adayları harekâtın tartışmasını farklı perspektiften yaparken uzmanlar bu harekâtın siyaset üstü değerlendirmesi gerektiğinin altını çizdi. Münbiç konusunda da önemli gelişmeler yaşandı geçen ay. Mayıs ayı sonlarına doğru hızlanan trafikte Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde yapılan görüşmenin akabinde bir yol haritasında mutabık kalındı. Basına yansıyan yol haritasına göre Münbiç kent merkezi ve çevresinde bulunan terör örgütü mensupları Fırat’ın doğusuna gönderilecek, bölge Türk ve Amerikan askerleri tarafından kontrol edilecekti. Bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’in Fırat Kalkanı bölgesi sınırında ilk devriyelerini atmaya başladı. Ancak Amerikan tarafından gelen bazı açıklamalar, Washington’un bu durumu bozmaya yönelik olası hamleleri olacak mı yönünde soru işaretleri barındırıyor. Örneğin ABD’nin Irak ve Suriye’de DAEŞ’e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu sözcüsü Albay Sean Ryan’ın 19 Haziran’da yaptığı bir açıklama bu kuşkuları artırdı. Ryan, açıklamasında Türk askerinin Münbiç’in içine girmeyeceğini söylerken, bölgeyi kontrol konusunda işaret ettiği yapılanmanın yine PKK/PYD’nin paravan örgütlenmelerinden biri olan sözde Münbiç Askeri Konseyi olması dikkat çekiciydi.</p>
<p><strong>Kandil-Münbiç Derken HDP Öne Çıkarıldı</strong></p>
<p>İşte tam da böyle bir dönemde yani PKK ve PYD’ye karşı mücadelenin yoğunlaştığı bir dönemde seçim propagandalarında öne çıkan bir husus dikkatlerden kaçmadı. Bir kesim tarafından öne çıkarılan bu propagandaya göre “HDP Meclis’e girmeli, bu çerçevede Cumhur İttifakı’nın, özellikle de AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu ­kazanmasının önüne geçilmeliydi.” İlginçti bu söylem. Çünkü bunu söyleyenler içinde kendisini Atatürkçü, milliyetçi olarak tanımlayan insanlar da vardı. Alttan alta aşılanan bir propagandanın etkisinde kaldıkları belliydi ve kendilerine siyaseten daha yakın partilerin değil tam tersine Atatürk ve Türkiye karşıtlığını öne çıkaran HDP’nin meclise girmesini istiyorlardı. Bu savunma iktidara yönelik eleştirileri ile bilinen bazı basın yayın temsilcileri tarafından da gündeme getiriliyordu. Açıklamalarının gerekçesi olarak da “HDP’nin Meclis’e girmesini stratejik olarak değil taktik olarak savunuyoruz” izahı yapılıyordu. İşin ilginç yanı HDP’nin desteklenmesi gerektiğini söyleyen kitlenin büyük çoğunluğunun, açılım süreçlerinde BDP/HDP ile iletişim kurmasından dolayı AK Parti’yi en yoğun eleştiren insanlardan oluşmasıydı. Ne olmuştu, hangi propaganda tekniği uygulanmıştı ki bu insanlar yüz seksen derece denilebilecek bir dönüş yaşamıştı?</p>
<p><strong>Vekâlet Savaşlarının ABD Üssü Kandil</strong></p>
<p>Bu soruya yanıt ararken ilk olarak mercek altına alınması gerekenin Kandil harekâtı olduğu kanaatindeyim. Bunu yaparken de öncelikle Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yönelik bu harekâta neden gereksinim duyduğunu ve harekâtın geçmişini hatırlatmakta fayda olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından itibaren bölge adeta doğrudan ülkeler arası savaşın yanı sıra vekâlet savaşlarının da merkezi haline geldi. Vekâlet savaşlarında en önemli enstrüman terör örgütleriydi. Bölgedeki terör örgütlerinin içinde de en güçlü olanların başında, silahlı propaganda eylemlerine başladığı 15 Ağustos 1984’ü baz alırsak yaklaşık 20 yıllık tecrübesiyle PKK geliyordu. ABD’nin, kurulduğu yıllardan itibaren ilişki kurduğu ve 1990’lı yıllarda bu iletişimi stratejik enstrümana çevirdiği PKK’ya ihtiyacı işgal öncesinde daha büyük önem arz etmeye başladı. Çünkü bölge ülkeleri olası işgalin sonuçlarının yıkıcı olacağını öngörüyor, bu nedenle Washington’un bu girişimine karşı durmaya çalışıyordu. Washington ile yıllarca müttefiklik ilişkisinde olan Ankara bile işgal harekâtını desteklemediğinin, farklı çözüm yollarının bulunması gerektiğinin altını çiziyordu. PKK terör örgütü ise tam tersine işgalin kendisine yarayabileceğini öngörüyordu. Bunun en somut örneği, PKK terör örgütünün elebaşılarından örgütün sözde Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 21 Ocak 2002 tarihli mektuptaki ifadelerde saklıdır. Karasu mektupta “örgüt olarak işgal harekâtını desteklediklerini, bu harekâtın bölgedeki dengeleri değiştireceğini, bu çerçevede işgal harekâtına her türlü desteği vereceklerini” açıklıyordu. Mektuptaki önemli bir ayrıntı da Karasu’nun, ABD’li heyetlerle yaptıkları görüşmeleri itiraf etmesiydi. İşte bu paragrafta aktardığımız özet gelişmeler sonucunda ABD Irak’ı işgal etti ve bundan en çok faydalananların başında PKK terör örgütü geldi. Terör örgütü elebaşının 1999 yılında yakalanmasının ardından çöküşe giren örgüt, işgal sonrası yeniden kuvvetlendi ve 2004 yılında eylemlerine başladı. ABD’nin 1990’lı yıllar ile birlikte Ortadoğu’yu hedeflemesi ve bu çerçevede özellikle Çekiç Güç üzerinden PKK’yla iletişimini kuvvetlendirmesiyle bölgede bir şey daha gerçekleşti. O da daha önce terör karargâhını Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde oluşturan PKK’nın, bu karargâhı Irak’ın kuzeyine taşımasıydı. Zaten 1980’li yıllardan itibaren burada Barzani ve Talabani güçleri ile iletişimde olan hatta elebaşı Öcalan üzerinden 1982 yılında Barzani ile ortak bir anlaşmaya imza atan örgüt, 1990’larla beraber merkez olarak Irak’ın kuzeyini belirledi. Örgüt 1992 yılında Bekaa Vadisi ve Suriye’deki kamplarındaki karargâhını Kandil Dağı’na taşıdı. Bu dağ özellikle, 2000’li yıllarla birlikte PKK ile birlikte anılır oldu. Bütün yönetimini buraya kuran örgüt Türkiye’ye yönelik çok kanlı saldırıların planlamasını ve talimatlarını buradan gerçekleştirdi. Bu saldırılarda yüzlerce askerimiz, polisimiz, korucumuz şehit olurken yine çok sayıda vatandaşımız da hayatını kaybetti.</p>
<p><strong>Kandil’in Özellikleri</strong></p>
<p>Örgütün çok sayıda kampının bulunduğu ve örgüte büyük korunma imkanı sunan Kandil Dağı’nın coğrafi özellikleriyle ilgili 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Uzmanı Erol Başaran Bural enstitünün internet sitesindeki yazısında şu bilgileri aktarıyor: “Kandil Dağı’nın Türkiye’ye olan en yakın kuş uçumu uzaklığı 89,5 km. Türkiye’nin Kandil’e en yakın ili Hakkari’nin uzaklığı ise 120 km. Kandil PKK terör örgütünün yerleştiği genişçe bir bölge. Kandil denince yaklaşık 2.500-3.000 kilometre karelik bir alandan bahsediyoruz. Cudi Dağı’nın yaklaşık 10 katı büyüklüğünde bir alan. Bu alan içerisinde PKK terör örgütünün irili ufaklı 50’ye yakın barınma alanı mevcut.”</p>
<p>Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da Odatv internet sitesinde 13 Haziran’da yayımlanan yazısında Kandil’le ilgili, “ortasında derin bir vadi, içinde 600 köy bulunan ve binlerce mağara barındıran bir bölge” bilgisini paylaştı. Milliyet Gazetesi yazarı Nihat Ali Özcan da 8 Haziran’da yazdığı yazısında bulunduğu bölgenin durumu ve coğrafya özelliklerinden dolayı Kandil’in terör örgütleri için “güvenli bölge” özelliklerine sahip olduğunun altını çiziyor.</p>
<p><strong>Kandil’in Politik Önemi</strong></p>
<p>Kandil, yıllarca Türkiye’nin gündemini güvenlik bazında hep işgal etti. Cemil Bayık, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan gibi terör örgütü elebaşlarının burada bulunması, örgütün ana eğitim kamplarının bu dağda kurulması ve militanların bu bölgeden Türkiye sınırındaki kamplara sevki gibi gelişmelerin yanı sıra, örgütün 2005 yılında temelini attığı KCK terör yapılanmasının da merkezi Kandil oldu. KCK, öteden beri vurguladığımız gibi örgütün devlet yapılanmasını temsil ediyordu. KCK en tepede bulunurken bu örgütlenmeye bağlı PKK Türkiye’ye, PYD Suriye’ye, PÇDK Irak’a ve PJAK da İran’a yönelik eylem örgütlenmeleri oldu. Örgüt politik planlamasını bu bölgede yaptı. Yabancı “heyetleri” bu bölgede ağırladı, Türkiye içindeki siyasi uzantılarını bu bölgeden yönlendirdi.</p>
<p>Günümüz itibariyle hakkında çok şey söylenebilecek Kandil Dağı’na yönelik Türkiye bir harekât yürütmeye başladı. “Kandil’de kimse kalmadı”, “Herkes kaçtı”, “Boş dağları bombalıyorlar” dedikleri yer aslında ABD açısından 26 yıldır bölge ülkelerine yönelik bir saldırı üssü, terör örgütü açısından da bir kale konumundaydı. “Girilemez” zannedilen bölgeye yönelik 10 Mart’ta başlayan harekât tüm ezberleri bozdu. Ancak şunu gözardı etmemek gerekir ki Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla artık zor gücünü kullanmaya başladığı gibi sınırlarını güvenli hale getirme politikasını da devreye sokmuştu. Yani Irak’ın kuzeyindeki harekât Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir devamıydı. Bu harekâtın paniklettiği kesimler aslında sadece PKK ile sınırlı değildi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarı, bölgenin terör örgütleri eliyle kaosa sürüklenmesinin müsebbibi, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan ABD de paniklemişti. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak bu harekâtlara girişmesi, ABD’nin bütün planlarının çöpe atılmasına neden olacaktı. Kurdurdukları veya besledikleri terör örgütleri bölgeden temizleniyor, eylem alanları giderek kısıtlanıyordu. Kendi ifadeleriyle “Washington’un bölgedeki tekerlerine çomak sokulmuştu.” ABD bunun üzerine karşı bir harekâta girişti. Zeytin Dalı Harekâtı ve ardından 4 Nisan’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye-Rusya-İran devlet başkanları zirvesinden sonra şu hamleleri yaptı:</p>
<p>&#8211; Suriye’nin başkenti Şam’ın Duma bölgesinde henüz kanıtlanamamış bir kimyasal saldırı iddiasıyla 14 Nisan’da Şam’a yönelik saldırı düzenledi.<br />
&#8211; Türkiye’yi Münbiç ve Fırat’ın doğusundan uzak tutmak için Ankara ile temasa geçti.<br />
&#8211; İran’a yönelik ablukayı artırdı. Bu ülkeyle Obama döneminde başlatılan nükleer müzakerelerden çekildi.<br />
&#8211; Rusya’ya karşı Ankara zirvesi öncesinde İngiltere üzerinden “eski Rus ajanı Sergey Skripal’le kızı Yulia’nın Salisbury kentinde zehirlendiği” iddiasıyla diplomatik taarruz yürüttü.<br />
&#8211; Terör örgütü PKK/PYD işgali altındaki Fırat’ın doğusunu koruma görevi amacıyla Suudi Arabistan öncülüğünde bir Arap gücü oluşturma çalışmalarını başlattı. Bu güç aynı zamanda İran’a karşı da kullanılacaktı.</p>
<p>Bütün hamlelerin ortak noktasında, Suriye’deki kaosun devamının sağlanması ve bu ülkenin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda kurduğu yapının korunması vardı. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki harekâtına da yüksek perdeden ses çıkaramadı. Bu nedenle “ABD PKK’nın temizlenmesine onay verdi” yönünde yorumlar yapıldı. Aslında sürpriz bir gelişme değildi bu.</p>
<p>Çünkü Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’yla ABD’nin koridor planını paramparça ederken, Amerikalıların Şubat ayında ilginç bir teklifi gündeme bomba gibi düşmüştü. Hatırlanacağı üzere Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ile NATO toplantısı çerçevesinde Brüksel’de yaptığı görüşmede Amerikan tarafı Türk muhataplarına “YPG(PYD) ile PKK’yı ayırıp savaştıralım” önerisini yapmıştı. Yani PYD/YPG için PKK’yı bile gözden çıkaracaklarının işaretini vermişlerdi. Türkiye ise Fırat’ın doğusunun temizlenmesi konusundaki kararlılığını sürdürmüştü. Mesele biraz da bu çerçeveden ele alındığında ABD’nin kuvvet yığınağı için seçtiği bölgenin Kandil olmadığını görüyoruz.</p>
<p><strong>HDP Yeniden Sahnede</strong></p>
<p>İşte tam da bu dönemde HDP’nin öne çıkarılmaya başlanması dikkat çekti. Meskun mahal operasyonları süreciyle başlayan ve 15 Temmuz ardından da tüm terör örgütlerini hedef alan sert politika bu partiyi olumsuz etkilemiş, gücü kırılmıştı. Elbette siyaset fikirleri söyleme arenasıydı ancak bu partinin çok sayıda yetkilisinin ve yöneticisinin terör örgütü PKK ile ilişkisi yönündeki bazı bulgular ve bilgiler hiç de küçünsenecek gibi değildi. Hendek ve barikat mücadelesindeki söylemlerin yanı sıra “PKK sizi tükürüğüyle boğar”, “Biz sırtımızı YPG’ye dayadık”, “(Koruculara yönelik) o keleşleri size çevirmesini iyi biliriz” türünden tehditler de unutulmayacak türdendi. Ne olmuştu da bu parti 24 Haziran seçimleriyle beraber yeniden sahneye çıkarılmıştı? Türkiye’deki seçimleri, meydanlarda ve televizyonlarda söylenenleri, sürdürülen harekâtları, bölgeye etkisi bulunan başkentlerin hamleler yapbozunu birleştirmeye çalışıp, ortaya çıkan resmi yorumladığımızda HDP’nin bu parlatılma sürecini, “PKK’nın silahlı olarak pasifize edilmesi, ancak bölücü/yıkıcı politikalarının HDP üzerinden topluma enjekte edilmesi” parçası olarak değerlendirmek uzak ihtimal gibi görünmüyor. Peki bu sonuca nereden varıyoruz? Dediğimiz gibi bir yapboz birleştiriyoruz ve bu yapbozun HDP bölümünün parçaları bize bu fotoğrafı sunuyor. Bu parçaları aktarmak için önce HDP’nin kuruluş sürecine gitmek gerekiyor. HDP’nin kuruluş süreci nasıl başladı? Hangi amaçla bu yapı oluşturuldu? Perde arkasında kimler vardı? Kurulduktan sonra hamleleri neler oldu? Bu ve benzer birçok soruya geçmişe yapacağımız yolculukta yanıt vermeye çalışacağız.</p>
<p><strong>PKK’nın Siyasallaşması</strong></p>
<p>1990’ların başında şehir merkezlerine yönelik ilk kalkışmasını yapan terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konsept değişikliği neticesinde 1993-94’ten itibaren silahlı olarak ezilmeye başladı. Hatta teröristbaşı Abdullah Öcalan, İmralı’da yargılandığı davanın, 31 Mayıs 1999 tarihli birinci duruşmasında örgütün yenilgisini şu sözlerle itiraf etmişti: “1993-1994 yıllarında Türkiye’nin gücü beni silip süpürdü.Bu bana bir ikazdır. PKK kötü kullanılmıştır.” Önce yurt içinde sonrasında da sınır ötesinde etkili operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla Türkiye, Irak’ın kuzeyini “cephe gerisi” olarak gören terör örgütüne “hiçbir yer güvenli değil” mesajı vermişti. PKK elebaşının Türkiye’nin zor gücünü sahaya sürme kararlılığıyla Suriye’den çıkartılıp Kenya’da paketlenmesi sonucu Türkiye’ye getirilmesi süreci, meselenin bir başka boyuta evrilmesine neden oldu. Bu evrilme sürecinde Öcalan’ın yakalanıp yargılandığı yıl olan 1999’da başlayan AB süreci etkili oldu. Zaten ABD politikalarına yön veren RAND Corporation gibi “düşünce” kuruluşları daha 1990’larda bu politikanın yani PKK’nın bölücü/yıkıcı taleplerinin siyasallaştırılmasının altyapısını hazırlamışlardı. Buna AB süreci de eklenince, bu güçlerin taleplerinin PKK’nın talepleriyle neredeyse bire bir örtüşmesi dikkat çekiciydi. Ancak bir sorun vardı:<br />
PKK bir terör örgütüydü ve bu taleplerin silah kullanmayan bir yapı tarafından gündeme getirilmesi gerekiyordu. İşte terör örgütünün siyasi uzantıları bu dönemlerde öne çıkmaya başladı. 1991’de Erdal İnönü başkanlığındaki SHP ittifakıyla gündemimize giren etnik Kürt milliyetçisi siyasal partiler, 2000’lerle birlikte Batı dünyasının gözdesi haline geldi. Türkiye’ye gelen bazı Amerikalı ve Avrupalı üst düzey yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın yanı sıra mutlaka Diyarbakır’a veya bir başka Güneydoğu kentine uğrar oldu. Bu kentimize adeta ikinci başkent görüntüsü veriliyordu. Batı dünyasının önemli isimleri, 1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adlarıyla boy gösteren siyasi parti yetkililerini, yerel yöneticileri dinledi, onlara “tavsiyeler” sundu. Bu tavsiyelerin ne olduğunu, 2005 yılında DEHAP Batman İl Başkanı olan Mehdi Öztüzün şu şekilde açıklamıştı: “ABD Heyetleri gelip bizimle görüşüyorlar. Bize ‘Ayrı yönlerinizi ön plana çıkarın. Barzani’yi kabullenin’ diyorlardı. Gerekli önlemler alınmazsa Türkiye ikinci Yugoslavya olur.”</p>
<p><strong>Çatı Partiyi Teröristbaşı Ortaya Attı</strong></p>
<p>DSP-MHP-ANAP hükümetleri döneminde başlayan AB süreci, AK Parti döneminde 2015’e kadar çeşitli adlarla sürdürülen süreçler, bu siyasal kanadı zayıflatmadığı gibi güçlendirdi adeta meselenin siyasi muhatabı haline getirdi. Silahlı muhatap ise PKK olmuştu. Yazımızın başında aktardığımız ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde, PKK elebaşısı aynen bir RAND Corporation raporunda eski CIA ajanı Paul Henze’nin önerdiği gibi federalizm formülünü buldu. Bu formül çerçevesinde örgütün sözde devlet yapılanması olan KCK kuruldu. Amaç Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de federal kazanımlar elde etmek, KCK üzerinden de konfederal bir yönetim kurmaktı. Sözünü ettiğimiz partiler faaliyet yürüttükleri dönemde bu yapının bütün talimatlarını uyguladılar. Örneğin KCK “ana dil eylemleri” talimatı verir, ardından bu siyasal yapılar Güneydoğu Anadolu’da bu yönde eylemler, açıklamalar, gösteriler yapardı. Ancak bu siyasal partilerin bir sorunu vardı ve bu sorun büyük planı engelliyordu: Bu partiler sadece Kürt kökenli yurttaşları hedefleyen bir siyaset izliyordu. Oysa büyük plan tüm Türkiye’yi hedef alıyordu. Büyük planı devreye sokarak PKK terör örgütünün ana taleplerini içeren söylemler, daha genele hitap eden bir parti tarafından dile getirilmeliydi. İşte Öcalan KCK hamlesinden sonra bir hamle daha yaptı: “Türk solunu da içine alan bir çatı partisi.”</p>
<p><strong>Hedef Ulus Devletin Yıkımı</strong></p>
<p>2010 yılının Mart ayında avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede şu ifadeleri kullandı: “Bütün sol demokratik partiler, bir çatı altında birleşebilirler. BDP de bu çalışmalara ciddi yaklaşabilmelidir. Eğer bu birliktelik sağlanırsa yüzde 10 barajı rahatlıkla geçilebilir. Bu baraj bir kere aşılırsa muazzam bir güç ortaya çıkar. Bütün anti demokratik yasaları, kurumları, uygulamaları süpürür.” Öcalan’ın anti-demokratik yasalar, kurumlar, uygulamalar ifadesiyle kastettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliğiydi. Zaten KCK’yı ayrıntılı bir şekilde anlattığı kitaplarında da hedeflerinin “ulus devleti yıkmak” olduğunu detaylı bir şekilde anlatmıştı. İşte bu hedefi yıllarca avukatları aracılığıyla örgüte ve siyasi uzantılarına aktardı. Son olarak 2012 yılı sonunda başlayan ve 2015 yılı Temmuz ayında sona eren Çözüm Süreci döneminde sözü edilen çatı partinin kuruluş adımları atıldı. Bu süreçte Öcalan ile dönemin BDP yetkilileri Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan arasında 24 Haziran 2013 tarihinde yapılan görüşmede şu diyalog yaşanıyor:</p>
<p><em>Öcalan: Olağanüstü HDP Kongresi yapılabilir. Yeni baştan örgütlenebilirler. ESP falan çalışmak istiyorlar mı?</em><br />
<em> Heyet: Evet ESP, SDP, EMEP falan çalışmak istiyorlar ancak partiler arası rekabet genişlemeyi zorluyor.</em><br />
<em> Öcalan: (&#8230;) Alevi, kadın, Türk, Çerkez demeden herkes girmelidir. Gerekirse milletvekilleri genel partide birleşebilirler. Öneri olarak söylüyorum: Taksim sonrası (Gezi olayları) rüzgardan da yararlanıp zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeni parti olarak çıkış yapabilirler.</em><br />
<em> Yine teröristbaşı, Demirtaş-Buldan ikilisiyle yaptığı 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede şu talimatları veriyordu:</em><br />
<em> “ESP, BDP, EMEP, Yeşiller, Müslümanlar, feministler, çevreciler hepsi olsun. (&#8230;) İstediğiniz kadar hidrojen ve oksijeniniz olsun. İki hidrojen bir oksijen bir araya getirmezseniz su olmaz. HDP’yi bunun için önerdim.”</em></p>
<p>İşte bu gelişmeler ekseninde HDP’nin kuruluş süreci nihayete erdi ve parti 27 Ekim 2013 tarihinde resmi olarak kuruldu. Bu dönem ilginç bir şekilde FETÖ’nün de harekete geçtiği zamanlara denk gelmektedir. Sonrasında Ayn el Arap’taki PYD-DEAŞ terör örgütlerinin çatışması sonrasında Türkiye’de 6-8 Ekim 2014 olaylarından tutun da meskun mahal operasyonları sırasında hendek/barikat kuran PKK’lılara desteğe kadar HDP’yi her yerde gördük. Ancak burada dikkat çeken şu oldu: Bu parti içinde artık kendilerini “Türkiye Solu” olarak adlandıran kesimler de vardı. Türkiye’nin perde arkasında ABD’nin olduğu PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ örgütleriyle verdiği terör mücadelesinde HDP hep karşı safta oldu. Bunu yaparken eski tabanı olan “gariban Kürt”ten çok Türkiye’de yıllarca “Beyaz Türk” olarak adlandırılan çevrelerin desteğini alması dikkat çekiciydi. Gerekçe olarak “Türkiyelileşme” öne sürülse de yaşananlar daha çok “ABD ve desteklediği PKK’nın bölünme taleplerinin sayısı az ama etkisi büyük bu kesimin desteğiyle tüm Türkiye’ye dayatılmasına”<br />
benziyordu. Çünkü tekrar özetleyecek olursak;</p>
<p>&#8211; ABD, 1990’larda Ortadoğu politikaları çerçevesinde Türkiye’de “Kürt meselesi” üzerinden federalizm politikasını yürürlüğe soktu. Bu kapsamda PKK ile ilişki kurdu. Örgütü de kendi yörüngesine soktu.<br />
&#8211; AB süreciyle beraber PKK uzantısı siyasal hareket Batı dünyasıyla iletişimini kuvvetlendirdi. AB’nin Türkiye’den talep ettikleriyle PKK terör örgütünün talepleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi.<br />
&#8211; Siyasallaşan örgüt, sözde devlet örgütlenmesi KCK’nın kuruluşu sonrasında etkisini artırdı. PKK KCK’nın silahlı gücüyken, uzantılı partiler siyasi kanadı temsil eder oldu.<br />
&#8211; ABD baskısı ve “iyi şeyler olacak” denilerek topluma sunulan açılımlar bu siyasallaşmaya katkı yaptı.<br />
&#8211; Politik olarak tüm Türkiye hedeflendiği için sadece etnik bir Kürt partisi bu hedefe hizmet etmeyecekti. Bu çerçevede çatı partisi formülü İmralı üzerinden devreye sokuldu.<br />
&#8211; HDP, kuruluşunu İmralı ve Kandil hattıyla sürekli istişare ederek tamamladı.<br />
&#8211; Türkiye’ye yönelik terör saldırılarında HDP bu sefer sözde Türkiye’yi savunan sol örgütleri de yanına alarak kalkan görevi yaptı.</p>
<p>Önceki satırlarda bir yapbozdan bahsetmiştik. İşte o yapbozda HDP, sıkışan ABD’nin adeta can simidi haline geldi. PKK’yı bile koruyamayacak boyuta gelen ve Türkiye’ye “PYD/YPG ile PKK’yı ayrıştırıp, çatıştırabiliriz” noktasına gerileyen ABD’nin siyasi planlarını bu parti üzerinden ve “Tayyip Erdoğan karşıtlığı” söylemiyle tüm muhalefet tabanına yayması doğal olarak bu değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bu siyasal taarruzda hiçbir zaman emekçi/gariban Türk-Kürt kitlesini önemsememiş olan “Beyaz Türk” denilen liberal kesimler, yanlarına 24 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan karşıtlığı üzerinden Atatürkçü kesimi de eklemlemeyi başardılar. Atatürkçü kesimin binlerce şehidin katilini “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek kutsayan bir zihniyetin peşine takılması, akıl tutulmasıyla açıklanacak boyutu çoktan aştı ve ülkenin bekası açısından çok tehlikeli bir siyasal planın uygulanmasına dönüştü. HDP’nin Meclis’e girmesini bu bilgilerle değerlendirirsek, önümüzdeki dönemdeki tartışmaların merkezinin ne olacağını da öngörmekte zorlanmayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarıyla Verilen Demokrasi Sınavı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metehan Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi Sınavı]]></category>
		<category><![CDATA[Metehan Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2327</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz. 24 Haziran 2018 seçimleri sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilgiyle takip edildi. İç ve dış kamuoyunda çok yakından izlendi. Bunun sebebi şüphesiz Türkiye’nin giderek artan önemi ve bölgede üstlendiği roldür. Bu sebeple seçim sonuçlarının yansımaları her açıdan tüm dünyanın da yakından ilgilendiği bir süreç haline geldi. Genel olarak bakıldığında %52’nin üzerinde bir oy oranıyla Sayın Erdoğan’ın başkan olarak seçilmesi tartışmaları bitirdi. Çünkü %52.4 büyük bir rakam ve spekülasyonların ötesinde açık ara en yakın rakibinden yaklaşık %22 puan farkla galip geldi. Bununla birlikte Muharrem İnce de ikinci en güçlü aday olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin 8 puan üzerinde önemli bir rüzgâr yakaladı. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde alınabilen en yüksek oy oranlarından biri olarak tarihe geçti bu seçim. Bu seçim neden önemli? Bir kere tüm dünyaya mesaj verildi: Türkiye demokratik olarak hak ve hukuka saygılı, hukukun üstünlüğü paralelinde bu seçimleri gerçekleştirdi. Kimsenin söyleyecek bir sözü yok. En azından haksız bir şekilde bugüne kadar Türkiye’de bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz.</strong></p>
<p>24 Haziran 2018 seçimleri sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilgiyle takip edildi. İç ve dış kamuoyunda çok yakından izlendi. Bunun sebebi şüphesiz Türkiye’nin giderek artan önemi ve bölgede üstlendiği roldür. Bu sebeple seçim sonuçlarının yansımaları her açıdan tüm dünyanın da yakından ilgilendiği bir süreç haline geldi. Genel olarak bakıldığında %52’nin üzerinde bir oy oranıyla Sayın Erdoğan’ın başkan olarak seçilmesi tartışmaları bitirdi. Çünkü %52.4 büyük bir rakam ve spekülasyonların ötesinde açık ara en yakın rakibinden yaklaşık %22 puan farkla galip geldi. Bununla birlikte Muharrem İnce de ikinci en güçlü aday olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin 8 puan üzerinde önemli bir rüzgâr yakaladı. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde alınabilen en yüksek oy oranlarından biri olarak tarihe geçti bu seçim.</p>
<p>Bu seçim neden önemli? Bir kere tüm dünyaya mesaj verildi: Türkiye demokratik olarak hak ve hukuka saygılı, hukukun üstünlüğü paralelinde bu seçimleri gerçekleştirdi. Kimsenin söyleyecek bir sözü yok. En azından haksız bir şekilde bugüne kadar Türkiye’de bir diktatörlük havası oluştuğu algısını yayanlara da herhalde HDP’nin aldığı oy oranıyla en iyi cevap verilmiş olur. HDP’nin barajın altında kalması halinde Doğu ve Güney Doğu’daki bu kadar milletvekilinin tamamının AK Parti’ye geçeceği düşünülürse diktatörlük olsaydı bu parti asla barajı geçemezdi. Bence tamamen demokratik ve Sayın Muharrem İnce’nin de dediği gibi sonuçlarına saygı duyulması gereken bir seçim ortamı var artık Türkiye’de.</p>
<p>Zaten demokrasi kültürünü bırakıp her seçimde kaybettikten sonra kendi başarısızlığını başka sebeplerde aramak da hiçbir siyasetçiye yakışmıyor. Ben bu nedenle Muharrem İnce’nin öz eleştiri yaptığı konuşmanın ardından yola devam edeceğini düşünüyorum. Bundan sonra CHP’de Muharrem İnce rüzgârını görebiliriz. Seçim sonuçlarını kabullenmesini ve yenilgiyi kabul ettiğini ifade eden açıklamalarını saygıyla karşılıyorum.</p>
<p>Bu seçimde Meral Akşener aslında en başta Muharrem İnce’den daha parlak bir aday olarak görülüyordu ama kampanyayı yürütemeyişi ve Muharrem İnce’nin rüzgârının Akşener’e olumsuz yansıması, Akşener’in başarısızlığındaki önemli noktalardan biri. Yine de Meral Akşener’in yeni kurulan parti anlamında aldığı oy oranı küçümsenmemelidir. Şüphesiz seçimin kazanımlarından bir tanesi de Sayın Erdoğan’la birlikte Sayın Bahçeli’nin Milliyetçi Hareket Partisi’nin aldığı oy oranıdır. Bunu şöyle açıklamak mümkün: Birincisi Devlet Bahçeli, Partisi’nin % 5’in altında kalacağı şeklinde açıklamalara tepki gösterdi. Bu kamuoyunda rahatsızlık oluşturdu. Çünkü kamuoyunda herkesin “bir oyum İnce’ye ama diğer oyum HDP’ye sözlerine karşı toplumsal değil milliyetçi refleksleri harekete geçirdi. Kitlede Milliyetçi Hareket Partisi gibi milli refleksi en yüksek bir partinin baraj altında kalmaması gerektiğine vurgu yaptı. Bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisi’ne kayan oylarını ciddi bir bölümü bence Ak Parti’den kaydı. AK Parti’nin oyu tabii geçen seçime kıyaslandığında %7 puan düştü. Neden düştü? Çünkü AK Parti’ye biraz küskün biraz kırgın seçmeni var. Ancak Ak Parti’den bu oyların nereye kayması bekleniyordu? Bir başka partiye kayması asla mümkün değildi. En yakın yine ittifak içinde Milliyetçi Hareket Partisi’ne kaydı.</p>
<p>Bundan sonra Cumhur İttifakı, Cumhur Koalisyonu olarak milletvekillerinin sayısı 300’ün çok üzerinde olarak yola devam edecektir. Şüphesiz bir nokta daha var o da Milliyetçi Hareket Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi bundan sonraki reform sürecini birlikte yürütecektir. Şimdi bundan sonra en önemli başlıklar her halde ekonominin derlenip toparlanması, bazı dış politika ve askeri-stratejik konularda devam eden zorlu süreçlerin hassasiyetle yönetilmesi olacaktır. Hükümet ve başkanlık sisteminde Sayın Tayyip Erdoğan bunlara hassasiyet gösterecektir. Yeni kabinede kimler olacak bu merak ediliyor. Teknokrat-bürokrat kökenli isimlerle karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Ama dediğim gibi Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz. Benim buna olan inancım tamdır. Seçimler tekrar tüm ülkemize ve dünyaya hayırlı uğurlu olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’yi Bekleyen  &#8220;Beka  Sorunu&#8221; Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:55:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Beka Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onul]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1998</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne? Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek. Türkiye’nin gelecek siyasi tarihini şekillendirmesi beklenen en keskin dönemeçlerden biri, 24 Haziran’da geçilecek. Erken seçim, herhangi bir seçimden öte, Türkiye’nin yeni sisteme geçişinin de netleşeceği gün olacak. Seçim tarihi düşünülenden daha erken oldu ama toplumun her kesiminde genel beklenti, Türkiye’nin erken bir seçime gideceği yönündeydi. Hatta tüm partiler de olası bir erken seçim için teşkilatlarını diri tutmak adına açıklamalar yapıyordu. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri, kimi çevrelerin bunun üzerinden bir kazanım elde etmek adına ortaya attıkları gibi bir “baskın seçim” gibi görünmüyordu. Öyle ki ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, erken seçimin sinyallerini Yörünge dergisinin son sayısında şu cümlelerle duyurmuştu: “MHP, parlamentonun artık misyonunu tamamladığını, yeni dönemin bir an önce başlaması gerektiğini söyleyip erken seçim talep edebilir. Bu talebi AK Parti’nin reddetmesi için hiçbir neden yoktur. AK Parti de ‘aslında bizim niyetimiz süreyi sonuna kadar kullanmaktan yana &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’yi Bekleyen “Beka Sorunu” Ne?</strong><br />
<strong> Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.</strong></p>
<p>Türkiye’nin gelecek siyasi tarihini şekillendirmesi beklenen en keskin dönemeçlerden biri, 24 Haziran’da geçilecek. Erken seçim, herhangi bir seçimden öte, Türkiye’nin yeni sisteme geçişinin de netleşeceği gün olacak.</p>
<p>Seçim tarihi düşünülenden daha erken oldu ama toplumun her kesiminde genel beklenti, Türkiye’nin erken bir seçime gideceği yönündeydi. Hatta tüm partiler de olası bir erken seçim için teşkilatlarını diri tutmak adına açıklamalar yapıyordu. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri, kimi çevrelerin bunun üzerinden bir kazanım elde etmek adına ortaya attıkları gibi bir “baskın seçim” gibi görünmüyordu. Öyle ki ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu, erken seçimin sinyallerini Yörünge dergisinin son sayısında şu cümlelerle duyurmuştu:</p>
<p>“MHP, parlamentonun artık misyonunu tamamladığını, yeni dönemin bir an önce başlaması gerektiğini söyleyip erken seçim talep edebilir. Bu talebi AK Parti’nin reddetmesi için hiçbir neden yoktur. AK Parti de ‘aslında bizim niyetimiz süreyi sonuna kadar kullanmaktan yana ama ortağımızın da haklı gerekçeleri var, bu sebeple erken seçime gidiyoruz’ diyebilir.”</p>
<p>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 17 Nisan’daki grup toplantısında da belirtiği gibi, ülkenin önünde iki seçenek duruyordu. Ya Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin normal tarihi olan 3 Kasım 2019 beklenecekti ya da “milli mecburiyet ve ortaya çıkan meşru gerekçelerden dolayı” seçimler erkene çekilecekti. Bahçeli’ye göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne “herhangi bir tavsama, gecikme” olmaksızın geçilmesi, “milli beka ve tarihi emanetler açısından acil hal almıştı.”</p>
<p>Erken seçimin önünü açan görüşmede MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi, Külliye’de kabul eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarihi görüşmeden hemen sonra yaptığı basın toplantısında, bu acil halin altını bir kez daha ve kalın olarak çiziyordu: ‘‘Suriye’de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, Suriye ve Irak merkezli olarak bölgemizde yaşanan tarihi önemdeki hadiseler, Türkiye’nin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir. Ülkemizin geleceğine yönelik kararların daha güçlü şekilde alınabilmesi ve uygulanabilmesi için yeni yönetim sistemine geçiş giderek aciliyet kesp etmeye başlamıştır.”</p>
<p><strong>Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın Ortaya Çıkardığı Özgüven</strong></p>
<p>Erken seçim kararı alınmadan önce piyasalardan spekülatif tepkiler gelmeye başlamıştı. Döviz kurları bu süreçte ardı ardına tarihi rekorlara imza attı. Döviz kurundaki dalgalanma, iş dünyasının ihtiyacı olan istikrar ortamının yara aldığının da göstergesiydi. Piyasalarda, 16 yıllık istikrarın devam etmesi talebi artarken dış politikadaki gelişmeler de Türkiye’nin kendisine bir an önce alan açması için bastırıyordu.</p>
<p>Suriye’deki savaş da seçim kararının alınmasından haftalar önce kritik bir aşamaya evrildi. Duma’da kimyasal silah kullanılması sonrası ABD, İngiltere ve Fransa, Esad yönetimi ve destek verdiği ülkelere füze mesajı vermişti. Ne var ki ABD’nin bölgesel planlarındaki ikili tavrı, değişikliğe uğramamıştı. Müttefiki Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen PKK’yı ve Suriye’deki kolu PYD/YPG’yi desteklemeye devam ediyordu. Türkiye’nin, Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki başarısı sonrası artan özgüvenin, sandığa yansıması kaçınılmaz görülüyordu. Çünkü yerli ve milli kaynaklara dayanarak sınır ötesindeki terörle mücadelede yakalanan başarı grafiğinin ortaya çıkardığı özgüven, halk nezdinde güçlü ve kararlı bir liderin etrafında toplanılması mesajı içerecekti.</p>
<p><strong>“Beka”nın Karşılığı</strong></p>
<p>Siyasi analistlere göre “beka” vurgusu, coğrafi parçalanma tehdidini ortadan kaldırmakla birlikte sosyolojik keskinleşmenin derinleşmesini önlemek ve ortak siyasal bir kültür oluşturmak anlamlarına da geliyor. Peki, Türkiye gerçekten erken seçime gidecek kadar beka sorunuyla karşı karşıya mı?</p>
<p>1 Kasım seçimlerine kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sert eleştiriler getiren MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gerek referandum çıkışı gerekse erken seçim talebi, çoğu yorumda, “fiili duruma son verme” olarak karşımıza çıktı. Yine benzer yorumlara göre, 15 Temmuz darbe girişimi, Bahçeli ve ekibinde bir “farkındalık” ortaya çıkardı. Buradan da parti yerine “devlet”i önceleyen bir noktaya ulaşıldı. Muhalefetse beka sorunu üzerinden üretilen politika ve güvenlikçi kimi uygulamaları, “tek parti devleti ve diktatörlüğe gidiş” olarak görüyordu. AK Parti-MHP ve BBP’nin yer aldığı “Cumhur İttifakı” ise FETÖ, DEAŞ ve PKK terörü başta olmak üzere bulunduğu coğrafyadaki çöküşlere kadar birçok meseleyi örnek gösteriyordu. Bu örneklerden yola çıkarak da meselenin, güçlü olmayan bir Türkiye’de beka sorunu oluşturacağı savunuluyordu.</p>
<p><strong>En Derin Kriz</strong></p>
<p>Suriye’deki iç savaş yedinci yılına girerken bölgenin güvenliği, siyaset uzmanlarının da tespit ettiği gibi Soğuk Savaş’tan beri en derin krizlere sahne olmaya başladı. Özellikle Türkiye’nin sınır komşularında yaşanan kriz, bölgenin önümüzdeki süreçte daha sert güvenlik sorunlarıyla karşılaşabileceğini gösterdi. Bu da Türkiye’nin öncelikle iç bütünlüğünü koruma ihtiyacını somutlaştırdı. FETÖ’nün darbe girişimiyle yara alan devlet mekanizmasının yeniden inşasına, PKK sorunu da eklenince iç güvenliğin tahkim edilmesi birinci halkayı oluşturuyordu. Türkiye, devlet aygıtının yaralarını sarmaya çalışırken bir yandan da beka sorunu olarak gördüğü “FETÖ ve PKK” hassasiyetlerini, muhataplarına açıkça anlattı. 2016’daki FETÖ darbe girişimi milat olarak kabul edilebilir ancak az daha zorlayarak miladı, biraz daha geriye götürmek mümkün. Çünkü Türkiye 2013’e kadar dış politikada yumuşak güç kullanan bir politika tercih ediyordu. 2013 sonrasında ise kısmen de olsa “köklü” bir değişikliğe doğru ilerleyiş başladı. Arap Baharı ile Orta Doğu’daki değişimler, terörist saldırılar ve vekâlet savaşları, Türkiye’nin dış politikasını yenileme ihtiyacı doğurdu. Türkiye’nin politika değişikliğindeki asıl amaç aslında sınır güvenliğini ve bekasına yönelik tehditleri en yüksek seviyede karşılamaya yönelik adımlardı.</p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın seçildiği günden beri, uluslararası platformlarda gösterdiği performans kaosları derinleştiren yeni bir unsur olarak ortaya çıkıyordu. Oluşan bu kaotik durumun özellikle Orta Doğu’ya büyük etkileri net olarak yaşanıyordu. Bu da Türkiye’nin bekası için “güçlü devlet arayışı”nı öncelemesi gerektiği fikrini güçlendirdi. İlişkilerin bir anda nasıl kaosa döndüğüne en iyi örnek Katar kriziydi. Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde 55 ülkenin katılımıyla gerçekleşen ABD-Arap ve İslam Ülkeleri Zirvesi’nin ardından “İtidal, Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılışı gerçekleştirildi.</p>
<p>Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, açılış sırasında manidar bir tebessümle dünyayı temsil eden küreye ellerini koydu. Sahne, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde dünyanın paylaşılmasını anlatan karikatürleri anımsatıyordu. Katar’ın İran ile ilişkileri ve ülkenin yasadışı silahlı örgütlere destek verdiği iddiası üzerine Haziran 2017’de Suudi Arabistan liderliğindeki birkaç ülke, Katar ile diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a yönelik yaptırımlar, ta Ankara’dan hissedildi ve sıkıntıya neden oldu.</p>
<p><strong>Hegemon Güçler Arası Çelişkilerden Faydalanmak</strong></p>
<p>18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi. Sonrasında devletin, sınır içi ve ötesi harekâtlarını ise mevcut kazanımları hasar almadan devam ettirmek olarak görmek gerekiyor.</p>
<p>15 Temmuz’dan sonra bir kırılma daha yaşandığı ve Türkiye’nin ekseninin kaydığı belirtiliyor. Ancak Türkiye, Arap Baharı’ndan önce de bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırken aynı eleştiri ve yorumlarla karşılaşıyordu.</p>
<p>Belki biraz popülist denilebilecek bu yorumlar yapılırken gözden kaçırılan unsur ise Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın kaygan zemininde hegemon güçler arasındaki çelişkilerden faydalanma zorunluluğundan başka bir şey değildi.</p>
<p>Dün bekasını korumak için ABD ile iyi ilişkilerin, bugün Rusya ile iyi ilişkilere evrilmesi de bir kırılma ve eksen kaymasıyla değil ancak coğrafyanın kaygan zemininde kendisine alan açmak olarak açıklanabilir.</p>
<p><strong>Belirsizliğe Karşı El Kuvvetlendirme</strong></p>
<p>Fırat Kalkanı ile DEAŞ hedef alınırken, Zeytin Dalı ile de PKK/YPG’nin üzerine gidildi. Bu anlamda gerek Fırat Kalkanı gerekse Afrin başarısı, “Suriye’de kaybetti” denilen Türkiye’nin hâlâ aktif olduğu ve sahada “kaybetmeyen” olarak bulunduğunun göstergesi olarak yorumlandı. Yeni güvenlik konseptinin sınırlar içindeki karşılığı ise siyasal istikrarı sağlamak olarak öngörüldü. 16 Nisan referandumuyla eşiği atlanan siyasal dönüşümün kurumsallaştırılması ve Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ülkeyi siyasal istikrar içinde ileriye taşıma amacı güdülüyordu. Yeni konseptin ideologlarına göre içe kapanmak, bu kazanımların tümünün kaybedilmesi anlamına da geliyordu. Yani yeni sistem, “siyasal alanı, devleti ve Türkiye’nin dış politikadaki etkinliğini güçlendirecek ölçüde restore edecek bir yeniden yapılanmayı” da beraberinde getiriyordu. Bu sacayağı aynı zamanda “beka sorunu” oluşturacak unsurlara da cevap olarak okunabilirdi.</p>
<p>Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda, Türkiye’nin sistem değişikliğini getirecek seçimi hızla erkene almasının en önemli nedenlerinden biri aslında meşruiyet ve halk desteğini yenileyerek uluslararası aktörler karşısında elini kuvvetlendirmek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyeyi-bekleyen-beka-sorunu-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vekil Pazarı Kurarak Demokrasiyi Kurtarmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:45:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekmeleddin İhsanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Vekil Pazarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1994</guid>

					<description><![CDATA[Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir! Siyasi partiler iktidar olmak için kurulur ve faaliyet gösterirler. Genel başkanları da icranın başına geçmeye tek adaydır. Tek başına iktidar olamayacağını gören parti bir başka parti ile ittifak kurar, bunu da tıpkı cumhur ittifakında olduğu gibi şeffaf bir şekilde ilan eder. Parti yönetimi de vekilleri de teşkilatları da mensupları da seçmen de bunu bilir. Artık bunun yasal alt yapısı da hazır olduğuna göre kendinde iktidar gücü görmeyen partinin tutacağı yol budur. CHP’nin Handikapları Sözcülerine bakılırsa, CHP iktidara aday bir parti. Genel başkanı da icranın başına geçmeye tek aday. Üstelik de iddialı. Ama cumhurbaşkanlığına aday olmayı göze alamıyor. Hadi bu noktada partisinin gücünü görüyor ve mantıklı davranıyor diyelim. Peki, aylar önce ilan edilen cumhur ittifakını gördüğü halde neden şimdiye kadar bir ittifak kurmakta gecikti? Seçime 60 gün kalmış hâlâ CHP’nin adayı belli değil. Cumhur ittifakının erken seçim kararı ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir!</strong></p>
<p>Siyasi partiler iktidar olmak için kurulur ve faaliyet gösterirler. Genel başkanları da icranın başına geçmeye tek adaydır. Tek başına iktidar olamayacağını gören parti bir başka parti ile ittifak kurar, bunu da tıpkı cumhur ittifakında olduğu gibi şeffaf bir şekilde ilan eder. Parti yönetimi de vekilleri de teşkilatları da mensupları da seçmen de bunu bilir. Artık bunun yasal alt yapısı da hazır olduğuna göre kendinde iktidar gücü görmeyen partinin tutacağı yol budur.</p>
<p><strong>CHP’nin Handikapları</strong></p>
<p>Sözcülerine bakılırsa, CHP iktidara aday bir parti. Genel başkanı da icranın başına geçmeye tek aday. Üstelik de iddialı. Ama cumhurbaşkanlığına aday olmayı göze alamıyor. Hadi bu noktada partisinin gücünü görüyor ve mantıklı davranıyor diyelim. Peki, aylar önce ilan edilen cumhur ittifakını gördüğü halde neden şimdiye kadar bir ittifak kurmakta gecikti? Seçime 60 gün kalmış hâlâ CHP’nin adayı belli değil. Cumhur ittifakının erken seçim kararı ile hazırlıksız yakalandı. Erken seçim kararına karşı attığı adım 15 milletvekilini İP’e göndermek oldu. Tıpkı partisinin en yetkili isimlerinin bile haberi olmadan genel başkanın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı ilan ettiği gibi. Garip olan, CHP 15 milletvekilini istifa ettirmekten çok mutlu görünüyor. Demokrasiyi kurtarıyorlarmış. Demokrasi ayıbı olan vekil pazarı kurarak demokrasiyi kurtarıyor CHP. CHP içindeki solcular haklı olarak diğer sol partilere de 20’şer vekil isteriz ironisini yaptılar. Öyle ya İP seçime katılamayınca demokrasi yara alacaksa, CHP gibi kendisini sol cenahta tanımlayan bir parti seçimlere katılamayan diğer sol partilere de 20’şer vekil vererek demokrasiyi kurtarabilir! Tabii vekil transferinin sadece İP’e yapılması bu iki partinin aynı merkezden sufle aldığı anlamına gelmiyorsa!</p>
<p>CHP, İP ile ittifak kurabilir hiçbir sakınca ve engel yok. Hatta İP genel başkanını aday da gösterebilir onda da sakınca yok. CHP’nin İP’e 15 vekili güle oynaya göndermesi bir ittifak halidir ama kirli bir ittifaktır, açıkça hülle yapılmaktadır. Bu karar CHP tabanını ne kadar memnun eder orasını bilmiyorum. Ama kamuoyunda CHP’nin uzaktan kumandalı bir parti olduğu ve siyaset mühendisliğine rıza gösterdiği iddiasını teyit eden bir adımdır. Bana göre de Pennsylvania’da çanak yalayanlarla eşzamanlı kiraz mevsiminden dem vuran CHP, vekil pazarı kurarak siyaset mühendisliğine teslim olmuştur. Özetle, CHP’nin İP’e 15 vekil göndermesinin manası, Erdoğan’ın birinci turda seçilmesini engelleme hamlesi demektir. İP, grup kurduğu için genel başkanını rahatlıkla aday gösterecek, tabii ki CHP de bir aday gösterecek. Böylece Erdoğan’ın birinci turda seçilmesini engellerlerse ikinci turda güç birliği yapacaklar. Hangisi ikinci tura kalırsa onu desteklemekte birleşecekler. Yani hedef emperyalizmin hedefindeki Erdoğan’ı düşürüp, güçlü Türkiye’den rahatsız olanları rahatlatmak. İttifak kurmayıp hülle yapmalarından bu anlaşılıyor. CHP’nin SP ile dünkü temasında, 11. Cumhurbaşkanının da bu oyunda rol alacağı izlenimine yol açacak açıklamalar yapıldı. Bu kirli oyunun bir parçası olmaz inşallah!</p>
<p><strong>Gül’ün Adaylığının Anlamı</strong></p>
<p>Siyaset tarihi sürprizlerle dolu bir tarihtir. Hiç beklenmedik şahsiyetlerden sürpriz çıkışlar yaşanmıştır/yaşanmaktadır. Bazen bizzat siyasetçinin hırsı bazen de çevresindekilerin tahriki şaşırtıcı sonuçlara müncer olabiliyor. Tıpkı Abdullah Gül beyin dün kendisine tuzak kuranlarla birlikte kadim dostunun karşısına aday olarak çıkma izlenimi bırakması gibi. Bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına yükselmesinde en büyük desteği veren dostunun karşısında aday olma izlenimi vermesi şaşırtıcı bir durumdu. Ne zaman ki erken seçim kararı alındı Gül ismi tekrar gündeme geldi. Hem de 2007’deki seçilmesini engellemek için üretilen 367 garabetinin meclisteki temsilcisi CHP’nin desteklediği bir aday olarak. Yazık ki, ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam!’ demesi beklenirken, tam tersine adaylığa sıcak baktığı izlenimi vermeyi sürdürdü.</p>
<p>Tabii ki aday olmak, şartları taşıyan her vatandaşın demokratik hakkıdır, Gül’ün de hakkıdır. Ama kurucusu olduğu partinin adayına karşı üstelik kendisinin seçilmemesi için her yola tevessül etmiş ve tek amaçları Erdoğan’ı devirmek olan bir kitlenin safında yer alması o hakkı kötüye kullanmaktan öte bir anlam taşımazdı. Dün kendisine karşı ‘sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz’ diyenlerin adayı olma ihtimaline itiraz etmemesi korkunç bir tenakuzdu! Muhalefetin ortak adayı olsaydı dostlarını kaybettiği gün olacaktı, adaylığı kabul edeceği izlenimi bıraktığı için büyük yara aldı. CHP’liler de diğer muhalif partililer de onu zaten sevmiyorlardı, koptuğu için AK Partililer de sevmeyecekti, hiç kimseye yaranamayacaktı. Ona yakın görünenler bile alacakları tepkiyi hesap ederek destekleyemeyeceklerdi.</p>
<p>Evet, Türkiye düşmanlarının ağzıyla siyaset yapan muhalefetin ortak adayı olma ihtimali Gül’ü yaraladı. Gül muhalefetin adayı olsaydı yanlış yapmış olurdu, sevenlerinin gözünde intihar etmiş siyasi bir figür olmaktan öteye anlam ifade etmezdi. Gül’den sevenlerinin beklediği tavır, ‘Emperyalizmin savaş açtığı Erdoğan’a karşı bir darbe de ben vurmam’ deyip kardeşi Erdoğan’a destek vermesidir. Dün kendisini dövenlerle bir olup kardeşine rakip olmaya rıza göstermesi değildi. Şükür ki muhalefet anlaşamadı da Gül’ün siyasi intiharı şimdilik önlendi. Olayın bir yönü böyle. Bir başka yönü daha var. O da toplumumuzun muhafazakârlığının ve dindarlığının tescil edilmiş olmasıdır. CHP ve HDP gibi dine mesafeli partilerin bile ortak aday olarak dindar birini aramış olmaları, halkımızın din karşıtı görünenlere itibar etmediğinin ve seçimleri Erdoğan’ın kazanacağının açık itirafıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vekil-pazari-kurarak-demokrasiyi-kurtarmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifak Tamam, Türkiye Seçime Hazır 2019 Erken mi Geliyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halime Kökce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:56:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Halime KÖKCE]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1846</guid>

					<description><![CDATA[Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı. 2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak? 16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu. Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</strong></p>
<p><strong>2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak?</strong></p>
<p>16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu.</p>
<p>Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi CHP’nin Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanını beğenmeyip toplanma yeter sayısı üzerinden 367 icadı çıkartması ve Meclis’in kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi sonrası gerçekleşti. İkincisi ise 7 Haziran 2015 seçimleri neticesinde AK Parti tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamayınca ve partiler koalisyon hükümeti kuracak uzlaşıyı yakalayamayınca gerçekleşti. Bu erken seçimden ziyade literatüre de geçtiği haliyle bir “tekrar seçim” oldu.)</p>
<p>Bu net ifadelere rağmen erken seçim söylentilerinin sona ermemesi ise bir yönüyle muhalefetin bu söylenti üzerinden nabız yoklaması, bir yönüyle de seçime hazır olmadığı izlenimini izale etme girişimi olarak yorumlandı. Ama en çok da MHP’nin erken seçimi isteyebileceği, aralarında bir ittifak olduğundan Erdoğan’ın da Bahçeli’nin bu talebini geri çevirmeyeceği ifade edildi. MHP’nin erken seçim istemesi bir bakıma anlaşılır. Çünkü Fırat Kalkanı ile başlayan, Zeytin Dalı Harekatı ile devam eden askeri başarıların yarattığı olumlu havanın sandıkta kendisine de yarayacağını düşünüyor olabilir. Zira operasyonlara amasız, fakatsız çok güçlü bir destek verdi. Konu ile ilgili CHP’ye yönelttiği eleştiriler zaman zaman Ak Parti’nin eleştirilerinin de önüne geçti.<br />
MHP’den belli bir kamuoyu oluşturarak ayrılan, Bahçeli ve ekibine zarar vereceği, seçimde barajı geçip MHP’nin oylarını eriteceği düşünülen İyi Parti’nin baştaki rüzgârını kaybetmesi ve AK Parti ile ittifakının MHP’den İyi Parti’ye kayışların önüne geçeceği tahminleri de MHP’yi erken seçime heveslendirmiş olabilecek etkenlerden. Bunlar erken seçimi MHP açısından istenilir kılan gerekçeler.</p>
<p><strong>Kim İsterse Erken Seçim Olur?</strong></p>
<p>Ak Parti’de durum ne peki? Ak Parti’nin erken seçimi istediğine dair güçlü karineler belki yok ama istememesi için de bir sebep yok. Belki de erken seçimin gündemden düşmemesinin gerekçesi bu. Ve tabii Ak Parti istemezse ya da razı olmazsa erken seçime gidilemeyeceği gerçeği de ortada. Hatta bir görüşe göre AK Parti Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimini yerel seçimlerin önüne almayı tercih bile edebilir. Bunun sebebi olarak da partinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir risk görmediği, milletvekili seçiminde çoğunluğu kaybetme endişesi taşımadığı ama belediyelerle ilgili bu kadar rahat hissetmediği gösteriliyor ve bu yüzden Ak Parti’nin yerel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçiminin gerisine atmayı tercih edebileceği dile getiriliyor.</p>
<p>2018 Meclis’teki dört parti için de kongre yılı. CHP, HDP ve MHP kongre süreçlerini tamamladı. Ak Parti ise sonbaharda olağan genel kongresini yapacak. İlçe ve il teşkilatlarındaki bu hareketlilik ve kongre süreçleri de partileri seçime ısındırmaya başladı. AK Parti ve MHP açısından seçime dair belirsizliğin olmaması, Cumhurbaşkanı adayının zaten en başından beri Erdoğan olarak netleşmesi, seçim ittifakı yasasının Meclis’ten geçmesiyle o konudaki belirsizliğin de ortadan kalkmış olması, her iki partide seçime hazır bir görüntü ortaya çıkartıyor. Bugün seçime karar verilse başları ağrımaz bir rahatlık içindeler.</p>
<p>CHP ve HDP için durum o kadar iç açıcı değil. Seçimden kaçıyor görüntüsü vermemek adına CHP zaman zaman AK Parti’yi erken seçime davet dahi ediyor. Bu konuda Ak Parti’nin bir istisna olduğunu söyleyebiliriz, çünkü hem seçime dair yerleşik bir özgüvene sahip hem de başta da belirttiğimiz gibi seçimlerin zamanında yapılmasını, siyasi istikrarın bir gereği olarak iktidara geldiğinden beri savunuyor.</p>
<p><strong>İttifakların Partilere ve Seçmen Davranışlarına Etkisi</strong></p>
<p>Seçim tartışmasının en önemli ayağını, kurulan ve kurulması muhtemel ittifaklar oluşturuyor. Zira ittifaklar hem sonucu belirleyecek önemde hem de tümden siyaset yapma biçimine, kültürüne dair yeni davranış biçimleri gelişmesine sebep olacak nitelikte.</p>
<p>AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu ve BBP’nin de sonradan katıldığı Cumhur İttifakı lehte-aleyhte pek çok tartışmaya yol açtı. Evvela dile getirilen eleştiri, MHP ile ittifakın AK Parti’nin Kürt seçmenini küstüreceği şeklindeydi. İlk bakışta yerinde gibi gözüken bu tespit kamuoyu anketleriyle doğrulanmadı. Dahası bu yaklaşım, bir endişeden ziyade Kürtlerin tamamını PKK’nın yedeğinde siyaset yapan HDP seçmeni olarak görmek gibi bir yanlışı yansıtıyordu. Ve daha da ilginci 7 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti’nin tek başına hükümet kuramaması üzerine HDP’li siyasetçiler, “Yeter ki AK Parti ve Erdoğan devre dışı kalsın MHP ile dahi koalisyon kurarız.” dediler. Hülasa bu endişeyi dile getirenler samimiyse “HDP’nin MHP ile koalisyon ortağı olmaya yanaştığı bir yerde AK Parti’nin MHP ile ittifak kurması neden Kürtleri küstürsün?” sorusuna cevap vermeli. Kaldı ki MHP, PKK terörünün en fazla can yaktığı dönemde dahi son derece titiz bir dil kullanmış, Kürtlerle terörün bir tutulmasına şiddetle karşı çıkmıştır.</p>
<p>Ayrıca HDP’nin (BDP) Gezi Parkı kalkışmasından itibaren CHP ile yaşadığı flört, (kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarıyla Abdullah Öcalan’ın yan yana sallandığı mitinglerde yahut bazı milletvekillerinin HDP’lileri aratmayan açıklamalarında görüleceği üzere) ortada dururken Kürt seçmenin siyasi iradesi üzerinden endişe beyan etmek, iyi niyetten ziyade siyasi algı çalışması gibi durmaktadır.</p>
<p><strong>İttifaktan Hangi Parti Daha Kârlı Çıkar?</strong></p>
<p>Bir başka tartışma konusu da ittifaktan hangi partinin kârlı çıkacağı hakkında. Cumhurbaşkanlığı seçiminden ziyade milletvekili seçimiyle ilgili bir soru bu. Daha önceki tecrübeler, ittifakların büyük değil küçük partiye yaradığını gösteriyor. Her seçmen kendi partisine oy atabileceği ve nasılsa hükümet kurmak milletvekili sayısıyla ilişkili olmayacağı için seçmenin Cumhur İttifakı altındaki küçük partilere gitme eğilimi gösterebileceği ifade ediliyor. Bu denklemde AK Parti’nin orta Anadolu’da MHP lehine oy kaybetmesi söz konusu olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyunun, partisinin önünde olduğu gerçeği de destekliyor bu olasılığı.</p>
<p>Kurulup kurulamayacağı henüz belli olmayan muhalefet kanadındaki ittifak senaryolarına gelince: Cumhur İttifakı’nın hali hazırda şekillenmiş olması, bu ittifakın adayının da Cumhurbaşkanı Erdoğan olarak çoktandır belli olması, üzerine bir de erken seçim ihtimalinin bir türlü gündemden düşmemesi muhalefet kanadını baskı altına almış durumda. Muhalefet kanadının ortada henüz bir Cumhurbaşkanı adayı bile yok. Üstelik “Aday çok da netleştiremiyoruz.” gibi bir durum da söz konusu değil. Kılıçdaroğlu “Cumhurbaşkanı adayımız kazanacağından kuşku duymadığımız bir isim olacak.” diyerek kendisinin aday namzedi dahi olamadığını belirtti. Ekmelettin İhsanoğlu travmasından sonra yeni bir “çatı aday” formülünü CHP seçmenine kabul ettirmek de zor görünüyor. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun temenni ettiği gibi referandumdaki hayır bloğunun Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan karşında yine blok oluşturacağı tezi, hükümet seçimi ve referandum dinamiklerini tanıyanlarca imkânsız bulunuyor.</p>
<p>Oy oranı çok az ve henüz oyu tespit edilemeyen Saadet Partisi ve İyi Parti’nin ittifak denklemlerinde ne yana düşecekleri de az çok belli oldu. Saadet Partisi ideolojik bir parti olarak “Onmasam da ölmem nasılsa” diye düşünüp şimdilik “kilit parti” güzellemelerine tav olmayı tercih ediyor. İyi Parti ise başlangıçta arkasına aldığı rüzgârı erken kaybetti. Yine de muhalefet cenahında Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklamış tek kişi İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener. Akşener’in Bahçeli’den çok CHP seçmeninden oy alabileceği konuşuluyor.</p>
<p>İttifakın toplam oyunun yüzde 10’u geçmesi halinde ittifaka katılan partilerin tek başlarına yüzde 10’u geçmeleri beklenmeksizin oy oranlarınca vekil çıkarabilecek olmaları bu iki partinin ittifak yapabilme ihtimalini akla getiriyor. Ancak MHP’nin AK Parti ile ittifakı, seçmeninin İyi Parti’ye kayma ihtimalini ortadan kaldırdı. Saadet tabanı ise partilerini Cumhur İttifakı içinde görmek istiyor. Bu durumda iki partinin birlikte barajı geçmesi ihtimal dışı duruyor.</p>
<p><strong>İttifakların Siyaset Kültürüne Etkisi</strong></p>
<p>2019, sıradan bir seçim tarihi olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Partilerin seçim ittifakları yapmaları da yine bu çerçevede önemli ancak Türkiye için daha büyük bir anlamı olduğunu teslim etmek gerekir. Bir kere sistem değişikliğinin anayasalaşmasından sonra yapılacak ilk seçimden söz ediyoruz. Teknik gibi gözüken bu detayın arkasında aslında Türkiye’nin son dört-beş yılda geçirdiği değişim ve verdiği mücadelenin etkisi var. Bir anlamda Türkiye’nin iddialarını devam ettirip ettiremeyeceğinin de oylanacağı bir tarih olacağı gözüyle bakılıyor 2019’a.<br />
Küresel aktörlerin çoğaldığı, tek kutuplu dünyanın çok kutupluya döndüğü, bölgemizde ise hala bir büyük güç yoksunluğunun yaşandığı ve bunun yol açtığı bir kaosun hüküm sürdüğü bu dönemde Türkiye aktörleşme istidadı gösterdi. Tam da bu yüzden terör örgütleri aracılığıyla bölgesel ve küresel kimi aktörlerin saldırısına uğradı.</p>
<p>Erken seçim tartışmasının doğrudan bununla ilgisi yok gibi görülebilir ancak Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Operasyonu’nun başarıyla sonuçlanması, vatandaşın milli duygularının ve özgüveninin artışına vesile oldu. Bu durum, erken seçimi bir seçenek olmanın ötesine taşıyor. ABD’nin bölgesel hesaplarındaki belirsizlik, PKK’yı desteklemekten geri durmayacağının anlaşılması, Avrupa ülkelerinin, terörle mücadelesinde Türkiye ile empati kurmak şöyle dursun terör örgütlerine arka çıkmaya devam etmesi, bölgesel aktörlerin sorunlarını kendi aralarında çözmekten hala çok uzak olması, ABD’nin İran’ı çevreleme politikasının yol açabileceği yeni sorun alanları ve olası çatışmalar Türkiye’nin 2019’u beklemeden cumhurbaşkanlığı sisteminin imkânlarıyla donatılmış bir liderliğe ihtiyacını gündeme getiriyor.</p>
<p>Bir erken seçim her ne kadar yeni sistemin süre tahdidi getirmesi dolayısıyla kazanılmış iktidar döneminden az ya da çok feragat etmek anlamına gelse de önümüzdeki beş yıllık yeniden yapılanma dönemini garanti edecek yüksek bir oy oranı ve meşruiyetiyle yeniden iktidar kurmaya ihtiyacı var Türkiye’nin.</p>
<p>Daha açık ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin Erdoğan’ın liderliğini riske atma lüksü yok.</p>
<p>Erken seçim, muhalefetin saikleri ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatleri çerçevesinde tartışılmalı ve devletin yeniden yapılandırılması, kamu kurumlarının erken ve hızlı çalışması, insan kaynaklarının etkinleştirilmesi ve revize edilmesi anlamında gündeme alınmalıdır.</p>
<p>Yoksa hali hazırda 2019’da olsa farklı, 2018’de olsa farklı bir seçim sonucuyla karşılaşacağımıza dair bir ihtimal ya da öngörü söz konusu değil. Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını onarmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</p>
<p>Beka meselesini çözmek dediğimizde anlaşılması gereken sadece coğrafi olarak parçalanma ihtimalini bertaraf etmek değil sosyolojik farklıkların ideolojikleşmesini önleyecek bir siyasal kültür de oluşturabilmektir. Erken ya da vaktinde, yeni sistemin ilk seçimi ile yapmayı amaçladığımız şey bu olmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[HDP]]></category>
		<category><![CDATA[İP]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1842</guid>

					<description><![CDATA[Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. 2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının.</strong></p>
<p>2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha dikkatli, daha itinalı ve daha hoşgörülü davranmaya sevk edecektir. Nitekim bugün AK Parti MHP ve BBP arasındaki ittifak bu üç partinin birbirlerine daha dostane yaklaşımlarını sağlıyor. Ayrıca AK Parti, SP’yi de ittifakta görmek istediği için çok ölçülü bir üslup kullanıyor. Yani yeni sistem partilerin birbirlerine karşı sert tutumlarını daha şimdiden yumuşatmıştır diyebiliriz. Aynı esnek tavrı muhalefetteki CHP’nin diğer partilere yaklaşımında da görüyoruz. Dolayısıyla başkanlık sistemi partiler arasında bir dayanışmayı da mecbur kıldığı için kutuplaşmayı törpüleyen bir sistem olarak öne çıkıyor diyebiliriz.</p>
<p><strong>Her Parti Önemlidir</strong></p>
<p>Bir diğer husus da yüzde 50+1 barajı, partileri büyüklüğüne küçüklüğüne bakılmaksızın önemli kılmaktadır. Bırakın yüzde bir oyu, başkanın seçimini bir oy bile etkileyeceği için küçük partiler de artık çok önemli. 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tabloya bakıldığında yüzde birin altında oy alan partiler bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önem arz ediyor. Mesela SP, yüzde 0.68 ile 325 bin 947 oy almış. BBP yüzde 0.54 ile 259 bin 579 oy almış. VP yüzde 0.25 ile 119 bin 196 oy almış. HAK-PAR yüzde 0.23 ile 109 bin 722 oy almış. DYP yüzde 0.03 ile 14 bin 87 oy alarak en küçük parti olmuş. Ama değil mi ki 14 bin oyu var başkanlık sisteminde DYP bile görüşülmesi, konuşulması ve ittifak edilmesi gereken bir parti konumundadır. Başka bir ifadeyle başkanlık seçimi en küçük partiyi bile önemli kılan bir özelliğe sahip görünüyor. Tabii ki ittifaklar cumhurbaşkanın söylediği gibi azami müşterekleri olan partiler arasında gerçekleşebilir ya da gerçekleşmesi daha mantıklıdır. Onun için cumhurbaşkanı cumhur ittifakına başka partileri de beklediğini açıkça söylüyor. SP’nin yüzde 0.68 oy oranıyla gündemde bu kadar fazla kalmasının bir diğer sebebi de budur.</p>
<p><strong>Cumhur İttifakı</strong></p>
<p>Seçimlere bir seneden fazla vakit olmasına rağmen AK Parti ile MHP arasında cumhur ittifakı adı verilen bir ittifak şimdiden kurulmuştur. Bu ittifaka BBP’nin de olumlu yaklaştığı bilinmektedir. Başta SP olmak üzere belki başka partiler de bu ittifaka destek verebilir. Kimi çevrelerin bu bağlamda SP’yi cumhur ittifakından uzaklaştırma gayretleri de gözden kaçmıyor değil. SP’nin kendisine uzatılan eli boş çevirmiş olması da konunun ayrı bir boyutu. Halbuki azami müşterekleri itibariyle AK Parti’ye en yakın parti Saadet Partisi’dir.</p>
<p>SP, Milli Görüş’ü sahiplenmektedir. Ancak Milli Görüş tabanının ezici çoğunluğu bugün AK Parti’yi desteklemektedir. 1995 seçimlerinde Milli Görüş’ün partisi RP, 6 milyon oy alarak (yüzde 21 oranıyla) birinci parti olmuştu. SP’nin son seçimde aldığı oy miktarı ise 325 bin 947 (%0.68) dir. En basit hesapla Milli Görüş tabanının 5 milyon 600 bini AK Parti’yi desteklemektedir! 7 Haziran ya da 1 Kasım seçimleri öncesiydi. CNN Türk, her partinin liderini misafir ediyordu. SP Lideri Mustafa Kamalak Bey’i misafir ettiğinde sorduğu can alıcı sorulardan biri, ‘Saadet neyi yapmak istedi AK Parti yapmadı?’ sorusuydu. Kamalak söyleyecek söz bulamadı, Suriye politikasını ele alarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Azami müşterek itibariyle Ak Parti’ye en yakın parti SP derken bunu kastediyorum. SP tabanının beklentilerinin büyük çoğunluğunu AK Parti gerçekleştirdiği için Milli Görüş’ün ezici çoğunluğu bugün AK Parti saflarındadır. Dahası hâlen SP’de olup da oylarını AK Parti’ye veren sağduyulu Milli Görüşçüler de vardır! Cumhurbaşkanı, ‘azami müştereklerimiz bulunan partileri ittifaka davet ediyoruz’ derken bunların başında SP gelir. Ama SP yönetiminin menfi tavrı öylesine sert ki ‘fazla naz âşık usandırır.’ özdeyişini hatırlatıyor. Sonunda cumhurbaşkanına ‘gelmezlerse güle güle’ dedirttiler.</p>
<p><strong>SP’nin Gerekçeleri</strong></p>
<p>SP lideri Karamollaoğlu’nun cumhurbaşkanına verdiği 3 maddelik ittifak cevabı da anlaşılır gibi değil. Karamollaoğlu, AK Parti’yle ittifaka neden sıcak bakmadığını 3 sebebe bina ediyor. Birinci sebep olarak siyaset üslubunu öne sürüyor ve, ‘Biz siyaset üslubunun kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu olmazsa olmazımız.’ diyor. Bu, AK Parti’nin programında yazılı olan ve savunmakta olduğu ilkelerden biri. İşin garibi davet edip kucaklayan cumhurbaşkanı ‘Deli miyim?’ diyerek reddeden kendisi? Aslına bakılırsa SP’nin bu gerekçesi, kendileri haricindeki herkesin imanını bile sorgulayan bazı radikal SP’liler için geçerli olabilir ama SP’yi ittifaka davet ederek kucaklayan AK Parti için hiç de inandırıcı görünmüyor.Karamollaoğlu, ittifaka sıcak bakmayışının ikinci sebebini ‘İkincisi yönetim anlayışımız. Biz yönetim anlayışında kuvvetler ayrılığı ilkesinin belirlenmesini istiyoruz.’ diyor. AK Parti de başka bir şey istemiyor ki. Kuvvetler ayrılığının temel özelliklerinden biri olan başkanlık sistemini AK Parti savunmuyor mu? Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı şimdikinden daha sert değil mi? Varsa eksiklik -ki olabilir- katılır ittifaka ıslah etmeye çalışır. Ama bu gerekçeyle ittifaktan kaçarsa bu tavır inandırıcı olmaz diye düşünüyorum. Üçüncü sebep olarak da diyor ki ‘Yolsuzluk ve israf ile mücadele edilmeli.’ AK Parti’nin yolsuzluğun ve israfın önünü açalım dediğini hatırlamıyorum. Ama iktidar süresi içinde kimi icraatları sebebiyle bu gerekçeyi sunuyor olabilir SP. Yolsuzluk suçtur, SP’nin tespit ettiği yolsuzluğu yargıya taşıyarak gereğini yapması beklenir, ittifaka engel olarak zikretmesi inandırıcı olmaktan uzak görünüyor. İsrafa gelince, yoktur denemez ama ittifaka dâhil olarak israf konusunda da iktidara yol gösterilebilir. İlkeler bazında ‘CHP ve İP ile hemfikiriz’ diyen Karamollaoğlu’nun azami müşterekleri bulunan AK Parti’ye karşı tavrının kendi tabanını bile ikna etmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte siyasette dengeler her an değişebilir. Yarının nelere gebe olduğunu bilmiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Adayları</strong></p>
<p>Şimdiye kadar sadece bir ittifak netleşmiş görünüyor. ‘Cumhur İttifakı’. Adayı da Recep Tayyip Erdoğan. Muhalefet cephesinden İyi Parti, Meral Akşener’i Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday ilan ettiler. Her iki partinin de cumhurbaşkanı seçecek gücü olmadığı için dostlar alışverişte görsün kabilinden adaylık olarak görünüyor. Asıl beklenen aday ana muhalefet partisi CHP’nin adayıdır. Normalde genel başkanın aday olması gerekir ama genel başkanın aday olmayacağı anlaşılıyor. Hatta tıpkı 2014 seçimlerinde olduğu gibi CHP kökenli bir aday göstermekten çekindikleri anlaşılıyor. CHP perspektifinden bakınca ben bu tavrı doğru buluyorum. Çünkü CHP’nin tabanının tek başına cumhurbaşkanı seçmeye yetmediğini görüyorlar. Bu tercih bir başka gerçeği daha hatırlatmaktadır ki o da toplumun yüzde 70’lere varan kesiminin dindar, muhafazakâr ve milliyetçi vasıflara sahip olmasıdır. Bu vasıflardan uzak bir CHP’linin yüzde 50+1 oy alması mümkün değildir. Bence CHP bu gerçeği gördüğü için geçmişte İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri gibi şimdi de kendi tabanlarına ilaveten yüzde yetmişten en az yüzde 20-25 oy alacak bir muhafazakâr aday belirleme eğilimindedirler ki bence siyaseten doğru bir taktiktir. Onun için İlhan Kesici ve Abdullah Gül isimleri sürekli gündemdedir. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Abdullatif Şener’in ismi bile geçmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli kazanımlardan biri de artık CHP gibi milletin değerleriyle buluşmaktan uzak partilerin icra erkinde etkili olamayacaklarıdır.</p>
<p><strong>Abdullah Gül Faktörü</strong></p>
<p>Abdullah Gül Bey, AK Parti’nin kurucusu, ilk başbakanı, bakanı ve cumhurbaşkanıdır. Kişiliği sebebiyle her kesimin beğenisini kazanmış değerli bir şahsiyettir. Ayrıca siyaseti iyi gözlemleyen ve adımlarını ona göre atan, hesap kitap bilen bir siyasetçidir. ‘Cumhurbaşkanı adayıyım.’ demedi ama ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam.’ da demedi. Kapıyı hep açık tuttu. Yakın çevresi de ‘Neden olmasın?’ diyerek adaylık ihtimalini gündemde tuttular. Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi.<br />
MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. O güne kadar medyaya imalı açıklamalar yapan Gül dikkat edilirse o günden sonra cumhurbaşkanlığı konusuna hiç girmedi. Hele MHP’nin 18 Mart’ta yaptığı genel kuruldan sonra cumhur ittifakının oyları daha bir derlenip toparlandı.</p>
<p><strong>MHP Toparlandı İttifak Güçlendi</strong></p>
<p>MHP geçen süre içinde özellikle dindar ülkücüleri tasfiye eden bir kadro tarafından idare ediliyor, partiyi Türk-İslam ülküsünden uzaklaştırıyordu. İyi Parti tabanını küskün MHP’liler oluşturuyordu. İyi parti MHP’yi fiilen bölmüştü. Bunu gören Devlet Bey, 18 Mart Kurultayında dindarları küstürenleri tasfiye etti ve öyle bir kurultay konuşması yaptı ki küskün MHP’lilerin neredeyse tamamı yuvaya döndü. MHP kongresinden sonra Devlet Bey’e şiddetle muhalefet eden bazı önemli MHP’liler mealen ‘MHP aslına döndü biz de MHP’ye döndük.’ diyorlardı. Devlet Bey’in, konuşmasının giriş bölümünde, “Türk ve İslam’ın nefes aldığı her yere” selam göndermesi, “Türk-İslam ülküsünün inanmış yürekleri nerede?” diye sorması, kurultayın “Türk-İslam alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz etmesi”, “duruşumuz Müslüman Türk milletinin ta kendisidir.” vurgusu, vefaya çağrı yaparken, “imani asaletten” bahsetmesi” ve “Vefası olmayanın milli ve manevi değerlere vedası kat’idir, kesindir.” demesi ülkücüleri can evinden yakalamış görünüyor. Partinin milli duruşuna ‘Yüce Allah’ı şahit’ göstermesi, darbecilerin, ‘Türk-İslam ülküsünü yargılamaya’ kalkıştıklarını hatırlatması, “yolumuz hak yolu, hakikat yolu, Allah yoludur.” dedikten sonra, ‘Göğsümüz imanla kabardı, gözlerimiz heyecanla yaşardı, ihanete inançlarımızdan aldığımız güçle dayandık.’ tespitinde bulunması ve Ahmed Arvasi’nin “İmansız zümreyi yokluk kemirir.” diye başlayan dizelerini okuması ülkücülerin ruhuna işlemiş anlaşılan. “Din tacirlerinden kurtulup, hainleri yok edip, taassup bekçilerini ayıklarsak, Türk-İslam ülküsü Türkiye’nin ve komşu coğrafyaların bayraktarlığı göreviyle İ’lay-ı Kelimetullah mührünü cihana vuracaktır.” deyip konuşmasını tekbirlerle noktalaması, küstürülen dindar MHP’lilerin yuvaya dönmelerine yetip de artmış bile. Gördüğüm kadarıyla, MHP, İP’e kaptırdığı ülküdaşlarının gönlüne bu hamle ile girip, yuvaya döndürmüş ve kongreden gerçekten güçlenerek çıkmıştır. MHP’nin güçlenmesi cumhur ittifakının güçlenmesi demektir!</p>
<p><strong>İttifak Sandığa Yansır mı?</strong></p>
<p>Asıl sorulması gereken soru ‘İttifak sandığa yansır mı?’ sorusudur. Çünkü ittifakları yasal çerçeveye oturtan kanunda cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili oy tasnifinde bir boşluk var. Milletvekili seçimlerinde her partinin ne kadar oy alacağı gayet net bir şekilde tespit edilebilecek. Çünkü ittifak kutusunun altında ittifak eden partilerin amblemi olacak ve her seçmen kendi partisine oy verecek.<br />
İttifak partilerinin oyları toplanacak ve toplam oylar barajı geçiyorsa her parti barajı aşmış sayılacak ve partiler aldığı oya göre milletvekili çıkaracak. Bence çok adil ve güzel bir düzenleme. Fakat cumhurbaşkanı seçimlerinde bu netlik olmayacak. Oy pusulasında cumhurbaşkanı adaylarının adı bulunacak, ittifak eden partilerin amblemleri bulunmayacak. Seçmen tercih edeceği adaya oy verecek ama hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak.</p>
<p>Dolayısıyla milletvekili seçiminde kendi partisine oy verip cumhurbaşkanlığı seçiminde başkasına oy verme kapısı açık duruyor. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak. Evet referandumda MHP resmen destekledi ama ne kadarı kabul oyu verdi orası meçhul. AK Parti’den ne kadar kabul oyu geldi orası da meçhul. AK Parti ve MHP tabanlarının toplam oyunun yüzde 60’ın üzerinde olması gerekirdi. Durum böyle olunca ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde partilerin oylarını garanti etmiş olmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakların tabana ne kadar yansıdığı bilinemeyeceğinden ‘Tabanda ittifak yok’ söylemini yabana atmamak gerekir.</p>
<p>MHP’nin toparlanmasından sonra cumhur ittifakının oy oranı yüzde 60’ların üzerinde görünüyor. Buna istinaden Devlet Bahçeli, 18 Mart Kurultayında, “CHP, İP, HDP, PKK, FETÖ, PYD, YPG, DEAŞ, DHKP-C ve küresel cinayet şebekesinden müteşekkil ihtilaf ve ihanet bloku, cumhurun karşısında tel tel dağılacak, kaybetmekten başka seçeneği olmayacaktır.’ diyor ama 16 Nisan sonuçları göz önünde bulundurulursa ittifakın diğer partilerle güçlendirilmesi gündemden düşmeyecek diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm Sürecinden &#8220;Cumhur İttifakı&#8221;na</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oral ÇALIŞLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:47:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Oral Çalışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1840</guid>

					<description><![CDATA[Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi. Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi.</strong></p>
<p>2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi.</p>
<p>Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle yaptığımız beyin fırtınası çok faydalı oldu. Buna benzer sivil platformlar oluşturarak, temel mesele 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Bir başka toplantıda Dersim katliamını eleştiren çarpıcı bir konuşma yaptı. Bütün bu süreç boyunca Tayyip Erdoğan’ın en büyük destekçileri, demokrat aydınların yanında, Cumhuriyetin iki köklü mağduru, dindarlar ve Kürtler oldu. Bu dönemde en dokunulmayan konular gündeme geliyor, Alevilik, Ermeni meselesi, Romanlar, azınlık vakıfları tartışılıyor, çalıştaylar düzenleniyor, beklenmedik çıkışlarla Türkiye, çok sesli, renkli bir görüntü veriyordu. Avrupa Birliği ile ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor, çözülemeyen Kıbrıs meselesinde Türkiye çözüm üreten taraf oluyordu. Siyasi canlılıkla birlikte ekonomi de iyiye gidiyor, Türkiye bir büyüme ve zenginleşme yaşıyordu. Bu süreç bir doğal koalisyon yaratmıştı. Dindarlar, Kürtler, azınlıklar, demokrat aydınlar bu değişimin motoru olarak sürecin derinleşmesine katkıda bulunuyorlardı.</p>
<p><strong>Muhalefet</strong></p>
<p>MHP ve CHP, bu değişim döneminin muhalifleri olarak öne çıktılar. AB üyeliğine itiraz ve bürokratik yapının direnci, bu alandaki temel tartışma noktaları olarak dikkat çekiyordu. En büyük gerilim 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. CHP, 367 krizini yaratarak Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. Ardından TSK muhtıra yayınladı. Bu kriz, erken seçime ve Cumhurbaşkanlığı seçimininin halk oylamasıyla yapılmasını getiren bir referanduma yol açtı. Ardından yapılan seçimlerde AK Parti daha yüksek oyla seçimleri kazandı. Tam bu sırada AK Parti’nin kapatılması davası gündeme geldi.</p>
<p><strong>Gezi Olayları ve 17-25 Aralık 2013</strong></p>
<p>Ergenekon davaları, iktidar-Gülenciler blokunun, statükoya karşı hamlesiydi. Asker, yargı ve emniyet içindeki ulusalcı güçlere yönelik operasyonlar, muhalefetin direncini kırdı. 10 Eylül 2010 Anayasa değişikliği, iktidarın güçlenmesini sağlarken, bir başka gücün daha boy vermesini beraberinde getirdi. Muhalefet önce Gezi olayları üzerinden iktidarla bir hesaplaşmaya girişti. Ardından Fethullahçılar, Ergenekon operasyonlarından, HSYK içinde yeni elde ettikleri güçten yararlanarak, AK Parti iktidarıyla işbirliğini bozdular. Önce MİT Başkanına yönelik operasyonla başlayan süreç, 17-25 Aralık 2013 darbe girişimiyle zirve yaptı. Artık muhalefet güçleri içine Gülenciler de katılmış oldu.</p>
<p><strong>İlk Kırılma: 7 Haziran Seçimleri</strong></p>
<p>7 Haziran 2015 seçimleri, AK Parti iktidarı için bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesinde atılan radikal adımların oylarının düşmesine neden olduğu saptamasında bulunan Erdoğan, milliyetçi oylara yönelik yeni bir strateji denemesine girişti. 1 Kasım’da tekrarlanan seçim bu eğilimini pekiştirdi. Zaman içinde değişimci görüşler aşındı. İktidar olmanın yarattığı muktedirlik duygusu öne çıkmaya başladı. İktidar partisi için, bir zamanlar değişimin ana mottosu olan “çözüm üretmek” artık gerilerde kaldı. Belki bu durumu şöyle yorumlamak daha doğru olur: Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. Tabii bu durum, AB üyeliğinden, insan hakları duyarlılığına ve çoksesliliğe kapalı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p><strong>MHP ile İttifak Bir Tercih</strong></p>
<p>15 Temmuz 2016 tarihindeki Gülenci darbe girişimi, değişim sürecinin sonunu getirdi. İktidarın güvenlik endişesi, otoriterleşmeyi kışkırttı. OHAL ve KHK’larla, muhalefeti de hedef alan bir baskı sistemi kuruldu.</p>
<p>MHP, 15 Temmuz’la birlikte muhalefet etmek yerine iktidarla işbirliğine yöneldi. AK Partinin yeni yönelimi de zaten MHP’ye yakınlaşmıştı. MHP, AK Parti’yle birlikte yeni dönemin en etkili aktörlerinden birisi haline geldi. Bir anlamda iktidar oldu. İktidar için MHP ile yapılan ittifak, uzun bir yolculuğun sonu gibiydi. Bu uzun yolculukta Türkiye’de statüko yerinden oynamış, olmaz denilen şeyler olmuş, zengin bir tartışma ve arayış yaşanmıştı. Reformlar döneminde MHP, karşıt pozisyonda durmuş, değişime direnen, demokratikleşmeye tepki gösteren bir yerden siyaset üretmişti. Zaman zaman 367 krizinde olduğu gibi çözüme destek veren çıkışlar yapmıştı. Ancak, kilit konularda tavrı hiç değişmemişti.</p>
<p>“Cumhur İttifakı” bu nedenle büyük ölçüde MHP damgasını taşıyor diyebiliriz. Ancak bu ittifakın kalıcı bir ittifak olduğunu söylemek gerçekçi değil. Çünkü, AK Partiyi AK Parti yapan ve büyüten, değişimci özellikleri oldu. Bir anlamda bu konuda epeyce birikim elde edildi. Tamamen tersi bir noktaya sıkışıp kalması o kadar da mümkün görünmüyor. Türkiye’nin önündeki meseleler, ototiterleşmeyle, OHAL’le halledebilecek sorunlar değil. Kürt meselesi önümüzde duruyor. Türkiye’de değişim isteyen, dışa açık siyaset ihtiyacı duyan ciddi bir potansiyel bulunuyor.</p>
<p>Son 20 yılda büyüyen ve Anadolu’da etkili bir güç haline dönüşen, AK Parti’nin omurgasını oluşturan orta sınıflar da otoriterleşmeden mutlu değil. Onların beklentileri çok sesli bir Türkiye. Bu nedenle, MHP’nin içe kapanmacı milliyetçiliği bu ihtiyaçları karşılayacak bir zihniyete büyük ölçüde kapalı. Yarın yeniden kritik meseleler çözüm için gündeme geldiğinde bu ittifak, ihtiyaçları karşılayacak bir potansiyel olarak zorlanacaktır.</p>
<p>Günler neler gösterecek şimdiden kestirmek zor. İzleyip göreceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1740</guid>

					<description><![CDATA[Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular. Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur. Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar.</strong></p>
<p>Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular.</p>
<p>Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur.</p>
<p>Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Hâl böyleyken dinî kisveli kişilerin ortaya koydukları suretâ dinî hezeyanlar ancak ve ancak İslâm’a garazkâr bakan hastalıklı tiplerin salih ve sahih cemaatlere dil uzatmalarına vesile olur.</p>
<p>Tarih boyunca sorunlu bir alan olarak süre gelmiş Devlet-Cemaat ilişkilerinin bugün popülaritesi artan bir takım hikmetsiz dinî yapılar nedeniyle yeni bir sorun alanı olarak tanımlanması artık bir denetim mekanizmasının ihdas edilmesini zorunlu kılıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı vatandaşların beklentilerine uygun olarak harekete geçip, din bezirgânı marazî tiplerle Allah dostu salih Mü’minleri ve cemaatleri tefrik ederek herkese müstahak olduğu şekilde davranmalıdır. İslâm kisvesiyle ortaya çıkıp rezalet işleyenlerle mücadele Diyanet’in görevi olduğu gibi, sahih din anlayışlarının önünü açıp korumak da onun görevidir.</p>
<p><strong>Din Ve Devlet Arasında Cemaat Olmak</strong></p>
<p>Geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi sayabileceğimiz Osmanlı Devleti/Toplumu’nda toplumsal hayatın şekillenmesinde İslam, kuşkusuz en büyük rolü oynamıştır. Hukuktan ekonomiye, eğitimden sanata, aile hayatından devlet yönetimine kadar neredeyse tüm sosyal ilişkilerin en önemli belirleyicisi, İslam anlayışı çerçevesinde şekillenen ilkeler olmuştur. En üstten (padişah) en alta (halk) kadar toplumun tüm katmanlarına ana rengini veren İslam anlayışı ise temelde iki kaynaktan beslenmiş ve dinamizmini devam ettirmiştir: Fıkıh ve Tasavvuf. Bu kaynaklar aynı zamanda Osmanlı’daki dinî kurumsallaşma bağlamında ikili bir yapıyı ortaya çıkarmıştır: biri resmî/kitabi dini temsil eden ve ulemanın şekillendirdiği medrese çevreleri; diğeri de sivil/folk dini temsil eden ve sufilerden oluşan tarikat çevreleri. Her ne kadar devlet yönetiminde “kalemiye” olarak adlandırılan ve oldukça geniş yetkileri bulunan bir sınıf etkili olsa da fıkıh ve tasavvuf tüm toplum katmanlarının olduğu gibi hangi mevkide olursa olsun bütün yöneticilerin de beslendiği iki ana kaynak olmuştur. Bu anlamda Fıkıh ve Tasavvuf, yaslandıkları bin yıllık gelenekle Osmanlı toplumsal yaşamında değer üreten ve toplumu bu değerler kümesi etrafında toplayan en güçlü iki kaynak olarak varlıklarını devam ettirmiştir.</p>
<p><strong>Şeriatsız Hakikat Olmaz</strong></p>
<p>Osmanlı’yı geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi yapan şey aslında yukarıda bahsedilen üç sınıfın (ilmiye, sufiye, kalemiye) yüzyıllar boyunca birbirini beslemesi, desteklemesi ve tamamlaması olmuştur denebilir. Bazı istisnalar sayılmazsa Osmanlı’nın kurmuş olduğu Sünni çatı nakil, akıl ve keşf direkleri üzerinde yükselerek uzun süre Müslümanlar için yegâne model olmuştur. Osmanlı tarihinde Fıkıh, Tasavvuf ve siyasetin iç içe geçtiği örnekler oldukça fazladır. Her şeyden önce hükümdarlığın meşruiyeti Şeyhülislam’ın onayına dayanmakta, padişahlar tüm kararlarını bir şekilde İslam şeriatına uydurmak zorundadır. Bununla birlikte bir şeyhe intisap ederek tarikata mensup olan Sultan sayısı da oldukça fazladır. On yedinci yüzyılda patlak veren medrese-tekke çatışması bir tarafa bırakılacak olursa tasavvufun uzun bir dönem medrese çevrelerini de etkilediği bilinmektedir. Mesela Osmanlı’nın ilk Şeyhülislamlarından ve en büyük fıkıhçılarından biri olan Molla Fenârî, Osmanlı Devleti’nde tasavvufa ilgi duyan ilmiye mensuplarının önde gelenlerinden olmuştur. Tasavvufî düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesiri olmuştur. İbnü’l-Arabî’ye nispet edilen Ekberiyye mektebinin görüşlerini Anadolu’da temsil eden âlimler arasında yer almış, İbn Arabi’nin öğrencisi olan Sadrettin Konevi’nin Miftahü’l-Gayb isimli oldukça ağır eserine kalın bir şerh yazmıştır. Yine Osmanlı’nın büyük fıkıhçılarından olan Davud-u Kayseri, kurucusu olduğu İznik Medresesinde İslami ilimlerin yanı sıra İbn Arabi’nin Füsusü’l-Hikem adlı tasavvufi eserini okutmuştur. Osmanlı toplumunda kabul gören ve geniş kitlelere ulaşabilen tasavvufi akımlar da genel manada “Şeriatsız hakikat olmaz” düsturuyla hareket ederek İslam Fıkhının sınırlarını aşmamışlar; aşanlar da toplum tarafından kabul görmemiştir.</p>
<p>Meseleye din devlet ilişkileri açısından bakıldığında iki kurumun birbirini tamamladığı, dinin devleti meşrulaştırırken devletin de dini himaye ettiği görülmektedir. Henüz sekülerleşmenin başlamadığı dönemlerde İslam, bütün hayatı kuşatan bir sistem olarak görüldüğünden (ki “ed-Din” de zaten budur) hukuktan eğitime, sanattan ticarete, bireyler arasındaki ilişkilerden devlet işlerine kadar toplumsal hayatın tamamı İslami ilkelerle bezenmiş bütüncül bir bakış açısıyla (Tevhid) düzenlenerek her yönüyle “Müslüman” bir toplum inşa edilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı toplumsal muhayyilesinde din ve devlet birbirinden bağımsız iki ayrı olgu olarak değerlendirilmediğinden din ve devlet arasında bir gerilim söz konusu olmadığı gibi devletin dini olanla ilgilenmesi (düzenleme/denetleme/ihdas-ilga etme) hiçbir zaman bir sorun olarak algılanmamıştır.</p>
<p>Mezkûr özellikleriyle Osmanlı toplum yapısı, Sünni İslam anlayışının en parlak örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Bu anlamda (Sünni) İslam anlayışının biçimlendirdiği toplumsal yapısıyla son (ve belki de en büyük) devlet/toplum olan Osmanlı, son iki yüzyılında yaşanan tüm modernleşme ve batılılaşma çabalarına rağmen Cumhuriyet kurulana dek İslami kimliğini muhafaza etmiştir.</p>
<p><strong>Sekülerleşme</strong></p>
<p>İlmi, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak yaklaşık bin yıl boyunca “Doğu”dan esen rüzgarlar 15-16. yüzyıllardan itibaren tersine dönerek Batı’dan esmeye başlamış ve yaklaşık bir asır içerisinde önünde durulması imkansız bir kasırgaya dönüşmüştü. Roma’nın ihtişamlı günlerinin ardından Avrupa’ya çöken “karanlık”, Ortaçağ’ın hatırlanmak dahi istenmeyen yüzyıllar olarak yaşanmasına sebep olmuştu. Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinin ardından Batı, tarih sahnesine hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeniden çıkıyordu. Kuşkusuz Avrupa için bu karanlık çağın en önemli aktörü Kilise ve kilise etrafında gelişen Hıristiyanlık düşüncesiydi (Skolastik). Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’sı din adına türlü baskı, zulüm ve işkencelere şahit olmaktaydı. Akıl hastaları 1488 yılında Edirne’de yapımı tamamlanan bimarhanede hastalığının türüne göre farklı makamlarda icra edilen musiki ve farklı çiçek kokularıyla rehabilite edilirken aynı tarihlerde Edirne’nin birkaç yüz kilometre batısında aynı akıl hastaları, içine şeytan girdiği gerekçesiyle diri diri yakılmaktaydı. Elbette Sünnetullah gereği zulüm baki olamazdı; mazlum olan gayrimüslim olsa bile. Dine (kiliseye) karşı on beşinci yüzyılda Rönesans ile başlayan meydan okuma, on altıncı yüzyılda Reform ile devam ederken on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Aydınlanma ile nihai hedefine ulaştı ve din toplumsal hayatı biçimlendiren/denetleyen/yöneten bir kurum olmaktan çıkarak vicdani ve bireysel bir olgu haline geldi. Batı din ile (Hıristiyanlık/Katolisizm/Skolastik) hesaplaşmış ve onu toplumsal hayat için bir referans olmaktan çıkararak oldukça ağır bir ceza kesmişti. Bahsedilen yüzyıllarda Avrupa bir taraftan coğrafi keşifler (sömürgeleştirme) aracılığıyla ekonomik olarak hızla güçlenip bilimsel gelişmeler aracılığıyla teknik ve askeri anlamda büyük bir üstünlük sağlarken diğer taraftan toplumsal hayatı da yeniden inşa etmeye başlamıştı. Bu yeniden-inşa sürecinde elbette dinin ve dini olanın hiçbir belirleyiciliği bulunmamaktaydı: Hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, siyaset; tüm kurumlar pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zeminde yeniden oluşturuluyor, paramparça edilen kavramlar eskisinden çok farklı anlamlarda yeniden bir araya getiriliyordu. Kuşkusuz bu süreçten en zararlı çıkan din (Hıristiyanlı/Kilise) olmuştu. Toplumsal hayat üzerindeki etkisi tamamen ortadan kalkarak güçlü seküler bürokrasi karşısında daracık bir alana hapsedilmişti. Yüzyıllar boyunca derebeyleri ve krallar, meşruiyetini dinden (kilise) alırken sürecin sonunda kiliselerin varlıkları devletin kendilerini tanıyarak yasal statü vermesine bağlı hale gelmişti.</p>
<p>Zaten tarih boyunca Avrupalılar dinle sağlıklı bir ilişki kuramamıştı. Hıristiyanlığın ortaya çıkış ve yayılma döneminde Romalılar ilk Hıristiyanları şiddetle bastırmış, Ortaçağda kilise adına sayısız işkence ve cinayete şahit olunmuş, modern dönemde ise din tamamen işlevsiz bir kurum haline dönüştürülmüştü.</p>
<p>Avrupa’daki gelişmeler ilk başlarda İslam dünyasının pek dikkatini çekmemiştir. Ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren Avrupalılar karşısında alınan askeri yenilgiler, Osmanlı’nın bir iç muhasebe yapmasına sebep olmuş ve “yenilik” fikri kendini göstermeye başlamıştır. İlk mağlubiyetler askeri olduğundan işe ordunun batılı tarzda yeniden teşekkül ettirilmesiyle başlanmıştır. Ancak kısa sürede meselenin sadece orduyu modernize ederek çözülecek basitlikte olmadığı anlaşılmış, “tekniklerini alalım medeniyetlerini almayalım” çaresizliğinin/safdilliğinin ardından sırasıyla eğitim ve hukukta batılılaşma adımları atılmaya başlanmıştır. Böylece sekülerleşme (toplumsal hayatı dini referanslardan arındırarak bilim ve akıl aracılığı ile biçimlendirme) Osmanlı toplumunda yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştır. Ancak Müslüman toplumların din (İslam) ile kurduğu ilişki biçimi Avrupalıların Hıristiyanlık ile kurduğu ilişkiden çok farklı olduğu için Osmanlı modernleşmesinde “din ile hesaplaşma” düşüncesi en azından genel bir kabul olarak son ana kadar umumi bir yaklaşım haline gelmemiştir. Bununla birlikte modernleşme adına hayata geçirilen her uygulama Müslüman Osmanlı devletini/toplumunu adım adım sekülerleşmeye (toplumsal hayatı dinden uzaklaştırmaya) götürmüştür. Bu anlamda Osmanlı’nın son dönemlerinde din-toplum-devlet ilişkileri bağlamında kaçınılmaz bir ikilik ortaya çıkmıştır: bir tarafta medreseler diğer tarafta batılı tarzda eğitim veren mektepler; bir tarafta şer’i mahkemeler diğer tarafta nizamiye mahkemeleri; bir tarafta Meclis-i Mebusan diğer tarafta Kanun-i Esasi. Süreç her ne kadar dinin (dini olanın) aleyhine işliyor olsa da cumhuriyet kurulana kadar Osmanlı Devleti’ne/toplumuna ana rengini veren unsur İslam olmaya devam etmiştir.</p>
<p>O zamana kadar nispeten yavaş ve “sağlıklı” bir şekilde devam eden modernleşme çabaları Cumhuriyetle birlikte büyük kırılmalara sebep olacak devrimlere “inkılâp etmiştir”. Millî Mücadele yıllarında Halifeliği kurtarmak adına halktan destek alan Cumhuriyetin kurucuları, cumhuriyetin kurulmasının üzerinden henüz bir yıl geçmeden halifeliği kaldırmakla kalmamış topluma ana rengini veren İslam’ı toplumsal hayatın her alanından (hatta bireysel hayattan bile) çıkarma gayretine girmiştir. Bu anlamda cumhuriyet ile birlikte topluma/devlete ana rengini veren unsur artık laiklik olmuştur. Cumhuriyet sonrası devrim yasaları/inkılaplar anlaşılmadan Türkiye’deki din-toplum devlet ilişkilerini anlamlandırmak mümkün görünmemektedir. Zira Osmanlı toplumunda din (İslam’ın doğası gereği) hayatın her alanına sirayet ettiğinden yapılan her inkılap dinin toplumdan biraz daha uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu anlamda bütün inkılapların ayrı ayrı incelenmesi gerekmekle birlikte aşağıdaki dört kanunun din(İslam)-devlet-toplum ilişkilerini kökten değiştirecek yenilikler getiren düzenlemeler olarak özellikle üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan üçü cumhuriyetin ilan edilmesinin (29 Ekim 1923) üzerinden altı ay geçmeden (3 Mart 1924) çıkarılarak hızlı bir şekilde hayata geçirilmiştir:</p>
<p>429 Sayılı Şeriye ve Evkaf ve Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun,<br />
430 Sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu<br />
431 Sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun</p>
<p>Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması alelade bir düzenleme değildir. Osmanlı bürokratik modernleşmesinin bir parçası olarak Şeyhülislamlık müessesesinin yerine kurulan bu vekalet, aslında devletin İslami kimliğinin en önemli temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira eğitim, yükseköğretim, vakıflar, yüksek yargı gibi toplumsal hayatın en önemli kurumlarının işlerini yürüten ve tüm referansını İslam’dan alan Vekalet, aynı zamanda kanunların İslam’a uygunluğunu denetleme gibi (fetva) önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Bu vekaletin ilgası ile birlikte devlet artık İslami kimliğinden tamamen “kurtulmuştur”. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin görevleri ise yeni kurulan bakanlık, başkanlık ve müdürlükler arasında paylaştırılarak medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, vakıfların mülkiyeti ve gelirleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş, din hizmetleri ise adeta “kuşa çevrilen” Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev tanımı “dinin itikat, ibadet ve ahlakla ilgili işlerini yürütmek” olarak yapılmış olmasına rağmen 1931 yılında çıkarılan bir kanunla Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredilen camiler ve din görevlileri ancak 1950 yılında çıkarılan 5634 sayılı kanunla yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmıştır. Hilafet’in kaldırılması ise zaten İslami kimliğini kaybetmiş olan yeni devletin artık İslam dünyası ile de özel bir ilişkisinin olmayacağını göstermiştir. Tevhidi Tedrisat Kanununa dayanılarak altı ay kadar sonra da İslami bilginin üretildiği/aktarıldığı en önemli kurumlar olan medreseler kapatılmış ve bin yıllık ilmi gelenek sona erdirilmiştir.</p>
<p>Mezkûr kanunlar resmi/kitabi dini (fıkıh) toplumsal hayatın dışına atarken yaklaşık iki sene sonra (30 Kasım 1925) çıkarılan 677 Sayılı “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile birlikte sivil dini hayat da (tasavvuf) kurumsal olarak ortadan kaldırılmıştır. Böylece cumhuriyetin kurulmasının üzerinden iki sene geçmeden devlet İslami referanslardan tamamen arındırılmış, toplumun ise beslendiği dini kaynaklar kurutulmaya çalışılmıştır. Artık 1928 yılına kadar anayasanın ikinci maddesinde yazılı bulunan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır.” fıkrasının romantizmden öte bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’deki din-toplum-devlet ilişkilerini kökten değiştiren bu kanunlar İslami kimliğin yitirilmesine sebep olmakla kalmamış aynı zamanda bin yıldan uzun sürede inşa edilen Sünni çatının tamamen çökmesine neden olmuştur.</p>
<p><strong>Tarikatların Cemaatlere Dönüşmesi</strong></p>
<p>Yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tecrübesinde diğer tüm kurumların yaşadığı değişim/dönüşüm kuşkusuz dini grupları da etkilemiştir. Esasında dini grup ifadesi yaşanan modernleşme/sekülerleşme tecrübesinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir ifadedir. Zira geleneksel toplum yaşantımızda dini olmayan bir gruptan söz etmek mümkün değildir: zaten toplum başlı başına dinidir. Bugün kullanılan dini grup ifadesi ise laik devlet ve seküler toplum olmanın bir gereğidir.</p>
<p>Günümüzde toplumsal hayata yön veren en önemli kurum olan devlet/hukuk/bürokrasi, dini referanslardan tamamen uzak biçimde oluşturulmuş, din toplumsal hayat üzerindeki hâkim konumunu kaybetmiştir. Resmi olarak dini ilkelerden uzaklaşılmakla kalınmamış, devrim kanunları ile sivil dini oluşumlar da yasaklı hale getirilmiştir. Ancak tarihsel tecrübe yasa(k)larla dini oluşumların ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir. Zira Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tarikatların bir kısmı faaliyetlerine son verirken önemli bir kısmı “yeraltına” inerek varlıklarını bir şekilde devam ettirmiştir. Laikliğin en sert biçimde uygulandığı tek partili yıllarda hayatta kalma mücadelesi veren tarikatlar çok partili siyasi hayata geçilmesinin ardından yeniden gün yüzüne çıkmaya, ekonomik ve insan kaynaklarını hızlı bir şekilde artırmaya başlamışlardır. Ancak gerek mevcut yasal düzenlemeler gerekse iletişim ve ulaşım alanında yaşanan gelişmeler tarikatların önemli bir kısmının mahiyet değiştirerek “cemaatler”e dönüşmesine sebep olmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından beri bir sorun olan Tarikatlar/cemaatler meselesi üzerindeki tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardında dini grup görünümlü bir suç şebekesinin olmasının Türkiye’deki dini grupları/cemaatleri yeniden tartışmaların odağı haline getirmesi bir tarafa, cemaatler konusu farklı boyutlarıyla ele alınması gereken ve mevcut anlayış ve uygulamalarla kısa vadede çözümü zor görünen bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda dini yaşantının kısıtlanması noktasında en sert tedbirlerin alındığı tek partili yıllarda dahi insanların tarikatlara/cemaatlere hangi motivasyonla rağbet ettiğinin ortaya konulması aslında günümüze kadar devam eden cemaatler sorununun anlaşılması açısından oldukça önemli görünmektedir.</p>
<p>Bir toplumda yönetici elitlerin dini kimlikten vazgeçme iradesinde olması halkın da böyle düşündüğü anlamına gelmemektedir. Zira böyle olsaydı bugün hiçbir dini grubun bulunmaması, dini eğitim veren müesseselerin tamamen ortadan kalması gerekirdi. Ancak devletin din eğitimini tamamen yasakladığı 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dahi insanlar bu yasaklara uymamış gizli ve riskli de olsa dini eğitimi ve yaşam tarzını muhafaza etmeye gayret etmiştir. Tam bu noktada tarikatlar/cemaatler yasaklı olmalarına rağmen oldukça önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar devlet dini kimlikten vazgeçmişse de toplumun önemli bir kısmı dini kimliğini muhafaza etmek istemiş ve bunun için de tek seçenek olan tarikatlara/cemaatlere meyletmiştir. Nitekim uzun yıllar boyunca dini eğitim gizli kapaklı bu cemaatler tarafından sürdürülmüştür. Özellikle şehirleşmenin arttığı 1960’lardan itibaren kırsal kesimlerden şehir merkezlerine göç eden dindar Anadolu insanı, beraberinde getirdiği dini/geleneksel değerleri şehrin öğütücü etkisinden korumak yahut içerisine düştüğü amansız yalnızlığı ortak değerler etrafında birleşen benzer durumdaki insanlarla dindirmek için dini grupları önemli bir sığınak olarak görmüştür. Her şeyden öte insanlar cemaatle kıldığı bir namazın öncesinde yapılan dini sohbetten istifade etmek, sonrasında okunan evrad, zikir, ilahi vb. ile manevi açlığını gidermek, en sonda yapılan duaya samimiyetle “amin” diyerek huzur ve sekinete kavuşmak amacıyla tarikatlara/cemaatlere yönelmişlerdir.</p>
<p><strong>Diyanet’in Yapısı</strong></p>
<p>Din hizmetlerini remi olarak yürütmesi için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ise ne Şeyhülislamlık müessesesinin yerini doldurabilmiş ne de yasaklanan tarikatların manevi atmosferini oluşturabilmiştir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’na haksızlık da etmemek gerekmektedir. Zira bu kurumun tarihsel olarak taşıması gereken sorumluluk ve üstlenmesi gereken misyon ile devletin kuruma biçtiği rol birbirinden son derece uzaktır. Diyanet her ne kadar en sıkıntılı dönemlerde bile geleneksel İslam anlayışından ödün vermemeye gayret etmiş, Osmanlı’dan devraldığı ilmi mirası büyük ölçüde muhafaza etmiş ve (Türkçe ezan uygulaması meselesi sayılmazsa) dinde reform denemelerine alet olmamayı başarmış olsa da neticede bütçesi, personel sayısı, görev ve sorumlulukları, faaliyet alanları ve sınırları siyasi irade tarafından tayin edilen siyasi bir kurumudur. Son yıllarda din/dar-devlet ilişkilerinde yaşanmış/yaşanmakta olan büyük (müspet) değişim ile Diyanet İşleri Başkanlığı mahiyet ve faaliyet anlamında eskisinden çok daha güçlü ve itibarlı bir kurum haline gelmiş olsa da mevcut haliyle bu değişimin yapısal değil ancak fonksiyonel olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda devlet yapısal olarak yani anayasal ve yasal olarak hala pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zihniyet temeli üzerinde oturmaktadır. Değişimin fonksiyonel/konjonktürel olması ise mevcut hükümetin dini değer ve ilkelerle savaş halinde olmaması; bilakis yüz yıldır toplumsal hayatın dışında tutulmaya çalışılan bu değerleri canlandırma gayreti içerisinde olması ile ilgilidir. Ancak bu anlamda elde edilen kazanımların muhtemel bir hükümet ve buna bağlı olarak zihniyet değişiminde tümüyle elden gitmesi işten bile değildir. Dolayısıyla yapısal bir değişim gerçekleştirilmeden tarikatların/cemaatlerin Diyanet’in; devletin denetimine tabi tutulması, üzerinde uzunca düşünülmesi gereken son derece riskli bir uygulama olacaktır.</p>
<p><strong>Tarikatların Denetimi</strong></p>
<p>Böyle bir adım her şeyden önce dini grupların yasal bir zemine kavuşturulmasını ardından da devletin belirleyeceği şartları taşıyanların akredite olmasını gerektirmektedir. Bu da dini grupların öncelikle tasnifini gerekli kılmaktadır. Ülkede sadece Sünni tarikat/cemaatlerin olmaması; Şii, Caferi, Alevi, Bektaşi toplulukların bulunması, bunun da ötesinde gayrimüslimlerin de birçok cemaat/tarikatının olması meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Kendi içlerinde bir bütünlüğü olmayan bu çok parçalı dini yapıların yasal statüye kavuştuktan sonra elde etmesi gereken birtakım haklar ortaya çıkacaktır. Bunların başında da kendi ibadethanelerini açma/yönetme ve din görevlilerini yetiştirme (ve hatta belki de nihai olarak kendi hukuk kurallarını uygulama) meseleleri gelecektir. Bunun son derece dramatik örneklerini Avrupa’da yaşayan gurbetçiler tecrübe etmiş/etmektedirler. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı her ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olsa da en azından Türkiye Müslümanlarının birliğini temsil etmekte, din eğitimi ve hizmetlerinde belli bir standardı sağlamaktadır. Dolayısıyla sorun mevcut şartlarda çözümsüz görünmektedir. Devletin dini kodlarına geri dönmesi ve Sünni çatıyı yeniden oluşturması kısa (hatta uzun) vadede mümkün görünmediğinden eğer bahsedilen adımların atılması düşünülecekse öncelikle çok sağlam ve tüm detayları hesaplanmış yapısal düzenlemeler yapmak gerekmektedir.</p>
<p><strong>Cemaatlerin Kurumsallaşması</strong></p>
<p>Netice olarak Cumhuriyet dönemi modernleşme anlayışının dini ve dindarları katı bir şekilde dışlaması, tasavvuf/tarikat geleneğinin de etkisiyle dindarların bir kısmının modern dönemin şartları gereği yeni dinî formlar olarak ortaya çıkan cemaatlere yönelmesine sebep olmuştur. İlk teşekkül dönemlerinde cemaatler din eğitimini ve müşterek dinî yaşantının devamını öncelemiş, ilerleyen yıllarda şehirleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının artması ve yumuşayan laiklik anlayışının ortaya çıkardığı görece rahatlamayla tabanlarını genişleterek kurumsallaşmış ve eğitim başta olmak üzere medya, finans, yardım kuruluşları gibi farklı alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dinî gruplar olarak yasal bir zemini bulunmayan cemaatler dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşları, özel okullar, yardım kuruluşları, yayınevleri, medya kuruluşları, finans kurumları gibi legal oluşumlar aracılığı ile faaliyet göstermektedir. Dinî gruplarla ilgili tek yasal düzenleme ise 1925 tarihli tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanundur. Tarihsel tecrübe yasaklamanın bir işe yaramadığını, sosyal bir olgu olan dinî grupların bir şekilde varlığını devam ettirdiğini göstermiştir. Yasaklama ve yok sayma aynı zamanda denetim imkânını ortadan kaldırarak dinî grupların farklı mecralara yönelmesine sebep olmaktadır. Cemaatler her ne kadar modern döneme ait bir olgu olsa da genel olarak tasavvuf/tarikat ve fıkıh geleneğinden büyük ölçüde etkilendikleri ve bu geleneğin cemaatler üzerindeki en güçlü denetim mekanizmasını oluşturduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda cemaatlerin gelenekle bağını güçlendirecek mekanizmaların ve kurumsal süreçlerin inşa edilmesi, FETÖ gibi oluşumların, hikmetsiz dinî yapıların ortaya çıkmaması ve acı tecrübelerin bir daha yaşanmaması için elzem görünmektedir. Bunun için tarihsel tecrübe, sosyal realite ve çağın gerekleri göz ardı edilmeden din-toplum-devlet ilişkilerinin bir kez daha gözden geçirilerek yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu gibi hususlar meselenin daha çok kamu otoritesinin sorumluluğuyla ilgili alanını teşkil etmektedir.</p>
<p>Cemaatlerle herhangi bir ilgisi bulunan bireyler için ise en başta yapılması gereken kendilerini yakın gördükleri dinî gruplardaki uygulamaların İslami ilkeler etrafında şekillenen geleneksel anlayışla örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmektir. Unutulmamalıdır ki lidere/şeyhe itaat mutlak değil, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayyettir. Bu anlamda en temel iki kaynak olan Kur’an ve Sünnetteki ilkelere ve bu ilkelerin biçimlendirdiği geleneğe yabancı anlayış ve uygulamalar, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatında faydadan çok zarara yol açmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230; Din Taraftar Toplama Aracı Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1738</guid>

					<description><![CDATA[Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur. Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi. 21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları 21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</strong></p>
<p><em>Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi.</em></p>
<p><strong>21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları</strong></p>
<p>21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük oranda dini sorgulayarak geçirdi. Yaşadığı tüm acıların faturasını dine çıkardı. Dünyanın batı yakası kiliseden gördüğü tüm kötülükleri hiçbir ayırım yapmadan dine mal etti.</p>
<p>Doğu-Müslüman yakası ise bütün gecikmişliklerin, geri kalmışlıkların, tembelliklerin suçunu dine yüklemeye kalkıştı. İlahi, aşkın olan her şey pozitivizm, materyalizm uğruna feda edildi. Bilim, felsefe teknoloji alanında gördüğü ışıklar insanların gözünü kamaştırdı. Ama yine de varlığı, kainatı, insanı, hayatı mebde ve meadı anlamlandıramadı insan. Anlamdan uzaklaştı. İki dünya savaşını, işgalleri, sömürgeleri, zulümleri önleyemedi. Güce dönüşen bilgi insanın aleyhine işledi.</p>
<p>20. yüzyıl din ile ilgili bütün olumsuzluklarını 21. yüzyıla devretti. Modernizmin bütün meydan okumalarına postmodern bir laubaililik katarak devretti. Din konusundaki çarpıtılmış bilgileri, algıları, cehaletleri olduğu gibi devretti. Dahası dinden kurtulma çabalarını, dinin, tarihin, medeniyetin sonunu ilan ederek devretti.</p>
<p><strong>Makasıd Dinin Ruhu, Hikmet İmanın Aklıdır</strong></p>
<p>Hiçbir öngörü tutmadı. Din bütün gücüyle tarihe, hayata geri döndü. Ancak bu sefer tabii haliyle hakikate dönüşüne izin verilmedi. Küresel köy kendisine uygun bir din icat etmek için çaba gösterdi. İfade ettiğiniz gibi dinin anlaşılmasında, yaşanmasında, temsilinde yeni algılama biçimleri ortaya çıktı. Bazıları dini kendi hakikatinden koparacak yollara saparken, bazıları da zamanın, hayatın dışına taşıma teşebbüsünde bulundu. Bazı talepler terörize edildi ve din şiddetin, katliamın öldürmenin aracı haline getirilerek itibarsızlaştırılması hedeflendi.</p>
<p>Sorunuzun sonunda ifade ettiğiniz husus maalesef henüz gerçekleşmedi yani dinin makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkmadı. Zira makasıd dinin ruhu, hikmet imanın aklıdır. Bu ruh, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Zira kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</p>
<p><strong>Din anlayışları farklı bazı çevrelerin birbirlerine karşı kullandıkları dil hakkında neler düşünüyorsunuz? Gelenekçi-modernist karşıtlığı yer yer tekfire varan bir problem alanı oluşturuyor. Ehl-i sünneti dinin kendisi olarak konumlandırıp, ehl-i sünnetçilik yapanların, yenilikçi anlayışları tam bir dışlamacılık anlayışıyla ötekileştirmesi ehl-i sünnetin genel usullerine de aykırı değil mi? Öte yandan gerilimi tırmandıran ve modernist söylemlerle geleneği dışlayan, mahkûm eden yaklaşımlarla dini ve din anlayışını kendi doğrularına inhisar ettirenlerin varlığı da malumunuz. Bu gerilim ve karşıtlık ortamından çıkış konusunda neler yapılabilir? Geçmişte dini yorumların farklılığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülmüş?</strong></p>
<p><strong>Geleneği Olmayanın Geleceği de Olmaz</strong></p>
<p>20. yüzyılın dine dair biriktirdiği öfkesi, 21. yüzyılın acziyeti din diline de yansıdı. Biz Müslümanlara da bulaştı. Din konusunda bilgi ne kadar kıt ve yetersiz olursa dil o kadar sert ve kaba olur. Hikmeti kaybeden hâkim sadece ahkâm keser. Asıl sorun 21. yüzyılın idrakine İslam’ın rahmetini nasıl anlatacağız? Dini, kendisine büyük mesefa koyan çağla nasıl buluşturacağız, din ile hayat arasında doğru ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu konularda aciz kalanlar çok kötü bir dil ile birbirlerini yaraladılar, çok acizler silaha sarıldı, en aciz kimseler katletmeye vardırdı. Hakikat tekelciliği yapan ruhani diktatörler zuhur etti. Elbette dinin peygamber, sahabe ve tarih boyunca medeniyetler kuran müntesiplerinin inşa ettiği sahih gelenek önemlidir.<br />
Geleneği olmayanın geleceği de olmaz. Ancak dini tarihin, hayatın dışına taşıyan gelenekçilik bizzat gelenek tarafından da zemmedilmiştir. “Her yenilik bidat, her bidat dalalet, her dalalet ateştedir.” ifadesi basmakalıp tekrarlanan bir klişedir. Aynı şekilde modernliği hakikatin kaynağı olarak gören bir modernizm, dinin tarihini, kültürünü yaşanmışlığını yük sayan bir modernizm de kabul edilemez. Tekfir hastalığı modern bir ötekileştirmedir. İslam’ın sahih geleneği her türlü tekfiri reddetmiştir. Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber’de der ki: “Her kim tenzile iman ederse, tevil ile tekfir edilemez.”<br />
Ehl-i Sünnet bir mezhep değildir. Ehl-i Sünnet Hz. Peygamber ve ashabının bize bıraktığı doğru, orta, mutedil yol demektir. Anayolun adıdır. Neo-selefi bir söylemle Ehl-i sünnet hamisi kesilenler bilerek veya bilmeyerek Ehl-i sünneti ve bilhassa onun rey ve dirayet mektebini selefileştirme tavrı içindedirler. Bu marjinal söylemler, irfan mektebine dahi farklı yollarla sızma çabası içindedir. Hiç kimse dinin hamisi değildir. Dinin hamisi, Allah’tır. İslam dünyasında büyük zulümler, büyük katliamlar, büyük fitneler yaşanırken yaptığımız hiçbir dini tartışmanın hakikat terazisinde hiçbir değeri yoktur. Biz en şaz, en aykırı görüşleri ademe mahkum etmeyen, en kıymetli kitaplarımızda o görüşleri zikrederek süreklilik kazandırmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Hakikate ulaşmak için en dokunulmaz kürsünün ilim ve akademi kürsüsü olması gerektiğine inananlardanım. Ancak İslam coğrafyasının içinden geçtiği acıları, trajedileri dikkate almalıyız. İslam ümmetinin hakikat ve adaletten uzaklaşma temayülleri yaşarken Kur’an mahluk mudur değil midir diye tartışan seleflerimizin durumunu hatırlamalıyız. Yahut haçlılar Kudüs’ü işgal edip, Şam’a yaklaştıklarında; Bağdat Moğollar tarafından işgal edilirken Allah’ın esma ve sıfatları üzerinden birbirlerini tekfir eden alimlerimizin konumuna düşmemeliyiz.</p>
<p><strong>Türkiye’de FETÖ, İslam dünyasında DEAŞ gibi kötü örneklere bakıldığında dinî konuların, özellikle mehdilik gibi başlıkların istismar edilmesiyle din hakkında olumsuz kanaatler artabiliyor. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı öteden beri çalışmalar yaptı, yapıyor. Ancak dini istismar eden çevrelere yönelik, yaptırımlar içeren bazı girişimler ve önleyici çalışmalar da gerekmiyor mu? Örneğin son günlerde isminden çokça sözedilen bir takım problemli tiplemelere neden müdahale edilemiyor?</strong></p>
<p><strong>Din, Taraftar Toplama Aracı Değildir</strong></p>
<p>Öncelikle yanlış bile olsa farklılık arz eden din anlayışları ile açıkça yapılan din istismarını birbirinden ayırmak gerekir. Yanlış din anlayışlarıyla sadece ilim ve hikmetle mücadele edilmeli ancak din istismarına karşı behemehal zecri tedbirler alınmalıdır. Zira bu coğrafyada artık din emniyeti, dini istikrar, en az can emniyeti kadar önemli bir milli güvenlik meselesidir. FETÖ ve 15 Temmuz ihanet teşebbüsü, bu coğrafyada din kullanılarak üretilen şiddet ve terör, her türlü din istismarına karşı müteyakkız olmamızı zorunlu kılıyor. Din özgürlüğü ile din istismarını birbirinden ayırmak gerekiyor. İstismarın en kötüsü, en çirkini, en aşağılık olanı din istismarıdır. Ülkemizin bir din istismarı pazarına dönüşmesine asla izin verilmemelidir. Görevde iken de yüksek sesle ifade ettiğim gibi sahte bal satanlarla ilgilendiğimiz kadar sahte din tüccarları ile ilgilenmiyoruz. Sonra da başımıza büyük musibetler geliyor. Her inanan insanın en masum dini tezahürlerinin suç olarak değerlendirildiği, irtica ile yaftalandığı zamanlarda bunları ayırmak zordu. Ancak bugün kötü ile mücadeleden geri durmak için hiçbir mazeretimiz yoktur. Herkes bilmelidir ki din, taraftar toplama aracı değildir.</p>
<p>DEAŞ’ın militanlarına cennet vaat etmesi ne kadar din istismarıysa bir tarikatın kendi müntesiplerine cennet vaat etmesi aynı derecede din istismarıdır. Benim elimi öperseniz cennete gidersiniz, sizi cehenneme götürürken ben falan tarikatın şu kolundanım derseniz, sizi salıverirler hezeyanlarını dinlemedik mi? Allah ete kemiğe büründü benim şeyhim olarak göründü hezeyanını duymadık mı bu ülkede? Kendilerine manevi güçler atfederek insanları aldatmak din istismarı değil mi? Materyalizmin en büyük silahı olan nudizmi meşrulaştırarak iffetsizliği ve hayasızlığı, mehdiyet altında takdim etmediler mi bu güzel ülkede? Bütün bunlar din istismarı değil de nedir?</p>
<p><strong>Diyanet YenidenYapılandırılmalı</strong></p>
<p>Diyanetin yapacaklarına gelince yaşadığım tecrübelere dayanarak söyleyebilirim ki Diyanet, mevcut statüsü ve müktesebatıyla mevcut dili ve üslubuyla bunların üstesinden gelmekte çok zorlanmaktadır. Her şeyden önce Diyanet’in her açıklaması siyasetin müdahalesi olarak algılanmaktadır. Daha yeni kurulan genişletilmiş istişare heyetinin bu konuları çok daha geniş bir şekilde ele alması zarureti olduğunu ifade etmek isterim.</p>
<p><strong>“Su-i misal emsal teşkil etmez” ama kötü örnekler üzerinden tüm cemaatler ve bütün dindarlar töhmet altında bırakılabiliyor. Ülkemizde bir cemaat ve tarikat sorunu var mı? Cemaat ve tarikatların devlete ve devletin cemaat ve tarikatlara bakışı konusunda son dönemde yaşananları da göz önünde tutarak neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ümmetin Vahdetini Parçalayan Bir Yapıya Cemaat Denmez</strong></p>
<p>Dini meselelerde maalesef su-i misal emsal teşkil ediyor. Tabii ki ihlas ve samimiyetle hizmet eden ile aldatanı birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Tasavvuf bir gönül terbiyesi olarak bu topraklarda İslam çağrısının ve dini hayatın mayasıdır. Ancak ilimsiz, hikmetsiz, marifetsiz tarikat yola koymaz, yoldan çıkarır. Abdulkadir Geylani’nin meşhur bir sözü vardır: “Eğer bir şeyhte beş vasıf olmazsa o, insanları cehalete götüren bir deccale dönüşür.” Birinci vasfı alim ve arif olmaktır. Gönüllülük, fütüvvet ruhu, Rıza-i Bari gibi gayelerden sapan dini yapı, cemaat olmaktan çıkar. Ümmetin vahdetini parçalayan bir yapıya cemaat denmez.</p>
<p>Tarikat ve cemaatler Müslüman toplumların bir realitesidir. Yasakla bir yere varılmaz. Ancak görevde iken de sık sık ifade ettiğim gibi her cemaat ve her tarikat toplumun huzuruna bir sözleşme ile çıkmalıdır. Yaptığı, yapacağı ve yapmayı düşündüğü bütün hizmetlerini topluma deklare etmeli, dayandığı İslami ilkeleri, prensipleri ilan etmelidir. Her bir yapı kendini bu sözleşme ile sınırlamalı, bu sözleşme tabiri caizse onun anayasası olmalıdır. Bilhassa İslam’ın inanç ve ahlak ilkelerine sadakat esas olmalıdır.</p>
<p><strong>Türkiye’de dinî istismarı önlemek konusunda öteden beri bazı çalışmalar yapılmış. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde Meclis-i Meşayih düzenlemeleri var. Bu konu politik tazammunları açısından muhataralı bir alan olmakla beraber günümüzde de bir şekilde el atılması gereken bir konu değil mi? Dinle ilgili tartışmaların bir otorite kanalıyla denetim altında tutulması gerekmiyor mu? </strong><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle medyadaki din tartışmalarına müdahil olabilir mi? Yoksa “çağın ruhu bunu gerektiriyor, artık denetim ve kontrol çok zor.” diyerek bu alanı olduğu şekliyle bırakmak mı lazım?</strong></p>
<p>Meclis-i Meşayih bir devlet müdahelesi değil, bir iç düzenlemedir. Ancak Meşihat eliyle yapılmıştır. Kısa bir süre de olsa istismarları önlemiştir. Ancak kalıcı hale getirilememiştir. Yine de elimizde bir örnek olarak durmaktadır. Bizzat kendileri tarafından belirlenecek bir ilmi ve ahlaki denetim mekanizmasının zarureti ortadadır. Bu mekanizma sadece sözünü ettiğim sözleşmeye sadakati murakabe etmelidir. Az önce de ifade ettiğim gibi Diyanet yapısal sorunlarını çözmeden, ilmi ve entelektüel müktesebatını yükseltmeden tek başına bu görevi yapamaz. Nitekim Diyanet 15 Temmuz’dan sonra, Olağanüstü Din Şurası’nı toplamış ve bu şurada 42 kişilik genişletilmiş istişare heyetini kurmuştur. Bu kurul eski Başkanları, eski Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlarını ve toplumun saygı duyduğu hocaları bünyesine almıştır. Bu kurulun görev verdiği bir komisyon bütün dini yapılarla görüşmeler yapmıştır. Bunun nasıl neticeleneceğini beklememiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Dinle ilgili tartışmalarda şahıslardan kaynaklanan problemler yanında usul ve metodoloji sorunları da öne çıkıyor. Dinî yorumlar konusunda usul açısından yeni ve özgün çalışmalara ihtiyaç var gibi. “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” başlığıyla doktora çalışması yapmış bir akademisyen olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ahkâm Kesen Fetvalara Değil, Hikmetli Öğütlere İhtiyacımız Var</strong></p>
<p>Din tartışmaları hiçbir zaman bu kadar usulden, metodolojiden hatta tartışma adabından, ihtilaf ahlakından kopmamıştır. Usul derken hem dini metinleri anlamak için inşa edilen usul ilimlerini, hem din ile varlık, hayat, kainat arasındaki ilişkileri hem de dil ve üslubu kastediyorum. Dijital iletişim devrimi ile her türlü bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ancak doğru bilgi ile yanlış bilgiyi birbirinden ayıracak kriterler, bilgiyi salih amele dönüştürerek usul yok oldu. Malumatımız arttıkça cehaletimiz artmaya başladı. En kötü mühendislik, cehalet mühendisliğidir. Cehalet mühendisliği bilgi yükleyerek cahil bırakmaktır, enformatik bir cehalettir. Bizim bilgi tasavvurumuzu üç kelime birlikte ifade eder: İlim, hikmet ve marifet.</p>
<p>Din doğru bilgiye dayanmak zorundadır. Sahih ilim olmazsa, iman da ibadet de sahih olmaz. Dinin anlatım dili ise hikmet dilidir. “Allah’ın yoluna hikmetle çağır.” buyuruluyor. Usulsüz füru bilgisi ne kadar yanlışsa, hikmetsiz hüküm bilgisi de o kadar yanlıştır. Ahkâm kesen fetvalara değil, hikmetli öğütlere ihtiyacımız var. Zira fetva kazai değil, diyanidir. Akıl ve felsefe olmadan hikmet olmaz. Hikmetsiz konuşanların akıl ve felsefe düşmanlığı bundandır. Gazzali der ki: “Akıl, Allah’ın nurundan bir parçadır.” Yine der ki “akıl içten gelen bir vahiy, vahiy dıştan gelen bir akıldır.” Akıl vahiy dengesini kurmak için İslam medeniyeti bir kütüphane dolusu kitabı miras bırakmıştır. Bu mirastan mahrum olanlar “aklı kenara koymadan cennet olmaz.” dediler. Oysa Kur’an bunun tersini söylüyor. İnsanlar ateşe doğru giderken “biz peygamberi dinleseydik ve aklımızı kullansaydık cehennem ehlinden olmazdık.” diyeceklerdir.</p>
<p>Türkiye’de ve İslam dünyasında dinî açıdan sorun alanı olarak gördüğünüz başlıklar nelerdir? Öncelenmesi ve bir an önce çözüme kavuşturulması için çalışmalar yapılması gereken konular ve bunların nasıl çözülebileceğine dair önerileriniz nelerdir?</p>
<p><strong>İman Emana, İslam Selama Dönüşmelidir</strong></p>
<p>Öncelikle yapılması gereken imanın emana, İslam’ın selama dönüşmesi gerekliliğidir. Barış ve güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz. Bizi birleştirmeye gelen İslam’ın yanlış anlayışlarımızın kurbanı olması, İslam üzerinden sürekli parçalanmaya devam edişimiz, ümmetin arasında vahdeti tesis edemeyişimiz en büyük sorundur. Değer ve ahlak üreten bir dindarlığa sahip olamayışımız en önemli meselemizdir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutmakla mükellef kılınmış bir ümmetin kendi arasında adaleti tesis edememesi bütün insanlığa ve bütün varlığa rahmeti taşımakla sorumlu tutulmuş bir ümmetin kendi arasında dahi merhameti yerleştirememiş olması en önemli sorun alanlarıdır. Dahası coğrafyamızda zulmün egemen olması, dinin şiddet üreten bir unsur olarak algılanması kabul edilebilecek bir husus değildir. Şüphesiz bütün bunlarda coğrafyamızın küresel güçlerin çatışma alanlarına dönüşmesinin payı unutulmamalıdır. Ancak bizden kaynaklanan hususları da unutmamak gerekir. Bütün peygamberler bir kötülükle bir musibetle karşılaştıklarında “Allahım biz kendimize zulmettik.” , “Allahım ben kendime zulmedenlerden oldum.” diyerek öz eleştiri yapmışlardır. Oysa bugün biz Müslümanlar başımıza ne gelirse gelsin “Allahım onlar bize zulmettiler.” diyoruz. Suçu başkasına atarak kurtulamayız.</p>
<p><strong>Ahlak, Dinin Ruhu ve Gayesidir</strong></p>
<p>Dijital dünyada her türlü bilgiye ulaşmak kolay oldu. İnternet ortamındaki dini bilginin büyük kısmı sorunludur. Eğitim sistemlerimiz bilgi yüklemekten çıkıp doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edecek metotları vermelidir. Sahih dini bilgi sorunu en önemli sorun haline geldi. Ahlak meselemize tekrar vurgu yapmak isterim. En kötü sekülerizm, dinin ahlaktan ahlakın dinden ayrılmasıdır. Dinin ahlaktan ayrılması dinin kendisinden ayrılmasıdır. Ahlak, dini ahkâmın aklıdır. Dinin ruhu ve gayesidir. Allah Resulü: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.<br />
Dindarlığı ibadet-i mersumeye yani şekli ibadetlere hasretmekle olmaz. Bir yazarımızın ifadesiyle sol elle yemek yemenin günah olduğuna inandığımız kadar yetim hakkına girmenin, yalan söylemenin, iftira atmanın günah olduğunu kabul edip yaşadığımız zaman ahlak sorununu çözmüş oluruz. Bütün bunları önce İslam anlayışımızı tashih ederek, din eğitimi ve insan yetiştirme düzenlerimizi gözden geçirerek gerçekleştirebiliriz. Kültürel olanla dini olanı ayırarak, dinin sabiteleri ile değişkenlerini tespit ederek düzeltme yoluna girebiliriz.</p>
<p><strong>Ülkemizde farklı anlayışlarla da olsa “Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa da olur.” diyebilenler var? Sizce Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa ne olur? Bu yönde sol ve liberal çevrelerle bazı dindar çevreler tarafından dile getirilen talepleri nasıl karşılıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Bekası İçin Üç Müessese Önemlidir</strong></p>
<p>Ben şahsen din üzerinden sürekli bölünen bu coğrafyada Türkiye’nin bekası için üç müesseseyi önemli görüyorum. Dini bilimlerle tabii fen bilimlerini ayırmayan İmam Hatip Liseleri, İslami ilimlerle felsefi sosyal bilimleri ayırmayan İlahiyat Fakülteleri, din hizmetlerini tarihteki sürekliliği ile tanzim eden Diyanet İşleri Başkanlığı. Ancak bugün her üç müessese de mevcut halleri, konumları ve programları ile bize yetmemeye başladı. Her üçü de altmışlı yetmişli yılların dünyasına hitap etmeye devam ediyor. 21. yüzyılın meydan okumalarını dikkate alarak, coğrafyamızda yaşadığımız acıları ve trajedileri göz önünde bulundurarak ve bugünkü genç kuşakların yaşadığı büyük kopuşları düşünerek her üç müessesenin hem yapılarını hem programlarını hem de kullandıkları dil ve uslubu değiştirmeleri elzemdir.</p>
<p><strong>Menderes’in Hazırlattığı Diyanet Kanunu</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam’la kurmak istediği varoluşsal ilişkinin devamı olarak görüyorum. Ancak Türkiye’de her siyasi anlayışın, her düşüncenin, her ideolojinin kendine göre bir Diyaneti oldu. Dini ihtiyaçlarımızı, sorunlarımızı, coğrafyamızı ve geleceğimizi dikkate aldığımızda Diyanetin mevcut yapısı, statüsü ve konumuyla bu devasa sorunları çözmesi mümkün değildir. Bugünkü Diyanet, mevzuatı ve yapısı itibari ile 60 ihtilalinin kurduğu Diyanettir. Sn. Cumhurbaşkanımızın ülkemizi dünyaya açması ile birlikte öncelikle 2007 &#8211; 2017 yılları arasında Diyanet bütün dünyaya açıldı. Kaybettiğimiz nice kardeşlikleri yeniden tesis etmeye başladı. Orta Asya ve Balkanların yanında, Afrika, Latin Amerika, Pasifik Asya’da önemli hizmetler yapmaya başladı. Dünyadaki bütün Müslüman azınlıklara ulaşmaya, din eğitimi ve din hizmetleri alanlarındaki tecrübelerini yeryüzündeki bütün kardeşleriyle paylaşmaya başladı. Diyanet bütün bunları, konumunu, yasal sınırlarını ve mevzuatı aşmaya çalışarak yaptı. Milletimizin katkıları, Diyanet Vakfı’nın lojistik desteğiyle yapmaya çalıştı. Bu durum, Diyanet’in milletimiz nezdinde ve bütün dünyada kazandığı konum ile Türk mevzuatı içinde 657’ye tabi konumu arasında büyük mesafeler oluşturdu. Bu mesafe yeni bir reform ile kapatılmadan, geleceğin Diyaneti kurulmadan bütün bu sorunlarımızı mevcut haliyle çözmesini bekleyemeyiz. Ben şahsen başkanlığım döneminde hep bu çaba içinde oldum ancak muvaffak olamadım. 1952’de rahmetli Adnan Menderes’in Ali Fuat Başgil’e hazırlattığı muhteşem bir Diyanet kanunu var önümüzde. Eğer o kurulabilseydi inanın Diyanet sadece Türkiye’deki boşlukları değil, coğrafyada oluşan dini otorite boşluğunu da dolduracak kıvama gelirdi.</p>
<p><strong>Türkiye’deki din anlayışının İslam dünyasına bakan yönüyle sahip olduğu imkânlar ve kısıtlar bakımından neler söyleyebilirsiniz? Diyanet İşleri Başkanlığı son dönemlerde hem yurt içinde hem de yurt dışında güzel açılımlar sağladı. Yayın faaliyetlerine ağırlık verdi. Sahip olduğu potansiyeli de göz önünde tutarsak sizce yeni dönemde ne tür çalışmalar yapmalı? Gönül coğrafyamıza yönelik çalışmalar bakımından değerlendirme yaptığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerine düşeni yeterince yaptığını söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Dinle ve Din Eğitimiyle İlgili Kurumlar Kendilerini Yenilemeli</strong></p>
<p>İslam evrensel bir dindir. Irklara milletlere, coğrafyalara göre tasnif edilemez. Arap İslamı, Türk İslamı, Berberi, Fars İslamı diye farklı İslamlar olmaz. Ancak her milletin bir anlayışı, yaklaşımı olabilir. Bizim İslam anlayışımızın arkasında üç büyük medeniyet tecrübesi vardır. Biri Orta Asya’da Maveraünnehir Medeniyeti. İbn Sina ile Buhari’yi, Farabi ile Ahmed Yesevi’yi birlikte çıkaran, akli ilimlerle nakli ilimleri ayırmayan, İslami ilimlerle felsefeyi tasavvufla birlikte inşa eden büyük bir gelenek. İkinci tecrübe, Selçuklu tecrübesidir. Bilhassa ilim alanında sahip olduğumuz Selçuklu tecrübesi küçümsenemez. Nizamiye medreseleri, Cüveyniler, Gazzaliler, bu dönemin eserleridir. Üçüncü tecrübe ise büyük Osmanlı tecrübesidir. Osmanlı tecrübesi bu anlayışı evrensel hale getiren büyük tecrübedir. Cumhuriyet döneminde yaşadıklarımız ise bize daha farklı tecrübeler kazandırmıştır.<br />
Bugün yapılması gereken bütün bu tecrübeleri birleştirerek asrın idrakine hitap etmektir. Bir önceki sorunuza cevap verirken de ifade ettiğim gibi Diyanet başta olmak üzere zikrettiğim kurumlar mevcut halleriyle bu büyük gelenekleri güncelleyerek geleceğimizi kurmakta zorlanırlar. Bir yeniden yapılanma hayati önem arz etmektedir. Ve ben bu yenilenmeyi bir beka meselesi olarak görüyorum.<br />
Tarihte vahdeti sağlayan büyük müesseselerin bıraktığı boşluğu doldurmak için her ülke kendi çaresine baktı. Mısır, Ezher Şeyhliğini ihdas etti. Tunus, Zeytune’ye benzer bir rol verdi. Malezya, Pakistan ve İran bütün İslam Dünyasına hitap eden birer uluslararası İslam Üniversitesi kurdu. Suudi Arabistan, Rabıta’yı kurdu. İran, Velayet-i Fakih adı altında bir rehberlik oluşturdu. Ancak bunların hiçbirisi o tarihteki boşluğu dolduracak vahdeti sağlayamadı. Bugün bu tarihi boşlukları din hizmeti yürüten kurumlardan çok, doğru bilgi üreten, alim yetiştiren ilmi müesseselerle doldurmak daha doğrudur.</p>
<p>Türkiye, hem ilahiyat fakültelerinde üretilen bilgiyi dünya ile paylaşamadı hem de İslam dünyasının bu çağın sorunlarını çözecek alim yetiştirme ihtiyacına karşılık verecek ilmi müesseleri kuramadı. Bugün İslam’ın makul, mutedil, medeniyetler kuran anayolunu ihya edecek, Doğu’ya da Batı’ya da hitap edecek ilim merkezlerine ihtiyaç var. Bugün bu ihtiyacı karşılamak İslam dünyasının umudu haline gelen, Kudüs’ü en çok himaye eden, arkasında Maveraünnehir, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi olan Türkiye’ye daha çok yakışır diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Din-devlet ilişkileri bağlamında çok hassas bir yerde duran Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle din anlayışlarının farklılığı sebebiyle kararsız durumda kalan insanlara yönelik neler yapabilir? Genel anlamda Türk insanı çatışmacı ve sorunlu yaklaşımlarla yüz yüze geldiğinde dinî otorite olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı kendisinden beklenenlere cevap verebiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>Dijital Vaizler Dönemi ve Kaybolan Tevazu</strong></p>
<p>Bugün sadece ülkemizde değil bütün islam diyarlarında bir vaaz ve fetva karmaşasının yaşandığı muhakkaktır. Çatışmacı ve sorunlu bir din dili kullanıyoruz. İslam dünyasında büyük acılar ve felaketler yaşanırken din adamlarının çözüm aramayı bırakıp, bilinçaltında kalan tarihsel ihtilafları körükleyerek toplumları bölmesi en büyük tehlikedir.<br />
Dijital kürsülerine kurulan medya vaizlerinin nasih ve emin sıfatlarını bir tarafa bırakarak tarihte kalmış ihtilafları, düşmanlıkları ekranlara veya sosyal medya hesaplarına taşıyarak bir din ve mezhep kavgası başlatması, her birinin kendi mecrasından mevzi ve taraftarlar edinip diğer tarafa acımasızca saldırması ahlaksızlıktır. En önemlisi de devletlerin ve medeniyetlerin çöküş ve çözülüş dönemi tartışmaları diyebileceğimiz anlamsız, faydasız, beyhude tartışmaların genç nesillerin bilinçlerini yaralaması, zihinlerini ve kalplerini işgal etmeleridir.</p>
<p>Esefle belirteyim ki bütün bunlar oldu. Sadece tekke, dergah kürsülerinden değil, dijital medya kürsülerinden şii-sünni, sufi-selefi, ehl-i hadis-ehl-i kur-an, tarihte yaşanmış ne kadar ihtilaf varsa gündeme taşıdılar. Hem de tartışma adabını ve ihtilaf ahlakını bir tarafa bırakarak&#8230; Mezhep ihtilafları, Kerbela savaşları, tekfir hastalıkları evimizde, masamızda, cep telefonlarımızda boy göstermeye başladı. Herkesin söz söylediği bir alan oldu internet. Yüzlerce yanlış bilgi ve o bilgiler ışığında inşa edilen algılara hiçbir şeyin kendisi olmadığı, her şeyin abartıldığı bir dünya, hakikat değil sanal bir dünya, imaj reklam ve propaganda dilinin hakim olduğu bir dünya&#8230; Biz Müslümanlar son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi buna da hazırlıksız yakalandık. Dinin internet ortamına taşınması süreci nasıl olacaktı? Dinin hakikatleri sanal bir alemde nasıl ifade edilecekti? Her an internet ortamlarına aktarılan bilgi nasıl denetlenecekti? İrşad, davet ve tebliğ dili imaj reklam ve propaganda dili ile nasıl ifade edilecekti? Oyun, eğlence ve alay üzerine kurgulanan sosyal medya ortamlarında dinin hakikatleri nasıl anlatılacaktı? Bütün bunlarla ilgili hiç bir hazırlığımız yoktu. Bugün internette mevcut olan dünya bilgi varlığı içinde İslam bilgi varlığı sıhhat ve doğruluk açısından ciddi sorunlar taşımaya devam ediyor. Biz bütün bunları düşünecek zaman ararken hız çağının getirdiği dijital dünya hükmünü icra etti. Bütün İslam dünyasında sanal alemin ürettiği ve her türlü denetimden uzak dini bilgiler insanlığı kuşattı. Hatta bu sanal alemin ürettiği dini grup ve organizasyonlarla sanal dini cemaatler oluştu. Bu dini cemaatlerin müritleri, mürşidleri, şeyhleri, vaizleri, kürsüleri oldu.</p>
<p>İslam dünyasının umudu haline gelen ülkemiz bundan azade olacak değildi. Özellikle son on beş yılda din konusunda tanınan özgür ortamlardan istifade eden nice insan internet ortamında dijital bir kürsüden insanlara din anlatmaya başladı. Tarih ilk defa bir dakikalık ilginç fetvalara şahit oldu. Bu durum camide, tekkede, dergahta, vaaz vermeye benzemiyordu. Vaizlerimizin nasih ve emin sıfatlarını sanal alemde korumaları güçtü. Mahviyeti görsellikle ifade etmek, ihlas ve samimiyeti reklam ve propaganda diliyle fon müziği eşliğinde korumak imkansızdı.</p>
<p>Hikmet ve mev’iza-i hasene üslubunu reytinglere feda etmemek zordu. En önemlisi dijital kürsülere kurulan vaizlerin her şeyi ama her şeyi bilmesi gerekiyordu. Düşünmeye araştırmaya fırsat verilmiyordu. Bu mecra bilmiyorum demeyi, bilmiyorum diyeni kabul eden bir mecra değildi. Bu mecra, alimde olması gereken tevazuyu reddediyordu. Her şeyi biliyor olmanın kibrine kapılmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Bütün bu zorlukların farkında olsun olmasın İslam dünyasında nice hocalarımız, vaizlerimiz, din anlatıcıları bu zor olanı seçtiler ve her biri bir dijital kürsüye kurularak dini anlatmaya başladı. Hiç birinin elinde bu yeni vaazın bir adabı, bir usulü yoktu. Her biri kendi adabını ve usulünü, dilini, üslubunu kendisine göre şekillendirmeye başladı.</p>
<p>İşte sizin sorunuzda ifade edilen çatışmacı sorunlu söylemler bu şekilde ortaya çıktı. Bu küresel bir sorundur. Bu hal karşısında Diyanet tek başına ne yapabilir? Diyanet, bu polemiklere katılmayı bugüne kadar doğru bulmadı. Ben de doğru bulmadım ancak bu Diyanet’in ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>Din İşleri Yüksek Kurulu önce fetvanın dilini, üslubunu gözden geçirmelidir. Camide kullandığımız dil tıpkı cami gibi daima kuşatıcı olmalıdır. Dışardaki din tartışmaları asla minbere taşınmamalıdır.<br />
Bilgi takip kurulları oluşmalı. İlahiyat fakültelerinden yardım almalı. Bunlar çok düşünüp de yapmakta zorlandığımız hususlar olmuştur. Biz kendi dönemimizde, nöbetimizde bu kadar yapabildik. İnşallah bizden sonraki kardeşlerimiz hem bizim eksik bıraktıklarımızı tamamlar, hem de yapamadıklarımızı en güzel şekilde icra mevkiine koyarlar.<br />
Bu konulardan iki yıl önce başlayan bazı çalışmaların neticelendiğini zannediyorum. Bizden sonra görevi alan bütün kardeşlerimize rıza-i Bari’ye uygun muvaffakiyetli çalışmalar niyaz ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin “Terör Ordusu” Planı Suya  Düştü&#8230; Orta Doğu’da Dengeler Değişiyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-teror-ordusu-plani-suya-dustu-orta-doguda-dengeler-degisiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:52:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Terör Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[TSK]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1614</guid>

					<description><![CDATA[Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı. Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir. Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor. Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz. PKK İçin Afrin’in Önemi PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı.</strong></p>
<p><strong>Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin</strong></p>
<p>Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir.</p>
<p>Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor.</p>
<p>Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz.</p>
<p><strong>PKK İçin Afrin’in Önemi</strong></p>
<p>PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki Kürt nüfusun varlığı da örgüt açısından bazı demografik avantajlar sağlıyordu. Özellikle Ayn el Arap ve Afrin’de yoğun olarak Kürt nüfus bulunması, dönemin Suriye yönetiminin örgüte verdiği destek vs. nedenlerle PKK terör örgütünü bölgede güçlendirmişti. Afrin bölgesi, örgüt açısından çok sayıda avantaj barındırıyordu.</p>
<p>Bölgenin dağlık yapısı, Akdeniz’e açılan kapılardan olması, Türkiye ile Suriye arasındaki Hatay gerilimini kullanması gibi nedenlerle örgüt Amanoslar üzerinden bölgede etkinliğini artırıyor, siyasi gücünü pekiştiriyordu. Irak’ın kuzeyindeki peşmerge destekli partilerin de diğer bölgelerde yoğunlaşması, Afrin’de PKK’nın aradığı boşluğu oluşturmuştu. Ayrıca Afrin önemli bir ekonomi merkeziydi. Afrin’in zeytin, zeytinyağı, un ve şeker üretiminde ciddi bir merkez olması, terör örgütüne mali kaynak sağlamasına yol açtı.</p>
<p>Bu durum yıllar sonra PKK’nın Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde oluşturduğu KCK’nın Suriye ayağı olarak kurulan PYD döneminde de devam etti. Örgütün Suriye iç savaşı başlamadan önce yığınak yaptığı yerlerden biri de Afrin’di. Bu hazırlıklar, 2011 yılı Mart ayında başlayan gösteriler ve ardından çıkan iç savaşla sonuç vermeye başladı. Terör örgütünün silahlı teröristlerinin 2012 yılı Temmuz’unda ele geçirdiği üç merkezden biri, Hatay’ın hemen dibindeki Afrin bölgesiydi. Bu dönemde terör örgütü PYD, silahlı teröristlerinden oluşturduğu YPG’nin ilanını da yaptı. Artık bölge YPG’li teröristlerin kontrolüne geçmişti.</p>
<p><strong>Koridor Planı Ortaya Çıkıyor</strong></p>
<p>Bu hamlenin üzerinden henüz birkaç ay geçmişti ki, şu an tutuklu bulunan Aysel Tuğluk, esas planın merkezini ve özünü itiraf eden bir yazı yazdı. Tuğluk, Radikal 2 internet sitesinde 21 Eylül 2012 tarihinde yayımlanan “Yeni Stratejik Hamleler” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:</p>
<p><em>“Sanırım Washington koridorlarında kavramlar epeyce değişti.</em></p>
<p><em>I- Basra’dan Akdeniz’e ‘Kürt koridoru’ üzerine uzun vadeli planlar tartışılıyor.</em></p>
<p><em>II- Sünniler, Şiiler ve farklı Sünni aktörler arasında Kürtlerin tampon ve denge unsuru olması konuşuluyor.</em></p>
<p><em>III- Ortadoğu’da Hıristiyan azınlıklar ile Kürtler arasında yeni bir ‘seküler merkez’ inşası düşünülüyor.”</em></p>
<p>Koridor demek, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgenin birleştirilmesi ve genişletilmesi hedefinin işaretiydi. Ancak önce buraların sağlamlaştırılması, askeri anlamda tahkim edilmesi gerekiyordu. Örgüt önüne ilk hedef olarak bunu koydu. 2014 yılının Ocak ayında Cezire ve Ayn el Arap’ın yanı sıra Afrin’de kanton yönetimi ilan edilmesi bunun işaretiydi.</p>
<p>Türkiye’nin hassasiyetleri daha çok kaşınmaya başlamıştı. Özellikle Türkiye’de PKK’nın silah bırakmasını esas alan Çözüm Süreci devam ederken yapılan bu hamle, sürece yönelik şüpheleri de artırdı. Örgüt, Türkiye’deki çatışmasızlık sürecini sadece Türkiye içinde değil, Suriye’de de istismar ediyordu.</p>
<p><strong>DAEŞ’in Ortaya Çıkması ve “Kobani” Olayları</strong></p>
<p>Örgüt açısından koridorun birleştirilmesi planı, DAEŞ’in ortaya çıkmasıyla rahatça uygulanmaya başlandı. DAEŞ terör örgütünün kanlı saldırıları gerekçe gösterilerek PYD adım adım toprak işgalini genişletti. Koridor için de ilk hamle Cezire bölgesi ve Ayn el Arap arasındaki Tel Abyad bölgesi işgal edilerek yapıldı.</p>
<p>DAEŞ’in Ayn el Arap’a yaptığı saldırı ile Batı kamuoyunda “seküler Kürt siyasi örgütü” görüntüsü kazandırılan PYD terör örgütü, Türkiye’nin NATO’daki müttefiki ABD’nin büyük askeri desteği ile bu kuşatmayı sonlandırdı. Artık örgütün Batı dünyasında önü açılmıştı. Sadece Kürtlerin yaşadığı topraklar değil, koridor planı ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn edecek hamlelerin yapılacağı Arap, Türkmen coğrafyası da örgütün ve akıl hocalarının hedefindeydi.</p>
<p>Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sona ermesi ve güvenlik güçlerimizin PKK terör örgütünü adeta ezmesi, PYD’nin de gözünü korkuttu. Ancak üst akıl terör örgütüne yeni rotasını çizmişti.</p>
<p>Herkes, PKK terör örgütünün şehir merkezlerindeki militanlarına indirilen darbelere kilitlenmişken PYD, Afrin ile diğer bölgenin birleştirilmesi için ilk hamleyi yaparak 2016 yılının Haziran ayında Fırat’ın batısına geçerek Münbiç’i işgal etti. Bundan sonraki hamle, Münbiç’in Afrin’le birleştirilmesiydi. PKK/PYD unsurları Suriye’nin kuzeyindeki sözde “Kobani”, “Cezire” kanton yapılarını Afrin’le birleştirmek için güneyde El Bab’ın kuzeyi, Mare ve Tel Rıfat hattını, kuzeyde ise Cerablus ve Azez hattını kullanmak istedi.</p>
<p><strong>Fırat Kalkanı İlk Hançer</strong></p>
<p>Tüm bu süreçte Türkiye, diplomasi ile sorunu çözme yolunu denedi. Başta ABD ile olmak üzere tüm müttefikleri PYD konusunda ikna çalışmaları, içeride de yaşanan bazı gelişmeler ve FETÖ unsurlarının etkinliği nedeniyle sonuç vermedi.</p>
<p>15 Temmuz’da yaşanan işgal girişimi püskürtülünce askeri hamle zamanı gelmişti. O zor dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, koridor planının tam ortasına “hançer saplama” olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Yaklaşık 7 ay süren harekat sonucunda Türkiye Cerablus ile El Bab arasındaki yaklaşık 40 km’lik alana yerleşti ve PYD’nin Münbiç’teki teröristleriyle burun buruna geldi. Türkiye koridor planına ilk hançeri saplamıştı. Harekat sona erdikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Nisan 2017 tarihinde yaptığı açıklama bugünlerin habercisi gibiydi. Trabzon’da yaptığı konuşmasında terörle mücadele konusuna atıf yapan Erdoğan şunları söylemişti:</p>
<p>“El Bab’ın teröristlerden temizlenmesiyle Fırat Kalkanı harekatının birinci etabı şuanda bitti. Bundan sonra da olacak tabii. Durmak yok yola devam. Diğer bölgelerde de terör örgütlerinin tepelerine binmek için hazırlıklar yapıyoruz. Yeni harekatlara yeni isimler vereceğiz. Baharı bekleyen tüm terör örgütlerine PKK, YPG, DAEŞ, FETÖ’ye çok güzel sürprizlerimiz var. Önümüzdeki aylar Allah’ın izniyle Türk milletinin baharı teröristlerin ise kara kışı olacaktır. Biz terör örgütleri üzerinden kurulan oyunu bozacağız.”</p>
<p>Gerek Erdoğan gerek diğer üst düzey isimler, benzer açıklamaları bu yılın Ocak ayı başına kadar yineledi. Çünkü tehdit devam ediyordu. Fırat Kalkanı harekatı sırasında sık sık çatışmalar çıksa da, Türkiye PYD’nin işgal ettiği bölgelere henüz müdahale etmemişti. Kamuoyunda ağırlıklı olarak iki hedef nokta konuşuluyordu: Münbiç ve Afrin. Türkiye bu konuda ilk hamleyi Afrin ile yaptı. Bu süreçte Türk devleti, diplomasiyi ve Astana süreciyle başlayan bölgesel iletişimi son derece akıllıca uyguladı. Astana sürecinin bir sonucu olarak TSK tarafından İdlib’in kuzeyinde oluşturulan gözlem noktaları kuruldu.</p>
<p>Artık bu bölgede terör örgütünün kaçacağı tek bir yer kalmıştı. İdlib’in doğusunda Halep’e uzanan cep dışında artık bölge güvenlik güçleri tarafından tamamen kuşatıldı. Afrin’in PYD’den alınmasıyla örgütün Türkiye’yi tehdit edecek şekilde Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Akdeniz’e uzanan terör tehdidi minimize edilecek, koridor planına ikinci büyük hançer saplanacaktı. Bardağı taşıran ise “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri oldu.</p>
<p>İşte 20 Ocak 2018 tarihinde başlayan Zeytin Dalı harekatı bu süreçte geldi.</p>
<p><strong>Harekatın Safhaları</strong></p>
<p>Zeytin Dalı Harekatı başladığından bugüne kadar geçen süreçte, harekatın boyutları üzerine çok sayıda değerlendirme, bilgilendirme yapıldı. Başbakan Binali Yıldırım, medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı toplantıda Afrin harekatının dört safhada yapılacağını belirtti. Başbakan Yıldırım bu safhaları şu şekilde açıkladı:</p>
<p><em>“Birinci safha bir kere sınırlarımızdan içeri doğru güvenli bir alanın oluşturulması. Azez bölgesinden başlayarak, kuzey batıya doğru, oradan tekrar güney batıya doğru 130 kilometrelik Afrin bölgesinin bir güvenli şerit oluşturulması, derinliği 20-30 kilometre. İlk hedef orada güvenli bir alan oluşturacağız ki ondan sonra terör unsurlarını yok etmek için oraya ayağımızı sağlam basmamız lazım. Daha sonra gerek Afrin merkezinde gerekse diğer bölgelerinde yerleşik bu terör örgütlerinin yok edilmesi için çalışma yapılacak. Sahadaki durum netleştikçe süre de -belirlediğimiz süreler var ama- bu sürelerin tutması, erken olması biraz daha uzaması sahada karşılaşacağımız durumla netleşecek. Güneye kaçıp sivil halkın arasına karışacaklar, orada da belki sivil halkı kalkan olarak kullanacaklar. O bakımdan ikinci, üçüncü, dördüncü safhalar daha titiz çalışmayı gerektirecek. O bakımdan ilk safahatı bizim için çok önemli. Buradan 20-30 kilometrelik bir bandı güvenli alan haline getirdiğimiz zaman sonraki işlerin önemi biraz daha azalıyor. O bir temizlik harekatına dönüşüyor. Orada çok aceleci davranmamıza ihtiyaç yok.”</em></p>
<p>İstihbarat uzmanları, bu açıklamaları “güvenlik güçlerinin ve istihbarat birimlerinin bölgeyi adım adım çalıştığını gösteriyor” şeklinde yorumlamakta.</p>
<p>Bir diğer boyut da harekatın iç ve dış siyasete yansımaları oldu. Özellikle içeride terör örgütüne müzahir yapılar haricinde topyekun bir birliktelik gösterilmesi, ülke içinde ayrıştırmayı körüklemeye çalışanların başarılı olmadığını gösteriyor. Bu durum, Türk milletinin harekatın meşru olduğuna inandığını da gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin özellikle harekat öncesinde yürüttüğü diplomasi de meyvelerini verdi. Astana sürecini oluşturan ve Suriye’de etkili güç olan Rusya ile İran’ın küçük itirazlar dışında bir hamle yapmaması dikkat çekici. Hatta harekat öncesi Rusya’nın bölgeden askerlerini çekmesi, Türkiye ile Rusya arasında bir anlaşma olduğu şeklinde bir algı oluşmasına neden oldu. Yine Türk jetlerinin teröristlere yönelik hava harekatı yapması da bu çerçevede değerlendirildi.</p>
<p>Böylece, harekat öncesinde “Rusya ile anlaşılmadan bu harekat yapılırsa bölgedeki Rus hava savunma sistemleri, Türk jetlerini vurabilir” yorumları devre dışı kaldı. Üst düzey Rus yetkililerin de Türkiye’den çok ABD’nin Suriye politikalarını çok sert bir dille eleştirmesi de dikkat çekici. Bunların en çarpıcısı Rusya’nın Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “ABD’nin Suriye’de tek taraflı eylemleri Türkiye’yi çıldırttı” demesi oldu.</p>
<p><strong>ABD’nin Tepkisi Cılız</strong></p>
<p>Harekatın en çok merak edilen yönlerinden bir tanesi de Amerikan yönetiminin göstereceği tepkiydi. Ancak gerek Amerikan yönetiminden gerek Pentagon’dan yapılan açıklamaların, Türkiye’nin haklılığını hedef almaması ve sadece “sükunet” çağrıları içermesi dikkat çekiciydi. En sert tepki “Türkiye’nin DAEŞ’le mücadeleye odaklanması” yönünde oldu. Ancak harekatın üçüncü günü ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’un Komutanı General Joseph Votel’in Suriye’nin Rakka kentine yaptığı ziyaret dikkat çekti. Bilindiği üzere Rakka şu an terör örgütü PYD-YPG’nin kontrolünde bulunuyor. Votel burada terör örgütü elebaşları ile görüşmeler yaptı. ABD, adeta dolaylı bir mesajla PYD-YPG’nin yanında olduğu mesajı da veriyordu.</p>
<p><strong>Askeri Boyut</strong></p>
<p>Bu yazıyı kaleme aldığımızda harekat henüz dördüncü gününü tamamlamıştı (24 Ocak 2018). Bu dört günde Türk Silahlı Kuvvetleri 3 şehit vermişti. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasına göre, harekat sırasında 260 PKK/KCK/PYD-YPG ve DAEŞ’li terörist etkisiz hale getirilmişti.</p>
<p>TSK unsurlarının, Afrin dört bölgeden kuşatması ve belli yerlerde işgal altındaki bölgeleri kurtardığı bilgileri de haber merkezlerine ulaşmaya başladı. Özellikle Burseya Dağı’nın hemen harekatın ilk günlerinde kontrol altına alınması büyük başarı olarak nitelendiriliyor. Burseya Dağı, Azez ile Afrin arasında stratejik bir nokta olarak görülüyordu. Bu dağın teröristlerden temizlenmesi, buradan gelebilecek saldırıların da önüne geçecek.</p>
<p>Ayrıca Türk jetlerinin terör örgütü hedeflerine yönelik son derece başarılı bir operasyon gerçekleştirmesi de dikkat çekici. Özellikle FETÖ gibi bir yapıyı sökmeye çalışan hava kuvvetlerinin başarısı, kara birliklerine büyük güven verdiği söyleniyor.</p>
<p>Yine bölgede Özel Kuvvet ve komando birliklerinin de gerek özel operasyonlar gerek süpürme harekatında etkili olduğu bilgileri ulaştı. Bu unsurlara verilen tank desteği de harekatın başlangıçtaki başarısında etkili olmakta.</p>
<p>Harekatın planlanan çerçevede sürmesi durumunda 2-3 ayda bitebileceği kaydedilirken, PYD-YPG’nin bu bölgede fazla direnemeyeceği ifade ediliyor. Ancak bu konuda en fazla merak edilen ve araştırılan konu ise Afrin ve PYD işgali altındaki diğer bölgelerde bundan sonrasında ne olacağı?</p>
<p><strong>Bundan Sonra Ne Olur?</strong></p>
<p>Ayrı bir makale konusu olabilecek bu soru, tehdidin Afrin kurtarılırsa sona ermeyeceğinin adeta önemli bir göstergesi. Türkiye’nin tam karşısında Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 15’ini işgal eden PYD-YPG terör örgütünün varlığının oluşturduğu tehdit, vurguladığımız üzere Afrin’le sınırlı değil. Özellikle PYD’nin kontrol ettiği coğrafyanın kuzeyinde yer alan Ayn el Arap, Tel Abyad ve Kamışlı hattı ile güney doğusunda Rakka’ya inen bölge bu terör örgütünü beslemeye devam ediyor. Türkiye’ye yönelik çok sayıda terör saldırısının merkezi de buralarda. Kamışlı’dan, Ayn el Arap’tan giriş yapan teröristlerin gerçekleştirdiği saldırılar halen hafızalarda. ABD’nin Münbiç dahil olmak üzere çok sayıda bölgede varlığı da kafa yorulan bir başka konu.</p>
<p>Türkiye’nin baskısıyla Zeytin Dalı’na yumuşak tonda tepki vermeyi tercih eden ABD’nin, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki bölgede daha sert bir direnç göstereceği belirtiliyor. Bölgede Amerikan unsurlarının ve üslerinin varlığı da bu tezi kuvvetlendiriyor. Pentagon’dan yapılan açıklamalarda da bunun işaretlerini görebiliyoruz.</p>
<p>PYD-YPG terör örgütünün Afrin’deki unsurlarını sahiplenmeyen ancak diğer terör bölgelerine yönelik bir eleştiri getirilmemesi dikkat çekici. Votel’in sözünü ettiğimiz Rakka ziyareti de yine bu çerçevede dile getirilebilir. Pentagon yalanlasa da bu ülkenin, Türkiye-Suriye sınırındaki Tel Abyad’a yığınak yaptığı yönündeki bilgilerin haberlere yansıması da dikkat çekici.</p>
<p><strong>Şam Yönetimi Detayı</strong></p>
<p>Bir diğer merak edilen konu, Astana sürecinin aktif aktörleri Rusya ve İran’ın sözü edilen bölgelere olası bir harekata yönelik tavrının aynı olup olmayacağı yönünde. Bu noktada kamuoyunda iki görüş öne çıkmakta. Birinci görüşe göre, benzer şekilde yoğun diplomasi yürütülerek bu bölgelere yönelik harekat adım adım planlanabilir.</p>
<p>İkinci görüşe göre ise, bu bölgelere operasyon planlaması, Şam yönetimiyle temas kurularak gerçekleştirilebilir. Bu görüş sahipleri, “böyle bir hamle yapılırsa Rusya ve İran’ın desteği de sağlanır ve PYD militanları bölgeden temizlenirken ABD’nin de bölgeyi terk etmesinin önü açılır” yorumunu öne çıkarıyor. Başbakan Yıldırım’ın gazetecilere yaptığı şu açıklama, önümüzdeki dönemde Şam yönetimiyle ilgili önemli gelişmeler olabileceği yorumlarına neden oldu: “Rejimle de Rusya üzerinden mutabakat sağlandı.</p>
<p>Suriye merkezi hükümeti ile alt düzeylerde konuşuluyor. 7 yıldır yaşadıklarımızı göz önüne alırsak kolay olmuyor. Geldiğimiz noktada rejim de işin parçası. Bunu yok sayamayız.”</p>
<p>Bu açıklama, Zeytin Dalı Harekatı açısından önemli bir diplomasi hamlesi olarak yorumlanırken, “Rejimi yok sayamayız” sözleri basın organlarında “önemli detay” şeklinde yer buldu.</p>
<p>Henüz ilk günlerini yaşadığımız ve gelecekte çok sayıda önemli gelişmeyi tetikleyebilecek Zeytin Dalı Harekatı sürerken, gelecek günler kritik gelişmelere gebe gözüküyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
