<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kabe &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/kabe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Jul 2020 10:43:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Kabe &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ayasofya’nın Gölgesinde Müslüman Şuuru ve Haremeyn-2: Hicaz En İstikrarlı Dönemini Osmanlı Hakimiyetindeyken Yaşadı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2020 08:04:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15142</guid>

					<description><![CDATA[Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Doç. Dr. Muhammet Altaytaş’ın Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz 2020 tarihli sayısında yayınlanan (https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832) makalesinden alıntılarımıza ikinci bölümle devam ediyoruz: “Yavuz Sultan Selim’in Zilhicce 922’de (Ocak 1517) Mısır’ı fethinden sonra Türkler’in Selçuklular’la başlayan Mekke üzerindeki hâmilik dönemi artık Osmanlı Devleti’nin bilfiil hâkimiyetiyle tamamlandı.&#160; Bundan böyle hutbeler “Hâdimu’l-Harameyn” sıfatını alan Yavuz Sultan Selim adına okunmaya başlandı. Osmanlı-Safevi mücadelesinin bazı yansımaları dışında, Vehhâbîler’in ortaya çıkışına kadar Mekke ve Medine, Osmanlı hâkimiyetinde tarihindeki en istikrarlı, huzurlu ve mamur dönemini yaşadı.”&#160; “Birinci Dünya savaşında itilaf devletleri Mekke’nin Osmanlı’dan alınıp Arap yönetimine verilmesi konusunda anlaştı. Akabinde Şerîf Hüseyin ayaklanarak 3 Kasım 1916’da başşehri Mekke olan “Hicaz Haşimî Kırallığı”nı kurdu.[1] Kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etti. Böylece Şerîf Hüseyin ile İngilizler’in işbirliği neticesinde, Mekke’de 400 yıl bilfiil devam eden Osmanlı hâkimiyetine son verilmiş oldu.” “Mekke, Abdülazîz b. Suud’un 16 Ekim 1924 yılında ele geçirmesine kadar Hicaz Haşimî Krallığı’nda kaldı. Haşimilerden alınan Mekke, 1932’de ilan edilen Suudi Arabistan Krallığı’nın önemli şehirlerinden biri haline geldi. Nihayetinde Kıbrıs’a giderek İngilizler’e sığınan Şerîf Hüseyin, her ne kadar İngilizler’le pazarlığında yüz bin civarında kuvvet toplayacağı sözünü vermişse de, ancak 4-5 bin silahlı güç toplayabilmişti. Yani Müslüman Arap halkının onun hareketine desteği oldukça sınırlı kalmış, fakat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Doç. Dr. Muhammet Altaytaş’ın </strong>Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz 2020 tarihli sayısında yayınlanan (<a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832">https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832</a>) makalesinden alıntılarımıza ikinci bölümle devam ediyoruz:</p>



<p><strong>“</strong>Yavuz Sultan Selim’in Zilhicce 922’de (Ocak 1517) Mısır’ı fethinden sonra Türkler’in Selçuklular’la başlayan Mekke üzerindeki hâmilik dönemi artık Osmanlı Devleti’nin bilfiil hâkimiyetiyle tamamlandı.&nbsp; Bundan böyle hutbeler “Hâdimu’l-Harameyn” sıfatını alan Yavuz Sultan Selim adına okunmaya başlandı. Osmanlı-Safevi mücadelesinin bazı yansımaları dışında, Vehhâbîler’in ortaya çıkışına kadar Mekke ve Medine, Osmanlı hâkimiyetinde tarihindeki en istikrarlı, huzurlu ve mamur dönemini yaşadı.”&nbsp;</p>



<p>“Birinci Dünya savaşında itilaf devletleri Mekke’nin Osmanlı’dan alınıp Arap yönetimine verilmesi konusunda anlaştı. Akabinde Şerîf Hüseyin ayaklanarak 3 Kasım 1916’da başşehri Mekke olan “Hicaz Haşimî Kırallığı”nı kurdu.[1] Kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etti. Böylece Şerîf Hüseyin ile İngilizler’in işbirliği neticesinde, Mekke’de 400 yıl bilfiil devam eden Osmanlı hâkimiyetine son verilmiş oldu.”</p>



<p>“Mekke, Abdülazîz b. Suud’un 16 Ekim 1924 yılında ele geçirmesine kadar Hicaz Haşimî Krallığı’nda kaldı. Haşimilerden alınan Mekke, 1932’de ilan edilen Suudi Arabistan Krallığı’nın önemli şehirlerinden biri haline geldi. Nihayetinde Kıbrıs’a giderek İngilizler’e sığınan Şerîf Hüseyin, her ne kadar İngilizler’le pazarlığında yüz bin civarında kuvvet toplayacağı sözünü vermişse de, ancak 4-5 bin silahlı güç toplayabilmişti. Yani Müslüman Arap halkının onun hareketine desteği oldukça sınırlı kalmış, fakat şahsi hırsıyla yürüttüğü siyasî faaliyetler İngilizler’in, bölgeyi Osmanlı’dan koparma hedeflerini gerçekleştirmesine önemli katkılar sağlamıştır.”&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“Medine’yi müdafaa gayretleri bütün şiddetiyle devam ederken Mondros Mütârekesi’nin 16. maddesi gereğince 30 Ekim 1918 tarihinde İstanbul’dan gelen ve Medine’den çekilmeyi âmir emre rağmen Fahreddin Paşa, Medine’yi İngilizler’e teslim etmedi. Bütün imkânsızlıklara rağmen, askeriyle birlikte büyük fedakârlıkla şehri müdafaa etmeye gayret etti. Hz. Peygamber’in kabr-i şerîfinin bulunduğu, Medine-i Münevvere’nin müdafaasında, iman şuuruyla gösterdiği yüksek fedakârlık ve kahramanlık sebebiyle Türk askeri, ilk defa “Mehmetçik” unvanı ile anılmaya başlandı. Fahreddin paşa şehrin İngilizlere teslimine antlaşmadan ancak 72 gün sonra, 10 Ocak 1919’da ikna edilebildi. Üç gün sonra da İngilizler görünürde şehri, işbirlikçileri Şerîf Hüseyin’e devretti. Fahreddin Paşa herhangi bir yağmaya ve İngilizler’in eline geçmesine mani olmak üzere mukaddes emanetleri İstanbul’a nakletmeyi başardı. Daha sonra Medine, 5 Aralık 1925’te Suudîler’in eline geçti.”&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“Öyle anlaşılıyor ki, her ne kadar kendisini Hanbelî Mezhebiyle veya tarihteki bazı selef ulemasıyla irtibatlandırsa da Vehhâbîliği, genel olarak tasvir etmeye çalıştığımız siyasî ve itikadî anlayış ve tavrıyla Ehl-i Sünnetin sınırlarını ihlâl etmiş, bid’at ve dalâlete kapı aralamış, hatta yer yer yeni bir dinî hareket özelliği gösteren bir anlayış olarak değerlendirmek mümkün görünmektedir. “</p>



<p>“Suudi Arabistan Vehhâbî bir devlet olarak kurulmuş ise de, siyasî olarak kendini dar mezhepçi politikalardan, Kral Faysal döneminde olduğu gibi, Pan-İslamist politikalara kadar geniş bir yelpazede, zaman zaman dönüştürerek konumlandırmıştır. Ekseninde hâkim dünya sisteminin, Müslümanları İslâm’a karşı kullanma siyasetinin bulunduğu bu dönüşüm, hali hazırda da devam etmektedir. En son Haziran 2017’de Veliaht Prens Muhammed b. Nayif&#8217;in yerine atanan Muhammed b. Selmân’ın, yine böyle bir dönüşümün aktörü olarak göreve getirildiği aşikârdır. Bütün bu dönüşüm ve değişimlere, zaman zaman Vehhâbîlik ile arasına mesafe koyan söylemlere rağmen, kuruluşundan bu yana olduğu gibi günümüzde de birbirinden farklı formları bulunan en genel manada Selefîlik, Suud Kırallığı’nın resmî ideolojisi olmuştur.”</p>



<p>@umradil</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>[1] Küçükaşcı, “Mekke”, 28:565.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’nın Gölgesinde Müslüman Şuuru ve Haremeyn-1: Feth’in Hac’la Kemale Ulaşması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-1-fethin-hacla-kemale-ulasmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-1-fethin-hacla-kemale-ulasmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2020 08:08:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[mekke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15128</guid>

					<description><![CDATA[Yeryüzünde ilk mescid olarak kurulan, “şehirlerin anası”, dünyanın başkenti olarak vasıflanan, Kıblemize ev sahipliği yapan Mekke-i Mükerreme ile Mescid-i Nebevinin, Ravza-yı Mutahhara’nın bulunduğu Medine-i Münevvere’nin son yıllarda tarihi dokusundan iyice uzaklaşıp adeta birer Amerikan şehrine dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz. Yine çağımızda kapitalizmin sınır tanımayan açgözlülüğünün kutsallarımıza musallat olması sebebiyle Hac ve umre ibadetinin aldığı şekil de önemli bir meselemizdir. Bu sürecin asgari şuur sahibi olan hemen bütün Müslümanlar için rahatsızlık vesilesi olduğu izahtan varestedir. Fakat bu rahatsızlık çoğu zaman kendini daha ziyade insiyaki, duygusal tepkilerle göstermekte veya günübirlik sohbetlerin konusu olmaktan öteye geçmemektedir. Bu konuyu gerek itikadî gerekse siyasi boyutlarıyla derinlemesine ele alan çalışmalar yok denecek kadar nadirdir. Hal böyleyken tam da Ayasofya’nın özgürleştiği bugünlerde, akademik camiadan Haremeyn’in istiklaline dua mahiyetinde, meseleyi tarihi derinliği ve itikadi boyutlarıyla ele alan bir makalenin yayınlanması doğrusu şahsımı heyecanlandırdı.  “Tarihî ve İtikadî Zaviyeden Günümüzde Hac ve Umre İle Mekke ve Medine’ye Dair Müslüman Şuurun Bazı Meseleleri” başlığını taşıyan makale Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Muhammet Altaytaş tarafından kaleme alınmış ve Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanmış. (https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832) Altaytaş, yaklaşık bir asır evvel Osmanlı’nın Mekke ve Medine’yi savunmakta çaresiz kalıp Anadolu topraklarına çekilmek zorunda kalması neticesinde, bu mübarek şehirlerin Müslüman hâkimiyeti açısından durumu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yeryüzünde ilk mescid olarak kurulan, “şehirlerin anası”, dünyanın başkenti olarak vasıflanan, Kıblemize ev sahipliği yapan Mekke-i Mükerreme ile Mescid-i Nebevinin, Ravza-yı Mutahhara’nın bulunduğu Medine-i Münevvere’nin son yıllarda tarihi dokusundan iyice uzaklaşıp adeta birer Amerikan şehrine dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz. Yine çağımızda kapitalizmin sınır tanımayan açgözlülüğünün kutsallarımıza musallat olması sebebiyle Hac ve umre ibadetinin aldığı şekil de önemli bir meselemizdir. Bu sürecin asgari şuur sahibi olan hemen bütün Müslümanlar için rahatsızlık vesilesi olduğu izahtan varestedir. Fakat bu rahatsızlık çoğu zaman kendini daha ziyade insiyaki, duygusal tepkilerle göstermekte veya günübirlik sohbetlerin konusu olmaktan öteye geçmemektedir. Bu konuyu gerek itikadî gerekse siyasi boyutlarıyla derinlemesine ele alan çalışmalar yok denecek kadar nadirdir.</p>



<p>Hal böyleyken tam da Ayasofya’nın özgürleştiği bugünlerde, akademik camiadan Haremeyn’in istiklaline dua mahiyetinde, meseleyi tarihi derinliği ve itikadi boyutlarıyla ele alan bir makalenin yayınlanması doğrusu şahsımı heyecanlandırdı.  “Tarihî ve İtikadî Zaviyeden Günümüzde Hac ve Umre İle Mekke ve Medine’ye Dair Müslüman Şuurun Bazı Meseleleri” başlığını taşıyan makale Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Muhammet Altaytaş tarafından kaleme alınmış ve Kafkas Üniversitesi ilahiyat fakültesi Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanmış. (<a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832">https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/55832</a>)</p>



<p>Altaytaş, yaklaşık bir asır evvel Osmanlı’nın Mekke ve Medine’yi savunmakta çaresiz kalıp Anadolu topraklarına çekilmek zorunda kalması neticesinde, bu mübarek şehirlerin Müslüman hâkimiyeti açısından durumu, bununla bağlantılı olarak günümüzde hac ve umre ibadetine dair şuurumuz konusunda ciddi sorunlarımız olduğu tespitiyle başlıyor makalesine. Hz. Peygamber’in ifa ettiği ilk umre ve hacdan hareketle bu ibadetlerin İslâm dininin, Müslüman hayatının tekâmülündeki yeri ve manasına, Mekke ve Medine’nin genel olarak tarihine değindikten sonra yazar, Mekke ve Medine’nin günümüzdeki durumunu anlamak için bilhassa miladî 18. asırda Hicaz’ın güneyinde ortaya çıkan Vehhâbîlik ile Suud kabilesi arasındaki işbirliğine, Mekke ve Medine’nin Osmanlı’dan koparılmasına varan sürece, Şerîf Hüseyin önderliğinde Hicaz Haşimî Krallığı ve Suudîlerin önderliğinde, Suudî Arabistan devletinin kurulmasına varan sürece yoğunlaşmış.</p>



<p>Özellikle Osmanlı ve Türkiye merkezli olarak itikâdi ve siyasî zaviyeden bu mübarek şehirler ile hac ve umre ibadetinin günümüzdeki durumunu tartışmış. Tabi 25 sayfayı bulan kendisi de bir bakıma yoğunlaştırılmış bir özet olan bu yoğun metni burada özetlemenin imkânsız olduğunun farkındayım. Fakat makaleyi okurken altını çizdiğim bazı yerleri burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabi ki buradaki tespitleri kendi bütünlüğü içinde, kaynakları ve dayanaklarıyla görmek isteyenlerin yukarıda linkini verdiğim makaleye müracaat etmeleri gerekecek.</p>



<p>Birkaç gün sürecek paylaşımlarımın ilk günkü alıntısıyla sizleri baş başa bırakıyorum.</p>



<p>&nbsp;“Tarihî olarak umre ve hac ibadetinin, “Müslüman fertten İslâmî topluma, dinden millete, yurttan vatana, Yesrip’ten Medine’ye ve Mekke’nin fethine doğru” ve İslâm’ın “dine ilaveten millet, imana ilaveten vatan ile tamamlanma” süreci ile her açıdan paralel cereyan ettiğini görüyoruz. Malum olduğu üzere Mekke döneminde İslâm, bir din ve itikat olarak teşekkül etmiş, fakat henüz İbrahim milletine mensup bir Müslüman toplum anlamında “millet (millet-i İbrahim)” ile bu milletin ve İslâm’ın hüküm ve değerlerinin hâkim olduğu bir yer anlamında “vatan (daru’l-İslâm)” henüz teşekkül etmiş değildi. Bu ikinci aşama ancak hicretten sonra mümkün olabilmiş ve böylece İslâm, imana ilaveten vatan, dine ilaveten milletle kemale ermiştir. &nbsp;İslâm’ın bütün ibadetleri gibi hac ibadetinde de madde ile mananın; siyaset, ziyaret, ticaret ve gaza ile ibadetin, tevhîd akidesi ve Allah rızası ekseninde yüksek bir terkibini görüyoruz. Hz. Peygamber’in sünnetindeki umre ve haccın tarihî seyrine bakıldığında, onun sünnetinde hac ve umre ibadeti ile gaza ve fetih şuurunun asla birbirinden ayrı olarak telakki edilmediği görülmektedir. Kendisi fethin sadece şeklen değil fiilen gerçekleşmesiyle hacca gitmiş ve böylece haccın kemaliyle İslâm’ın kemali beraberce tahakkuk etmiş olmaktadır.”&nbsp; </p>



<p>Devam edecek …</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-golgesinde-musluman-suuru-ve-haremeyn-1-fethin-hacla-kemale-ulasmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
