<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Taşpınar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ismail-taspinar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 12:49:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İsmail Taşpınar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Irak Sünnilerinin Şiîleşme Serüveni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irak-sunnilerinin-siilesme-seruveni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irak-sunnilerinin-siilesme-seruveni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:47:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Şiiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Sünnileri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiileşme]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2290</guid>

					<description><![CDATA[Safeviler, yayılmacı Şiî politikaların da etkisiyle kutsal mekânlar olarak gördükleri Irak coğrafyasında mezhebe dayalı Şiîleştirme siyaseti izlemişlerdir. 1722’de Afganlıların başta Isfahan olmak üzere birçok İran şehrini işgal etmeleri üzerine İran’daki Şiî nüfus Irak coğrafyasına akın etmiştir. Bu göç ile birlikte Safevilerin Irak’ı Şiîleştirme politikaları ve Vahhabilerin Kerbela ve Necef’e yönelik akınları (1801) bu bölgede yaşayan göçebe ve yerleşik kabilelerin tepkisini çekmiş ve Şiîliğe meyletmelerine sebep olmuştur. Günümüzde Irak’ta Şiilik, 32 milyon civarındaki nüfusun önemli bir kısmını (%65) oluşturmaktadır. Ancak bu durum oldukça yeni sayılabilecek bir gelişmedir. Zira Irak’ın Şiileşmesinin 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılın başlarında tamamlanan bir süreç olduğu bilinmektedir. Daha önceki dönemlerde Şiiliğin Irak nüfusunun ekseriyetini oluşturduğuna dair hiçbir delil yoktur. Aksine Şiilerin o döneme kadar nüfusun çok az bir kısmını oluşturduğu ve Şiilerin Necef ve Kerbela gibi Şiilerce kutsal kabul edilen şehirlerle sınırlı bir bölgede yaşadıkları bilinmektedir. Araştırmalar esas itibariyle 19. yüzyılda Sünni Arap kabilelerinin kitlesel olarak Şiileştirilmesinden sonra 1919 ve 1932’deki sayımlarda Şiilerin oranının önce % 53 ve daha sonra % 56 olduğunu göstermektedir. Osmanlı döneminde Arap kabileleri 1867’ye kadar merkezi ve güney Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta idi. Güneyde yaşayan Iraklıların yarısını göçebeler oluşturmaktaydı. Irak’taki kabileler diğer kabilelerden gelecek tehditlere karşı birlikler şeklinde teşkilatlanmış ve ‘şeyh’ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Safeviler, yayılmacı Şiî politikaların da etkisiyle kutsal mekânlar olarak gördükleri Irak coğrafyasında mezhebe dayalı Şiîleştirme siyaseti izlemişlerdir. 1722’de Afganlıların başta Isfahan olmak üzere birçok İran şehrini işgal etmeleri üzerine İran’daki Şiî nüfus Irak coğrafyasına akın etmiştir. Bu göç ile birlikte Safevilerin Irak’ı Şiîleştirme politikaları ve Vahhabilerin Kerbela ve Necef’e yönelik akınları (1801) bu bölgede yaşayan göçebe ve yerleşik kabilelerin tepkisini çekmiş ve Şiîliğe meyletmelerine sebep olmuştur.</strong></p>
<p>Günümüzde Irak’ta Şiilik, 32 milyon civarındaki nüfusun önemli bir kısmını (%65) oluşturmaktadır. Ancak bu durum oldukça yeni sayılabilecek bir gelişmedir. Zira Irak’ın Şiileşmesinin 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılın başlarında tamamlanan bir süreç olduğu bilinmektedir. Daha önceki dönemlerde Şiiliğin Irak nüfusunun ekseriyetini oluşturduğuna dair hiçbir delil yoktur. Aksine Şiilerin o döneme kadar nüfusun çok az bir kısmını oluşturduğu ve Şiilerin Necef ve Kerbela gibi Şiilerce kutsal kabul edilen şehirlerle sınırlı bir bölgede yaşadıkları bilinmektedir. Araştırmalar esas itibariyle 19. yüzyılda Sünni Arap kabilelerinin kitlesel olarak Şiileştirilmesinden sonra 1919 ve 1932’deki sayımlarda Şiilerin oranının önce % 53 ve daha sonra % 56 olduğunu göstermektedir. Osmanlı döneminde Arap kabileleri 1867’ye kadar merkezi ve güney Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta idi. Güneyde yaşayan Iraklıların yarısını göçebeler oluşturmaktaydı. Irak’taki kabileler diğer kabilelerden gelecek tehditlere karşı birlikler şeklinde teşkilatlanmış ve ‘şeyh’ adı verilen kişilerce yönetilmekteydi. Güney ve merkezi lrak’ta en eski kabile birlikleri el-Müntefik, el-Zübeyd, el-Düleym, el-Ubeyd, el-Kazal, el-Beni Lam, el-Ebu Muhammed, er-Rebîa ve el-Ka’ab idi. Bunlar, tarih boyunca bataklık bölgelerinde yaşayan ve deve, koyun yetiştiriciliği, ziraat ve büyük baş hayvancılığı ile geçinmekteydi. Merkezi yönetimlerin bu kabilelere yönelik seferler düzenlemesi veya müdahalelerde bulunması, onları birbirine yaklaştırıyor ve grup dayanışmasını tetikliyordu. Kabilelerin başındaki büyük ailelerin liderlerinden oluşan şeyhler sadece kabilelerin faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlayan kişiler değil aynı zamanda sahip olduğu otorite ile kabileler arasında zaman zaman baş gösteren kavgaları ve düzensizlikleri de sulh ile yöneten kimselerdi.</p>
<p><strong>Irak’ın Tarihsel Arka Planı</strong></p>
<p>Irak’ta yaşayan söz konusu Arap kabilelerin çoğu, Arabistan’dan göç etmiş kabilelerdi. Irak’ın M.S. 634’te Müslümanlar tarafından fethedilmesi ile birlikte, bu topraklara göçler artarak devam etti. Bunların bazıları ilk dönem Himyerlilere kadar dayanmakta iken, Tay kabilesi gibi bazılarının 14. yüzyıl civarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Hz. Ömer döneminde Sa’d b. Ebî Vakkas komutasındaki ordular tarafından İslam topraklarına katılan Irak toprakları, Hz. Ali döneminde yönetim merkezine dönüştürülmüştür. Emevî idaresinde yönetim merkezi Şam’a kaydırılsa da hilafetin doğudaki toprakları bu bölgeden yönetilmeye devam etmiştir. Bu da Irak’ın tarih boyunca merkezî konumunu sürdürmesine sebep olmuştur. Zaman içinde Irak, İslam mezhepleri tarihinde önemli olayların vuku bulduğu topraklar olacaktır. Hz. Ali’nin burada şehit düşmesi, Kerbelâ hadisesi ve Hz. Hüseyin’in bu topraklarda şehit edilmesi, Irak’ı siyasi ve fikri pek çok kırılmanın mekânı haline getirecektir. Şiî düşünce de bu coğrafyada meydana gelen söz konusu hadiseler üzerine inşa edilecektir. Bu nedenle Irak, bir bakıma Şiî düşüncenin anavatanı haline gelecektir. Abbasiler döneminde Bağdat, hilafetin yönetim merkezi olmuştur. Buveyhiler, 113 yıl bu topraklarda hâkim olmuşlardır. Abbasi halifesinin daveti üzerine Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in Bağdat’a gelmesiyle 1055 yılında Irak toprakları Selçukluların eline geçmiştir. 1258’te Irak, Moğol istilasına maruz kalmıştır. Bu bölge 1340’ta Celayirliler, 1410’da Karakoyunlular ve 1467’de Akkoyunluların yönetimine geçmiştir. 1508’de Safeviler Irak topraklarına 26 yıl hâkim olmuştur. Irak toprakları 1534’te Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Irak, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca Safeviler ile Osmanlılar arasında mücadele alanına dönüşmüştür. Osmanlılar başta Ehl-i Beyt olmak üzere, bu topraklarda medfun büyük zatların türbelerine, kutsal mekânlara ve bölge halkına daima özel bir itina göstermiştir. Bölge halkı zorunlu askerlikten muaf tutulmuştur. Osmanlıların hâkim olduğu zamanlarda Irak’ta Şiî nüfus yoğun bir varlık gösterememiştir. Ancak Safeviler, yayılmacı Şiî politikaların da etkisiyle kutsal mekânlar olarak gördükleri Irak coğrafyasında mezhebe dayalı Şiîleştirme siyaseti izlemişlerdir. 1722’de Afganlıların başta Isfahan olmak üzere birçok İran şehrini işgal etmeleri üzerine İran’daki Şiî nüfus Irak coğrafyasına akın etmiştir. Bu göç ile birlikte Safevilerin Irak’ı Şiîleştirme politikaları ve Vahhabilerin Kerbela ve Necef’e yönelik akınları (1801) bu bölgede yaşayan göçebe ve yerleşik kabilelerin tepkisini çekmiş ve Şiîliğe meyletmelerine sebep olmuştur. Irak’taki Arap kabilelerin nüfus artışı 18. ve 19. yüzyıllarda olmuştur. Özellikle 1737’den itibaren Necd çöllerinden Irak’a Beni Temim kabilesinden birçok büyük kolun göç ettiği bilinmektedir. Bu göçlerin o dönemlerde artışının en önemli sebebi Arabistan’daki Vahhabi baskıları olmuştur. Bu baskılar Irak’taki kabile haritasını değiştirecek boyutta sonuçlar ortaya çıkarmıştır. 1791 ve 1805 tarihleri arasında Arabistan’dan yoğun bir biçimde devam eden bu göçler 19. yüzyılın başında son şeklini almıştır. İşte, Irak’ta 19. yüzyılda artan Şiî nüfus bu göçlere dayanmaktadır.</p>
<p><strong>Osmanlı Dönemi İskân Politikaları</strong></p>
<p>Araştırmacılara göre Irak’taki kabilelerin özellikle Osmanlı’nın son bir asrında hızlı bir şekilde Şiîliğe dönüşünün en önemli sebebi Osmanlı’nın 1831’de başlayan iskân politikalarıdır. Merkezi yönetim tarafından, daha çok arazinin ekilebilmesi gayesiyle göçebe kabilelerin yerleşik hayata geçmeleri yönünde yapılan baskılar, daha çok vergi geliri elde etme beklentisiyle 1869’da arazi kanununun yürürlüğe sokulması, toprak mülkiyetinin şahıslara tapulandırılması girişimi huzursuzluklara sebep olmuştur. Kabileler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları saygıya dayalı ve ortak otorite kabul edilen ‘şeyh’lerin müdahalesi ile çözmeyi sonlandıracak adımların atılması ve bu düzenlemelerin bölgeye tayin edilen Osmanlı valileri tarafından bazen yerel gerçekler dikkate alınmadan zorla uygulanması Arap kabileleri arasındaki huzursuzlukları artırmıştır. Kabilevi düzende oluşan bu ani değişimler ve ortaya çıkan sosyo-dini duruma adapte olmadaki zorluklar bölgedeki Şiî davetçiler için dini eğitimleri yok denecek kadar az olan çoğu göçebe kabilelerin Şiîleştirilmesi adına önemli bir fırsat olmuştur. Bu dönüşümü gerçekleştirecek olan yeni aktörler ise kabile şeyhlerinin yerini alan Şiî seyyidlerdir. Seyyidlerin, kabilevi düzenin parçalanmasını engelleyici çalışmaları, onların söz konusu Arap kabileleri arasında hem sosyal hem de dini açıdan saygın bir yere sahip olmalarının önünü açmıştır. Irak’taki Arap kabilelerinin Şiîleştirilmesinin önünü açan diğer sebeplere gelince bunların başında 19. yüzyıldan itibaren Kerbela ve Necef şehirlerinin kutsallıkları yanında aynı zamanda bir alışveriş ve ticaret merkezine dönüşmeleri bulunmaktadır. Diğer yandan 1706’da Hasan Paşa’nın girişimiyle inşa edilen Hüseyniye barajı daha önce su miktarı çok az olan Kerbela’nın etrafını kuşatan tarım arazilerinin artmasına neden olmuştur. Ayrıca Osmanlı yöneticileri tarafından Fırat nehrinin yatağının değiştirilmesi, Arap kabilelerinin Şiî geleneğe mensup ulemanın yaşadığı Necef gibi şehirlerin etrafında kümelenmelerinin önünü açmıştır. Özellikle Necef ve Kerbela arasında inşa edilen Hindiye Kanalı, Arap kabilelerini her iki şehre yönelten en önemli ekonomik sebep olmuştur. Hindistanlı Şiîlerin desteğiyle yapılan Hindiye Kanalı, sürekli kurak olan Necef’e su getirmek için inşa edilmiştir. Hindiye kanalının yapımı 1803’te tamamlanmıştır. Bu kanal sadece Necef’in refahını artırmakla kalmamış aynı zamanda güney ve merkezi Irak’ta su ile ilgili tarım faaliyetlerinin gelişimine ve ekolojik değişikliklere de neden olmuştur. Fırat’ın suyunun büyük bir kısmını absorbe eden Hindiye Kanalı ile Necef’in yakınlarında Bahru’n-Necef adıyla bir göl oluşmuştur.</p>
<p>Her ne kadar Osmanlı idaresi 1887, 1890 ve 1893’te Fırat’ın eski mecrasına dönmesi için üç yeni baraj yapma girişiminde bulunduysa da bu girişimlerinde başarılı olamamıştır. Aksine Necef’e akan suların artmasına neden olmuştur. Böylece, Hindiye barajı Fırat’ın doğu ve batı kıyıları arasındaki geleneksel su dengelerini altüst etmiştir. Tarım ve ziraat, batı yakasındaki yerleşim alanlarından doğuya kaymıştır. İşte Osmanlı tarafından zorla iskâna tabi tutulan Arap kabileleri, daha iyi ziraat yapabilmek için bereketli toprakların olduğu Kerbela ve Necef’in etrafında oluşan bu arazilere yerleşmiştir. Böylece Şiiliğin bu her iki dini merkezindeki ekonomik canlanma, akın akın gelip yerleşen Arap kabilelerinin Şiî ulemanın nüfuzu altına girmesine dolayısıyla Irak’taki Şiî nüfusun bir anda ve hızlı bir şekilde artmasına neden olmuştur. Sosyo-ekonomik düzenlerinde yaşadıkları ani değişimlere tepki olarak ortaya çıkan kabile isyanlarını bastırmak için Osmanlı merkezi idaresinin askeri tedbirlere başvurması ve bunun karşısında Şiî ulemanın ve kutsal şehirleri ziyaret eden Şiî hacıların Arap kabilelerini koruması, psikolojik olan bu yakınlaşmayı hızlandıran sebepler arasında sayılmaktadır. 1859’da Bağdat civarında yaşayan Şiilerin yargılanmasının mahkemelerden alınıp Şiî ulemaya devredilmesi de bölgedeki Şiî etkinliğini artırmıştır.</p>
<p><strong>İran’dan Gelen Şiîler</strong></p>
<p>19. yüzyılın ortalarına doğru Osmanlı-İran ilişkilerinde meydana gelen yumuşamadan istifadeyle İran, bölgedeki nüfuzunu artırdığı gibi Şiîleştirme faaliyetlerine de hız vermiştir. Bu süreçte bazı İran vatandaşlarının farklı gerekçelerle Osmanlı toprağı olan Bağdat, Kerbelâ ve Necef gibi şehirlere yerleşmeye başladığı da görülmektedir. Irak’a gelen İranlı sayısının 1849 Mart ayı ile 1850 Şubat ayı arasında -kayıt dışı girenler hariç- 52.969 kişi olduğu tespit edilmiştir. Bir yıllık süreçte gelen insanların yoğunluğu dikkate alındığında bu bölgede demografik yapıyı dönüştürecek önemli bir nüfus hareketliliğinin olduğu dikkat çekmektedir. 1892’de Bağdat nüfusunun yarısı; 1930’a gelindiğinde ise, Irak nüfusunun yaklaşık % 55’inin Şiî olduğu bilinmektedir. Günümüzde ise bu oran % 65 civarındadır.</p>
<p><strong>İngiliz Mandası Dönemi</strong></p>
<p>1918’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi ve İngilizlerin bölgeye yerleşmesi ile birlikte Irak’taki bu yeni durumdan rahatsız olan Şiîler kendi aralarında organize olmaya başlamıştır. Ayrıca bu dönemde günümüze kadar etkisi sürecek olan modern Şiî siyasetin temsilcileri de ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu çerçevede bazı önemli aileler ön plana çıkacaktır: Kazımiyeli Sadr ailesi, Necefli el-Hakim ailesi, Kerbelâlı Şirazî ailesi ve el-Ulûm, el-Halisî ve el-Hûî gibi aileler. Bu ailelerin öncülüğünde İngiliz işgaline karşı ciddi bir muhalefet ortaya çıkmıştır. Ancak Şiîlerin yoğun muhalefetine rağmen 1920’deki San Remo Konferansı’nda Irak, İngiliz mandasına terk edilmiştir. Iraklı Şiîlerin bu muhalefeti, İngilizler tarafından şiddetli bir cezalandırma ile karşılık bulmuş ve Şiîler Irak’ın yeni dönemdeki siyasetinden bütünüyle dışlanmıştır. 1921’de İngilizlerin desteğiyle Sünni-Arap hâkimiyetin tesis edildiği Kral Emir Faysal dönemi başladığında, Şiîler yine dışlanmıştır. 1922’de, İngilizlerin Irak’tan çekilmesinden sonra kraliyet döneminde de Şiî toplum yönetimden uzak tutulmuştur. Buna rağmen Şiîler hiçbir zaman ayrı bir statü peşinde koşmamışlar ve sadece 1935’de yayınladıkları bir manifesto ile her türlü ayrımcılığa son verilmesi çağrısında bulunmuşlardır. İlginçtir hem Osmanlılar hem de İngilizler tarafından siyaset dışına itilmeleri ve yönetimde etkin bir aktör olarak yer almalarının engellenmesinde olduğu gibi -Şiîlerin sahip oldukları nüfus gücü sayesinde zamanı geldiğinde siyasette önemli rol oynayacakları düşüncesiyle- Irak’ın ABD tarafından işgali döneminde sessiz kalmışlardır. 1948’de Irak’ın iktisadi ve ticari hayatının önemli bir unsuru olan Yahudilerin ülkeyi terk etmesi, Şiîlerin bu boşluğu doldurma yönünde gayret içine girmelerine neden olmuştur. 1939’da Nasıriye’de kurulan ilk Şiî parti, Komünist Partisi’dir. Şiîlerin İslami Hareket adıyla ortaya koydukları faaliyetler, esas itibariyle gençlerin Komünizme kayarak dini değerler açısından dejenerasyona uğramalarını engellemek maksadıyla oluşturulmuştur. 1957’de İslamî Davâ Partisinin kurulmasına öncülük eden Şiî ulema, 1960’da Komünist Partisi’ne üyeliğin haram olduğunu açıklayan bir fetva yayınlamıştır.</p>
<p><strong>Monarşiden Cumhuriyete Darbeler Süreci</strong></p>
<p>1958’de meydana gelen askeri darbe ile Irak’ta Monarşi’den Cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. Bu aşamada Şiîlerin de yardımıyla Arap milliyetçiliğine dayalı yeni bir oluşum olan Baas Partisi kurulmuştur. İlginç olan yeni yönetimin halkın çoğunluğunu yanına çekebilmek amacıyla Baas Partisi’nin bir Şiî olan Sadun el-Hammadî tarafından Kerbelâ’da kurulmuş olmasıdır. Şubat 1963’te milliyetçi Baasçı subaylar tarafından yapılan ikinci bir darbe ile General Kasım görevden uzaklaştırılmıştır. Şiîler, bu darbe ile etkinlik kazanmayı umarken Mart 1963’te üçüncü bir askeri darbe daha gerçekleşmiştir. Şiîler yeni iktidar tarafından Arap karşıtı olarak yaftalanıp tekrar yönetimden dışlanmıştır. Hatta yeni yönetim, Irak’ta Şiîlerin azınlık konumuna düşmesi için Mısır ile birleşme planı üzerinde bile çalışmıştır. 1968’de Sosyalist Arap Baas Partisi tarafından gerçekleştirilen dördüncü bir darbe ile iktidar Baas yönetimine geçmiştir. General Ahmet Hasan el-Bekir, kendisini hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan, hem Parti Genel Sekreteri hem de Devrim Komuta Konseyi Başkanı görevine atamış, yardımcılığına da Saddam Hüseyin’i getirmiştir.</p>
<p><strong>General Hasan el-Bekir’den Saddam Hüseyin’e</strong></p>
<p>General Hasan el-Bekir, başta Şiîler olmak üzere kendisine muhalif bütün grupları tasfiye etmiştir. 1968-1977 yılları arasında kurulan hükümetlerin hiçbirinde Şiîlere yer verilmemiştir. Kanun değişiklikleri ve toplumsal düzenlemelerde Şiîler göz ardı edilmiştir. İran kökenli Iraklıların İran’a göç etmeleri için baskı yapılmıştır. Böylece rejimle toplum arasında iletişim ağlarının koparılması, Şiî toplumunun umduğunu bulamaması nedeniyle aldatılmışlık duygusuna kapılması, Şiî ulemanın kabul edemeyeceği seküler ve milliyetçi söylemlerin öne çıkarılması, Şiîlere karşı İran ajanı muamelesinin yapılması, 1979’da İran’da İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Şiîlerin, Iraklı Şiîleri isyana teşvik etmesi gibi olaylar iktidar ile Şiîler arasında karşılıklı paranoyaya dönüşen bir ilişki tarzının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu arada Hasan el-Bekir, yardımcısı Saddam Hüseyin tarafından gerçekleştirilen bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılmıştır. Saddam dönemi, patlamaya hazır olan bu toplumsal yapıyı patlatmak için elinden geleni ardına koymayan düzenlemelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Şiî ulemanın tutuklanması, işkence görmesi, idam edilmesi, 15 bin Şiînin İran’a zorunlu göç ettirilmesi, gergin olan ortamın daha da gerginleşmesine neden olmuştur. Bunun üzerine 1980’de Humeyni’nin sınırdaki Irak şehirlerini bombalama emrini vermesiyle birlikte, sekiz yıl sürecek İran-Irak savaşı başlamıştır. ABD’nin de etkisiyle İran’ın başarılı olamaması, Iraklı Şiîler için de büyük hayal kırıklığı olmuştur. Bu savaş esnasında birçok Şiî düşünür ve ilim adamı Irak’tan İran’a göç etmiştir. Savaş nedeniyle kaynakları tükenen Saddam, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan Irak’ın borçlarını silme talebine olumlu karşılık alamayınca 1990’da Kuveyt’i işgal etmiştir. 1991’deki ABD müdahalesi ile Saddam Hüseyin önemli bir mağlubiyet yaşamıştır. Bunu fırsat bilen Şiîler, ABD’nin de desteğiyle ülke içinde isyan başlatmıştır. Saddam, her türlü desteğe rağmen kısa sürede bu isyanları bastırmayı başarmıştır. Ancak ABD’nin Iraklı Şiîlerin isyanını desteklemesi, Iraklı Şiîlerin bundan sonraki siyasi faaliyetlerinde ABD’yi dikkate alan politik tavırlar geliştirmesine neden olmuştur. Diğer yandan, İran da Saddam sonrası kendi ekseninde bir iktidarın başa geçmesi için bu kaotik ortamda bazı Iraklı Şiîlere destek vermeye devam etmiştir.</p>
<p>Şii muhalefet her ne kadar bir kısmı Batılı güçlerin bir kısmı da İran’ın desteğini alıyor olsa da ülke bütünlüğü konusunda hem fikirdi. Batılılar ise Irak’ta İran’a benzer bir yapının ortaya çıkmasından endişe ettikleri için ulemanın öncülüğünü yaptığı Şiî hareketleri açıkça desteklemekten çekiniyorlardı. Bu yüzden Batılılar, söz konusu endişeyi giderecek ve Batı ile köprü vazifesi görecek seküler ekseni temsil eden ve bir Şiî olan Ahmet Çelebi’yi desteklemişlerdir. Ancak Çelebi’nin topluma güven vermemesi, bu vazifesinde başarılı olmasını engellemiştir. 1994’te Saddam, Irak Şiî ulemasının en önemli ilim merkezi olan Necef’teki Havza-i İlmiyye’nin lideri Ali Sistanî’nin görev yaptığı Hadra Mescidi’ni kapatıp onu ev hapsine mahkum etmiştir. Ayrıca 1999’da Şiî toplumunda önemli bir nüfuza sahip olan Muhammed Sâdık es-Sadr, iki oğluyla birlikte suikast sonucu öldürülmüştür.</p>
<p>2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam’ı iktidardan düşürmesi, Iraklı Şiîlerin siyasi serüveninde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ancak işgal sonrasında oluşan siyasi ortamda bu defa Sünnilerin dışlandığı bir süreç başlamıştır. Özellikle, Sünnilerin ABD’nin boyunduruğundaki bir yönetime muhalefet etmesi, dışlanması ve Şii toplumun tamamen önünün açılmasıyla sonuçlanmıştır. Günümüzde Şiîler, Irak’ın siyasal, kültürel ve ekonomik yeniden yapılanması ve inşasında yegâne söz sahibi olan kesimdir.</p>
<p><strong>Necef’teki Havza-i İlmiye ve Şiî Hareketler</strong></p>
<p>İngilizlerin manda yönetimine muhalefet ile başlayan ve Baas Partisi’nin ayrımcı politikalarına ve zulümlerine karşı protestolar ile devam eden süreçte ortaya çıkan birçok Şiî hareket hala varlığını devam ettirmektedir. Necef, 11. yüzyılda Şiî alimlerin ilim meclislerini kurdukları ve Şiî düşüncesinin eğitim ve öğretiminin yapıldığı önemli bir merkez olmuştur. Buradaki medreselerin meydana getirdiği kampüsün toplamına Havza denilmektedir. ABD’nin Saddam’ı devirme girişiminde Havza’nın işbirliğine gittiği bilinmektedir. Bu işbirliği bir yandan Havza’yı İran güdümünden kurtardığı gibi diğer yandan Saddam’ın boyunduruğundan da kurtulmasının önünü açmıştır. Bu aşamada Havza’nın lideri pozisyonunda bulunan Ayetullah Ali Sistanî’nin önemli katkıları olmuştur. Bugün dahi Necef ilim Havzası’nın Irak Şiîliği üzerindeki etkisinin ağırlığı inkâr edilmemekte ve Irak Şiîleri arasında ortaya çıkan hareketlerin önemli bir kısmının, bir yönüyle Havza’daki otoritelerden güç aldığı bilinmektedir.</p>
<p>Bunlardan biri olan İslamî Dava Partisi, 1930’da Komünizme karşı kurulmuş bir partidir. Bu hareket, en önemli liderleri Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’ın görüşleri ve liderliği doğrultusunda şekillenmiştir. 1979’da İran İslam Devrimi kutlaması ve Baas Partisi’ne üye olmanın haram olduğu yönünde fetva vermesi nedeniyle 1980’de kız kardeşi Emine es-Sadr ile Bağdat’ta idam edilmiştir. Parti, 1980’den sonra ABD ve İngiltere’ye yakın bir siyaset izlemiş, 2002’de ise ABD ile ilişkileri en üst düzeye çıkarmıştır. Parti’nin bir kısmı İslami sistem taraftarı iken, diğer bir kısmı demokrasi taraftarıdır. Askeri faaliyete yönelmeyen Parti, sadece siyaset alanında etkin olmayı benimsemektedir.</p>
<p>1982’de kurulan Irak İslam Yüksek Konseyi, Baas rejimine muhalifleri bünyesinde toplayan bir oluşumdur. Havza’daki ulemanın aksine İran kökenli Velayet-i Fakih yönetim tarzını benimseyen hareket, reel politiği esas alan bir yöntem ile hem İran hem de ABD ile yakın temas içinde olmuştur. 1973 doğumlu Mukteda es-Sadr liderliğinde ortaya çıkan Sadr Hareketi ise hem Velayet-i Fakih teorisini reddederek İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı çıkan hem de ülkenin bağımsızlığı için ABD’nin işgaline karşı mücadeleyi savunan tek harekettir. Ülke birliği ve Irak halkını kucaklayan bir siyaseti benimseyen Sadr Hareketi, Irak halkı arasında kurduğu sosyal ağ ve yardımlaşma çalışmaları ile tanınmaktadır. Mukteda es-Sadr’ın babası Muhammed Bâkır es-Sadr ve kız kardeşi Bintü’l-Hüdâ Emine es-Sadr idam edilmiş, amcası ve iki yeğeni suikastta öldürülmüştür. Iraklı Sünnilerle işbirliğine de giden Sadr Hareketi, Şiî veya Sünni değil dini hassasiyeti olanların yönetime gelmesini savunmaktadır.</p>
<p>50.000 kişilik Mehdi ordusuna da sahip olan Sadr Hareketi, başta ABD olmak üzere işgal güçleri ve muhalif Şiî güçleri ile mücadele etmektedir. En son yapılan seçimlerde Sadr Hareketi’nin oluşturduğu koalisyonun seçimlerden zaferle çıkmasında onun bu kucaklayıcı siyasetinin önemli etkisi olmuştur. Irak Şiîleri arasındaki diğer bir hareket ise İslami Çalışma Teşkilatı’dır.<br />
Kerbela merkezli bir hareket olan bu teşkilat, Ahmet Çelebi aracılığıyla ABD’den yardım alması, Körfez ülkeleri ile İran’dan destek görmesi ile ön plana çıkmaktadır. ABD dâhil askeri eylemlere karşı çıkışıyla bilinmektedir.</p>
<p>Irak Ulusal Kongresi teşkilatı ise 1991’de örgütlenmiş bir harekettir. Ahmet Çelebi ve ailesi tarafından ABD’nin desteği ile kurulmuş bir yapıdır. Şiî ve laik kesimleri temsil eden bu yapı, ABD’nin Irak’a getirmeyi düşündüğü sekülerizm ve demokrasiyi getirme projesinin bir ürünüdür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irak-sunnilerinin-siilesme-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika’nın Yerli Dini Hareketi: Mormon Kilisesi ve Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:20:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Misyonerlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mormon Kilisesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1984</guid>

					<description><![CDATA[Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir. 17. yüzyılda Avrupa’daki dini ve ahlaki yozlaşma sebebiyle dindar Hıristiyanlar, daha saf (püriten) ve dindar bir hayat yaşamak için Avrupa’yı terk etmeye ve Amerika’ya hicret etmeye karar verirler. Bugün Kuzey Amerika olarak bilinen topraklara ilk hicret eden kişilere ‘Hicret eden Kurucu Babalar’ (Pilgrim Fathers) adı verilir. Avrupa’daki dini baskılardan ve istikrarsızlıklardan kaçarak Kuzey Amerika’ya yapılan ilk hicretin 16 Eylül 1620’de gerçekleştiği kabul edilmektedir. Muhacirler, Mayflower adlı yelkenli ile bugünkü Massachusetts’te yer alan Plymouth şehrinin olduğu yere gelirler ve bu şehri kurarlar. Dini baskılardan kurtulmak ve daha iyi bir dini hayat yaşamak için ülkelerini terk edip, manevi olarak kirlenmemiş Yeni Kudüs’ü kurma hayaliyle buraya gelen ve sayıları yüz kadar olan ‘Hicret eden Kurucu Babalar’, 21 Kasım 1620’de kendi aralarında yeni yerleşecekleri topraklarda hangi esaslar çerçevesinde yaşayacaklarına dair ortak bir antlaşma metni imzalarlar. ‘Mayflower Paktı’ olarak da bilinen bu antlaşma, günümüzde hala Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi pratiğinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir.</strong></p>
<p>17. yüzyılda Avrupa’daki dini ve ahlaki yozlaşma sebebiyle dindar Hıristiyanlar, daha saf (püriten) ve dindar bir hayat yaşamak için Avrupa’yı terk etmeye ve Amerika’ya hicret etmeye karar verirler. Bugün Kuzey Amerika olarak bilinen topraklara ilk hicret eden kişilere ‘Hicret eden Kurucu Babalar’ (Pilgrim Fathers) adı verilir. Avrupa’daki dini baskılardan ve istikrarsızlıklardan kaçarak Kuzey Amerika’ya yapılan ilk hicretin 16 Eylül 1620’de gerçekleştiği kabul edilmektedir. Muhacirler, Mayflower adlı yelkenli ile bugünkü Massachusetts’te yer alan Plymouth şehrinin olduğu yere gelirler ve bu şehri kurarlar. Dini baskılardan kurtulmak ve daha iyi bir dini hayat yaşamak için ülkelerini terk edip, manevi olarak kirlenmemiş Yeni Kudüs’ü kurma hayaliyle buraya gelen ve sayıları yüz kadar olan ‘Hicret eden Kurucu Babalar’, 21 Kasım 1620’de kendi aralarında yeni yerleşecekleri topraklarda hangi esaslar çerçevesinde yaşayacaklarına dair ortak bir antlaşma metni imzalarlar. ‘Mayflower Paktı’ olarak da bilinen bu antlaşma, günümüzde hala Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi pratiğinin temel esasları olarak kabul edilmektedir. Bir yıl sonra, 1621’in Kasım ayında, böyle bir ülkeye yerleşmeleri imkânı verdiği için ‘Tanrı’ya Şükür’ kutlaması yapmak üzere bir araya gelirler. Bu kutlama, bugün dahi Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘Thanksgiving Day’ adıyla Başkan Lincoln’un girişimiyle 1863’ten beri resmi olarak kutlanmaya devam etmektedir.</p>
<p><strong>Mormonların Ortaya Çıkışı</strong></p>
<p>Joseph Smith (1805-1844), 6 Nisan 1830’da toplumdaki dini hassasiyetin yüksek olduğu böyle bir ortamda Mormon Kilisesi’ni kuracaktır. Kilisesini, Son Gün Azizleri’nin İsa Mesih Kilisesi (The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) olarak adlandıran Smith, kendisinin kutsal kitapta haber verilen peygamberler gibi bir peygamber olduğunu ilan edecektir. Moroni adında bir meleğin kendisine vahiy getirdiğini, Yahudi ve Hıristiyanların sahip olduğu kutsal kitaplar tahrif edildiği için, onları tashih etmekle görevlendirildiği söyler. Melek Moroni’nin kendisine göründüğünü, peygamber olarak seçildiğini ve kutsal bilgilerin yazılı olduğu levhaların Comorah tepesinde gömülü olduğunu bildirir. Bunun üzerine söz konusu tepeye giden Smith, burada gömülü olan levhaları çıkarır ve üzerindeki yazıları meleğin de yardımıyla tercüme eder. Bugün, kiliseye de adını verecek olan Mormon Kitabı böylece ortaya çıkmış olur. Hz. Yahya tarafından nasıl vaftiz edileceğini de öğrendiğini söyleyen Smith, kurtuluşun ancak bu usul ile yeniden vaftiz olmakla mümkün olacağını belirtir.</p>
<p>1830’dan itibaren tebliğ faaliyetlerine başlayan Smith, melek Moroni’nin kendine bildirdiğine göre, Tanrı tarafından seçilmiş olan gerçek İsrailoğullarından iki kabile, Kudüs’ün M.Ö. 6. yüzyılda Babilliler tarafından işgalinden önce orayı terk etmişler ve uzun bir yolculuktan sonra Amerika’ya yerleşmişlerdir. Tanrı’nın İsrailoğulları ile yaptığı gerçek ahitlerle ilgili bilgiler, Mormon Kitabı’nda yer almaktadır. Kendisinin bu dini yaymakla görevlendirildiğini söyleyen Smith’in getirdiği bu dine hem Amerika’dan hem de Avrupa’dan katılanlar olacaktır. Smith’in ölümünden sonra Mormonlar kendi aralarında farklı gruplar halinde bölünecektir. Tanrı, vahiy, kutsal kitap, Mesih ve ahir zaman inançları Hıristiyanlardan oldukça farklı olan bu hareket, Hıristiyanlar tarafından sapkınlık olarak kabul edilmektedir. Joseph Smith’e göre, İsa Mesih çarmıha gerildikten sonra tekrar dirildiğinde, Amerika’daki Kızılderilileri ziyaret etmiş ve ahir zamanda buradaki Siyon’dan dünyayı yöneteceğini vaat etmiştir. O gün geldiğinde Kızılderililerin Mormonluğu kabul edeceklerini ve tenlerinin yeniden beyazlaşacağını bildirmiştir. Vaat edilmiş toprakların ve Mesih’in tekrar geleceği yerin Amerika toprakları olduğunu belirten Smith’in bu açıklamalarını, Avrupa’dan kaçarak Amerika’ya sığınan püriten Hıristiyanların hayallerindeki Yeni Kudüs düşüncelerine teolojik bir cevap olarak görmek mümkündür. Her Mormon’un Tanrı ile irtibat kurabileceğini ve vahiy alabileceğini belirten Smith’e göre, Mormonların en önemli görevlerinin bu yeni mesajı bütün dünyaya yaymak olduğunu belirtir. Bu nedenle daha erken dönemlerden itibaren Mormonlar, dünyanın birçok ülkesine misyonerlik faaliyeti için gitmeyi dinlerinin en temel görevleri arasında göreceklerdir. 18 yaşına gelen her kız ve erkek Mormon, üniversite hayatına başlamadan önce 2 veya 3 yıllığına gönüllü misyonerlik seferine çıkar. Misyon faaliyetini yerine getiren Mormonlar, böylece dinlerine olan sadakatlerini de ispat etmiş olurlar.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Misyonerlik</strong></p>
<p>Mormon Kilisesi, kiliseye mensup olan her bir üyeden aktif olarak misyonerlik faaliyetinde bulunması istenmektedir. Kilise üyeleri, bunun için kilise tarafından resmen görevlendirilmeyi beklemezler. Bu nedenle, Mormonlar’da kilisenin mesajının yayılması için misyonerlik faaliyetinde bulunmak adeta hayatın bir parçası sayılmaktadır. Misyonerliğin bu kadar önemli olması, dinin en önemli emirlerinden sayılması nedeniyledir. Bu durum, Mormonların kutsal kitaplarından olan Öğretiler ve Antlaşmalar’da (88/81) şöyle yer almaktadır: ‘Uyarılan her insanın kendi komşusunu uyarması gerekir.’</p>
<p>Mormon Kilisesi, müntesiplerine kutsal kitabı hem sözlü hem de fiilî olarak öğretmekle görevli olduğu için, kendisi de misyonerlik faaliyetlerini organize etmekle görevlidir.</p>
<p>Mormonların misyonerlik faaliyeti için dünyanın çeşitli yerlerinde merkezler kurmaları ve bu ülkelere gidecek olan Mormon gençlere o ülkelerin dillerini, kültürlerini öğretmeleri, Amerika’daki kimi yöneticiler tarafından istifade edilmesi gereken önemli bir potansiyel olarak görülecektir. Nitekim bazı dönemlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ilişkilerinde Mormonların bu yeteneklerinden istifade etme yönüne gidilmiştir. Buna göre, kimi zamanlarda Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde Mormon cemaatine mensup kimselerin istihdam edilmesi yönünde politikalar uygulandığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bir Mormon için, kutsal kitabın öğretilerini yaşamak ve bunları başkalarına öğretmek kadar değerli başka bir şey yoktur. Bu emri yerine getirmek için her yıl binlerce genç Mormon, dünyanın çeşitli ülkelerinde misyonerlik faaliyetini gönüllü olarak yerine getirmek için yollara düşmektedir. Misyonerlik için yola çıkan genç kız ve erkek Mormonlar, gönüllü olarak yerine getirdikleri bu emir gereği, ailelerini ve işlerini bu uğurda terk ederler. Misyonerlik yoluna çıkan Mormonlar, belli bir süreliğine dünya ile olan irtibatlarını kesip, kendilerini tamamıyla Kilise’nin işlerine ve misyonerlik faaliyetine tahsis ederler. Misyonerlik görevini yerine getiren Mormonlar, çok zor şartlarda ve oldukça yoğun bir hizmet faaliyetini yerine getirmeyi dinî bir vecibe sayarlar. Nitekim bir Mormon olan ve 2012’de Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi Parti Başkan adaylarından Mitt Romney’in, gençliğinde 3 yıllığına Fransa’da misyonerlik yaptığı bilinmektedir.</p>
<p>Mormonlar, Kutsal Kitabın ahir zamana ilişkin haberlerine yaklaşımlarında evanjeliklerle benzer bir yorumu benimsemektedirler. Bu nedenle, Kutsal kitabın ahir zamana dair kehanetlerinin literal olarak anlaşılması gerektiğini kabul eden evangelik harekete mensup olan Georges Bush’un danışmanları, Başkanlık yarışında Mitt Romney’in danışmanları olarak görev yapmışlardı. Romney’in o dönemde rakibi, Demokrat Parti adaylarından Barack Obama idi.</p>
<p>19. yüzyılın ortalarında, Mormonluğu kabul eden aileler, Amerika ve Avrupa’nın dört bir yanından Kiliselerinin kurucusu ve ‘peygamberi’ kabul edilen Joseph Smith ve kardeşi Samuel Hyrum Smith’e yardım etmek üzere bugünkü Illinois eyaletindeki Nauvoo şehrine akın edeceklerdir. O günlerde Nauvoo şehri, Mormon şehri olarak bilinmekte idi. Mormonların Josph Smith’e yardım etmek için kitleler halinde buraya taşınmalarının yegane gayesi, yeni Kudüs’ü tesis etmekti. Mormonların siyasetle ilişkilerinin temeli buraya dayanmaktadır. Bu nedenle, Mitt Romney’in adaylığını zengin Mormonların ve lobilerin kayıtsız şartsız desteklemelerinin ardında, hareketin kurucusu olan Joseph Smith’in hayalinin nihayet gerçekleşebileceğine olan inançtı. Her ne kadar, Mormonluğun kurucu peygamberi Joseph Smith ve kardeşinin düşmanları tarafından öldürülmesi nedeniyle bu hayal o zaman gerçekleşmemiş olsa da bunun gerçekleştirilmesi Mormonlar için bir ideal olarak varlığını sürdürecektir.</p>
<p><strong>Mormonların Merkez Olarak Salt Lake City’yi Seçmesi</strong></p>
<p>Joseph Smith’in ölümünden sonra Illinois’teki Nauvoo kentinden sürülen Mormonlar, yeni bir yerleşim alanı bulabilmek için Batı’ya doğru ‘hicret’ ederler. Yürüyerek veya at üstünde kat ettikleri yolculukları esnasında, bir yandan kolera gibi bulaşıcı hastalıklara, diğer yandan ise Amerikalı askerler ve yerli Kızılderililerin saldırılarına maruz kalıyorlardı. Nihayet Utah eyaletine yerleşirler. Bu ilk Mormon ailelerin torunları, Mormon hareketinin kuruluşundan 150 yıl sonra, Beyaz Saray’a bir Mormon olan Mitt Romney’in seçilmesi ortak hedefini gerçekleştirmek için bir araya gelecektir. Mitt Romney’in büyük dedesi olan Miles Romney de, 1841’de Nauvoo’ya yerleşen ve oradan çileli bir şekilde sürgün edilenler arasında idi. Mitt Romney’in seçilmesi için hem finans desteği hem de lobi faaliyeti yapan en önemli Mormon aileler arasında Mariott, Rollins, Gardner gibi büyük aileler ve şirketler yer almakta idi. Amerika’nın önemli ekonomik gücünü elinde bulunduran bu Mormon aileler, daha önce de Mitt Romney’in 1994’te senatör seçilmesinde ve 2002’de Mormonların kutsal şehri kabul edilen Salt Lake City’de gerçekleştirilen Olimpiyatlar’da destek sağlamışlardı. Bu güçlü finans sahibi Mormon aileler, Başkanlık yarışında Romney’in önündeki engellerin kaldırılmasında, başkanlık yarışında gerekli olan fonların toplanmasında ve destek elde edilmesinde hep yanında hazır olmuşlardır. Mitt Romney’in başkanlık yarışı, aynı zamanda Mormonların Amerika Birleşik Devletleri siyasetine olan ilgilerinin boyutlarını ortaya çıkarma bakımından herkes için ilginç bir tecrübe olmuştu.</p>
<p>Başkanlık yarışında Romney için finansal yardımları toplayan ‘Restore Our Future’ komitesine sadece yirmi Mormon aile, toplamda 8 milyon dolarlık bir yardımda bulunmuştu. Bunun yanında Wall Street’teki birçok finans kuruluşu ile birlikte emlak, enerji ve sanayi sektöründen de birçok Mormon şirket yardım toplanmasına katkıda bulunmuştur. Bunlar içerisinde, özellikle JetBlue havayolları şirketinin sahibi David G. Neeleman ve İsviçre Kredi Bankası (Crédit Suisse) genel başkanı Eric Varvel en dikkat çeken simalardı.</p>
<p>Romney’in başkanlık adayı olması, Mormonlar için büyük bir övünç kaynağı olmuştur. Mormonluğun yayılmasında da önemli katkıları olan bu aileler, Amerika Birleşik Devletleri tarihine sadece bu dinin yayılmasına katkıda bulunmalarıyla değil aynı zamanda Amerika’nın Batısı’nın kolonizasyonunda önemli rol oynamalarıyla da bilinmektedirler. Ülkeye ilk geldiklerinde ‘dış güçlerin içerdeki uzantıları’ olarak görülen Mormonların bu katkıları, onları Amerika’nın ‘asli ve ayrıcalıklı vatandaşları’ haline getirecektir. Bu durum, sonraki nesillerde, onların hem devlette hem de toplum hiyerarşisinde önemli noktalara ulaşmalarının yolunu açacaktır</p>
<p>Günümüzde de Amerikan siyasetinde oldukça etkin olan Mormonlar, özellikle Washington’da havacılık, vergilendirme, işletmecilik ve turizm sektörleri ile ilgili yoğun lobi faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Mormonlar, etkin oldukları bu sektörlerin sorunlarıyla ilgili Beyaz Saray’da temsilcilerinin olmasına dikkat etmektedirler. Kiliselerinin Amerikan toplumu içerisinde kabul görmesini önemseyen Mormonlar, siyasi etkinliklerde varlık göstermeye çalışmaktadırlar. Amerikan basın yayın sektöründe de varlık gösteren Mormonlar, yine bir Mormon olan Richard Eyre gibi kitapları best seller satan yazarlara da sahiptir. Romney’in seçim fonunun oluşturulması ve yönetilmesinde yer alan ve kendisi de bir Mormon olan Spencer Zwick ise finans sektörünün önemli isimleri arasındadır.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Osmanlı Devleti</strong></p>
<p>1830’da Osmanlı Devleti’nin Amerika ile yaptığı ticaret anlaşmasından sonra, misyonerlerin Osmanlı topraklarına olan ilgisi giderek artmıştır. Bu nedenle Mormonlar’ın Türkiye’ye olan ilgileri, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith zamanına dayanmaktadır. Amerika’da huzursuz olan Mormon cemaati, bir yandan misyonerlik faaliyetlerini yaparken, diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı yasaklamalarından uzak bir şekilde dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ülke arayışındadırlar. Osmanlıya gelen ilk Mormonlar, çok eşliliği dini bir inanç olarak kabul ettikleri için, burada inançlarını rahatça yaşayabileceklerini fark ettiler. Zira bu uygulama Amerika anayasasına göre yasaktı.</p>
<p>19. yüzyılda Orta Doğu’ya gelen Mormonlar, misyonerlik faaliyetlerini Müslümanlar üzerinde yapmakta zorlanacaklar ve ciddi engellerle karşılaşacaklardır. I. Dünya Savaşı’ndan önce bu topraklara gelen Mormon misyonerler, Anadolu’dan Suriye’ye ve Filistin’e kadar diledikleri gibi seyahat ettikleri gibi Osmanlı ülkesinde yaşayan Hıristiyanlarla rahat ilişki kurabiliyorlardı. Millet sistemine dayalı olan Osmanlı ülkesinde Hıristiyan ve Museviler, kendi içişlerinde kısmen özerkliğe sahip azınlıklardı. Bu durum, kendi dinlerini yaymak isteyen Hıristiyan misyonerlerin ve Mormonların ilgisini çekmekte idi.</p>
<p>Kudüs’e 1841’de gelen Orson Hyde, aynı zamanda Orta Doğu’ya ilk Mormon seferini gerçekleştiren kişi idi. Hyde’a göre, Kudüs’ün yer aldığı Kutsal Topraklar, sadece Yahudiler’in tekrar döneceği topraklardır. Hyde, Mormonların yoğun olarak yaşadıkları Utah’a döndüğünde, Mormon misyonerlerin bu topraklara özellikle de Kudüs’e gönderilmesi tavsiyesinde bulunacaktır. Mormonların Avrupa misyon başkanı ve aynı zamanda bir Osmanlı Ermenisi olan John Henry, Hyde’ın tavsiyelerinden etkilenir ve Joseph Smith’e mektup yazarak İstanbul’a misyonerler göndermesini talep eder. Kaynaklara göre, Mormonların Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetleri resmen 1880’de başlar. 1884’te ilk aktif misyonerliğin başlatıcısı olan Jacob Spori, İstanbul’da ilk Türk misyon merkezini kurar. 18 Ocak 1885’te ise İstanbul’da Vartongian adındaki bir Ermeni’nin evinde ilk Mormon toplantısı gerçekleşir. Mormonlar, Osmanlı’daki misyonerlik faaliyetlerinde birebir sohbet yöntemini benimseyeceklerdir.</p>
<p>Mormon kilisesinin Osmanlı topraklarındaki aktif misyonerliğini başlatan kişi olarak bilinen Elder F. F. Hintze, 1888’de İstanbul’a gelir. Burada çeşitli bağlantılarını kullanmak suretiyle dönemin vezir-i azamı ile görüştükten sonra, maarif Nazırı Münif Paşa tarafından kabul edilir. Bu görüşmeden Hintze’nin edindiği kanaat; Osmanlı Devleti’nin Türkleri Mormonlaştırmaya yönelik herhangi bir teşebbüse girişmedikleri müddetçe onlara mani olmayacağı yönündedir. Görüşmeye katılan diğer bir Mormon misyoner olan Tanner ise, eğitim konusunda yapacakları faaliyetlere destek verileceği intibaını edindiklerini de belirtmektedir. Osmanlı Devlet yöneticilerinin bu yöndeki ikazları, Mormonların misyon faaliyetlerini Ermenilere yöneltmelerine dair karar almalarına sebep olacaktır. Bunun üzerine Mormonlar, Türkçe ve Ermenice öğrenme faaliyetlerine başlayacaklar.</p>
<p>İstanbul’da başlayan bu misyonerlik faaliyetleri, zamanla Anadolu’da yaygınlaşır. İlginç olan, Mormonların Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetleri, en çok Ermeniler üzerinde etkili olacaktır. Mormonların raporlarında belirtildiği üzere, birçok Ermeni aile bu dönemde Mormonluğa geçecektir. Ermenilerin Mormonluğa geçişlerini hızlandıran ve teşvik eden unsurlardan biri de zengin ve müreffeh bir hayatın kendilerine vaat edilmiş olmasıdır. Genel olarak Avrupalı ve Ermeni üyelerden oluşan Mormon kilisesi, zamanla Antep, Halep ve Hayfa’da kiliseler açacaktır. 1896’da kapanan bu merkezler, 1897’de tekrar açılacaktır. Ancak 1909’da Osmanlı’daki siyasi çalkantılar ve 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle, söz konusu kiliseler ve merkezler tekrar kapanacaktır. Osmanlı hükümetlerinin getirdikleri yasal sınırlamalar ve Müslümanların tepkileri, Mormonların kapı kapı dolaşarak misyonerlik faaliyeti yapmalarını engellemekte idi. Bu yüzden, özel mekânlarda karşılıklı sohbet yöntemini tercih ediyorlardı. Bu şekilde toplanmaların gerektiren diğer bir neden ise; Mormon kilisesinin Osmanlı hükümeti tarafından resmen tanınmamış olmasıdır. Bu yüzden, Mormonların halka açık yerlerde ve toplantı salonlarında alenî toplantılar düzenlemeleri kanunen yasaktı. Genellikle köy köy gezen Mormon misyonerler, vardıkları yerde bir oda kiralayarak insanlara ‘tashih edilmiş İncil’i tebliğ etme ve anlatma yoluna gidiyorlardı.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Ermeniler</strong></p>
<p>Mormonlar, Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerini özellikle Hıristiyan azınlık üzerinde yoğunlaştırmışlardı. Bu nedenle, genellikle Hıristiyanların bulundukları semtlerde, köylerde ve bölgelerde misyon faaliyetlerini yürütüyorlardı. Mormonlar’ın Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyet alanları incelendiğinde onların, genişliği 130 km ve uzunluğu 950 km olan, güneyde Halep’ten başlamak üzere kuzeyde Samsun’a kadar uzanan bir alanda faaliyet gösterdikleri görülmektedir. Ayrıca Mısır’da, Yunanistan’da, Filistin’de ve İstanbul’da da nadiren misyonerlik faaliyeti yapan Mormonlar, daha çok biraz önce işaret edilen güzergah üzerindeki bölgelerde faaliyette bulunmuşlardır. Mormonlar, daha çok güneyde Halep’ten başlayarak Kilis, Antep, Maraş, Gürün, Sivas, Zara, Tokat, Merzifon ve Samsun hattında misyonerlik faaliyetinde bulunmuşlardır. Mormonların kayıtlarından yer alan bilgilere göre onlar, bu hat üzerinde yer alan şehirleri baştan başa 30 günde kat etmekte idiler. Mormonlara ait kayıtlara göre, Türkiye’de daimi olarak 3-8 kişi arasında değişen misyoner görevliler bunmakta idi. Mormonların Osmanlı topraklarına olan bu ilgilerine rağmen, ilk 15 yıl boyunca hiçbir Mormon dini metin yerel dillere çevrilmemiştir. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, istedikleri oranda taraftar toplayamamış olmalarıdır denebilir. Bu yıllar boyunca, genellikle İngilizce, Almanca ve Fransızca materyaller kullanılmıştır.</p>
<p>Yukarıda da işaret edildiği üzere, Mormonlar’ın misyonerlik faaliyetlerinden en çok Ermeniler etkilenmiştir. 1899’da ilk kez Ermeni harfleri ile yazılmış Türkçe birkaç bin broşür basılmış ve Ermeni üyeler arasında dağıtılmıştır. Bu broşürler, diğer üyelere ulaştırılmak üzere Suriye’ye ve Anadolu’ya da gönderilmiştir. Ayrıca Mormonların kutsal kitaplarından sayılan Öğreti ve Antlaşmalar adlı kitabın 28. Bölümünden derlenmiş metinler Mormon üyeler için tercüme edilmiştir. Bu tercümelerin, misyon başkanı olan Hintze tarafından yapıldığı bilinmektedir. Mormonların meşhur kutsal kitabı olan Mormon Kitabı da Ermeni harfleriyle Türkçeye tercüme edilmiştir. Ancak, söz konusu kitabın basım ve dağıtımı ancak 7 yıl sonra gerçekleştirilebilecektir.</p>
<p>Mormonların Osmanlı topraklarında insanları vaftiz edip kendi kiliselerine bağlamaları başarılı olmamıştır. Ferdinand F. Hintze, Mormon Kilisesi’nin buradaki faaliyetlerine ilişkin görüşlerini bildirirken, ‘burada Mormonlara ihtiyaç yok’ demekte ve bu işin çok sabır gerektiren bir iş olduğunu belirtmektedir. Mormonlara göre, insanların kurtuluşu, diğer Hıristiyan kiliselerine mensup olanlar dâhil, Mormon olarak vaftiz olmaktan geçmektedir. Ancak, insanlara ‘Mormon kilisesini tanıtmak’ yani ‘uyarmak’ da önemli bir faaliyet kabul edilmektedir. Bu itibarla Mormonların misyonerlikteki başarıları, onlara göre ‘kurtarabildikleri’ yani vaftiz ettikleri insan adedine ve yaptıkları tebliğe göre ölçülmektedir. Nitekim Hintze’ye göre bu topraklarda kimseyi vaftiz etmemiş olsalar bile Kilise’nin mesajını buralarda duyurmak ve insanları ‘uyarmak’ bile önemli bir misyonerlik faaliyeti sayılmalıdır. Hintze, Osmanlı topraklarındaki misyon faaliyetinin sabır isteyen bir iş olduğunu, şöyle bir benzetme ile açıklamaktadır: ‘Burada Mormonlar, toprağı ekmeli, işlemeli ve sabırla emeklerinin ürününü beklemelidirler.’ Sabır, Mormonların misyon faaliyetlerinin önemli bir unsurudur.</p>
<p>Mormonlar, Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerine I. Dünya Savaşı’ndan sonra ‘Ermeni misyonu’ adıyla devam edeceklerdir. Bunun için Halep’teki merkezi tekrar aktif hale getireceklerdir. 1928’de bölge merkezi olarak kabul edilen Hayfa’daki misyon merkezinin başkanı Joseph Booth’un ani ölümüyle birlikte bu merkez kapatılır. 1933’te, Filistin-Suriye misyonu olarak tekrar açılır. 1939’da ise, II. Dünya Savaşı nedeniyle tekrar kapatılır. 1947’de ise, Ermeni asıllı Badwagan Piranian’ın başkanlığında tekrar açılır ve Yakın Doğu Misyonu adıyla faaliyetlerde bulunur. 1950’de bu merkez de kapatılır. Her ne kadar belli bir merkezleri olmasa da Mormon misyonerler küçük gruplar halinde bölgedeki ülkelerde faaliyetlerini devam ettirmişlerdir. Özellikle İsviçre misyon merkezine bağlı Mormon misyonerler, Lübnan’da faaliyetlerine devam etmişlerdir.</p>
<p>Amerika’daki Mormonların Orta Doğu’ya kurumsal olarak tekrar dönüşleri, 1969 yılında olacaktır. Amerika’daki en prestijli üniversiteler arasında yer alan Mormon üniversitelerinden Brigham Young Üniversitesi’nin Yakın Doğu araştırmaları ile ilgilenen bölümlerindeki araştırmacılar ve öğrencilerinin ibadet etmelerine imkân sağlayacak şekilde Kudüs’te bir kilise kurulmasına karar verilir. Burada, düzenli ve devamlı bir şekilde Mormon grupların varlığını sürdürmesine özen gösterilir. 1977’de faaliyet alanlarının genişlemesine uygun bir şekilde, İsrail Kilise Bölgesi kurulur. Akabinde, 1979’da Kudüs’ün Zeytin Dağı mevkiinde yer alan Orson Hyde Anıtsal Bahçesi tesis edilir. Daha sonra, 1989’da yine Kudüs’ün önemli simgesel bir semti olan Scopus Dağı’nda (Mount Scopus) yer alan Brigham Young Üniversitesi Yakın Doğu Bölümü de Kudüs Merkezi’ne bağlı olarak faaliyetlerine başlar. Scopus Dağı, I. yüzyılda Romalıların Kudüs’ü işgal için kamp kurdukları yerdir. M.S. 70 yılında Kudüs’ün Romalılar tarafından işgali ve Süleyman Mabedi’nin yıkılışı bu işgal sonrasında gerçekleşen olaylardır. Evangelikler gibi ahir zamanda Armageddon Savaşı’nın olacağı yönündeki Kutsal Kitap’ta yer alan kehanete inanan Mormonlar için, burada bir merkez sahibi olmanın sembolik değeri vardır. Scopus Dağı’nda bu merkezin kurulması İsrail kamuoyunda birçok tartışmalara neden olacaktır. Böyle bir merkezin kurulmasına olan itirazını dönemin İsrailli Kudüs belediye başkanı Teddy Kollek şu sözleri ile ifade etmiştir: ‘Bu kavga, Mormon merkezi ile ilgili değil, esasen İsrail’in şahsiyeti ile ilgilidir.’ Tartışmalara dönemin Sefardik ve Aşkenaz Başhahamları da dâhil olmuşlardır. Durumu protesto etmek için, hem Amerika hem de İsrail’deki Ortodoks cemaatlere mensup Yahudiler çeşitli etkinlikler ve protesto toplantıları düzenlemişlerdir. Bu protestolarda, New York ve Washington’daki Mormon kiliselerinin bombalanması tehdidi bile dile getirilir. Konunun hassasiyetinin farkında olan Mormonlar, söz konusu merkezde dinî faaliyetlerde bulunulmayacağı sözünü vererek tartışmaları yumuşatma yönüne gitmiştir.</p>
<p>Her ne kadar Mormonlar, Osmanlı topraklarına yerleşmek isteseler de yaşanan iki dünya savaşı ile yöneticiler tarafından getirilen bazı kısıtlamalar, onların özellikle Orta Doğu’ya ve bilhassa Anadolu’ya yerleşmelerini zorlaştırmıştır. Bununla birlikte Mormonlar, Orta Doğu’daki ekonomik gelişmelere paralel olarak, sonraki yıllarda hem Orta Doğu’da hem de Anadolu’da küçük cemaatler kurma girişiminde bulunacak ve bekledikleri kadar olmasa da kısmen başarılı olacaklardır. Bölgede özellikle petrol endüstrisinin gelişmesi, bu topraklara yeniden işçi, mühendis veya iş adamı olarak Mormonlar’ın gelmesine neden olacaktır. Genellikle Amerika’dan buralarda çalışmaya gelenler tarafından kurulan kiliseler, ya büyükelçilik ve konsolosluklarda çalışan Mormonlara veya askeri görevleri sebebiyle bu coğrafyada bulunan Mormon askerlere hizmet vermek için kurulan kiliselerdir.</p>
<p>1974’te Mısır’da bir Mormon kilisesi açan Mormonlar, 1975’te İran’da Tahran misyon merkezini açarlar. Ancak, Amerika ile İran arasındaki siyasi ilişkilerin bozulması nedeniyle, Tahran’daki bu merkez 1978 yılında kapatılır. 1989’da Orta Doğu’da Mormon Kilisesi adına ilginç bir gelişme yaşanır. Buna göre Ürdün, Arap ülkeleri arasında Mormon Kilisesi’ni resmen tanıyan ilk ülke olacaktır. Böylece Mormonlar, Ürdün’ün başkenti olan Amman’da bir Eğitim ve Kültür Merkezi açma imkânına kavuşacaklardır. Ürdün’ün bu kararını bölgedeki diğer Arap ülkeleri de takip edecektir. Arap ülkelerinin hükümetleri, misyonerlik faaliyetinde bulunmamak ve İslami yasalara saygılı olmak kaydıyla, Mormonların ayin yapmalarına ve üyeleri için çeşitli aktivitelerde bulunmalarına izin verir.</p>
<p><strong>Mormonlar ve Orta Doğu</strong></p>
<p>Yerel örf ve adetlere hassasiyet göstererek faaliyetlerini sürdüren Mormonlar, bu yöntemle Orta Doğu toplumuyla uyumlu olmaya özen göstermektedir. Mesela, Mormonlar, haftalık ayinlerini Müslüman ülkelerde Cuma günleri, İsrail’de ise Yahudiler’in kutsal günü olan Cumartesi günü yaparlar. Bölgenin siyasi sorunlarında tarafsızlık ilkesini benimseyen Mormonların bu tavırları, aslında teolojik tutumları ile de uyum arz etmektedir. Zira Mormonlar, kendilerini hem Yahudiliğin, hem Hıristiyanlığın hem de İslam’ın revize edilmiş son hali olarak kabul ederler. Bu yaklaşımlarını eski Mormon kilisesi başkanlarından Howard W. Hunter şöyle ifade etmektedir: ‘Hem Araplar hem Museviler, Allah babamızın çocuklarıdır. İkisi de vaadin oğullarıdır. Bu yüzden, kilise olarak taraf tutmayız. Onları seviyoruz ve onlarla ilişkimizi devam ettiririz.’</p>
<p>Mormonlar, Orta Doğu’daki yöneticilere dinlerini yaymama yönünde verdikleri söz gereği, faaliyetlerini daha çok insanlarla birebir iletişime geçerek, kutsal kitap eğitimi verme veya başka yöntemler uygulama şeklinde devam ettirmektedirler. Bunlar arasında özellikle insani yardım faaliyetleri önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Türkiye’de bu yöntemi benimsemektedirler. Yardım faaliyetleri esnasında tanıştıkları kimselerle ve kendi kiliseleri hakkında bilgi edinmek isteyenlerle yakından ilgilenmektedirler. Onlara, Mormon kilisesini, inançlarını ve faaliyetlerini anlatan kitap ve broşürler verirler. Bu faaliyetler sonucunda Mormon olmak isteyenler olursa, kamuoyunda bir tepkiye neden olmamak için, o kimseleri vaftiz olmak için Avrupa’ya gitmeye ve hayatlarına orada devam etmeye teşvik ederler. Avrupa ve Amerika’da kalmayı kabul etmeyenler, ülkelerine döndüklerinde sorun yaşanacağı için vaftiz edilmezler. Vaftiz olmayanların Mormon ayinlerine katılmaları, misyonerlik yapmaları ve rahiplik hiyerarşisinde yükselebilmeleri mümkün değildir.</p>
<p>Mormonların Orta Doğu’daki varlıkları, diğer Hıristiyan cemaatleri tarafından da tepkiyle karşılanmıştır. Bu nedenle, Mısır gibi bazı ülkeler, kendi gayr-i Müslim vatandaşlarının taleplerini dikkate alarak, Mormon kilisesinin varlığını, yerel cemaatlerin onayına bağlamışlardır. Nitekim bu ülkelerde bulunan yerel Protestan ve Katolikler, Mormonların iş yapmalarını engellemek için projelerinin kabul edilmemesi için karşı faaliyetlerde bulunurlar.</p>
<p>Günümüzde Orta Doğu’da Ürdün’de üç, İsrail’de iki, Lübnan’da bir ve Mısır’da bir Mormon kilisesi bulunmaktadır. 2003’te yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de İstanbul ve Ankara’da olmak üzere iki adet Mormonlara ait kilise yer almaktadır. Bu bölgelerin yönetimi Bulgaristan ve Yunanistan’daki misyon yönetimlerine bağlıdır. Kuruluşundan itibaren Osmanlı toprakları ile ilgilenen Mormonlar, dini olarak bir yandan atalarının başlattığı misyonerlik faaliyetlerini ve az da olsa var olan cemaatlerle bağlarını sürdürmek, diğer yandan Kutsal Kitap’ta yer alan kutsal merkezlerin Orta Doğu’da bulunması nedeniyle ilgilerini devam ettirmektedirler. Ancak Mormonlar’ın bu bölgelere olan ilgileri, Orta Doğu’da petrol endüstrisinin gelişmesi ve Amerikalıların bu bölgeye olan ilgilerinin artmasıyla doğru orantılı bir şekilde gelişmiştir.</p>
<p>Amerika’yı kutsal topraklar ve dinlerini de Amerika’da doğmuş ve gelişmiş yerel bir din olarak kabul eden Mormonlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarını kendi çıkarları ile eş tutmaktadırlar. Onlara göre, Mormonluğun kurucusu olan Joseph Smith önemli bir peygamberdir ve peygamberlik müessesesi halen devam etmektedir; yeni kutsal topraklar Amerika ve yeni Kudüs ise Utah eyaletindeki Salt Lake City’dir. Bunları korumak ve bu inancı yaymak her Mormon’un en önemli vazifesidir.</p>
<p>Zira Mormonların inancına göre, Eski Ahid’de ahirzamana ilişkin kehanette bulunan peygamber Mika’nın, dağların tepelerinde olacağını belirttiği Siyon ve Yeni Kudüs’le ilgili verdiği bilgiler, tam da Salt Lake City ile uyuşmaktadır. Günümüzde, Mormonların yaşayan peygamberi, 16 Ocak 2018’de Salt Lake City’de kurul tarafından peygamber olarak seçilmiş olan 93 yaşındaki Russell M. Nelson’dur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-yerli-dini-hareketi-mormon-kilisesi-ve-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılıların Gözüyle Müslüman Türkler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batililarin-gozuyle-musluman-turkler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:08:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Roux]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1811</guid>

					<description><![CDATA[Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.” Batılı Türk-İslam tarihçisi Jean Paul Roux, Batılıların Türklerle karşılaşmasını 11. yüzyıldan başlatmaktadır. Peçenek Türkleri, 1026’dan itibaren Avrupa’ya doğru akınlar düzenliyordu. Bu tarihlerde Türkler, Aşağı Don’dan Moldavya’ya kadar Karadeniz sahilleri boyunca uzanan tüm ovaya hâkim idi. Bu dönemlerde Avrupa, bir yandan bu saldırılar, diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle boy gösteren halkın ve derebeylerin huzursuzlukları ve isyanlarla uğraşmaktaydı. Bu ekonomik ve sosyal huzursuzluğun üstüne, Bizans’ın İstanbul Patriği Michel Kerularios (1059) ile Papa IX. Leo’nun (1054) 1054’deki aforozlaşması tuz biber olacaktır. Bu aforozlaşma, Doğu ve Batı Hıristiyanlığı’nın Ortodoks ve Katolik olarak birbirinden ayrılması sonucunu doğurur. İşte böyle bir ortamda, Selçuklu Türkleri Orta Asya’dan Anadolu’ya akın etmeye başlayacaklardır. Avrupa, en kritik anlarını yaşadığı bir ortamda Türklerin askeri gücüyle yüz yüze gelmiştir. Bu nedenle, Türklerin bu özelliği onların hafızasında Türk imajının en temel unsuru olacaktır. Jean-François Solnon’un Avrupa ile Osmanlı’nın karşılaşmasını anlattığı eserinde de belirttiği gibi Avrupalılar için Türkler, “ordusu bulunan bir devlet değil, devleti ele geçirmiş olan bir orduydu.” Bu tarihten itibaren Batılıların gözünde Türk demek, İslam’ın bayraktarlığını yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”</strong></p>
<p>Batılı Türk-İslam tarihçisi Jean Paul Roux, Batılıların Türklerle karşılaşmasını 11. yüzyıldan başlatmaktadır. Peçenek Türkleri, 1026’dan itibaren Avrupa’ya doğru akınlar düzenliyordu. Bu tarihlerde Türkler, Aşağı Don’dan Moldavya’ya kadar Karadeniz sahilleri boyunca uzanan tüm ovaya hâkim idi. Bu dönemlerde Avrupa, bir yandan bu saldırılar, diğer yandan ekonomik krizler nedeniyle boy gösteren halkın ve derebeylerin huzursuzlukları ve isyanlarla uğraşmaktaydı. Bu ekonomik ve sosyal huzursuzluğun üstüne, Bizans’ın İstanbul Patriği Michel Kerularios (1059) ile Papa IX. Leo’nun (1054) 1054’deki aforozlaşması tuz biber olacaktır. Bu aforozlaşma, Doğu ve Batı Hıristiyanlığı’nın Ortodoks ve Katolik olarak birbirinden ayrılması sonucunu doğurur. İşte böyle bir ortamda, Selçuklu Türkleri Orta Asya’dan Anadolu’ya akın etmeye başlayacaklardır. Avrupa, en kritik anlarını yaşadığı bir ortamda Türklerin askeri gücüyle yüz yüze gelmiştir. Bu nedenle, Türklerin bu özelliği onların hafızasında Türk imajının en temel unsuru olacaktır. Jean-François Solnon’un Avrupa ile Osmanlı’nın karşılaşmasını anlattığı eserinde de belirttiği gibi Avrupalılar için Türkler, “ordusu bulunan bir devlet değil, devleti ele geçirmiş olan bir orduydu.”</p>
<p>Bu tarihten itibaren Batılıların gözünde Türk demek, İslam’ın bayraktarlığını yapan savaşçı millet demektir. Batılı muhayyilede Türklerin bu yönü o kadar baskın bir imaj olmuştur ki Türkler ile asırlar boyunca ürettikleri ‘kültür, sanat, felsefe ve medeniyet’ gibi kelime öbekleri bir araya getirilmesi imkânsız kavramlar olarak kabul edilmiştir. Türkler, Arapların dört yüz yılda yapamadıklarını, yaklaşık elli yılda gerçekleştirecek ve Anadolu’yu fethedecektir. Bu kadar kısa zamanda Anadolu’yu kendi yurdu haline getirmesi, Ortaçağ Bizans tarihçilerini o kadar etkiler ki Türk kelimesi ile birlikte sadece savaş, fetih ve ölüm kelimelerini yan yana kullanırlar. Bizanslıların yazdıkları kroniklerde Türkleri bu özellikleri ile tanıtmaları, Avrupalıları da etkileyecektir. Bir bakıma Avrupa’nın Ortaçağ boyunca Türklerle ilgili algısının oluşmasındaki en temel etkenin Bizanslılar olduğunu söylemek mümkündür. Avrupalılar ile Türkler arasında tampon bölge oluşturan genel olarak Doğu Hıristiyanları ve özelde Bizanslılar, Batı’nın sadece Türkler değil aynı zamanda İslam’a dair algısının oluşmasında da en önemli unsur olacaktır. Bu konuda, Norman Daniel’in İslam ve Batı (Islam and the West) adlı eserinde de belirttiği üzere, İslam’a karşı ilk reddiyeyi yazarı olarak bilinen Doğulu Hıristiyanlar’dan Yuhanna ed-Dımeşkî’nin eseri, Haçlı seferleri dahil büyük çapta Rönesans çağına kadar Batılıların İslam’a dair temel başvuru metinlerinden biri olacaktır. Yukarıda ana hatları ile tasvir edilen Türklerle ilgili algı, modern döneme kadar varlığını devam ettirecektir.</p>
<p>Batılıların gözünde Türkler, Müslüman kavimlerin önemli bir kısmını teşkil eden Araplardan farklı bir İslam kültürüne sahiptir. Bu algı, günümüzde de devam etmektedir. Gerçekte bu durum, Türklerin daha erken bir dönemde özellikle Hun İmparatoru Attila’nın 5. yüzyılda ölümünden sonra, imparatorluktan ayrılıp Batı’ya doğru göçmesiyle başlayan serüvenin asırlar boyunca devam etmesiyle de alakalıdır. Türkler, göçleri esnasında karşılaştıkları kültürlerin tamamıyla etkileşim içine girmişlerdi. Bir yandan karşılaştıkları bu kültürlerden bazı unsurları kendi bünyelerine kabul ederken, diğer yandan başka kültürleri de etkiliyorlardı. Türkler, başta komşu olarak yaşadıkları Çinliler olmak üzere, Batı’ya doğru göçleri esnasında karşılaştıkları Orta Asya’daki Budist kültür, daha sonra Hindu ve Zerdüşt, devamında ise Yahudi, Hıristiyan ve Maniheist kültürlerden çok yönlü ve farklı düzeylerde etkilenmiştir. 8. yüzyıldan itibaren İslam’a girmeye başlaması ile birlikte Türkler, daha önce sahip oldukları sosyal ve kültürel bagajın üstüne ekleyecekleri bir İslam anlayışına sahip olmuşlardır. Bu durum, Türklerin yaşadıkları coğrafi ve sosyo-kültürel muhite göre farklı düzeyde ifadesini bulmuştur. İslam kültür ve medeniyetinin üst düzeyde üretildiği şehirlerde yaşayan Türkler ile bu muhitlerden uzakta yaşayanların İslam algısı ve yaşayışı, bunların her birinin geçirdikleri tarihi ve sosyo-kültürel farklılıkların oluşturduğu çeşitliliği bünyesinde barındırmıştır.</p>
<p>Orta Asya bozkırlarında, zor şartlarda hayatta kalma mücadelesinin doğal olarak onlara kazandırdığı rasyonalite, dikkat ve disiplin, Türklerin İslam algısını ve hayatını derinden etkilemiştir. Disiplin ve çetin tabiat şartlarının Türklere kazandırdığı sert mizaç, İslamî yaşantısında daha düzenli bir forma sahip olmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, hayatta kalmanın zorluğu, bozkır şartlarında her an ölümle yüz yüze gelmenin oluşturduğu mahviyet ve dinginlik hali, İslamî hayatlarında dervişane bir tutumu benimsemelerine neden olacaktır. Bu yüzden, Türklerin İslam anlayışlarının diğer Müslümanların yorumundan farklı oluşu araştırılırken bu noktaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Nitekim Batılıların gözünde Türklerin İslam anlayışını diğer Müslümanlardan ayıran temel motifler onların bu özellikleridir.</p>
<p>Jean-Paul Roux, Orta Asya bozkırlarından göç ederek Arap Müslümanlarla karşılaştıktan sonra İslam’ı kabul eden Oğuz Türklerinin, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular gibi devletler kurup İran platosuna hâkim olduktan sonra bile eski inançlarından izler taşımaya devam ettiklerini belirtir. Bunlar içerisinde, bazı totem isimleri olan Arslan veya Tuğrul (Şahin) gibi isimlerin yanı sıra, Selçukluların kurucusu Selçuk Bey’in oğullarına Kitab-ı Mukaddes kökenli oldukları çok açık olan Mikail, Musa, İsrail, Yusuf ve Yunus adlarını vermesi dikkat çekicidir. Roux’ya göre bu durum, Selçukluların kendileri her ne kadar Müslüman bir topluluk olsa da bir yandan bozkırlardaki eski dinlerine ait Şaman kültürü diğer yandan Yahudi veya Hıristiyan kültürleri ile temasta olduklarını ifade eden bir geçmişe sahip olduklarının göstergesidir. Türklerin eski inançlarında animist özelliğe sahip bazı ibadet biçimlerine de rastlanmaktadır.</p>
<p>8-10. yüzyıllar arasında Hazar Denizi civarındaki Hazarlarla birlikte olan Türkler, Yahudiliği benimserken; Uygur İmparatorluğu’yla ilişki içerisinde olanlar Manici olmuş; Kansu ve Doğu Türkistan’da yaşayanlar ise, Budist ve Zerdüşt olmuştur. Türkler, Şiilik yerine Sünniliği seçme tercihinde bulunarak Müslüman halkın büyük çoğunluğunu oluşturan kısımda yer almışlardır. Ancak bu seçim, bugün dahi bir kısmı devam eden geleneklerini terk ettikleri veya kaybettikleri anlamına gelmez. Türker, İslam’ı seçmekle beraber Araplaşmamışlardır. Onlar, kültür ve medeniyet dili olarak Arapçayı ve Farsçayı kullanmış olsalar da her zaman Türkçe konuşmaya devam etmişlerdir. İslam’ın, Müslüman olmayanlara zimmî hukuku gereği gösterdikleri hoşgörüye, farklı din ve geleneklerden milletlerle asırlar boyu birlikte yaşamaya ve herkesin Allah ile kurduğu ilişkinin özel olduğu yönündeki inançlarına dayanan hoşgörüyü eklemişlerdir.</p>
<p>Orta Asya’da gerçekleştirdikleri askeri harekâtlar ve savaşlarda Türkler, göçebelikten gelen alışkanlıkla usta at binici ve avcı olmaları nedeniyle silahlı mücadele yeteneklerini Müslüman olduktan sonra da göstermişlerdir. Özellikle yeni yerlerin fethedilmesinde bu özelliklerini İslam’ın cihad emri ile birleştirmişlerdir. Böylece, hem yeni girdikleri din olan İslam’a sadakatlerini ispatlama hem de kâfirlere karşı amansız mücadele vererek üstün askeri yeteneklerini kullanma imkânı bulmuşlardır. 13. yüzyılda yazıldığı kabul edilen Dede Korkut Hikâyeleri, Türklerin kâfirlere karşı verdikleri mücadeleleri içerdiği gibi, İslam inancına nispetle daha ziyade onların eski inançlarına yönelik birçok gönderme içermektedir.</p>
<p>Abbasi Halifesi’nin, Selçuklu beylerine ‘Sultan’ ve ‘Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı’ unvanını vermesiyle birlikte (1055) Türkler, Hıristiyan dünyası olan Batılılarla asırlar boyunca mücadele edecek en güçlü Müslüman millet olacaktır. Türklerin savaş meydanlarında gösterdikleri cesaret ve kahramanlıklar, Batılıların zihninde ‘Türk’ kelimesi ile ‘Müslüman’ kelimesini özdeşleştirecektir. Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethiyle Osmanlı ordusunun Batı’ya doğru devam eden ilerleyişi, Batı dünyasında ismi İslam ile aynileşmiş olan Türklere dair yeni bir algının doğmasına sebep olur. Bu durum sadece edebiyat ve tarih eserlerinde değil aynı zamanda teolojik eserlerde de yerini alır. Batılı için Türkler sadece toprakları işgal eden herhangi bir ülkenin ordusu değildir. Türkler, durdurulması imkânsız bir sel gibi karşısına çıkan her şeyi önüne katıp perişan eden, “ilahi emri yerine getirmekle görevli bir ahir zaman alametidir.”</p>
<p>Hıristiyanlığın Protestan mezhebinin kurucusu olarak kabul edilen Martin Luther (1483-1546), fetihten tam 30 yıl sonra, bu algının en üst düzeye çıktığı bir zamanda dünyaya gelecektir. Luther ve İslam (Luther and Islam) adlı çalışmasında Adam S. Francisco’nun belirttiğine göre Viyana’nın iklim şartları nedeniyle Osmanlı’nın eline geçmemesi, Almanları topraklarının Tanrı tarafından bağışlandığı inancına sevk etmiştir. Zira Luther’in de mensup olduğu Almanlara göre, ‘Viyana, Alman topraklarının anahtarı ve giriş kapısıdır’ (ein porten un schlüssel zu teutschen landen). Luther, Türklerle ilgili önemli eserlerinden biri olan Türklere Karşı Savaş Hakkında adlı çalışmasını tam da 1529’da yani I. Viyana kuşatması esnasında yazmıştır. Luther doğrudan Türkleri hedef alan Türklerin Yaşamı ve Gelenekleri Hakkında Bir Kitap (1530) ve Türklere Karşı Duaya Çağrı (1541) başlıklı başka eserler de kaleme almıştır. Bunlar incelendiğinde her halükarda kötülüğü temsil eden Türklere karşı Luther’in iki farklı retorik kullandığını görmek mümkündür. Endüljansı ve Kilise’nin öncülüğünü yaptığı Haçlı Seferleri’ni eleştirdiği ilk dönemlerde Luther, Türk tehdidini, hadlerini aşan günahkar Hıristiyanları cezalandıran ‘Tanrı’nın eğitici bir kırbacı’ (Zuchtrute Gottes) olarak değerlendirmiştir. Ona göre Türk imparatoru da Tanrı tarafından gönderilmiştir (Obrigkeit von Gott). Türk Sultanı her ne kadar kötü bir yönetici olsa da ona itaat edip katlanmak gerekir. Zira zamanı geldiğinde Tanrı tekrar bu kırbacını Hıristiyanların üzerinden çekecektir. Luther, Türklerin bu durumunu, kendi ilahiyat anlayışını kurmada kullanacaktır. İlginç olan, hem ‘ilahi takdir’ konusunu anlatırken hem de ‘insanın sorumluluğu’ konusunu incelerken hep Türkler örneğini kullanacaktır. Luther’in bu ifadeleri daha sonra Papalık tarafından kendisini aforoz etmek için kullanılan gerekçeler arasında zikredilecektir. Papalık, Luther’i bu sözlerinden dolayı Türklere karşı savaşmamayı teşvik etmekle suçlayacaktır. Papalığın bu ithamına Luther ‘Bu sözlerimle Türklere karşı savaşmamayı kastetmedim. Bununla, bizim öncelikle kendi gidişatımızı düzeltmemiz ve böylece Tanrı’nın rahmetini üzerimize çekmemiz gerektiğini kastettim.’ şeklinde karşılık verecektir.</p>
<p>Türkler, Balkanlar’da izlediği Kilise siyaseti ile de Batılıların dikkatini çekmiştir. Osmanlılar, yönetimleri altındaki Ortodoks Kilisesi’ni Katolik Kilisesi’ne karşı himayeleri altına almakla Balkanlar’da muhkem bir yer edinecektir. Osmanlı’nın bu topraklardaki eski feodal angaryaları kaldıran ve köylünün toprak tasarrufunu mîrî arazi rejimiyle garanti eden vergi-toprak sistemi, bu topraklarda uzun yıllar hüküm sürmesini sağlamıştır. Benzer bir yöntemle Macaristan’ı fetheden Osmanlıların ordusunun üçte birini, Rum Ortodokslar teşkil ediyordu. Balkanlar ve Macaristan’ın fethini takip eden yıllarda bu toprakların idaresi Macar, Boşnak, Yunan ve diğer Hıristiyan toplulukların katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Osmanlıların, Macaristan ve Balkan Hıristiyanlarını, düşmanları olan o günkü Alman Habsburg İmparatorluğu’na karşı koruması, onların ‘Katolik Külahı görmektense Müslüman Osmanlı sarığını tercih etmesine’ neden olacaktır.</p>
<p>Türklerin yönetim anlayışı İslamî hassasiyetleri ile yakından alakalı olup, adalete dayalıdır. Bunu keşfeden ve modern siyaset düşüncesinin kurucusu kabul edilen Machiavelli’ye göre, Türklere saldıran kişi, karşısında birlik ve beraberlik içinde hareket eden bir millet bulur. Ona göre böyle bir işe kalkışan kişi, başkalarının da isyan edip kendisine katılacağı gibi bir yanılgıya asla düşmemelidir. Machiavelli’nin tespit ettiği gibi, Müslüman Türklerin gücü, kişisel cesaretlerinden yahut sayılarının çokluğundan ziyade kurdukları adalete dayalı sistemin gücünden kaynaklanmaktadır. Machiavelli’ye göre, Müslüman Türkleri alt etmenin tek yolu, bu sistemi zaafa uğratacak vasıtaları keşfetmek ve bütün enerjiyi buraya teksif etmekle mümkün olacaktır. Dinlerin Çarpışması adlı kitabın yazarı olan Jean Paul Roux’nun eserin sonuna yazdığı ‘Sonu Olmayan Sonuç’ta belirttiğine göre bu mücadele bugün de devam etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fransız İhtilali ve Katolik Tarikatların Akıbeti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fransiz-ihtilali-ve-katolik-tarikatlarin-akibeti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fransiz-ihtilali-ve-katolik-tarikatlarin-akibeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:09:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Tarikatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1710</guid>

					<description><![CDATA[Haçlı seferlerinin sebep olduğu kültürel gelişim, Avrupa’da Rönesans’ın gerçekleşmesine vesile olmuştur. Rönesans’ın gerçekleşmesi ise, Katolik Kilisesi içerisinde Reform’un oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak, Avrupa’da gerçekleşen bu zihinsel ve kültürel devrimlerin toplumun tamamında doğrudan karşılığını bulduğu en önemli olay, siyasî bir devrim olan Fransız İhtilali’dir. 1789’da Fransa’da ihtilal patlak verdiğinde, Katolik Kilisesi’ne bağlı müesseseler tam bir şok yaşamıştır. 18. Yüzyılın sonunda, Avrupa’da halkın da katılımı ve desteği ile birlikte tarihte daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde ‘devleti Hıristiyansızlaştırma’ süreci yaşanacaktır. Bu durum, halkın Hıristiyanlık’tan vazgeçtiği anlamına gelmemelidir. Aksine, İhtilal’in baş aktörleri arasında ihtilal politikalarını benimsemiş Katolikler ve din adamlarının olduğu da bir gerçektir. Bunların, kısa zamanda İhtilal’in savunduğu Aydınlanma felsefesinin değerlerinin önemli bir kısmını içselleştirdikleri görülmektedir. Hatta, daha da ilginç olanı, söz konusu Katolikler, bu değerleri ‘sahih (ortodoks) inancı savunmanın bir gereği’ olarak benimsediklerini de iddia edeceklerdir. Modern din-devlet ilişkisi paradigmasının oluşumunda Fransız İhtilali’nin (1789) şüphesiz önemli bir dönüm noktası olduğu hemen hemen bütün tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Haçlı seferlerinin sebep olduğu kültürel gelişim, Avrupa’da Rönesans’ın gerçekleşmesine vesile olmuştur. Rönesans’ın gerçekleşmesi ise, Katolik Kilisesi içerisinde Reform’un oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak, Avrupa’da gerçekleşen bu zihinsel ve kültürel devrimlerin toplumun tamamında doğrudan karşılığını bulduğu en önemli olay, siyasî bir devrim olan Fransız İhtilali’dir. Şüphesiz, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Haçlı seferlerinin sebep olduğu kültürel gelişim, Avrupa’da Rönesans’ın gerçekleşmesine vesile olmuştur. Rönesans’ın gerçekleşmesi ise, Katolik Kilisesi içerisinde Reform’un oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak, Avrupa’da gerçekleşen bu zihinsel ve kültürel devrimlerin toplumun tamamında doğrudan karşılığını bulduğu en önemli olay, siyasî bir devrim olan Fransız İhtilali’dir.</strong></p>
<p>1789’da Fransa’da ihtilal patlak verdiğinde, Katolik Kilisesi’ne bağlı müesseseler tam bir şok yaşamıştır. 18. Yüzyılın sonunda, Avrupa’da halkın da katılımı ve desteği ile birlikte tarihte daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde ‘devleti Hıristiyansızlaştırma’ süreci yaşanacaktır. Bu durum, halkın Hıristiyanlık’tan vazgeçtiği anlamına gelmemelidir. Aksine, İhtilal’in baş aktörleri arasında ihtilal politikalarını benimsemiş Katolikler ve din adamlarının olduğu da bir gerçektir. Bunların, kısa zamanda İhtilal’in savunduğu Aydınlanma felsefesinin değerlerinin önemli bir kısmını içselleştirdikleri görülmektedir. Hatta, daha da ilginç olanı, söz konusu Katolikler, bu değerleri ‘sahih (ortodoks) inancı savunmanın bir gereği’ olarak benimsediklerini de iddia edeceklerdir.</p>
<p>Modern din-devlet ilişkisi paradigmasının oluşumunda Fransız İhtilali’nin (1789) şüphesiz önemli bir dönüm noktası olduğu hemen hemen bütün tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Haçlı seferlerinin sebep olduğu kültürel gelişim, Avrupa’da Rönesans’ın gerçekleşmesine vesile olmuştur. Rönesans’ın gerçekleşmesi ise, Katolik Kilisesi içerisinde Reform’un oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak, Avrupa’da gerçekleşen bu zihinsel ve kültürel devrimlerin toplumun tamamında doğrudan karşılığını bulduğu en önemli olay, siyasî bir devrim olan Fransız İhtilali’dir. Şüphesiz, bundan bütün Kilise müesseseleri gibi özellikle Katolik tarikatlar da paylarına düşeni alacaklardır. Aşağıda da değinileceği üzere, başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde mallarının müsadere edilmesi başta olmak üzere, katliamlaar ve sürgünlere maruz kalacak şekilde, belki de en acı bedeller ödeyenler arasında Katolik tarikatlar önemli bir yer işgal edecektir.</p>
<p>18. yüzyıl Aydınlanma felsefesinin oluşturduğu kültürel ve siyasi hayatta meydana gelen değişimler, 19. Yüzyılın hemen öncesinde gerçekleşecek olan Fransız İhtilali’nin habercisi olmuştur. Meşhur Fenelon’un 1715’de ölümü ile Voltaire’in eserlerini yayınlamaya başlaması aynı yıllara rastlar. Söz konusu tarih, ‘Büyük Louis’ (Louis le Grand) veya ‘Güneş Kral’ (Roi-Soleil) olarak bilinen XIV. Louis’nin ‘Devlet Benim’ (l’État c’est moi) sözünde özetlenen mutlak monarşisinin son yılıdır. Bu tarihten itibaren yeğeni olan Philippe d’Orléans krallığı niyabeten (Le Régent) yönetir ve bu döneme ‘Naiplik’ (Régence) dönemi (1715-1723) denmektedir. Aristokrat ailelerle birlikte klasik sanatlara olan ilgiyi artıran XIV. Louis, aynı zamanda Fransız Bilimler Akademisi’ni (Académie des Sciences) de kuran kişidir. XIV. Louis yönetimindeki Fransız hükümeti yönetimde adil davranmıyordu. Fransız Parlamentosu devre dışı bırakılmış, halkın talepleri karşılık bulmayacak şekilde bir siyasi sistem oluşturulmuş ve 1614’ten beri hiç toplanmamıştı. Toplanmaya da gerek duymuyorlardı. Toprakların çoğu ruhban sınıfı ve asillerin tekelindeydi. Bu nedenle, Fransız İhtilal’i olduğunda, halka karşı ve halkın taleplerine karşı kral ile birlikte bu her iki sınıf doğal müttefik olarak mücadele edeceklerdi. Bunlar aynı zamanda kilise, ordu ve hükümette de güçlü mevkilere sahipti. Vergi kaçırmakta çok yetenekli idiler. Çoğu köylülerden oluşan Fransız nüfusunun yüzde 95’i ayrıcalıklı aristokrasi tarafından sömürülüyordu. Sosyal yapıdaki bu arızalar, gelmekte olan İhtilal’in ne denli yıkıcı ve kanlı bir tabloya sahip olacağının da işaretlerini veriyordu. Ancak, ne kral ve etrafındaki aristokrasi ne de Kilise, böyle bir patlamanın olacağına ihtimal dahi vermiyorlardı.</p>
<p><strong>Filozoflar Kiliseye Karşı</strong></p>
<p>Aynı dönemde, bir bakıma doğal olarak, düşünce alanında geleneksel Kilise’nin dogmatik anlayışı yerine, dini değerleri yok sayacak ‘filozoflar’ın düşünceleri etkin olacaktır. Din adamları ve teşkilatının siyasi erkin her türlü haksız uygulamalarını desteklemesi, onunla işbirliği yaparak toplumdaki şikayetlere çare bulacak yerde ondan istifade etme yoluna gitmesi, insanlarda etkisi günümüze kadar devam edecek olan ‘din karşıtlığı’na evrilecek bir durumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Bu nedenle Fransız İhtilali, en az Kilise kadar merhametsiz olmuştur. 1697’de Bayle (ö. 1706), Dictionnaire Historique et Philosophique (Tarih ve Felsefe Sözlüğü) adlı eserini tamamlamıştır. Bir yandan ünlü siyaset kuramcısı Montesquieu ve Fontenelle, diğer yandan Voltaire ve açıkça ateistliğini ilan eden Diderot, Hıristiyan inançlarına, Kilise’ye ve onun siyasi yönetimdeki aygıtı olan ‘Kilise ve papazlar Teşkilatı’na karşı açıkça cephe almışlardır.</p>
<p>Kilise’yi hedef alanlar arasında sadece ateist olanlar yoktur. Mesela, dinî düşünce yapısına sahip olan Rousseau da Hıristiyanlığın bazı inançlarını ve Kilise’nin dogmalarını hedef almıştır. O, Aydınlanma felsefesi ile birlikte düşünce alanında önemli bir kavram olarak tartışılan, akıl ve duygulara dayanan ‘tabiî din’i savunmaktadır. Tabiî dinin savunucularının asıl hedefi, genel olarak bütün ‘vahye dayalı’ dinlerdir. Onlara göre, insanlar ‘vahiy kaynaklı’ olduklarını iddia eden dinlere değil, ‘akla dayalı’ ‘tabiî din’e inanmalıdır. Fakat, her halükarda, dönemin konjonktürü gereği, filozofların ve düşünürlerin ‘din’ ile kastettikleri şey halka karşı konumlanmış olan ‘Katolik Kilisesi’ ve uygulamaları için meşruiyet zemini olarak kullandığı ‘dogmaları’dır. Bu nedenle, Fransız İhtilali’nin ‘din’ ile hesaplaşması asıl itibariyle ‘Katolik Kilisesi’ ve onun siyasi hayattaki yansıması olan ‘Kilise Teşkilatı’ ile olacaktır. Bu nedenle, İhtilal’in hedefinde, Kardinaller ve Başpiskoposlar’la birlikte hiyerarşik olarak onlara bağlı olan rahiplerden papazlara ve manastırdaki keşişlerden rahibelere kadar Kilise Teşkilatı’nın tamamı olacaktır.</p>
<p>Katolik Kilisesi’nin her türlü inancına ve ritüeline karşı yeminli olan bu düşünürler, savundukları düşüncelerin evrenselliğinin doğruluğunu ispatlamak için başka kıtalardaki ve ülkelerdeki putperest toplumların inançlarında ve ritüellerinde yüksek ahlakî öğretilerin olduğunu gösterme çabasına gireceklerdir. Onlara göre, bu sözde ‘yabanî’ topluluklar bile Kilise’nin dogmaları ile kirletilmediği için daha ‘tabii’ inançları içlerinde barındırmakta idiler. Bu iddiayı ispat maksadıyla birçok mukayeseli çalışmalar yapılacaktır. Hatta, kimilerine göre, yabani olarak nitelenen toplulukların medenî kabul edilenlerden daha mutlu oldukları bile söylenebilir. Bu anlayıştan hareket eden Rousseau’ya göre, insan tabiatı gereği iyidir ve onun bozulması ‘medeniyetle’ irtibatı sonucunda olmuştur. Rousseau bu görüşünü ifade etmek için ‘Emile’ adlı romanını yazacaktır. Romanda, toplumun her türlü etkisinden uzak yetiştirilen Emile adlı çocuk, büyüdüğünde hem zihinsel hem de ahlaken mükemmel bir birey olacaktır. Aynı zamanda, buradan hareketle Rousseau, Hıristiyanlığın ve Katolik Kilisesi’nin temel bir dogması olan ‘aslî günah’ın (péché originel) olmadığını ve insanın doğuştan ‘masum ve fıtraten temiz’ yaratıldığını ortaya koymak istemiştir. Aslında Rousseau, bu romanıyla, Kilise Teşkilatı’nın üzerine dayandığı ‘aslî günah’ dogmasının yanlışlığının ispat edilmesiyle birlikte Kilise’nin inanç bakımından kendiliğinden yıkılacağına da işaret etmekte idi.</p>
<p><strong>Cizvitler ve Jansenistler</strong></p>
<p>Fransız İhtilali arifesinde, Kiliseyi teşkil eden din adamları, toplumu oluşturan zenginler ve fakirleri destekleyenler olarak ikiye ayrılmış durumda idiler. Bu çerçevede Katolik Kilisesi, merkezi Kilise yönetimini savunan Cizvitler ile toplumun ve yerel yönetimi savunan (Jansenizm) Jansenistler olarak ikiye ayrılmış durumda idi. Jansenizm, Ypres piskoposu Cornelius Jansen’in (1585-1638) 1640’ta yayınladığı Augustinus adlı eseri ile başlattığı hareketin adıdır. Başlangıçta Katolik Kilisesi’nin teolojik ve ahlaki gelişimine karşı dini bir yorumu temsil eden bu anlayış, zamanla mutlakiyetçi krallığı reddeden ve yerel idare ile halkın yönetime katılmasını savunan siyasi bir hareket olacaktır. Merkeziyetçi ve mutlakiyetçi idareleri savunan Katolik Kilisesi, halkın iradesine karşı cephe alması nedeniyle Katolik halkın kendisine olan teveccühünden mahrum olmuştur. Bunun sonucunda Kilise, erkek din adamı adayları bulma zorluğu yaşayacaktır. Böyle bir durum içerisinde olan Kilise ve teşkilatının üst kademesinde görev yapan bazı piskoposlar arasında dinî hassasiyetler oldukça zayıflamıştı; alt kademede görev yapanlar ise, görev yaptıkları bölgelerden (diocèse) elde ettikleri gelirlerine zarar gelmemesi için sorumlu oldukları topluluğun maneviyatına dair bir endişe taşımamakta idiler.</p>
<p>Fransız İhtilali döneminde yaşanan olayları araştıran tarihçi ve araştırmacıları en çok hayrete düşüren konulardan biri de, ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşlik’ gibi yüksek ideallerin savunulduğu bir hareketin en bariz özelliklerinden birisinin, aşırı derecede fanatik kilise-karşıtlığı olmasıdır. Bu yüzden, bazı araştırmacıların Fransız İhtilali’ni yaz-boz tahtasına ya da yamalı bohçaya benzetmesinin doğruluk payı olduğu kabul edilmektedir. Mesela; 1790’da Fransa’da ilan edilen ‘Kilise Sivil Anayasası’, Fransa’daki Katolik Kilisesi’nin organizasyonunu doğrudan devlet kontrolüne vermekte idi. Bu yasaya dayanılarak, Katolik Kilisesi’nin Fransa’daki bütün mal varlıkları devletleştirilmiş, manastır ve tarikatlar lağvedilmiş, Devlet’in bu uygulamalarına karşı gelen ve Devlet’e sadakat yemini yapmayı reddeden yüzlerce dindar rahip ve rahibe Katolik katledilmiştir. Katolik Kilisesi’nin o gün başında olan Papa VI. Pius’un bu durumu kınamasının, Fransa’daki Kilise karşıtı uygulamalar ve Fransa Kurucu Meclisi üzerinde çok hafif denecek derecede bir etkisi olmuştur. Zaten, o dönemde Fransa Kurucu Meclisi’ni teşkil eden taşra kökenli birçok üye, taşradaki din adamlarının sayılarının gereksiz yere aşırı derecede fazla olmasından şikayetçi idiler.</p>
<p><strong>Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik</strong></p>
<p>Fransız İhtilali’nden hemen sonra, Fransa’daki Katolik Kilisesi mensuplarının önünde iki tercih vardı: Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı kalmaya devam etmek ya da Paris’teki yasama erkinin isteklerine boyun eğmek. Her türlü siyasi bağımlılıktan bireyi kurtarıp onu kutsayan ve toplumsal eşitliği merkeze alan bu seküler anlayış, geliştirdiği bu yeni kurgusunu (liberté, égalité, fraternité / özgürlük, eşitlik, kardeşlik) devletin kurumlarına da yansıtacaktır. Toplumun iradesini doğrudan temsil edecek olan devlet teşkilatlanmasında ne krallığın ne de ona bağlı olan Kilise’nin artık yeri olmayacaktır.</p>
<p>İhtilal’in devleti Hıristiyanlık’tan arındırma politikasının etkileri, kısa zamanda Fransa’nın dini kurumları üzerinde görülmeye başlanacaktır. Buna göre, öncelikle Pazar gününün dini bir gün olduğu resmi takvimden çıkarılır. Aşırı Kilise karşıtlığı özelliği ile dikkat çeken Fransız İhtilal Meclisi, bu konuda hiçbir uzlaşıyı kabul etmemekte idi. Bu yüzden, Meclis’in 1795’te yayınladığı ‘dini özgürlüğe’ dair yasa, Katolikler’e bireysel özgürlüğü teşvik edici bir düzenleme olmaktan çok, Katolik Kilisesi’ne karşı siyasi bir düzenlemeyi amaçlamakta idi.</p>
<p>Aydınlanma felsefesinin ürünü olan bu eleştirilere genel olarak Kilise sükut etmiştir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde aynı düşünceyi paylaşan ve Kilise’nin siyasi kararlara ortak olmasından şikayetçi olan prensler ve krallar, Kilise teşkilatlarına karşı açıkça cephe almışlardır. Katolik Kilisesi’nin başka devletlerin iç işlerine müdahale ederek onları bütünüyle ele geçirme arzuları o kadar ileri gitmişti ki, daha henüz Fransız İhtilali olmadan krallıklar tarafından Kilise’ye bağlı bir tarikat olan Cizvit tarikatının faaliyetlerine son verilecektir. Bu çerçevede, söz konusu ülkelerdeki Kilise teşkilatına sorgusuz sualsiz tabi olan Cizvit tarikatinin tasfiyesi ve papazlarının ülke dışına sürgüne gönderilmesi veya cezalandırılması aynı tepkinin en açık göstergelerinden biri olacaktır: Portekiz’de 1758’de, Fransa’da 1764’de, İspanya’da 1767’de, Napoli Krallığı’nda ve Parma Dukalığı’nda 1768’de Cizvitler ülke sınırları dışına atılacaktır. Bunun üzerine, Avrupa ülkeleriyle ilişkileri bozmak istemeyen Katolik Kilisesi, Papa XIV. Clément’nın (1769-1775) 1773’de yayınladığı Dominus ac Redemptor adlı kısa bir genelgeyle Cizvit tarikatının lağvedilmesine karar verir. Tarikatın yeniden faaliyete geçişi yarım asır sonra Papa VII. Pie zamanında, 1814’te olacaktır. Bu kadar kısa bir zaman içinde yeniden Cizvit tarikatını ihya girişimi, bu tarikatın Devlet işlerine müdahalede Katolik Kilisesi için ne kadar önemli olduğunu gösteren bir karardır. Ancak, Cizvit tarikatının lağvedilmesi kararının sonucunda Katolik Kilisesi, yirmi bin üyeden oluşan önemli bir milis gücünü yitirmiş ve bu durumdan daha da zayıflamış olarak çıkacaktır.</p>
<p>Ancak, Cizvit tarikatının lağvedilmesine kadar giden süreç dikkatle incelendiğinde, Fransız İhtilali arifesine kadar Katolik Kilisesi’nin Avrupa’daki krallıkları tarikatlar marifetiyle içten ele geçirme planları yaptığını görmek dehşet vericidir. Zannedildiğinin aksine, Katolik Kilisesi bu arzusundan kısa vadede vazgeçmeyecektir. Nitekim, Fransız İhtilali’nde Katolik Kilisesi’ne ağır bedeller ödetilmesinin arkasında, Kilise’nin halka rağmen tarikatlar marifetiyle ülkelerin idaresini ele geçirme girişimlerine olan öfkenin de çok büyük rolü olduğu söylenebilir.</p>
<p>Cizvit tarikatının mensuplarının başına gelenler konusunda Cizvit rahibi Pierre-Joseph Picot de Clorivière’in hayatı örnek olarak zikredilebilir. Tarikata 1756’da dahil olan Clorivière, Fransa’da Cizvit tarikatının faaliyetleri 1764’te yasaklanınca, dönemin İngiliz-Belçika bölgesine taşınır. Daha sonra, oradan Protestanların himayesinde Londra’ya geçer (1766-1767). 1767’de, o zamanlarda Avusturya topraklarına dahil olan Hollanda’ya geçer. 1775’te, Cizvit tarikatının faaliyetleri orada da yasaklanınca Hollanda topraklarından sınır dışı edilir. 1779’da tekrar Fransa’ya dönen Clorivière, bir mahalle kilisesinde papazlık görevine başlar. İhtilalden sonra Paris’e yerleşen Clorivière, 1790’da burada tarikatları kapatılan papazları bir araya toplamak için iki gizli örgüt kurar. İhtilal yılları boyunca faaliyetlerini gizli yürüten ve kendisini gizlemek zorunda kalan Clorivière’in açıktan vaazlar vererek faaliyete başlaması, 1801’de olacaktır. Ancak, kanun kaçağı olanları saklama, yardım ve yataklık yapma suçundan yakalanan Clorivière, 1804 ile 1809 yılları arasında hapis cezasına çarptılacaktır. Bu süre içerisinde gözlerini kaybeden Clorivière, buna rağmen, 1814’te Cizvit tarikatının yeniden faaliyete geçmesi ile birlikte, ileri yaşta olmasına rağmen tarikat faaliyetlerine aktif olarak katkıda bulunacaktır. Clorivière’e göre, 14 Ağustos 1792’de İhtilal hükümetinin yayınladığı yasanın gereği olarak ‘özgürlük ve eşitlik’ fikrine bağlılık yemini yapmak tam bir sapkınlıktır. Zira, Papa’nın da 1792 tarihli genelgesinde de belirttiği gibi, özgürlük ve eşitlik fikirleri Hıristiyanlık karşıtı ve onu yıkıcı fikirlerdir. Oysa, Paris’teki diğer bazı Katolik piskoposlar ve din adamları, 1792’de alınan kararda yer alan bu yeminin siyasi bir yemin olduğunu ve dinle alakası olmadığını belirttikleri için bu fikre karşı çıkıyorlardı.</p>
<p><strong>Tarikatlar, Vakıflara Dönüşüyor</strong></p>
<p>Fransız İhtilali ile birlikte tarikatların yasaklanması ve bunların yerine geçecek gizli tarikatlar kurmak için piskoposluklara yapılan başvurular reddediliyordu. Zira, Fransız İhtilal hükümeti, aynı şekilde gizli tarikatlere karşı da çok ciddi tedbirler ve cezalar uygulamakta idi. Bunun üzerine, eski tarikat üyeleri yeni bir formüle başvuracaklar. Buna göre, tarikat kurmak yasaklanınca, yerine ‘vakıf’ kurma fikrini ve yöntemini benimseyecekler. Böylece, tarikat faaliyetlerini vakıflar aracılığıyla devam ettirme yöntemi benimsenecektir. İlginç bir şekilde, İhtilal öncesi Katolik Kilisesi’ne karşı yaygın bir öfkenin olduğu dönemde din adamı olmak ve tarikatlara üye bulmak git gide zorlaşmış iken; 1794 yıllarından itibaren vakıflar paravanası altında faaliyet gösteren ve sayıları gün geçtikçe artan tarikat kurumlarına olan teveccüh beklenenin de üzerinde gerçekleşecektir. Muhtemelen, bu süreçte tarikatlar kendi hatalarını görme ve kendilerine çeki düzen verme kararlılığında olmaları etkili olmuş denilebilir. Avrupa’da İhtilal yıllarında kurulan gizli tarikat faaliyeti yapan vakıflardan en meşhur olanları, 1794’te Almanya’da Tournély, de Broglie ve Pere Varin tarafından kurulan La Société des Pères du Sacré-Coeur ile İtalya’da Nicolas Paccanari tarafından kurulan La Société de la Foi de Jésus’dür.</p>
<p>Fransız İhtilali arifesindeki tarikatlara dair yapılan araştırmalarda dikkat çeken hususlardan bir diğeri ise, o dönemde erkeklerin yönetiminde olan tarikatlara üye bulmak zorlaşırken, kadınların mensubu olduğu tarikatların üye sayısında normal dışı bir artışın olduğudur. Bu durumun, erkeklere nispetle kadınların ekonomik ve siyasi krizlere karşı kadınların daha çok direnç göstermiş olmalarından kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Bu da, kadınların benimsedikleri inanç ve fikirlere olan sadakatlerinin erkeklere nispetle daha güçlü olduğunu gösteren ilginç tespitlerden biridir. Ancak, bu kurala uymayan istisnaî gelişmeler de olmuştur. Mesela, Alsace bölgesindeki erkek tarikat üyelerinin sayısında aynı dönemde artışların olduğu görülmüştür.</p>
<p>Bununla beraber, kadın tarikatlarının İhtilal ile birlikte hemen ortadan kaldırılmamasının bazı sosyolojik sebeplerinin olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Özellikle, tarikatların kapatılmasıyla birlikte, tarikat müştemilatında kalan kadın üyelerin bir anda sokaklara terk edilmesinin neden olacağı toplumsal infiali İhtilalciler hesaplamakta idiler. Yani, sosyolojik bir gereklilik, kadınların teşkil ettiği tarikatlara müdahaleyi daha tedrici bir yöntemin benimsenmesini gerekli kılacaktır. Bunun dışında, kadınların teşkil ettiği tarikatların toplumsal faydaları oldukça fazla idi ve yerlerinin doldurulması hemen hemen imkansızdı. Bu da İhtilalciler tarafından göz ardı edilebilecek bir durum değildi.</p>
<p>Özellikle eğitim faaliyetleri, sağlık sektörü, hayır işleri, hastaların refakati ve muhtaçlara yardım gibi konularda kadınların teşkil ettiği tarikatların faaliyetleri görmezden gelinebilecek faaliyetler değildi. İhtilalciler’in, bu konularda onların desteklerini yok sayarak ihtiyaçları gidereceğini düşünmesi imkansızdı. Bu durum, kadınların oluşturduğu tarikatların kapanmasının, erkeklerin mensup olduğu tarikatların kapatılmasına göre, geciktirilmesine sebep olacaktır.</p>
<p>İhtilal döneminde tarikat faaliyetlerinin kesintiye uğramadan varlıklarını sürdürdükleri yerlerden biri de, şehirden uzak kırsal dağlık bölgelerdeki manastırlar olacak. Özellikle Fransiskenlerin ilgilendiği dağlık ve fakir köylülerin yaşadığı bölgelerde, tarikat faaliyetlerinde bir kesintiye gidildiğine şahit olunmamıştır. Muhtemelen, İhtilal hükümeti, zaten fakirlik içerisinde zor bir hayat süren insanların dertleriyle ilgilenen tarikatlarla ve ayrıca kendi üzerine düşen kamu görevini yerine getirdikleri için onlarla uğraşmak istememiş olabilir. Bazı Fransisken tarikatları için İhtilal tedbirleri bir bakıma kurtarıcı rol da oynamıştır. Zira, zaten zor bir kriz içerisinde boğuşan Fransisken tarikatlarının üyelerinin büyük bir kısmı, İhtilal’in şoku ile birlikte, tarikatın bizzat kendisinin zorlaması dışında, yeni bir hayat şeklini benimsemek zorunda kalacaklardır. Bunlardan bazıları yeni rejime sadakat yemini yapmayı kabul ederken, bazıları çareyi ülkeyi terk etmekte bulacaklar. Kimileri, yasa dışı faaliyetlerde bulunmayı tercih edecek. Kimi Fransiskenler ise, sessiz sedasız toplumdan el etek çekmeyi tercih edecektir. Bu nedenle, İhtilal’in tarikat üyelerindeki etkisi farklı farklı olacaktır.</p>
<p>Kadın tarikat üyelerinin tasfiye sürecinde gösterdikleri direnç, Fransız İhtilali dönemini anlatan sayfaların en acıklı kısımlarından bir olacaktır. Karmelit tarikatına mensup olan kadınların, İhtilale karşı koymayı dini bir vecibe ve ilahi bir plan olarak yorumlamaları ise oldukça ilginçtir. Karmelit kadınlar, İhtilale karşı canlarını feda etmelerini, Tanrı’nın gazabını dindirecek ‘kurban’lar olarak yorumluyorlardı. Bu uğurda ölmeyi o kadar mistifiye decekler ki, o dönemde kaleme alınan yazılardan anlaşıldığına göre, Madame Lidoine ve Avila’lı Thereza gibi Ortaçağ’daki bayan mistiklerin kendilerini feda etmelerini örnek alarak, ‘mistik kurban olma’ ritüelinin yeniden canlanmasına neden olmuştur. Öyle ki, bazı karmelit kadınlar, idam edilecekleri esnada Tanrı’ya karşı yaptıkları yakarışları ilahiler şeklinde birer vird gibi okunuyor, dilden dile dolaşıyordu. İhtilale karşı çıkmayı ve krallık taraftarı olmayı Papalığın emri gereği dini bir vecibe kabul eden kadın tarikat üyeleri, ölümle cezalandırılmayı seve seve kabul ediyorlardı. Onlar, İhtilali ‘seküler bir sapkınlık’ olarak görüyorlardı. Öğretmen açığını düşünen İhtilalciler, öğretmen olan kadın üyelerin ‘sadakat yemini yapmalarını’ mecburi tutacaktır. 1792’ye kadar kadın tarikat mensuplarına daha toleranslı davranan İhtilalciler, bu tarihten sonra diğer tarikatlara uyguladıkları yöntemleri onlara da uygulamaya karar verecektir.</p>
<p>Fransız İhtilali ile birlikte tarikatların kapatılması ve mallarının müsadere edilmesi, Devlet hazinesine büyük bir taşınmaz zenginliğinin nakledilmesi sonucunu doğurmuştur. Buna göre, 2846 manastır bütün mülkleriyle birlikte Devlet hazinesine nakledilecektir. Kilise’ye ait malların Devlete nakledilişine dair kararın alınması, Meclis’te ayakta alkışlanacaktır. Kararın ertesi günü, Fransa’daki bütün manastır ve binalar halk tarafından yağmalanacak, eşyaları satılacak veya talan edileceklerdir. Bazıları devlet dairelerine çevrilirken, bazıları da göz göre göre yıkılıp yok edilecektir.</p>
<p>Sonuç itibariyle, Fransız İhtilali’nin Katolik Kilisesi başta olmak üzere, tarikatlar üzerinde çok yönlü olumsuz etkileri olmuştur denebilir. Ancak, olayların gelişimi genel olarak değerlendirildiğinde, tarikatların Devlet’e sızma veya siyasette söz sahibi olma girişimlerinin bedeli ağır olmuştur denebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fransiz-ihtilali-ve-katolik-tarikatlarin-akibeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bulgarların İstanbul’daki Demir Kilisesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bulgarlarin-istanbuldaki-demir-kilisesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:24:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Bulgarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Demir Kilise]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kilise]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Teolojik Bakış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1577</guid>

					<description><![CDATA[Demir Kilise olarak da bilinen Sveti Stefan Kilisesi, aynı zamanda asırlardır Rum Ortodoks Kilisesi’nin boyunduruğunda yaşamış ve her türlü asimilasyona maruz kalmış olan Bulgarların bağımsız kilise olmalarının bir sembolü olacaktır. İlginç olan, Rum ve Bulgar Kiliseleri arasındaki ayrılık, yani aforoz 73 yıl sonra 22 Şubat 1945’te kalkar. Yedinci asrın ortalarında Balkanlar’a yerleşen Bulgarların Hıristiyanlıkla tanışmaları Ortaçağ’da olmuştur. İlk Bulgar devletinin 681’de kurulduğu kabul edilmektedir. Bulundukları coğrafya itibariyle Bulgarlar, Tuna nehri civarlarında bir yanda Roma merkezli Latin Kilisesi diğer yanda İstanbul merkezli Grek Kilisesi’nin misyon rekabeti arasında kalmıştır. Bulgarların iki siyasi güç arasında kalmaları, etkisini tarih boyunca hissettirecek bir mesele olmuştur. Bulgar kralı Boris, Hıristiyanlığı 864’te kabul etmiştir. Ancak Bulgar kralının Bizans’ın temsil ettiği Grek Kilisesi’ne bağlanması 893’te olmuştur. Bu tercih, iki dogmatik yorum arasında yapılan bir tercih olmayıp tamamen siyasi bir tercihtir. O dönemde Bizans’ın gücünün Balkanlar’da daha etkin bir konumda olmasıdır. Bulgar Kilisesi teşkilatı dönemin Konstantinopolis’i olan İstanbul’dan tayin edilen Patrik vekili vasıtasıyla düzenlenmiştir. Böylece, Bulgar kilisesi Bizans’ın ayin geleneğini ve ayin dili olarak da Yunanca’yı benimsemiştir. Buna göre, İstanbul’daki Grek Kilisesi tarafından yetiştirilen ve gönderilen din adamları, Bulgar kiliselerinde ibadetleri ve ayinleri yönetmekte idi. Dokuzuncu yüzyılda Çar unvanı ile Bulgarlar’ın başına geçen Simeon döneminde (893-927) yeni bir teşkilatlanma &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demir Kilise olarak da bilinen Sveti Stefan Kilisesi, aynı zamanda asırlardır Rum Ortodoks Kilisesi’nin boyunduruğunda yaşamış ve her türlü asimilasyona maruz kalmış olan Bulgarların bağımsız kilise olmalarının bir sembolü olacaktır. İlginç olan, Rum ve Bulgar Kiliseleri arasındaki ayrılık, yani aforoz 73 yıl sonra 22 Şubat 1945’te kalkar.</strong></p>
<p>Yedinci asrın ortalarında Balkanlar’a yerleşen Bulgarların Hıristiyanlıkla tanışmaları Ortaçağ’da olmuştur. İlk Bulgar devletinin 681’de kurulduğu kabul edilmektedir. Bulundukları coğrafya itibariyle Bulgarlar, Tuna nehri civarlarında bir yanda Roma merkezli Latin Kilisesi diğer yanda İstanbul merkezli Grek Kilisesi’nin misyon rekabeti arasında kalmıştır. Bulgarların iki siyasi güç arasında kalmaları, etkisini tarih boyunca hissettirecek bir mesele olmuştur.</p>
<p>Bulgar kralı Boris, Hıristiyanlığı 864’te kabul etmiştir. Ancak Bulgar kralının Bizans’ın temsil ettiği Grek Kilisesi’ne bağlanması 893’te olmuştur. Bu tercih, iki dogmatik yorum arasında yapılan bir tercih olmayıp tamamen siyasi bir tercihtir. O dönemde Bizans’ın gücünün Balkanlar’da daha etkin bir konumda olmasıdır.</p>
<p>Bulgar Kilisesi teşkilatı dönemin Konstantinopolis’i olan İstanbul’dan tayin edilen Patrik vekili vasıtasıyla düzenlenmiştir. Böylece, Bulgar kilisesi Bizans’ın ayin geleneğini ve ayin dili olarak da Yunanca’yı benimsemiştir. Buna göre, İstanbul’daki Grek Kilisesi tarafından yetiştirilen ve gönderilen din adamları, Bulgar kiliselerinde ibadetleri ve ayinleri yönetmekte idi.</p>
<p>Dokuzuncu yüzyılda Çar unvanı ile Bulgarlar’ın başına geçen Simeon döneminde (893-927) yeni bir teşkilatlanma gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde, Başpiskoposluklar düzeyinde Metropolitlikler kurulmuş ve Ortodoks Kilisesi Sinodu’na Bulgar Başpiskoposu üye yapılmıştır. Bizans Patriği, daha sonra 924 senesinde Bulgar Kilisesi’nin bu yeni yapısını, bugün Makedonya’da bulunan Ohrida merkezli ‘otosefal’ yani bağımsız bir Patriklik olarak ‘Ohrida Patrikliği’ (927-1018) unvanıyla onaylar. Ancak, bu durum fazla uzun sürmez. 1018’de Bulgar İmparatorluğu’nu işgal eden Bizans İmparatoru II. Basilieos (976-1025), aynı tarihte Ohrid Patrikliği’ni İstanbul Patrikliği’den bağımsızlaştırır ve yeni statüsünü ‘otosefal’ başpiskoposluk düzeyine indirir. 1025’de ise, Bulgar kiliselerinde Bulgar papazlar yerine tekrar Grek papazlar görevlendirilmiştir. Bu durum, Bulgar Hıristiyanlarının hafızalarında asırlar boyunca unutamayacakları bir travmaya sebep olacaktır. Bizans’a bağlı Grek Ortodoks Patrikliği ise bu konumunu tarih boyunca hep korumaya çalışacak ve Bulgarlara karşı Grek kültürünün ve dilinin üstünlüğünü daima vurgulayacaktır. Ayrıca Latin ve Bizans Kiliseleri arasındaki mücadele meydanının arasında kalan Bulgarlar, bu konumu sebebiyle Ortaçağ’da Avrupa’yı da etkileyecek olan ‘Tanrı’yı Sevenler’ anlamına gelen Bogomiller gibi birçok heretik Hıristiyan hareketin doğduğu bir coğrafya da olacaktır.</p>
<p>Dördüncü Haçlı Seferi’nde, 1204 tarihinde Katolikler’in etkisiyle Bulgar Kilisesi’nin Tırnova’daki Başpikoposu Basil takdis edilir ve Katolikliğe geçer. Bizans’taki Grek Ortodoks Patriği karşı hamlede bulunur. Ortodoks patrikliği, 1235 yılında Bulgar Kilisesi’ni ‘Başpiskoposluk’ seviyesinden, kendi iç işlerinde serbest, dış işlerinde Grek Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olacak şekilde ‘Otonom’ seviyesine yükseltir.</p>
<p><strong>Primus Inter Pares</strong></p>
<p>Ancak İstanbul’un fethinden önce 1393’te Bulgar Çarlığı Osmanlıların eline geçince, Tırnova’daki Patriğe dokunulmaz ve din adamlarına verilen imtiyazlar ve muafiyetlerle önceki rejim olduğu gibi devam ettirilir. Böylece din adamları hiyerarşisi olduğu gibi bırakılmış ve Osmanlı devletine bağlılıkları esas kabul edilmiştir. Ondördüncü asırda Bulgar devletinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte ruhani idaresi bakımından İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne bağlanan Bulgar Kilisesi, Patrikhane tarafından atanan Grek din adamları tarafından yönetilir.</p>
<p>1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı’daki Bulgar Kilisesi beş asır boyunca sürecek olan hem ruhani hem de idari bakımdan bütünüyle İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlanır. Böylece Bulgarlar, Kadıköy Konsili’nde ifadesini bulan iman esasları ve hiyerarşide İstanbul’daki Patrikliğin diğer Ortodoks kiliselerinin Patrikleri arasında ‘eşitler arası birinciliği’ni (primus inter pares) kabul eden, ayrıca Bizans ya da Grek dilinde icra edilen ayin biçimini benimsemiş bir topluluk olacaktır. Osmanlılar, ‘millet’ sisteminde var olan bu uygulamada bir değişikliğe gitmez ve Bulgarları da ‘Rum Milleti’ içerisinde sayar. Ohrida’daki Başpiskoposluk ise varlığını ve statüsünü uzun yıllar sürdürür. Ancak Ohrida Başpiskoposluğu’nun bu statüsü Fener Rum Ortodoks Kilisesi tarafından 1767’de lağvedilir.</p>
<p>İstanbul’un fethiyle birlikte İstanbul’daki Rum Ortodoks Patriği, Bulgarların da dahil olduğu başta Balkanlar olmak üzere Kadıköy Konsili ve Bizans ritini kabul eden Ortodokslar’ın tamamının ‘millet başı’ olacaktır. Bunların tamamına ‘Rum milleti’ denecektir. Böylece, Rum Ortodoks Patriği, Bulgar Kilisesi’nin sadece ruhani değil aynı zamanda sivil idaresini de yürütmekte idi. Aynı şekilde Bulgar Kilisesi’nin nüfusu da Rum Ortodoks Kilisesi’nin nüfusu olarak sayılmakta idi. Böylece onlar da Yunanca konuşan Rumlar gibi Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlı kiliselere gidip ibadetlerini ve ayinlerini birlikte icra ediyorlardı. Dini vecibelerini Rum Ortodoks Patriğinin kurallarına göre icra ediyorlardı. Sivil konularda ise yine sorumlulukları Rum Patriği’ne aitti. Aslında bu durum Osmanlı yöneticileri için bütün bir milletin tek merkezden yönetilmesi bakımından kolaylık sağlamakta idi.</p>
<p>Rum Ortodoks Patrikliği’nin, Bulgar cemaati üzerindeki politikası daima onları Yunan kültürü içerisinde asimile etme yönünde olmuştur. Ondördüncü yüzyıldan beri hem siyasi hem de dini açıdan kendi bağımsız kiliseleri olmayan Bulgarlar, Rum Ortodoks Kilisesi’nin dini, etnik ve kültürel asimilasyonu politikalarına maruz kalmıştır. Bu ise Bulgarların uzun vadede tepkisine neden olacaktır. Bulgarların ayrı bir devlete sahip olma arzularının depreşmesi, öncelikle 18. yüzyılda Rusların yeni bir güç olarak Balkanlar’da etkin olması ile birlikte olacaktır. Ruslar, Balkanlar’da özellikle Slavlar ve genel olarak Ortodokslar üzerinde etkili olma politikalarıyla birlikte Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlayacaktır. Avrupa’da gelişen milliyetçi akımlar, Bulgarların bağımsız bir devlete sahip olma fikrini gündeme getirecektir. Birçok farklı etnik ve dini topluluklardan müteşekkil olan Osmanlı Devleti’nde bu fikirlerden en önce etkilenenler, Bulgarlar olacaktır.</p>
<p>Ahmet Refik’in ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Fener Patrikhanesi ve Bulgar Kilisesi’ adlı yazısında da belirttiği üzere Bulgarlar, bu münasebetle öncelikle Rum Ortodoks Patrikhanesi’nden bağımsız bir kiliseye sahip olmayı bu isteklerini gerçekleştirmenin ilk basamağı olarak görüyorlardı. Bu nedenle Bulgarlar, bağımsızlık düşüncelerine paralel olarak Rum Ortodoks kilisesinden ayrı, bağımsız bir Bulgar Ortodoks kilisesi kurmak için de mücadeleye giriştiler.</p>
<p><strong>Bulgar Cemaati</strong></p>
<p>1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla birlikte, Müslüman olmayan Osmanlı uyruklarının Müslüman olanlarla eşit haklar elde etmesi, Bulgarları bu davalarında umutlandırmıştır. Nitekim bu dönemdeki kültürel değişimleri ‘cemaat’ kavramının Fransızca’daki ‘communauté’ (komünote) kelimesinden etkilenerek kazandığı anlam zenginliğinde görmek mümkündür. Tanzimat’ın ilanına kadar, İstanbul’daki ticaret sınıflarına ‘cemaat’ denildiği gibi kapıkulu ocaklarında görev yapan bölüklere ‘cemaat ortaları’, sarayda belirli hizmetleri yürüten personele de ‘cemaat’ denilmekteydi. Oysa 1839’da ilan edilen Tanzimat’ı takip eden yıllarda, varlıkları, dinsel ve kültürel hukukları tanınıp güvence altına alınan azınlıklara, İstanbul’daki Rum, Ermeni, Bulgar vb. topluluklara “Rum cemaati”, “Ermeni cemaati” veya ‘Bulgar cemaati’ denilmeye başlanır.</p>
<p>Tanzimat’la birlikte gelen bu kültürel haklardan ve onların kullanımından cesaret alan bazı Bulgar iş adamları ve aydınları, kendi bağımsız Kiliselerini kurma talebinde bulunmanın zamanının geldiğine kanaat getireceklerdir. Bulgarlara bu konuda en çok yardım eden kişi İstefanaki Bey (Stefan Bogoridi) olacaktır. Stefan Bey, Bâb-ı Âlî’ye hitaben Padişah’a bağlılık fikrini ön planda tutan önemli bir tezkere kaleme alacaktır. Osmanlı Devleti’nde o dönemde Reşid Paşa Sarazam makamında, Âlî Paşa Hâriciye Nâzırı, Rifat Paşa Meclis-i Vâlâ Reisi, İsmet Paşa ise Filibe Valisi’dir.</p>
<p>Böylece, İstanbul’daki Bulgar cemaatinin önderlerinden Stefan Bey Eylül 1848’de devlete arz ettiği tezkeresinde; Bulgarların, Rumlarla aynı mezhepten olmakla birlikte Rumca bilmedikleri için Rum kiliselerindeki ayinleri anlayarak izleyemediklerini oysa Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler gibi onların da ayrı bir cemaat oluşturduklarını ve kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini belirtir.</p>
<p><strong>Stefan Bey Tezkeresi</strong></p>
<p>Stefan Bey, tezkeresinde ayrıca; özellikle büyük yortularda Bulgarların da Rum kiliselerine gitmesinin “izdiham”a yol açtığını, kalabalığa son verilmesinin sağlık bakımından da uygun olacağını söyler. Ona göre ayrı bir kilisenin kurulması aynı zamanda Bulgarların dış etkilerden de korunmasını sağlayacaktır. Nitekim Rusya Sefareti’nin çoğu saf olan Bulgarları, onlar için bir kilise inşa edebileceğine inandırdığını belirtir. Stefan Bey’in, böylece bir yandan Osmanlı Devleti’nin bu konuda anlayış göstermemesi durumunda öteden beri Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodoks uyruklarının koruyucusu rolü oynayan Rusya’dan destek alınabileceğini üstü kapalı olarak belirtmeyi ihmal etmediği de görülmektedir.</p>
<p>Stefan Bey, İstanbul’un fethinden itibaren İstanbul’da yeni bir kilisenin inşasına izin verilmediğinin de bilincinde olduğu için öncelikle ‘metoh’ adı verilen bir papaz evinin yapılarak ibadetin burada sürdürülmesinin daha uygun olacağını belirtir. O, bu iş için kendisinin Fener semtindeki bir arsasını bağışlamaya hazır olduğunu bildirir. Böylece Stefan Bey’in, kilise inşa edilmesinin şer’an yasak olduğunu bildiği için, aşırı bir istekte bulunmayarak şimdilik içinde ibadet edilebilecek bir papaz evi yapılması gibi daha yumuşak bir çözümü önerdiği görülmektedir.</p>
<p>Osmanlı yönetimi Bulgarların ayrılmasıyla uzun zamandır dış ülkelerle destek teması olan Rum Patrikhanesi’ne bir darbe vurulacağını da hesaplayarak 12 Eylül 1848’de, Bulgarların papaz evinin yapılmasına izin verir. Bu izin, bağımsız Bulgar kilisesinin kurulması yolunda ilk adım olarak görülmektedir. İnşasına hemen başlanan papaz evi denilen ‘metoh’un yapımı iki yıldan az bir sürede tamamlanır. Bugün Balat ve Fener semtleri arasında, Haliç kıyısına paralel Mürsel Paşa Caddesi üzerinde, Sveti Stefan Kilisesi’nin tam karşısında bulunan bu yapının saçağının altında bir baştan bir başa kadar uzanan Bulgarca metinde, arsanın Sultan Abdülmecid zamanında Stefan Bogoridi tarafından armağan edildiği ve inşaatın 1850 yazında tamamlandığı belirtilmektedir. Fener’deki söz konusu konak ve arazi, başvuru dilekçesini yazan Stefan Bogoridi’ye Sultan tarafından verilmiştir. Bulgarlar önce 49 yıl ‘Papaz Evi’ adındaki bu ahşap yapı içerisindeki kilisede ibadet ederler. Daha sonra, bugünkü Demir Kilise olarak bilinen Svati Stefan kilisenin yerinde ahşap bir kilise yapılmıştır. Haliç kıyısındaki zeminin çürüklüğü nedeniyle, yığma kargir bir yapının temellerinin batacağı düşünülmüş, daha hafif olması için demir iskelet yöntemi seçilmiştir. Yapının projesi İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’a yaptırılmıştır.</p>
<p>1860 yılında, bazı dış ülkelerin de desteği ile Bulgarlar arasında ilginç gelişmeler yaşanır. Bir grup Bulgar Ermeni Katolik Patrikhanesi’ne başvurur ve birinin altında 2.000, diğerinin de 145 kadar imza bulunan iki senet vererek Katolik mezhebine girme kararı aldıklarını bildirir. Bu kararlarında Bulgarların bağımsızlık yolunda Fransa ve Avusturya gibi Katolik Avrupa devletlerinden destek görme umudu vardır. Rusya ise bağımsız bir Bulgar kilisesinin kurulması taraftarıydı ve bu yöndeki çabaları destekliyordu. Zira Rusya’ya göre Katolik Bulgarların sayısının çoğalması, Fransa ve Avusturya’nın Slavlar üzerindeki nüfuzunun artması anlamına geliyordu. Bununla beraber, Bulgarların çoğu bağımsız kilise oluşturma çabalarını sürdürdü. Aynı yıl 1860’ta Bulgarlar, Osmanlı Devleti’ne Rum patriğini artık dinsel önder olarak tanımayacaklarını bildirirler. Böylece, bağımsız kiliseye doğru bir adım daha atılır. Osmanlı yönetimi, ayrı bir Bulgar kilisesinin kurulmasıyla hem Rum Patrikhanesi’nin gücünün iyice azalacağını hem de Rusya’nın Bulgarları kışkırtmak için kullandığı kozlardan birinin yok edilmiş olacağını hesaplıyordu. Böylece Sultan Abdülaziz döneminde 11 Mart 1870’te bir ferman çıkarılarak bağımsız Bulgar kilisesinin kurulmasına izin verilir.</p>
<p>Ferman’ın gerekçelerinde ise, Osmanlı devletine bağlı bütün vatandaşların din ve mezheplerini özgürce yaşayabilmeleri hususunda Rum Patrikhanesi ile Bulgar metropolit, piskopos, papaz ve kiliseleri arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle yapılan görüşmeler sonucunda bağımsız Bulgar Eksarhlığı kurulmasına karar verildiği belirtilir.</p>
<p>Böylece Bulgar cemaatinin başında bir ‘Eksarh’ bulunacaktır. Yunanca “eksarkhos” kelimesinden gelen Eksarh sözcüğü, önder ya da başkan anlamına gelmektedir. Eksarh, Ortodoks kilisesi hiyerarşisinde patrikten aşağıda, metropolitten yukarıda bir rütbeyi belirtmektedir. Yeni oluşturulan kilise Bulgar Eksarhhanesi ya da Bulgar Eksarhlığı olarak anılır. Buna göre Eksarhhane Ortodoks kilisesinin temel yasalarına uyacak, Fener Rum Patrikhanesi de Eksarhhane’yi tanıyacak ve başta Eksarh seçimi olmak üzere işlerine karışmayacaktır. Bu Ferman’la birlikte, 1870’te bağımsız Bulgar Ortodoks kilisesinin kuruluşu tamamlanmış oluyordu. Eksarhhane, bugün Şişli’de Halaskargazi ve Abide-i Hürriyet caddeleri arasında uzanan geniş bir bahçe içinde yer almaktadır. Farklı yapılardan meydana gelen Eksarhhane’nin olduğu mekan, 19. yüzyılın sonlarına doğru Eksarh I. Jozif tarafından satın alınarak Eksarhhane olarak kullanılmaya başlanmıştır. Eksarhhane’nin bahçesinde ise ilginç bir detay dikkati çekmektedir. Bahçede yer alan ve 16 Eylül 1872’de Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Sen Sinodu’nun Bulgar kilisesinin ve cemaatinin kendisi ile bir bağı kalmadığı ve ‘aforoz’ edildiklerinin ilanını hatırlatan anıtın üzerinde 1872 tarihi yer almaktadır. Anıtın üzerinde ayrıca bir de çan bulunmaktadır.</p>
<p>Haliç kıyısındaki arsaya yapılan küçük kilise, yukarıda da işaret edildiği üzere, zeminin çürüklüğü nedeniyle kilisenin inşasında farklı bir yöntemin uygulanmasını gerektiriyordu. Buna göre, hem daha hafif hem de dayanıklı bir kilisenin yapılmasının daha uygun olacağına karar verilir. Önce, 1858’de kilise inşaatı için meşhur İtalyan mimar V.G. Fossati görevlendirilir. 8 Mayıs 1858’de inşaat başlar. Zeminin sağlamlaştırılması için çakılan 2089 adet kazık işe yaramaz.</p>
<p>Her halükarda zemin denize kayar. Bu iş için, İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’un projesi uygun görülür. Projenin gerçekleştirilmesi için 1892’de uluslararası bir yarışma ilan edilir. Kilisenin uygulama projesinin hazırlanması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi yarışmasını Avusturya firması R. Ph. Waagner kazanır. R. Ph. Waagner firması, 1893’te bir yandan projeleri tamamlarken bir yandan da üretimi gerçekleştirmektedir.</p>
<p>Projeye ait bütün parçalar bitince kilise önce firmanın Viyana’daki fabrikasının bahçesinde kurulur. Bu arada, tespit edilen eksikleri tamamlanır. Daha sonra fabrikanın bahçesinde kurulan Kilise tekrar sökülerek tahminen 1896 baharında Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden gemiyle İstanbul’a taşınır. İstanbul’da şimdiki yerinde yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışmayla yeniden kurulur ve 1898’de bir törenle kutsanarak açılır.</p>
<p>Demir Kilise olarak da bilinen Sveti Stefan Kilisesi, aynı zamanda asırlardır Rum Ortodoks Kilisesi’nin boyunduruğunda yaşamış ve her türlü asimilasyona maruz kalmış olan Bulgarların bağımsız kilise olmalarının bir sembolü olacaktır. İlginç olan, Rum ve Bulgar Kiliseleri arasındaki ayrılık, yani aforoz 73 yıl sonra 22 Şubat 1945’te kalkar. Böylece, asırlardır yaşanan asimilasyon ve kimliklerinin inkar edilmesi şikayetleri her nasılsa unutulur ve Bulgar Eksarhlığı ile birlikte Sveti Stefan Kilisesi yani Demir Kilise de ruhani olarak yeniden Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlanır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evanjelik Hıristiyanlar ve Kudüs</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/evanjelik-hiristiyanlar-ve-kudus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:35:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Evanjelik Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1492</guid>

					<description><![CDATA[Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir. 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan dinî uyanış döneminde iki Protestan ilahiyatçı olan John Wesley ve George Whitefield öncülüğünde doğmuş olan Evanjelik hareket, çok geçmeden Avrupa anakarasından Jonathan Edwards ve Charles G. Finney aracılığıyla Amerika’ya intikal etmiştir. Yine aynı dönemde İngiltere’de Anglikan Kilisesi çevresinde de taraftar bulan bu hareket, ada ülkesinde John Newton ve William Wilberforce tarafından temsil edilmiştir. Evanjelik Uyanış Hareketi olarak başlayan bu hareket, 19. yüzyılda Amerika’da İkinci Büyük Uyanış olarak Amerikan halkının dini, sosyal, kültürel ve politik hayatının bir parçası olmuş ve zamanla Amerika’nın dönüşümünde önemli bir vasıta olmuştur. Lutherci, Kalvinci, Anglikan ve Püriten mezheplerce oluşturulan gelenekler, Amerika’daki Evanjelik Harekete ilham veren hareketler olmuştur. Çeşitli geleneklerden devşirdiği doktriner esasları, yeni bir vurgu ile kendilerine göre üreten Evanjelikler, özellikle Kitab-ı Mukaddes araştırmalarına ve okumalarına, vaaza, kişisel manevi değişime, kutsanmaya, misyonerlik faaliyetine ve sosyal aksiyona önem vermeleri ile öne çıkmaktadırlar. Amerika’da Evanjelik anlayışın ve hareketin en önemli temsilcileri, Baptistler, Metodistler, Presbiteryenler, Episkopalyenler, Kongregasyonalistler ve Mesih’in Talebeleri adıyla bilinen dini gruplardır. Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes’in hem Yahudiler’e ait olan Eski Ahid hem de Hıristiyanların ekledikleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir.</strong></p>
<p>18. yüzyılda İngiltere’de başlayan dinî uyanış döneminde iki Protestan ilahiyatçı olan John Wesley ve George Whitefield öncülüğünde doğmuş olan Evanjelik hareket, çok geçmeden Avrupa anakarasından Jonathan Edwards ve Charles G. Finney aracılığıyla Amerika’ya intikal etmiştir. Yine aynı dönemde İngiltere’de Anglikan Kilisesi çevresinde de taraftar bulan bu hareket, ada ülkesinde John Newton ve William Wilberforce tarafından temsil edilmiştir.</p>
<p>Evanjelik Uyanış Hareketi olarak başlayan bu hareket, 19. yüzyılda Amerika’da İkinci Büyük Uyanış olarak Amerikan halkının dini, sosyal, kültürel ve politik hayatının bir parçası olmuş ve zamanla Amerika’nın dönüşümünde önemli bir vasıta olmuştur.<br />
Lutherci, Kalvinci, Anglikan ve Püriten mezheplerce oluşturulan gelenekler, Amerika’daki Evanjelik Harekete ilham veren hareketler olmuştur. Çeşitli geleneklerden devşirdiği doktriner esasları, yeni bir vurgu ile kendilerine göre üreten Evanjelikler, özellikle Kitab-ı Mukaddes araştırmalarına ve okumalarına, vaaza, kişisel manevi değişime, kutsanmaya, misyonerlik faaliyetine ve sosyal aksiyona önem vermeleri ile öne çıkmaktadırlar. Amerika’da Evanjelik anlayışın ve hareketin en önemli temsilcileri, Baptistler, Metodistler, Presbiteryenler, Episkopalyenler, Kongregasyonalistler ve Mesih’in Talebeleri adıyla bilinen dini gruplardır.</p>
<p>Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes’in hem Yahudiler’e ait olan Eski Ahid hem de Hıristiyanların ekledikleri kısım olan Yeni Ahid’in otoritesini kabul ederler ve ona olan özel saygıları vardır. Bu saygıları, kutsal metnin özellikle ahir zamana ilişkin açıklamalarını literal yorumlayacak bir tutumla ifadesini bulmuştur. Bunun yanında, İnciller’in mesajının aktif misyonerlikle Hıristiyan olmayanlara ulaştırılması vazifesiyle manevi olarak ‘yeniden doğuş’un gerçekleşmesi için şahsi gayret, hareketi canlı tutan en önemli motivasyonlardan biridir. Onlara göre kişi İncil’in mesajını uygulayarak hayatını bütünüyle değiştirmelidir. Bu yönüyle ‘değişim’ kelimesi Evanjeliklerin en önemli kavramlarındandır. Bu nedenle her ne kadar diğer Hıristiyan mezhepler de İsa Mesih’in haç üzerinde can vererek öldüğünü kabul etse de bu hareketin ‘kurtuluş doktrini’ni açıklarken bunu ısrarla vurgulamaları onların en önemli özellikleri olmuştur.</p>
<p>Evanjelik Harekete mensup olanların teolojik konulardaki tutumları, temelde Protestan bir çizgiyi takip etse de Kalvincilik’ten Anglikanizm’e, oradan da Arminciliğe kadar farklı ve geniş bir yelpazeden istifade ile oluşturulan bir süreci takip etmiştir. Evanjelikler; Mesih’in haça gerilmesinin kurtarıcı rolünün yanında; kurtuluş ilahiyatı, iman- amel ilişkisi, insanın bireysel kaderi, kutsiyet, irade hürriyeti gibi konularda katı bir anlayışı temsil eden Kalvinciliğe dayanmakla beraber, Armincilik olarak bilinen ve Tanrı’nın iradesi yanında insan iradesine de kısmen yer veren bir yaklaşımı benimsemektedir.</p>
<p>Evanjelikler, kendi hareketlerine katılacak olanları beş aşamalı bir manevi eğitim sürecinden geçirdikten sonra aralarına kabul ederler. Kendilerine katılacak olanlar Hıristiyan olsa dahi ‘din değiştirme’ veya ‘değişim’ olarak tanımladıkları bu tecrübeyi yaşamaları gerekmektedir. Günahkar olduğuna ‘ikna’ olan kişiler, bu durumlarından kurtulmak için ‘çaba’ göstermeli ve nihayet ‘değişimin’ gerçekleşmesi için kendilerini Tanrı’nın merhametine bırakmalıdırlar. ‘Değişim’ sürecini yaşamış olan kişi, Evanjelikler cemaatine ‘kabul edilmiş’ sayılırlar. Böylece, ‘değişim’ tecrübesini yaşayan ve ‘kurtulmuş’ olduğuna inanılan kişiler, son aşama olarak ‘kiliseye üye’ olarak diğer Evanjelikler’le ‘kaynaşmış’ olurlar. Bugün Amerika’da nüfusun %26’sı yani dörtte biri kendini Evanjelik olarak tanımlamaktadır. Evanjelikler, ülkenin en büyük dini grubunu oluşturan Protestanlar’ın ise %56’sını oluşturmaktadır. Amerikan yönetiminde Protestanların gücü dikkate alındığında, aktif misyonerliğe önem veren Evanjelikler’in bu güç içerisinde ne kadar etkin olduklarını anlamak mümkündür. Evanjelikler’in hem Amerikan hem de dünya siyaset gündemine oturması, başlangıçta uzak durdukları ülke siyaseti ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra doğrudan ilgilenmeleri sayesinde olmuştur. Ülkedeki ahlaksızlığın, materyalizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına karşı hoşnutsuzluklarını yüksek sesle ifade eden Evanjelikler, büyük ve kararlı bir hareket oluşturarak ülke siyasetini etkileyebileceklerini keşfetmişlerdir. Eleştirdikleri durumları düzeltmenin yolunun hükümette yer almaktan geçtiğini fark edecekler ve bunun için siyasete atılmaya karar vereceklerdir. Böylece dış politikadan iç politikaya, sosyal ve politik alanlara kadar, hemen hemen her alanda Evanjelikler’in toplum üzerindeki etkisi artacaktır. Bazı araştırmacıların da dikkat çektiği üzere Evanjelikler’in siyasete girişiyle birlikte ABD adeta adı konulmamış teokratik bir ülke olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemektedir.</p>
<p>“Kutsal kitapta yer alan kehanetlerin tamamına ve anlatıldığı şekliyle -yani literal olarak- inanan Evanjelikler, bu konuda Yahudi kutsal kitabı Eski Ahid ile Hırisiyan kutsal kitabı Yeni Ahid arasında bir ayrım gözetmezler. Her iki kitapta da yer alan ahir zamanda gelecek olan kurtarıcı Mesih inancına ve onlarla ilgili gerçekleşeceği haber verilen olayların olacağına kesin iman etmektedirler. Onlara göre, kıyametin kopması an meselesidir. Bu yüzden, uzun vadeli planlar yapmaya gerek yoktur. Bu konuda, dünyada gerçekleşeceğini bekledikleri dehşet verici büyük olaylar zaten gerçekleşmiş durumdadır. Geriye kalan sadece bugünkü Filistin topraklarında gerçekleşeceğine inandıkları Armageddon savaşıdır. Bu savaşın çıkması ise an meselesidir. Nitekim Ortadoğu’daki kargaşa ve felaketler de bunun bir göstergesidir.”</p>
<p>Mesih’in bir an önce gelmesini isteyen Evanjelikler’e göre, Ortadoğu’da her dâim karışıklık, savaş, sosyal ve siyasi sıkıntıların olması gerekmektedir. Dünyadaki Hıristiyanlar’ın dörtte birini oluşturan Evanjelikler’in sahip olduğu bu inanç öyle bir boyut almıştır ki Ortadoğu ülkeleri arasında barış olacağına dair ortaya çıkacak herhangi bir barış umuduna bile müsaade edilmemesi gerektiğine inanmaktadırlar. İsrail’in merkezde olduğu bir Ortadoğu kaosu, Evanjelikler’e göre Tanrı’nın planından başka bir şey değildir. Daha önce de ifade edildiği üzere Evanjelikler’e göre Kutsal Kitap’ta yer alan ahir zamana ilişkin olağanüstü felaketlere dair anlatımlar, literal anlamıyla anlaşılmalıdır. Bu nedenle kıyamet sahnelerinin anlatıldığı Hıristiyan kutsal kitabının Yeni Ahid kısmındaki Yuhanna’nın Vahyi bölümünde yer alan birçok kehanetten biri ve en önemlisi Armageddon savaşıdır. Burası, Kudüs’ün kuzeyinde yer alan Ar-Megiddo bölgesidir. Yani, Megiddo vadisi olarak bilinen yerdir. Vahiy kitabında anlatıldığı gibi Mesih’in gökyüzünden inişi ile birlikte başlayacağına inanılan son savaşın yaşanacağı yerdir. Evanjelikler, Mesih’in Armageddon savaşı öncesinde, savaşı gökyüzünden kendisine inananlarla birlikte tahtlara kurularak izleyeceklerine dair kehanete inandıkları için, bu olayın gerçekleşmesi için Ortadoğu’da bir an önce büyük bir savaşın başlamasını istemektedirler.</p>
<p>Evanjelikler, hem Luka İncili’nde (21/5-36) yer alan ahir zaman kehanetleri hem de Yuhanna’nın Vahyi kitabının 16. Babında anlatıldığı üzere, Armageddon Savaşı’nın İsrailliler ile Kuzey’den, Doğu’dan ve Batı’dan saldıracak olan ‘dünyanın kötü hükümdarları’ arasında gerçekleşeceğine inandıkları için İsrail’e her türlü ‘maddi ve manevi katkı’ sağlamaktadırlar. Evanjelikler’e göre, bu savaşı kazanacak olan İsrailliler’in maddi ve nakdi olarak desteklenmesi gerekmektedir. Bu maksatla, her yıl binlerce Evanjelik, Amerika’da kendi bulundukları bölge veya eyalette ‘İsrail’e Yardım Kampanyası’ adı altında yardım organizasyonları düzenlemektedirler. Bu organizasyonlarda milyonlarca dolar toplanmakta ve İsrail devletine törenlerle teslim edilmektedir. Bu vesileyle her yıl İsrail Başbakanı ‘Hıristiyanlara’ yaptıkları bu yardımlar nedeniyle teşekkür konuşması yapmaktadır.</p>
<p>Luka İncili’nde (21/5-6)) yer alan kehanete göre ahir zamanda meydana gelecek büyük felaketler ve savaşlar esnasında Kudüs’teki Mabed’in yıkılması olayı da yaşanacaktır. İşte Evanjelikler’e göre bu yüzden Mabed’in yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle bugün Kudüs’te Mabed’in olduğu yerde bulunan Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa binaları yıkılmalıdır. Yerine, İsrailliler yeniden Tapınağı inşa etmelidirler.</p>
<p>Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir. Amerikalı Evanjelikler’le İsrailli fanatik Yahudiler arasındaki karşılıklı destek ve diyaloğun arkasında yatan sebep budur. Her ne kadar Yahudiler bunun gerçek sebebini biliyor olsalar da Grace Halsel’in Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak adlı eserinde de belirttiği gibi Yahudiler, Hıristiyanlar’ın bekledikleri Mesih’in geleceğine inanmamaktadırlar veya ‘o gün geldiğinde bakarız’ diye istihza etmektedirler.</p>
<p>Evanjelikler, Luka İncili’nde (21/5-36) anlatılan ahir zamanda vuku bulacak olaylar ile Yuhanna’nın Vahyi kitabında yer alan felaket kehanetlerini birlikte düşünmektedirler. Onlara göre bunların her biri bir şekilde gerçekleşmektedir. Henüz gerçekleşmemiş ‘küresel belaların’ ise, bir an önce gerçekleşmesi için ‘yardım edilmelidir’. Luka’da yer alan söz konusu ifadelere göre ‘Millet millete karşı, ülke ülkeye karşı kalkacak; büyük zelzeleler ve yer yer kıtlıklar ve vebalar olacak; korkunç şeyler ve gökten büyük alâmetler olacak… Yeruşalimi ordularla kuşatılmış gördüğünüz zaman bilin ki onun yıkılması yakındır… Zira bütün yazılmış olanların yerine geleceği ‘öç günleri’ bunlardır… Ve kılıçtan geçirilecekler, bütün milletlere esir olarak götürüleceklerdir ve Milletlerin zamanları doluncaya kadar, Yeruşalim Milletler tarafından çiğnenecektir. Güneşte, ayda ve yıldızlarda alâmetler, denizin ve dalgaların uğultusundan dolayı şaşkınlıkta olan milletlere yeryüzünde sıkıntı olacaktır; insanlar korkudan ve dünyaya gelmekte olan şeyler için beklemekten bayılacaklar; çünkü göklerin kudretleri sarsılacaktır.’ Ve o zaman onlar İnsanoğlunun ‘bulutta’ kudret ve büyük izzetle geldiğini göreceklerdir. Fakat bu şeyler olmağa başlayınca yukarı bakın ve başınızı kaldırın; zira kurtuluşunuz yaklaşıyor. Böylece siz de bu şeylerin vaki olduklarını gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın melekûtu yakındır.’</p>
<p>Yukarıda işaret edilen Yuhanna’nın Vahyi kitabının 15. ve 16. Babında anlatılan belaları gerçekleştirecek olan ‘yedi melek’ ve söz konusu ‘yedi son bela’ kısmında, ahir zamanda gerçekleşecek yedi büyük bela bütün dehşetiyle anlatılmaktadır. Evanjelikler, biri hariç burada anlatılan belaların tamamının gerçekleştiğine inanmaktadır. Bu yüzden de kıyametin kopması an meselesidir. Vahiy kitabında, Evanjelikler’in gerçekleşeceğine inandıkları yedi bela mealen şöyle tasvir edilmektedir: Gökte son yedi belayı taşıyan büyük yedi melek görünür. Tanrı’nın öfkesi bu belalarla son bulacaktır. Yedi melek, Gökteki Tapınak’tan ellerindeki belalarla dışarı çıkar. Tanrı’nın öfkesiyle dolu olan yedi altın tas, yedi meleğe verilir. Daha sonra, Tapınak’tan gür bir ses yükselir ve meleklere ‘gidin ve Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!’ denir. Birinci melek, tası yeryüzüne boşaltır ve insanlarda acı veren yaralar oluşur. Evanjeliklere göre, yeryüzündeki yaygın hastalıklar buna işarettir. İkinci melek, tası denize boşaltır ve deniz ölü kanına benzer kan rengine dönüşür ve içindeki her şey ölür. Evanjelikler bu durumu, kimyevi atıklar nedeniyle denizlerin renginin değişmesi, balıkların toplu ölümü ve özellikle denizlerde boğulan mültecilerin adedinin çokluğu ile açıklamaktadırlar. Üçüncü melek, tasını ırmaklara boşaltır ve ırmaklar kana dönüşür. Evanjelikler, bunu da aynı şekilde kimyevi atıklar nedeniyle akarsularda meydana gelen toplu balık ve canlıların ölümü olarak açıklarlar. Dördüncü melek tasını güneşe boşaltır ve böylece Güneş’in insanları yakması sağlanır. Evanjeliklere göre, ozon tabakasının delinmesi ve iklim değişiklikleri bunun en bariz işaretidir. Evanjelikler, Mesih’in gelişini erteleyeceğine inandıkları için, ozon tabakasının tamiri adına Birleşmiş Milletler’den karar çıkarmak için yapılan çalışmaları engellemektedir. Nitekim birkaç ay önce evanjelik olan Donald Trump’ın Amerika’nın BM’deki çevre koruma anlaşmasındaki imzasını geri çektiğini açıklaması dikkat çekicidir.</p>
<p>Beşinci melek, tasını canavarın tahtına boşaltır. Böylece canavarın egemenliği karanlığa gömülür. Evanjelikler, bu canavarın Babil bölgesindeki yani bugünkü Irak ve civarındaki ülkelerde yer alan ülkelerin yönetimleri olarak yorumlamaktadırlar. Onlara göre, Suriye başta olmak üzere bugünkü Irak ve çevresinde yer alan ülkeler egemenliklerini kaybetmekteler ve zaten birer birer yıkılmaktadır. Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı’na boşaltır. Böylece Fırat ırmağının suları kurur ve ‘doğudan gelecek orduların’ önü açılır. Evanjelikler, Fırat’ın doğusundan gelen bu savaşçı orduları Amerika’nın düşmanı olan İran olarak yorumlamaktalar.</p>
<p>Yedi belanın altısının gerçekleştiğine inanan Evanjelikler, yedinci belanın gerçekleşmesinin de an meselesi olduğuna inanırlar. Ancak bundan önce ‘ejderha’nın ağzından, ‘üç kötü ruhun çıktığı’ belirtilir. Evanjelikler’e göre bu ‘üç kötü ruh’ bugün İran, Kuzey Kore ve Çin’i temsil etmektedirler. Bunlar, ‘Tanrı’nın büyük gününde olacak savaş için’ bütün dünyanın krallarını toplarlar. Bu ‘üç kötü ruh’ kendilerine destek olacak bütün dünyanın krallarını Armageddon denilen yere toplar. Burası, bugünkü Filistin topraklarında Kudüs’ün kuzeyinde yer alan bir bölgenin adıdır. Evanjelikler’e göre, işte Tanrı’nın savaşı dedikleri büyük savaş veya Armageddon Savaşı burada yapılacak.<br />
Evanjelikler’e göre bu savaşta Luka İncili’nde (21/28-31) belirtildiği üzere Mesih’e inananlar ölmeyecek. Onlar tam da bu savaşın başlamasına ramak kala, göklere kadar inmiş olan Mesih’in yanında kurulmuş olan tahtlara oturtulmak üzere bir anda, gözün açılıp kapanması kadar kısa bir sürede göğe alınacaklardır. Burada, oturdukları tahtlardan Mesih ile birlikte yeryüzündeki savaşı izleme ‘ayrıcalığına’ sahip olacaklarına inanmaktalar. Bu yüzden, Evanjelikler’e göre Armageddon savaşında ‘kötülerle’ savaşacak olan İsraillilere yardım etmek dini bir vazifedir.</p>
<p>Onlar, Mesih’in yeryüzüne inmesinden önce ortamı kötülerden temizlemek için savaşarak ‘Tanrı’nın planının gerçekleşmesine katkıda bulunan’ insanlardır. Bu yüzden Evanjelikler’e göre bugüne kadar Hıristiyanlar tarafından cahillik edilerek ‘Tanrı’nın katili’ diye yaftalanan Yahudiler’e yanlış davranılmıştır. Oysa onlar Tanrı’nın planının tahakkuku için seçilmiş ve oraya yerleştirilmiş bir millettir.<br />
Yuhanna’nın Vahyi kitabına göre; yedinci melek de tasını havaya boşattığında, gökyüzündeki Tapınak’taki tahttan ‘Tamam!’ diye bir ses yükselir. O anda, şimşekler çakar, uğultular ve gök gürlemeleri işitilir. Bundan sonra öyle büyük bir deprem olur ki yeryüzünde insan olalı beri böyle büyük bir deprem görülmemiştir. Vahiy kitabı, yaşanacak dehşeti o kadar korkunç anlatmaktadır ki şöyle der: ‘Büyük kent üçe bölündü. Ulusların kentleri yerle bir oldu. Tanrı büyük Babil’i anımsadı, ona ateşli gazabının şarabını içeren kâseyi verdi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar yok oldu.</p>
<p>İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı.’ Evanjelikler, gökten yağacak olan 40 kilo ağırlığındaki doluyu, ‘atom bombasına benzer bir etki yapacak’ bir bomba olarak yorumlarlar. Ancak, onlara göre bunun atom bombası olması mümkün görünmemekte; çünkü atom bombası atılacak olursa Yahudiler de ölür. Bu nedenle bu bomba başka bir şey olmalı diyorlar. Evanjelikler, ‘deprem belası’nı ise bugünkü Süleyman Mescidi’nin yer aldığı Mescid-i Aksâ bölgesindeki Kubbetü’s-Sahra’nın yıkılışına bir işaret olarak görüyorlar. Kubbetü’s-Sahra’nın meydana gelecek büyük bir deprem bombası veya büyük bir sismik hareket ile yıkılacağı kehaneti olarak anlamaktadırlar. Bazıları ise, İsrail’in yapacağı bölgesel çatışmalar esnasında İsrail’e atılacak bir füzenin ‘yanlışlıkla’ Kubbetü’s-Sahra’nın kubbesine yöneleceğini ve camiyi yıkacağına inanmakta ve bunu temenni etmektedirler.</p>
<p>Savaştan sonra, Mesih’in inişi ile birlikte Yahudiler’in önüne iki tercih konulacak: Ya Mesih’i kabul edip Hıristiyan olacaklar ve kurtulanlardan olacaklar ya da kötüler gibi ölüp yok olacaklar. Evanjeliklere göre Kubbetü’s-Sahra yıkılıp yerine Yahudiler’in Tapınağı yapıldıktan sonra, Armageddon savaşı esnasında o da yıkılacaktır. Çünkü Luka İncili’nde (21/5-36) yer alan kehanete göre Mabed yıkılacak ve Kudüs’te taş üstünde taş kalmayacaktır.</p>
<p>Bugün genelde Ortadoğu’da özel olarak da Filistin’de ve Kudüs etrafında olan olayları, Amerika’da yönetimin başına geçen evanjelik Harry S. Truman (1884-1972), Jimmy Carter, Ronald Reagan (1911-2004), George W. Bush, oğul George Bush ve nihayet Donald Trump’ın mensup oldukları inanç çevrelerinden bağımsız düşünmek yanlış olacaktır. Aksine özellikle son zamanlarda Trump’ın, uluslar arası camianın tedirgin olmasına neden olan karar ve uygulamaları bu durumu daha da belirgin hale getirmektedir. En son özellikle ‘Kudüs’ün, İsrail’in ezelî ve ebedî başkenti olduğu’ yönündeki açıklaması ve Büyükelçiliğini buraya taşıması kararı, başta Filistinliler ve bölgedeki ülkeler başta olmak üzere birçok ülkenin tepkisini çekmiştir. Katolik Kilisesi’nin Ruhani reisi olan Papa Francesco bile bu duruma şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bu arada ilginç bazı durumlar da yaşanmıştır. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını destekleyen Amerika’lı Hıristiyan Evanjelikler’e destek, hiç beklenmedik ülkelerden gelmiştir. Bunlar: ‘İsrail ile savaşmanın haram olduğunu’ ve ‘Filistin topraklarının Allah tarafından İsrailliler’e verildiğini’ açıklayan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Böylece, meşhur Fransız araştırmacı Olivier Roy’un ‘Müslüman evanjelikler’ tespiti doğru çıkmıştır. Roy, bu tespitinde belirttiği gibi İslam dünyasındaki fundamentalistler, bilindiğinin aksine ‘Batı karşıtı’ değildirler. Onların karşıt ve düşman oldukları kimseler kendi dindaşlarıdır yani Müslümanlardır. Böylece Roy’un tespiti doğru kabul edilecek olursa, İslam dünyası ‘nur (?) topu gibi’ iki yeni evanjelik ülkeye sahip olmuştur denebilir. Her yıl iki milyon Hıristiyan’ın ziyaret ettiği Kudüs’e dair Hıristiyanlar’ın ürettikleri bilgi ve açtıkları merkezler ile İslam dünyasının ilgisizliği mukayese edildiğinde, Kudüs ile gerçekten kimlerin ilgilendiği daha iyi anlaşılmaktadır. Birleşmiş Milletler’de büyük bir destekle dünyadaki vicdanın sesine tercüman olan ülkemizin başarısı, en kısa zamanda içeride de karşılığını bulmalı; başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere kurulmasını teklif ettiğimiz ‘Kudüs’le İlişkiler Dairesi’ yanında ciddi araştırma merkezleriyle bu süreç taçlandırılmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
