<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/islam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İslam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam Dünyasında İşgale Açıklık: Askerî Yenilgiden Önce Fikrî Yenilgi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 09:25:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20181</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Bir ülke nasıl işgal edilir? Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir. İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir. Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür. Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler: &#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221; Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir ülke nasıl işgal edilir?</p>
<p>Bu soruya verilecek ilk cevap çoğu zaman tanklar, savaş uçakları ve ordular olacaktır. Oysa tarih, bize işgallerin büyük bölümünün silahların gölgesinde değil, zihinlerde başladığını gösteriyor. Topraklar, çoğu zaman önce fikirler işgal edildiğinde kaybedilir. Bir milletin özgüveni zedelendiğinde, eğitim sistemi yabancılaşmaya başladığında ve yönetici elitleri kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştığında askerî işgal, zaten başlamış olan daha derin bir sürecin son halkası hâline gelir.</p>
<p>İslam dünyasının son iki asırlık tecrübesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Birçok Müslüman düşünür, yaşanan gerilemeyi yalnızca dış güçlerin askerî ve ekonomik üstünlüğüyle açıklamamış; aynı zamanda fikrî çözülmeye, eğitim sistemindeki dönüşüme ve yönetici kadroların zihniyet değişimine dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düşünürlerden ikisi, Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Cezayirli mütefekkir Malik bin Nebi&#8217;dir. Her ikisi de farklı kavramlar kullansalar da aynı noktaya işaret eder: Bir toplum, önce kendi içinde zayıfladığında dış müdahalelere açık hâle gelir.</p>
<p><strong>Sömürgeciliğin En Güçlü Silahı</strong></p>
<p>Sömürgecilik denildiğinde akla ilk olarak askerî işgaller gelir. Oysa modern sömürgecilik, yalnızca ordularla değil; eğitim kurumları, kültürel politikalar, medya ve bürokrasi aracılığıyla da etkisini sürdürmüştür.</p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî&#8217;nin şu sözü bu bakış açısını özetler:</p>
<p><strong>&#8220;Okullar, sömürgeciliğin kültürünü bize dayatmak için kullandığı ilk araç olmuştur.&#8221;</strong></p>
<p>Bu ifade, okulun kendisini değil; eğitimin hangi dünya görüşünü taşıdığı sorusunu gündeme getirir. Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktaran bir süreç değildir. Aynı zamanda bir toplumun tarih anlayışını, kimliğini, değerlerini ve geleceğe bakışını şekillendirir.</p>
<p>Tarih boyunca sömürgeci güçlerin işgal ettikleri bölgelerde önce eğitim sistemlerini değiştirmeleri tesadüf değildir. Yeni müfredatlar, yeni bürokratik yapılar ve yeni yönetici sınıflar oluşturarak uzun vadeli bir zihniyet dönüşümü hedeflenmiştir.</p>
<p><strong>Malik bin Nebi&#8217;nin &#8220;Sömürgeleştirilebilirlik&#8221; Kavramı</strong></p>
<p>Malik bin Nebi&#8217;nin en çok tartışılan tespitlerinden biri şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Her sömürgecilik hikâyesinden önce, sömürgeleştirilmeye elverişli hâle gelmiş bir halkın hikâyesi vardır.&#8221;</strong></p>
<p>Bu cümle, ilk bakışta sert bir eleştiri gibi görülebilir. Ancak Nebi&#8217;nin amacı mağduru suçlamak değildir. Onun dikkat çektiği nokta, toplumların kendi iç muhasebelerini yapmaları gerektiğidir.</p>
<p>Bir toplum bilim üretmiyorsa…</p>
<p>Liyakat yerine sadakati öne çıkarıyorsa…</p>
<p>Adalet duygusunu kaybediyorsa…</p>
<p>Kurumlarını zayıflatıyorsa…</p>
<p>Eleştirel düşünceyi terk ediyorsa…</p>
<p>Dış müdahalelere karşı direnci de giderek azalır.</p>
<p>Dolayısıyla Malik bin Nebi, sömürgeciliği yalnızca dış aktörlerin iradesiyle açıklamaz. Ona göre dış müdahaleleri mümkün kılan iç zemin de mutlaka incelenmelidir.</p>
<p><strong>Eğitimden Yönetici Kadrolara</strong></p>
<p>Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca doğal kaynakları değildir.</p>
<p>Asıl belirleyici olan, o kaynakları yönetecek insan kalitesidir.</p>
<p>Bu nedenle sömürgecilik üzerine çalışan birçok araştırmacı, yönetici elitlerin yetişme biçimini önemli bir araştırma alanı olarak görmektedir. Farklı ülkelerde eğitim almış olmak tek başına bir sorun değildir. Asıl mesele, karar vericilerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve değerlerini hangi ölçüde dikkate aldıklarıdır.</p>
<p>Kendi toplumuna yabancılaşmış bir yönetici sınıf ile evrensel bilgiye açık ama kendi medeniyet kökleriyle bağını koruyan bir yönetici sınıf arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p><strong>Günümüz Tartışmaları</strong></p>
<p>Bugün İslam dünyasında yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapı göstermektedir.</p>
<p>Filistin&#8217;den Sudan&#8217;a…</p>
<p>Yemen&#8217;den Libya&#8217;ya…</p>
<p>Suriye&#8217;den diğer kriz bölgelerine kadar uzanan gelişmeler, farklı aktörlerin farklı politikaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.</p>
<p>Bazı yorumcular, bazı bölgesel yönetimlerin dış politika tercihlerinin Batılı ülkelerin stratejik hedefleriyle uyumlu olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık ilgili ülkeler ise bu politikalarını ulusal güvenlik, bölgesel istikrar ve kendi dış politika öncelikleriyle açıklamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle güncel siyasi gelişmeleri değerlendirirken tek boyutlu açıklamalar yerine çok yönlü analizlere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Asıl Mücadele Zihinlerde Başlıyor</strong></p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki medeniyetler yalnızca askerî başarılarla kurulmaz.</p>
<p>Onları ayakta tutan;</p>
<ul>
<li>eğitim sistemi,</li>
<li>adalet anlayışı,</li>
<li>bilim üretme kapasitesi,</li>
<li>güçlü kurumlar,</li>
<li>ahlaki değerler<br />
ve yetişmiş insan kaynağıdır.</li>
</ul>
<p>Eğer bu alanlarda zayıflama yaşanırsa, dış baskılar karşısında direnç de azalır.</p>
<p>Bu yüzden gerçek bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Aynı zamanda düşünce bağımsızlığını, bilimsel üretimi ve kurumsal güveni koruyabilmektir.</p>
<p><strong>Yeniden Güçlü Bir Medeniyet Mümkün mü?</strong></p>
<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma ulaşabilmesi için yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî yatırımlar yeterli değildir.</p>
<p>Asıl ihtiyaç;</p>
<p>fikrî özgüvenini yeniden kazanan,</p>
<p>bilim üreten,</p>
<p>adaleti önceleyen,</p>
<p>liyakati esas alan,</p>
<p>eğitim sistemini kendi medeniyet değerleriyle evrensel bilgi arasında sağlıklı bir denge üzerine kurabilen toplumlar oluşturmaktır.</p>
<p>Çünkü güçlü medeniyetler önce insan yetiştirir; ardından güçlü kurumlar inşa eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Şeyh Abdurrahman ed-Düserî ile Malik bin Nebi&#8217;nin değerlendirmeleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli fikirler ortaya koymaktadır. Bu görüşler, İslam dünyasında yaşanan sorunların yalnızca dış müdahalelerle açıklanamayacağını; eğitim, düşünce, kurumlar ve yönetim anlayışının da belirleyici olduğunu hatırlatmaktadır.</p>
<p>Elbette bu yaklaşımlar, günümüz siyasal olaylarını tek başına açıklayan kesin hükümler olarak değil; tartışmaya katkı sunan düşünsel çerçeveler olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her ülkenin kendi tarihî, siyasi ve toplumsal şartları vardır.</p>
<p>Bununla birlikte değişmeyen bir gerçek vardır: Bir toplumun bağımsızlığı, sadece sınırlarının güvenliğiyle değil; zihninin özgürlüğü, kurumlarının sağlamlığı ve yetiştirdiği insanın niteliğiyle ölçülür.</p>
<p>Topraklar işgal edilmeden önce zihinler teslim alınır. Zihinlerini koruyan toplumlar ise yalnızca bağımsız kalmaz; aynı zamanda kendi medeniyetlerini yeniden inşa edecek gücü de kendilerinde bulurlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-isgale-aciklik-askeri-yenilgiden-once-fikri-yenilgi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan-ı Şerif Oluşturduğu Kültür İklimiyle de Rahmet ve Berekettir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 12:43:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20136</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan elbette öncelikle Kur’an, ibadet ve oruç ayıdır. Ama dini faziletinin yanında bu ayda oluşan kültürel atmosfer vesilesiyle Ramazan ve Bayram, oruç tutmayan hatta itikadında zaaf olan insanları da kuşatan, onların da kalplerini yumuşatan ve cezbeden bir rahmet ve bereket iklimidir. Bu sebeple özelde Ramazan’ın fakat genelde dinin kültürel boyutlarına hak ettiği özen ve dikkati gösterdiğimizi söylemek zordur. Dini, en genel manasıyla “varlığı ve hayatı anlamlandırmaya dair inanç ve kabuller manzumesi, hayat felsefesi ve tarzı” olarak tarif edersek, bu tarzın en bariz tezahürünün kültür olduğunu söyleyebiliriz. Hemen bütün dinî ve ideolojik sistemler için geçerli olan bu durum sahih, sağlam ve insanın en derunî boyutlarına sirayet edebilen yegâne hakikat olan İslâm dini için ziyadesiyle böyledir. İslâm’ın insanı, hayatı, toplumu ve kültürü derinden dönüştürme ve ıslah kapasitesinin yüksekliğinin bir sebebi de budur.Tarihî tecrübeyle sabittir ki İslâm; dil, edebiyat, sanat, estetik, mimari, örf ve âdet gibi gerek maddî gerekse manevî kültür unsurlarıyla insanın, hayatın ve toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, bireysel ve toplumsal hayatın tümünü kuşatmıştır. Din ile kültür arasındaki ilişki, sadece dinden kültüre doğru tek yönlü ve tek boyutlu değil; aynı zamanda kültürden dine doğru da yönelen, çok katmanlı ve çift yönlü bir ilişkidir. Zira kaynağını daha ziyade dinden alan ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan elbette öncelikle Kur’an, ibadet ve oruç ayıdır. Ama dini faziletinin yanında bu ayda oluşan kültürel atmosfer vesilesiyle Ramazan ve Bayram, oruç tutmayan hatta itikadında zaaf olan insanları da kuşatan, onların da kalplerini yumuşatan ve cezbeden bir rahmet ve bereket iklimidir. Bu sebeple özelde Ramazan’ın fakat genelde dinin kültürel boyutlarına hak ettiği özen ve dikkati gösterdiğimizi söylemek zordur.</p>
<p>Dini, en genel manasıyla “varlığı ve hayatı anlamlandırmaya dair inanç ve kabuller manzumesi, hayat felsefesi ve tarzı” olarak tarif edersek, bu tarzın en bariz tezahürünün kültür olduğunu söyleyebiliriz. Hemen bütün dinî ve ideolojik sistemler için geçerli olan bu durum sahih, sağlam ve insanın en derunî boyutlarına sirayet edebilen yegâne hakikat olan İslâm dini için ziyadesiyle böyledir. İslâm’ın insanı, hayatı, toplumu ve kültürü derinden dönüştürme ve ıslah kapasitesinin yüksekliğinin bir sebebi de budur.Tarihî tecrübeyle sabittir ki İslâm; dil, edebiyat, sanat, estetik, mimari, örf ve âdet gibi gerek maddî gerekse manevî kültür unsurlarıyla insanın, hayatın ve toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, bireysel ve toplumsal hayatın tümünü kuşatmıştır. Din ile kültür arasındaki ilişki, sadece dinden kültüre doğru tek yönlü ve tek boyutlu değil; aynı zamanda kültürden dine doğru da yönelen, çok katmanlı ve çift yönlü bir ilişkidir. Zira kaynağını daha ziyade dinden alan ve Müslümanın tarihî tecrübesinin hasılası olan kültür ortamı, aynı zamanda yeni nesillerin İslâm’ın inanç ve değerleriyle yoğrulmasına da zemin teşkil eder. Rahmetli Teoman Duralı’nın da işaret ettiği üzere, insanın bedeni yapısı üzerinde gen ne ise onun şahsiyetinin şekillenmesinde de kültür odur. Küresel kültürün nesillerimiz üzerindeki menfi tesirlerini apaçık müşahede ettiğimiz modern çağda kültür ortamının, teorik eğitimden çok daha mühim bir yere sahip olduğu ziyadesiyle anlaşılmıştır. Hele milletimiz açısından bakıldığında dilden edebiyata, mimariden musikiye, örf ve adetlere kadar bütün unsurlarıyla milli kültürümüzün asıl kaynağı İslâm olduğu malumdur; bu sebeple milli kültürümüz ile dini kültürümüzü birbirinden ayırmak imkânsızdır. Dolayısıyla dinî/millî kültürümüzün ahvali hem dini hayatımız hem de milli varlığımızla doğrudan alakalıdır.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20138" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/WhatsApp-Image-2026-03-23-at-20.41.16.jpeg" alt="" width="413" height="442" /></p>
<p>Öyleyse sahurları, iftarları, teravihleri, sadaka ve zekât gibi paylaşımları, bayramları hatta eğlenceleriyle Ramazan ayı, mevlid ve kandiller, örf ve âdetler, mimarî üsluplar, tasavvufî uygulamalar, özetle tüm boyutlarıyla kültür mirası, yalnızca folklorik unsurlar değil, dinî ve millî şuurun kuşaktan kuşağa aktarılmasını ve devamını sağlayan kültürel hafıza mekanizmalarıdır. Geride bıraktığımız mübarek Ramazan ayının ve bayramın, ibadet boyutu yanında, kültürel ikliminin de geniş kitleleri artarak tesiri altına aldığı son derece bereketli bir mevsim yaşadığımıza memnuniyetle şahit olduk. En yakınımızdan bizzat yaşadığımız şehir Edirne’deki gözlemlerimizden hareketle söyleyecek olursak, teravih namazlarında camilerin yediden yetmişe her yaştan insanla daha ziyade şenlendiğine şahit olduk. Restorasyondan sonra Selimiye’nin ibadete açılmasıyla camide izdihamlar yaşandığını gözlemledik. Edirne Valiliği’nin tertip ettiği RAMAZAN SOKAĞI VE SELİMİYE’DE RAMAZAN ETKİNLİKLERİ çerçevesinde konferans, konser, çocuk eğlenceleri gibi yoğun kültürel faaliyetlere her kesimden ve her yaştan insanın büyük teveccüh gösterdiğine şahit olduk. Zira bundan beş-altı yıl evveline kadar şehirde, Ramazan’a mahsus kültürel etkinlik olarak daha çok tombala ve çekiliş eğlenceleri hatırlanmaktadır.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan kültürünü ortaöğretim kurumlarında da yaşatmaya dair yazısı, siyasî ve ideolojik zeminde tartışmalara sebep olsa da orta öğretim kurumlarında bizzat katıldığımız bazı iftar programlarında her kesimden veli, öğretmen ve öğrencinin kaynaştığı ve katkı sunduğu bu etkinliklerde son derece güzel ortamlara şahit olduk. Benzer şekilde, bir kardeşimizin ihlasla söylediği bir ilahinin sosyal medya vasıtasıyla her yaştan insanın gönlüne dokunduğuna, hatta ülke sınırlarını aşarak küresel bir etki oluşturduğunu gördük. KYK yurtlarında kalan öğrencilerimizden aldığımız izlenimlere göre, sanılanın aksine üniversite gençliğinin büyük bir kısmının oruç ibadetini yerine getirdiğini işitti kulaklarımız. Ramazan-ı Şerif’in adeta ödülü olan bayramın dini/milli ve toplumsal hayatımız üzerindeki güzel tesirleri zaten tartışmasız ortadadır. Elbette örnekler çoğaltılabilir. Açık olan şudur ki hamdolsun, kültürel açıdan da son derece bereketli bir Ramazan daha idrak ettik.</p>
<p>Kültürün bir diğer hususiyeti ise geniş kesimler üzerindeki tesiri ile kuşatıcı ve birleştirici rolüdür. Meselâ Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan etkinlikleri yazısı veya bahsi geçen Kâbe ilahisi, siyasî ve ideolojik zemine çekildiğinde daha ziyade ayrıştırıcı; ancak toplumsal tabana yansıyan kültürel zeminde ise daha ziyade birleştirici bir rol oynadığını bizzat tecrübe etmiş olduk. İnsan fıtratıyla derin mutabakatı ve Yaratan ile yaratılan arasındaki güçlü ve derûni bağı nedeniyle yegâne hak din olan İslâm’ın, inanç ve ibadet düzeyinde insan tabiatındaki karşılığı ve cazibesi ise tartışmasızdır. Öyle anlaşılıyor ki siyasi ve katı ideolojik üslubu mümkün olduğunca kendi alanına hasreden; inanç, ibadet ve kültürel hayatı bu tartışmalarla zehirlemeden zenginleştirecek daha kuşatıcı bir yöntem ve üslup geliştirebilirsek, hem millî birliğimiz pekişecek hem de dinin toplumsal hayattaki iyileştirici tesiri artacaktır. Zira çoğu zaman dini kültürün, dinin itikat ve ibadet boyutuna daha mesafeli olan insanımız da dâhil olmak üzere, bir bütün olarak toplumu cezbedip kuşattığına ve birleştirdiğine şahit olmuşuzdur.</p>
<p>Elbette dinimize ve kültürümüze yönelik bu teveccühte, son yıllarda başta Gazze meselesi, hiçbir kural tanımadan yapılan katliam ve savaşlar, Epstein üzerinden yansıyan rezillikler başta olmak üzere dünyada yaşanan gelişmelerin de etkisi olmuştur. Zira birçok kimsenin hatta milletlerin idealize ettiği Batı medeniyetinin gerçek yüzü giderek daha görünür hâle gelmiş, deyim yerindeyse foyası dökülmüştür. Artık geniş kitleler, “medeniyet” olarak sunulan bu sistemin hak ve adalet gibi en temel insani değerler yerine güç ve iktidara, menfaat ve bencil hazlara dayanan “vahşi” hayata daha çok benzediğine, hatta onu bile geride bıraktığına kani olmuş görünüyor. Millî kültürümüze yönelişte bu farkındalığın da payı olsa gerektir.</p>
<p>Öte yandan modern çağda petrol sermayesinin de imkânlarıyla yoğun propagandist ve yayılmacı bir yöntem benimseyen Selefî/Vehhabî anlayışların İslâm kültürünü büyük ölçüde bidat ve şirk olarak damgalayıp düşmanlaştıran tavrının, aksi yöndeki söylemlerine rağmen, fiiliyatta hayatın sekülerleşmesine büyük katkı sağladıkları söylenebilir. Meselâ geçen yarım asırda Mekke’de on dört asırlık Müslüman tarihî mirasının neredeyse tamamını şirk ve bidat olarak itham ederek yok eden Vehhabî/Selefî Suudî ideolojinin, bunun yerine tevhidi ikame ettiği söylenemez. Tam aksine, Kâbe-i Muazzama’nın çevresi, kapitalizmin şiarı olan gökdelen oteller, alışveriş merkezleri ve kulelerle âdeta kuşatılmış, mimari görünüm ve ekonomik işleyiş bakımından Mekke modern bir Batı/Amerikan şehrine benzetilmiştir. (Bu konuda Mısırlı Müslüman mimar Ali Abdurrauf’tan tercüme ettiğimiz “Mekke’den Las Vegas’a” kitabına bakılabilir.)</p>
<p>Şu da bir gerçektir ki tahrife uğramamış yegâne hak dine ve böylesine zengin bir tarihî mirasa varis olmamıza rağmen, günümüzde kitlelerin ilgisini cezbedecek nitelikli millî ve dinî kültürel formlar ürettiğimizi söylemek zordur. “Kültürel iktidar” tartışmaları zaman zaman gündeme gelse de bu alanda yeterli şuur, gayret ve süreklilik gösterdiğimizi ifade etmek güçtür. Bu bağlamda dini/milli varlığımızın senedi olan kültürümüzün, yönetim sisteminde gerçekte kendisine ancak turizmin bir alt veya yan şubesi olarak yer bulabilmesi ibretamiz bir hadisedir.</p>
<p>Nihayetinde idrak etmiş olduğumuz Ramazan-ı Şerif bizi dinin kültürel boyutları üzerine de yeniden düşünmeye sevk etmiş ve bu konuda daha çok gayret sarf etmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. Allah bizleri savaş, katliamlar, fıtratı ve tabiatı tahriple insanlığın geleceğini tehdit eden, zulümde sınır tanımayan hâkim küresel kapitalist kültür ve medeniyetin fesadından muhafaza eylesin. Hidayet, sıhhat, selamet ve barış üzere daha nice bereketli Ramazanlara kavuştursun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ramazan-i-serif-olusturdugu-kultur-iklimiyle-de-rahmet-ve-berekettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski Ramazan/lar Hissiyatı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:14:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19092</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230; Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230;</p>



<p>Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, özümsemeden kendi çocukluklarına dair hatırlarına koşuyorlar. Hâlbuki her çocuk kendi çocukluğunu zihnine kazıyarak kaydeder ve ileriki yaşlarda o günleri çok güzel günler olarak hatırlar. Bu bugün ki çocuklar için de geçerlidir bu ve onlar da büyüyünce ah eski ramazanlar diyecekler. Bundan kesinlikle eminim. Çünkü onlar da kendi çocukluklarının güzelliklerini biriktirmektedir hatıralarında ve onları hatırlayıp aynı şeyi söyleyecekler. Ve şimdinin büyüklerinin özledikleri ise aile üyeleri, akrabalar ve komşular arasında yaşanan samimiyet… Masumiyet, mahrumiyet ve ramazanın bereketiyle bayrama erişilirken alınan bayramlıkların, bayramlarda verilen harçlıkların coşkusudur özlenen.</p>



<p>&nbsp;&nbsp; Eski ramazanlarda büyükler gün boyu evlerde hanımlar, çarşılarda camilerde erkekler mukabele dinlerdi. Keza evde işyerinde herkes bir de kendine hatim okurdu. Akşam iftar sofralarına fakir fukarayı davet ederlerdi. Mensup olduğu köy, dernek, vakıf ve manevi iklimi yaşadığı ehl-i tarik arkadaşlarını iftar sofralarına davet ederken evlerde inanılmaz bir heyecan ve coşku olurdu. İftarda yaşanan paylaşım mutluluğu cemaatle kılınan akşam namazlarının ardından alelacele içilen bir iki bardak çay sonrası Teravih koşturmacası yaşanırdı. Neredeyse tüm aileler çoluk çocuk camilere koşardı. Kadınlar kendilerine ayrılan bölümde erkekler kendi bölümlerinde çocuklar ise kızlar anneleriyle erkekler babalarıyla cemaatte saf tutardı. Namaz sonrası herkes yavaş yavaş eve dönerken yaşı küçük çocukların korkup dışarı çıkamayacağı saatte bile sokaklar şen olurdu. Yaşanan şey mahalle ya da sokak ölçeğinde oyunlar, eğlenceler ve akabinde sahur hazırlığı telaşında olan annelerin eve çağırmaları sonrası ertesi gün oruç tutacak olmanın verdiği heyecanla sahur beklenirdi. Kimi çocuklar uykuya yenik düşerken kimi ısrarla beklerdi imsak vaktini.</p>



<p>Bazı şehirlerde hala uygulanan iftar ve imsakte top atışı kimi zaman hayat kurtarıcı rolü üstlenirdi. Mesela özellikle elektrikler gitmişse ki o zamanlar sık yaşanırdı bu top atışı net bir ilan-ı kati olarak dikkate alınır ve oruç ya açılırdı ya da başlanırdı oruca. Bazen sırf top atışını dışarıda ve gerçek sesiyle duymak için bekleyerek eve haber getiren çocukların neşesiyle dolardı evler, iftar sofraları. Sahurlarda bir gözü açık çocuklara anneleri iki lokma yesin diye yürüttüğü mücadele şimdilerde keşke o zaman kamera olsaydı da kaydetseydik seni diye sohbeti neşelendiren anıların yaşandığı günler. Şimdi de benzer sahneler yaşanmıyor değil. Kendi çocukluğumuzdan çağırdığımız bu hatıralar bizi derin bir hüzne eşlik eden iç huzuruyla doldurmaktadır.</p>



<p>Çocukluğumun bir kısmı kendi memleketimde bir kısmı da yakın bir şehirde geçmişti. Bunlardan benim memleketimde olan ramazan eğlencesi ramazanın on beşinci gecesindeki kutlama idi. “Onbeşi” hem hâlâ devam etmekte hem de tüm nesillerin ortak neşesini teşkil etmektedir. On beşinci gece çocuklar tüm evlerin kapılarını çalar ve evden yapılacak ikramları toplarlar. Şekerlemeler, çikolatalar, kuru kaysılar, kuru yemişler… Aklınıza ikramlık ne gelirse onların sunulduğu bu gece gezisinde istisnasız her kapı çalınır ve bir şeyler alınırdı. Hazırlığı olmayanlar küçük miktarlarda harçlıklar da verirdi. Gecenin o saatinde bakkallar kapalı olacağına göre ertesi gün de oruçlu olacağı için çoğu çocuk para verilmesine diğer ikramlıklar kadar sevinmezdi.</p>



<p>Yaşadığım ikinci şehirde daha farklı bir uygulama vardı. Ama ben ilk şoku “on beşi” gecesinin kutlanmadığını öğrendiğimde içimden o çocuk aklımla “Bunlar nasıl Müslüman” , “On beşi nasıl olmaz?” diyerek üzüntümü dile getirmiştim. Orada ise bayram öncesi son oruç günü “Arafalık” adı verilen benzer bir uygulama olduğunu Arife günü fark etmiştik. Kapı çalınıp “Arafalık” isteyen çocukları karşımızda görünce sadece bize göre farklı bir uygulama olduğunu anlamıştım. Ama yaşım bu eğlenceye katılmaya pek uygun değildi artık. Kapı kapı dolaşılan bir ramazan eğlencesinde çocuklardan sayılmanız elzemdir. Hane mahremiyeti dolayısıyla ergenlik çağına yaklaşan çocuklar artık o eğlenceye katılmazlardı. Onlar büyüdüğünün farkına vararak camilere giden babalarıyla ibadet arkadaşı olmayı tadarlardı. Hâsılı tüm zamanlar, tüm ramazanlar güzeldi/r. Yeter ki yaşanan anda gerekli olanı yaşayıp ihtiyaç olanı almayı bilsin insan. Tüm maneviyatıyla Ramazan ruhumuzu kuşatmak için yola çıkmış gelmekte. Eski büyüklerin yaptığı gibi çocuklarımız Ramazan’ı doyasıya yaşarken biz de hem çevremizdeki güzel insanlarla iftar sofralarımızı paylaşarak bereketi en derin şekilde hissedebiliriz. Hem de tüm aile üyelerimizi de yanımıza alarak camilerin kubbelerini dualarla, âminlerle, salavatlarla, tekbirlerle doldurarak ruhumuzu Ramazan’ı bize verenin katına yükselebiliriz. Ramazan çocuklarda bedenin büyüklerde ruhun şen olduğu zamanlardır. Çocukluğumuz gibi ruhumuz da şen olsun. Ramazan şen olsun. Bayram neşe dolsun. Dualarla, zikirlerle, okunan Kur’an’larla, iftarlar ve sahurlarla günümüzü gün edip bu ramazan-ı şerifte doyasıya ruhumuzu şen edelim, çocuklarımızla ibadet neşesiyle neşelenelim, eğlenelim inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader ve Kazanın Hakikati</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:13:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19090</guid>

					<description><![CDATA[İslam düşüncesinde hâkim görüş, âlemin işleyişinin bütünüyle Yüce Allah’ın iradesine bağlı olduğudur. Buna göre âlemde bir işleyiş kanunundan söz edilecekse öncelikle bunun kaynağının/dayanağının Yüce Allah olmasını baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İhtilaf, insan fiilleri hususundadır. Yüce Allah’ın kudretinin insan fiillerinin oluşumuna etki boyutu nedir? Bu etki, fiilin hangi aşamasında gerçekleşir? Burada aşama dememiz, zamansal anlamda değildir. Çünkü Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir, O’nun için bir şeyin gerçekleşme zamanından söz edilemez. Öyleyse buradaki zamansal aşama Allah bakımından değil, evren ve insan açısındandır. &#160; İnsan fiilleri konusunda Mutezile âlimleri Yüce Allah’ın baştan güç vererek insanın kendi fiillerini meydana getirdiğini iddia ederken Ehl-i Sünnet âlimleri bu gücün insana fiilin oluşumu anında verildiğini, yaratmanın Allah’a, niyetin ve kastın ise kişiye ait olduğunu dile getirirler. &#160;Her iki görüşte de yaratma gücü Allah’a bağlanmakta, verilme zamanı ve aşaması hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Buna göre bir fiilin iyi veya kötü olması Mutezileye göre insanın iradesi ve önceden verilen güçle gerçekleşen fiiline bağlanırken Ehl-i Sünnete göre insanın iradesine bağlanır. Her iki görüşün ortak noktası insanın iradesinin/niyetinin kulun fiillerinin iyi ve kötü niteliği kazanmasında belirleyici olduğudur. Kader konusu işte tam da bu noktadan ele alınmalıdır. Kader, evrendeki olgu ve olayların Allah’ın koyduğu ölçüye göre işlemesidir. İlahî &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslam düşüncesinde hâkim görüş, âlemin işleyişinin bütünüyle Yüce Allah’ın iradesine bağlı olduğudur. Buna göre âlemde bir işleyiş kanunundan söz edilecekse öncelikle bunun kaynağının/dayanağının Yüce Allah olmasını baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İhtilaf, insan fiilleri hususundadır.</p>



<p>Yüce Allah’ın kudretinin insan fiillerinin oluşumuna etki boyutu nedir? Bu etki, fiilin hangi aşamasında gerçekleşir? Burada aşama dememiz, zamansal anlamda değildir. Çünkü Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir, O’nun için bir şeyin gerçekleşme zamanından söz edilemez. Öyleyse buradaki zamansal aşama Allah bakımından değil, evren ve insan açısındandır. &nbsp;</p>



<p>İnsan fiilleri konusunda Mutezile âlimleri Yüce Allah’ın baştan güç vererek insanın kendi fiillerini meydana getirdiğini iddia ederken Ehl-i Sünnet âlimleri bu gücün insana fiilin oluşumu anında verildiğini, yaratmanın Allah’a, niyetin ve kastın ise kişiye ait olduğunu dile getirirler.</p>



<p>&nbsp;Her iki görüşte de yaratma gücü Allah’a bağlanmakta, verilme zamanı ve aşaması hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Buna göre bir fiilin iyi veya kötü olması Mutezileye göre insanın iradesi ve önceden verilen güçle gerçekleşen fiiline bağlanırken Ehl-i Sünnete göre insanın iradesine bağlanır. Her iki görüşün ortak noktası insanın iradesinin/niyetinin kulun fiillerinin iyi ve kötü niteliği kazanmasında belirleyici olduğudur. Kader konusu işte tam da bu noktadan ele alınmalıdır.</p>



<p><strong>Kader</strong>, evrendeki olgu ve olayların Allah’ın koyduğu ölçüye göre işlemesidir. İlahî irade tarafından konulan bu ölçüye insanın müdahale etme şansı yoktur. Evrenin içinde bir unsur olan insanın da bir kader çizgisinin ve bu çerçeveden bir özgürlüğünün bulunduğu bir gerçektir. Onun özgürlüğünün dayanağı kendisine verilen akıl ve iradedir.</p>



<p>İnsanın özgürlüğü niyetiyle yani zihnindeki düşüncesiyle sınırlıdır. Bunun anlamı, insan düşünce bakımından özgürdür. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi de bunu teyit eder. Çünkü insanın tek hâkim olduğu yani istediği gibi çekip çevirebileceği tek şey düşüncesidir. Bu düşünce fiile veya söze dönüştüğünde artık insanın elinden çıkar, yani yaptığı fiilleri ve söylediği sözleri geri alamaz, hiç olmamış hale getiremez. Ama söze ve fiile dönüşmemiş düşüncesini değiştirebilir, hatta tamamen vazgeçebilir. Bundan dolayı da düşüncesinden sorumlu tutulmaz, o düşüncenin fiile ve söze dönüşmesiyle sorumluluk oluşur.&nbsp; Eskilerin “bin düşün, bir söyle” uyarısı tam da bu gerçeğe işaret eder. Çünkü düşünmenin maliyeti yoktur ama söz ve fiilin maliyeti vardır.</p>



<p>Peki, Yüce Allah insanın hangi düşüncesini esas alır? Yüce Allah için zaman ve mekân sınırı olmadığından insanın önceki düşüncesini bildiği gibi değiştirdiği düşüncesini de bilir, değişen düşüncesine göre takdirde bulunur ve kaderini belirler. Buradaki değişim Allah’ın ilminde ve takdirinde değil, kulun düşüncesinde yani niyetindedir. Ama niyet söz ve fiil aşamasına geçtiğinde artık kesinleşmiş demektir, bu aşamada <strong>kader</strong> değil <strong>kaza</strong> hali söz konusudur.</p>



<p><strong>Kaza</strong> anılan kader ölçüsü ve düzeni içinde olgu ve olayların gerçekleşmesi, gün yüzüne çıkması ve insan tarafından bilinir hale gelmesidir. Bir örnek vermek gerekirse evlenen bir çiftin çocuğunun olacağı bilgisi kaderdir, çocuğun ana rahmine düşmesi ve doğması kazadır. Kader aşamasını sadece Allah bilir, insanlar ise ancak kaza aşamasında bilgi sahibi olur.</p>



<p>Öte yandan insanın zihnindeki düşüncenin söze ve fiile dönüşmesi Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir. Ancak bu yaratma fiile iyi ve kötü niteliği vermez; bilakis insanın kafasındaki düşüncesi ve özgür seçimi fiile iyi veya kötü niteliği kazandırır. Daha açık ifadeyle insanın fiillerinin iyi veya kötü, helal veya haram, güzel veya çirkin olmasını belirleyen insanın niyeti, düşüncesi, tasarlaması ve kararlılığıdır. Örneğin bir cerrahın tedavi niyetiyle “vücudu kesmesi” yararlıdır, ancak bir katilin öldürmek niyetiyle “vücudu kesmesi” kötüdür ve zararlıdır. Kötülük niteliğini “vücudu kesme” fiili değil, hangi niyetle yapıldığı belirler. Hata yoluyla adam öldürmekle kasten adam öldürmek arasındaki fark da buradan ortaya çıkar.</p>



<p>Bilerek ve isteyerek bir kötülük yapıp pişmanlık duyan ve tövbe eden kişiyi Yüce Allah bağışlar, ama yaptığı işi hiç olmamış hale getirmez. Çünkü olay veya olgu meydana gelmiş, geçmişe intikal etmiş ve sabitleşmiştir. Bu Yüce Allah’ın evrene koyduğu âdetullah denilen kanunudur. Buna kaderin kaza aşamasına geçmesi denmektedir. O kişi tövbeyle ilahî cezadan kurtulur ama yaptığı şeyin bedelin öder. Tıpkı Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaptıklarından tövbe etmeleri sonucu Allah’ın onları bağışlaması ama bedel olarak da cennetten çıkarması gibi.</p>



<p>Bu yüzden hata etmek ve günah işlemek bütün bir geleceği kaybetmek değildir. Kişi tövbe eder, istikamet üzere yoluna devam ederse hem dünya hem ahiret mutluluğunu kazanabilir. Hz. Âdem ve eşi Havva’ya yönelik Yüce Allah’ın şu buyruğu bugün için de geçerlidir: “<em>Sizin için yeryüzünde belli bir barınma ve yeme-içme imkânı sağlanmıştır.” “Benden size bir yol gösterici gelecektir. Benim yol göstericime uyan kişi ne bir korku ne de bir üzüntü duyacaktır.</em>” (Bakara 2/36,38).</p>



<p>Bu ayetin geniş yorumu şöyledir: Yüce Allah belli bir süre yaşaması için yeryüzünü İNSANA mekân kılmış; çalışsın, geçimini temin etsin diye orasını türlü şartlarla ve imkânlarla donatmış, ardından bütün bunları hazırlayan Rabbini hatırlaması ve teşekkür etmesi için bir YOL GÖSTERİCİ göndermiştir.</p>



<p>Kendi özgür iradeleriyle gönüllü olarak yol göstericiye uyan kişi, ebedî âleme intikal ettiğinde geçmiş üzüntüsünden kurtulacak, gelecek kaygısı ve korkusu taşımayacak, kusur ve hatadan arınmış olarak ebedî RAHMET YURDUNDA mutlu bir şekilde yaşayacaktır.</p>



<p>Ancak yol göstericiye sırt dönen, arzu ve heveslerine uyan, Allah’a isyan edip kullarına zulmeden kişi derin bir pişmanlık duyacak, her anı azap olacak, karalara bürünecek, üzüntü ve kaygı içinde kıvranacak ve kendisine hazırlanan ebedî ADALET EVİNDE cezasını çekecektir.</p>



<p>Geniş okumak için bakınız:</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Kaderin Sırrını Anlamak</em>, Otto Yayınları.</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Zaman ve Mekan İçinde İnsan ve Kaderi</em>, Emin Yayınları.</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Kadere İman</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanların Sekülerleştiğini Anlamak Hiç de Zor Değil</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:11:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19088</guid>

					<description><![CDATA[Bir kere şunu ifade etmek lazım: İmam hatiplerin, ilahiyatların veya diyanet personelinin sayısının artması dindarlaşma alameti değildir. Taksim&#8217;e cami yapılması yahut Ayasofya&#8217;nın açılması da dindarlaşmanın arttığı anlamına gelmez. Bir proje olarak değerler eğitimi yaygınlık kazanıyor. İlköğretimde din merkezli seçmeli dersler artıyor. Kadınlar kamuda başörtülü çalışabiliyor. İslami finans güçleniyor. Bütün bunlar siyasi tercihlerdir, iktidarın aldığı kararlar doğrultusunda ortaya çıkan gelişmelerdir. Bunlar iktidarın (nispeten) dini saiklerle hareket ettiğine delil olabilir, ancak dindarlaşmanın arttığına delil olmaz. Türkiye&#8217;de dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını gözlemlemenin en iyi yolu geçmişle bugünü mukayese etmektir. Çünkü sekülerleşme dinin etkisinin toplum ve birey üzerinde zayıflaması, dini düşünce, pratik ve kurumların önemini kaybetme süreci olarak tanımlanır. Zayıflamanın sebepleri ayrı bir konudur ancak sekülerleşmeyi bariz bir şekilde gözlemlemek mümkündür. Aslında sadece Kanal 7&#8217;nin dünüyle bugününe bakılsa sekülerleşmenin boyutu anlaşılır. Ya da sadece bazı medyatik tarikatçıların dününe bugüne bakılsa bile sekülerleşmenin Müslümanlar nezdinde ne kadar etkili olduğu gözlemlenebilir. Yine de şu sorulara verilecek cevaplar, dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını ortaya koyar: Yukarıda sözü geçen okullaşma oranının arttığı yerlerde düne nazaran daha mı az flört edilmektedir? Kadın erkek ilişkilerine daha bir hassasiyetle mi yaklaşılmaktadır, yoksa&#8230; Beş vakit namaz kılanlar dün %20 de bugün %30 mu olmuştur? Oruç tutanların sayısı dün %60 iken bugün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir kere şunu ifade etmek lazım: İmam hatiplerin, ilahiyatların veya diyanet personelinin sayısının artması dindarlaşma alameti değildir. Taksim&#8217;e cami yapılması yahut Ayasofya&#8217;nın açılması da dindarlaşmanın arttığı anlamına gelmez. Bir proje olarak değerler eğitimi yaygınlık kazanıyor. İlköğretimde din merkezli seçmeli dersler artıyor. Kadınlar kamuda başörtülü çalışabiliyor. İslami finans güçleniyor. Bütün bunlar siyasi tercihlerdir, iktidarın aldığı kararlar doğrultusunda ortaya çıkan gelişmelerdir. Bunlar iktidarın (nispeten) dini saiklerle hareket ettiğine delil olabilir, ancak dindarlaşmanın arttığına delil olmaz.</p>



<p>Türkiye&#8217;de dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını gözlemlemenin en iyi yolu geçmişle bugünü mukayese etmektir. Çünkü sekülerleşme dinin etkisinin toplum ve birey üzerinde zayıflaması, dini düşünce, pratik ve kurumların önemini kaybetme süreci olarak tanımlanır. Zayıflamanın sebepleri ayrı bir konudur ancak sekülerleşmeyi bariz bir şekilde gözlemlemek mümkündür. Aslında sadece Kanal 7&#8217;nin dünüyle bugününe bakılsa sekülerleşmenin boyutu anlaşılır. Ya da sadece bazı medyatik tarikatçıların dününe bugüne bakılsa bile sekülerleşmenin Müslümanlar nezdinde ne kadar etkili olduğu gözlemlenebilir.</p>



<p>Yine de şu sorulara verilecek cevaplar, dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını ortaya koyar:</p>



<p>Yukarıda sözü geçen okullaşma oranının arttığı yerlerde düne nazaran daha mı az flört edilmektedir? Kadın erkek ilişkilerine daha bir hassasiyetle mi yaklaşılmaktadır, yoksa&#8230;</p>



<p>Beş vakit namaz kılanlar dün %20 de bugün %30 mu olmuştur?</p>



<p>Oruç tutanların sayısı dün %60 iken bugün %80 mi olmuş?</p>



<p>Ahirete inananlar dün %80 iken bugün %95 mi olmuş?</p>



<p>Dinin toplumun hayatındaki önemi dün %70 iken bugün %90&#8217;lara mı dayanmış?</p>



<p>Dün eşcinsellik ve nikahsız birlikteliğe hoş bakılmazken acaba bugün hoş bakanların sayısı artmış mı azalmış mı?</p>



<p>Cola ve Starbucks İsrail&#8217;i desteklediği halde biz colalarla iftar sofralarımızı donatıyor muyuz, donatmıyor muyuz; Starbucks&#8217;ta hala kahve içiyor muyuz, içmiyor muyuz?</p>



<p>Dün dini kesimde boşanmalar az iken bugün de aynı mı yoksa boşanmalar arttı mı?</p>



<p>Dün düğün salonlarında mahremiyete dikkat edilirken bugün mahremiyete aynı oranda dikkat ediliyor mu?</p>



<p>Dün haram işlenen düğünlere katılmama önemsenirken bugün aynı hassasiyet devam ediyor mu?</p>



<p>Dün tesettürde Allah rızası gözetilerek hassasiyetle davranılırken bugün moda ve markayı takip etmek öne çıkarılarak tesettürde gevşeklik mi hasıl olmuştur?</p>



<p>Dün başörtüsüne namus/iffet gözüyle bakılırken bugün sırf iktidarın yanlışlıklarına bakarak onu kaldırıp atanların sayısı artıyor mu azalıyor mu?</p>



<p>Dün din karşıtı yıkıcı görüşlere hoşgörü ile bakılmazken bugün acaba her türlü görüşe müsamaha ile mi yaklaşılıyor? Basit bir örnek olarak Cem Yılmaz&#8217;ın Ramazan&#8217;ın ilk günü rakı şişesini paylaşmasına dün saygısızlık olarak bakılırken acaba bugün &#8220;ne var bunda canım, kendi tercihidir&#8221; şeklinde mi bakılıyor?</p>



<p>Dolayısıyla bugün Kur&#8217;an&#8217;a ve dini değerlere saygı artmış mı azalmış mı?</p>



<p>Dün adaletsizlik, haksızlık, yolsuzluk karşısında adam gibi durulurken bugün bizim cenahtan bunlar yapıldığında sessiz kalınıyor mu kalınmıyor mu?</p>



<p>En önemlisi de ne biliyor musunuz? Bu durumlar Müslümanlar nezdinde iyi ve olumlu mu karşılanıyor yoksa bundan ızdırap mı duyuluyor? Bu dahi zihinlerde sekülerleşmenin boyutunu ortaya koyabilecektir.</p>



<p>Şimdi bütün bunları gözlemledikten sonra Türkiye&#8217;de dindarlığın arttığını söylemek mümkün müdür? Hayır!</p>



<p>Ama asıl mesele bunu gözlemlemek değildir. Bunları sıradan bir insan dahi gözlemleyebilir. Bu bir realite. Ama asıl soru şu: Biz Müslümanlar ve daha özelde ilahiyatçılar bu gidişata ve sekülerleşmeye teslim mi olacağız yoksa direnecek miyiz?&nbsp; İktidarın yanlışlarına bakıp üzerimizden başörtüsünü çıkarıp atacak mıyız yoksa Müslümanların tüm yanlışlıklarına rağmen kendi değerlerimizin arkasında mı duracağız?</p>



<p>Bence asıl sorulması gereken soru budur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Toplumlar Bakanlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/musluman-toplumlar-bakanligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/musluman-toplumlar-bakanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ercan HARMANCI]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Feb 2024 10:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19075</guid>

					<description><![CDATA[Evet, artık önemli değil öncelikli olması gereken bir bakanlık ihdası vardır. Filistinli kardeşlerimizin yaşadığı asrın soykırımı olan ümmete zillet olan bu durumu yaşadıktan sonra hem inanç hem örf olarak sıkı bağlarımız olan toplumlarla ilişkilerimizi tüm bakanlıklar düzeyinde koordine edecek “Müslüman Toplumlar Bakanlığı ” ya da “Kardeş Toplumlar Bakanlığı” ihdas edilmeli değil mi?   İsrail’ Filistin’de en çok Şehid Şeyh Ahmed’ten korkar ve çekinirdi; sınırlarının dışında ise cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan korkar ve çekinirdi ne zamana kadar? Afet Diplomasisi üzerinden Erdoğan’ı İsrail ile ilişkiler konusunda bir girdaba çekinceye kadar… Davos’ta İsrail’e karşı yapılan meydan okuması belki kıyamete kadar tarihi anlatan kitaplarda kayıtlı kalacak. Din Günü ‘de cumhurbaşkanımızın o izzetli duruşu kendisinin cennetine şahitlik edecek. İnanın, 2023 Ekim ayına kadar Erdoğan ümmetin umuduydu her seferinde kendisi mazlum ve mağdurların hamisi olduğunu ifade ettiği kadar ümmetin mazlum ve mağdurları da buna böylece inanıyordu. Ve yedi kıta da Erdoğan’a edilen dualar vardı… Ta ki takvimler Ekim 2023 yılını gösterdiği ana kadar… Ümmet kırgınlığını saklamıyor artık; Hamas’ın yiğitleri cümlelerine “İsterdik ki…” diye başlıyor… Bizzat bu sözleri kulaklarımla duyduğumda gözlerim de buna gözyaşları ile şehitlik etti… Hamas zalimlere boyun eğmediği kadar mücadelelerini de ajite etmediler… Lakin dualarına karşılık bir beklentileri vardı Erdoğan’dan karşılık bulmayan… Erdoğan elbette politik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Evet, artık önemli değil öncelikli olması gereken bir bakanlık ihdası vardır. Filistinli kardeşlerimizin yaşadığı asrın soykırımı olan ümmete zillet olan bu durumu yaşadıktan sonra hem inanç hem örf olarak sıkı bağlarımız olan toplumlarla ilişkilerimizi tüm bakanlıklar düzeyinde koordine edecek “Müslüman Toplumlar Bakanlığı ” ya da “Kardeş Toplumlar Bakanlığı” ihdas edilmeli değil mi?  </p>



<p>İsrail’ Filistin’de en çok Şehid Şeyh Ahmed’ten korkar ve çekinirdi; sınırlarının dışında ise cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan korkar ve çekinirdi ne zamana kadar? Afet Diplomasisi üzerinden Erdoğan’ı İsrail ile ilişkiler konusunda bir girdaba çekinceye kadar… Davos’ta İsrail’e karşı yapılan meydan okuması belki kıyamete kadar tarihi anlatan kitaplarda kayıtlı kalacak. Din Günü ‘de cumhurbaşkanımızın o izzetli duruşu kendisinin cennetine şahitlik edecek.</p>



<p>İnanın, 2023 Ekim ayına kadar Erdoğan ümmetin umuduydu her seferinde kendisi mazlum ve mağdurların hamisi olduğunu ifade ettiği kadar ümmetin mazlum ve mağdurları da buna böylece inanıyordu. Ve yedi kıta da Erdoğan’a edilen dualar vardı… Ta ki takvimler Ekim 2023 yılını gösterdiği ana kadar…</p>



<p>Ümmet kırgınlığını saklamıyor artık; Hamas’ın yiğitleri cümlelerine “İsterdik ki…” diye başlıyor… Bizzat bu sözleri kulaklarımla duyduğumda gözlerim de buna gözyaşları ile şehitlik etti… Hamas zalimlere boyun eğmediği kadar mücadelelerini de ajite etmediler… Lakin dualarına karşılık bir beklentileri vardı Erdoğan’dan karşılık bulmayan…</p>



<p>Erdoğan elbette politik yaşamı boyunca hep destek verdi lakin beklenilen alışıldık bir destek değildi… Hamas’ın yiğidi&nbsp; “Gönül isterdi ki” siteminden sonra yine “Allah razı olsun” diyerek bitirdi cümlesini…</p>



<p>Kabul etmeliyiz ki bizler sadece vicdanlarımızı teskin etmeye çalışıyoruz. Meydanlardaki ve sahnelerdeki çırpınışlarımız tamam masum değil demiyorum. Allahu âlem makbul de değil diyemem; lakin sadra şifa olmadığını da çok iyi biliyorum. Sahnelerde unutturmamaya söz verdirenlerin ve unutmamak için yemin eden katılımcılar niyetlerinin halis olduğunu bildiğim kadar bildiğim bir şey daha var ki yaptıklarımız sadece öğrenilmiş çaresizliğimizi artırıyor…</p>



<p>Politikacılar, bürokratlar ve diplomatlar malum ve meşhur tepkilerini verdiler… Kınadılar… Kınıyorlar… Kınayacaklar…</p>



<p>Gelin sizi soykırım vasiyetinin uygulama kararının alındığı 2023 Şubat ayına götüreyim… İsrail soykırım kararının alındığı günlerde tek düşündükleri kurumsal maslahat ve konfor olan politikacılar, bürokratlar ve diplomatlar büyük bir iştahla İsrail’iler ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için lobi üstüne lobi yapıyorlardı… Sonun da Erdoğan’a “Artık” ile başlayan İsrail’e yakınlaşma mesajı ile istediklerini almışlardı.</p>



<p>Kimdi istediklerini alanlar elbette zalim kan emici Netanyahu’nun “Türkiye’deki dostlarımıza güvencimiz tam ve bizi asla yalnız bırakmayacaklar” tebriklerin muhatabı olanlardı.</p>



<p>Gerekçeleri… Ne masumdu ne makbul… Fırsat kollanmışlar ve içimizdeki İsrail Diasporası &nbsp;aradığı fırsatı yakalamıştı. Afet Diplomasisi üzerinden Erdoğan ikna edilecek ve ilişkiler İsrail İsrail’in politik tarihinde eşi olmayan bir hükümet-halk çatışmasının zirve yaptığı bir dönemde Türkiye İsrail ile ilişkilerimiz” diye başlayan ümmete maraz İsrail’e şifa olacak cümleyi Erdoğan’a kurdurmuşlardı…</p>



<p>Bu notu şuraya düşelim onların düşündükleri ile Erdoğan’ın düşündükleri yaptığı maslahat hesabı asla aynı değildi… Elbette… Gazze denilecek yardım denilecek, sağlık denilecek, enerji denilecekti… Yoksa “Yeniden Uyanış” planının bir aşaması olarak; Erdoğan’ın ümmet üzerindeki etkin ve yaygın karizmatik etkisini kırmak olduğunu saklamaları gerekiyordu. Tabii bunu bu şekilde Erdoğan’a teklif etmek akıl sağlığı normal kişilerin yapacağı bir teklif olamazdı…</p>



<p>İyi tanıyorlardı Erdoğan’ı bazen bakışları bir şimşek gibi zihinlerine ve gönüllerine iner ve çok tercih etmese de nadirattan olsa da “Sinli ve Gaflı” cümlelerin muhatabı olmamak için… İsrail Diasporası, politikacısından , bürokratına bürokratından diplomatına ; diplomatından zenginlere ve de medya uzanan bir lobi ağı ile bir ikna ve şantaj çalışması ile&nbsp; tüm bakanlıklarda &nbsp;Afet Diplomasisi ekseninde koordine olarak İsrail’e teşekkürler ve minnettarlıklar yağdırdılar…</p>



<p>İşte tam o günlerde ise Haham Haim Druckman bir vasiyet bırakmış bunu ise gizli mahzeninde B.Smotrich ve Netanyahu’ya yemin ettirmişti…</p>



<p>Bunları sadece klavyenin tuşlarına basarak görebilen ben değildim bu soykırımı Türkiye’de İsrail Diasporası için çalışan bürokrat, politikacı ve diplomatlar da biliyordu…</p>



<p>Ben üzerimdeki bu vebali ulaştırabildiğim kadar makam ve yetki sahibi insanlara ulaştırdım kendi sitemde bazı tehlikeleri göze alarak yazdım okumaları için &nbsp;buyurun o yazının linki <a href="https://ercanharmanci.com/dostumuz-israil/">https://ercanharmanci.com/dostumuz-israil/</a> okuyun kime hak vereceksiniz…</p>



<p>Haham Haim Druckman B. Smotrich’e  “Bezalel, התעוררות מחדש  Yeniden Uyanış için hangi bakanlık verilirse verilsin yerleşim yerlerinden yetkili tek sorumlu sen olacaksın” dediğinde Netanyahu’ya bakıyordu… Soykırım için ölmeden öldürülen adam olsa da bu medyadan saklandı… 25 Aralık 2022 yılında öldüğü söylenen Haham vasiyetinin yeminini 2023 Şubat ayında yaptırdı şimdilik inanmayacağınız bir cümle olarak kalsın…</p>



<p>Erdoğan hiç olmadığı kadar yalnız olduğu bir dönemi yaşamaya başladı 2017 yılından sonra ve her geçen gün yalnızlığı artmaktadır. Kabul edin ki Erdoğan diplomatik olarak Netanyahu’nun ya da bu hafta Sisi’nin elini sıksa da kimse onlara karşı bir muhabbetinin olduğunu asla iddia edemez…</p>



<p>O zaman ümmetin 2002 yılından buyana olan umudunu kim neden yıkmak ister? İşte sorulması gereken soru budur… Neden yıllardır toplumun politik alerjisi olan isimler sürekli koltuklarını korumaktadır…</p>



<p>Ben şunu kabul etmiyorum Gazze’nin izzeti için İsrail’e izzetli bir duruşumuz olmadı çünkü tüm dünyanın vicdanının rahatsız olduğu bir dönemde belki de zorunlu tepki göstermek zorunda kalındı. Elbette istisna olan gerçek ve tüzel kişiliklerin hakkı her daim saklıdır.  Türkiye Şubat ayında göstermesi gereken tepkiyi Ekim’den sonra göstererek sınıfta kaldığı yetmediği gibi ümmetin gözünden de düşmüştür… Evet, dünya üzerinde iki milyardan fazla Müslüman ve toplumu Müslüman olan onlarca belki yüzlerce ülke var lakin küresel güçlerin çekincesi Erdoğan; ümmetin umudu Erdoğan idi…</p>



<p>Hatta geçtiğimiz hafta Sisi, Erdoğan görüşmesinde Erdoğan basına yansımayan bir mesaj verdi Sisi’ye… Sisi Erdoğan’a elini uzatıp tutmak istediğinde Erdoğan Sisi’nin kolundan tutarak  “Ayağını denk al yoksa…” mesajını verdi… Bu bile Erdoğan’ın duruşunun sorgulanmasına engel olmadı…</p>



<p>Erdoğan Sisi’ye “Ayağını denk al” demeye gitti denilmedi… Akılara mı gelmedi yoksa Erdoğan Mısır’da sadece İmam Şafii’nin  (Rahmetullahi Aleyh) mezarını mı ziyaret etti…</p>



<p>Gelelim bir başka boyuta sorgulanması gereken…</p>



<p>Güney Afrika kadim kıta Afrika kıtasında İslam’a en uzak buna karşılık başta İsrail ve kan emici devletlere en yakın onlarla sıkı dirsek temasında olan bir ülkedir… Şimdi şunu düşünmeliyiz… Güney Afrika bu girişimde neden bulundu ve yine aynı ülkeyi malum mahkemede temsil eden hâkim neden İsrail’e destek çıktı… Sizce başvuruyu sadece vicdan temelli yapanlar o hakimle hiç görüşme yapmamış mıdır?</p>



<p>% 3 oranda halkı Müslüman olan Güney Afrika’nın yaptığını alkışlamak değil Şubat ayında Hawara işgalinden sonra uluslararası çok uluslu organizasyonları harekete geçirmeliydi…</p>



<p>Gel gör ki o zaman biz İsrail’in çadırlarına övgüler yağdırıyorduk… Yahudiler ile birlikte yaşanıla bilinir onlara güvenile bilinir; ama Siyonistlere asla… Türkiye Siyonistlere güvenmekle en büyük hatayı yaptı…</p>



<p>Erdoğan’da yanlış yapar ki yaptı da …</p>



<p>Öncelikle Hawara ile başlayan fitilin ateşlendiği 2023 yılı başında gerçekten İsrail’de yaşanılanları güvendiği kişilere emanet etti mi?</p>



<p>Ne acı ki formel ve informel hiçbir bağımız olmadığı halde ülkemizde “Avrupa Birliği Bakanlığı” ihdas edildi ama hem inanç hem örf olarak sıkı bağlarımız olan toplumlarla ilişkilerimizi tüm bakanlıklar düzeyinde koordine edecek “Müslüman Toplumlar Bakanlığı ” ya da “Kardeş Toplumlar Bakanlığı” ihdas edilmeli değil miydi?</p>



<p>Tüm bakanlıkların üzerinde şemsiye bir bakanlık eğitiminden, ekonomisine, ekonomisinden askeri gücüne ve tarım ve hayvancılığa uzana bir birikim havuzu yedi kıtadaki ümmeti bir birine daha çok yaklaştıracak ve dağınık tek tek olan kibrit çöpleri bir deste haline gelerek ciddi bir sinerji ve enerji oluşturacaktır…</p>



<p>Oysa 1952 yılından buyana Avrupa ki nitel ve nicel bağlarımız arasındaki korelasyon neredeyse sıfır… Avrupa için ihdas edilenler harcanan zaman ümmet için neden yapılmasın…</p>



<p>Sembolik değerin ötesine geçemeyen İslam İşbirliği Teşkilatı ciddi adımlarla NATO benzeri ve daha güçlü bir yapılanmanın ilk adımı neden olmasın…</p>



<p>Artık zalimler sanıyor musunuz ki Filistin’e yapılan soykırım ile yetinecekler… Ateş hem sınırlarımıza hem neslimize bu kadar yaklaşmışken tek seçeneğimiz var ümmet, ümmetin birliği… Erdoğan bir dönem daha Türkiye’nin emiri olamayacak lakin doğru ve yerinde bir strateji ile dertleri ve hesapları aynı olan iki milyara yakın bir Müslümanın emiri olabilir…</p>



<p>Halifelik mi hayır efendim… Sahih kaynaklarımızla sabittir ki Allah Rasulü Muhammed’in (sav) tek halifesi vardır ve halifelik Ebubekir (ra) ile hitama ermiştir… Halifenin halifesi ya da kabul etmemiz gereken ifadesi ile emir sahibi…</p>



<p>Bu bir politik tercih değil bir akide meselesidir… Ve akide meselesi olanlar ümmetin maslahatı gözetilerek ertelenemeyecek şekilde öncelikli olmak zorundadır…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/musluman-toplumlar-bakanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elleriyle Yazıp Allah’a İftira Atanlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Dec 2023 12:38:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18944</guid>

					<description><![CDATA[أعوذ بالله&#8230;فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ “Kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”(el-Bakara 2/79). Kimden bahsediyoruz? Tabi ki Yahudilerden. Kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Hz. Musa’ya olmadık zorluklar çıkaranlar, deyim yerindeyse onun burnundan getirenler. Bir ve yegâne rableri olan Allah’ı bırakıp henüz denizi yeni geçmişken Hz. Musa’dan puttan tanrı isteyenler. Hz. Musa’nın Allah ile görüşmeye gitmesini fırsat bilip Samiri’nin ziynet eşyalarını eriterek yaptığı buzağı heykelinden puta tapanlar. İnatta ve inkârda sınır tanımayanlar, Hz. Musa’nın yüzüne karşı “Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız” deme edepsizliğini gösterenler. Çarpıttıkları Tevrat ve elleriyle yazıp ekledikleri diğer metinler adeta onların günah galerisi gibidir. En önemlisi de çocuk katili Firavunun çağdaş versiyonu Netenyahu’nun ifşaatıyla herkesin malumu olan İşaya’nın kehaneti. İşaya’nın kehaneti Tevrat’ta Yeşu kitabı içinde geçmektedir. Kenan topraklarının İsrailliler tarafından ele geçirilmesinin anlatısıdır. Zalimce ve kanlı biçimde Amalika’lıların katledilişinin hikayesidir. Buyurun birlikte okuyalım: “Yeşu halka, “Bağırın! Rab kenti size verdi” dedi. “Kent içindeki her şeyle birlikte Rabbe koşulsuz adanmıştır…” Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler. Kadın, erkek, genç, yaşlı, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlardan eşeklere dek kentte ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler… Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">أعوذ بالله&#8230;<br>فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ</p>



<p class="has-text-align-center">“Kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”<br>(el-Bakara 2/79).</p>



<p>Kimden bahsediyoruz? Tabi ki Yahudilerden. Kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Hz. Musa’ya olmadık zorluklar çıkaranlar, deyim yerindeyse onun burnundan getirenler. Bir ve yegâne rableri olan Allah’ı bırakıp henüz denizi yeni geçmişken Hz. Musa’dan puttan tanrı isteyenler. Hz. Musa’nın Allah ile görüşmeye gitmesini fırsat bilip Samiri’nin ziynet eşyalarını eriterek yaptığı buzağı heykelinden puta tapanlar. İnatta ve inkârda sınır tanımayanlar, Hz. Musa’nın yüzüne karşı “Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız” deme edepsizliğini gösterenler.</p>



<p>Çarpıttıkları Tevrat ve elleriyle yazıp ekledikleri diğer metinler adeta onların günah galerisi gibidir.</p>



<p>En önemlisi de çocuk katili Firavunun çağdaş versiyonu Netenyahu’nun ifşaatıyla herkesin malumu olan İşaya’nın kehaneti.</p>



<p>İşaya’nın kehaneti Tevrat’ta Yeşu kitabı içinde geçmektedir. Kenan topraklarının İsrailliler tarafından ele geçirilmesinin anlatısıdır. Zalimce ve kanlı biçimde Amalika’lıların katledilişinin hikayesidir. Buyurun birlikte okuyalım:</p>



<p>“Yeşu halka, “Bağırın! Rab kenti size verdi” dedi. “Kent içindeki her şeyle birlikte Rabbe koşulsuz adanmıştır…” Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler. Kadın, erkek, genç, yaşlı, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlardan eşeklere dek kentte ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler… Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler. Ancak altını ve gümüşü, tunç ve demir eşyayı Rabbin tapınağının hazinesine koydular… (Tevrat, Yeşu, 6/16-24).</p>



<p>Bugün Gazze’de yapılanlara bakın, burada anlatılanlara ne kadar benziyor, değil mi? Demek ki İsrail zihniyeti bin yıllar boyu hiç değişmemiş. Ellerine düşmeye görsün bir kent, bütün nefes alan canlıları yok ederler, sadece çok sevdikleri altın, gümüş ve değerli madenleri bırakırlar. Demek ki Gazze’deki bütün canlıları yok edebilseler, son safhada oradaki değerli madenlere el koyacaklar. En önemli maden de Gazze sahilindeki petrol ve doğalgaz yatakları.</p>



<p>Bir düşünün! Böyle zihniyete sahip zalim ve gaddar insanlarla aynı dünyada, aynı zamanda yaşamak nasıl bir duygudur? Gazzelilerin yerine kendinizi koyunuz. Bu gaddarların sizin ülkenize musallat olduklarını düşününüz. Evinizi elinizden aldıklarını, sizi sürdüklerini ve yakınlarınızı katlettiklerini&#8230;</p>



<p>Peki, Rab dedikleri Hz. Musa’yı peygamber olarak gönderen Yüce Allah böylesi bir zulmü emreder ve buna rıza gösterir mi? Asla! Bu onların uydurdukları ve elleriyle yazdıklarıdır. Zaten Tevrat’ın tahrifine başkaca delil aramaya gerek yoktur. Yukarıdaki alıntı fazlasıyla yeterlidir.</p>



<p>Yüce Allah asla zalim olmaz ve zulme rıza göstermez. Tam aksine zalime hak ettiği cezayı verir. Hikmeti ve koyduğu kanunlar gereği belki bu dünyada biraz mühlet tanır ama eceli geldiğinde, dünya süresi dolduğunda o zalimin alnının çatından yakalar, perçeminden tutar, cehenneme sürükler ve o kibir simgesi yüzünü yerlerde sürter, anasından doğduğuna pişman eder, yaptıklarını fitil fitil burnundan getirir. Çünkü o zalimler bütün bu cezayı fazlasıyla hak etmişlerdir. Kadın, çocuk, yaşlı demeden bütün masumları öldürmüşler, yetmemiş iki kişiyi aynı anda öldürme canavar hissini tatmin için hamile kadınları hedef seçmişler. Hamile kadınları öldürünce bir taşla iki kuş vurmuş olacaklarmış. Nasıl bir cinnet hali ve canavarlık&#8230;</p>



<p>“Gerçek şu ki Yüce Allah insanlara zerrece zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus 10/44). O zalimler, bu dünyanın kendilerine ebedi kalacağını zannederler. Hâlbuki onlar da ölecekler ve ilahî mahkemeye çıkacaklar. Günahlarının her zerresi için hesap verecekler. Bu dünyada ölen veya öldürülen bir kere ölür. Ama o zalimler kendi elleriyle hazırladıkları cehennem çukurlarında ebedî kalacaklar, ölüp ölüp dirilecekler, ölümlerden ölüm beğenecekler. Toprak olmak isteyecekler de, toprak bile onları kabul etmeyecek. Çünkü bunlar yaratılmışların en dibe vurmuşları ve en şerlileridir. Onlara verilecek ceza suçlarının tam karşılığı olacaktır.</p>



<p>Demek ki, neymiş? Yüce Allah hak edene, hak ettiği cezayı, hak ettiği kadar verirmiş. Ne bir fazla ne bir eksik.</p>



<p>Peki, iyiler. Onların yeri başka. Yüce Allah iman edip iyilik yapana, insanlara faydası dokunana ve hayır peşinde koşana kat kat mükâfat verecektir.</p>



<p>ÖLÇÜ: ZULÜM VE KÖTÜLÜKTEN UZAK DURMAK, İYİLİK VE GÜZELLİKTEN YANA OLMAKTIR.</p>



<p>أعوذ بالله&#8230;</p>



<p>فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِهٖ ثَمَناً قَلٖيلاًؕ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدٖيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ</p>



<p>“Az bir kazanç ve çıkar elde etmek için kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun!<br>Yine yazıklar olsun iftira edip elleriyle yazanlara!<br>Bir kez daha yazıklar olsun geçici az bir kazancın peşinde koşanlara!”<br>(el-Bakara 2/79).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami Edebiyat Burcunda Bir Hoca: Prof. Dr. Osman Öztürk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Dec 2023 12:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18940</guid>

					<description><![CDATA[Hayatını “Ben hocalığa doyamadım” cümlesi ile özetleyebileceğimiz hocaların hocası Osman Öztürk Hoca aramızdan ayrılalı bir yıl oldu. Takvimler 1 Aralık 2014 tarihini gösteriyordu. “Hocamızın sohbeti var” diye 15 günde bir davet gönderen arkadaştan gelen ilk mesaj “Değerli Hocamızı kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” şeklindeydi. “Değerli Hocamız Prof.Dr. Osman Öztürk’ü kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra cenaze ile ilgili tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” diye bir mesaj daha geldi. Ardından “Hocamızın cenazesi yarın Fatih Camii’nde ikindi namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecektir.” diye ardı ardına gelmeye devam etti mesajlar. “Osman Hocamızın sohbeti var” diye cuma günlerini sohbetle taçlandıran mesajlar sona ermişti böylelikle. İki haftada bir cuma akşamları 19.00’da başlayan sohbet 21.00’de sona ererdi. Gün ve saat hiç değişmezdi. Cuma, 19.00 yağmur, çamur, kar, kış, sıcak, yaz, güneş, hastalık, sağlık… Hoca’yı hiçbir şey alıkoymazdı iki haftada bir cuma akşamı yapılan sohbetten. Pendik’te sohbet iki haftada birdi. Kırk yıllık hatip olmasına rağmen hiçbir derse hazırlıksız gelmez, mutlaka dersine çalışır, aldığı notlar ya da işleyeceği konuya ilişkin kitaplarla gelirdi sohbete. Hocalığı bir sanat olarak gören Osman Öztürk’ün sohbetlerinde neler konuşulmadı ki. Değerlerimizden tarihe, coğrafyadan şiire, edebiyattan Ortadoğuya, Afrika’dan ümmete, Peygamber Efendimizden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayatını “Ben hocalığa doyamadım” cümlesi ile özetleyebileceğimiz hocaların hocası Osman Öztürk Hoca aramızdan ayrılalı bir yıl oldu. Takvimler 1 Aralık 2014 tarihini gösteriyordu. “Hocamızın sohbeti var” diye 15 günde bir davet gönderen arkadaştan gelen ilk mesaj “Değerli Hocamızı kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” şeklindeydi. “Değerli Hocamız Prof.Dr. Osman Öztürk’ü kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra cenaze ile ilgili tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” diye bir mesaj daha geldi. Ardından “Hocamızın cenazesi yarın Fatih Camii’nde ikindi namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecektir.” diye ardı ardına gelmeye devam etti mesajlar.</p>



<p>“Osman Hocamızın sohbeti var” diye cuma günlerini sohbetle taçlandıran mesajlar sona ermişti böylelikle. İki haftada bir cuma akşamları 19.00’da başlayan sohbet 21.00’de sona ererdi. Gün ve saat hiç değişmezdi. Cuma, 19.00 yağmur, çamur, kar, kış, sıcak, yaz, güneş, hastalık, sağlık… Hoca’yı hiçbir şey alıkoymazdı iki haftada bir cuma akşamı yapılan sohbetten. Pendik’te sohbet iki haftada birdi. Kırk yıllık hatip olmasına rağmen hiçbir derse hazırlıksız gelmez, mutlaka dersine çalışır, aldığı notlar ya da işleyeceği konuya ilişkin kitaplarla gelirdi sohbete. Hocalığı bir sanat olarak gören Osman Öztürk’ün sohbetlerinde neler konuşulmadı ki. Değerlerimizden tarihe, coğrafyadan şiire, edebiyattan Ortadoğuya, Afrika’dan ümmete, Peygamber Efendimizden medeniyete, Mehmet Akif’ten Mahir İz’e… İslam’a ve insana dair her şey konuşulur anlatılırdı. Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş olan hoca, bunu aktarmaya çalışırdı sohbeti dinleyen eğitimcilere. Onlar da öğrencilerine anlatsın, o şekilde yetiştirsin diye. Gündemdeki konulara dair sorulan sorulara “ben siyasetçi değilim” diye cevap verirdi mütevaziliğinden. Siyasetçilerin de hocasıydı aslında. Rahle-i tedrisinden onlar da geçmişti.</p>



<p>Hocanın ilk sohbetini 15 Haziran 2007’de dinlemişim not defterimdeki bilgiye göre. Tatilin boşa zaman geçirmek anlamına gelmediğini anlattıktan sonra, bu zamanı değerlendirmek için okunması gereken kitaplardan bir liste sunmuştu.</p>



<p>Son sohbetinin tarihi 11 Nisan 2014 olarak not düşmüşüm defterime. İlerlemiş rahatsızlığına rağmen sohbeti aksatmazdı. Sohbet konularının arasına tıp, işinin erbabı hekimler, ilaçlar da dahil olurdu. Makamı şikayet Allah’tır demişti bu sohbetinde.</p>



<p>Sohbetlere devam edenler pürdikkat Hoca’yı dinleyip, bazıları hiçbir kelimeyi kaçırmadan tamamını yazıya geçirmek için var güçleriyle not alırken, son sohbetlere doğru bir iki kişi konuşmaları kamerayla kayıt altına almaya başlamıştı. Besmeleyle başladığı sohbetleri bir sonraki sohbette güzel haberlerle buluşma temennisiyle yine dua ile bitirirdi. Her sohbeti ciltlerce kitaba bedeldi. Yaşarken hatıralarının yazılmaya başlandığını biliniyor. Hatıraları ve kayıt altına alınan sohbetleri yayınlanmalı ki, sohbetler bu şekilde devam etmeli. İslami Edebiyat dergisi gibi Hoca’nın yaşarken katkıda bulunduğu dergiler özel sayılar yayınlamalı. Hoca’nın arkadaşları, öğrencileri, sohbetlerinde bulunan ve onu yakından tanıyanlar gelecek nesillere tanıtmak için sohbet, panel ve sempozyumlarla anlatmalı, onunla ilgili eserler yayınlamalılar.</p>



<p>Tatillerden ve talebeden ayrı kalmaktan manevi kazanç kesintiye uğradığı için rahatsız olan, rüyaları bile eğitimle dolu olan Osman Öztürk Hocamız hayatını hocalıkla tamamlamış olmasına rağmen hocalığa doyamamış bir idealist, rehber ve örnektir. Rahmetle anıyoruz.</p>



<p>Sohbetlerinden kalemimin not edebildiklerinden satırbaşlarını içeren bir buket sunuyorum sizler için aşağıda:</p>



<p>Mehmet Akif hayatta hayır namına attığı hiçbir adımı geri almamıştır.<br>Müslüman ibn’ü-l vakt (vaktin oğlu) olacak derdi.<br>Osmanlı edebin zirvesinde bir cemiyettir.<br>Osmanlı müthiş hatıracıdır. Burak’ın bağlandığı yere tesis inşa etmiş.<br>İhanet eden korkak olur (el hâinü hâifün).<br>Mecelle’deki kaidelerden örnekler verirdi. Tevehhüme itibar olunmaz.<br>Köke her zaman için dalların eyvallahı olacaktır.<br>Acem şairinin “günahı gözler işler, belasını kalp çeker” dediğini aktarmıştı bir defasında.<br>Hz. Peygamber (sav) evi okul haline getirmiştir.<br>Marifet atlas döşekte yatıp fakirin halinden anlamaktır.<br>Devlet malından vakıf yapılmaz. Zühtü Paşa hamallar yüklerini kolayca sırtına alıp, indirebilsin diye İstanbul’un her yerine kendi kesesinden mola taşları yapmıştır.<br>Aç ile Hac bir araya gelmez.<br>Çok yüzlülük demek olan politika bizim değil, siyaset bizimdir.<br>Kitapların basılmadığı zamanlarda istinsah (yazarak kitap çoğaltmak) için vakıflar kurulmuştur.<br>Kamil manada din heyecanla yaşanır. Gözler yaşarmayınca heyecan yaşanmaz.<br>Kültür bir milletin ruhudur.<br>İnsanlar başlarının izinden gider.<br>İslam Usul Hukukuna göre “işler vaktini bekler”<br>Mahir (iz) Hoca, hafızanın sağlam olmasının sebebini nazar bel kadem (gözü ayağın ucuna bakarak yürümek) olarak açıklamış.<br>Mahir Hoca’nın söylediğine göre, Mehmet Akif dünyaya metelik vermeyen biridir. O gün Akif’e verilen 500 lira ile o zaman boğazda yalı alınabiliyordu. Oysa Akif’in palto alacak parası bile yoktu.<br>Paris Camii’nin yeri Abdülaziz tarafından satın alınmıştır. Muhammed Hamidullah orada cuma namazlarından sonra ihtida (Müslüman olma) merasimlerini yönetmiştir. Caminin idaresi bugün Faslı Araplardadır.<br>Mevzuat hiçbir zaman dini unsurlardan azade olamaz. Mevzuatı dinden arındırmak bir cinnettir. Böyle bir şey olamaz. Gerekçeler -becerilebilirse- kanunun mantığıdır aslında.<br>Mehmet Akif’in muakkibi, mukallidi Mithat Cemal Kuntay’dır. Ondan sonra Ali Ulvi Kurucu geliyor.<br>Neticeyi tayin Allah’a aittir. Biz teşebbüsten mes’ulüz.<br>Efendimizin bir sıfatı da Eb’ul fukaradır. “Ben fakirliğimle övünürüm” buyuruyor.<br>Amerika şefliklere karşıydı. Onları yıkmak için çok partili hayata geçişi öngörmüştür.<br>Açlık, oyunu bozar.<br>Müessesesi olmayan hiçbir ideoloji yaşayamaz.<br>Cami, kalıpları ve kalpleri cem eden demektir.<br>Tarihte üzerinde ittifak edilen meseleler, ittifak edilmeyenlerin %10’u kadardır.<br>Emirül mü’minin bedenen ve ruhen sağlıklı olmalıdır.<br>Tarihte kellesi alınan şeyhülislam yok. Ama şeyhülislam fetvasıyla kellesi alınan şehzade ve padişahlar var.<br>İlerlemiş ülkelerde Meçhul Asker anıtı vardır. Her ülkenin meçhul kahramanları, malumlardan fazladır.<br>İslami usulde görev istenmez, verilir.<br>Avrupa tarihi, Avrupa’daki zikzakların tarihidir.<br>Alim olmak için mektep medrese görmek gerekir. Mektep medrese görmeden alim olmak peygamberlere mahsustur.<br>Bir dilde şiir yazabiliyorsan o dili biliyorsun demektir.<br>Osmanlılık, sahili olmayan bir deniz.<br>Televizyon ve internet bir şey vermez insana. Aslolan kitaptır.</p>



<p>Prof. Dr. Osman Öztürk Hoca’nın Hayat Hikayesi:</p>



<p>1943’de Tarsus’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arap ve Fars Dilleri Bölümü mezunu olan Osman Öztürk aynı fakültenin Tarih Bölümü/Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsü’nde doktora yaptı. Doktora sonrası akademik çalışmaları da “Osmanlı Medeniyet ve Kültürü” üzerine oldu. (1972’de doktor, 1979’da doçent ve 1984’de profesör).</p>



<p>1966-67 ders yılında Hacettepe Tıp Fakültesi (daha sonra Hacettepe Üniversitesi)’nde asistan olarak ilk resmî görevine başladı. 1968 yılında lisan ve lisansüstü çalışmaları için Londra’da bulundu. Daha sonra İstanbul İmam-Hatip Okulu (bugünkü Fatih İmam Hatip Lisesi)’nda Arapça, Farsça, Edebiyat ve Hitabet derslerini okuttu. Ardından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (bugünkü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)’nde hocalık yaptı. Sonraki yıllarda Sakarya, Dokuz Eylül ve Pamukkale Üniversitelerinde öğretim üyeliklerinde bulundu ve idarî görevler aldı. 1999 yılında emekli oldu. 2009 senesinde Kırklareli Üniversitesi’nde yeniden hocalığa başladı. Buradaki görevi vefatına kadar sürdü.</p>



<p>Almanya, İngiltere, ABD, Pakistan, Hindistan, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Yugoslavya ve Mısır’da meslekî araştırmalar yaptı, konferanslar verdi ve uluslararası konferanslarda tebliğler sundu. Dışişleri Bakanlığı’nın ülkemizi yurtdışında tanıtmak için düzenlenen programlarda görev aldı. Merkezi İstanbul, İslamabad, Riyad, Kahire ve Girne’de bulunan ilmî araştırma kuruluşlarında kurucu ve yönetim kurulu üyesi olarak bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 10 yıl “Başkanlık Danışmanı” olarak “hizmetiçi eğitimi” çalışmalarını koordine etti, dersler ve konferanslar verdi. Kırklareli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi misafir öğretim üyesi görevlerinde bulundu. 2011 yılında Başbakanlık Başmüşavirliği görevine atandı. Aynı zamanda 2012’den itibaren Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üyeliği görevlerini yürüttü. Bir süre İslami Edebiyat dergisini yayınladı. Telif ve tercüme 15 eser kaleme aldı. Akademik, dini, fikri ve edebî pek çok yazısı yayınlandı. Hayatını ders vermeye, eğitmeye, öğretmeye adamış olan Osman Öztürk hocalığa doyamadan bu dünyaya veda etti. </p>



<p>Allah rahmet eylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mustafa Öztürk Konferans Konuşması Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 14:11:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18934</guid>

					<description><![CDATA[“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne? Benim buraya gönderilmemin amacı ne? Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &#160;uğruna mı? İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1) Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne?</p>



<p>Benim buraya gönderilmemin amacı ne?</p>



<p>Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &nbsp;uğruna mı?</p>



<p>İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1)</p>



<p>Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? Bunları bilemiyorum, cımbızlama yapmış olmayalım, haksızlık yapmak istemem (bilen varsa linkini paylaşabilir) ama Öztürk bunları zaten başka konuşmalarında da söylüyor, burada içindekileri biraz daha net ve açık söylüyor, aradaki fark &nbsp;bu.</p>



<p>Fakat&nbsp; böyle bir konuya “haz veren cinsel ilişki, iki kişi zevk alıyor, sperm” vs gibi sözlerle başlamanın mantığı nedir? Bunu da anlayabilmiş değilim.</p>



<p>Kanaatimce sadece teolojik açıdan değil psikolojik açıdan da tahlile muhtaç bir konuşma bu, öyle görünüyor.</p>



<p>Allah sonumuzu hayreylesin.</p>



<p>1-Ankara Us Atölyesi Felsefe konferansındaki konuşması</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Teklifim Var!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 09:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18930</guid>

					<description><![CDATA[Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum. Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var: Nurettin Yıldız Halis Aydemir İhsan Şenocak v.dğr. Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar. Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir. Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir. Elbette, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum.</p>



<p>Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var:</p>



<p>Nurettin Yıldız</p>



<p>Halis Aydemir</p>



<p>İhsan Şenocak v.dğr.</p>



<p>Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar.</p>



<p>Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir.</p>



<p>Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir.</p>



<p>Elbette, bu meselenin problemleri, aşılması gereken yönleri, güçlükleri söz konusudur. Bunları bir yana bırakıp işin özüne odaklanmak gerekirse önce şu soruya cevap vermek lazım: Dinimizi ve dini bakış açımızı her yönüyle anlatabileceğimiz, görselliği ile etkileyici, içeriği ile doyurucu hem kısa hem de biraz uzun olabilecek videolara, belgesellere ihtiyacımız var mıdır? Batı tarzı belgeselleri hatırlayalım. Bir konuyu uzmanlarına danışarak, görselliği öne çıkarıp etkileyici bir içerikle sunduklarında dünyada ne kadar rağbet gördüklerini bir düşünelim. İşte bizim de Kur&#8217;an, hadis, tefsir, kelam, tasavvuf, mezhepler, felsefe, sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi, kültür, eğitim, kadın, çocuk gibi alanlarda ve özellikle oryantalizm, ateizm, deizm, agnostizm, darwinizm ve benzeri inanç ve ideolojilere karşı görseller ve içerikler üretmemiz şarttır. Din dilinde buna farz-ı kifaye diyoruz.</p>



<p>Derdimi ne kadar anlatabildim, bilemiyorum. Özellikle sosyal medyada bazı fertlerin özel çabalarıyla güzel görseller ve içerikler üretmesini gördüğümde aklıma biz din alanında neden bunları yapmıyoruz, yapamıyoruz, düşünmüyoruz, düşünemiyoruz diye&nbsp; geliyor. Bu düşündüğüm ve ifade etmeye çalıştığım şey videolar çekip internete yüklemek değildir. Artık bu kolay ve herkes bunu yapabiliyor. Anlatmaya çalıştığım şey görsellik, etkileyicilik ve içerik üretimi ile alakalı bir şeydir. Bu da tamamen bir ekip işidir, bir uzmanlık işidir, belki bir kurumsal faaliyet işidir. Örneğin Diyanet&#8217;in hac ve umre daire başkanlığı gibi, başkanlık veya enstitü şeklinde bir kurumsal kimlik meselesidir.</p>



<p>Bunun için en önemli şey heyecandır. Bizim heyecana ihtiyacımız var. Bizi yerimizde duramayacak hale getiren bir motivasyona ihtiyacımız var. Nasıl olur, bilemiyorum. Bu kadarla yetinmiş olayım.</p>



<p>Ben burada meramımın birazını ifade etmeye çalıştım, muhtemelen tam da ifade edemedim, ancak bunun üzerinde durmaya değer diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
