<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>islam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/islam-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 23 Jun 2024 12:54:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>islam &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölümüyle Hayatının En Güzel Mesajını Veren Adam: Muhammed Mursi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olumuyle-hayatinin-en-guzel-mesajini-veren-adam-muhammed-mursi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olumuyle-hayatinin-en-guzel-mesajini-veren-adam-muhammed-mursi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Jun 2024 12:54:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19134</guid>

					<description><![CDATA[“Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkeseİsâ&#8217;yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.Bir aslan esniyor gibi engin vakar ise,Rindin belâya karşı kayıtsızlığındadır.” Yahya Kemal Âbide şahsiyet Ömer Muhtar’ın idâm sehpasındaki son sözü şu olmuştur: “Allah’ım, düşmanlarım tarafından öldürüldüğüm için şükürler olsun sana…” Beş yıl önce mahkeme salonunda firavun artıklarıyla cebelleşirken emâneti teslîm eden Muhammed Mursi’nin âkıbeti, bana o yüce rûhlu adamı hatırlattı. Mursi’nin ölürken ağzından buna benzer cümleler döküldü mü bilmiyorum ama gönlünün benzer hislerle meşbû olduğundan zerre kadar şüphem yok! Bu iki yiğidin ölüme yürüyüşleri ne de çok benziyor birbirine… Her kula, her inanmış yüreğe nasip olmaz böylesi bir finalle hayata veda etmek. Dünyanın gözleri önünde, firavunlara karşı davasını müdâfaa ederken Hakk’a yürümek. Evliya kıssalarında sık sık karşımıza çıkan meseldir. Veliyyullah’a; “Son nefesini nerede vermek istersin?” diye sorduklarında, soranların aldığı cevap her zaman şu olmuştur: Secde-i Rahmân’da… Son nefesin endişesini taşıyan gönül erleri, hep o arzu ile yanıp tutuşmuşlardır hayatları boyunca. Evet, ölüm anında Mursi’nin alnı secdede değildi belki. Ama o, inanmış bir yürekle gönül secdesi yaparken vuslat semâsına kanat açtı. Gönlü ışık dolu yürekleri kendisine imrendirecek bir finalle dünyadaki mesâisine son noktayı koydu. Salât-ı daimîde olmanın ne anlama geldiğini, bizim gibi daha îmânın ilk mertebesindeki mübtedîlere göstererek hayatının en anlamlı mesajını verdi. Vefatının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">“Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese<br>İsâ&#8217;yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.<br>Bir aslan esniyor gibi engin vakar ise,<br>Rindin belâya karşı kayıtsızlığındadır.”</p>



<p class="has-text-align-center">Yahya Kemal</p>



<p>Âbide şahsiyet Ömer Muhtar’ın idâm sehpasındaki son sözü şu olmuştur: “Allah’ım, düşmanlarım tarafından öldürüldüğüm için şükürler olsun sana…” Beş yıl önce mahkeme salonunda firavun artıklarıyla cebelleşirken emâneti teslîm eden Muhammed Mursi’nin âkıbeti, bana o yüce rûhlu adamı hatırlattı. Mursi’nin ölürken ağzından buna benzer cümleler döküldü mü bilmiyorum ama gönlünün benzer hislerle meşbû olduğundan zerre kadar şüphem yok! Bu iki yiğidin ölüme yürüyüşleri ne de çok benziyor birbirine…</p>



<p>Her kula, her inanmış yüreğe nasip olmaz böylesi bir finalle hayata veda etmek. Dünyanın gözleri önünde, firavunlara karşı davasını müdâfaa ederken Hakk’a yürümek.</p>



<p>Evliya kıssalarında sık sık karşımıza çıkan meseldir. Veliyyullah’a; “Son nefesini nerede vermek istersin?” diye sorduklarında, soranların aldığı cevap her zaman şu olmuştur: Secde-i Rahmân’da… Son nefesin endişesini taşıyan gönül erleri, hep o arzu ile yanıp tutuşmuşlardır hayatları boyunca.</p>



<p>Evet, ölüm anında Mursi’nin alnı secdede değildi belki. Ama o, inanmış bir yürekle gönül secdesi yaparken vuslat semâsına kanat açtı. Gönlü ışık dolu yürekleri kendisine imrendirecek bir finalle dünyadaki mesâisine son noktayı koydu. Salât-ı daimîde olmanın ne anlama geldiğini, bizim gibi daha îmânın ilk mertebesindeki mübtedîlere göstererek hayatının en anlamlı mesajını verdi.</p>



<p>Vefatının en başta kendi halkı ve daha sonra da ümmet için bir kıvılcım ve uyanış imkânı olacağına inanıyorum. Bu anlamlı şahâdet, gönüllere kan pompalayarak zaman içerisinde binlerce yüreğin dirilişine vesîle olacaktır inşâallah…</p>



<p>Bir tasavvuf büyüğümüz Ganiyy-i Muhtefi’de şöyle der:<br>Ne garip takdîr etmiş Levh-i Mahfûz&#8217;u Yazan!<br>Kimini İnsân kılmış, kimini de kalpazan!</p>



<p>Ölümünün üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen, o hâlâ yaşıyor. Ve her geçen gün daha da büyüyerek. Yerine geçen ise nefes alıp vermesine rağmen yaşayan bir ölüden farksız.</p>



<p>Dünyaya gelmek, âdemin kaderi, insan olmaksa bahtıdır. Ne bahtiyâr adammışsın Muhammed Mursi! Adının anıldığı her gün, minnetlerin, şükrânların sonsuzu, fâtihaların gözyaşlarıyla bereketlenen sıcaklığı içerisinde anılacaksın dâimâ. Şahâdetin mübârek, durağın cennet olsun, ölümüyle hayatının en güzel mesajını veren yiğit yürekli adam!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olumuyle-hayatinin-en-guzel-mesajini-veren-adam-muhammed-mursi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvufa Yönelik Haksız Bazı Eleştiriler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2023 14:08:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18638</guid>

					<description><![CDATA[Tasavvufa yönelik bir takım eleştiriler var, haklıdır; bir takım eleştiriler de var ki, haksızdır. Bir takım eleştiriler ise tartışmaya açıktır. Eleştiri konusu olan hususu anlamak gerekiyor. Burada ne kastediliyor? Ne yapılmak isteniyor? Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor. Bir örnek verelim. Müridin görevlerinden ilki, şeriatın zahiriyle çeliştiğini zannettiği bir şey ile emr olunsa bile, herhangi bir konuda şeyhine itiraz etmeyip şeyhinin kendisine emrettiği her şeye mutlak itaat etmektir. Sufiler itirazın olmamasına Hz. Musa ve Hızır&#8217;ın yol arkadaşlığını örnek gösterir. Bunun yanında müridin şeyhinden hiçbir şeyi saklamaması hatta kalbindeki bütün hallerini şeyhine sunması ve zihninde dolaşan bütün fikirleri ona anlatması gerekir çünkü kendi nefsini şeyhinden gizlerse, yol arkadaşına ihanet etmiş olur. Zira şeyh doktor gibidir müridin durumu da avret mahalli gibidir ve doktor zorunlu bir tedavi için avret mahallini görebilir. Bu ilişki tarzı eleştiri konusu olmuştur. Sufiler bu ilişki sebebiyle bireyin şahsiyetini yok etmek ve iradesine ipotek koymak ile itham edilmiştir. Modern eğitim yöntemleri ile mukayese edildiğinde şahsiyeti yok etmek itibariyle sert bir tenkide tabi tutulmuşlardır. Ancak bilinmelidir ki meselenin daha derin ve dikkatli bir şekilde ele alınması gerekir. Çünkü sufiler çoğunlukla bu ilişkiyi hasta ile doktor ilişkisine benzetirler. Hasta için doktorun gerekli olması gibi manevi hastalıklar olan nefsin afetlerinde de müridin nefsinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tasavvufa yönelik bir takım eleştiriler var, haklıdır; bir takım eleştiriler de var ki, haksızdır. Bir takım eleştiriler ise tartışmaya açıktır. Eleştiri konusu olan hususu anlamak gerekiyor. Burada ne kastediliyor? Ne yapılmak isteniyor? Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor.</p>



<p>Bir örnek verelim. Müridin görevlerinden ilki, şeriatın zahiriyle çeliştiğini zannettiği bir şey ile emr olunsa bile, herhangi bir konuda şeyhine itiraz etmeyip şeyhinin kendisine emrettiği her şeye mutlak itaat etmektir. Sufiler itirazın olmamasına Hz. Musa ve Hızır&#8217;ın yol arkadaşlığını örnek gösterir. Bunun yanında müridin şeyhinden hiçbir şeyi saklamaması hatta kalbindeki bütün hallerini şeyhine sunması ve zihninde dolaşan bütün fikirleri ona anlatması gerekir çünkü kendi nefsini şeyhinden gizlerse, yol arkadaşına ihanet etmiş olur. Zira şeyh doktor gibidir müridin durumu da avret mahalli gibidir ve doktor zorunlu bir tedavi için avret mahallini görebilir.</p>



<p>Bu ilişki tarzı eleştiri konusu olmuştur. Sufiler bu ilişki sebebiyle bireyin şahsiyetini yok etmek ve iradesine ipotek koymak ile itham edilmiştir. Modern eğitim yöntemleri ile mukayese edildiğinde şahsiyeti yok etmek itibariyle sert bir tenkide tabi tutulmuşlardır.</p>



<p>Ancak bilinmelidir ki meselenin daha derin ve dikkatli bir şekilde ele alınması gerekir. Çünkü sufiler çoğunlukla bu ilişkiyi hasta ile doktor ilişkisine benzetirler. Hasta için doktorun gerekli olması gibi manevi hastalıklar olan nefsin afetlerinde de müridin nefsinin hallerini bilen manevi bir doktora ihtiyaç vardır. Hastanın doktora itaati gerektiği gibi müridin de kendisine doğru yolu göstermesi için bir mürşidi araştırıp ona müracaat etmesi gerekir. Mürit mürşidini bulduğunda onun emrine tabi olmalı, yasakladığı şeylerden uzak durmalıdır. Mürşit ona sadece kusurlarını göstermek için gerekli değildir, bilakis Allah&#8217;a giden manevi yol gizli olduğu için, yolun işaretlerini açıklaması, tehlikelerinden sakındırması, varidat ve hallerin şeytandan mı Allah&#8217;tan mı olduğunun karıştığı durumları müride bildirmesi için mürşit gereklidir.</p>



<p>Öyleyse mesele hasta-doktor ilişkisi ise hastalığın kendine has psikolojik tedavi yöntemleri olmalıdır. Dolayısıyla bu mukayeseyi modern eğitim yöntemleri ile değil, psikolojik yöntemlerle yapmak daha doğrudur. Zira psikolojik tedavide bu tür ilişkiler vardır. Şöyle ki; hasta, kontrolünü psikoloğa bırakır; ona bütün sırlarını açar ve ondan izin almaksızın hiçbir şeye girişmez. Bütün bunlar bazen yıllarca devam eden tedavinin gerektirdiği şeylerdir.</p>



<p>Her iki sistem de mürit veya hasta tarafından tasdik ve iknanın tam bir kabulünü gerektiren bir başkasının telkini fikrine dayanır. Psikanalist ve hasta yahut şeyh ve mürid gibi tedavisi ancak iki tarafın var olmasına bağlı oldukları için bu iki yöntem, ikili bir kesinliğe dayanması açısından birbirine benzer. Sufilerin, -bilinçsizlik düşüncesinin manevi yolculukta tesiri olmakla beraber- hastanın kendi hallerini idrak edemediğinin farkında olduğunu öğrendiğimizde bu benzerlik daha güçlü bir şekilde görülür. Beden ve kalp hastalıkları arasında yapılan mukayese bunun açık bir göstergesidir. Beden hastalıklarında hastalığın sebebini bulmak kolaydır; hasta hastalığını betimleyerek rahat bir şekilde anlatabilir. Kalp hastalıklarında ise hastalığın sebebini bulmak kolay olmadığı gibi hastanın kendisini betimlemesi de o kadar kolay değildir.</p>



<p>Burada öyle anlaşılıyor ki, psikanalizin tedavi konusundaki yöntemi, tasavvufun işaret ve kalplerin dili konusundaki yöntemleriyle buluşur. Psikanalist, aklın yöntemi ile bilinçaltındaki gizli bağları hastaya açıklayamaz, bilakis psikanalistin sözleri, hastanın sevgi dolu kalbine dokunacağı için bunu duygusal bir dille yapmalıdır. Böylece akli delil getirmeden terapist hasta ile anlaşır. Bu yöntem ancak bilinçsizce oluşturulan düğümlerin çözümlenmesi için hastanın direncinin sükunet bulması adına psikanalist ve hasta arasındaki tam bir muvafakatla gerçekleşir.</p>



<p>Böyle olmakla birlikte tasavvuf ile psikanalizm arasında farklar vardır. Psikanalizm, bilinçaltının derinliğini arındırma, yani ahlaki bir hedef gütmez. Psikanalizm, hastanın kendisine tutunacağı ahlaki veya manevi değerler için çabalamaz, bilakis bundan tamamen uzak durur. Psikanalizm, gaybi bir durumu barındırdığı için sezgisel keşfi kullanmaz. Ancak psikanalist, bilimin tümevarım yöntemini kullanır. Bu durumda sormak gerekir: Nefsin derin sırları bilim mantığına ve onun istidlal yöntemlerine boyun eğer mi? Hasta açısından duygusal ikna, tedavi esnasında hastaya aklını kaybettirir mi? Psikanalizm, nefsin derinliklerine nüfuz edebilmek için tamamen tasavvufun bakış açısından kopmamış gibi görünür, fakat psikanalistlerin yıllarını alan, tedavide belirleyici bir araç olan manevi değerlerden uzak durmaları sebebiyle uzun süren ve sonuçsuz gözlemlerinden kaynaklanan, çoğunlukla hiçbir sonuca varamadıkları konularda, sufiler doğru bakış açıları ve sezgilerindeki nüfuzla nefsin afetlerini keşfetmeye daha çok muktedir olmuş görünüyorlar.</p>



<p>(Ahmet Mahmut Suphi, İslam Düşüncesinde Ahlak Felsefesi, s. 255-258)</p>



<p>Başlıkta bu eleştirilere haksız deyişimin sebebi gerçek bir tasavvufun bulunduğu yerde söz konusu olan mürit-mürşit ilişkisidir. Tasavvufun da yozlaştığı, mürit-mürşit ilişkisinin manevi bir eğitim olmaktan çıkıp başka hedeflere yöneldiği sahte ortamlarda maalesef bu eleştiriler oldukça haklı olacaktır. Onun için yukarıda verdiğimiz örnek, tasavvufun özünün kaybedildiği, sahteliklerin ortaya çıktığı bir ortamda şüphesiz istismara açık demektir. Ama gerçek bir tasavvuf terbiyesinin verildiği, mürşidin hakiki olduğu bir ortamda ise bu örnek anlamlı olacaktır.</p>



<p>Son olarak şunu eklemem gerekir: Müridin kendini mürşidine teslim etmesi, ona hiç itirazda bulunmaması ilkesi bir devletin yükseliş dönemi söz konusu olduğunda çok ciddi problemlere yol açmayabilir. Bu anlayış bu dönemlerde tolere de edilebilir. Ancak aynı anlayış bir devletin çöküş dönemlerine rast geldiğinde ciddi problemlere yol açar; çöküşü kat be kat artırır; onun için tolere edilmesi de mümkün değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tasavvufa-yonelik-haksiz-bazi-elestiriler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağımızda En Yapayalnız İnsanlar Müslümanlardır Diyebilir Miyiz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2023 13:46:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18632</guid>

					<description><![CDATA[Muhtemelen diyebiliriz. Nasıl mı? Birkaç örnekten yola çıkarak ifade etmek istiyorum. Aile ilgili problemlere bakalım. Geleneksel toplumlarda geniş aile yapısı vardı. İnsanlar zaten yalnız değildi. Ve burada meselelerini konuşuyorlardı. İlginç bir paradoks ki, bazen geniş aile problemin kendisi olurken, bazen de problemi çözücü bir unsur olabiliyordu. Ama her halükarda insanlar konuşuyor ve halleşiyorlardı. Çağımıza geldiğimizde batılı toplumlara bakalım. Geniş aileden çekirdek aileye geçildi. Haliyle problemler de ortaya çıktı. Batılılar, problemleri aşmak için aile psikolojisi, aile terapileri gibi yöntemler/kurumlar geliştirdiler. Buraya gelip konuştular, içlerini döktüler. Belki yalnızlıkları sıfırlanmadı, ama hafiflediler. Teknolojinin sosyal hayatı tek tipleştirmesi ile aynı sorun bize de geldi. Zaten gelmesi kaçınılmazdı. Ama biz hazırlıksızdık. Din ve maneviyat bir ölçüde ihtiyacımızı karşılıyordu. Ama bir de görüldü ki, yetmez oldu. Müslümanlar, aile içi meseleleri konuşamaz oldu. Eşler arasında ebeveyn ile çocuklar arasında sorunlar gittikçe arttı. Müslümanlar aile içi meseleleri dışarıda konuşmayı, dışarıya yansıtmayı da pek hoş karşılamazdı. Yalnızlık katmerleşti. Ancak bu durum sorunu iki kat daha arttırdı. Tabii sorun içeride halledilemeyince mecburen psikologtu, terapi idi yeni arayışlar başladı. Şimdi de nefisle ilgili, insanın kendi ile ilgili problemlere bakalım. Her toplumda insanın kendi ile ilgili problemleri vardır. Geleneksel toplumlarda insan nefsi ile ilgili problemleri gidermeyi istiyorsa varacağı yer belliydi. Bir mürşid &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Muhtemelen diyebiliriz. Nasıl mı?</p>



<p>Birkaç örnekten yola çıkarak ifade etmek istiyorum.</p>



<p>Aile ilgili problemlere bakalım.</p>



<p>Geleneksel toplumlarda geniş aile yapısı vardı. İnsanlar zaten yalnız değildi. Ve burada meselelerini konuşuyorlardı. İlginç bir paradoks ki, bazen geniş aile problemin kendisi olurken, bazen de problemi çözücü bir unsur olabiliyordu. Ama her halükarda insanlar konuşuyor ve halleşiyorlardı.</p>



<p>Çağımıza geldiğimizde batılı toplumlara bakalım. Geniş aileden çekirdek aileye geçildi. Haliyle problemler de ortaya çıktı. Batılılar, problemleri aşmak için aile psikolojisi, aile terapileri gibi yöntemler/kurumlar geliştirdiler. Buraya gelip konuştular, içlerini döktüler. Belki yalnızlıkları sıfırlanmadı, ama hafiflediler.</p>



<p>Teknolojinin sosyal hayatı tek tipleştirmesi ile aynı sorun bize de geldi. Zaten gelmesi kaçınılmazdı. Ama biz hazırlıksızdık. Din ve maneviyat bir ölçüde ihtiyacımızı karşılıyordu. Ama bir de görüldü ki, yetmez oldu. Müslümanlar, aile içi meseleleri konuşamaz oldu. Eşler arasında ebeveyn ile çocuklar arasında sorunlar gittikçe arttı. Müslümanlar aile içi meseleleri dışarıda konuşmayı, dışarıya yansıtmayı da pek hoş karşılamazdı. Yalnızlık katmerleşti. Ancak bu durum sorunu iki kat daha arttırdı. Tabii sorun içeride halledilemeyince mecburen psikologtu, terapi idi yeni arayışlar başladı.</p>



<p>Şimdi de nefisle ilgili, insanın kendi ile ilgili problemlere bakalım.</p>



<p>Her toplumda insanın kendi ile ilgili problemleri vardır. Geleneksel toplumlarda insan nefsi ile ilgili problemleri gidermeyi istiyorsa varacağı yer belliydi. Bir mürşid bulmalıydı. Tasavvufa giren bir insan, mürşidiyle hemhal olması suretiyle nefsiyle yüzleşeceğini biliyordu. Tasavvufta öyle bir paradoks vardı ki, bir taraftan inziva, zühd, tezkiye gibi vasıtalarla insanın yalnızlığını arttırır gibiydi, ama öbür taraftan aslında yalnızlığının ilacıydı. Nefsini tanımak, bir farkındalık yaratıyor, insan gideceği yolu biliyor ve yalnızlığını hafifletiyordu.</p>



<p>Çağımıza geldiğimizde, batılı toplumlarda bireyler yalnızlığını artık terapistlerle gideriyor veya sosyal medya mecralarında arz-ı endam ederek yalnızlıklarını hafifletiyorlardı. Burada kendini tanımak yoktu, sadece yalnızlığı gidermek söz konusuydu. Ama ne olursa olsun psikolojik açıdan bakıldığında da yalnızlığın hafifletilmesine yönelik adımlar atılmış oluyordu. Batılı toplumlar her zaman o kadar da şanslı değildi. Bazen gençlik, yalnızlığını sapkın ideoloji ve tarikatlerle gidermeye çalışıyor, ama bu durum, yalnızlıklarını hafifleteceğine daha da derinleştiriyordu.</p>



<p>Müslümanlar açısından baktığımızda aslında aynı süreç yaşanıyordu. Sorun aynı sorundu: Yalnızlaşma. Peki çözüm aynı çözüm müydü? Müslümanlar belki geneli itibariyle söylersek geleneksel kurumlara sıcak bakmıyordu. Modern kurumları da içselleştirmek o kadar kolay değildi. Sosyal medya yalnızlığı gidermenin araçlarından biriydi ama Müslümanlar bunun nihai çözüm olmadığının farkındaydılar. İşte bu durum Müslümanların yalnızlığını bir kat daha arttırdı. Müslümanlar artık hep başkalarını eleştirir oldular, kendilerine dönüp bakamadılar. Bunu kendi içlerinde konuşamadılar bile. Bu, ihtiyaçları olmadığından değildi, bu ihtiyaçlarını giderebilecek kurumsal bir boşluktan ve zihinsel bir eşiği geçememekten kaynaklanıyordu. İşte bu durum ısdırapları daha çok artırıyor, yalnızlığı ikiye katlıyordu.</p>



<p>Yalnızlaşmanın bir sebebi de değerlerin yabancılaşmasıdır. Buna hiç girmiyorum bile. Önemsiz oluşundan dolayı değil, buna burada eğreti değinmenin konuyu tüketeceğinden dolayı&#8230;</p>



<p>Evet, bence çözüm, bunları konuşmak, konuşabilmektir. Zor olduğunun farkındayım, ama imkansız değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cagimizda-en-yapayalniz-insanlar-muslumanlardir-diyebilir-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikate Rağmen Üstünlük İddiası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2022 13:48:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18603</guid>

					<description><![CDATA[Hakikate karşı ilk isyankâr çıkış İblis’ten gelmişti. O bunu kökenci ve köktenci üstünlük iddiasıyla sergilemişti. Bu üstünlük iddiası, aynı zamanda büyüklenmeyi, dışlamayı, ötekileştirmeyi velhasıl ırkçılığı içinde barındırıyordu. Zaten bu tür yaklaşımda olan kişi, sürekli kendisinde bir üstünlük arar, bulamazsa uydurur. Çünkü hakikate değil, kendisine odaklanır, rakip gördüğüne karşı bilenir. İblis de öyle yaptı: Kendisine odaklandı, rakip gördüğü Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya düşman kesildi. Hâlbuki o olayda hakikat Allah’a yönelmek ve emrine uymaktı. O tersini yaptı, gerekçe olarak da “Ben ondan üstünüm” dedi. Oysaki Yüce Allah ona Hz. Âdem’i değil “neden emre uymadığını” (A’raf 7/12) sordu. O gene bildiğini okudu. Bu sefer kökenine kadar gitti. Kendi kökeni olan ateşin Hz. Adem’in kökeni olan topraktan üstün olduğunu iddia etti. Yüce Allah da onu rahmetinden kovdu. Evet, tarihte ilk sahte ve sanal üstünlük hikâyesi böyle başladı. İnsanlar arasındaki ilk üstünlük davası ise Hz. Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşmişti. Görünen o ki, ister İblis’in isterse Kabil’in sergilediği türden olsun bu tür temelsiz ve geçersiz üstünlük davası geçmişten bugüne hala devam etmektedir. Buna karşın Yüce Allah, gönderdiği her peygamberle tevhîd ilkesini bildirdi, bu ilke karşısında başta insan olmak üzere bütün yaratılmışların konumunu tayin etti, bir gerçeği hep hatırlattı: yaratılmış olmak bakımından Rableri katında herkes &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hakikate karşı ilk isyankâr çıkış İblis’ten gelmişti. O bunu kökenci ve köktenci üstünlük iddiasıyla sergilemişti. Bu üstünlük iddiası, aynı zamanda büyüklenmeyi, dışlamayı, ötekileştirmeyi velhasıl ırkçılığı içinde barındırıyordu. Zaten bu tür yaklaşımda olan kişi, sürekli kendisinde bir üstünlük arar, bulamazsa uydurur. Çünkü hakikate değil, kendisine odaklanır, rakip gördüğüne karşı bilenir. İblis de öyle yaptı: Kendisine odaklandı, rakip gördüğü Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya düşman kesildi.</p>



<p>Hâlbuki o olayda hakikat Allah’a yönelmek ve emrine uymaktı. O tersini yaptı, gerekçe olarak da “Ben ondan üstünüm” dedi. Oysaki Yüce Allah ona Hz. Âdem’i değil “neden emre uymadığını” (A’raf 7/12) sordu. O gene bildiğini okudu. Bu sefer kökenine kadar gitti. Kendi kökeni olan ateşin Hz. Adem’in kökeni olan topraktan üstün olduğunu iddia etti. Yüce Allah da onu rahmetinden kovdu.</p>



<p>Evet, tarihte ilk sahte ve sanal üstünlük hikâyesi böyle başladı.</p>



<p>İnsanlar arasındaki ilk üstünlük davası ise Hz. Âdem’in iki oğlu arasında gerçekleşmişti.</p>



<p>Görünen o ki, ister İblis’in isterse Kabil’in sergilediği türden olsun bu tür temelsiz ve geçersiz üstünlük davası geçmişten bugüne hala devam etmektedir. Buna karşın Yüce Allah, gönderdiği her peygamberle tevhîd ilkesini bildirdi, bu ilke karşısında başta insan olmak üzere bütün yaratılmışların konumunu tayin etti, bir gerçeği hep hatırlattı: yaratılmış olmak bakımından Rableri katında herkes ve her şey eşitti.</p>



<p>Son ilahî bildirim olan İslam bu anlayışı on dört asırdır temsil etmektedir; kıyamete kadar da bu temsil görevini yerine getirecektir. Yüce Allah’ın peygamberler vasıtasıyla bildirdiği iki gerçek vardır: Yüce Allah tek, yegâne, kadîm ve yaratıcı ilahtır; O’nun dışındakiler ise yaratılmış, benzerleri bulunan, hem var olmada hem de varlığını sürdürmede bir yaratıcıya ihtiyaç duyan varlıklardır. Onları var eden ve varlıklarını devam ettiren yaratıcı da Yüce Allah’tır. Buna göre yaratılmış varlıkların bir öğesinin diğerine veya bir kısmının ötekisine üstünlüğü özlerine göre değil, Allah’ın onlara biçtiği ve tayin ettiği konumlarına göredir. Eğer akıl ve irade verilmişse o takdirde üstünlük Yaratıcılarını tanımalarına ve verdiği nimetlere şükranda bulunmalarına bağlıdır. Yaratıcıyı tanımak, O’na iman etmek; şükranda bulunmak ise, başta ibadetleri yerine getirmek ile O’nun tabiata koyduğu ve peygamberler eliyle gönderdiği kanunlara uymakla gerçekleşir. “Asla eziklik göstermeyin, üzülmeyin de! Eğer inanmışsanız en üstün sizsiniz.” (Âl-i İmrân 3/139).</p>



<p>Peki, nedir Allah’ın Kanunları?</p>



<p>Yüce Allah’ın evrene koyduğu kanunlara <em>adetullah</em>, ilahî vahiyle bildirdiği kanunlara uymalarına göre muamele görmelerine ise <em>sünnetullah</em> denilir. İnsan adetullaha aykırı davranırsa, tabiatın dengesini ve düzenini bozar. Sünnetullah’ı dikkate almayıp isyan ederse tıpkı İblis gibi ilahî rahmetten kovulur. Sünetullahı bilmenin yolu, Peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahî bildirimlere kulak vermektir. “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda olanı değiştirmez.” (Ra’d 13/11) “Bu Allah’ın daha öncekiler hakkında koyduğu sünneti yani kanunudur. Allah’ın kanununda asla değişme bulamayacaksın” (Ahzab 33/62). Bunun anlamı, Yüce Allah’ın kişilere ve toplumlara yönelik muamelesini, onların inanç, tavır ve davranışları belirler. İman ederlerse rahmetine nail olurlar, isyan ederlerse adaletiyle karşı karşıya gelirler. İşte bu, Yüce Allah’ın sünnetullah denilen kanunudur. Hakikat de tam budur.</p>



<p>Bu hakikatin öğrenimi ve öğretimi için ilk asırlardan bugüne iki temel ilim gelişmiştir: Kelam ve fıkıh. Özellikle kelam ilmi, İslam dininin zihniyet boyutunu temsil eder, bu özelliğiyle fıkıh ilminin zeminini oluşturur. Bu ilmin temel amaçlarından biri, yukarıda zikredilen iki kanunu anlatmak, izah etmek ve zihinlere yerleşmesini sağlamak; diğeri ise bunlara yönelik inkâr, iddia, itham ve eleştirilere cevap vermektir. Bu amacın gerçekleşmesi Allah, evren ve insan anlayışlarının çerçevesinin ilahî bildirim ışığında tespit edilmesine bağlıdır. Buna göre yegâne kadim varlık Yüce Allah’tır, evren O’nun yarattığı varlıkların toplamıdır. İnsan ise Yüce Allah’ın kendisine verdiği akıl, irade ve güçle evren içinde ve kendi çapında etkin bir varlıktır. İnsan kendi çapını ve evrenin bir parçası olduğunu bilirse konumunun ve değerinin bilincine varmış olur. Sadece aklını ve iradesini dikkate alarak kendinde müstakil bir güç vehmetmeye başlarsa, kişisel ve sanal bir üstünlük hikâyesi kurgulamaya yönelir.</p>



<p>Buradan çıkarılacak sonuç kişinin öncelikle sağlam ve sahih bir zihniyete sahip olmasıdır. Bu zihniyetin çerçevesi de hikmete ve adalete uygun düşmeli, ilahî bildirimi zorlayan ve dışlayan bir yaklaşım eseri olmamalıdır. Bunun için de ilahî bildirimin indiği dilin mantığı dikkate alınmalıdır. Kur’an Arapça bir kitap olarak indirildiğine göre, o dilin yapısının ve mantık örgüsünün gözetilmesi kaçınılmaz gerekliliktir. Bunun için Hz. Peygamber’den günümüze birçok çaba ortaya konulmuş ve çalışma yapılmıştır. Usul adı altında gerçekleşen bu çalışmalar sistemli bir yapıyı bize sunar. Eskilerin tabiriyle “usulsüz vusul olmaz” yani yöntemsiz amaca ulaşmak çok kolay değildir. Bir usul takip edilmeden veya gözetilmeden tek tek verilerden bir sonuca gitmek sığ kaymaya neden olduğu gibi, bir başka alanda üretilen usul ve esasların ilahî bildirimlere giydirilmesi çabası da, sahih zihniyette yabancılaşmaya yol açar. </p>



<p>Öyleyse hakikate ulaşma yolunda ne sığ ortamda hoyrat kalmalı ne de başkasının gömleğiyle yola çıkmalı…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikate-ragmen-ustunluk-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan Neyimiz Olur?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/seytan-neyimiz-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/seytan-neyimiz-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 11:05:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18536</guid>

					<description><![CDATA[Şeytan; hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış varlık demektir. İbranicede “satan” (satanist) olarak ifade edilen şeytan; karşı çıkan,  düşmanlık eden, suçlayan anlamına gelmektedir. Şeytan; tağut, caan, ifrit, marid (inatçı) ve garûr (aldatan) kelimeleriyle de nitelendirilir. İblis ise, ümit kesmek, pişman olmak, şaşırıp kalmak gibi anlamlara gelmektedir.  (İsl. Ansk) Kur’an’da, şeytan ile insan arasındaki ilişkiye temas eden doksana yakın ayet bulunmaktadır. Meleklerden, Adem’e secde etmelerinin istendiği dokuz ayette iblis, insanlara düşmanlık ederek onları çeşitli hile ve desiselerle aldatmaya çalışması ile ilgili diğer ayetlerde ise şeytan kelimesi geçmektedir. Melekler, ilahi emre uyarak Adem’e (insanoğluna) secde ederken,&#160; şeytan, kibirlenip ilahi emre karşı çıkmış, gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Adem’in çamurdan yaratıldığını ileri sürerek secde etmeyi ret etmiştir. Bu noktada bazı kimselerin, “iblis/şeytan da meleklerdendir” diye bir yargıda bulunması, isabetli değildir; zira Kur’an, meleklerin kendilerine emredilen her şeyi yerine getirdiklerini ifade etmektedir. (66/6) Bilinmelidir ki iblisin/şeytanın, nar/ateşten olması, temsili/mecazi bir ifadedir. Bu ifade, şeytanın/şeytanlığın temelinde haset, kıskançlık, çekememezlik, kin, nefret, isyan, düşmanlık, kibir, kan, vahşet, şirret gibi dürtülerin olduğunu göstermek için kullanılmaktadır. Bu dürtülere/kötü vasıflara sahip olmak, kendini ateşe atmak, yakmak demektir. Dolayısıyla “ateşten yaratılmış olması”, temsili bir ifadedir ve nar/ateş, şerri/kötülüğü temsil etmektedir. Temsili bir anlatım olmasının diğer bir kanıtı da Allah’ın, hiç kimseye gelecekle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şeytan; hayırdan ve rahmetten uzaklaşmış varlık demektir. İbranicede “satan” (satanist) olarak ifade edilen şeytan; karşı çıkan,  düşmanlık eden, suçlayan anlamına gelmektedir. Şeytan; tağut, caan, ifrit, marid (inatçı) ve garûr (aldatan) kelimeleriyle de nitelendirilir. İblis ise, ümit kesmek, pişman olmak, şaşırıp kalmak gibi anlamlara gelmektedir.  (İsl. Ansk)</p>



<p>Kur’an’da, şeytan ile insan arasındaki ilişkiye temas eden doksana yakın ayet bulunmaktadır. Meleklerden, Adem’e secde etmelerinin istendiği dokuz ayette iblis, insanlara düşmanlık ederek onları çeşitli hile ve desiselerle aldatmaya çalışması ile ilgili diğer ayetlerde ise şeytan kelimesi geçmektedir.</p>



<p>Melekler, ilahi emre uyarak Adem’e (insanoğluna) secde ederken,&nbsp; şeytan, kibirlenip ilahi emre karşı çıkmış, gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Adem’in çamurdan yaratıldığını ileri sürerek secde etmeyi ret etmiştir. Bu noktada bazı kimselerin, “iblis/şeytan da meleklerdendir” diye bir yargıda bulunması, isabetli değildir; zira Kur’an, meleklerin kendilerine emredilen her şeyi yerine getirdiklerini ifade etmektedir. (66/6)</p>



<p>Bilinmelidir ki iblisin/şeytanın, nar/ateşten olması, temsili/mecazi bir ifadedir. Bu ifade, şeytanın/şeytanlığın temelinde haset, kıskançlık, çekememezlik, kin, nefret, isyan, düşmanlık, kibir, kan, vahşet, şirret gibi dürtülerin olduğunu göstermek için kullanılmaktadır. Bu dürtülere/kötü vasıflara sahip olmak, kendini ateşe atmak, yakmak demektir. Dolayısıyla “ateşten yaratılmış olması”, temsili bir ifadedir ve nar/ateş, şerri/kötülüğü temsil etmektedir.</p>



<p>Temsili bir anlatım olmasının diğer bir kanıtı da Allah’ın, hiç kimseye gelecekle ilgili bir pazarlığa girmemiş olmasıdır. Düşünün! “İblis, (sıradan bir varlık) insanları yoldan çıkarmam için bana kıyamete kadar mühlet ver” diyecek, Allah da “haydi sana mühlet verdim” diyecek. Allah, böyle bir pazarlıktan münezzehtir. Allah, bu temsili anlatımla kendi nizamını, iyilik-kötülük, doğru-yanlış üzerine kurduğunu beyan etmektedir.</p>



<p>Peki, şeytan kimdir; nasıl bir varlıktır?</p>



<p>Başlangıçta (Adem-Havva hadisesinde olduğu gibi) insanları saptırmaya çalışan varlık, “iblis” olarak isimlendirildi. Daha sonra kötülüğü meslek edinince ve “kötülüğün sembolü” haline gelince, “şeytan” olarak isimlendirildi ve her kötülük “şeytanlık” olarak kabul edildi.</p>



<p>Esasen şeytan; Hakka aykırı hareket eden ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışan her türlü gücün karakteristik adıdır.</p>



<p>Evet, hak yerine batılı, itaat yerine isyanı, düzen yerine azgınlığı, açık olmak yerine sinsi hareket etmeyi, yanıltıcı ve kışkırtıcı olmayı, hile ve tuzaklarla insanları adatmayı temel vazife edinen ve her türlü hayrı/iyiliği engellemeye çalışan tüm şerli varlıkların adı şeytandır. Mesela, yoksulları gözetmeyi istersiniz, şeytan hemen devreye girerek sizi fakir düşmekle korkutur. (2/268)</p>



<p>Kur’an’da şeytanın gücünün sınırlı, hile ve tuzaklarının zayıf olduğu haber verilmektedir. (4/76) Şeytanın bütün mahareti, insanları tahrik etmek ve kendi yoluna çağırmaktan ibarettir. (14/22) Şeytana uyup uymamak kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanın salih kişiler üzerinde bir etkisi yoktur. (15/39, 40) Dolayısıyla insanların yaptıkları kötülükler için şeytanı bahane etmeleri gerçekçi olmadığı gibi, Allah katında da herhangi bir değere sahip değildir.</p>



<p>Peki, Allah’a itaat etmeyen bir varlığı, Allah niçin kıyamete kadar yaşatır? Veya “Allah, niçin şeytana/kötülüğe izin verir” sorusunun cevabı, tek kelimeyle “imtihan”dır. Yüce Allah, sistemini iyilik ve kötülük, itaat ve isyan, üzerine kurmuştur. O’nun kainata yerleştirdiği sistem, sebep-sonuç ilkesi üzerinden yürür ve hiç kimseye eleştirme hakkı vermez; zira her şey/varlık O’nundur. İnsan, dünyaya sınav için geldiğinden ötürü (Mülk 2) Allah, hayırdan ve rahmetinden uzaklaştırdığı şeytana, insanoğlunu saptırmasına kıyamete kadar izin vermiştir.</p>



<p>İnsan, fıtrat (fabrika ayarları) olarak, iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti ile yaratılmıştır. İnsan tabiatının temel karakteristiği, iyilik ve kötülük kabiliyeti ile donatılmıştır.&nbsp; İyiliği veya kötülüğü tercih etme insanın kaderi olmuştur. Bundan hiç kimse kaçamaz. Tabi Allah, iyilikten yanadır; şeytan da kötülükten yanadır.</p>



<p>Allah, -imtihan gereği- insanın fıtratına hem fücur (kötülük yapma kabiliyeti) ve hem de takvaya ulaşma melekesini ilham etmiştir/kodlamıştır. (91/18) Allah, insana akıl ve irade vererek, elçiler gönderip kendilerine doğru yolu göstererek özgür bırakmıştır. Dileyen doğru yolu (İslamı) seçer; dileyen şeytani/nefsani duygularına esir düşerek yanlış yollara yönelir.&nbsp;</p>



<p>Allah-İblis diyaloğu da temsili bir anlatımdır. Bu anlatımda İblisin nesnel gerçekliğinden ziyade, vahyin ilk muhataplarının önceden bildiği kıssa/hikaye üzerinden mesaj verilmek istenmektedir. Verilen mesaj ise, insanın fıtratında mevcut olan iyilik ve kötülük (91/8) dürtüsünün çatışma halinde olduğunu hatırlatmaktır. Onun için Allah ile şeytan arasındaki diyaloğu, insanlar arasındaki karşılıklı konuşmaya benzetmek doğru değildir.</p>



<p>Allah’ın karşısında “ sana itaat etmiyorum; senin kullarını doğru yoldan saptıracağım; bana izin ver” diyen bir varlığı O yüce varlık (Allah) muhatap alır mı? Allah, sıradan bir insan gibi tasavvur edilebilir mi? Ayet ve kıssaları doğru anlamak için, önce Allah tasavvurumuzu ayetlere göre anlamak zorundayız. Aksi takdirde ne Allah’ı ne de diğer varlıkları doğru anlayamayız.</p>



<p>Şeytan denen varlığı genel olarak iki başlık (tür) altında değerlendirebiliriz; bunlardan biri, “dahili” yani, şahsın kendisinde bulunan nefsi, diğeri de “harici” yani, çevresindeki insanlardır. Başka yerlerde şeytan aramaya gerek yoktur. Her iki şeytan türünü de karakterinden tanıyoruz.</p>



<p>Birinci tür şeytan, insanın zihnine ve içgüdülerine (nefsine) kötülüğü fısıldayan şeytandır (50/16) ki o, takva sahibi insanlar üzerinde asla etkili olamaz. (15/39) O, iradesini doğru yönetemeyen, nefsine hakim olamayan insanlar üzerinde etkili olur.</p>



<p>Yani, insana sürekli vesveseler vererek kötülüğe sevk eden şeytan, insanın içindeki nefisten/dürtülerden başkası değildir. Kur’an’ın beyanıyla iyilikler Allah’tan, kötülükler insanın kendisindendir (4/79, 30/41) Öyle ki şeytan, insanın içinde ikinci bir şahıs gibi hareket etmekte, onu vesveseleriyle ele geçirmeye çalışmaktadır.</p>



<p>“Ne zaman şeytandan kötü bir düşünce seni dürterse, Allah’a sığın…”(7/200) Şeytanın dürtmesi, insanın aklını işletmeyerek içgüdülerinin kontrolüne girmesi ve insani tarafını bırakarak beşeri güçlerinin peşine takılmasını ifade eder.</p>



<p>İkinci tür şeytan ise, kişinin karşısındaki insanlardır. Fazlurrahman’ın dediği gibi, Kur’an, kötülük ilkesini iblis ve şeytan olarak kişileştirir. Bir çok ayette şeytanlar, mecazi olarak insanlar yerine kullanılır. Dolayısıyla şeytan, insanın rakibi ve düşmanıdır. Kur’an’da şeytanın tek bir varlık olmadığı, onun yandaşları ve ordusunun (kurum ve düzenlerin) olduğu (7/27, 26/95) haber verilmektedir.</p>



<p>“Münafıklar, inanmış olanlara rastladıkları zaman, inandık derler; lakin şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında, ‘biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyorduk’ derler” (2/14) ayeti, şeytanın insan anlamında kullanıldığına açık bir örnektir.</p>



<p>Yine, “her nebiye ins ve cin şeytanlarını düşman yaptık” (6/112) ayeti, şeytanlığın insanlara verilen bir sıfat olduğunu göstermektedir.</p>



<p>Ayrıca, Kur’an’da inkârcıların şeytanlarla beraber haşredileceği (19/68) ve dünyada bir arkadaş gibi onunla birlikte hareket eden kişinin kıyamet günü, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı” diyeceği ifade edilmiş olması (43/36-38), şeytanların bir kısmının insanlardan olduklarını göstermektedir.</p>



<p>Özetle belirtelim ki iblis/şeytan, bizim egomuzdur, nefsimizin doyumsuz halidir. Azgınlaşan hırsımız, kibrimiz, öfkemiz, şehvetimiz ve her türlü insanlık dışı eylemlerimizdir.</p>



<p>Evet, şeytan bizim savunma mekanizmamızdır, kabahatlerimizi yüklediğimiz günah keçimizdir. Nasıl ki kendimizi tezkiye etmek için tüm olumsuzlukları kadere yüklüyorsak, aynı şekilde hesap vermekten kaçmak adına her kabahatimizi ve suçumuzu maalesef “şeytan” denen varlığa yüklüyoruz; lakin bilinmelidir ki böyle bir savunma mekanizmanın Allah katında hiçbir kıymeti yoktur.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/seytan-neyimiz-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümmet Mi Daha Büyük Yoksa Millet Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 10:58:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Millet]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18533</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet kavramı en çokta kendini savunduğunu söyleyen yobaz laiklerden tiksiniyor olsa gerektir. Bireylerin kutsandığı yönetim sistemlerinin alternatifi olarak doğmuş olan Cumhuriyet galiba kendisinin bu kadar kutsanacağını bilseydi doğmazdı. Haddi zatında bireylerin bir ya da bir kısmının yüceltilerek tek adam zihniyetinin yıkılması üzerine tasarlanan bu kavram tam da bunun aksi için istihdam edilmiş ve edilmeye devam ediyor olmaktan kahroluyordur desek yanılmamış oluruz. Kurulduğu günden itibaren birilerini imtiyazlı kılmak üzere tasarlanmış ve birçok kavramın da kanına girilmiştir böylelikle. Bunlardan sadece ikisi olan Ümmet ve Millet kavramları üzerinde biraz duracağız. Bu iki kelimenin sözlükteki karşılıkları ile olması gereken tanımlarından bahisle piyasada hüküm süren cehalete bir kafa atmayı planlıyorum. Bununla beraber kelimelerin zamanla değişim, dönüşüm hatta anlamda daralma ya da genişleme yaşayabileceğinin de farkında olarak yazdığımızın bilinmesinde yarar olduğuna işaret edelim. Temel kaynak olarak önce Türk Dil Kurumunun sözlüğünü esas alacağız. Sonra da bu kelimelerin ana kaynağına doğru yol alacağız. Çünkü her iş her kelime her anlam aslına rücu eder. Ümmet’in TDK sözlüğündeki karşılığı. 1.Bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümü. 2.Müslümanlığa bağlı olan, Hazreti Muhammet’in yolundan giden Müslümanların tümü. Millet’in TDK sözlüğündeki karşılığı. 1.Benzer özellikleri olan topluluk. Ne anlarsınız şimdi siz bundan? Mesela bir peygambere bağlı olanlar olarak tanımlanan ümmet kavramının Kur’an’daki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet kavramı en çokta kendini savunduğunu söyleyen yobaz laiklerden tiksiniyor olsa gerektir. Bireylerin kutsandığı yönetim sistemlerinin alternatifi olarak doğmuş olan Cumhuriyet galiba kendisinin bu kadar kutsanacağını bilseydi doğmazdı. Haddi zatında bireylerin bir ya da bir kısmının yüceltilerek tek adam zihniyetinin yıkılması üzerine tasarlanan bu kavram tam da bunun aksi için istihdam edilmiş ve edilmeye devam ediyor olmaktan kahroluyordur desek yanılmamış oluruz. Kurulduğu günden itibaren birilerini imtiyazlı kılmak üzere tasarlanmış ve birçok kavramın da kanına girilmiştir böylelikle. Bunlardan sadece ikisi olan Ümmet ve Millet kavramları üzerinde biraz duracağız.</p>



<p>Bu iki kelimenin sözlükteki karşılıkları ile olması gereken tanımlarından bahisle piyasada hüküm süren cehalete bir kafa atmayı planlıyorum. Bununla beraber kelimelerin zamanla değişim, dönüşüm hatta anlamda daralma ya da genişleme yaşayabileceğinin de farkında olarak yazdığımızın bilinmesinde yarar olduğuna işaret edelim. Temel kaynak olarak önce Türk Dil Kurumunun sözlüğünü esas alacağız. Sonra da bu kelimelerin ana kaynağına doğru yol alacağız. Çünkü her iş her kelime her anlam aslına rücu eder.</p>



<p>Ümmet’in TDK sözlüğündeki karşılığı.</p>



<p>1.Bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümü.</p>



<p>2.Müslümanlığa bağlı olan, Hazreti Muhammet’in yolundan giden Müslümanların tümü.</p>



<p>Millet’in TDK sözlüğündeki karşılığı.</p>



<p>1.Benzer özellikleri olan topluluk.</p>



<p>Ne anlarsınız şimdi siz bundan? Mesela bir peygambere bağlı olanlar olarak tanımlanan ümmet kavramının Kur’an’daki kelimenin aslı Arapçadır ve bir zümre olarak kullanıldığını görürüz. Müminlerden bir zümre olarak geçtiği gibi tüm insanlığın bir ümmet olduğu anlamında da kullanılmıştır. Millet ifadesinde ise Müslümanlara hitaben babanız İbrahim’in milletisiniz diyor. Milletin parasıyla kurulmuş bir kurum olan TRT’nin ekranlarından ümmeti aşağılayacağım ve milleti yücelteceğim diye bar bağıran sunucunun cehaletinden çok hadsizliği zorumuz gitse de ne dediğini bile bilmeyenlerin milletin önüne çıkarılışının acısı daha ağır geliyor.</p>



<p>Millet ifadesi tüm insanlık tarihi boyunca iman edenleri özelde ise İbrahimî olan dinlerin tabiilerini bir bütün olarak sunuyor. Yani ümmet olarak kastettiği temel olarak bu olsa da yanlıştır. Çünkü ümmet bugünkü kullanımının aksine milletin zamansal olarak birlikteliğini vurgularken, millet ifadesi tarih, zaman ve mekân gözetmeden tüm Müslümanların bir ve bütün olduğunu ifade eder. Bu bağlamda cumhuriyet siyasi ümmet fikrinin bitmesine ya da zarar görmesine hizmet etmiş olsa da sunucunun kastettiği anlamda bir millet oluşumuna hizmet edememiştir. Çünkü kastedilen Türk Milleti ise en büyük sorunumuz da buradan başlıyor demektir. Benzer özellikleri olan topluluk tanımında Kürtler bu benzerliği büyük oranda sağladığı halde bu siyasi tanımla dışlanmış oluyor. Türkiye adı ile kurulmuş olan devletimize hangi duygu veya değerle bağlı kalmalarını bekleyebiliriz o halde.</p>



<p>Bu ayrıştıran, ötekileştiren ve özellikle dine karşı yürütülen savaşın bugüne kadar kazananı olmamış bilakis zararını görenler büyük bir kitle oluşturacak seviyeye ulaşmıştır. Bu kafayla Aleviliği, Kürtlüğü düşman sınıfına koyan hakim zümre zihinlerinin alt kısmındaki kuruluş yıllarının öjenizmine duygusal bir bağlılık ortaya koyduklarını göremeyecek kadar kör kütük vaziyetteler. Beyaz Türklerin yönettiği ve diğerlerinin onların keyfine hizmet ettiği bir şirket ülke istedikleri aşikâr. Tıpkı Amerika’da olduğu gibi. Almanya, İtalya, Yugoslavya, Şili ve hatta Rusya gibi ülkelerden test edilmiş sonucu belli olan bu hevesten de kolay vaz geçecek gibi görünmüyorlar.</p>



<p>Hâsılı kelam milletin ekranından millete yani özelde Türkiye genelde Müslümanlara had bildirme terbiyesizliği bireysel bir tutum değildir. Ve gereği yapıldıktan sonra bu zihniyete mensup olanların o kurumdan ekmeğine yağ sürmelerinin de önüne geçilmelidir. Bunlar o kurumun dizilerinde rol alıp ödül aldıktan sonra devlete kurşun sıkanlara adarken bu ödülleri canımız yanıyor. Şehitler adına, istiklal mahkemelerinin astırdığı koca âlimler adına vicdanımız kanıyor. Ümmet olmak ile millet olmak arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Çünkü Hz. Peygamber de ‘’Küfür tek millettir.‘’ derken Müslümanların tek bir millet olduğunu da ifade etmiş oluyor. Siyasi olarak ümmet kavramı neyi ifade ediyorsa yalın olarak millet kavramı da en az onu ifade eder. Onun için Kürtler benim kardeşimdir. Aleviler bu toprakların ayrılmaz bir parçasıdır.</p>



<p>Bizi biz yapan değerlerle, kelime ve kavramlarla savaşı bitmeyen bu aşağılık kompleksli insanların bu ülkeye ve bu halka yaptıkları yetti artık. Biz asil bir millet olarak hak ettiğimiz düşünce, inanç ve fikirle yaşamak istiyor ve milletimize, inancımıza hatta dünya insanlığına faydalı olayı imanî bir dava olarak görüyoruz. Bunu da elbette başaracağımızı biliyor ve bu yolda yılmadan çalışma azmimizi yeniliyoruz.</p>



<p>Vesselam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Örtünme ve Cinsellik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ortunme-ve-cinsellik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ortunme-ve-cinsellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 10:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Tesettür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18530</guid>

					<description><![CDATA[Baştan söylemem gerek: Kadının cinselliğine temas ettiğimden dolayı çok da memnun değilim. Ayrıca bu yazıda kadının cinselliğine değinmem kadını sadece cinsel bir varlık olarak gördüğüm anlamına asla gelmez. Meselenin böyle bir boyutu var ve bu şekilde gündem olduğu için böyle yazmak zorunda kaldım. (Görüyor musunuz ne hale geldik! Bu açıklamayı yapmak zorunda kalıyorum) Şöyle bir twiter dünyasına baktım; biraz da yazmama bu sebep oldu: Örtünmeye karşı ne kadar çok insan varmış meğer. Kur&#8217;an&#8217;da sadece örtü varmış, başörtüsü yokmuş, örtü de sadece göğüsleri kapatmakla ilgili imiş. Saçları göstermenin haramlıkla ve de cinsellikle hiç alakası yokmuş. Şayet saç kapatılacaksaymış erkek ve kadınların birlikte saçlarını kapatması gerekiyormuş vesaire. İnsan üzülüyor. Ne kadar savrulduk böyle&#8230; Temel meseleleri elifi görse merdek zanneden insanlar tartışma konusu yapıyor. Bizler de değinmek zorunda kalıyoruz. Kısaca ifade etmek isterim: 1. O dönemde zaten başörtüsü takılıyor. Başörtüsü yakalara doğru uzatılacak, göğüsler kapatılacaktır. Efendim, başı kapatma emri yok! Kur&#8217;an&#8217;ın salt mealini esas alırsan varacağın nokta burası tabii!! Hz. Peygamberin hanımları, kızları; sahabenin hanımları, kızları başın örtüleceğini anlamış ve hassasiyetle uygulamıştır. Sünnet bunu açıkça ortaya koyar. Herhalde bunlar ya meseleyi yanlış anlamış; ya da böyle olamayacağı için başörtü tarihselmiş! Çök şartları, sıcak ortam, toz toprak!! İyi ama ümmet sadece peygamberden bu yana &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Baştan söylemem gerek: Kadının cinselliğine temas ettiğimden dolayı çok da memnun değilim. Ayrıca bu yazıda kadının cinselliğine değinmem kadını sadece cinsel bir varlık olarak gördüğüm anlamına asla gelmez. Meselenin böyle bir boyutu var ve bu şekilde gündem olduğu için böyle yazmak zorunda kaldım. (Görüyor musunuz ne hale geldik! Bu açıklamayı yapmak zorunda kalıyorum)</p>



<p>Şöyle bir twiter dünyasına baktım; biraz da yazmama bu sebep oldu: Örtünmeye karşı ne kadar çok insan varmış meğer. Kur&#8217;an&#8217;da sadece örtü varmış, başörtüsü yokmuş, örtü de sadece göğüsleri kapatmakla ilgili imiş. Saçları göstermenin haramlıkla ve de cinsellikle hiç alakası yokmuş. Şayet saç kapatılacaksaymış erkek ve kadınların birlikte saçlarını kapatması gerekiyormuş vesaire.</p>



<p>İnsan üzülüyor. Ne kadar savrulduk böyle&#8230; Temel meseleleri elifi görse merdek zanneden insanlar tartışma konusu yapıyor. Bizler de değinmek zorunda kalıyoruz. Kısaca ifade etmek isterim:</p>



<p>1. O dönemde zaten başörtüsü takılıyor. Başörtüsü yakalara doğru uzatılacak, göğüsler kapatılacaktır. Efendim, başı kapatma emri yok! Kur&#8217;an&#8217;ın salt mealini esas alırsan varacağın nokta burası tabii!! Hz. Peygamberin hanımları, kızları; sahabenin hanımları, kızları başın örtüleceğini anlamış ve hassasiyetle uygulamıştır. Sünnet bunu açıkça ortaya koyar. Herhalde bunlar ya meseleyi yanlış anlamış; ya da böyle olamayacağı için başörtü tarihselmiş! Çök şartları, sıcak ortam, toz toprak!! İyi ama ümmet sadece peygamberden bu yana değil Hz. Adem&#8217;den bu yana bunu uyguluyor. Ne olacak? Olacağı şu: Yanlış anlamış, yanlış uygulamışlar! Biz ne yapalım!!! Çıplaklık kültürünün 100 yıllık bir tarihi var; doğruyu sadece batılı bulmuş, keşfetmiş, anlamış!!! İşte maalesef biz de buna yamanmaya çalışıyoruz!!</p>



<p>Diğer taraftan şunu da belirteyim: Allah &#8220;kat kat faiz yemeyin&#8221; buyurur. Bundan kat kat olmayan faizin yenilebileceği anlaşılmaz. Zira o dönemde faiz kat kat yeniliyordu; dolayısıyla bu ifade ile vakıa dile getirilmiş oluyor. Aynı şekilde o dönemde göğüsler açık şekilde oluyordu, vurgu göğüslerin kapatılması yönünde olmuştur. Bundan başın kapatılmayacağı anlaşılmaz. O zaten kapatılıyordur.</p>



<p>2. Batılılar kadını iyi anlamıştır. Ve kullanmasını bilmiştir. Kadın saçıyla, gözüyle, dudağı ile her yönüyle cinsel bir obje olarak kabul edilmiş, erkeklerin pazarına sürülmüştür. (Herkes ve hep böyle olmuştur demek istemiyorum. Genel olarak bakılırsa böyle olmuştur) Filmler, reklamlar, diziler bu empoze ile dolup taşmaktadır. Birey olma ve özgürlük adına kadın tüm kadınlığını ortaya dökmüştür.&nbsp; Bunlar görmezden nasıl gelinebilir? Kadın saçıyla cinsellik sunmaz nasıl denilebilir? Sadece şampuan reklamları bile saçın cinselliği teşhir edici tarafını ortaya koymaya yetmez mi? Başından tırnağına kadar kadın cinsel bir öznedir. Batılı bunu iyi keşfetmiş ve bunu metaya dönüştürerek kullanmasını bilmiştir. Burada cinsel obje ile cinsel özne arasını ayırt ediyorum. Kadının cinsel obje olması başkaları tarafından metalaştırılması, kullanılması ve istismar edilmesidir. Kadının cinsel özne olması varlığı itibariyledir. Yani kadın fıtraten cinsel bir öznedir. (Başta da söyledim elbette sadece bu değildir) Nitekim Allah &#8220;Kadınlara düşkünlük insanlara süslü gösterilmiş çekici kılınmıştır.&#8221; buyurur. Erkeklerin de elbette cinsel obje ve özne olma durumları vardır, ancak kadınlar kadar değildir. Zaten vakıa da bunu ortaya koymaktadır.</p>



<p>3. Kur&#8217;an kadının cinsel obje değil, cinsel bir özne olduğunu kabul ediyor, başkalarının onu kullanmaması için ona örtünmeyi emrederek saygınlık kazanmasını istiyor. İslam kadını asla cinsel bir obje olarak görmüyor ve müslümanlara bunu yasaklıyor. Tarih bunun şahididir. Örtünme, cinselliği uluorta ortaya dökmemektir. Örtünme, başkalarının bakışlarını kendi üzerine çekmemektir. İşte bu iffettir. İffet sadece namusu korumak olarak anlaşılıyor. Bu anlamı doğrudur ama dardır. İffet hem namusu korumak hem de tavrımız ve tarzımızla üzerimize gelecek bakışları engellemeye çalışmaktır.</p>



<p>Konu o kadar uzun ve hassasiyet gerektiren bir konu ki&#8230;.</p>



<p>Son olarak kadın fıtraten cinsel bir özne olduğuna göre cinselliğini nasıl ortaya koyacaktır? Bu da neticede bir gerekliliktir. İşte İslam, kadının cinselliğini sadece evlilik müessesesi ile yaşamasını ve sergilemesini istemektedir. Dolayısıyla ondan ne çıkar, bundan ne çıkar canım diyerek İslam&#8217;ın hükümlerini esnetmenin ve gevşetmenin anlamı yoktur. Resulullah ve ashabı nasıl uygulamışsa bu bizim için yeterlidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ortunme-ve-cinsellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Meal Okumayın” Demek, “Allah’ı Dinlemeyin” Demektir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Oct 2022 09:53:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18527</guid>

					<description><![CDATA[Bu hafta Fırat Üniversitesinde düzenlenen “İslam ve Medeniyet 2. Uluslararası Sempozyumda “Mealcilik Bir İhya Hareketi Mi” adlı sunumu dinledik. Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden katılarak sunum yapan bir hoca, özetle, “mealcilik az da olsa yararlı olmuş; ancak zararları çok daha fazla olmuştur” yargısında bulunarak, tehlikelerini dile getirdi. Bu sunumu dinledikten sonra, iki yıl önce yazdığım şu küçük makalenin yararlı olacağını düşünerek tekrar paylaşıyorum. Meal; Kur’an’ın tercümesi, Türkçeye çevrilmesi demektir. Çeviri ile Kur’an’ın deruni anlam dünyası bütünüyle ihata edilemediği için, “yaklaşık anlam” manasına gelen “meal” adını vermişlerdir. Evet, hiçbir çeviri Kur’an’a tam olarak “eşdeğer” değildir. Eşdeğeri olmadığından, her meal bir yorum olarak kabul edilir ve her yorum eleştiriye açıktır. Meal kavramını ilk defa Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif’i Kur’an’ı tercümeye ikna etme sadedinde kullandığı bilinmektedir. Kur’an mutlaka her dile çevrilmelidir; zira Allah, ayetleri okuyup anlayalım, üzerinde tefekkür ve tedebbür edelim, olaylardan ders çıkaralım diye indirmiştir. Dolayısıyla imkanı olan her Müslüman Kur’an’ı okuyup anlamak zorundadır. Zaten başta Kur’an olmak üzere bütün kitaplar anlaşılmak için var edilmiştir. Türkiye’de yaşayan biz Müslümanlar için Türkçeye çevrilmiş onlarca meal ve tefsir kitabı bulunmaktadır. Bu meal ve tefsirlerde kimi ayetlerin farklı anlam ve tefsire sahip olmaları doğal ve fikirde zenginlik olarak kabul edilmelidir. Dolayısıyla meal okurları, okudukları ayetleri mutlaklaştırmamalı, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu hafta Fırat Üniversitesinde düzenlenen “İslam ve Medeniyet 2. Uluslararası Sempozyumda “Mealcilik Bir İhya Hareketi Mi” adlı sunumu dinledik.</p>



<p>Yıldırım Beyazıt Üniversitesinden katılarak sunum yapan bir hoca, özetle, “mealcilik az da olsa yararlı olmuş; ancak zararları çok daha fazla olmuştur” yargısında bulunarak, tehlikelerini dile getirdi.</p>



<p>Bu sunumu dinledikten sonra, iki yıl önce yazdığım şu küçük makalenin yararlı olacağını düşünerek tekrar paylaşıyorum.</p>



<p>Meal; Kur’an’ın tercümesi, Türkçeye çevrilmesi demektir. Çeviri ile Kur’an’ın deruni anlam dünyası bütünüyle ihata edilemediği için, “yaklaşık anlam” manasına gelen “meal” adını vermişlerdir.</p>



<p>Evet, hiçbir çeviri Kur’an’a tam olarak “eşdeğer” değildir. Eşdeğeri olmadığından, her meal bir yorum olarak kabul edilir ve her yorum eleştiriye açıktır. Meal kavramını ilk defa Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif’i Kur’an’ı tercümeye ikna etme sadedinde kullandığı bilinmektedir.</p>



<p>Kur’an mutlaka her dile çevrilmelidir; zira Allah, ayetleri okuyup anlayalım, üzerinde tefekkür ve tedebbür edelim, olaylardan ders çıkaralım diye indirmiştir. Dolayısıyla imkanı olan her Müslüman Kur’an’ı okuyup anlamak zorundadır. Zaten başta Kur’an olmak üzere bütün kitaplar anlaşılmak için var edilmiştir.</p>



<p>Türkiye’de yaşayan biz Müslümanlar için Türkçeye çevrilmiş onlarca meal ve tefsir kitabı bulunmaktadır. Bu meal ve tefsirlerde kimi ayetlerin farklı anlam ve tefsire sahip olmaları doğal ve fikirde zenginlik olarak kabul edilmelidir.</p>



<p>Dolayısıyla meal okurları, okudukları ayetleri mutlaklaştırmamalı, başka meallerde başka anlamların olabileceğini de hesaba katmalıdırlar. Nihayetinde okunan bir meal, bir insanın ayetlerden anladığıdır ve onun yorumudur; bütünüyle Allah’ın istediği anlam olduğu iddia edilemez. Onun için mümkün olduğunca mealleri karşılaştırmalı okumakta fayda vardır.</p>



<p>Meal hakkında bu kısa açıklamadan sonra şimdi asıl soruya gelelim.</p>



<p>Hocanın biri “meal okumayın, imanınız sarsılır” diyerek, müminleri Allah’ın kitabını anlamaktan uzak tutmaya çalışmaktadır. Peki bu ve bu zihniyette olanlar, “ayetlerimiz size okunmadı mı” (Mü’minun 105) ilahi suale nasıl cevap vereceklerdir! Allah’ın ayetlerini okumak isteyenleri engellemenin ne denli ağır bir suç olduğunu bilmiyorlar mı?</p>



<p>Sizce bu hoca samimi olabilir mi? Olamaz, ikiyüzlüdür; çünkü kendisi sohbetlerinde ayetleri Arapça okuduktan sonra, mealini vermeye başlıyor. Yani, ayetleri anlamak ve anlatmak için meale (Türkçe çeviriye) başvuruyor. Kendisinin imanı da sarsılıyor mu acaba!</p>



<p>“Meal okumayın imanınız sarsılır” diyen meal karşıtı hocanın gerekçesi şudur: Osmanlı, Selçuklu ve Karahanlılar’da meal yoktu. Kendilerince yazdıkları mevlitleri vardı.” (Harika bir gerekçe!)</p>



<p>Kur’an’ın anlaşılması bizzat Allah tarafından istenmişken (Biz Kur’an’ı düşünüp anlayasınız diye Arapça bir hitabe olarak indirdik) ve bu emir dikkate alınarak onlarca meal ve tefsir yazılmışken, hangi hakla meal okumaya karşı çıkılır? Kur’an başka türlü nasıl anlaşılır? Kur’an’ı anlamak için meal okuyan samimi Müslümanlar nasıl “mealci” diye aşağılanır?</p>



<p>Maalesef, Allah’ın kitabının/hitabının anlaşılmasına yönelik tartışmalar bir türlü bitmek bilmiyor. Bazı çevreler, bilerek veya bilmeyerek onun etkisini itibarsızlaştırmaya bütün gücüyle devam etmektedir. Peki, ben soruyorum; uzmanları tarafından tercüme edilmiş Kur’an’ı, bir Müslümanın alıp okuması ve anlamaya çalışması niçin zararlı olsun? Arapçanın bütününe vakıf olmayan bir Müslüman, Allah’ın kitabını tercümelerden (meallerden) okumadan nasıl anlayacak ve nasıl uyarılacaktır?</p>



<p>Düşünün! “De ki bu Kur’an, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için bana vahyedildi…” (6/19) derken, muhatapları onu anlamadan nasıl uyarılacaklardır?</p>



<p>Kur’an’ın gönderiliş amacı dikkate alındığında, Arapçasından okuyup huzur duyan, ancak anlamından (mealinden) rahatsız olan bir toplumun Kur’an’la tanıştığı asla söylenemez. Meale (anlamaya) karşı çıkan, Kur’an’ın gönderiliş maksadını anlayamamıştır. Anlamadan okuyanlar, onun bir öğüt kitabı olduğunu söyleyemezler. Şayet söylüyorlarsa, bu samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür.</p>



<p>Sosyal medyada kimi meal düşmanlarını görüyoruz; “Kur’ancılar”, “Mealciler” diye ağızlarını açtıklarında sanki inkarcı, yalancı, iftiracı, aşağılık, büyük bir günah işlemiş kimseleri tarif eder gibi sorumsuzca davranmaktadırlar. Halbuki “Mealci” sıfatıyla kötülemek istediğiniz Müslüman kardeşleriniz, Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışarak Allah’ın emrini yerine getirmektedirler. Kimin adına konuşarak Kur’an’ı (dinini) öğrenmeye çalışanları tekfir edercesine kötülüyorsunuz? Bunu yapanlar sahiden Allah’ın emrine karşı çıktıklarının farkında değiller mi? (Yoksa bu bir proje mi? Bu proje kime yarar, ona bakmak lazım!)</p>



<p>Onun için diyorum ki içimizdeki bu fitne ateşini (projeyi) görelim. Başta Elmalılı Hamdi Yazır olmak üzere meal yazanlar, eğlence olsun diye Allah’ın Kitabını Türkçeye çevirmediler. Allah’ın “anlayasınız diye size bu Kitab’ı indirdik” beyanını dikkate alarak çevirdiler.</p>



<p>Kur’an’ı meallerden okuyup anlamaya çalışanları bırakın kötülemeyi, takdir etmemiz gerekir. Çünkü Allah’ın bizden istediği anlayarak okumaktır. Dolayısıyla Kur’an Arapçasını bilmeyenlerin, yazılan meallerden okuyup anlamaya çalışması kadar doğal bir iş yoktur. Onun için hiçbir samimi Müslüman meal okumaya karşı çıkamaz. “Mealciler” sıfatıyla kimseyi itham edemez.</p>



<p>Meal okumaya karşı çıkanların endişeleri ve iddiaları “Resulullah as’ın devre dışı bırakılması” ise, bu endişe ve iddia asla haklı olamaz; zira Resulullah’ı en iyi tanıtan ve ona itaat edilmesi gerektiğini söyleyen Kur’an’dır. Dolayısıyla Resulullah as’ı Kur’an’dan tanıyan kimse, onu asla devre dışı bırakamaz.</p>



<p>Resulullah as’ın ciddiye alınmaması ve bir “postacı” gibi gösterilmesi tartışmaları üzerinden meal okuyanlara saldırmak ve faturayı onlara çıkartmaya çalışmak asla kabul edilir bir durum değildir. Esasen faturayı meal okuyanlara çıkartanlar, -bilerek veya bilmeyerek- faturayı Kur’an’a (Allah’a) çıkartmış olurlar. Bu kafaya (zihniyete) göre, Allah öyle bir hitabe (metin) göndermiş ki okuyanın aklı karışıyor ve Resulullah as’a düşman kesiliyor!</p>



<p>Elbette başka alanlarda olduğu gibi Kur’an’ı anlama konusunda da kimi ayetleri kendi ideolojik emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışanlar olacaktır. Veya yeterli altyapıya, usul ve donanıma sahip olmadan “ahkam kesenler” olacaktır. Bunlar var diye Kur’an’ı anlama çabamızdan vaz mı geçeceğiz!</p>



<p>Hayır, asla! İfrat ve tefrite kaçan yorumlar varsa, bu yorumlara karşı “doğru ve maksada uygun yorumlar” yapılır ve sahipleri güzel bir üslupla uyarılır. Yani uyarılması gerekenler, her meal ve tefsir okuyanlar değil, İfrat ve tefrite kaçıp ayetlerden yanlış yorumlar ve ideolojik çıkarlar sağlamaya çalışanlar olmalıdır.</p>



<p>Özetle belirtmek isterim ki hiç kimse tarikatının, grubunun, cemaatinin paradigmasıyla hareket ederek, “Kur’an’ı anlama çabasında olanlara” söz söyleme hakkına sahip olamaz; zira Kur’an’ı anlamayı Allah emretmekte ve üstelik anlamasını kolaylaştırmaktadır: “Biz bu Kur’an’ı öğüt almak isteyenler için kolaylaştırdık. Niçin düşünmüyorsunuz!” (Kamer 17)</p>



<p>Onun için Allah’ın emrettiği bir görevi yerine getirenlerin (Kur’an’ı anlamaya çalışanların) imanı asla sarsılmaz; bilakis okuyup anlamaya çalışan müminlerin imanları artar; ama Kur’an’a “anlaşılmayan ve saptıran kitap” muamelesi yapan ve kendileri meal okudukları halde başkalarına reva görmeyen samimiyetsiz ve ikiyüzlülerin de nifakı artırır.</p>



<p>Herkes bilmelidir ki “meal okumayın” diyenler, esasen “Allah’ı dinlemeyin” demektedirler. Niyetleri ne olursa olsun, sonuçta insanları Allah’ın hitabından uzaklaştırmaktadırlar. Resulullah’ı devre dışı bırakanlarla mücadele etmek istiyorlarsa, lütfen Kur’an mealini kendilerine malzeme yapmasınlar. Bilsinler ki Kur’an meali, insanları Resulullah’tan uzaklaştırmaz; aksine onu en doğru şekilde tanıtır.</p>



<p>“Biz, Kuran’ı düşünüp anlayasınız diye Arapça okunan bir hitabe olarak indirdirk.” (Yusuf 2)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/meal-okumayin-demek-allahi-dinlemeyin-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Âdem ve Hz. Havvâ: Sadece İki Cinsiyet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hz-adem-ve-hz-havva-sadece-iki-cinsiyet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hz-adem-ve-hz-havva-sadece-iki-cinsiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Oct 2022 14:58:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18490</guid>

					<description><![CDATA[يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثٖيراً وَنِسَٓاءًۚ (Nisa 4/1) &#160;“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve o nefisten de eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.” Açıklama Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’dan sıkça bahsedilmesinin hikmeti sadece onların ilk insanlar olduğunu bildirmek değil, insan cinsinin erkek ve kadın cinsiyetinden ibaret olduğunu açıklamaktır. Buradan mülhem kelam-fıkıh edebiyatında insan cins, kadın ve erkek onun türleri kabul edilmiştir. (bk. Cağfer Karadaş, Kelam Düşüncesinde Evren ve İnsan, s. 101-107) Evrim düşüncesinin aksine Yüce Allah, Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’yı en baştan insan olarak yaratmış ve insan neslinin çoğalmasını ve devamını iki karşı cinsin birlikteliğine bağlamıştır. Hz. Peygamber’in “Allah Âdem’i onun kendi suretinde yaratmıştır” (Buharî, İsti’zân 1) hadîsi de bunu desteklemektedir. Buna göre insan bir başka varlıktan dönüşerek değil, daha baştan insan suretinde yaratılmıştır. Her ne kadar kişisel farklılıklar olsa bile ilk insanlar olan Hz. Adem ve Havva’nın sureti neyse sonraki insanların suretleri de odur. Ayrıca bu sözün “yüze vurulmasının yasaklanmasının” gerekçesi kılınması, yüzün insanı temsil etme özelliği dolayısıyladır. (bk. Ebü’l-Muîn Nesefî, Tabsıratü’l-edille, I, 175; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l-kavâsım, s. 203) Bir başka hadîste “Cennete girecek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثٖيراً وَنِسَٓاءًۚ</p>



<p class="has-text-align-right">(Nisa 4/1)</p>



<p>&nbsp;“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve o nefisten de eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.”</p>



<p><strong>Açıklama</strong></p>



<p>Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’dan sıkça bahsedilmesinin hikmeti sadece onların ilk insanlar olduğunu bildirmek değil, insan cinsinin erkek ve kadın cinsiyetinden ibaret olduğunu açıklamaktır. Buradan mülhem kelam-fıkıh edebiyatında insan cins, kadın ve erkek onun türleri kabul edilmiştir. (bk. Cağfer Karadaş, <em>Kelam Düşüncesinde Evren ve İnsan</em>, s. 101-107)</p>



<p>Evrim düşüncesinin aksine Yüce Allah, Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’yı en baştan insan olarak yaratmış ve insan neslinin çoğalmasını ve devamını iki karşı cinsin birlikteliğine bağlamıştır. Hz. Peygamber’in “Allah Âdem’i onun kendi suretinde yaratmıştır” (Buharî, İsti’zân 1) hadîsi de bunu desteklemektedir. Buna göre insan bir başka varlıktan dönüşerek değil, daha baştan insan suretinde yaratılmıştır. Her ne kadar kişisel farklılıklar olsa bile ilk insanlar olan Hz. Adem ve Havva’nın sureti neyse sonraki insanların suretleri de odur. Ayrıca bu sözün “yüze vurulmasının yasaklanmasının” gerekçesi kılınması, yüzün insanı temsil etme özelliği dolayısıyladır. (bk. Ebü’l-Muîn Nesefî, Tabsıratü’l-edille, I, 175; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Avasım mine’l-kavâsım, s. 203)</p>



<p>Bir başka hadîste “Cennete girecek olanlar Âdem’in yaratıldığı surette gireceklerdir” (Buharî, Enbiyâ 1) buyrulması insanın doğallığının korunmasına işarettir. Demek ki inkâr, isyan ve günah insan doğasına aykırıdır ve fıtratı bozan işlerdir. Bu yanlışlardan kurtuluş ancak Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın yaşadığı pişmanlık ve tövbe tecrübesiyle mümkündür. Dünya hayatı süresinde küfürden, günahtan ve hatadan dönüş her zaman mümkün ve makbuldür. &nbsp;Çünkü Yüce Allah insana umut, rahmet ve bağışlama kapasını hep açık tutacağını bildirmiştir (Zumer 39/53).</p>



<p>Ayette “Hz. Âdem’in eşinin aynı nefisten yaratılmasını” bazı âlimler Hz. Âdem’le Hz. Havvâ’nın “aynı cinsten ve aynı cevherden yaratılmış olması” şeklinde anlamışlardır (bk. Matürîdî, <em>Te’vilât</em>, III, 103; Razî, <em>et-Tefsîrü’l-Kebîr, </em>IX, 161). Demek ki Hz. Âdem ve Hz. Havvâ insan cinsinin zıt cinsiyetleri olarak yaratılmışlardır. Buradaki ifadeyi “aynı özden yaratma” şeklinde anlamak da mümkündür. Hadislerde geçen Hz. Havvâ’nın “eğe kemiğinden yaratıldığı” şeklindeki ifade kadının ince ruhluluğuna ve duygusal kırılganlığına yönelik benzetme olarak düşünülebilir. Zira bir başka hadîste “Kadınlar eğe kemiği gibidir, kendinize göre düzeltmeye kalkışırsanız kırarsınız” (Buharî, Nikâh 80) buyurulmaktadır. Zaten kadınla erkek arasındaki en temel farklılık biyolojik ve psikolojik bakımdandır. Bu iki temel farkı ortadan kaldırmak imkânsızdır, görmezden gelmek veya inkâr etmek de gözünü yumup güneş yok demek gibidir. Çünkü bu farklılıklar, kadın ve erkeğin doğal yapıları ve halleridir. Demek ki kadın ve erkek iki farklı/zıt cinsiyet olarak aynı özden yaratılmışlardır. Ayetin devamında insanın üremesinin ve çoğalmasının bu ikisi vesilesiyle gerçekleştiğinin belirtilmiş olması da bu doğal yapıya işarettir.</p>



<p>Sonuç olarak insan cinsinin devamı, iki cinsiyetin varlığına ve birlikteliğine bağlıdır. Cinsiyetsizlik veya üçüncü bir cinsiyet iddiası hem temelsiz hem de insan doğasına aykırıdır. Çünkü doğal insan üremesi, mucizevî olan Hz. Âdem, Hz. Havvâ ve Hz. Îsâ’nın yaratılışları hariçte tutulursa, karşı cinsiyetlerin birlikteliğiyle mümkündür. Bu birlikteliğin meşru zemini ise doğal ve hukukî aile yapısıdır. İnsanlık tarihindeki ilk aile de Hz. Âdem ve Hz. Havvâ tarafından kurulmuştur. Bu gerçeğin aksini savunmak ve gerçekleştirmeye kalkışmak hem aile kurumunu tahrip etmek hem de insanlığın geleceğine dinamit koymak anlamına gelir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hz-adem-ve-hz-havva-sadece-iki-cinsiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ın Maksat ve Misyonu, Sorun Çözmektir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuranin-maksat-ve-misyonu-sorun-cozmektir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuranin-maksat-ve-misyonu-sorun-cozmektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Mar 2022 11:59:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18174</guid>

					<description><![CDATA[“Sana bu kitabı, her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (16/89)  Bugünkü makalemizi, bir arkadaşımızın isteği üzerine Kitap’ın (Kur’an’ın) mahiyetine ayırdık. Kur’an, mahiyeti itibariyle geniş bir muhtevaya sahiptir; ancak ana hatlarıyla “haber” ve “inşa” olmak üzere iki kısımda toplamak mümkündür. Haber; gerekli bilgiyi ve nelerin var olduğunu belirtirken; inşa da neyin nasıl yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Evet, Kur’an, bir yandan “varlık” hakkında insanlara gerekli olan bilgiler vermekte, diğer yandan da insanların neler inşa etmesi gerektiğini tafsilatlı bir şekilde bildirmektedir. Başta şunu belirtelim ki Kur’an’a icmalen (külli olarak) inanmada Müslümanlar arasında hiçbir sorun yoktur. Müslümanım diyen her insan, Kur’an’ın bütününe (icmalen) kısa bir biçimde, toptan inandığını her fırsatta rahatlıkla dile getirir; ancak ayetleri tafsilatlı, yani her bir ayeti detaylı bir şekilde okuyup anlama hususunda durum değişir. O durumda, binlerce farklı fraksiyon/hizip meydana çıkar. O bakımdan, “Kur’an’a gidelim”, “hakem Kur’an’dır” demekle sorun çözülmüyor. Müslümanlar arasında Kur’an’la ilgili iki temel sorun yaşanmaktadır: 1) Kur’an’ın yeterliliği sorunu, 2)Kur’an’ın anlaşılma sorunu&#160; Kur’an’ın yeterli olup olmadığı, yani, İslamı anlamak için Kur’an’ın yanı sıra başka kaynaklara ihtiyaç olup olmadığı konusunda (daha önceki makalemde üzerinde durmuştum) kısaca şunu belirtelim ki külli anlamda Kur’an, her şeyin bilgisini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Sana bu kitabı, her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (16/89) </p>



<p>Bugünkü makalemizi, bir arkadaşımızın isteği üzerine Kitap’ın (Kur’an’ın) mahiyetine ayırdık.</p>



<p>Kur’an, mahiyeti itibariyle geniş bir muhtevaya sahiptir; ancak ana hatlarıyla “haber” ve “inşa” olmak üzere iki kısımda toplamak mümkündür. Haber; gerekli bilgiyi ve nelerin var olduğunu belirtirken; inşa da neyin nasıl yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Evet, Kur’an, bir yandan “varlık” hakkında insanlara gerekli olan bilgiler vermekte, diğer yandan da insanların neler inşa etmesi gerektiğini tafsilatlı bir şekilde bildirmektedir.</p>



<p>Başta şunu belirtelim ki Kur’an’a icmalen (külli olarak) inanmada Müslümanlar arasında hiçbir sorun yoktur. Müslümanım diyen her insan, Kur’an’ın bütününe (icmalen) kısa bir biçimde, toptan inandığını her fırsatta rahatlıkla dile getirir; ancak ayetleri tafsilatlı, yani her bir ayeti detaylı bir şekilde okuyup anlama hususunda durum değişir. O durumda, binlerce farklı fraksiyon/hizip meydana çıkar. O bakımdan, “Kur’an’a gidelim”, “hakem Kur’an’dır” demekle sorun çözülmüyor.</p>



<p>Müslümanlar arasında Kur’an’la ilgili iki temel sorun yaşanmaktadır:</p>



<p>1) Kur’an’ın yeterliliği sorunu,</p>



<p>2)Kur’an’ın anlaşılma sorunu&nbsp;</p>



<p>Kur’an’ın yeterli olup olmadığı, yani, İslamı anlamak için Kur’an’ın yanı sıra başka kaynaklara ihtiyaç olup olmadığı konusunda (daha önceki makalemde üzerinde durmuştum) kısaca şunu belirtelim ki külli anlamda Kur’an, her şeyin bilgisini vermiştir (6/38); yeterlidir ve mucizeler beklemeye gerek yoktur. (29/51) Yani, “ilkesel anlamda -insanların nelere inanması, neleri yapması ve nelerden uzak durması hakkında- her türlü açıklama yapılmıştır ve insanların, Allah katında o kitaptan hesaba çekilecekleri bildirilmiştir. (43/44)</p>



<p>“Kur’an’ın anlaşılması” ile ilgili her ne kadar Allah, “o apaçık bir kitaptır” buyurmuş olsa da tarih boyunca yüzlerce ayet farklı anlaşılmış ve Müslümanlar arasında akideye taalluk edecek derecede tartışmalar yaşanmış, halen yaşanmaktadır.</p>



<p>Kur’an metninin kimi ayetlerini farklı anlamanın temel nedeni, insanların sahip olduğu bilgi, kültür ve kapasitenin farklılığı ile birlikte, hitap olarak inen ayetlerin, yazılı metne dönüşmüş olmasıdır. Resulullah aramızda yaşamış olsaydı, anlaşılmayacak hiçbir ayet kalmazdı. Demek ki işin/hayatın doğası gereği, farklı yorumlar ve anlaşılmalar olacaktır. İnkara götürmediği sürece yorum zenginliği olarak kabul etmekten başka çaremiz yoktur.</p>



<p>Sıradan bir metin bile, çoğu zaman izaha muhtaçtır. Bir iki asır önce Osmanlıca yazılmış şiir ve metinleri düşünelim! Günümüzün insanları onları ne kadar doğru anlayabilmektedir! Kur’an ayetleri (metinleri) de böyledir; çoğunun tefsir ve tevile ihtiyacı vardır. Demek ki bir metnin yeterli oluşu ayrı, anlaşılması ayrıdır. Sonra, bir metnin kendi çağındaki insanlar tarafından anlaşılması farklı, daha sonraki çağlarda yaşayan insanlar tarafından anlaşılması farklıdır. O bakımdan, Kur’an’ın, her zaman uzmanları tarafından –tarihsel bağlam dikkate alınarak- detaylı ve tafsilatlı bir şekilde izah edilmesi temel bir ihtiyaçtır.</p>



<p>Kur’an’ın doğru anlaşılması için, öncelikle belirlenen temel ilkeleri ve bu ilkelerin temel maksadını ortaya çıkarmak gerekir. Tabi,&nbsp; bu temel ilkeleri sahih bir şekilde ortaya çıkarmak için salim bir akıl, mantık, kıyas, tecrübi bilgi ve bilim/deney faal halde olması gerekir. Kur’an, bu evrensel ilkeler ışığında anlaşılıp uygulanması halinde yanlış anlaşılmalar yok denecek seviyeye inecektir; zira ayetler ne anlatırsa anlatsın, kimlerden söz ederse etsin, verdiği mesajlar evrenseldir ve belirtilen ilkeler kapsamındadır.</p>



<p>Şimdi, Kur’an’ın belirlediği temel/evrensel ilkelere birkaç örnek verelim.</p>



<p>1.Tevhit ve ibadet ilkesi: Kur’an, her insanın şirk koşmadan Allah’a inanması ve sadece O’na kulluk etmesini ilkeleştirmiştir. “Sizin Allah’tan başka ilahınız yoktur; sadece O’na kulluk ediniz.”</p>



<p>2. Hak ve adalet ilkesi: Kur’an, her varlığın hakkına kavuşması ve zarar görmemesi gerektiğini ilkeleştirmiş (yasallaştırmış) ve gereğini de insanlara bırakmıştır.</p>



<p>3. Ehliyet ve liyakat ilkesi: Kur’an, sosyal hayatta her ne meslek/iş icra edilirse edilsin, ehil ve layık olma zorunluluğu getirmiştir. İşinin ve mesleğinin hakkını vermeyenlerin vebali/zararı büyük olacağını bildirmektedir.</p>



<p>4. Merhamet ve emanet: Kur’an, zulme uğramış, işsiz, güçsüz,&nbsp; aç ve açıkta kalmış, zavallı ve acınacak duruma düşmüş mustaz’aflara merhamet edilmesini, onlara acıyıp hizmet ve yardım edilmesini ilkeleştirmiştir.</p>



<p>5. Meşveret ve hesenat: Kur’an, insanların dünyevi işlerini istişare ile yürütmesini ve sürekli iyilikten yana hareket etmesini istemektedir.</p>



<p>6. Kur’an’ın maksadı ve misyonu, sorun üretmek değil, öğüt verip sorunları çözmektir. Yani insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartmak, barış ve huzur ortamı sağlamaktır. Kur’an’ın bu ilkesini dikkate almayanlar, Kur’an’ı anladığını söyleyemezler. Bir toplumda Müslümanlar arasında sorunlar varsa ve bu sorunlar Kur’an nuruyla çözüme kavuşturulmuyorsa, o Müslümanların Kur’an’a bağlılıkları sadece boş/kof bir iddiadır; hiçbir kıymeti yoktur. Kur’an’ın nuru&nbsp; (kandili, ışığı) ile hayatlarını aydınlatmayanların, kandil kutlamaları da anlamsız, ciddiyetsiz bir iddiadan başka bir şey değildir.</p>



<p>Bilinmelidir ki Müslümanların, Kur’an’a dönük tarih boyunca karşı karşıya kaldığı sorunlar, esasen yapısal (ilkesel) sorunlardır. Kur’an, bu evrensel ilkeler ışığında anlaşılıp uygulanmadıkça, toplumun sorunları çözülmeyecek ve dolayısıyla sorunlar bitmeyecektir.</p>



<p>Öyle ise, Allah resulü insanları nasıl ki sadece vahiy ile uyarıp (21/45), toplumun sorunlarını vahyin öğütleriyle (ışığıyla) çözmüş ise, inananlar da birbirlerini –başkalarının söylemleriyle değil- Resulullah gibi vahiyle uyararak sorunları çözmeleri gerekir. Kur’an mesajlarını bırakıp yerine başka kaynakların mesajlarıyla meşgul olanlar, Resulullah’ın mirasına (sünnetine) sahip olamayacakları gibi, Müslümanların sorunlarını da çözemeyeceklerdir.</p>



<p>Hülasa, Kur’an’ı ilke, maksat ve misyon temelinde; ön yargılardan uzak, salim akıl faal hale getirilerek ve tarihsel bağlam dikkate alınarak samimiyetle tercüme edilip okunduğu takdirde, mesajının daha kolay anlaşılacağına, istenen öğüdün alınacağına ve sorunların da çözüleceğine inanıyorum; zira Kur’an, öğüt almak isteyenler için kolaylaştırılmıştır.</p>



<p>&nbsp;“Gerçek şu ki öğüt alınsın diye biz Kur’an’ı kolaylaştırdık; niçin (Kur’an’a kulak vererek) öğüt almıyorsunuz?” (Kamer 17)</p>



<p>Kur’an’ın kandili (nuru, ışığı) ile yolunu aydınlatanlara ne mutlu!</p>



<p>Selam ve Muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuranin-maksat-ve-misyonu-sorun-cozmektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
