<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>işçi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/isci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Dec 2022 12:31:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>işçi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Sendikadan Gönülden Kopuş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2022 12:31:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18592</guid>

					<description><![CDATA[Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım. Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi. Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım.</p>



<p>Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi.</p>



<p>Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan bir korku ve mesafeyle ilişkiler sürdürülüyor. Olumsuz süreçler yürütülürken teşkilata hasbel kader girmiş ve teşkilat ahlakını özümsememiş kişilerce yapılan itibarsızlaştırma çalışmaları karşısında sessiz kalmayı tercih eden eski ve yeni yönetim ile ya da meseleyi kendi zaviyesinden ele alan genel merkez ile hiçbir gönül bağımız kalmamış olsa kimse şaşmaz sanıyorum. Ona rağmen üye yaptığımız onlarca belki yüzlerce insanın gözünün içine baka baka bu teşkilatla olan organik bağımızı kesemiyoruz.</p>



<p>Yaşanan olumsuzlukları dillendiremiyoruz. Sanki dut yemiş bülbül gibi köşemizde oturuyoruz. Ne yerel anlamda ne de genelde bizi yeterince hatta doğru bir biçimde temsil etmeyi bile başaramayan, üye olsun da ahlakı, çizgisi ne olursa olsun diye yönetici yapılanların ayaklarının altına atılan üyelerden haberdar olup ta bir şey yapılmadığına şahit olmak ağırımıza gidiyor. Sendikanın bir şekilde bir yerinden tutunarak kendisine görev devşirenlerin, ya da sendikayı kullanarak bir yerlere gelenlerin yanlışlarına göz yummaktan adeta sosyal kör olduk. Her yanlışı tecviz ya da izah edebilen akılları gördükçe kendi aklımızı yetersiz kendi ahlakımızı sahabe ahlakı sanacak hale geldik.</p>



<p>Artık on binlerle ifade edilen istifalardan vaz geçtik. Gönülden kopanların yüzbinler düzeyinde olması bile bizi şaşırtmıyor. Kendi yerini sağlamlaştırmak için karşısındakine iftira edenlerle hain diyenlerin aynı hiza olduklarını düşünmek pek te zor olmasa gerektir. Kendi ellerimizle büyüttüğümüz kendi teşkilatımızdan utanır hale geldik. İstifa edenlerin yerine yeni üye alabilirsiniz belki ya gönülden kopanlar. Onları tekrar kazanabilecek misiniz? Mümkün değil. Bu davaya olan inancı zedelediği gibi muhatapların size olan güveni ve teşkilatın saygınlığı berhava olmaz mı? Kime ne söylesek ne anlatsak boş. Herkes kendi hesabının peşinde. Tepeden tırnağa ben salim olayım da gerisi ne olursa olsun zihniyetiyle hareket eden bir teşkilatta yaşananların düzelmesi adına konuşmak en büyük mesele haline gelmişken ne söylesek boş.  </p>



<p>Gönülden koptuktan sonra elde kalan üyelik formu bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade eder mi bilmem ama istifa etmekten korkmuyoruz. Hadi gidelim dedik. Nereye gideceğiz? Olduğu günden bizim değerlerimizle savaşanlarla ve alanda muhataplarımızı sakındırdığımız, yıllarca mücadele ettiğimiz yerlere mi gidelim. Kendi teşkilatımız bizim gözümüzü oyacak hale gelmişken onlar bizi gülle mi karşılayacaklar. Ya de her kopanın oluşturduğu sayısı bile tam bilinmeyen yeni adreslere mi atacaksınız bizleri. İnandığımız değerleri beraber savunduğumuz kardeşlerimizden ayrı düşmemizi tercih edenler, bunu arzulayanlar olabilir. Gidenlerin ardından zaten belliydi gibi peşinci, ya da hiçbir beklentisi olmasa bile beklediğini bulamadığı yaftasıyla cümleler kurulması kardeşlik hukukuna sığar mı?</p>



<p>Eyleme beraber gidip dönüşte aynı çay ocağında dertleştiğimiz, dar gününde evinde ziyaret ettiğimiz, düğününde cenazesinde beraber olduğumuz dava kardeşlerimizin arasına girmek olmaz mı bu? Bunu hangi vicdan kabul eder. Nasıl olsa benim işime yaramaz diye kenara ittikleriniz daha düne kadar bir tane bile üye olmayan okullara gidenler ve okullarda terslenircesine dışlanan arkadaşlarınız değiller mi? Kendi cebinden harcamalar yaparak sendikal çalışmalar yapan ağabeylerle yolarını ayırsınlar mı isteniyor. Sözün bittiği yerde iki yol çıkar karşıya. Ya yıllarca beraber hayalini kurdukları büyütmek için ter döktükleri teşkilata veda etmek ya da bir şekilde iyiliğin temini için istikamet uyarısı yapmak.       </p>



<p>Bizi üye yapanlardan, taşıdıkları manevi olgunluktan, kardeşlik hukukunun gözetilmesine dair sohbetlerden, üyeye karşı nezaket, saygı ve değer vermekten bahseden kurucu iradeden utanıyoruz. Üye yaptığımız insanlardan, teşkilatımız adına onlara verdiğimiz sözlerden ya da güvencelerden utanıyoruz. Bugün olmuş hâlâ teşkilat yüzünden çektiğimiz sıkıntılara rağmen gidecek bir yer aramıyorsak biz inandığımız değerler merkezinde ortaya çıkabilecek bir umudu taşımamızdan başka bir sebep yok. Tüm gönül bağları kopmuş olsa da kifayetsiz muhterisler teşkilatı doldurmuş olsa da hayır ben değil şu arkadaş daha layıktır diyecek bir iradeyi ortaya koyacak feraset kalmamış olsa da hala ümitvâr olmayı seçiyoruz.</p>



<p>Gidenlere kurulan cümlelerle kalıp umudunu koruyanlara aynı acı sözler söylendiğine göre ne diyelim.</p>



<p>‘’Söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil.’’</p>



<p>Allah serencamımızı hayreylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sendikanın Emekçileri / Emeklileri: Şölen Demokrasisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2022 13:28:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[emekçi]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18501</guid>

					<description><![CDATA[Sendikalar hak arayışı için kurulmuş birer örgüt olsa da haksızlığa uğrayanların oluşturduğu bir hak mücadele organizasyonu olsa da kendi mağdurlarının hakkının ne olacağı sorusu havada kalmıştır. Teşkilatların içinde ve nihayetinde başında olanların oluşturduğu bu türden hak kayıpları ya da hak edilmemiş tutumlar için hesap sorulmamaktadır. Üyesi lehine çalışırken oluşturduğu ötekine yönelik haksızlıklar olduğu kadar üyeleri içinden birileri alternatif bir fikir, eylem ya da tavır ortaya koyduğu zaman ona yönelik yapılan resmi ve gayri resmi tecavüzlerin tamamı ya hasıraltı ediliyor ya da gerçekten yok ediliveriyor. Hukuksuzluk yok edilemiyorsa muhatap yok ediliyor çeşitli yöntemlerle. Yıllar önce beyefendiliği ile maruf bir sendika üyesi kendi teşkilatlarında akandan elen istek ve mevcut yönetim hakkındaki şikâyetler dolayısıyla bir değişim ihtiyacı olmuş ancak mevcut başkan o şahsı istenmeyen adam ilan ederek piyasadan silmişti. Biz de bu durumu ibretle izlemiş ve bu ve benzeri şeyler bizim teşkilatımızda olmaz demiştik. Erken konuşmuşuz hem de ağır bir yanılgıya sebep olacak kadar erken. Şimdilerde özellikle Eğitim Bir Sen de seçim dönemi. Demokrasi şöleninden şölen demokrasisine geçişle yürütülen bir süreç. Aman şunlar olmasıncılar ile biz olunca işler düzelcekçiler arasında bir yarış. Her birini kastedersek haksızlık yapmış oluruz elbette ama al birini vur ötekine vaziyeti de ayrı bir garabet bence. Şimdi yürütenle ben &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sendikalar hak arayışı için kurulmuş birer örgüt olsa da haksızlığa uğrayanların oluşturduğu bir hak mücadele organizasyonu olsa da kendi mağdurlarının hakkının ne olacağı sorusu havada kalmıştır. Teşkilatların içinde ve nihayetinde başında olanların oluşturduğu bu türden hak kayıpları ya da hak edilmemiş tutumlar için hesap sorulmamaktadır. Üyesi lehine çalışırken oluşturduğu ötekine yönelik haksızlıklar olduğu kadar üyeleri içinden birileri alternatif bir fikir, eylem ya da tavır ortaya koyduğu zaman ona yönelik yapılan resmi ve gayri resmi tecavüzlerin tamamı ya hasıraltı ediliyor ya da gerçekten yok ediliveriyor. Hukuksuzluk yok edilemiyorsa muhatap yok ediliyor çeşitli yöntemlerle.</p>



<p>Yıllar önce beyefendiliği ile maruf bir sendika üyesi kendi teşkilatlarında akandan elen istek ve mevcut yönetim hakkındaki şikâyetler dolayısıyla bir değişim ihtiyacı olmuş ancak mevcut başkan o şahsı istenmeyen adam ilan ederek piyasadan silmişti. Biz de bu durumu ibretle izlemiş ve bu ve benzeri şeyler bizim teşkilatımızda olmaz demiştik. Erken konuşmuşuz hem de ağır bir yanılgıya sebep olacak kadar erken. Şimdilerde özellikle Eğitim Bir Sen de seçim dönemi. Demokrasi şöleninden şölen demokrasisine geçişle yürütülen bir süreç. Aman şunlar olmasıncılar ile biz olunca işler düzelcekçiler arasında bir yarış.</p>



<p>Her birini kastedersek haksızlık yapmış oluruz elbette ama al birini vur ötekine vaziyeti de ayrı bir garabet bence. Şimdi yürütenle ben yapacağım diyenin arasında ne fark var? Sen olma ben olayım derdinden başka hiç. Vizyon veya misyon farkı var mı? Her biri seçilebilmek için adam toplarken diğerine eş değerde sadece isminin harfleri farklı şahısları toparlayarak çare olmak istidadını ortaya koymaya çalışıyor. Dedik ya istisnalar kaideyi bozmaz ama umudu şölene bağlayan bir süreci de yine elde var sıfır ile noktalayacağız.  Değişim / yenilik hareketi adı altında yapılan çalışmalardan bir miktar haberdar oldum. İddialı söylemler olduğu kadar mevcut yönetici kadar da eski üyeler olan bu isimler iyi bir gayret ortaya koyuyor. Netice ne olur bilinmez ama statükonun devamının pek şansı olmayacağı gibi bir iddia var orta yerde.  </p>



<p>Ancak daha önce yine sendika yönetmiş ama her anlamda yüzüne gözüne bulaştırmış olanların hangi yüzle çıktıkları ise pek anlaşılamamaktadır. İncitmediği üye, hakaret etmediği sendikalı kalmamış, şube yöneticileri dâhil herkese rahatsızlık vermiş kimi isimlerin dahi üyenin ağzına yeni bir parmak bal çalarak arzı endam etmesi akıl kârı değildir. Ne sendikal sicili düzgün olanları ne de diğerlerinin yapabileceği bir şey olmadığı çok belliydi. Geçen süre bunu ortaya koydu. Seçim süreçleri tamamlana birçok yerde aday ya çıkmadı ya da başarısız oldu.&nbsp; &nbsp;</p>



<p>Bu arada bir de üç dönem kuralının kaldırılması süreci yaşandı ki bundan sonra bir değişimin sadece emekli olmak niyetinde olanların devredeceği bir başkanlık dönemini de yaşayacağımızı düşündürüyor bu durum. Bu konuda bazı arkadaşlarla konuşurken ‘’ emekli maaşını da sendika mı ödeyecek? ‘’ dediğim zaman kahkahalarla gülündüğünü de ifade edeyim. Üç dönem eşittir on iki yıl. Cumhurbaşkanı bile iki dönem seçilirse sekiz yıl görev yapmış olacak. Bu başkanlık o makamdan daha uzun ve kademli olacak gibi. Her söz sahibinin sorun yok her şey yolunda tutumu ile her yeni adayın tüm sorunları mevcut yönetime bağlayarak tek umut olduğu propagandası eski siyasetçilerin bile terk ettiği bir yöntem. Ayrıca kuruluş sürecinde emek verenlerin artık tanınmadığı bir zamanı yaşıyorsak bu eskilerin değil mevcutların meselesidir. Emekçilerle emekli olma hayali olanların ayrışma noktası galiba burada.</p>



<p>Şimdi delege seçimi sonrasında yaşanacaklar, seçim öncesi şölen neşesinden bulutlu günlere doğru yol alırken kimsenin gerçek anlamda zafer duygusunu yaşayamayacağını düşünmek pek ala mümkün. Risk olmadan ya da seçimin bir değişim dönüşüm aracı olmadığı bir süreci demokratik bulsanız da temsili bile olmayacağını takdir edersiniz. Doğrudan demokratik bir seçim ise tüm üyelerin oy kullanacağı bir şube başkanı seçimi ile belki mümkün olabilir. Bunu sağlamak ne kadar mümkün olur bilemeyiz ama bu seçim kimse için bir heyecan oluşturmuyorsa bunun sebebi sendikayı yönetenlerin onu getirdikleri vaziyetle ilgilidir deriz. Kaldı ki atı alan Üsküdar’ı geçmiş oldu üç dönem hikâyesiyle ya. Yeni liste oluşturanlar boşuna aday olmasınlar. İcazetsiz sivil toplum örgütünde hizmet imkânı kalmadı artık. Kaybedenin üzülmeyeceği, bulanın sevinmeyeceği tiplerle sivil toplumculuk oynamaya devam…  </p>



<p>Ne eskisi ne de yenisi tat vermiyorsa ve alternatiflerin ya da olabilecek olanların ise esamisi okunmuyorsa ne diyelim. Dostlar alışverişte görsün vaziyeti devam…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşayan Kölelik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 06:57:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[patron]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18435</guid>

					<description><![CDATA[İnsanları bulunduğu konumdan razı etme ve motive etmenin çok farklı yöntemleri vardır. Unvan ve&#160; kıyafet/üniforma ve bunların başında gelir. (1) Her unvan aslında bir salahiyet /yetki içerir. Ama bu yetki unvana göre sınırlıdır. Bir memurun makamı, rütbesi ne kadar yüksek olursa olsun, sonunda bir yetki sınırı vardır. Bu açıdan bakınca, bir memleketin en ücra kasabasındaki bir belediye işçisi ile genelkurmay başkanı veya herhangi bir bakan arasında özgürlük bakımından bir fark yoktur. Sadece ikinci grup, emrindeki diğer çalışanların isteklerini yerine getirdiklerini görünce mutlu olur ve nispeten refah seviyesi yüksektir. Onun yerine sınırlı arazisinde, kendi emeği ile ürününü kaldırıp geçimini sağlayan çiftçi ile aldığı üç beş parça alet, edavatı tahta bir bavulda satan çerçi daha özgürdür. Fakat bu özgür insanlar, çevre ve diğer etkileyici güçler tarafından, sürekli devletin veya büyük şirketlerin çalışanı olmak övüldüğü ve özendirildiği için kendilerini mutlu hissetmezler.&#160; Gücünü daha üst rütbeden ve unvandan alan özel kıyafetli/üniformalı köleler, tarih boyunca daha az yetkili köleler ile bağımsız yaşamak isteyen insanların, küçük çiftçi ve esnafın üzerine ağır vergiler koyarak, onların yükselmesini ve büyümesini engellemiştir. İşin ilginç yanı ise bu çiftçiler büyüyünce “toprak ağasına/senyörlere”, esnaf da burjuvaziye dönüşerek, yönetimle işbirliği yapmak veya yönetimi ele geçirme suretiyle, daha önce nereden geldiğini unutarak, yoksul ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanları bulunduğu konumdan razı etme ve motive etmenin çok farklı yöntemleri vardır. Unvan ve&nbsp; kıyafet/üniforma ve bunların başında gelir. (1) Her unvan aslında bir salahiyet /yetki içerir. Ama bu yetki unvana göre sınırlıdır. Bir memurun makamı, rütbesi ne kadar yüksek olursa olsun, sonunda bir yetki sınırı vardır. Bu açıdan bakınca, bir memleketin en ücra kasabasındaki bir belediye işçisi ile genelkurmay başkanı veya herhangi bir bakan arasında özgürlük bakımından bir fark yoktur. Sadece ikinci grup, emrindeki diğer çalışanların isteklerini yerine getirdiklerini görünce mutlu olur ve nispeten refah seviyesi yüksektir. Onun yerine sınırlı arazisinde, kendi emeği ile ürününü kaldırıp geçimini sağlayan çiftçi ile aldığı üç beş parça alet, edavatı tahta bir bavulda satan çerçi daha özgürdür. Fakat bu özgür insanlar, çevre ve diğer etkileyici güçler tarafından, sürekli devletin veya büyük şirketlerin çalışanı olmak övüldüğü ve özendirildiği için kendilerini mutlu hissetmezler.&nbsp; Gücünü daha üst rütbeden ve unvandan alan özel kıyafetli/üniformalı köleler, tarih boyunca daha az yetkili köleler ile bağımsız yaşamak isteyen insanların, küçük çiftçi ve esnafın üzerine ağır vergiler koyarak, onların yükselmesini ve büyümesini engellemiştir. İşin ilginç yanı ise bu çiftçiler büyüyünce “toprak ağasına/senyörlere”, esnaf da burjuvaziye dönüşerek, yönetimle işbirliği yapmak veya yönetimi ele geçirme suretiyle, daha önce nereden geldiğini unutarak, yoksul ve sahipsiz insanları ezme yoluna gitmişlerdir.</p>



<p>O halde bu tehlikeli çarkı kıracak yol var mıdır? <strong>Yani yoksul ve güçsüz kimseler, daha sonra bu eleştirdikleri iktidar ve serveti elde ettiklerinde, bunların bir leviathana dönüşmesi engellenebilir mi?</strong></p>



<p>****</p>



<p>Çoğunluğu kölelerden oluştuğu halde, birey olarak bulunduğu konumdan memnun olan, hatta düzenin bozulmaması için canla başla çalışan insanlardan kurulu bu toplum, köle kelimesi kullanılmadan nasıl köleleştiriliyor?</p>



<p>Ta Aristo’dan günümüze köleliği doğal kabul edenler ve kabul etmeyenler arasında tartışmalar sürse de, yaşanan hayatta kölelik şekil değiştirerek devam etmiştir.(2) Günümüzde insan kaçakçılığı modern köleliğin bir türü olarak görülmekte ve kölelik benzer birkaç alanla sınırlandırılmaktadır. (3) &nbsp;Oysa kölelik çok daha geniş, gönüllü veya gönülsüz, alabildiğine çeşitli isim ve uygulamalar yoluyla devam etmektedir.</p>



<p>İnsanlar şekil ve isim değişikliğine aldanarak, ömürlerinin belli süresini köle olarak geçirmeye razı olmaktadırlar. Kişiler önce “düzenli” diye, düşük ücretle çalışmaya teşvik edilerek işe alınmakta, sonra aldıkları ücretle ömür boyu ödeyemeyeceği şekilde borçlandırılmakta, kredi ve faiz sistemi ile ölmeye yakın, hatta ölünceye kadar borçlu olduğu kurum ve kişilere çalıştırılmaktadırlar.</p>



<p>Kredi-faiz-emeklilik-sigorta sarmalı bir tarafa, insanlar devletlere veya uluslararası “köklü” şirketlere “hizmet edebilmek” için, mesleki okullara, kurslara, seminerlere, eğitimlere katılmakta, bu eğitimler sonucu giyilen üniformaların veya taşıdıkları rozet ve kimliklerin güvencesi ile kendilerini hür kimseler olarak hissetmektedirler.</p>



<p>Bir ülkenin vatandaşı, bir şirketin çalışanı, bir ordunun askeri, bir okulun mezunu hatta bir takımın taraftarı olmak, onlara kendilerini mutlu hissetmeleri için sürülen bir parmak bal olarak yetmektedir. Hatta bir ülkenin vatandaşlığını almak için akıl almaz mücadelelere girmek; devlet güvencesinde çalışabilmek için rüşvet vermek, torpil yaptırmak ve ahlaki normları çiğnemek; o çok uluslu şirketin çalışanı olmak için aşırı zor veya küçük düşürücü sınav ve yarışmalara girerek, nispeten rahat ve ömür boyu sürecek bir köleliği kabul etmektedirler.</p>



<p>Burada İsmet Özel’in “En iyi uşaklar en iyi okullarda yetişir.” sözünü hatırlıyor ve dünyan en iyi üniversitelerinden mezun olan kimselerin çoğunun, bağımsız iş yapmak yerine, çokuluslu şirketlerde önce sıradan ve alt basamaklarda, daha sonra orta ve üst basamaklarda çalışmaya razı olduklarını görmekteyiz.</p>



<p>Aynı zamanda spor okulları için yapılan kurs ve eğitimlerden sonra kurulan pazarlarda, oyuncular kulüpler arasında alınıp satılmakta, sporu yapamayacak yaşa gelince de sektörden çıkarılmakta, çok azı antrenör, spor yazarı veya yorumcu olarak kalırken, sonraları çoğunun adı sanı duyulmamaktadır.</p>



<p>Benzer bir uygulama fotomodel ve manken ajansları ve reklam dünyası için de geçerlidir. Pek çok genç kız ve erkek, onur kırıcı seçmelerden sonra girdikleri sektörde, belli yaşa kadar, güzelliklerinin ve performanslarının son sınırına kadar sömürülmekte, sonra sektörün dışına çıkarılmaktadırlar. (4)</p>



<p>Eskiden normal çarşılarda kurulan köle pazarları bugün plazalarda, kongre merkezlerinde, statlarda en çok da internette kurulmaktadır. Oyuncu, manken ajansları, fuhuş sektörleri bir tarafa, aracı kabul etmeden kendinizi pazarlayacağınız profesyonel iş ve işçi bulma siteleri en iyi köle pazarlarıdır. Bu açıdan bakarsanız adını kolaylıkla hatırlayacağınız bu profesyonel sitelerin sahipleri de günümüz köle tüccarlarıdır. Bireyden para almasa bile, elde ettiği reklam gelirleri ve insanların kişisel verilerini değerlendirerek, uluslararası sömürüye aracılık etmektedirler.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Ama esas kölelik diğer alanlarda, sanayi ve hizmet sektöründe “asgari ücret” diye “işverenler ve hükümetlerin işbirliği” ile çalışanın sınıf atlamasını engelleyecek şekilde belirlenmiş ücretle çalışanlar arasında hüküm sürmektedir. Hal böyle iken işçi hakları söz konusu olunca sermaye sahipleri, ellerindeki medya gücü sayesinde işçi ve sendikaları devlete yönlendirmekte, kendilerine zerrece toz kondurmamaktadırlar.</p>



<p>Günümüz dünyasında sistemin bütün okulları, medyası, siyasi ve kültürel yapıları, vatandaşları bu çarkı korumaya, her bireyi bulunduğu konumdan memnun olması için ikna etmeye ayarlanmıştır.&nbsp; Gelişmiş olarak sınıflanan ülkeler diğerlerine göre daha adil (ücretlendirme ve hak arama konularında) ve sınıflar arası geçirgenliğe ve görece sınıf atlamaya izin veriyormuş gibi görünürler. Ama üst sermaye sahipleri ve belirli örgütlenmeleri ifşa edecek gelişmeler olursa, geçişler net bir şekilde engellenir. Bunun böyle olmadığını göstermek için de geri kalmış ülkelerin yoksul aileleri, aşk hikayeleri, beklenmedik ilahi yardımlar ile avutulurken, gelişmiş ülkelerde sıfırdan başlamış ve zirveye tırmanmış iş adamlarının hikayeleri müthiş sinema filmleri ve çok satan kitaplarla idolleştirilir. Gerçekte en alt kesimden zirveye tırmanan kişiler, milyonda kaçtır? Bu göz kamaştırıcı hikayeler, yoksul halka umut vermekten ve oldukları durumdan memnun olmayanlara “önünüzde engel yok, sen de yapabilirsin” masalını anlatmaktan başka bir şey değildir.</p>



<p>Bu masallara inandırılan bireyler daha önceden topraklarını satarak taşındıkları şehirlerde, çoğu kirada, bir kısmı da evi olsa bile mevcut işinden başka iş yapamaz hale getirilmiş, kullandığı her şey belli ücrete tabi olduğundan geçimini sürdürmek için mevcut köleliğe razı olmak durumunda kalmışlardır.</p>



<p>İşverenler veya devlet, çalışanlara bulundukları şartları o kadar güzel gösterir ki, aile yardımı, çocuk yardımı, kira yardımı, düşük faizli kredi, bireysel emeklilik gibi bir grup düşük “yardımcıkları” devleştirerek toplumun beynine sokarlar. İşveren ve üst düzey bürokratların bir öğünde harcadıkları, çalışanların bir aylık, çocuk, aile ve kira yardımından daha fazla olduğu halde, bunu haber bültenlerinde günlerce tartışırlar, sonra da sendika şemsiyesi altında kazanılmış hak gibi göstererek kamuoyuna açıklarlar ki, işçilerin birikmiş öfkesi aylar veya yıllar boyu ötelensinler. Çalışanlar da aralarında bunu gündem yapıp günlerce tartışırlar, hesaplar yaparlar. Herhangi bir taksiti kapatabilecek olmanın huzurunu yaşarlar.</p>



<p>Ülkenin üniversitelerinde görevli memurları (öğretim görevlileri) televizyonlarda, verilen maaş ve mali yardımların yeterliliğinden ve ülkenin genel ekonomik durumunun gidişatından olumlu bahsederek, halkın memnun olmasını sağlama görevini yerine getirirler. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>****</p>



<p>Oysa bunca savaşa, yoksulluğa, kıtlığa ve göçlere rağmen ülkeleri yönetenler, demokrasi oyununun final seçim sahnesiyle başa gelenler değil, belli zengin ve aristokrat aileler ile onların uluslararası destekçileri ile bunlarla işbirliği halinde olan, uyuşturucu, insan ve silah ticareti yapan mafyatik yapılardır. Öyle ya, nasıl oluyor da Japon Yakuzası ile Rus oligarkları, Meksika uyuşturucu baronları ve Amerikan tröstleri ile petrol şeyhleri bir araya gelerek bu çarkı döndürüyorlar? “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin…” (5) diye ayetle uyarılan Müslüman zenginler, inançsız Çinli zenginler, Katolik Latin Amerika veya Protestan Avrupa geleneğinden gelen Güney Amerikalı ve Avrupalı zenginler, ortak çıkarlarında neden suspus olup işlerini gerek nazikçe, gerekirse en acımasız bir şekilde devam ettiriyorlar?</p>



<p>Çünkü karşılarında organize bir güç yok. Tarihin çoğu döneminde ve günümüzde, paranın kurduğu ve yönettiği çıkar ilişkisi, diğer bağlardan hep daha güçlü olmuştur. İnsan yoksullaşıp ekmek derdine düşünce, diğer değerler anlamını kaybediyor. Bu sermaye sahipleri, bilime, medyaya, askeri güce ve devlet aygıtına sahip olduklarından, köleleri önce durumlarını kabul etmeye zorluyorlar, sonra daha da kötüye gitmekle korkutuyorlar. “Beterin beteri vardır” ve “gelen gideni aratır” gibi sözler ile gelenekleri, dini ve ahlak kurallarını kendi çıkarlarına göre sistematize ediyorlar. Sinema, diğer sanat dalları ve okullar ile ikna edemediklerini polisiye, askeri ve adli yöntemlerle hizaya getiriyorlar. (6) Ve bu çark devam edip gidiyor. (7)</p>



<p>Pekiyi bu ikinci çarkı kırmak mümkün mü? <strong>Yani güçlenince Leviathana dönüşmeden varlığını sürdürecek yeni yönetim sistemi, yüzyılların getirdiği aristokrat aileler ve büyük sermaye gruplarının çarkını kırabilir mi? Yani dünya ölçeğinde, adil bir düzen kurulur mu?<br><br></strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>(1) Bir süre önce otogarda yürürken, yanımdan gri iş elbiseli/üniformalı bir adam geçti. İlk bakışta belediye işçisi zannetmişken, arkasında bildiğimiz polis, bekçi üniformalarından tanıdığımız yazı tipi ile ve büyük harflerle yazılmış “TAŞIYICI” yazısını gördüm. Bu da ne? Sinema dünyasının zihnimize çaktığı, Jason Statham’ın canlandırdığı “Taşıyıcı” filmleri aklıma geldi aniden. O filmlerin kahramanı taşıyıcı tam olarak hamalı ifade etmeyip, kurye veya nakliyeci anlamına kullanılmış olsa bile bu gördüğüm adam, bildiğimiz HAMAL’dı. Sırtında semeri, elinde urganı olmasa da öyleydi. Görülen o ki, modern kapitalizm, hamala “Taşıyıcı” diyerek işi normalleştirip, kelimeyi cilalayarak, kişinin psikolojik olarak rahatlamasını sağlıyordu.</p>



<p>(2) Aristoteles, Devlet, Köleler ve Vatandaşlık, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/876312</p>



<p>(3) Bu alanlar, insan ticareti, çocuk işçiliği, çocuk askerler, zorunlu askerlik, zorunlu evlilik, fuhuş vb.</p>



<p>(4) Bu konuda best model yarışmalarındaki rezaletlerin uzun süre tartışıldığını unutmayalım.</p>



<p>(5) Kur’an-ı Kerim, Haşr Sûresi(59) 7. Ayet</p>



<p>(6) Hindistan’da yoksul bir Müslüman çocuğun, olağanüstü tesadüfler ile “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasını kazanışını ele alan  “Milyoner” (Slumdog Millionaire) filmi, kapitalizmin az gelişmiş ülkelere umut dağıtmasını anlatan en iyi örnektir. (Bu konuda ayrı bir çalışmamız olduğundan detaya girmedik.) https://tr.wikipedia.org/wiki/Milyoner_(film) </p>



<p>(7) Bu yazı, başka bir yazımızla doğrudan bağlantılıdır. https://www.yorungedergi.com/2021/02/korku-toplumu/</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sendikanın İsa’sı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2022 07:23:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[işveren]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18416</guid>

					<description><![CDATA[Asayı Musa ile başladık söze önce ki yazımızda… İnsanlık tarihi açısından en önemli figürlerden biri olan Musa Peygamber ve halkının imtihan süreçleri itaat nimet, isyan külfet açısından çok önemli olduğu için çokça anlatılmıştır bize. Allah itaat ettikleri sürece nimet vermiş ama onlar azdıkça azmış ve cezayı kendi eylemleriyle hatta ağızlarıyla hadi getir bakalım azabı demek suretiyle davet dahi etmişlerdir. Onlar azdıkça bela gelmiş Musa peygamberden dua istemişler ardından affedilmişler sonra tekrar azmışlar ve bel gelmiştir. Tekrar tekrar yaşanmış olan bu süreçten sonra Musa Peygamberin ardından ırkçı bir niteliğe bürünmüş bir din anlayışı üretmiş ve başta hahamlar olmak üzere katı bit toplum oluşturmuşlardır. İşte bu azgın topluma gönderilen İsa Peygamber azabın katılaştırdığı ruhları yumuşatmak üzere sürekli sevgiden bahsetmiş ve rahmet peygamberinin öncüsü olmuştur adeta.&#160;&#160;&#160;&#160; Tarih boyunca tüm fikir kurucuların, siyasi oluşumların, sivil kuruluşların temel bir kurucu mantalitesi / zihniyeti hep olagelmiştir. Ancak zamanla bu mantalite ya değişerek / dönüşerek ya da bozularak sürdürülebilmiştir. Modern zamanlarda sivil inisiyatiflerin kuruluş süreçleri akademik anlamda her ne kadar batı merkezli olarak ele alınıyor olsa da aslında başlangıç tarihleri itibariyle bu sivil yapıların temellerinin genel anlamda İslam toplumunun içinde farklı isimlerle olsa da var olduğunu görürüz. Sivil ya da siyasi oluşumların hemen tamamına yakınının da ya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Asayı Musa ile başladık söze önce ki yazımızda…</p>



<p>İnsanlık tarihi açısından en önemli figürlerden biri olan Musa Peygamber ve halkının imtihan süreçleri itaat nimet, isyan külfet açısından çok önemli olduğu için çokça anlatılmıştır bize. Allah itaat ettikleri sürece nimet vermiş ama onlar azdıkça azmış ve cezayı kendi eylemleriyle hatta ağızlarıyla hadi getir bakalım azabı demek suretiyle davet dahi etmişlerdir. Onlar azdıkça bela gelmiş Musa peygamberden dua istemişler ardından affedilmişler sonra tekrar azmışlar ve bel gelmiştir. Tekrar tekrar yaşanmış olan bu süreçten sonra Musa Peygamberin ardından ırkçı bir niteliğe bürünmüş bir din anlayışı üretmiş ve başta hahamlar olmak üzere katı bit toplum oluşturmuşlardır. İşte bu azgın topluma gönderilen İsa Peygamber azabın katılaştırdığı ruhları yumuşatmak üzere sürekli sevgiden bahsetmiş ve rahmet peygamberinin öncüsü olmuştur adeta.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Tarih boyunca tüm fikir kurucuların, siyasi oluşumların, sivil kuruluşların temel bir kurucu mantalitesi / zihniyeti hep olagelmiştir. Ancak zamanla bu mantalite ya değişerek / dönüşerek ya da bozularak sürdürülebilmiştir. Modern zamanlarda sivil inisiyatiflerin kuruluş süreçleri akademik anlamda her ne kadar batı merkezli olarak ele alınıyor olsa da aslında başlangıç tarihleri itibariyle bu sivil yapıların temellerinin genel anlamda İslam toplumunun içinde farklı isimlerle olsa da var olduğunu görürüz. Sivil ya da siyasi oluşumların hemen tamamına yakınının da ya ideolojik bir temeli ya da inanç boyutu olagelmiştir. Vakıf denince akla İslam Medeniyeti gelirse siyasi parti ya da sendika dediğimizde akla Batı dünyası gelir. Sivil eylemlerin öbekleşmesi süreci işçiler ve özgürlük mücadelesi bağlamında başlamış ve günümüze kadar bu minvalde gelmiştir.</p>



<p>Öbek olmanın kendine has yarar getirici ve girift ilişkiler süreçlerini normal ilişkilerden farklı bir boyuta taşıdığı da bir gerçek. Daha düne kadar ben de sizin gibi bir insandım diyen muhtarın psikolojisi ulaştığı makama ilk adımının akabinde tezahür etmişti. Bugünün başkanları ya da genel başkanları hangi sendika ya da sivil örgüt için olursa olsun dünün sıradanlarıydı. Ama ne hikmetse bunu hem kendileri hem de üyeler kolayca unutabiliyor ve o makamla özdeşleşen bir ruhani teslim tesellüm süreci başlatılıyor. İradesini bir üst makama teslim edenlerin yeni ve farklı bir fikir üretme ihtimalleri ortadan kalktığı gibi bu ruhani adanmışlık sebebiyle şahsiyetinin törpülemiş alt kesimin yok sayılmasının önü de açılmış oluyor. Yok sayılmanın ise beraberken fikrine itibar etmeme ayrılık sürecinde ise varlığına tahammül edememeye evirilmesi an meselesidir.</p>



<p>İşte tam da burada merhametsiz, anlayışsız ve gaddar söz sahiplerinin katılaşmış ruh hallerinin bir neticesi olarak örgütte kavgalar başlar. Bu kavgalar sağ kesimde daha sessiz ve derin yaşanırken sol kesimde yumruklu sandalye atmalı şekillerde tezahür eder. Önceki nezaketten eser kalmayınca kopmalar ya da yeni oluşumlar kaçınılmaz hale gelir. Gelinen noktada artık kavga sıradanlaşmış ve karşılıklı suçlamalar ve bazen iftiralarla karalamalar başlamış olur ki işte o örgütte kardeşlik ya da yoldaşlık parçalanmaya doğru istikamet almış demektir. Kimse iktidar olduğuna ya da teşkilatın büyüklüğüne aldanmamalıdır çünkü her bir oluşumun karşılık bulabileceği bir kitle hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bu parçalanmayı sadece ve sadece arada oluşmuş kin, öfke ve konum / kazanım muhafazakârlığının terk edilmesi ile mümkün olacağını ise neredeyse herkes bilir ama kimse vaz geçemez.</p>



<p>Onun için katılaşmış olan hahamlar taifesinin dine verdiği zarara rağmen Hz İsa’nın karşısında sadece onlar yer almamış küçük kırıntılardan nasiplenenler de bu yolda helake uğramışlardır. Kazananlar sadece İsa’nın yolunu izleyenler olmuştur. Yani sevgi ve barış kazanmıştır. Ta ki onlar da istikametten sapıp öncekilerin sapkın inançlarını dine karıştırıp dini ve ruhbanlığı katılaştırıncaya kadar. Onlar öncekileri aratmamış ve kendi dindaşlarını sadece güçlü devlete ihbar ile yetinmemiş sahip oldukları güçle kardeşlerinin katletmişlerdir. Bundan dolayıdır ki yeniden bir peygamber gelip yeniden ve rahmet merkezinde adalet ve sağlam inancı ikame edinceye kadar.</p>



<p>Büyük teşkilatların kuruluş gayeleri ve değerlerine dönük olarak aslına rücu etmesi / ettirilmesi o kadar kolay olmayabilir. Sadece söz hakkına sahip olanlar, öndekiler kendi eski yaşadıklarını bir hatırlayabilse ya da özelde veya genele yönelik konuşmalarını bir dinleyebilseler belki biraz daha kolay olabilir bu. Yolun başında ki düşüncelerinin bugün neresinde olduğuna bakıverseler belki de dışarıdan bir uyarıya bile gerek kalmayacak belki ama heyhat. Kimse artık olmadığı yerden bakamayacak ve bu kavga tarih boyunca olduğu gibi sürüp gidecektir. Kendinden öncekinin yapmak için çok çaba sarf ettiği şeylerin neredeyse hiç birinin gerçekleşmediğini, vesayet altına almak istenen iradenin reaktif hale geldiği ve artık kırgınlıklarla değil elleri havaya beraber kaldırmakla teşkilatların büyümeye devam edeceği unutulmamalıdır.</p>



<p>Su akarken kocaman ağzından doldurduğunuz testinizi alt tarafta açılan küçücük bir delik boşaltır bizce. Her ne kadar havuz sorularını iyi biliyor olsanız da her sorunun cevabı matematikte olmayabilir. Sosyolojik olaylar ve yapılar bireylerin psikolojik yapılarıyla çok alakalıdır. Ve psikoloji her zaman beklenen cevabı vermez matematik gibi Onun formülü yok çünkü. Ama sertliğin, katılığın ve ötelemelerin devam ettiği örgütler, kurumlar ya yıkılır ya da orada bu duyguları egemen kılanlar yıkılır.</p>



<p>Son söz yerine. Her yerde ve her zaman ihtiyacımız olan şey sevgi ve barıştır. Hem de herkes için. Rahmettir en büyük muhtaç olduğumuz his. O zaman sendikaya ne lazım diye sorarsanız cevaplayalım. Sendikaya bir İsa lazım. Soralım o zaman. </p>



<p>Sendikanın İsa’sı nerede?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sendika Ağalığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sendika-agaligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sendika-agaligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Apr 2021 06:47:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17124</guid>

					<description><![CDATA[Sendika ve Sendikacılık kavramları Coğrafyamızda, Batıdaki örneklerine göre çok ileri tarihlerde ortaya çıktı. Osmanlı döneminde belli üretim dalları dışında sanayileşme yaşanamadığından işçi sınıfının ortaya çıkması da batıdaki örneklerine göre ileri tarihlerde oldu. Osmanlı döneminde bilinen ilk işçi hareketleri 1830’lu yıllarda tarım işçilerinde görüldü. İstanbul’da Kasımpaşa Tersanesi İşçileri ve Beyoğlu Telgrafhanesi İşçileri tarafından 1872 yılında gerçekleştirilen grevler de ilk grevler olarak kabul edilmektedir. 1871 yılında kurulan Ameleperver Cemiyeti (İşçi Severler Derneği) kimi araştırmacılar tarafından ilk sendika olarak tanımlansa da asıl olarak yardımlaşma sandığı benzeri bir örgütlenmeydi. Cumhuriyet sonrası işçi hareketi ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin büyük etkisi oldu. Sanayileşmede asıl atılım 1930 sonrası başladı. Daha sonraki yıllarda kurulan Şeker fabrikaları, Sümerbank, Türk Petrolleri, Kağıt fabrikaları devlet eli ile kurulan sanayi girişimleriydi. Bunları diğer işletmeler izledi. İmalat sanayinde yeni yeni fabrikaların kurulmasıyla işçi sayısında artışlar oldu. Fakat çalışanların “sınıf” temelinde birleşmeleri yasaktı. Dolayısıyla sendikaların kuruluşu yasaktı. 1947 yılında ilk Sendikalar kanunu çıkartıldı ve ilk kez yasal çerçevede sendikalar kuruldu ve faaliyet gösterme çabasına girdiler. Çabası diyoruz çünkü henüz toplu iş sözleşmesi ve grev yasası çıkarılmamıştı. Toplu sözleşme ve grev hakkı vaadini yerine getirmeyen siyasi iktidara karşı, işçi sendikaları 1952 yılında birleşerek TÜRK-İŞ i kurdular. 1961 Anayasasında ilk kez “grev hakkına” yer verildi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sendika ve Sendikacılık kavramları Coğrafyamızda, Batıdaki örneklerine göre çok ileri tarihlerde ortaya çıktı. Osmanlı döneminde belli üretim dalları dışında sanayileşme yaşanamadığından işçi sınıfının ortaya çıkması da batıdaki örneklerine göre ileri tarihlerde oldu.</p>



<p>Osmanlı döneminde bilinen ilk işçi hareketleri 1830’lu yıllarda tarım işçilerinde görüldü. İstanbul’da Kasımpaşa Tersanesi İşçileri ve Beyoğlu Telgrafhanesi İşçileri tarafından 1872 yılında gerçekleştirilen grevler de ilk grevler olarak kabul edilmektedir. 1871 yılında kurulan Ameleperver Cemiyeti (İşçi Severler Derneği) kimi araştırmacılar tarafından ilk sendika olarak tanımlansa da asıl olarak yardımlaşma sandığı benzeri bir örgütlenmeydi.</p>



<p>Cumhuriyet sonrası işçi hareketi ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin büyük etkisi oldu. Sanayileşmede asıl atılım 1930 sonrası başladı. Daha sonraki yıllarda kurulan Şeker fabrikaları, Sümerbank, Türk Petrolleri, Kağıt fabrikaları devlet eli ile kurulan sanayi girişimleriydi. Bunları diğer işletmeler izledi. İmalat sanayinde yeni yeni fabrikaların kurulmasıyla işçi sayısında artışlar oldu. Fakat çalışanların “sınıf” temelinde birleşmeleri yasaktı. Dolayısıyla sendikaların kuruluşu yasaktı.</p>



<p>1947 yılında ilk Sendikalar kanunu çıkartıldı ve ilk kez yasal çerçevede sendikalar kuruldu ve faaliyet gösterme çabasına girdiler. Çabası diyoruz çünkü henüz toplu iş sözleşmesi ve grev yasası çıkarılmamıştı. Toplu sözleşme ve grev hakkı vaadini yerine getirmeyen siyasi iktidara karşı, işçi sendikaları 1952 yılında birleşerek TÜRK-İŞ i kurdular.</p>



<p>1961 Anayasasında ilk kez “grev hakkına” yer verildi. 1963 Kavel Kablo fabrikasında çalışan işçiler 62 gün sürecek ve sınıf mücadelesinin tarihine büyük harflerle geçecek bir grev başlattılar, grev hakkının Anayasada bulunmasının yeterli olmadığı, grev hakkının uygulama esas ve koşullarını gösterecek bir “Grev Yasası” ihtiyacı çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı. 1963 yılında yeni bir Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu Sözleşme Grev Yasası çıkarıldı.</p>



<p>1966’da yaşanan Paşabahçe grevine dayanışma gösterilmesi konusunda Türk-İş’e bağlı sendikalar arasında görüş ayrılığı çıktı. Dayanışma göstermek isteyen sendikalar; Sendikalar Arası Dayanışma (SADA) biçiminde birleşerek, greve sahip çıktılar. Türk-İş bu sendikaların üyeliklerini askıya aldı. 1967 yılında, bu sendikalardan T. Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Gıda-İş ve Zonguldak Maden İşçileri Sendikalarını kurdular.</p>



<p>1960-1980 arası dönemde ülkedeki siyasal yaşamın da zenginliğine bağlı olarak çok sayıda sendika kuruldu. Uzun ve etkili grevler, direnişler yaşandı. 1967 de Disk kuruldu. 51 yıl aradan sonra ilk kez 1976 yılında 1 Mayıs kutlanmaya başlandı Yaygın ve uzun süreli kitlesel grevlerle 1980’lere gelindi.</p>



<p><strong>Memur Sendikalarının Kısa Tarihçesi</strong></p>



<p>“Takrir-i Sükun” (1925) yasaklarını izleyen yasakçı “tek parti yönetimi” zamanında varlık gösteremeyen memur örgütleri 1946’da yeniden boy vermeye başladılar. Mahalli düzeydeki öğretmen dernekleri 1946’da “Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu” nu kurdular.</p>



<p>1961 Anayasası sendikalaşma hakkını işçilerle birlikte memurlara da tanımıştı. 1965’te çıkarılan 624 sayılı “Devlet Personeli Sendikaları Kanunu” toplu sözleşme ve grev haklarını içermiyordu, ancak işyeri, meslek ve statü temelinde örgütlenmeye olanak veriyordu.</p>



<p>Bu durum, tam bir sendika enflasyonuna neden oldu ve 1971’e kadar devam eden bu ilk sendikalaşma döneminde 600 civarında memur sendikası kuruldu. Birleşen bazı sendikalar “Türkiye Kamu Personeli Sendikaları Konfederasyonu” ve “Türkiye Devlet Teşekkül ve Teşebbüsleri Personel Sendikaları Konfederasyonu” adıyla üst örgütlenmeler yarattılar.</p>



<p>Söz konusu dönemde oldukça cılız ve etkisiz olan memur sendikaları içinde ve T. İLK-SEN 15-19 Aralık 1969’da gerçekleştirdikleri 4 günlük “genel öğretmen boykotu” ile dikkati çektiler. 160 bin civarında öğretmenin çalıştığı 1969 Türkiye’sinde 110 bin civarında öğretmenin katıldığı bu boykot, işçi sınıfı tarihinin önemli grevlerinden “meşru mücadele” anlayışının oluşmasında kritik bir rol oynamıştır.</p>



<p>1995’te Anayasanın 53 maddesinde yapılan değişiklikle kamu emekçilerinin sendikalaşma hakları anayasal düzeyde tanındı. Ardından 1995’te KESK’i (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) kurdular. 1992&#8217;de çeşitli hizmet kollarında kurulan on civarı sendika 1993&#8217;ten itibaren bir araya gelerek yeni bir üst örgüt kurma girişimi başlatmış; 9 Haziran 1995&#8217;te&nbsp;<strong>Memur</strong>-Sen&#8217;i kurmuşlardır.</p>



<p>Kamudaki toplam 2 milyon 633 bin 931 personelden 1 milyon 723 bin 623’ü sendikalara üye ve kamudaki sendikalaşma oranı yüzde 65, 44. Geçen yıl aynı dönemde 2 milyon 549 bin 94 kamu çalışanından 1 milyon 702 bin 644’ü sendikaya üyeydi ve sendikalaşma oranı yüzde 66,79’du.</p>



<p>2020 Eylül ayı itibarı ile Memur konfederasyonlarının üye sayılarında da son durum şöyle oldu. 2019 yılında 1 milyon 19 bin 853 üyesi olan Memur Sendikaları Konfederasyonu’nun (Memur-Sen) 2020 yılında üye sayısı 1 milyon 13 bin 920’ne düştü. 413 bin 339 üyesi bulunan Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu’nun (Türkiye Kamu-Sen) 2020 yılında üye sayısı artarak, 426 bin 100’e yükseldi.</p>



<p>137 bin 606 üyesi bulunan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) üye sayısı da 364 kişi azalarak, 137 bin 242’ye indi. 67 bin 273 üyesi olan Birleşik Kamu İş Görenleri Sendikaları Konfederasyonu’nun (Birleşik Kamu-İş) ise üye sayısını 69 bin 794’e çıkardı.</p>



<p>Sendikacılık adına bu kadar detaylı bilgiyi neden paylaştığımı sanıyorsunuz. Meselenin hangi aşamalardan geçip bugünlere gelindiğini anlamak adına önemli. Yani birileri Sendikacılıkta bugünlere gelinmesi adına maddi ve manevi olarak ağır bedeller ödediler.</p>



<p>Sendikal hareketler tıpkı siyasi partiler gibidir. Koltuk ve İktidar mücadelesi asla sona ermez. Her seçimin bir kazananı birde kaybedeni olur. Dolayısı ile aynı sendika içerisinde dahi çok çetin mücadelelere tanık oluruz. Geçmişte Sendikal haklar için çok ağır bedel ödeyen sendika yöneticilerinin yerini günümüzde nispeten konforlu yaşam süren sendika yöneticileri aldı.</p>



<p>Geçmişte İşçi Sınıfı ve sendikaları daha çok ön planda iken günümüzde Memur Sendikaları daha fazla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki İşçi Sınıfı adeta ikinci planda kalmaktadır.</p>



<p>Bugün Sendika Başkanları geçmişle mukayese edilemeyecek kadar fazla imkanlara sahiptirler. Öyle ki artan üye sayıları ve üye aidatları nedeniyle devasa bütçelerin kontrolüne sahip olmak beraberinde büyük bir güce sahiptirler.</p>



<p>Deyim yerinde ise geçmişin Amatör Sendikacılık anlayışı gitmiş yerini Profesyonel Sendikacılık anlayışı gelmiş diyebiliriz. Kurumsal bir yapılanma ve Profesyonel Yönetim anlayışı bu nedenle Sendika Başkanlığını ve yöneticiliğini cazip hale getirdi.</p>



<p>Öyle ki bırakın yöneticileri sendikaların herhangi bir üyesi dahi Sendikasının ismini ve gücünü kişisel menfaatleri doğrultusunda kullanır olmaya başladı. Nefsine hakim olamayanlardan tutunda küçük olsun benim olsun anlayışı ile görev yaptıkları kurumları kendi hegemonyasına almak isteyenlerin sayısı her geçen gün artmıştı.</p>



<p>Bu tiplerin kendilerini Kraldan daha yetkili görmeleri ciddi sorunlar oluşmasına sebep oluyor. Öyle ki yapmış oldukları yanlışlar mensubu oldukları sendikaya halel getiriyor. Sendika Başkanının haberi yoktur muhakkak. Ancak bu basit tipteki insanlar İsimleri ve Makamları fütursuzca kullanmaktan kaçınmazlar. Sendika Başkanlarını da sendikalarının selametleri adına bu tip olumsuzluklara ivedi şekilde önlem almayı öneriyorum.</p>



<p>Bürokrasideki bu olumsuzluklara bazen siyaset makamı dahi engel olamıyor. Karşılıklı çıkar ve menfi ilişkilerin yanı sıra sorumluluktan kaçınan korkak basiretsiz idareciler böylesi basit karakterlerin ekmeğine adeta yağ sürüyor.</p>



<p>Bizzat Mobbing yani Psikolojik Baskı uyguladıkları insanları tam aksine kendilerine Mobbing ile suçluyorlar. Adeta Yavuz Hırsız rolüne bürünüyorlar. Yine bu Kurnaz Tipler özellikle sendikasız veya halk dilinde Sahipsiz gördüklerini hedef olarak seçiyorlar.</p>



<p>Efendiler ne oturduğunuz koltuklar size miras ne de görev yaptığınız kurumlar babanızın malı değil. Bozacının şahidi Şıracı olarak ucuz ayak oyunları ile bir adım dahi kat edemezsiniz. Bu memlekette Allah’ın hiçbir kulu sahipsiz değildir. Toplumun her kesiminden sorumlu olduğumu düşünen bir yazar olarak bizzat tanığı olduğum bu haksızlıkları dile getirmeye devam edeceğim inşallah.</p>



<p>Allah’tan korkmuyor olabilirsiniz o vakit karşınızda Devletimiz ve onun yetkili mercileri her daim bakidir. Son söz olarak “Bir yerlerden güç alanlar güvendikleri duvarın ömrü kadar ayakta kalırlar” diyorum.</p>



<p>Selam ve dua ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sendika-agaligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
