<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/insan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Aug 2025 11:40:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İnsan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Vaktin Kölesi Değil, Efendisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 11:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20084</guid>

					<description><![CDATA[“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.” ABRAHAM COWLEY Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale… Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak. Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>ABRAHAM COWLEY</p>
<p></em></p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale…</p>
<p>Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak.</p>
<p>Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha da hissettirir. Sık sık saate bakar, sabırsızlıkla üfleyip püfler. İpini koparacağı, okulu terk edeceği anın heyecanıyla yaşar. Okuldan kaçmak, eve gitmek yegâne hedefidir. Hâlbuki kendisine sorsanız, neden eve gitmek istediğini de bilmez. Ama nedense şuursuzca ister. Nitekim siz akıllı tahtayı açıp bir film koyduğunuzda hemen havası değişir. Kendisini sınırlayan kayıtlarla o bezgin ruh hâlinden sıyrılıp ana konsantre olur. Zamandan kopuk zihin birden içinde yaşadığı ana odaklanır. Bu da göstermektedir ki aslında o mekândan değil, zamandan kaçmanın peşindedir. Çünkü sevip benimseyemediği bir faaliyetle dolu zaman onun için kâbustur. Yaptığı işi sevmek yerine zamandan sürgün olmayı tercih eder.</p>
<p>Öğrenciyi teslim alan bu ruh hâli sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimine de has değildir.  Mayıs ayına girerken talebenin zihni çoktan haziran ortalarına uçmuştur. Tabiatıyla o tarihten sonra onunla ders işlemek de zorlaşır. Çünkü o zihninde okulu çoktan kapatmıştır. O tarihten sonra okula gidip gelmek gayeye dönük bir eylem olmaktan çıkıp rutine biner. Bu aylar öğrenci milleti için zamanın önemsizleştiği hattâ su gibi harcandığı zaman dilimleridir. Artık onunla anlamlı bir faaliyet icra edemezsiniz. Böylelikle okul kapanmadan önceki son bir ayı da zamandan kopuk bu ruh hâli içinde yaşar.</p>
<p>O tarihten sonra yalnız öğrenci değil, hoca da dâhil herkes zamanın bir an önce geçmesini bekler. Hâlbuki geçen ömür sermayesinden geçmektedir. Eğitim hayatı boyunca her yılın en az bir ayı gelmesi arzulanan bir zaman dilimine kavuşmak adına hoyratça harcanır. Zaman artık zembereğinden boşanmıştır. Herkes gidenin bir daha yerine konulamayacak bir hazine olduğunun farkındadır amma nedense insanoğlu bu konuda gaflete sığınmayı tercih eder.</p>
<p>Ne bir eğitimcinin ne de talebenin buna hakkı vardır. Hele daha hayata bile atılmamış bir delikanlının her yıl eğitim-öğretim döneminin son günlerini rind-meşrep şâirin ifadesiyle <em>“Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”</em> mantığı içerisinde yaşaması ne kabul edilebilir bir durumdur ne de rasyoneldir.</p>
<p>Zaman zaman bir eğitimci olarak yaptığım bu tespiti öğrencilerimle paylaşır, hedefi on ikiden vurduğumu gösteren dönüşler alırım. Benim yaptığım farkındalık kazandırmaktır. Gaflet ve rehâvetle içine düştükleri fakat tam anlamıyla içyüzünü kavrayamadıkları bir durumla onları yüzleştirmektir.</p>
<p>“Evet, haklısınız hocam!” demeseler de tavır, jest ve mimikleriyle beni onaylarlar. Kaçamak bakışlarla birbirlerinin yüzüne bakıp bıyık altından mânidâr gülücükler fırlatırlar. Çehrelerde beliren tebessüm, zımnen de olsa haklılığımıza alkış tutar.</p>
<p>Ne yazık ki ibadet hayatımız da ana odaklanamayan sürekli olarak ileri ve geri vitese basan bu zihin ve gönül sefaletinin gölgesinde gidip gelir. Çoğu zaman kılınan namaz, edilen duadan geriye kalan vücut yorgunluğudur. Hâlbuki namaz bir ruhî meditasyondur. Yapılan ibadetten sonra yüreğe bir ferahlık hissi düşmüyor, huzûr ve itmînan hâli hâsıl olmuyorsa o namaz namaz olur mu hiç!</p>
<p>Namazın bizde bir hakkı varsa, bizim de onda bir hakkımız vardır. Eğer ondaki hakkımızı alamıyorsak ona hakkını vermediğimiz içindir. Zîrâ siz kendinizi bir şeye vermedikçe o da size kendisini vermez. Şüphesiz bedenen eksik ya da sakat olmak namaza mâni değildir. Çünkü namaz için gereken vücut tamlığı değil, gönül ve ruh disiplinidir.</p>
<p>Maalesef “Allahuekber” derken bile zihnimiz o disiplinden mahrumdur. Namaz kılmak için camiye giren adamın zihni ekseriyetle namazın biteceği vakte ayarlıdır. O yüzden de kendisini namaza akort edemez. Hâliyle namazın rükünleri de içine düştüğü o acele ve telâş deryasının girdabında kaybolur. Zihin anda olmadığından beden de ta’dîl-i erkândan uzaktır. Dil ile gönül arasında sağlam bir rabıta yoktur. Ancak dingin bir ruhla yapılan secde, dille gönül arasındaki râbıtayı tesis eder.</p>
<p>İşine olan muhabbeti ve eşine ender rastlanan çalışma temposuyla dünya çapında bir fenomen olan büyük dâhi Edison’a bir gün yakın dostlarından birisi sorar: “Bu sıra dışı çalışma temponu neye borçlusun, nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” Edison’un cevabı enteresandır: “Ben hayatım boyunca tek bir gün bile çalışmadım.” Şu hayatta Edison’un bakış açısıyla hayat disiplinine sahip insan sayısı ne yazık ki çok azdır. Ama vaktini kıymetlendirip hayatına anlam katanlar da ekseriya onlar içinden çıkar. Olağanüstü başarıların altında dâima onların imzası vardır.</p>
<p>Evet, Edison gibilerdir zamanı yaşayan. Ne gerisindedirler vaktin ne de ilerisinde… Zamana hükmedebilmenin sırrı da orada yatar zaten. Beden ile zihnin tam bir uyum içinde anda var olması. Bu hakikati kavrayamayansa vaktin bereketinden mahrum kalır.</p>
<p>İnsanoğlu vaktin hükmüne uymak, talebine râm olmak zorunda. On gün ya da on saat değil, on dakika sonrasında bile gezinen zihin, topallamaya mahkûmdur.</p>
<p>Bu konuda sufilerin ahlâk ve hayat disiplini bizim için her zaman yol gösterici olmuştur. Sufi, ibnü&#8217;l-vakt’tir. Yani vaktin çocuğudur. İbnü&#8217;l-vakt olan şahıs, geçmiş ve gelecek kaygısından kurtulmuş olup yalnızca anı değerlendirmekle meşguldür. Gücünün yettiği yalnızca o andır, o da onu kıymetlendirmenin peşindedir. O yüzden de hep anda yaşar, onun dışına çıkmaz; geçmişe dönük bir hayıflanmayla geleceğe dönük bir kaygının seline kapılmaz.</p>
<p>Zamanın keşkesi yok. Bizse vaktimizin çoğunu geçmişle gelecek arasında köşe kapmaca oynayarak geçiriyoruz. Geçmişle geleceğin olmadığını, sonsuz bir şimdinin içinde olduğumuzu bilelim. Evet, var olan yalnızca şimdidir. Daha doğrusu zamana ilişkin elle tutulur tek hakikat odur. Gayrısı müphemdir. Zamandan kopuk yaşayarak başardığımız tek şey, elden çıkmış ya da henüz ele geçmemiş zamanların vehim ve hayaliyle elimizin altındaki anı da buruşturup çöp sepetine atmaktır. Geçmiş-gelecek döngüsü içinde elimizdeki biricik imkânı da ıskalamaktır.</p>
<p>Zamanın kovalamadığı, onun baskısı altında yaşamayan insanlar. İşte onlar en mutlu olanlar. Huzûr duygusunu serâpâ yaşayanlar. Telâş ve acele hâli bütün işlerin önündeki engel. Kaygılar içinde hep bir yerlere yetişme modunda olan insan hiçbir yere yetişemez ve de hiçbir işin hakkını veremez.</p>
<p>İnsanoğlu zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşüyor. Zamana galebe çalmanın yoluysa ibnü&#8217;l-vakt olmaktan geçiyor. Ancak hayatın doğal ritmine uyarak bir şeyleri başarırsınız. Ve yaptığınız şey de ancak o zaman anlamlı ve kalıcı olur.</p>
<p>Yaşadığını zanneden birçok insan gerçekte yaşamıyor, sadece nefes alıp veriyor. Hakikî anlamda yaşamaksa vaktin efendisi olmakla mümkün. Hâlbuki günümüz insanı acele edip zamanın önüne geçmeye çalışırken akıntıya kapılmış yaprak misâli onun ardından sürükleniyor. Vaktin efendisi değil, kölesi oluyor.</p>
<p>İnsanoğlu îmarla mükellef. Ama yalnızca mekânı değil, zamanı da îmarla yükümlü o. Zamanın hakkını verelim. Vaktin kaybolmasını, elinin altından kayıp gitmesini istemeyen kişi, içinden geçtiği ana zihin ve gönül tellerini akort etmek zorunda. Ne yazık ki çoğu yürek bu hakikatten bîgâne olduğu için yaşamadığı bir hayatın sahibi olarak son nefesini veriyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haddini Bilmek, İnsan Olmanın Temel Şartıdır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/haddini-bilmek-insan-olmanin-temel-sartidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/haddini-bilmek-insan-olmanin-temel-sartidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Jan 2022 08:12:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Had]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18003</guid>

					<description><![CDATA[Had (ç. hudud) kavramı; sınır, çizgi, ölçü, hüküm, yasa, haram gibi anlamlara gelir. Haddini bilmek ise, başta Allah’ın belirlediği haram sınırlara riayet etmek ve yaratılanlara karşı “ölçülü” davranmaktır. Diğer bir ifadeyle, kişinin, kendi yetki ve değerlerini bilmesi ve bunları doğru kullanmasıdır. “Haddini bilmeyi” iki kategoride ele almak lazım. Birincisi, Allah’ın belirlediği sınırlara (yasa ve hükümlere) ittiba etmek, ikincisi de kendi güç ve imkanlarının farkına vararak toplumda ölçüyü aşmamaktır. Allah; insanlara geniş bir (mübah) alan bıraktıktan sonra, bir takım sınırlar çizmiş ve bu sınırların aşılmamasını istemiştir. Mesela; evliliklerde ve boşanmada bir takım sınırlar koyarak aile yapısının adalet üzerine (muntazam) inşa edilmesini istemiş ve demiş ki “bunlar, Allah’ın hudududur; onları aşmayın. Kim Allah’ın hududunu aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.” (2/229, 230, 65/1, 58/4) ) Kişi, insan olarak kalmak istiyorsa, Allah’ın kainattaki düzenine ve yeryüzündeki sünnetullaha (yasalara) karşı hassas olmalı, o düzeni titizlikle korumalıdır. Allah, insana hangi görev-sorumluluk yüklemiş ise, insan o sorumluluğunun bilincinde olmalı ve hakkıyla yerine getirmelidir. Dolayısıyla sorumluluğunu yerine getirmeyenler, hem Allah’a, hem de topluma karşı haddi aşan “hadsiz” kimseler olmaktadırlar. Şimdi, Kur’an’ın ışığında “hadsizlik” ile ilgili örnekler sunalım. 1. Allah, insanlara ayrıntılı bir şekilde din öğretmişken, bu dini dikkate almaksızın ve Allah’ın kitabına dayanmaksızın hükümler koymak -adeta Allah’a din &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Had (ç. hudud) kavramı; sınır, çizgi, ölçü, hüküm, yasa, haram gibi anlamlara gelir. Haddini bilmek ise, başta Allah’ın belirlediği haram sınırlara riayet etmek ve yaratılanlara karşı “ölçülü” davranmaktır. Diğer bir ifadeyle, kişinin, kendi yetki ve değerlerini bilmesi ve bunları doğru kullanmasıdır.</p>



<p>“Haddini bilmeyi” iki kategoride ele almak lazım. Birincisi, Allah’ın belirlediği sınırlara (yasa ve hükümlere) ittiba etmek, ikincisi de kendi güç ve imkanlarının farkına vararak toplumda ölçüyü aşmamaktır.</p>



<p>Allah; insanlara geniş bir (mübah) alan bıraktıktan sonra, bir takım sınırlar çizmiş ve bu sınırların aşılmamasını istemiştir. Mesela; evliliklerde ve boşanmada bir takım sınırlar koyarak aile yapısının adalet üzerine (muntazam) inşa edilmesini istemiş ve demiş ki “bunlar, Allah’ın hudududur; onları aşmayın. Kim Allah’ın hududunu aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.” (2/229, 230, 65/1, 58/4) )</p>



<p>Kişi, insan olarak kalmak istiyorsa, Allah’ın kainattaki düzenine ve yeryüzündeki sünnetullaha (yasalara) karşı hassas olmalı, o düzeni titizlikle korumalıdır. Allah, insana hangi görev-sorumluluk yüklemiş ise, insan o sorumluluğunun bilincinde olmalı ve hakkıyla yerine getirmelidir. Dolayısıyla sorumluluğunu yerine getirmeyenler, hem Allah’a, hem de topluma karşı haddi aşan “hadsiz” kimseler olmaktadırlar.</p>



<p>Şimdi, Kur’an’ın ışığında “hadsizlik” ile ilgili örnekler sunalım.</p>



<p>1. Allah, insanlara ayrıntılı bir şekilde din öğretmişken, bu dini dikkate almaksızın ve Allah’ın kitabına dayanmaksızın hükümler koymak -adeta Allah’a din öğretircesine- yeni/bidat bir din icat etmeye kalkışmak en büyük hadsizliktir.</p>



<p>Böyle davrananları Allah şöyle uyarmaktadır: “De ki Allah, göklerde ve yerde olanları bilmekteyken, siz Allah’a din mi öğretiyorsunuz!” (49/16)</p>



<p>2. Allah’a iman ettiğini söyleyenlerin, Allah’ın yetki ve tasarruflarını başkalarıyla paylaşması hadsizliktir. Mesela; “sizin için O’ndan başka hiçbir veli ve şefaatçi yoktur; hala anlamıyor musunuz” (32/4) buyurmasına rağmen, ahiretteki hesap için veli ve şefaatçiler beklemek, hadsizliktir.</p>



<p>3. Allah’ın insanlar için temiz ve helal kıldığı şeyleri haram, kötü ve zararlı olan şeyleri helal kılmaya kalkışmak hadsizliktir. Bu hususta Allah şöyle emrediyor:</p>



<p>“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı tayyibatı (iyi ve temiz nimetleri) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın; çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (5/87)</p>



<p>4.Toprak ve sudan yaratıldığını adeta unutarak, zamanla büyük bir güce ulaştığını zan edip insanlara zulmetmeye kalkışmak, maddi-manevi zarar vermek, hak ve hukuka riayet etmemek hadsizliktir; zira Allah, savaş halinde bile haddi aşmayı (aşırı gitmeyi) yasaklamıştır.</p>



<p>“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın; lakin aşırı giderek haddi aşmayın; zira Allah, haddi aşanları sevmez.” (2/190)</p>



<p>5. Bir kimsenin, uzmanlık alanı (veya yeterince bilgi sahibi) olmadığı konularda konuşması, bildiğini zan edip ahkam kesmesi hadsizliktir. Bir konuda yeterince bilgi ve belge sahibi olmayanların, okuyup veya uzmanından sorup öğrenmesi gerekir. Allah, bilmeyenlerin, zikir ehlinden sorup öğrenmelerini istemektedir. (16/43) Maalesef insanların çoğu,&nbsp; her konuda bilgi sahibi olduğunu zan ederek konuşmakta ve haddini aşmaktadırlar.</p>



<p>Diğer taraftan, bilim adamlarına sorulması gereken bir konuyu, bilim adamlarına (uzmanına) değil de kocakarı türünden bilgilere sahip olan kimselere götürmek; mesela tıpla/sağlıkla ilgili bir problem hakkında -uzman olmadığı halde- insanlara yanlış bilgi vermek veya problemi hoca, baba, dede, şeyh gibi kimselere götürmek cehalettir, hadsizliktir. Bilimsel/tıp alanında uzmanlığı olmayanların hastaları kabul edip tedavi etmeye kalkışmaları da yine hadsizliktir, küstahlıktır.&nbsp;</p>



<p>6. Liyakatli ve ehliyetli olmadığı halde görev ve sorumluluk istemek, yüklendiği görevi hakkıyla yerine getirmemek, görevi kötüye kullanmak, gerekli zamanlarda ve gerekli yerlerle istişare etmemek zulümdür, hadsizliktir.</p>



<p>“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler; ondan çekindiler. Onu insan yüklendi; zira insan çok zalimdir, çok cahildir.” (33/72)</p>



<p>Hülasa, haddini bilmek, kendini bilmektir. Kendini bilmek; nerden geldiğini ve nereye gideceğini, gücünü, yetkisini, yeteneğini, kıymetini, edebini, değerlerini, neler yapabileceğini, nelere karşı sorumlu olduğunu bilmek ve adaletli-ölçülü davranmak demektir. (17/35)</p>



<p>Haddini bilen kimse, hakkında bilgi sahibi olmadığı konularda “biliyormuş gibi” hareket ederek cehaletini ortaya koymaz; yeterince bilgi ve belgeye sahip olmadan fikir beyan etmez; iftira kabilinden açıklamalardan uzak durur; her konuda sorumluluk bilinciyle hareket ederek haddini aşmaz.</p>



<p>“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme; zira kulak, göz ve kalbe sahibi olman, seni sorumlu kılmaktadır.” (17/36)</p>



<p>Haddini bilen insan, yeryüzünde kibirli ve alaylı hareket etmeyen, para ve makam gücüyle egosunu öne çıkartmayan (tevazu sahibi), şahsiyetini ve onurunu düşünen “saygın” kişi demektir. Her alanda aklını kullanan, kulaklarını ve gözünü açan,&nbsp; tefekkür ve tedebbür eden, okuyup bilgi edinmeye çalışan ve başkalarını körü körüne taklit etmeyen kimsedir.</p>



<p>Evet, haddini bilmek, “insan” olmaktır. İnsanca yaşamak isteyen kişi, başta ana, baba, çocuk, eş, kardeş olmak üzere “insan” olan herkese karşı yükümlülüğünü bilen ve asla haddini/sınırını aşmayan kişidir. Toplumda nerede ve nasıl konuşacağını, oturup kalkmasını bilen, zulüm ve kibirden kaçınan, ahlak/edep ölçülerine riayet eden ve cehalet ve patavatsızlıktan kaçınan kimsedir.</p>



<p>Öyle ise, insanca yaşamak isteyen kimse, önce haddini bilmeli; nefsini hesaba çekmeli (91/9), kötü arzulardan uzak durmalı ve hesap vermenin kolay olmadığını unutmamalıdır. (79/40) Başkalarını değiştirmeye kalkmadan önce, kendini değiştirmenin şart olduğunu bilmesi gerekir. Tolstoy’un dediği gibi, maalesef, “Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür; ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/haddini-bilmek-insan-olmanin-temel-sartidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sınıflandırmak&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siniflandirmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siniflandirmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih Diriklik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2021 18:43:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Sınıflandırmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17441</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde insan hayatını bilgisayar oyunu tarzında sınıflandırarak açıklamak istatistik biliminin genel kuralı.. Mesela aylık geliriniz şu kadara çıktıysa seviye atlar, açlık sınırını aşıp yoksulluk sınırına yükselmiş sayılırsınız. Yıllık gelir vergisi bile kazanç seviyenize göre artıp azalır ki, bu sınıflandırmalar aslında mantıklı..Garip olan, internetteki dini sohbetlerin de artık insanlara level mantığıyla anlatılmasıdır. Tasavvuf kitaplarında (özellikle Marifetname&#8217;de çok güzel) anlatıldığı üzere Nefs-i Natıka&#8217;nın (emmare, levvame, mülhime, mutmainne şeklinde) sınıflandırılması sadece bilgi amaçlı olup, sıradan insanların kendilerini seviyelendirerek (yani kendilerine &#8216;manevi level&#8217; atlatarak) havaya girmeleri için değildir. İnternet sohbetlerindeki örneklemeler bazen öyle garipleşmektedir ki, canlı yayın vaazları bir yana, mütedeyyin biyoenerjiciler bile insanların nefs-i emmareden levvameye geçtiklerini nasıl anlayacakları üzerine açıklamalar yapabilmektedir. Böylece &#8220;bugün 5 vakit namazımı kıldım, gelirken fakire sadaka verdim, eve girerken komşuma gülümseyip hal-hatır sordum, böylece bugünkü level atlama işlemim başarıyla tamamlandı&#8221; diye düşünebilecek insanlara kapı aralanmaktadır. Topluluk içinde birinin yüzüne &#8220;sen ne ehli takva birisin!&#8221; dendiğinde, bu iddianın en azından yarısının abartı olduğunu peşinen varsaymak gerekir. Ama sözün muhatabı kişinin içinde &#8220;vay be, ben neymişim!&#8221; tarzı bir duygu doğarsa, o iddia zaten gerçek dışı sayılır. Çünkü (manevi anlamda) şımarmak, bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Günümüzde insan hayatını bilgisayar oyunu tarzında sınıflandırarak açıklamak istatistik biliminin genel kuralı.. Mesela aylık geliriniz şu kadara çıktıysa seviye atlar, açlık sınırını aşıp yoksulluk sınırına yükselmiş sayılırsınız. Yıllık gelir vergisi bile kazanç seviyenize göre artıp azalır ki, bu sınıflandırmalar aslında mantıklı..<br>Garip olan, internetteki dini sohbetlerin de artık insanlara level mantığıyla anlatılmasıdır. Tasavvuf kitaplarında (özellikle Marifetname&#8217;de çok güzel) anlatıldığı üzere Nefs-i Natıka&#8217;nın (emmare, levvame, mülhime, mutmainne şeklinde) sınıflandırılması sadece bilgi amaçlı olup, sıradan insanların kendilerini seviyelendirerek (yani kendilerine &#8216;manevi level&#8217; atlatarak) havaya girmeleri için değildir.</p>



<p>İnternet sohbetlerindeki örneklemeler bazen öyle garipleşmektedir ki, canlı yayın vaazları bir yana, mütedeyyin biyoenerjiciler bile insanların nefs-i emmareden levvameye geçtiklerini nasıl anlayacakları üzerine açıklamalar yapabilmektedir. Böylece &#8220;bugün 5 vakit namazımı kıldım, gelirken fakire sadaka verdim, eve girerken komşuma gülümseyip hal-hatır sordum, böylece bugünkü level atlama işlemim başarıyla tamamlandı&#8221; diye düşünebilecek insanlara kapı aralanmaktadır.</p>



<p>Topluluk içinde birinin yüzüne &#8220;sen ne ehli takva birisin!&#8221; dendiğinde, bu iddianın en azından yarısının abartı olduğunu peşinen varsaymak gerekir. Ama sözün muhatabı kişinin içinde &#8220;vay be, ben neymişim!&#8221; tarzı bir duygu doğarsa, o iddia zaten gerçek dışı sayılır. Çünkü (manevi anlamda) şımarmak, bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siniflandirmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Zaman Nöbeti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/modern-zaman-nobeti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/modern-zaman-nobeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 May 2021 07:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17205</guid>

					<description><![CDATA[Bu dünyaya her gelen, kendi nöbetini devralır. Bize de modern zamanların nöbeti düşmüş. Modern zamanlar, insanlığın adeta bir alt üst oluş halini yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı bir dönemin adı. Geleneksel bakış açılarının değişmesi bir yana bugün olanın yarına nasıl intikal edeceği, nasıl bir algı operasyonuna uğrayacağı ve kimin hangi yüzüyle karşımıza çıkacağı konusunda bütün öngörülerimizi ve beklentilerimizi yitirmiş durumdayız. Doğrudur, insan öngörülemeyen bir varlıktır. Ancak bu kadar öngörülememesi ve her şeyin adeta tersine dönmesi, insanın bedeninin ruhunun kaldırabileceği bir yük değildir. Bu yüzden her nerede, ne konumda, ne durumda olursa olsun insanın zihinsel, bedensel ve ruhsal bir çöküntü yaşadığı bir gerçektir bu çağda. Savaşların olduğu yerlerdeki maddî yıkım ile olmadığı yerlerdeki manevî yıkım neredeyse aynı oranda. Bu yıkımlar karşısında insan, o kadar kendi derdine düştü ve kendi içine kapandı ki, çaresizlik içinde kıvranan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar bile kapsama alanının dışında kaldı. Kendini kurtarma kaygısı gözünde o kadar büyüdü ki, kendi derdi üstüne dert tanımaz hale geldi insan. En büyüğünün kendi derdi olduğuna inandı veya inandırıldı; büyüklük ve küçüklüğü aynı anda yaşamanın gerilimi bütün benliğini kuşattı. Hemcinsleri karşısında büyük, yıkım karşısında küçük… Zavallım, bu müthiş gerilim içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor. Adını da tabipler koymuş: Psikolojik çöküntü. “Kardeşin kardeşten, çocuğun &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu dünyaya her gelen, kendi nöbetini devralır. Bize de modern zamanların nöbeti düşmüş. Modern zamanlar, insanlığın adeta bir alt üst oluş halini yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı bir dönemin adı. Geleneksel bakış açılarının değişmesi bir yana bugün olanın yarına nasıl intikal edeceği, nasıl bir algı operasyonuna uğrayacağı ve kimin hangi yüzüyle karşımıza çıkacağı konusunda bütün öngörülerimizi ve beklentilerimizi yitirmiş durumdayız.</p>



<p>Doğrudur, insan öngörülemeyen bir varlıktır. Ancak bu kadar öngörülememesi ve her şeyin adeta tersine dönmesi, insanın bedeninin ruhunun kaldırabileceği bir yük değildir. Bu yüzden her nerede, ne konumda, ne durumda olursa olsun insanın zihinsel, bedensel ve ruhsal bir çöküntü yaşadığı bir gerçektir bu çağda.</p>



<p>Savaşların olduğu yerlerdeki maddî yıkım ile olmadığı yerlerdeki manevî yıkım neredeyse aynı oranda. Bu yıkımlar karşısında insan, o kadar kendi derdine düştü ve kendi içine kapandı ki, çaresizlik içinde kıvranan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar bile kapsama alanının dışında kaldı. Kendini kurtarma kaygısı gözünde o kadar büyüdü ki, kendi derdi üstüne dert tanımaz hale geldi insan. En büyüğünün kendi derdi olduğuna inandı veya inandırıldı; büyüklük ve küçüklüğü aynı anda yaşamanın gerilimi bütün benliğini kuşattı. Hemcinsleri karşısında büyük, yıkım karşısında küçük…</p>



<p>Zavallım, bu müthiş gerilim içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor. Adını da tabipler koymuş: Psikolojik çöküntü.</p>



<p>“<em>Kardeşin kardeşten, çocuğun anne babadan, kocanın karısında ve çocuklarından kaçtığı günün</em>” (80/34-36) provasını yaşıyoruz deyim yerindeyse. Bir volkan patlamasının önündeki korku, bir fırtına karşısındaki savrulmuşluk, bir karanlıklar içinde kaybolmuşluk ve bir koca dalgaların önünde çaresizlik hali yaşıyoruz.</p>



<p>Her şeyi tartışıyor hiçbir şeyi çözemiyoruz. Ha bire düğüm atıyoruz. Elimiz, ayağımız, gözümüz, kulağımız her yerimiz düğüm oldu. Zihnimiz kilitlendi; gözümüze ve kulağımıza perdeler indi, kalbimiz bizden saklanıyor…</p>



<p>Ne olacak halimiz&#8230; “<em>Ya Rab! Bu karanlık gecelerin yok mu sabahı?</em>”</p>



<p>Eski kitapların önsözlerini okurken gençliğimde onları kınardım. Ne çok kendi zamanlarından şikâyet ediyorlar diye. Yaşım ilerledikçe onları anlamaya başladım. Meğer gençlikte eskilerin diğerkâmlık dediği duygudaşlık biraz zayıf oluyormuş. Daha keskin, daha bıçkın ve daha müsamahasız…</p>



<p>Gençlik bu. Delikanlılık hali. Başında kavak yellerinin estiği, kalbinin pıt pıt attığı, gönül tellerinin titrediği, sevda türkülerinin dinlendiği coşkulu hal… Telli duvaklı gelin bekleyen veya gelin olma hayali kuran gençlik… Bir de içinde kabaran her duyguyu aşk zanneden garibim… Bu da gençlik rüzgârının yol açtığı gribal hal olsa gerek.</p>



<p>***</p>



<p>Hacivat’ın “yar bana bir eğlence” diyen nakaratının yerine “yar bana bir teselli” diyesim geliyor. Bu kadar derdin içinde ne çok teselliye ihtiyacımız var!</p>



<p>Tefsirleri okurken, “teselli ayetleri” diye bir tabir sık sık karşımıza çıkar: Müfessirler işte bu ayet, Hz. Peygamber’e gelmiş teselli ayetidir derler.&nbsp; Kim teselli ediliyor? O koca Peygamber (sav). Aslında o teselli ayetleri O’nun şahsında bizleri teselli için olsa gerek. Çünkü esas teselliye muhtaç bizleriz. Bu yıkıntı ve çöküntü altında, bitmişlik ruh halimizle, sürünen ruhumuzu taşıyan bedenimiz içinde… Allah aşkına, kim daha çok teselliye muhtaç. En güzel teselli, Allah’ın ayetlerinde aranan tesellidir. Çünkü O’nun dışında varacak kapımız, tutunacak dalımız, sığınacak yerimiz yok. Öyleyse gelin O’na sığınmakla başlayalım işe.</p>



<p>“Sabahın aydınlığının Rabbine sığınırım…” (Felak 113/1)</p>



<p>“Bütün insanların Rabbine sığınırım…” (Nas 114/1)</p>



<p>Sığınmak sağlam bir kulpa tutunmak, yıkılmaz bir güce dayanmak, o gücün yanında olduğuna güvenmektir. Çünkü güven, ruhun en büyük takviye gıdasıdır. Olmadı mı, ruh çöker bedeni de ıhtırır. İşte bunun adı tevekküldür.</p>



<p>“Allah’a tevekkül et.” (Nisa 4/81)</p>



<p>“Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir ve bilendir” (Bakara 2/137)</p>



<p>“Eğer yüz çevirirlerse, onlara de ki: Allah bana yeter. Zaten O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayandım. O, büyük arşın sahibidir” (Tevbe 9/129)</p>



<p>Bu kapıda ümitsizlik yoktur. Yoktur bu kapıda kötümserlik duygularına yer. Öyleyse gel, rahmete gel!</p>



<p>“Ey kendi aleyhlerine aşırılığa giden kullarım!” Günaha batmış bocalayan, ruhsal çöküntü içinde kıvranan, eziklik ve tükenmişlik hali yaşayan sizler! Sakın ha “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Bilin ki, Allah bütün günahları bağışlar.&nbsp; Çünkü Allah her daim bağışlayan ve bütün kullarına rahmetiyle muamelede bulunandır.” (39/53)</p>



<p>Demek ki, sıkıştığımızda hangi kapıya varacağımızın, hangi mercie başvuracağımızın ve kime yöneleceğimizin adresi belli.</p>



<p>***</p>



<p>Fakat şeytan azılı bir düşman, becerikli bir ayartıcı, her konumda saptırıcı ve her malzemeyle baştan çıkartıcı… En uç noktada da Allah ile aldatma becerisi… İşte, tam bu noktada daha çok uyanık olmak lazım:</p>



<p>“Ey İnsan! Seni kerim olan Rabbin ile aldatan nedir? Biz insana vermedik mi iki göz, bir dil ve iki dudak, göstermedik mi ona iki de yol” (90/8-10)</p>



<p>“İnsana ve onu yaratana, ona iyi ve kötüyü gösterene yemin olsun ki, kendini temizleyen kişi kurtuluşa ermiştir, günaha sapan da hüsranın dibini bulmuştur…” (91/7-10)</p>



<p>Öyleyse önce kalpten O’ndan başkasını silmek lazım. Orayı arındırmak lazım. Bunun için tövbe etmek, istiğfarda bulunmak ve azmetmek lazım…</p>



<p>Babamız Hz. Adem, annemiz Hz. Havva şeytanın vesvesesiyle yasak ağaca yaklaşmış ve bulundukları cennetten çıkarılmışlardı. Bir çaresizlik hali yaşıyorlardı. Ne yardım isteyecek kimseleri ne de gidecek bir kapıları vardı.&nbsp; İşte bu hal içindeyken ilahî rahmet imdatlarına yetişti. Büyük bir pişmanlık ve içtenlikle şu duayı yaptılar: “Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bağışlamaz ve rahmetinle muamele etmezsen, biz hüsrana uğramışlardan oluruz.” (7/23)</p>



<p>Onların bu hali bizim için hem ibret hem de rehberdir. Öyleyse buyurun duaya.</p>



<p>“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma. Bize katından rahmet ihsan et. Sen her daim tövbeleri kabul edensin…” (3/8)</p>



<p>“Ey Rabbimiz, ‘iman edin’ diye seslenen bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi sil. Sonumuzu iyi ve güzel kullarının sonu gibi eyle. Ey Rabbimiz peygamberler vasıtasıyla bildirdiğin vaatlerini ver bize. Kıyamet günü bizi utandırma. Sen asla sözünden caymazsın.” (3/193-194).</p>



<p>***&nbsp;</p>



<p>Ne demiştik adres belli… Öyleyse dur divana, uy Kur’an’a, yönel Kabe’ye… Tıpkı Rahmet Peygamberi ve O’nun güzel dostları gibi; sıddîklar, sâlihler, şehitler ve peygamberlerin varisleri alimler gibi…</p>



<p>&nbsp;“Rabbimiz! Sadece sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz.</p>



<p>Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kullarının yoluna…</p>



<p>Gazabına uğramış ya da sapmış olanların yoluna değil…” Amin…</p>



<p>***<strong>Not</strong>: Bu yazı Nisan 2021’de Türkiye Gençlik Vakfı Yayınları arasında çıkan <strong>Çağdaş İnanç Problemleri</strong> adlı kitabımızın önsözünden.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/modern-zaman-nobeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıfırın İnsan Halleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 09:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17150</guid>

					<description><![CDATA[Acayip bir sayıdır sıfır. Kimi zaman süklüm püklüm, kimi zaman belli belirsiz, bellisi fazla düpedüz belirsiz. Toplasan da, çıkarsan da, bölsen de etkisiz. Ama bir de çarpmaya gör! Önünden kaç kenarda dur! Buldozer gibi gelir, silindir gibi ezer; paçandan tutar, seni dibe çeker; çığ olur tepene iner, üstüne bembeyaz bir örtü çeker, siler, yok eder… Dedik ya bunda var bir acayiplik, her şeyi yutan kara delik.   Acaba bu özelliği bir yazıma göre yuvarlak ve içi delik olmasından mı, yoksa diğer yazıma göre kapkara bir nokta oluşundan mı? Şekle göre cevaplamak zor. Zira şekiller ve şekillere yüklenen anlamlar bazen hatta çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Nereden mi biliyorum? Sözde bilim yüz tanımayla insanları tanıdıklarını iddia edenlerden, yıldızlardan gelecek tasarımı yapanlardan, şişeden cin çıkartanlardan, burçlardan kader yazanlardan&#8230; Yüzüne, kaşına, gözüne, beden ölçüsüne, saç örgüsüne; yıldızına, burcuna, burnunun ucuna göre insanlar sınansaydı, kaç kişi sınıfı geçerdi dersiniz? Her neyse! Sıfır diyorduk, oradan devam edelim. Bir sayıyı sıfırla toplarsanız, çıkarırsanız veya bölerseniz anlamlı bir sonuca ulaşamazsınız. Var olan neyse o kalır. İşlem sonunda ne bir şey eklenir ne de bir şey eksilir. Sıkı durun! Ya bir de çarparsanız. Allah kimsenin başına vermesin! Sonuç felaket! Çarpılan her sayıyı büyüklüğü ne olursa olsun dibe indirir, kendine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Acayip bir sayıdır sıfır. Kimi zaman süklüm püklüm, kimi zaman belli belirsiz, bellisi fazla düpedüz belirsiz. Toplasan da, çıkarsan da, bölsen de etkisiz. Ama bir de çarpmaya gör! Önünden kaç kenarda dur! Buldozer gibi gelir, silindir gibi ezer; paçandan tutar, seni dibe çeker; çığ olur tepene iner, üstüne bembeyaz bir örtü çeker, siler, yok eder… Dedik ya bunda var bir acayiplik, her şeyi yutan kara delik.  </p>



<p>Acaba bu özelliği bir yazıma göre yuvarlak ve içi delik olmasından mı, yoksa diğer yazıma göre kapkara bir nokta oluşundan mı?</p>



<p>Şekle göre cevaplamak zor. Zira şekiller ve şekillere yüklenen anlamlar bazen hatta çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Nereden mi biliyorum? Sözde bilim yüz tanımayla insanları tanıdıklarını iddia edenlerden, yıldızlardan gelecek tasarımı yapanlardan, şişeden cin çıkartanlardan, burçlardan kader yazanlardan&#8230; Yüzüne, kaşına, gözüne, beden ölçüsüne, saç örgüsüne; yıldızına, burcuna, burnunun ucuna göre insanlar sınansaydı, kaç kişi sınıfı geçerdi dersiniz?</p>



<p>Her neyse! Sıfır diyorduk, oradan devam edelim.</p>



<p>Bir sayıyı sıfırla toplarsanız, çıkarırsanız veya bölerseniz anlamlı bir sonuca ulaşamazsınız. Var olan neyse o kalır. İşlem sonunda ne bir şey eklenir ne de bir şey eksilir. Sıkı durun! Ya bir de çarparsanız. Allah kimsenin başına vermesin! Sonuç felaket! Çarpılan her sayıyı büyüklüğü ne olursa olsun dibe indirir, kendine benzetir, içi boş yuvarlağa çevirir, yutar yok eder, geride bırakmaz ne bir delil ne eser. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bunları niye mi anlattım? Batıniliğin nam-ı diğer ezoterizmin karanlıklar kralı Pisagor tarikatına, haşhaşi yapılanmasına, karmatî mafyasına, günümüzdeki çakmalarına veya çıkmalarına kıymet vermek, öykünmek için değil herhalde. Günyüzü görmesin onların gizemli karanlıkları, batsın batınîlikleri, uzak olsun bizden sıfır halleri!</p>



<p>*</p>



<p>Eeee nereye gelmek istiyorduk?</p>



<p>Tabi ki, sıfırın insan hallerine.</p>



<p>Efendim, insanlardan öyleleri var ki, sıfıra ayarlanmış. Toplasan bir şey artırmaz, çıkarsan bir şey eksiltmez; bir araya gelsen bir şey katmaz, uzaklaşsan kayıp sayılmaz; ama bir çarpmaya gör, anandan doğduğuna pişman eder, önüne geleni teper, ardına geleni iter, koca bir toplumu yok etmeye yeter.</p>



<p>Yok mudur böyle tecrübeleriniz, yaşadıklarınınız, yaşatıldıklarınız?</p>



<p>İlginçtir bu tipler. Her dönemde, her yerde, her ortamda bulunurlar. Olmalarından ya da olmamalarından fark edemezsiniz. Dedik ya, bir şey artırmaz ve eksiltmez bunlar. Ne geldiklerini bilirsiniz ne gittiklerini fark edersiniz. Bu yüzden fark edilmez ve bilinmezdirler. Ama bir çarptılar mı? Fark etmeye bile fırsat bulamazsınız, son sözünüzü bile söyleyemezsiniz; topunuzu yere sererler, ortamı harap ederler, hiçbir şey olmamış gibi çekip giderler… &nbsp;</p>



<p>Türlü halleri vardır efendim bunların! Süklüm püklümdürler, etkisiz eleman görünümlüdürler. Çünkü bizim işlemlerimiz çoğunluk toplama ve çıkarmadır. İyiyse toplar, bir araya getiririz; kötüyse çıkartır, bir köşeye atarız. Bölmek hoş değildir, onu da aklımızdan çıkartırız. Çarpmak aklımıza pek gelmez, gelse de ihtimal olarak görülmez. Gaflet gözümüzü bürür, o sinsice dipten yürür, bir anda görünür; olan o anda olur, her şeyi savurur, gülleri soldurur, suları dondurur, cansızı yok eder, canlıyı öldürür.</p>



<p>Bizden biri gibi görünür kimi zaman. Bir artısı-eksisi olmadığı için fark etmeyiz, fark etsek de aldırış etmeyiz. O kadar ki, birlikte yürürüz, birlikte dururuz. Adeta bizden bir parça gibi görünür, aynı elbiseye bürünür. Bu yüzden kestirip atmayı, bölüp çıkartmayı aklımıza getirmeyiz. Ya gaflet tarafımız ya şefkat yanımız görmemizi engeller. Ama bir çarptı mı?! İşte o an anlarız, bağrımızı yumruklar, dizimizi döver, kafamıza vururuz…</p>



<p>Kendi halinde görünürler kimi zaman. Ne bir kıvılcım ne duman, her şey süt liman, kıvrılmış yatan bir yılan… Bana dokunmayan bin yaşasın der geçeriz. Nasılsa mala davara zararı yok deriz. Merhamet yanımızı esnetir, duygularımızın gazına gelir, akıl frenini gevşetiriz. İşte o an olur ne olursa! Aniden bir çarpma, tepe taklak savrulma, toza toprağa bulanma ya da toprağın kara bağrında karar kılma…</p>



<p>Oturanlar arasından çıkar kimi zaman. Dışardan baksan oturmuşlar, lakin içlerinde kudurmuş dalgalar, denizin hayalinden hayalin denizine dalmışlar, hayal gemisinde hayale dümen kırmışlar; ortalığı karıştıracak şeyler yazıp ortaya yaymışlar…</p>



<p>Aman bunlara dikkat! İlginçtir halleri, sivridir dilleri, çarpar söyledikleri: Güney cepheye oturup ahkâm keserler, batı cephesinden işaret beklerler, kuzey cephesinden acayip ürkerler, doğu cephesinde hiç görünmezler. Kör şeytan dürtmeye görsün, toplaşıp esip gürlerler, kendileri söyler, kendileri dinlerler; yaparlar, bozarlar, olmadık şeyler yazarlar, etrafa çamur atarlar, tutmazsa attıkları çamura kendileri yatarlar; gel desen gelmezler, git desen gitmezler; bir derde derman, bir yaraya merhem olmazlar; sevinsen gönenmezler, dövünsen üzülmezler… Ama bir çarpmaya gör, kendi seviyelerine çekip, yer ile yeksan edip, her şeyi sıfırlayıp dip köşeye sinerler, hiçbir şey olmamış gibi yeniden oturuş pozisyonuna geçerler…</p>



<p>Bu böyle sürer gider.</p>



<p>Kimisi görür, gerçek der; kimisi senaryo muamelesi çeker.</p>



<p>Zaman geçer, kimisi hatırlar, kimisi unutur; kimisi uyur, kimisi uyanık durur; uyanan gerçeği bulur, uyanmayan rüya der durur…</p>



<p>Böyledir geçmiş, bir hatırlanır, bir unutulur.</p>



<p>Ama hiç unutmayan Bir var elbet, iyi ki var ahiret, orada şaşmaz adalet…</p>



<p>*</p>



<p>Peki, nasıl biliriz bunları?</p>



<p>Sayılarından, şekillerinden, kıyafetlerinden değil tabi ki; yüz mimiklerinden, göz süzüşlerinden kulak verişlerinden belki; ama hallerinden, duruşlarından, tavırlarından, tavır alışlarından ve satışlarından sanki; ne çok zormuş arkadaş, bunları bilmek meğer ki!</p>



<p>Bilseydi peygamberler bilirdi münafıkları, koca devlet aygıtı anlardı içindeki hainlikleri; aklı başında insanlar çarpılmazlardı sahtekârlara, hırslarına kapılıp katılmazlardı tamahkârlara, bütün varlıklarını yitirip sığınmazlardı sonunda ahlara vahlara…</p>



<p>Sen sen ol, ey oğul! &nbsp;Bu gibilere asla çarpma, çarpılma ve çarpan hanene koyma. Çarpman da, çarpılman da seni sıfırlar, çarpan hanene koyman haneni harap, varlığını türap, geleceğini serap eder.</p>



<p>Bunları toplamaya, çıkarmaya ve bölmeye gerek duymadığın gibi çarpmaya da gerek duyma, hatta uzak dur. Bunlara dalaşacağına, çalıyı dolaş, dağın üstünden aş. Ne üstlerine git, ne üstüne sıçrat!</p>



<p>Su gibi olduğunu unutma. Kirlenmem ve zehirlenmem sanma. Sıçrayan bir damla hayatını zehir eder, bedenini kirletir, itibarını yere serer.&nbsp; Ne bütün zehirleri ortamdan yok edebilir ne de bütün pislikleri hayattan çıkartabilirsin. Yarış alanı, savaş meydanıdır bu dünya. Ama çarpmaya ve çarpılmaya engel olabilirsin, onları çarpan hanene de koymayabilirsin; yemezsin, içmezsin, çekmezsin; iradene fren koyup aklına getirmezsin, duygularına gem vurup kalbinden geçirmezsin…</p>



<p>Çünkü bunlara çarpmak sadece sana zarar verir, çarpılmak senden götürür, çarpım hanene koymak ise bir çuval patatesin içine bir tane çürük koymak, bir güğüm suya bir damla pislik sıçratmak, bir tencere yemeğe bir gram zehir katmak gibidir.</p>



<p>Tercih senin! Akıl kafanda, irade elinde, tecrübe zihninde; iman kalbinde, İslam bedeninde, ihsan gönlünde; nefsine çeki düzen ver, kalbini temizle; arkada kalanı gözle, önden gideni izle; geçmişten ders al, anın değerini bil, geleceğe yönel, ufukları hedefle! Bilesin ki, iyiler lehinde, kötüler aleyhinde…</p>



<p>Sıfır adamlar mı?</p>



<p>Aman ha, göreyim seni, onlara dikkat eyle!  </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorumluluk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 07:35:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17082</guid>

					<description><![CDATA[İnsan İkrar Adalet ve Kemal Merhaleleriİnsan denilen varlık “Ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm” Yunus Emre&#8217;nin dediği gibi hayat anaforu denizine girerek ete kemiğe bürünür ve insan olarak varlık alemine dahil olur. İlk önce doğar ve hayata gözlerini açar bu gözlerini açmakla artık hayat mecrasına girmiş olur. Bu mecrada onu bekleyen merhaleler olacaktır. Bu merhaleleri hayatın kendine sunduğu tecrübelerle öğrenecektir. Tatbikî hayata göz açması öğrenmeye de adım atması demektir. Kendisine ilk öğretecekler etrafında olan yakınları annesi babası sevdikleridir. Hayatı ve hayatta lazım olacak şeyleri ilk onlardan öğrenir. Acaba sadece hayat sahibi olması insan olması için yeterli olur mu? Bu hayat yolculuğunda birçok evrelerden, devrelerden ve dönemlerden geçecektir. Bu evrelerden geçerken hallerden hallere geçer tabiri caizse ezilir büzülür, evrilir çevrilir sonunda et kemik kılıfı, insan olarak büyük bir merhaleye erer. İnsanın bu geçirdiği evreleri sırasıyla şöyle sıralayabiliriz; can, güç, ikrar, adalet, kemal. Şimdi bunlar nedir diye soracaksınız. Bunlar insanın hayata adım attıktan sonra ki manevi yolculuğu ve bu yolculuğundaki manevi durakları ve terakkiyatıdır. İnsan doğar can sahibi olur can sorumluluktur, yaşamaktır, çalışmaktır ve düşünmektir. Canın en büyük belirtisi nefestir. Kişi canla hayat sahibi olur ve nefes ile hayatını devam ettirir ve canı olduğundan haberdar olur. Can hayatın başlangıcı olduğu gibi hayatın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsan İkrar Adalet ve Kemal Merhaleleri<br>İnsan denilen varlık “Ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm” Yunus Emre&#8217;nin dediği gibi hayat anaforu denizine girerek ete kemiğe bürünür ve insan olarak varlık alemine dahil olur. İlk önce doğar ve hayata gözlerini açar bu gözlerini açmakla artık hayat mecrasına girmiş olur. Bu mecrada onu bekleyen merhaleler olacaktır. Bu merhaleleri hayatın kendine sunduğu tecrübelerle öğrenecektir. Tatbikî hayata göz açması öğrenmeye de adım atması demektir. Kendisine ilk öğretecekler etrafında olan yakınları annesi babası sevdikleridir. Hayatı ve hayatta lazım olacak şeyleri ilk onlardan öğrenir.<br></p>



<p>Acaba sadece hayat sahibi olması insan olması için yeterli olur mu? Bu hayat yolculuğunda birçok evrelerden, devrelerden ve dönemlerden geçecektir. Bu evrelerden geçerken hallerden hallere geçer tabiri caizse ezilir büzülür, evrilir çevrilir sonunda et kemik kılıfı, insan olarak büyük bir merhaleye erer. İnsanın bu geçirdiği evreleri sırasıyla şöyle sıralayabiliriz; can, güç, ikrar, adalet, kemal. Şimdi bunlar nedir diye soracaksınız. Bunlar insanın hayata adım attıktan sonra ki manevi yolculuğu ve bu yolculuğundaki manevi durakları ve terakkiyatıdır.</p>



<p><br>İnsan doğar can sahibi olur can sorumluluktur, yaşamaktır, çalışmaktır ve düşünmektir. Canın en büyük belirtisi nefestir. Kişi canla hayat sahibi olur ve nefes ile hayatını devam ettirir ve canı olduğundan haberdar olur. Can hayatın başlangıcı olduğu gibi hayatın devamını sağlar. Can et ve kemik yığının mana kazanmasıdır. Can olmazsa bedeninin, organlarının ve duyu organları göz, kulak dil, kalbin hiçbir işlevi ve yükümlülüğü olmaz. Bu sebeple insanın uzuvlarının ve kendisini insan olarak mana ifade edebilmesi için önce hayat sahibi olması gerekir. Hayatın da en önemli kaynağı candır. İnsan can ile hayata tutunur ve canla hayatını şuurlu bir şekilde devam ettirir.</p>



<p><br>İnsan hayata can sahibi olarak ilk gözlerini açtığında tamamen zayıf, aciz ve güçsüz bir varlıktır. Hayatını idame ettirebilecek güce sahip değildir. Annesine ve çevresinde ki insanlara muhtaçtır. Günler geçtikçe maddi ve manevi güçlere sahip olur. Günden güne büyüyerek bedeni gelişir. Önce emekler, ayakları üzerinde durmaya başlar ve yürümeye başlar. Yavaş yavaş dünya hayatında ayakları üzerinde durmaya başlar. Bedeni geliştikçe aklı ve öğrenme gücü de gelişir. Bu sayede hayata dair yeni yeni deneyimler kazanır. İnsanın can sahibi olup bedene gelişmesi ve hayata dair bir şeyler öğrenmeye başlaması ikinci evresi güç kazanmasıdır.</p>



<p><br>Hayat, canla birlikte devam eder demiştik. Hayatın canla birlikte devamı esnasında insan güç kuvvet sahibi olarak Allah’ın kendisine lütfettiği aklı ve bazı yetenekleri ile bir şeyler üretmeye başlar. Tabi bu faaliyetleri ikrar evresinde yapar. İkrar karar verme yetisidir. İnsan her ne yaparsa yapsın günlük hayatında en basitinden yürümeyi, oturmayı, herhangi bir iş yaparken, bir arkadaşına selam verirken, işinde çalışmaya başlarken ve daha nice hayatının tümünde yaptığı işleri karar vererek yapar. Karaları ya iyiliğe ya da kötülüğe iletir. Bir insanın başına gelenler, güzellikler, kötülükler, belalar, zarar ziyanlar ve mutluluklar hep aldığı kararlar neticesinde yaptığı fiillerden kaynaklanmaktadır. Eğer doğru zamanda, doğru yerde, doğru karar verirse verdiği karar onu güzel bir sonuca ulaştırır. Kararlarını doğru vermeyip hatalar yaparsa sonuç onun için pek de iyi olmaz. “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159) ayetinde anlaşılacağı üzere karalarımız insanlarla olan ilişkilerimizi etkiliyor. Aynı zamanda çok düşünüp sık eleyip sık dokuduktan sonra verdiğimiz karaları da ne olursa olsun yerine getirmek için Allah’a tevekkül ederek var gücümüzle çalışacağız. İnsan kararlarını doğru ve hatasız verebilmesi için dördüncü evresi adalet merhalesine geçmesi gerekir.</p>



<p><br>Adalet, can, güç ve ikrar melekelerini birleştirerek bir şeyi eksiksiz ve noksansız olarak en uyumlu ve dengeli bir şekilde yapmaktır. Adaletli bir kimse gücünü yerli yerinde kullanır. Aldığı kararlarda da istikamet üzerine olur. Adalet, insanın alacağı karalarda ve gücünü kullanmasında etkin rol oynar hatta tam etki eder. Adalet haktır. Hak ise Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Kısacası dinimizdir. Adalet dinimiz İslam’ı tam yaşamaktır. Adaletten yoksun olan kişi dilsiz ve sağır bir işe yaramayan kimseler gibidir. “Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?” (Nahl 16/76) karalarında ve davranışlarında adil olan bir kimse artık insanlığın son evresi olan kemalata ulaşır.</p>



<p><br>Kemal evresi veya insanın kemal sıfatı ahsen-ı takvim en mükemmel, en güzel biçimde yaratılış makamına ve derecesine yükselmesi demektir. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin 95/4) İnsan ahsen-i takvime çıkarsa beşerilikten insanlığa geçmiş olur. İnsanın beşer olma özelliği nefsine, hevasına ve arzularına mağlup olup gücünü ve kararlarını adaletten yoksun olarak kullanarak dini vecibeleri yerine getirmemesidir. Bu durumda da “Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik” (Tin 95/5) ayetinde olduğu gibi en aşağı mertebeye iner.</p>



<p><br>İnsan doğar hayata adım atar, hayat canla hüviyet kazanır ve güçle hayatiyetini devam ettirir. Gücünü aldığı kararlarla kullanır. Kararlarını da adaletiyle alması gerekir. Eğer hayatını can bedenini adaletle bezeyip gücünü kararlarındaki istikametle yaparsa kemalata erer ve ebede namzet olur. Can, güç, ikrar, kemal işte bunlar insanların evreleridir. Bu evrelerde Hak üzere olduğunda insan-ı kâmil olur. Ölümlü olan bu dünyada kendi geçip gitse dahi ismi ve eserleri ebede kadar yaşar. Ahirette de cennette ebedi bir hayat sahibi olur vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Kaluu Bela&#8221; Sözleşmeye İmza Atmaktır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kaluu-bela-sozlesmeye-imza-atmaktir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kaluu-bela-sozlesmeye-imza-atmaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2021 09:42:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16791</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbin, Adem Oğullarının sırtından zürriyetlerini alıp, bunları kendi hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Kalu bela (Elbette öyle)” dediler.Böyle yaptık ki kıyamet gününde “bizim bundan haberimiz yoktu”; yahut önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin” demeye kalkışmayasınız.İşte, hakkı görsünler diye ayetleri açık açık bildiriyoruz.” (Araf, 172-174) Bu ayetlerde birkaç sual ilgilenenleri bir hayli yormuş görünmektedir.“Kalu bela”, “Onların sırtlarından zürriyetlerini almak” ve “Allah’ın hazırladığı sözleşmeye şahit olmak”Klasik kaynaklarda yer alan rivayetlere göre, Allah dünyayı yaratmadan önce, yeryüzüne gelecek bütün insanların ruhlarını, ruhlar aleminde bir araya toplayarak “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diyerek kendi varlığına onları tanık kılmış ve onlardan “bela (evet)” sözünü alarak onaylatmıştır. Böylece Allah, yeryüzüne gelecek kullar ile bir tür sözleşme akdetmiş ve buna kendilerini de tanık etmiştir. Dolayısıyla artık hiçbir insan, “benim bu sözleşmeden haberim yoktur” diyemez. Evet, ilk dönem alimleri ekseriyetle ayeti böyle anlamışlardı. Her şeyden önce şunu temellendirelim ki, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etme ve sadece O’na kulluk etme görevi, insanın yaratılış amacıdır. Bu amacın gerçekleşebilmesi için, insanların kendi sorumluluklarını mutlaka açık seçik bilmeleri gerekir. Sadece bilmeleri de yetmez, bu sorumluluklarını yerine getirebilmek için yeterli &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>“Rabbin, Adem Oğullarının sırtından zürriyetlerini alıp, bunları kendi hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Kalu bela (Elbette öyle)” dediler.<br>Böyle yaptık ki kıyamet gününde “bizim bundan haberimiz yoktu”; yahut önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin” demeye kalkışmayasınız.<br>İşte, hakkı görsünler diye ayetleri açık açık bildiriyoruz.” (Araf, 172-174)<br></p>



<p>Bu ayetlerde birkaç sual ilgilenenleri bir hayli yormuş görünmektedir.<br>“Kalu bela”, “Onların sırtlarından zürriyetlerini almak” ve “Allah’ın hazırladığı sözleşmeye şahit olmak”<br>Klasik kaynaklarda yer alan rivayetlere göre, Allah dünyayı yaratmadan önce, yeryüzüne gelecek bütün insanların ruhlarını, ruhlar aleminde bir araya toplayarak “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diyerek kendi varlığına onları tanık kılmış ve onlardan “bela (evet)” sözünü alarak onaylatmıştır. Böylece Allah, yeryüzüne gelecek kullar ile bir tür sözleşme akdetmiş ve buna kendilerini de tanık etmiştir. Dolayısıyla artık hiçbir insan, “benim bu sözleşmeden haberim yoktur” diyemez. Evet, ilk dönem alimleri ekseriyetle ayeti böyle anlamışlardı.</p>



<p>Her şeyden önce şunu temellendirelim ki, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etme ve sadece O’na kulluk etme görevi, insanın yaratılış amacıdır. Bu amacın gerçekleşebilmesi için, insanların kendi sorumluluklarını mutlaka açık seçik bilmeleri gerekir. Sadece bilmeleri de yetmez, bu sorumluluklarını yerine getirebilmek için yeterli donanıma da sahip olmaları gerekir. İşte bu ayet, insanların sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için yeterli bilgi ve birikimle donatıldığını vurgulamaktadır.</p>



<p>Ayette, soru-cevap şeklinde belirtilen husus, tamamen Kur’an’ın mecazi bir metodudur. Kur’an’da başka ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah’ın “konuşması, sorması” gibi ifadeler mecazi/temsili ifadelerdir. Mesela, Fussilet 11 de “Allah göğe ve yere “ikiniz –ister gönüllü, ister gönülsüz- gelin” buyurunca, onlar da “isteyerek geldik” dediler.”</p>



<p>Kur’an’daki mecazi/temsili ifadeler, toplumun daha kolay anlamasını sağlamak için kullanılır. “Kalu bela” diye meşhur olan ayet de nüzul dönemi toplumun algılarına uygun bir şekilde beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu ayette, mecazi/temsili bir ifade kullanılarak insanların, Allah’ın vahdaniyetini ve rububiyetini kavramaları, hidayet ve delalet arasında seçim yapabilmeleri için fıtraten donanımlı bir şekilde yaratılmış olmasıdır.</p>



<p>Yani, insanın ana rahmine yerleşip organik oluşumunu tamamlama surecinde, Allah insanın doğasına, kendisinin varlığını, birliğini ve sadece kendisine kulluk yapılması gerektiğinin bilinmesini istemiş ve bunun için de yeterli akli ve biyolojik donanıma sahip kılmıştır. Bu süreç, sanki Allah’ın, “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye insanlara sormakta, onlar da “elbette Rabbimizsin” diyerek bunu kabul ettiklerini belirtmektedirler.</p>



<p>İşte, Allah’ın insanlardan taahhüt alması, insanın, başta iman olmak üzere Salih amel ve diğer sosyal ve ahlaki sorumlulukları açısından yetenekli ve hazır halde yaratılmış olmasıdır. Allah nasıl ki arıya bal verme, koyuna süt verme, güneşe ısı ve ışık verme yeteneği (gücü) verdiyse, insana da Rabbini tanıma, sadece O’na kulluk etme ve sosyal alanda güzel işler yapma kabiliyeti vermiştir.</p>



<p>“Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sorusuna, “elbette bizim Rabbimizsin” diye verilen cevap, insanın yaratılışı ile Rabbi arasında kararlaştırılmış olan bir anlaşmayı ifade eder. Bu anlaşmanın içeriği insanın benliğine kodlanmıştır. İnsanın her hücresine yaratılış aşamasında bu diyalogun (sözleşmenin) şartları emanet edilmiştir. Böylece her hücre alemlerin Rabbi olan Allah’ın Rab oluşuna şehadet eder.</p>



<p>Buradaki şehadetten maksat, Allah’ın, iç ve dış alemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk yapacak bir çok kanıtlar yaratmış olmasıdır. Sadece insanlar değil, yaratılan her bir varlık, O’nun Rab olduğunu doğrulamakta ve kendi lisanıyla O’nu tesbih etmektedir; ancak bütün varlıklar arasında sadece insanlar sözleşmelerini bozmaktadırlar.</p>



<p>Oysa Allah, insanların sözleşmelerine sadık kalmalarını istemektedir. İnsanlar kendi öz nefislerinde olanı (tevhidi) değiştirip bozmadıkça, Allah, o toplulukta olanı özü (inancı) değiştirip bozmaz. (Ra’d, 11) Bu temel bir ilkedir, genel bir kural kuraldır. Bu da göstermektedir ki, insanların özlerinde, hücrelerinde tevhit inancı yerleştirilmiştir. İnsanlar bunu doğuştan kazanmışlardır, ancak kimi insanlar doğuştan sahip oldukları bu imkanları sorumsuzca kullanarak hem kendilerine, hem de başkalarına haksızlık yapmaktadırlar.</p>



<p>Hadiste de belirtildiği gibi, “her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar.” İnsanın fıtrat üzere doğması, Allah’ın Rab olduğu gerçeğini kavrayabilecek güç ve yetenekte yaratıldığını ve bu hususta kendisinden temsili olarak söz alındığını bilmesidir.</p>



<p>Doğuştan bu özellik ve kabiliyetle yaratılan insan; kendini beğenmişlik, nefsine düşkünlük, şeytani dürtüler gibi arızi duygular eliyle veya yoldan çıkarıcı diğer çevresel faktörlerle doğasını (öz benliğini) değiştirebilmektedir; çünkü büyük sınav (cennet veya cehenneme varma) nedeniyle, temiz fıtratında tevhidin yanı sıra şirk, nankörlük, kin, düşmanlık, zulüm ve adaletsizlik gibi bir çok kötü duygu taşıma imkanına da sahiptir.</p>



<p>İşte, tertemiz yaratılışı değiştirip bozmayarak Allah’ın sevgisini kazanmak kişinin elindedir. Bu konuda her türlü bilgi ve birikime sahiptir. Allah böyle yaptı ki; insanlar; “kıyamet gününde, bizim bundan haberimiz yoktu” demesin. Ayrıca, “Önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin!” demeye kalkışmasın.</p>



<p>Özetle belirtmek gerekirse, “kalu bela”, diğer bir ifadeyle “yaratılış sürecinde yapılan sözleşme”, insanoğlunun fıtrattan/doğuştan akıl, irade, idrak, algı, fıkıh, sezgi, kalbi vb. donanımlarla yaratıldığını açıkça beyan etmekte ve bu beyan, temsili olarak akitleştirimiştir. Dolayısıyla, Vahiy (sözlü talimat) gelmemiş olsa bile, insanoğlunun doğuştan sahip olduğu bu “fıtrat paketi” ile neyin hak, neyin batıl; neyin adalet, neyin zulmet; neyin hayır, neyin şer; neyin doğru, neyin yanlış; neyin hidayet, neyin delalet olduğunu bilmesi vaciptir. Binaenaleyh hiçbir mazeret kabul edilmemektedir. Bu fıtrat paketine (donanıma) sahip olmak, aynı zamanda sözleşmeye imza atmak demektir.<br>Fıtratına/sözleşmesine sahip çıkanlara selam olsun…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kaluu-bela-sozlesmeye-imza-atmaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüreğimizdeki Umudu Canlı Tutmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yuregimizdeki-umudu-canli-tutmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yuregimizdeki-umudu-canli-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2020 07:13:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16512</guid>

					<description><![CDATA[İnsan doğarken ağlar. Zor bir hayat mücadelesinin girdabına gireceğini hissetmişçesine ağlar. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu hayat serüveninde tek düze bir yolculuk yapamaz. İnişli-çıkışlı, sevinçli-hüzünlü, huzurlu-kederli, neşeli-kaygılı, hastalıklı-sağlıklı, ağlamalı-gülmeli vb. bir hayat yolculuğu yapar. Bu sebepledir ki insan doğduğunda ağlar hep başına geleceklerden dolayı. Ağlamak insanı rahatlatır, sakinleştirir, metanet kazandırır yani zorluklara karşı dayanma gücü verir. İnanılanın aksine ağlamak zayıflık değildir; insana güç, kuvvet kazandırır. İnsan ağlayınca içindekilerini bir bir boşaltır. Ümitsizlikleri, evhamları, kaygıları, endişeleri… Böylece daha iyi hisseder kendini, hayat ağcının en ince dalından düşmemek, o dalı kırmamak için akl-ı selim ile düşünür ve hayata tutunur, arzu ve emel dallarına sımsıkı tutunur. İşte doğarken ağlar. Hayata sımsıkı tutunmak, başına gelenlere dayanmak için, tahammül edebilmek için. Tırtılın kozasından çabalayarak bin bir zahmetle çıkıp kelebeğe dönüşmesi gibi. Çünkü tırtıl ne kadar zorlarsa kanatlarını o kadar kanatları güçlenir. İşte,insan da her güçlük karşısında hayattan kopmazsa, yılmazsa daha çok kuvvet kazanır. İnsanın doğduğu anda ilk tutunacağı, onu hayata bağlayacak dal anne kucağıdır. Anne kucağında olduğu müddetçe ümidini hiç kaybetmeyecek, çünkü her hastalandığında, karnı acıktığında, düştüğünde, zor anında annesinin o müşfik sevgisi daima yanında olacağını, ona kol kanat gereceğini hisseder. Annesiyle kurulan bu sevgi bağı yüreğinde umudu yeşertir, canlandırır, kuvvetlendirir. Sevgi anne ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsan doğarken ağlar. Zor bir hayat mücadelesinin girdabına gireceğini hissetmişçesine ağlar. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu hayat serüveninde tek düze bir yolculuk yapamaz. İnişli-çıkışlı, sevinçli-hüzünlü, huzurlu-kederli, neşeli-kaygılı, hastalıklı-sağlıklı, ağlamalı-gülmeli vb. bir hayat yolculuğu yapar. Bu sebepledir ki insan doğduğunda ağlar hep başına geleceklerden dolayı.</p>



<p>Ağlamak insanı rahatlatır, sakinleştirir, metanet kazandırır yani zorluklara karşı dayanma gücü verir. İnanılanın aksine ağlamak zayıflık değildir; insana güç, kuvvet kazandırır. İnsan ağlayınca içindekilerini bir bir boşaltır. Ümitsizlikleri, evhamları, kaygıları, endişeleri… Böylece daha iyi hisseder kendini, hayat ağcının en ince dalından düşmemek, o dalı kırmamak için akl-ı selim ile düşünür ve hayata tutunur, arzu ve emel dallarına sımsıkı tutunur.</p>



<p>İşte doğarken ağlar. Hayata sımsıkı tutunmak, başına gelenlere dayanmak için, tahammül edebilmek için. Tırtılın kozasından çabalayarak bin bir zahmetle çıkıp kelebeğe dönüşmesi gibi. Çünkü tırtıl ne kadar zorlarsa kanatlarını o kadar kanatları güçlenir. İşte,insan da her güçlük karşısında hayattan kopmazsa, yılmazsa daha çok kuvvet kazanır.</p>



<p>İnsanın doğduğu anda ilk tutunacağı, onu hayata bağlayacak dal anne kucağıdır. Anne kucağında olduğu müddetçe ümidini hiç kaybetmeyecek, çünkü her hastalandığında, karnı acıktığında, düştüğünde, zor anında annesinin o müşfik sevgisi daima yanında olacağını, ona kol kanat gereceğini hisseder.</p>



<p>Annesiyle kurulan bu sevgi bağı yüreğinde umudu yeşertir, canlandırır, kuvvetlendirir. Sevgi anne ile çocuğu birbirine bağlayan en büyük rabıta olduğu gibi umut da sevgi ile yüreğimizde büyür. Sevgi ve umut ikisi arasında büyük bir ilişki vardır. Sevginin büyüklüğü oranında insan umut sahibi olur ve hayata da o denli sarılır.</p>



<p>İnsan sever; annesini, babasını, kardeşini, arkadaşlarını, yaşadığı toplumu. Sevdikleriyle birlikteyken hep neşelidir. Onlardan ayrı kalmak ise hüzün verir. Hatta bazen dayanılmaz hale gelir ayrılık.</p>



<p>Aynı şekilde insan hayatı severse bu sevgi, ne halde olursa olsun, bir nefesin kendisi için bir lütuf olduğunu görmek, hayatın bir hisler dünyası olduğunu anlayıp bir kelebeğin kanat çırpışışını duymanın dünyanın en güzel şey olduğunu hissetmek. Hayatın her anın sevinciyle, üzüntüsüyle güzel olduğunu bilmek. İşte bu sevgi ile içimizdeki umudu hiç kaybetmeyiz. Severiz hayatı her şeye rağmen sevdikçe de umutla hayata sımsıkı bağlanırız.</p>



<p>Sevgi ile umut ışığımız hiç sönmez. Direncimiz artar. Hayatın en zor dönemeçlerinde mutlaka bir düz yolun geleceğini bilir ve sabreder. İnsan üç altını elinde bulundurduğu müddetçe hiç yıkılmaz, vazgeçmez ve başaramamaktan korkmaz. O altınlar da sevgi, umut, sabır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yuregimizdeki-umudu-canli-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşte Bütün Meselenin Özü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2020 08:36:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16387</guid>

					<description><![CDATA[Allah’a gerçek anlamda iman edenler, O’nun varlığı ve birliği, hüküm koyması, emir ve yasaklarına itaat konularında bir ayrım gözetmezler. İman ettik dedikten sonra amel etmemenin bir çelişki olduğunu bilirler. Allah Resulü (sav) bu konuya şu buyruğuyla açıklık getirmiştir: “İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir.”[1] İman etmeden amel etmek nifak; amelsiz iman da fasıklıktır.[2] Hz. Peygamber (sav), imandan sonra hemen amellerin fazileti üzerinde durmuş ve mü’minleri, dinî emirleri yerine getirmeye teşvik etmiştir.[3] Birçok İslâm bilgini de, farzları mükemmel bir şekilde yerine getiren bir kimsenin kelime-i tevhidin hakkını eda ettiğini belirtmişlerdir.[4] Onlara göre kelime-i tevhidin dört rüknü vardır. Bunlar, Allah’ın (cc) emirlerine uyma, yasaklarından sakınma, verdikleriyle yetinme ve O’ndan gelen her şeye razı olmadır.[5] Allah’ın varlığını kabul edip de emir ve yasakları konusunda O’na tabi olmamak, hayata vahiy dışı şeylerle anlam vermek, imanda samimiyetsizliktir. İlahî otoriteyi parçalamak suretiyle şirke düşmektir. Yukarıdaki açıklamalarımız “İman amelden bir cüz müdür?” tartışmasına dönmek için yazılmamıştır. Amacımız; imanı takviye etmek ve kesinlik kazandırmak için amelin önemine vurgu yapmaktır. Konu bu bağlamda anlaşılırsa daha iyi olur. Amelsizlik imanın nurunu söndürür ve neticede hiç umulmadık bir ortamda iman yok olabilir. Bu anlamda amel imanı koruyan bir zırhtır. Kur’an-ı Kerim, yüzlerce ayette Yüce Allah’ı tanıtmış ve insanları O’nun birliğine iman &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Allah’a gerçek anlamda iman edenler, O’nun varlığı ve birliği, hüküm koyması, emir ve yasaklarına itaat konularında bir ayrım gözetmezler. İman ettik dedikten sonra amel etmemenin bir çelişki olduğunu bilirler. Allah Resulü (sav) bu konuya şu buyruğuyla açıklık getirmiştir: “İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir.”[1] İman etmeden amel etmek nifak; amelsiz iman da fasıklıktır.[2] Hz. Peygamber (sav), imandan sonra hemen amellerin fazileti üzerinde durmuş ve mü’minleri, dinî emirleri yerine getirmeye teşvik etmiştir.[3] Birçok İslâm bilgini de, farzları mükemmel bir şekilde yerine getiren bir kimsenin kelime-i tevhidin hakkını eda ettiğini belirtmişlerdir.[4] Onlara göre kelime-i tevhidin dört rüknü vardır. Bunlar, Allah’ın (cc) emirlerine uyma, yasaklarından sakınma, verdikleriyle yetinme ve O’ndan gelen her şeye razı olmadır.[5] Allah’ın varlığını kabul edip de emir ve yasakları konusunda O’na tabi olmamak, hayata vahiy dışı şeylerle anlam vermek, imanda samimiyetsizliktir. İlahî otoriteyi parçalamak suretiyle şirke düşmektir. Yukarıdaki açıklamalarımız “İman amelden bir cüz müdür?” tartışmasına dönmek için yazılmamıştır. Amacımız; imanı takviye etmek ve kesinlik kazandırmak için amelin önemine vurgu yapmaktır. Konu bu bağlamda anlaşılırsa daha iyi olur. Amelsizlik imanın nurunu söndürür ve neticede hiç umulmadık bir ortamda iman yok olabilir. Bu anlamda amel imanı koruyan bir zırhtır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim, yüzlerce ayette Yüce Allah’ı tanıtmış ve insanları O’nun birliğine iman konusunda uyarmıştır. Bu uyarı bağlamında imanın bütünlüğünü sık sık vurgulamış; uhrevi kurtuluşun da, Allah’ın varlık, birlik, halk / yaratma ve emir alanında tek kabul edilmesinde; bu kabul edilmenin salih amellerle insan ve toplum hayatına yansıtılmasında olduğunu açıklamıştır. Böyle geniş kapsamlı bir imana sahip olan mü’minleri Allah Teâlâ şu buyruğuyla müjdelemiştir: “قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ” “Ancak ve ancak mü’minler kurtulacaklardır.”[6] Ayetin başındaki tahkik edatı Müslüman olmayanların kurtulmasının mümkün olmadığına delalet eder. Ayette gelecekte olacak bir şey mazi sigasıyla haber verilmiştir. Vakit geldiğinde, ölüm imanla gerçekleşirse o zaman uhrevi kurtuluştan bahsedilebilir. Ayetin devamında da mü’min olarak ölebilmek için yerine getirilmesi gereken ödevler üzerinde durulmuştur. Bu ödevler imanın koruyucularıdır. Bunların ameli hâle getirilmesi sayesinde iman kalpte karar kılar. Hz. Peygamber (sav) de kurtuluşun kâmil bir imanla olabileceğini söylemiş ve Kur’an-ı Kerim’in sınırlarını çizdiği bir imana sahip olmayan kimselerin kesinlikle cennete girmeyeceğini bizlere haber vermiştir: “Kâfirler kesinlikle cennete giremeyeceklerdir.”[7]</p>



<p>Cennete girmek için zihinsel ve amelî açıdan temiz olmak gerekir. “Doğrusu, hem (günahlardan) temizlenen, hem de Rabbinin adını (tespih, tehlil ve tekbirle) anıp namaz kılan(lar) kurtulacaklardır.”[8] ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir. “İslâm’a dahil olarak hidayet bulanların kurtulacağı”[9] müjdesini yineleyen Resulullah (sav), Hz. Ali’ye (r.) fetih günü şu duyuruyu yapmasını emretmiştir: “Cennete mü’minden başkası giremeyecektir.”[10] Uhrevi kurtuluşun çaresi dünyada iken, Yüce Allah’ın dilediği şeylere imandan geçer. Bunları da Kur’an-ı Kerim haber vermiştir. Nitekim bu ayetlerin birisinde bu hakikat şöyle özetlenmiştir: “Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticaret (şeklini) / kurtuluş yolunu size göstereyim mi? Allah’a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda (kula kulluktan kurtulup hayata İslâm’ın hâkim olması için) mallarınız ve canlarınızla cihat edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”[11]</p>



<p>[1] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I / 35.</p>



<p>[2] Cürcânî, et-Ta’rifât, s. 40.</p>



<p>[3] Bak: Nesaî, Menasiku’l-Hac, 24, h. no: 4, V / 113.</p>



<p>[4] İbni Abdulmuhsin, Fıkhu’l-Ed’iyye, s. 179.</p>



<p>[5] Sülemî, Hakâiku’t-Tefsir, I / 92.</p>



<p>[6] Mü’minun 23 / 1.</p>



<p>[7] İbni Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV / 189.</p>



<p>[8] A’lâ 87 / 14-15.</p>



<p>[9] İbni Mace, Zühd, 9, h. no: 4138, II / 1386.</p>



<p>[10] İbni Hanbel, Müsned, c. III, 349; Buharî, 64, Megazi, 38, V / 75; Nesaî, İman, VIII / 104.</p>



<p>[11] Saf 61 / 10-11.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel Bir İnsan Nasıl Vahşileşir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/guzel-bir-insan-nasil-vahsilesir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/guzel-bir-insan-nasil-vahsilesir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Oct 2020 08:01:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15917</guid>

					<description><![CDATA[Peygamberimiz bir hadisinde buyurmuş &#8220;Her insan İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra annesi babası hiristiyanlaştırır yahudlileştirir veya mecusilestirir.&#8221; Her insanın İslâm fıtratı üzerine doğması demek, insanın, dinimizin öğretileri ile çepeçevre sarılmış bir şekilde doğması demektir. Yani en başta Kur&#8217;an ahlakı ile ahlaklanmış, insanlığın tüm faziletleriyle ziynetlenmiş olarak doğmasıdır. Fıtrat, insanın tüm güzellikleri, iyilikleri, ahlakı üzerinde taşıması demektir. Fıtratını bozmadan yaşayan bir insan iyi, dürüst, kimseye zararı dokunmayan mülayim ve herkes tarafından sevilen bir insan olarak hayatını daim ettirir. Fakat maalesef tüm insanlar İslâm fıtratı üzerine doğmasına rağmen kötü, sahtekâr, hilekâr, ahlaksız olabiliyorlar, hatta oluyorlar da. Hele bazen melek gibi birisi diye tarif edilen bir kişi bir anda canavarlaşıyor etrafına öfke saçabiliyor. Çok mülayim ne yapsan karşılık vermez, elinden ekmeğini al bir şeycikler yapmaz, dediğimiz zat, bir de bakmışız ki, canileşmiş, önüne geleni yakıyor, yıkıyor. Bir insan fıtratını nasıl bozuyor, ahlâk timsali bir insan nasıl oluyor da fıtratı dışına çıkıp insanlığını kaybediyor? Bu soruya cevabı verirken hemen yukarıdaki hadis aklımıza geliyor. Hadis ne diyordu? Bir çocuk tam İslâm dini inancı ve öğretileri üzerine doğuyor, annesi ve babası çocuklarını kendi dini üzere yetiştirip kendi dini inançlarına çekiyor. İşte burada görüldüğü üzere aynı şekilde bir insanın iyilikten kötülüğe dönüşmesine sebep olan en büyük faktörlerden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Peygamberimiz bir hadisinde buyurmuş &#8220;Her insan İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra annesi babası hiristiyanlaştırır yahudlileştirir veya mecusilestirir.&#8221; Her insanın İslâm fıtratı üzerine doğması demek, insanın, dinimizin öğretileri ile çepeçevre sarılmış bir şekilde doğması demektir. Yani en başta Kur&#8217;an ahlakı ile ahlaklanmış, insanlığın tüm faziletleriyle ziynetlenmiş olarak doğmasıdır.<br></p>



<p>Fıtrat, insanın tüm güzellikleri, iyilikleri, ahlakı üzerinde taşıması demektir. Fıtratını bozmadan yaşayan bir insan iyi, dürüst, kimseye zararı dokunmayan mülayim ve herkes tarafından sevilen bir insan olarak hayatını daim ettirir.<br></p>



<p>Fakat maalesef tüm insanlar İslâm fıtratı üzerine doğmasına rağmen kötü, sahtekâr, hilekâr, ahlaksız olabiliyorlar, hatta oluyorlar da. Hele bazen melek gibi birisi diye tarif edilen bir kişi bir anda canavarlaşıyor etrafına öfke saçabiliyor. Çok mülayim ne yapsan karşılık vermez, elinden ekmeğini al bir şeycikler yapmaz, dediğimiz zat, bir de bakmışız ki, canileşmiş, önüne geleni yakıyor, yıkıyor. Bir insan fıtratını nasıl bozuyor, ahlâk timsali bir insan nasıl oluyor da fıtratı dışına çıkıp insanlığını kaybediyor?<br></p>



<p>Bu soruya cevabı verirken hemen yukarıdaki hadis aklımıza geliyor. Hadis ne diyordu? Bir çocuk tam İslâm dini inancı ve öğretileri üzerine doğuyor, annesi ve babası çocuklarını kendi dini üzere yetiştirip kendi dini inançlarına çekiyor. İşte burada görüldüğü üzere aynı şekilde bir insanın iyilikten kötülüğe dönüşmesine sebep olan en büyük faktörlerden ilk önce ailesi sonra çevresi, arkadaş topluluğu, beraber yaşadığı toplum,gördüğü eğitim ve daha nice bunlara benzer etkenler olarak sayabiliriz. Atalarımız boşuna dememiş &#8220;Sarı öküzün yanında yatan ya huyundan ya suyundan kapar.&#8221; diye. Kişi bulunduğu toplumun ahlaki değerleri ve sosyal yapısına uyum sağlar. Velevki bu topluma veya arkadaş çevresine sonradan girse bile. Oradan ayrılmadığı müddetçe ne kadar iyi olursa olsun ne kadar direnirse dirensin eninde sonunda onlara uyar. Toplum, iyi ise iyi, kötü ise kötü olur. Nasıl akan su, aktığı taşı, kayayı zamanla aşındırıyorsa kişi de bulunduğu ortamda ne kadar direnirse dirensin en sonunda ya orayı terk etmek zorunda kalır ya da onlara uymak zorunda kalır. İşte böylece insan çevresinden etkilenerek karakteri, fıtratı, ahlakı değişebilir.<br></p>



<p>Diyorlar ki, &#8220;Can çıkar huy çıkmaz.&#8221; Evet doğru, insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. İyi ahlak üzere olan insan hangi şartlarda olurlarsa olsunlar hep güzel ahlak üzere olurlar. Fakat yaşadığı çevrede oluşan olaylar ve etrafındaki eş ve dostlarının tavırları bazen onu çileden çıkartarak kötü davranışlar yapmasına vesile olabiliyorlar.<br></p>



<p>Kişi yaşadığı çevrede çok iyi olarak tanınıyordur. Sessiz sakin bir yapıya sahip birisi olarak biliniyordur. Böyle bir kimseden hiçbir şekilde kötülük yapacağı beklenilmez hatta umulmaz. Böyle birisinin kötülük yaptığını duysak bile kulaklarımıza inanamayız. O iyi bilinen şahıs bir kere şeytana uymuş o haltı etmiştir. Fakat bu yaptığı hareketin nedenini, iç yüzünü bilmeden hemen kötü yaftasını yapıştırırız. Kendisine yapılan kötülüklere, haksızlıklara, çevresinin itip kakmasına dayanamamış kendisinin bile hiçbir zaman tasvip etmeyeceği işi bir öfke ile yapmıştır. Bu onun artık kötü birisi oldu anlamına gelmemelidir. O, her zaman iyidir ve o güzel ahlak üzere kalacaktır. Ne yazık ki çevresinin ona karşı tutumları, ona yaptıkları kötülüklere karşı direnir direnir ve sonunda patlar ve hiç hoşlanılmayacak hareketi yapar veya yapmak zorunda kalır.<br></p>



<p>Nasılsa bu sessiz sakin, elinden ekmeğini al sesini çıkarmaz. Onun için biz bunu ezebildiğimiz kadar ezelim, çektirebildiğimiz kadar çektirelim. Elinde ne var ne yok alalım diyerek üzerine üzerine yürürler, her türlü kötülüğü yaparlar. En sonunda köşeye sıkışmış bir kedi misali pençelerini çıkartır etrafına saldırır. Bu beklenmedik hareketi kendisinde görenler bu sefer böyle birisinden yapılan hareketi kabullenemezler ve kötülüklerini daha da artırırlar. Neticede bizim iyi dediğimiz insan hemen etrafında kötü bir kimse oluvermiş.<br></p>



<p>Şimdi bu insan kötü mü yoksa iyi mi? Evet yaptığı hareketleri göz ardı edemeyiz. Fakat o bunları yaparken kötülük yapayım diye yapmamıştır. O kendisini savunmak, sesini duyurabilmek, birilerinin dikkatini çekebilmek, kendisinin haksızlığa gelemeyeceğini göstermek için yapmıştır. Yardım çığlığını kimse cevap vermemiş, uğradığı zulme kimse oralı olmamış. Herkes kendi işini kendin hallet demiş. Bu zavallım da gitmiş kendine zulüm edenleri aynı şekilde cevap vermiş. Fakat o kötü olmuş.<br>Şimdi sorarım böyle etrafında emin, anlayışlı, terbiyeli olan bir insanın kendisine yapılan hakaret, baskı ve zulümlere dayanamayıp çığırından çıkıp etrafını yıkıp dökmesi onun iyiliğine helal getirir mi? Onun kötü bir insan olduğuna delil olabilir mi? Suçlu sadece kendisi mi?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/guzel-bir-insan-nasil-vahsilesir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
