<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnanç &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/inanc-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Apr 2024 08:19:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İnanç &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ezberlerden Kurtulmadıkça Kurtulmayız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2024 08:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19121</guid>

					<description><![CDATA[“Çocuklarınızı, içerisinde yaşadığınız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.”Hz.Ali (k.v) “Mehdî, bizim tembelliğimizin adıdır.” demişti Aliya İzzetbegoviç. Angaje olduğumuz ezberlerin de mehdî beklemekten bir farkı yok gerçekte. Ona gönül verenler, günün birinde bir kurtarıcının zuhûr edip kendilerini, içine yuvarlandıkları bataktan kurtaracağına inanırlar. Uzun sözün kısası çilesiz, sıkıntısız, tefekkürsüz bir kurtuluştadır bütün ümitleri. İşte ezberlere olan sadâkatimiz de büyük ölçüde ona benziyor. Onlara da mehdî gibi kurtarıcı gözüyle bakıyoruz biz. Bakış açımızın altında sorgulanmamış bir kesin inanç, daha derinlerde ise çilesiz, külfetsiz, gayretsiz bir kurtuluş ümidi saklı. Kurtuluş reçetelerinin, birilerinin elinde olduğu ve o arz-ı endâm ettiğinde peşine takılmak gerektiği inancı, bizi bugüne değin sürekli perîşân etti. Fakat o müzmin îtiyâttan nedense kurtaramadık kendimizi bir türlü. Ezberlere düşman olduğumuzu sanıyoruz. Hakikatse hiç de öyle değil hâlbuki. Daha baştan reddiye yazdığımızın yerine benimsediğimizi koymaya hazırız zîrâ. Yani muhâlifi olduğumuz kokuşmuş ezberin panzehiri gibi gördüğümüz kendimize ait bir ezberimiz var da biz ondan gafiliz ne yazık ki. Evet, bize dayatılan doktrinlerin, ideolojilerin kör bir ezber olduğunu biliyoruz. Ve yine onların, kronikleşen birçok derdimizin de kaynağı olduğu husûsunda hemfikiriz. Buraya kadar da bir problem yok zâten. Bütün sıkıntı, o eşik aşıldıktan sonra başlıyor. Bir ezberi gözden düşürmeye çalışan bizler, akabinde kendi ezberimizi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Çocuklarınızı, içerisinde yaşadığınız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.”</em><br><em>Hz.Ali (k.v)</em></p>



<p>“Mehdî, bizim tembelliğimizin adıdır.” demişti Aliya İzzetbegoviç. Angaje olduğumuz ezberlerin de mehdî beklemekten bir farkı yok gerçekte. Ona gönül verenler, günün birinde bir kurtarıcının zuhûr edip kendilerini, içine yuvarlandıkları bataktan kurtaracağına inanırlar. Uzun sözün kısası çilesiz, sıkıntısız, tefekkürsüz bir kurtuluştadır bütün ümitleri.</p>



<p>İşte ezberlere olan sadâkatimiz de büyük ölçüde ona benziyor. Onlara da mehdî gibi kurtarıcı gözüyle bakıyoruz biz. Bakış açımızın altında sorgulanmamış bir kesin inanç, daha derinlerde ise çilesiz, külfetsiz, gayretsiz bir kurtuluş ümidi saklı.</p>



<p>Kurtuluş reçetelerinin, birilerinin elinde olduğu ve o arz-ı endâm ettiğinde peşine takılmak gerektiği inancı, bizi bugüne değin sürekli perîşân etti. Fakat o müzmin îtiyâttan nedense kurtaramadık kendimizi bir türlü.</p>



<p>Ezberlere düşman olduğumuzu sanıyoruz. Hakikatse hiç de öyle değil hâlbuki. Daha baştan reddiye yazdığımızın yerine benimsediğimizi koymaya hazırız zîrâ. Yani muhâlifi olduğumuz kokuşmuş ezberin panzehiri gibi gördüğümüz kendimize ait bir ezberimiz var da biz ondan gafiliz ne yazık ki.</p>



<p>Evet, bize dayatılan doktrinlerin, ideolojilerin kör bir ezber olduğunu biliyoruz. Ve yine onların, kronikleşen birçok derdimizin de kaynağı olduğu husûsunda hemfikiriz. Buraya kadar da bir problem yok zâten. Bütün sıkıntı, o eşik aşıldıktan sonra başlıyor. Bir ezberi gözden düşürmeye çalışan bizler, akabinde kendi ezberimizi onun yerine ikâme etmenin peşine düşüyoruz. Tabiî onu bir ezber olarak değil de bütün dertlerimizin devâsı olan sihirli bir formül, bir ideal çözüm olarak görüyoruz. Bu yüzden de bir ezberi fâş ederken hiç farkında olmadan hıfzımızdakinin propagandasına girişiyoruz.</p>



<p>Çoğunluğun; “Ben ezberlere karşıyım.” deme lüksü yok bu memlekette. Reddedilen ezberler ve onların karşısında doğruluğuna inanılmış bir muteber ezber var dâima. Fakat o, sahibi nezdinde ezber değil kesinlikle. Gerçeğin bizâtihi kendisi. Mevcut fikirlerin en doğrusu. Temasa geçildiğinde toplumu şâha kaldıracak efsûnlu bir reçete. Ezbere atfedilen değer bu olunca müdekkik, muhakkik bir nazarla üzerinden geçmenin, onu hasbî tefekkürle ele alıp irdelemenin, yani yeniden anlamaya çalışmanın da bir gereği kalmıyor artık. Zîrâ îmân edercesine inanılmış bir fikrin üzerinde durup onu yeniden düşünmek anlamsızlaşıyor. Hâliyle fuzûlî bir gayrete dönüşüyor sahibinin gözünde.</p>



<p>Ve o dakikadan sonra ezber sahibinin keyfiyeti zenginleştirmek gibi bir derdi de olmuyor. Zîrâ bundan böyle yapılacak iş belli: Ezbere merbut sürüyü çoğaltmak. Yani kemiyeti arttırmak! Muhtevâya yabancı, yeniden anlamaya kapalı, kendisini güncelleyemeyen, sadece bir ezber kalıbına itâatla yükümlü, hayattan izole, keyfiyetsiz bir kalabalık üretmek. Çünkü îmân edilen ezbere inanmış insan sayısı ne kadar çoğalırsa kurtuluş da o kadar yakın! Elbette bu, bir aldanış ve beyhûde bir çırpınış.</p>



<p>Kısacası herkes kendi dünya görüşüne aykırı düşen ezberin muhâlifi ve kendi ezberinin de sâdık ve gözü pek bir müdâfi. Düşünen, tefekkür çilesi çeken küçük bir azınlık dışında toplumun çoğunluğu bu kısır döngünün mahkûmu olarak köşe kapmaca oynayarak ömür tüketiyor.</p>



<p>Farkında olmadan en erken çağlarımızda hattâ diyebiliriz ki çocukluk yılarımızda bir ezbere sevdâlanıyoruz. &nbsp;Ya aileden tevârüs ettiğimiz kıymet hükümleri ya bir büyüğümüzün telkinleri ya da yetişme şartlarımız bizi ona angaje hâle getiriyor. Ve uzun yıllar onun tek hakikat, yegâne gerçek olduğu avuntusuyla oyalanıyoruz. En doğru fikrin mensup ve müdâfi olmakla övünüyoruz. Ezberlerle büyüdüğümüz için onlar zamanla şahsiyetimizin mütemmim cüzü hâline geliyorlar. Âdeta bütünleşiyoruz onlarla.</p>



<p>Tabiî bu hep böyle gitmiyor. Üzerinden yıllar geçse de gün geliyor paradigmamızla yüzleşiyoruz. Değişmekte olan hayat, güncellenmeyen fikirleri ıskartaya çıkartıyor zîrâ. İşte o zaman ezberimizin yaldızları birer birer dökülmeye başlıyor. Fakat yanlışımızı görsek, derûnumuzda onunla yüzleşsek de yıllarca peşinden koştuğumuz bir ezberi terk etmek, ona sırtımızı dönmek o kadar kolay değil artık. Değil bunu itirâf etmek, dillendirebilmek bile bir hayli zor.</p>



<p>Ezber, kimliğimizin bir parçası hâline geldiğinden onu savunurken aynı zamanda şahsiyetimizin de müdâfaasını yapıyoruz. Ondan vazgeçmek, kimlik ve geçmişimizi de sorgulamak anlamına geliyor. Bu durumda ise bir sâbiteye dayanmak ihtiyâcında olan insan, kendisini boşlukta hissediyor. Sorgulamadan yaşamanın, yıllarca bir ezbere kayıtsız-şartsız bağlanmanın netîcesi bu.</p>



<p>Sevgi ve nefretlerimizin de kaynağında ezberlerimize olan sadâkatimiz var. Çoğu zaman bize onlar yön veriyor. Reaksiyonlarımızı onlar belirliyor. Bir ezbere duyduğumuz sevgi, onun mefhûm-u muhâlifi olarak gördüğümüz fikir ve şahsa karşı kolayca husûmete sevk edebiliyor bizi. Burada anlamaya çalışmak yok, körü körüne bir düşmanlık ve reddediş psikolojisi var.</p>



<p>Ezberlere olan mahkûmiyetimizin altında okumayı, araştırmayı, düşünmeyi, sorgulamayı sevmeyişimiz yatıyor. Yani gölgesine sığındığımız ezberler, tefekküre yatkın olmayışımızın kaçınılmaz bir sonucu. O yüzden de önümüze konulan hazır reçetelere, kurtuluş formüllerine(!) yapışmaya fazlasıyla teşneyiz. Birilerinin adımıza düşünüyor olması, bizi zahmetten kurtarıyor zîrâ. Kolaycılığın, beleşçiliğin bir başka tezâhürü de ezberlere kucak açmak bu toplumda.</p>



<p>Yıllar önce, vakti zamanında ülkücülükten sosyalizme geçiş yapmış bir dostuma; “Niçin ülkücülüğü bırakıp sosyalist oldun?” diye sormuştum. Verdiği cevap, ezberlere teslîm olmanın insan hayatında ne büyük bir savrulmaya yol açtığının ispatı gibiydi: “Ülkücülüğün yanlışlarını gördüm. Düz mantıkla hareket ettim ve herhalde doğru olan bugüne kadar kendisiyle mücâdele ettiğim fikirdir, diye düşündüm.” Benden on beş yaş büyük olup bugün hayatta olmayan dostum, kendisini tanıdığım yıllarda artık ne ülkücüydü ne de sosyalist. Çoktan Kemâlizm’e doğru yelken açmıştı. Dümeni bir o yana bir bu yana kırarak dünyadaki mesâisine son noktayı koydu. Kısacası yitip giden, bir hiç uğruna tükenen hayatların da müsebbibi yine peşinden koştuğumuz ezberler.</p>



<p>Bir ezbere bağlanmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri de yeni fikirlere kapıyı kapatmak. Çünkü her yeni fikir, sahibinin cam fânûs içinde korumaya aldığı ezber için bir tehdit potansiyeline sahip. Hayatın ritmine ayak uyduran taze bir fikir, eski ezberlerimize tekrar dönüp bakmamızı şart kılıyor. Yeniden bir düşünce mesâisine zorluyor bizi. Bu da tabîatiyle zihin konforumuzu bozup mânevî bütünlüğümüzü sarsıyor. Ezberi bozulan şahıs, hem o yeni fikre hem de fikrin sahibine düşman olabiliyor.</p>



<p>Ezberler kimliğimizin vazgeçilmezi durumunda. O yüzden de onlar, anlamanın önündeki aşılması en zor engeli oluşturuyor. Her şahıs, ezberini savunurken farkında olmadan kimliğinin müdâfaasını yapıyor. Tartışmaların, sohbetlerin birden polemiğe ardından da kavgaya dönüşmesinin arkasında yatan sebep de o. Çünkü çoğu zaman fikirler değil, kimlikler çatışıyor.</p>



<p>Her fikir tarihin bir döneminde şekillendiğinden zuhûr ettiği devrin şartlarına tâbidir. Zaman geçip şartlar değişince geçmişte çözüm üreten bir fikir, tarâvetini yitirip yeni şartlara cevap veremez hâle gelir. Ve tabiatiyle bir ezbere dönüşür. O yüzden de her fikrin üzerinde durup yeniden düşünmek zorundayız.</p>



<p>Türkiye’de kimlik gruplarının ezberleri var. Tartışmalarda hep onlar piyasaya sürülüyor. O yüzden de bir diyalog ya da fikir münâzarası değil, bir monolog ve sağırlar diyaloğu yaşanıyor. Herkesin kendisinin çalıp kendisinin söylediği bir vasatta ise yeni fikirlerin ortaya çıkması mümkün değil. Fikrî sefâletimizin altında toplumun ezberler üzerinden kimlik gruplarına bölünmüş olması gerçeği yatıyor.</p>



<p>Bazıları katıksız bir şekilde ezberini savunuyor, bazılarıysa daha akıllıca davranıp ezberin etrafından dolanarak ustaca yapıyor müdâfaasını. Doğrudan ezbere vurgu yapmasa da sözlerinin satır arasında gezenler kendisini harekete geçiren sâikin o ezber olduğunu görüyor.</p>



<p>Neden ezberlere meftûnuz, niçin onlara bu kadar çok sarılıyoruz? Çünkü kurtuluşu hep kendi dışımızda arıyoruz. Onu hâriçte sanıyoruz. Hâlbuki o bizim içimizde. İşin sırrı, gönül mabedimizdeki mânâ kandilini yakabilmekte. Onu yakmadan, kalbimizle akletmeden Hakk’a vusûl mümkün değil. Onunla temasa geçen kul ise ölümsüzlüğe eriyor, sonsuz bir diriliş muştusuna kavuşuyor.</p>



<p>Düşünebilmek için içimize düşmek gerekiyor. Varlığımızda meknûz olan hakikatle buluşmak îcap ediyor. Ne zaman kendimize dönersek onunla tanış olacağız. Bir hadîs-i kudsîde; “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” denmiyor mu? Demek ki hakikatin ışığı, nûrun, ziyânın kaynağı bizde. Onu dışımızda aramaksa muhal üstü muhal.</p>



<p>Yüce kitâbımızda defaâtle sorulmuyor mu bize: “Düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz?” diye. Bakış açımızı değiştirmezsek Kur’an dahi bizim için bir hidâyet rehberi olamaz. Öncelikle kurtuluşun bizde başlayacağını, içimizde yaktığımız ateşle kıvam bulacağını bilerek çıkmalıyız yola. Kurtuluşu, geçmişlerin kıssalarında ya da birilerinin ağzından dökülen sloganlarda aramaksa büyük bir yanılgı. Yolumuzun pîrlerinden Hâcı Bektâş-ı Velî ne de güzel söylemiş:</p>



<p>Harâret nârdadır, sacda değildir,<br>Kerâmet baştadır, tâcda değildir<br>Her ne arar isen, kendinde ara,<br>Kudüs’te, Mekke’de Hâc’da değildir </p>



<p>Zihinlerimizi ezber prangalarından kurtarıp bize rûhundan üfürenle buluştuğumuz gün, hakikat kapıları ardına kadar açılacaktır önümüzde.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ezberlerden-kurtulmadikca-kurtulmayiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – I</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 11:10:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18693</guid>

					<description><![CDATA[Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur. Kötülük Problemi Açısından Âfetler Kötülük problemi olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade kötülük, dinde ise musibet olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur.</p></blockquote></figure>



<p><strong>Kötülük Problemi Açısından Âfetler</strong></p>



<p><em>Kötülük</em> <em>problemi</em> olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade <em>kötülük</em>, dinde ise <em>musibet</em> olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, <em>Aydınlanma</em> metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür. Buna göre eğer âdil, kâdir ve merhametli bir Tanrı olsaydı, kötülükleri, haksızlıkları engellemesi gerekirdi. Kötülükleri engelle(ye)mediğine göre tarif edildiği bir Tanrı olmadığı iddia edilmiştir. Özellikle geniş kitleleri etkileyen âfetlerden sonra kötülükmeselesi yeniden alevlenir. Meselâ 1 Kasım&nbsp;1755’te Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve 60 ile 100 bin arasında insanın öldüğü tahmin edilen depremden sonra <em>Fransız Devrimi</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Aydınlanma</em>’nın öncü isimlerinden olan Voltaire (ö. 1778), “Depremin ilahi adaletle bağdaşmayacağını, tamamen bir doğa hadisesi olduğunu” iddia etmiş ve bu konuda etkileri günümüze kadar uzanan “Lizbon Felaketi Üzerine Şiir” kaleme almıştır. İlk planda makulmüş gibi görünen, “Kötülüklerle, âdil ve merhametli bir Tanrı’nın bağdaşmayacağı” önermesinin, tarihi vakıa ve insanlık durumu ile karşılaştırıldığında gerçeklikle uyumlu olmadığı görülecektir:</p>



<p>1. <em>Kötülükler/âfetler</em> gibi Tanrı da insanlık tarihinin ve ortak hafızasının evrensel bir gerçekliği olarak hep var olagelmiş ve öyle görünüyor ki var olmaya da devam edecektir. Eğer bu iki gerçeklik, ateistlerin iddia ettiği gibi, birbiriyle mütenakız/çelişik olsaydı bu ikisinin insanlığın ortak tarihi gerçekliğinde ve hafızasında berberce var olmaması, birinin diğerini yok etmesi gerekirdi. Şu halde gerçeklik, ateizmin bu teorik iddiasını geçersiz kılmaktadır.&nbsp;</p>



<p>2. Düşünce tarihinde ve özellikle de varoluş felsefesinde en büyük <em>musibet/kötülük</em> olarak bilinen “ölüm, ıstırap, savaş, âfetler” gibi <em>kaygı</em> ve <em>endişe</em> sebebi olan, insana geçiciliğini, sonluluğunu ve acizliğini hatırlatan <em>sınır durumlar</em>a, basireti açık olarak girdiğinde kişi, bizzat kendi olarak varolma, Hakk ve hakikati fark etme imkânıyla karşılaşır. Bunun için esaslı filozof ve sanatçılar felsefe ve sanat; “Ölmeyi öğrenmektir”, “İflas etmekte iken Tanrı’yı tanımaktır” veya “Ölmeye hazırlanmaktır” demişlerdir. İnsanda ölüm şuuru ve kaygısı olmasaydı, ne din ne felsefe ne de sanatın bulunmayacağı ifade edilmiştir. Ölüm hayatı sonlandırsa da ölüm şuuru hayatı besler. İnsanın hayat bilinci ve kalitesi ancak ölüm şuuru kadardır. Modern dönemde olduğu gibi ölümün örtülmesi, unutulması veya hayattan kovulması aynı zamanda hayatın da öldürülmesine yol açmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran ölüm şuuru, sonlu ve geçici olan hayatı anlamlandırma ve derinleştirme faaliyetlerinin, dinin, sanatın ve felsefenin en esaslı ve bereketli kaynağı olarak görülmüştür. Özetle başta ölüm olmak üzere, hayatı tehdit eden bütün <em>kötülükler/musibetler</em>, iddia edildiğinin aksine, gerçekte insanı Tanrı’dan uzaklaştırmak bir yana, Hakk’a ve hakikate yönlendirir. Bu sebeple hayatî bir tehlike anında, mesela yer sarsıldığında en seküler görünen insanın bile ağzından ilk önce “Allah, Bismillah” lafızlarının döküldüğüne hep şahit olmuşuzdur.</p>



<p>3. Bütün yıkıcılığına ve dehşetine rağmen su ve ateş gibi deprem de özü itibariyle kötü değildir; ateş yangına, su sele, deprem de yıkıma sebep olup insana zarar verdiğinde <em>kötülük</em> ve <em>âfete</em> dönüşür. Öte yandan su ve ateş gibi depremin yeryüzünde hayatın devamı, toprakların bereketi vs. için ne kadar hayati önemde olduğunu da bilim adamları açıklamaktadır. Şu halde asıl “kötülük” deprem değil, “Hayatı deprem gerçeğini göz ardı ederek inşa etmektir.” Benzer şekilde “kötülük” olarak isimlendirilen, hayatın bir gerçeği olan ölüm ve musibetler de ibretle değerlendirildiğinde bir açıdan büyük bir rahmete, hayatı biyolojik/hayvani düzeyden manevi/insani seviyeye yükseltmeye vesile olabilmektedir. Şu halde, “Sorun ölüm değil, geçici hazları yüce değerlere tercih ederek hayatı ölmeyecekmiş gibi organize etmektir” denilebilir.</p>



<p>4. Tarihi tecrübemiz, hayatın ve ölümün, iyiliğin ve kötülüğün sırrını, hikmetini ve manasını kendi bilgi imkânlarımızla bütünüyle kuşatmaktan aciz olduğumuzun şahididir. Fakat aklımızı ve kalbimizi kullanarak, gerek kâinattaki gerekse Kitab’taki ilahi işaret ve âyetlere kulak kabartarak bu konuda tatmin edici, sağlam bir kanaat ve inanca kavuşma imkânından da mahrum değiliz. Öte yandan Tanrı’yı inkârın, yeryüzündeki kötülükleri ortadan kaldırmadığı ve bize daha tutarlı bir açıklama getirmediği gibi âfetlerin açtığı derin acıları dindirmeye ve yaraları sarmaya da katkı sağlamadığı bilinmekte/görülmektedir. Buna mukabil musibetler konusunda din kadar tutarlı ve tatminkâr bir açıklamaya, ilâhi takdir ve inayete iman kadar sağaltıcı bir devaya henüz şahit olunmamıştır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür.</p></blockquote></figure>



<p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen <em>müstağni</em> karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. <em>Yokluk/ölüm</em> en büyük musibetlerden olduğu gibi <em>varlık/hayat</em> da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise <em>kötülük</em> ve <em>musibetler</em>e isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, <em>inkâr</em> ve <em>istiğna</em>nın doğurduğu bir sonuçtur.Buna mukabil varlığının ve sahip olduklarının kaynağının kendisi olmadığını, yaratılmış olduğunu idrak eden mümin ise Yaradan’a minnet ve şükran duyar. Musibetle karşılaşınca da sabreder. Bu sebeple ilk sûresinin ilk ayeti <em>hamd/şükür</em> ile başlayan Kitab’ımızda <em>şükür</em> ile <em>iman</em>, <em>nankörlük</em> ile <em>küfür</em> ve <em>isyan</em> neredeyse eş anlamlı olarak kullanılır. Şu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler musibetler karşısında tarif etmeye çalıştığımız mümin ve müteşekkir karakter ile münkir ve müstağni karakterlerin tavrının tasviri gibidir:</p>



<p>&nbsp;“<em>Şüphesiz, kendini müstağni (kendine yeterli) görünce, insan azar/haddini aşar</em>.” (Alak sûresi 6-7)</p>



<p>&nbsp;“<em>İnsanın başı derde girdi mi Biz&#8217;e yalvarır, ama sonra ona tarafımızdan nimet verince: “Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim” der. Hayır! Bu bir imtihandır, ama çokları bunu anlamazlar.</em>” (Zümer sûresi 49)</p>



<p>“<em>Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, (nimete) şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”&nbsp;</em>(Müslim, Zühd, 64)&nbsp;</p>



<p>(Devam edecek: “Kader Açısından Âfetler”)</p>



<p><strong>Muhammet Altaytaş</strong>/Prof. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevhid Hakikati</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tevhid-hakikati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tevhid-hakikati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2023 13:32:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18642</guid>

					<description><![CDATA[Tevhid Yüce Allah’ın birliğinin ve yegâneliğinin ifadesidir. Bunun anlamı O’ndan başka ezelî ve ebedî bir varlık yoktur, yegâne yaratan ve hükmeden O’dur. Kelam düşüncesinde bu iki vasıf, “kadîm ve hâlık” olarak Yüce Allah’ın en özel sıfatı kabul edilmiştir. Bunun anlamı Yüce Allah yegâne tek, ezelî, ebedî, kendi kendine varolandır, kendisi dışındaki bütün varlıkları ilmi, iradesi ve kudretiyle yaratan ve yönetendir. Cennet ve cehennem de ebedîdir ama bu, kendiliğinden ve özünden değil, Yüce Allah’ın va’di gereği sürekli yaratmasıyla gerçekleşecek olan bir ebediliktir. “Allah’ın dışında başka bir tanrıya dua etme. Zira O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zatı dışında her varlık yok olma özelliğine sahiptir. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz O’nun huzuruna getirileceksiniz” (Kasas 28/88). Tarih boyunca tevhid hakikatiyle uyuşmakta zorlanan iki anlayış söz konusu olmuştur: Birincisi kökenci, ırkçı ve dışlayıcı üstünlük iddiası; ikincisi ise evrene ve unsurlarına parçacı yaklaşım. Zira üstünlük iddiası Firavunda olduğu gibi tanrılık iddiasına kadar gitmekte; parçacı yaklaşım ise Mecusilerde olduğu gibi ikili tanrı anlayışına yol açmaktadır. Nitekim üstünlükten yola çıkarak putperestler göğün yerden üstün olduğunu; gökteki gezegen, yıldız ve burçların yeryüzüne ve insanın karakterine etki eden, ebedî tanrısal varlıklar oldukları inancına kapılmışlardır. Nitekim bu tür putperestlerden bir gruba karşı Hz. İbrahim, hem göklerin ve yerin mülkünün Yüce Allah’a &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tevhid Yüce Allah’ın birliğinin ve yegâneliğinin ifadesidir. Bunun anlamı O’ndan başka ezelî ve ebedî bir varlık yoktur, yegâne yaratan ve hükmeden O’dur. Kelam düşüncesinde bu iki vasıf, “kadîm ve hâlık” olarak Yüce Allah’ın en özel sıfatı kabul edilmiştir. Bunun anlamı Yüce Allah yegâne tek, ezelî, ebedî, kendi kendine varolandır, kendisi dışındaki bütün varlıkları ilmi, iradesi ve kudretiyle yaratan ve yönetendir. Cennet ve cehennem de ebedîdir ama bu, kendiliğinden ve özünden değil, Yüce Allah’ın va’di gereği sürekli yaratmasıyla gerçekleşecek olan bir ebediliktir. “Allah’ın dışında başka bir tanrıya dua etme. Zira O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zatı dışında her varlık yok olma özelliğine sahiptir. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz O’nun huzuruna getirileceksiniz” (Kasas 28/88).</p>



<p>Tarih boyunca tevhid hakikatiyle uyuşmakta zorlanan iki anlayış söz konusu olmuştur: Birincisi kökenci, ırkçı ve dışlayıcı üstünlük iddiası; ikincisi ise evrene ve unsurlarına parçacı yaklaşım. Zira üstünlük iddiası Firavunda olduğu gibi tanrılık iddiasına kadar gitmekte; parçacı yaklaşım ise Mecusilerde olduğu gibi ikili tanrı anlayışına yol açmaktadır. Nitekim üstünlükten yola çıkarak putperestler göğün yerden üstün olduğunu; gökteki gezegen, yıldız ve burçların yeryüzüne ve insanın karakterine etki eden, ebedî tanrısal varlıklar oldukları inancına kapılmışlardır. Nitekim bu tür putperestlerden bir gruba karşı Hz. İbrahim, hem göklerin ve yerin mülkünün Yüce Allah’a ait olduğunu göstermek hem de yıldız, ay ve güneşten tanrı olmayacağını akla ve duyulara hitap ederek anlatmak üzere görevlendirilmiştir. Ama onlar ne göğe yönelik batıl inançlarından ne Hz. İbrahim’in müdahalesi karşısında kendilerini dahi korumayan putlarından vazgeçmişlerdir. (En’âm 6774-81; Enbiyâ 21/51-71) Kur’an’ın birçok yerinde geçen ifadeyle onlar, “gözlerini ve kulaklarını hakikate kapatanlar, akıllarını kullanmayanlardır.” (Bakara 2/18,171; A’raf 7/179; Enfâl 8/22; Hac 22/46).</p>



<p>Hz. Peygamber (sav) zamanındaki müşriklerde de benzer tavrı görmek mümkündür. Onların temel inancı atalarının dininin üstün olduğu şeklindeydi. Onlar her ne kadar gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu kabul etseler de, kendi yaptıkları taştan, tunçtan veya ağaçtan putların O’nun yanında güç ve iktidar sahipleri olduklarına inanıyorlardı. Bu iddia ve inançlarını da akılla ispat edemedikleri için sürekli hakikati inkâr ve yalanlama yoluyla ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Buna karşılık ataları olan Hz. İbrahim gibi peygamberler örnek gösterilerek yanlışlıkları açıkça ortaya konmuş; ahireti inkârlarına karşın da ilk yaratılışa işaret edilmiş ve baharla birlikte tabiatta gerçekleşen muazzam dirilişe dikkat çekilmiştir. &nbsp;</p>



<p>&nbsp;Putperestlerin göğe yönelik bu batıl inançları, bir kısım felsefecinin elinde felsefi izaha dönüşmüş, temelsiz bir biçimde evreni “fizik ve metafizik” kısımlara ayırmışlardır. Bu ayrıma göre gökyüzü ulvî, ruhanî, nuranî, ebedî ve tanrısal alan olarak tanımlanmış ve fizik yolla göğe ulaşmanın imkânsızlığı iddia edilmiştir. Yeryüzü ise süflî ve yap-boz alanı olarak görülmüştür.</p>



<p>Şeytanın ateşten kökenine bakarak kendisini üstün sayması ve topraktan yaratılan Hz. Âdem’i hakir görmesiyle bu anlayış arasında ciddi paralellik söz konusudur. Çünkü bu anlayışa göre toprak olan yeryüzü ve içindekiler süflîdir yani değersizdir; nuranî olduğunu iddia ettikleri gökyüzü ve orada bulunanlar ulvîdir yani yüce varlıklardır.</p>



<p>Zamanla bu parçası yaklaşım Batınîlerce Kur’an’dan yanlış bir yorumla aldıkları kelimelerle “âlem-i emir ve âlem-i halk” şeklinde isimlendirilmiş; böylece dinî bir kisveye büründürülmüş ve meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Ne yazık ki, bazı kesimler bu yaklaşımdan etkilenmişler, bunun bir gerçeklik olduğu düşüncesine kapılmışlar; buradan yola çıkarak ay ve ayın üstünün nur olduğu, oraya ulaşılamayacağı, hatta Hz. Peygamber’in cisminin değil, sadece ruhunun Miraca çıktığı iddiasında bulunmuşlardır. Çünkü Batınîlerin iddiasına göre melek, cin ve ruh gibi duyulur olmayan varlıklar gökseldir ve nuranîdir; ahiretteki hayat ruhanî olacaktır. Hâlbuki başta İmam Mâtürîdî olmak üzere kelamcıların neredeyse tamamı meleklerin de ruhun da diğer varlıklar gibi yaratılmış, cismanî ve görünmeyen varlıklar olduklarını açıkça dile getirmişlerdir. Kur’an ve Sünnette belirtildiği gibi Allah’ın yarattığı âlem bir bütündür her noktasında Allah’ın kanunları aynı şekilde geçerlidir. Gökte ayrı kanun, yerde ayrı kanun yoktur; hepsi Allah’ın mülkü kapsamındadır; bu yüzden âleme yönelik metafizik ya da fizik, ulvî ya da süflî, emir ya da halk şeklinde parçacı yaklaşım temelsiz ve geçersizdir. (bk. Cağfer Karadaş, <em>Kelam Düşüncesinde Allah ve Alem Anlayışları</em>, Ankara: Anadolu Ay Yayınları 2022, s. 107-108). Sonuç olarak Yüce Allah tek olduğu gibi yarattığı evren de tektir. Çünkü evren Yüce Allah’ın yarattığı varlıkların toplamından ibarettir. Bunu İslam âlimleri “alem, Yüce Allah’ın dışındaki her şeydir” (العالم ما سوى الله تعالي) şeklinde ifade etmişlerdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tevhid-hakikati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dizilerdeki Şu Diyaloglar Sekülerliğin Boyutunu Gözler Önüne Seriyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dizilerdeki-su-diyaloglar-sekulerligin-boyutunu-gozler-onune-seriyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dizilerdeki-su-diyaloglar-sekulerligin-boyutunu-gozler-onune-seriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2022 10:25:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18410</guid>

					<description><![CDATA[Dizi veya filmlerimizde bazı kareler var. Ben sadece bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında paylaşacağım kare batılılarda da var. Sanki onları taklit ediyormuşuz gibi geldi bana. Kişinin sevdiği, bir olayda yaralanmıştır. Yahut sevdiğinden ayrılıyor, zorlu bir görev için bir yere gidiyordur. Sevdiği kişi ondan ayrılmak istemiyor ve ısrarla ona şöyle diyor: &#8220;Bana söz ver, iyileşeceksin, hayatta kalacaksın.&#8221; &#8220;Bana söz ver, geri döneceksin.&#8221; Bu kişi de &#8220;söz veriyorum, iyileşeceğim, hayatta kalacağım veya geri döneceğim&#8221; der. İşte burada anlamadığım nokta şurası: Kişi, hastalığından kurtulacağına, hayatta kalacağına veya zorlu görevden geri döneceğine dair nasıl söz verecek? Bu sözü yerine getirmenin garantisi var mı? Söz vermek nasıl bir şey? Söz verdiğimizde onu yeni getirmeli değil miyiz? Peki hastalıktan kurtulacağımıza ya da zorlu bir görevden geri döneceğimize nasıl söz verebiliriz? Tam da bu noktada olayın seküler boyutu ortaya çıkıyor. Yukarıdaki diyalog tamamen seküler bir zihniyet veya hayat tarzını ifade ediyor. Dikkat ederseniz bu diyaloglarda Allah yok, insan var, insanın kendisi var. Şayet bu diyaloglarda İslami hayat tarzı olsaydı, herhalde şöyle kurgulanmaları gerekirdi: &#8220;Bu ameliyattan sağlam çıkacağına dair bana söz ver!&#8221; &#8220;İnşallah, Allah&#8217;ın izniyle, sözüm olsun.&#8221; Aslında sözüm olsun demeye bile gerek yok. &#8220;Operasyondan sağ salim geri döneceğine bana söz ver!&#8221; &#8220;İnşallah, Allah&#8217;ın izniyle, söz veriyorum.&#8221; &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dizi veya filmlerimizde bazı kareler var. Ben sadece bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında paylaşacağım kare batılılarda da var. Sanki onları taklit ediyormuşuz gibi geldi bana.</p>



<p>Kişinin sevdiği, bir olayda yaralanmıştır. Yahut sevdiğinden ayrılıyor, zorlu bir görev için bir yere gidiyordur. Sevdiği kişi ondan ayrılmak istemiyor ve ısrarla ona şöyle diyor: &#8220;Bana söz ver, iyileşeceksin, hayatta kalacaksın.&#8221; &#8220;Bana söz ver, geri döneceksin.&#8221; Bu kişi de &#8220;söz veriyorum, iyileşeceğim, hayatta kalacağım veya geri döneceğim&#8221; der.</p>



<p>İşte burada anlamadığım nokta şurası: Kişi, hastalığından kurtulacağına, hayatta kalacağına veya zorlu görevden geri döneceğine dair nasıl söz verecek? Bu sözü yerine getirmenin garantisi var mı? Söz vermek nasıl bir şey? Söz verdiğimizde onu yeni getirmeli değil miyiz? Peki hastalıktan kurtulacağımıza ya da zorlu bir görevden geri döneceğimize nasıl söz verebiliriz?</p>



<p>Tam da bu noktada olayın seküler boyutu ortaya çıkıyor. Yukarıdaki diyalog tamamen seküler bir zihniyet veya hayat tarzını ifade ediyor. Dikkat ederseniz bu diyaloglarda Allah yok, insan var, insanın kendisi var.</p>



<p>Şayet bu diyaloglarda İslami hayat tarzı olsaydı, herhalde şöyle kurgulanmaları gerekirdi: &#8220;Bu ameliyattan sağlam çıkacağına dair bana söz ver!&#8221; &#8220;İnşallah, Allah&#8217;ın izniyle, sözüm olsun.&#8221; Aslında sözüm olsun demeye bile gerek yok. &#8220;Operasyondan sağ salim geri döneceğine bana söz ver!&#8221; &#8220;İnşallah, Allah&#8217;ın izniyle, söz veriyorum.&#8221;</p>



<p>Hayatın merkezinden Allah&#8217;ı çekip aldığınızda geriye seküler bir zihniyet, seküler bir yaşantı, seküler bir ifade tarzı kalıyor. Yukarıdaki diyaloglar da sekülerizmin yansıdığı onlarca olaydan sadece biri&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dizilerdeki-su-diyaloglar-sekulerligin-boyutunu-gozler-onune-seriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş İnanç İlmihali(m)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cagdas-inanc-ilmihalim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cagdas-inanc-ilmihalim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Aug 2022 11:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18363</guid>

					<description><![CDATA[1. &#8220;Yetiş ey gavs, medet ey gavs!&#8221; gibi ifadelerle yakarışta bulunmak hiç hoş değildir. Sahabe döneminde böyle ifadeler görülmemiştir. Ancak &#8220;Allah&#8217;ım falanın hürmetine senden isterim&#8221; demek caizdir. (Zorunlu değil) yapacaksak dilimizi buna alıştırmalıyız. Bunun hadisten delilleri vardır. 2. Şefaat haktır. Allah&#8217;ın izniyle, izin verdikleri yoluyla gerçekleşecektir. Melekler ve Hz. Peygamber bu izin verilenler içindedir. Hadislerde genel olarak başka izin verilecek olanlar da vurgulanmaktadır. Ama bunlar içerisinde falan şeyh, falan mürşit, falan alim diyebileceğimiz hiç kimse yoktur. Bunları ahirette belirleyecek olan Allah&#8217;tır. 3. Rabıta şirk değildir, ancak ibadet de değildir. Rabıtayı ibadet olarak telakki etmek bid&#8217;attır. Rabıtayı nefis terbiye metodu olarak uygulamak ise güzel bir şeydir. Daha genel olarak söylersek tasavvuf şirk değildir. Tasavvuf en genel anlamıyla Allah&#8217;ın ahlakıyla ahlaklanmak olduğundan çok güzel bir şeydir. Tarih içerisinde suistimaller, yanlış yorumlar, yanlış anlayışlar ortaya çıkabilmiştir. Bunlar da zaten her zaman tartışma konusu olmuştur. 4. Bir mürşit, müridinin kalbinden geçenleri bilmez, ancak sezebilir. Mürşitler altın sarrafları gibi insan sarrafıdırlar. Dolayısıyla sezmek başka bilmek başkadır. Bununla birlikte keramet kabilinden nadir bilme olayları da gerçekleşebilir. Ancak sistematik bir itikat olarak mürşit her zaman müridinin kalbinden geçenleri bilir demek mümkün değildir. 5. Kabir ziyareti güzeldir. Kabirde Kur&#8217;an okunabileceği gibi evde de Kur&#8217;an okunup ölülerin ruhuna hediye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1. &#8220;Yetiş ey gavs, medet ey gavs!&#8221; gibi ifadelerle yakarışta bulunmak hiç hoş değildir. Sahabe döneminde böyle ifadeler görülmemiştir. Ancak &#8220;Allah&#8217;ım falanın hürmetine senden isterim&#8221; demek caizdir. (Zorunlu değil) yapacaksak dilimizi buna alıştırmalıyız. Bunun hadisten delilleri vardır.</p>



<p>2. Şefaat haktır. Allah&#8217;ın izniyle, izin verdikleri yoluyla gerçekleşecektir. Melekler ve Hz. Peygamber bu izin verilenler içindedir. Hadislerde genel olarak başka izin verilecek olanlar da vurgulanmaktadır. Ama bunlar içerisinde falan şeyh, falan mürşit, falan alim diyebileceğimiz hiç kimse yoktur. Bunları ahirette belirleyecek olan Allah&#8217;tır.</p>



<p>3. Rabıta şirk değildir, ancak ibadet de değildir. Rabıtayı ibadet olarak telakki etmek bid&#8217;attır. Rabıtayı nefis terbiye metodu olarak uygulamak ise güzel bir şeydir. Daha genel olarak söylersek tasavvuf şirk değildir. Tasavvuf en genel anlamıyla Allah&#8217;ın ahlakıyla ahlaklanmak olduğundan çok güzel bir şeydir. Tarih içerisinde suistimaller, yanlış yorumlar, yanlış anlayışlar ortaya çıkabilmiştir. Bunlar da zaten her zaman tartışma konusu olmuştur.</p>



<p>4. Bir mürşit, müridinin kalbinden geçenleri bilmez, ancak sezebilir. Mürşitler altın sarrafları gibi insan sarrafıdırlar. Dolayısıyla sezmek başka bilmek başkadır. Bununla birlikte keramet kabilinden nadir bilme olayları da gerçekleşebilir. Ancak sistematik bir itikat olarak mürşit her zaman müridinin kalbinden geçenleri bilir demek mümkün değildir.</p>



<p>5. Kabir ziyareti güzeldir. Kabirde Kur&#8217;an okunabileceği gibi evde de Kur&#8217;an okunup ölülerin ruhuna hediye etmek caizdir. Ölülerin ruhuna Kur&#8217;an okuyup onun sevabını hediye etmek dua etmek gibidir. Nasıl ki dua ederiz ama onun kabulü kesin olmayıp Allah&#8217;a aitse, ölülerin ruhuna Kur&#8217;an okumak da böyle bir şeydir. Biz bu sevabı ölülerin ruhlarına ulaştırmasını Allah&#8217;tan dileriz, ama buna kesin itikat etmeyiz, sonucu Allah&#8217;a havale ederiz.</p>



<p>6. Keramet haktır. Ancak kulaktan kulağa uydurulan pek çok keramette vardır. Hiç kimse bunlara inanmak zorunda değildir, ama kerametin varlığı bir gerçektir. &#8220;Keramet göstermek&#8221; tabiri yanlıştır. Peygamber mucize gösterir, ama mürşit keramet göstermez. Çoğu kere o farkında olmadan keramet onda zuhur eder. Şöyle diyebiliriz: Mucize izhar edilir; keramet ise zuhur eder.</p>



<p>7. İlham bir gerçekliktir. Allah Hz. Musa&#8217;nın annesine Hz. Meryem&#8217;e, Hz İsa&#8217;nın havarilerine ilham etmiştir. İlham insani bir gerçekliktir. Ancak takdir edilir ki, onunla nesnel diyebileceğimiz bir ilim vaki olmaz. Kişiler için önemli olabilir, ama başkalarını bağlayıcı değildir.</p>



<p>8. Mezhepler, önemli bir ihtiyaçtır ve zenginliktir. Mezhepler din değil, ama dinidir. Zira mezhep demek bir usul ile Kur&#8217;an ve sünnete dayanmak demektir. Bu durumda mezhep dinin kendisi değil, dine dayanan içtihatlardır. İçtihatların, dolayısıyla mezheplerin bu anlamda dini bir değeri vardır.</p>



<p>9. Taklit, haram değildir; hatta avam için vaciptir de denilebilir.&nbsp; Avam, ölmüş insanların mezhebine de tabi olabilir, yaşadığı çağın alimlerine sorarak da dinini yaşayabilir.</p>



<p>10. Her sonradan ortaya çıkan şey bid&#8217;at değildir. Bid&#8217;at, dinde olmadığı halde sanki Hz. Peygamber koymuşçasına ibadet ve sevap kastıyla bir şey yapmaktır. Böyle bir kasıt olmaksızın yapılan şeyler bid&#8217;at olmaz. Mesela mevlit kandili. Mevlit kandili Kur&#8217;an okumak sohbet dua ve şiirden müteşekkildir. Mevlit kandilini sünnet telakki etmeksizin uygulamak bid&#8217;at değil, dahası güzel bir şeydir. Zira içinde şer&#8217;i naslarda karşılığı olan hususlar icra edilmektedir. Bir de her güzel şeyin sünnette olması gerekmemektedir. Allah Resulünün ifadesiyle ümmet güzel sünnetler de, yani uygulamalar da ortaya koyabilir.</p>



<p>11. Bir uygulamanın kaynağı zayıf hadis ise buna bid&#8217;at demek mümkün olmaz. Şayet çok zayıf ya da uydurma ise öyle bir uygulamaya bid&#8217;at denilebilir.</p>



<p>12. Sahabenin hepsi saygı ve hürmete layıktır. Ancak bu onların masum olduğu anlamına gelmez. Yanlış yaptıkları da olmuştur. Siyasetlerinde eleştirilecek noktalar da elbette bulunabilir. Ancak bu durumu onların adil olmadıkları, dini bozabilecekleri noktasına taşımamak gerekir.</p>



<p>13. Ehli sünnet, Peygamber ve sahabenin yolunu en güzel şekilde temsil etmektir. Mümkün olabildiği kadar tekfirden kaçınarak kuşatıcı olmaya çalışmaktır. Ehli sünnet dinin bizatihi kendisi değil, dini en güzel temsil etmek demektir. Onun için bir kimse ehl-i sünnet değilse kafir olur anlamına gelmez. Ehli sünnetin zıttı ehli küfür değil ehli bidattır.</p>



<p>14. Sıfatlar konusuna gelince sıfatları te&#8217;vil etmek de keyfiyet belirtmeksizin tevil etmemek de mümkündür.&nbsp; Ancak başka kültürlerle karşılaşıldığında, akli bir takım tartışmalara girildiğinde tevil yöntemini tercih etmek daha isabetli olabilir. Te&#8217;vil dilsel bir imkana dayanmaktadır. Yeri geldiğinde bunu kullanmak güzeldir.</p>



<p>Şimdilik bunlar. İhtiyaç olursa başka hususları da ekleyebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cagdas-inanc-ilmihalim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takılma ve Takıntı Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/takilma-ve-takinti-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/takilma-ve-takinti-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2022 12:30:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18326</guid>

					<description><![CDATA[Modern zaman insanının kafasına takılan din, inanç, Allah, peygamber, öte dünyayla ilgili o kadar çok soru var ki, bunlardan kurtulması takılan sorulara ya cevap bulmasına ya da boş vermesine bağlıdır. Boş verme de bir yere kadar işe yaramakta sonrasında yine takılma yani kişinin zihnini meşgul etme işi devam etmektedir. Bu tür sorulardan ve şüphelerden kurtulmanın en kesin yolu, cevabını bulup şüphelerden arınmaktır. Ancak her dönemin düşünce ve anlayışları farklı olduğu gibi kafaya takılanları farklıdır. Bunun birçok nedeni olabilir. Birincisi her dönemin kafası faklıdır, ikincisi her dönemin takılanları farklıdır. Burada kafa derken tabi ki omuzların üstünde duran biyolojik hakikî kafayı değil; akıl, düşünce ve zihin yerine kullanılan mecazî kafayı; takılan ile de bir şeyin çiviye, kancaya veya çengele takılmasını değil; insanın aklını, düşüncesini ve zihnini meşgul eden soru, sorun veya şüpheleri kastediyoruz. Bununla birlikte kafaya takılmalar bazen insanlarda takıntı şekline dönüşmektedir ki, bu psikolojik bir duruma işaret eder. Onun cevabı psikolojinin alanına girmektedir. Bizin takılma dediğimiz tamamen zihinsel ve düşünsel bir olaydır. Zaten bu tür takılma zihinsel bir meşguliyet ve düşünsel bir ilgi olduğu sürece kişinin bir şeyi öğrenmesine ve ilerlemesine imkân verir.&#160; Bu anlamıyla zihni meşgul eden sorular, zihin dünyasına aydınlatan, düşünce dünyasına katkı sağlayan bir işlev görür. Ancak her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Modern zaman insanının kafasına takılan din, inanç, Allah, peygamber, öte dünyayla ilgili o kadar çok soru var ki, bunlardan kurtulması takılan sorulara ya cevap bulmasına ya da boş vermesine bağlıdır. Boş verme de bir yere kadar işe yaramakta sonrasında yine <em>takılma</em> yani kişinin zihnini meşgul etme işi devam etmektedir. Bu tür sorulardan ve şüphelerden kurtulmanın en kesin yolu, cevabını bulup şüphelerden arınmaktır.</p>



<p>Ancak her dönemin düşünce ve anlayışları farklı olduğu gibi <em>kafaya takılanları</em> farklıdır. Bunun birçok nedeni olabilir. Birincisi her dönemin <em>kafası</em> faklıdır, ikincisi her dönemin <em>takılanları</em> farklıdır. Burada <em>kafa</em> derken tabi ki omuzların üstünde duran biyolojik hakikî kafayı değil; akıl, düşünce ve zihin yerine kullanılan <em>mecazî kafayı</em>; <em>takılan</em> ile de bir şeyin çiviye, kancaya veya çengele takılmasını değil; insanın aklını, düşüncesini ve zihnini meşgul eden soru, sorun veya şüpheleri kastediyoruz.</p>



<p>Bununla birlikte <em>kafaya takılmalar</em> bazen insanlarda <em>takıntı</em> şekline dönüşmektedir ki, bu psikolojik bir duruma işaret eder. Onun cevabı psikolojinin alanına girmektedir. Bizin <em>takılma</em> dediğimiz tamamen zihinsel ve düşünsel bir olaydır. Zaten bu tür takılma zihinsel bir meşguliyet ve düşünsel bir ilgi olduğu sürece kişinin bir şeyi öğrenmesine ve ilerlemesine imkân verir.&nbsp; Bu anlamıyla zihni meşgul eden sorular, zihin dünyasına aydınlatan, düşünce dünyasına katkı sağlayan bir işlev görür. Ancak her <em>takılmanın</em> <em>takıntıya</em> dönüşmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir.</p>



<p>Bizler özellikle gençlerin kafasına takılan soruları düşünsel bir ilgi ve merak olarak görüyor ve o yönden cevaplamaya çalışıyoruz. Ancak bazı sorular var ki, övgüye değer ilginin ve merakın değil, inanç karşıtlığı takıntısının bir eseri olarak ortaya çıktığı da bir gerçektir. Bu tür soruları da cevaplıyoruz ki, takıntısı olmayan ama bir şekilde zihnine bu sorular takılan samimi genç beyinlere gerçeği gösterelim. Zira cevaplamaktan kaçınmamız onların zihnine <em>takılan</em> bu soruların <em>takıntı</em> haline dönüşmesine yol açabilir. Bazı cevaplarımızın başında uyarı mahiyetindeki ifadeler tam da bu <em>takıntı</em> ihtimaline yöneliktir. Çünkü <em>takıntı</em> öğrenmeyi değil, bilgisizliğin karanlık dehlizine dalmayı ve karanlıklar içinde kalmayı beraberinde getirir. Buna eskiler <em>cehl-i mürekkep</em> yani <em>katmerli cehalet</em> demişler, şimdilerde ise buna <em>öğrenilmiş cehalet</em> denilmektedir.</p>



<p>Etrafımıza baktığımızda gerçek anlamda düşünen ve samimi olarak kafa yoran gençlerimizin olduğunu görmek bizi ziyadesiyle sevindirmektedir. Bu tür sorulara cevap hazırlarken bu gençlerin varlığı bize güç ve sevinç vermekte, yazma noktasında büyük bir itici güç oluşturmaktadır. Rabbimizin izni ve desteğiyle ve bu itici gücün vesile olmasıyla, şükürler olsun ki, KAFAMA TAKILANLAR 2 kitabını hazırlamak ve yayınlamak nasip oldu. Hayırlara vesile olur inşallah…</p>



<p><strong>Not</strong>: Bu yazı bendenizin KAFAMA TAKILANLAR 2 (DİB Yayınları, Ankara 2022), kitabının önsözünden kısmen değiştirilerek alınmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/takilma-ve-takinti-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinan Canan Hakkında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sinan-canan-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sinan-canan-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Apr 2022 13:02:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Nörobilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18232</guid>

					<description><![CDATA[Sinan Canan, beyin araştırmaları ile öne çıkmış, belli bir saygınlık da kazanmıştır. Ancak dinle ilgili söyledikleri sınırları aşmak kabilinden. Kendisi de zaten sınırları zorladığının hatta aştığının farkında. Bu yazıda -biraz uzun olacak ama- onun nereye -savrulduğunu mu söylesem, bilemedim- evrildiğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım: Sinan Canan, insanın inanç sahibi olmak zorunda olduğunu belirtir. Ona göre herkeste ister Tanrı’ya olsun ister tesadüfe olsun bir şeylere inanma eğilimi vardır. İnançlar bireyin hayatını devam ettirmesi için bir motivasyon kaynağı hâline gelmiştir ve bundan dolayı evrimsel olarak önem arz eder. Homo sapiens inanmak zorunda olan bir canlıdır. İnsan; yapılandırılmış, kurumsal bir din olmasa da bir inanç yaratmak zorundadır. Canan, inanmanın bir anlamda fıtri olduğunu söyler. Ateist de bir şeye inanır. Buraya kadar güzel. Ancak sorular var… &#8220;Kurumsal bir din olmasa&#8221; da ne demek? Kilisevari bir örgütlenmeyi mi kastediyor yoksa bizzat din olgusunun kendisini mi? Yani Allah’ı, kutsal kitabı, peygamberi mi? Bunlar deizmin ayak sesleri gibi. “İnanç yaratmak zorunda olmak” ne demek? İnsan derken herkes mi kastediliyor? Müslüman inancı kendi yaratmıyor; bir peygambere bağlanıyor ve dini/inancı ondan öğreniyor. Başkaları kendi inancını yaratabilir. İnanç formu herkeste var; içini birleri bir şekilde doldurabilir. Ama herkes aynı şekilde doldurmaz. Canan’dan şu soruyu sormasını ve cevabını vermesini beklerdim: İnsan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sinan Canan, beyin araştırmaları ile öne çıkmış, belli bir saygınlık da kazanmıştır. Ancak dinle ilgili söyledikleri sınırları aşmak kabilinden. Kendisi de zaten sınırları zorladığının hatta aştığının farkında. Bu yazıda -biraz uzun olacak ama- onun nereye -savrulduğunu mu söylesem, bilemedim- evrildiğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım:</p>



<p>Sinan Canan, insanın inanç sahibi olmak zorunda olduğunu belirtir. Ona göre herkeste ister Tanrı’ya olsun ister tesadüfe olsun bir şeylere inanma eğilimi vardır. İnançlar bireyin hayatını devam ettirmesi için bir motivasyon kaynağı hâline gelmiştir ve bundan dolayı evrimsel olarak önem arz eder. Homo sapiens inanmak zorunda olan bir canlıdır. İnsan; yapılandırılmış, kurumsal bir din olmasa da bir inanç yaratmak zorundadır. Canan, inanmanın bir anlamda fıtri olduğunu söyler. Ateist de bir şeye inanır.</p>



<p>Buraya kadar güzel. Ancak sorular var… &#8220;Kurumsal bir din olmasa&#8221; da ne demek? Kilisevari bir örgütlenmeyi mi kastediyor yoksa bizzat din olgusunun kendisini mi? Yani Allah’ı, kutsal kitabı, peygamberi mi? Bunlar deizmin ayak sesleri gibi. “İnanç yaratmak zorunda olmak” ne demek? İnsan derken herkes mi kastediliyor? Müslüman inancı kendi yaratmıyor; bir peygambere bağlanıyor ve dini/inancı ondan öğreniyor. Başkaları kendi inancını yaratabilir. İnanç formu herkeste var; içini birleri bir şekilde doldurabilir. Ama herkes aynı şekilde doldurmaz.</p>



<p>Canan’dan şu soruyu sormasını ve cevabını vermesini beklerdim: İnsan inanmak zorunda, iyi de niçin inanmak zorunda olan bir varlık? Niye inanacak, inanmasa olmaz mıydı? Hayvanlar inanmıyor. İnsan niye inanacak? Onu böyle programlayan niye insana inanması gerektiğine dair bir yazılım yüklemiş tabiri caizse? Peki şu ifadeye ne demeli: “İnançlar bireyin hayatını devam ettirmesi için bir motivasyon kaynağı hâline gelmiştir ve bundan dolayı evrimsel olarak önem arz eder.” “İnançların evrimsel olarak önem arz etmesi” de ne demek? İnanç evrimsel, irade evrimsel, bilinç evrimsel… Bunun sonu nereye varacak? İnsanı farkında olmadan (!) determine mi ediyoruz? Özgür irade nerde? Yukarıdaki soru sorulmasa inancı da diğer her şeyi de evrimle açıklamak mümkün. Ama yaratıcı mutlak bir güce inanan insan böyle açıklayabilir mi? Batılı evrimcilerin her gün yazdıklarının tekrarından başka bir şey değil tüm bunlar. “İnançlar bireyin hayatını devam ettirmesi için bir motivasyon kaynağı hâline gelmiştir.” ne demek? İnancı psikolojiye indirgeme çabası bu! Motivasyon kaynağı çok; inanç da onlardan biri olsun sadece demek. İnancın insanı motive ettiği doğrudur ama inancı motivasyon kaynağına indirgemek doğru değil. Ateistlere bir şekilde inancı izah etmek veya şirin görünmek için mi bütün bunlar?</p>



<p>Canan, bir de madalyonun öbür yüzü olduğunu söylemekte: Belirli dinî inançlara gönülden bağlı olan insanlar en saf hâliyle diğer insanların da o inanç sitemine mensup olmalarını isterler. Neden? Hakikati kendi inançları temsil ediyor da ondan. Onun için diğer inanç mensupları yanlış yoldadır ve doğru yola davet edilmek durumundadırlar. Böyle bir durumda propagandaya maruz kalan farklı inanç grupları hemen tepki verirler. Canan burada Müslümanları örnek vererek der ki: İnançlarımızı başkalarına tebliğ ederek onlara iyilik yaptığımızı düşünürüz. Fakat başkaları bize inançlarını anlatmaya kalktığında bunu dayatma ve kötülük olarak algılarız. Türkiye’de Hıristiyan misyonerlerine karşı oluşan tepkiler bunun göstergesidir. Neredeyse tüm insanlar inançları ve inançlarının tutarlılığı konusunda pek emindirler. Zihinlerimizdeki boşluk doldurma sistemi bunu sağlayan en önemli araçlarımızın başında gelir. (Bk. İFA: Sınırları Aşmak, s. 45)</p>



<p>Canan’ın bu açıklamaları teessüf ettirecek kadar ilginç! Verilen örneğe bakar mısınız: Hıristiyan misyonerleri… Acaba misyonerliğin siyasi veya sömürgeleştirici başka misyonları olabilir mi? Misyonerlik, salt dinî anlatmak olarak mı algılanıyor? Afrika’ya giden misyonerlerin meşhur “İncil-toprak kıssası” var. Salt dinî tartışma olacaksa Hıristiyanlar neden inançlarını ortaya koymasın ki? Buna kim karşı çıkabilir? Kaldı ki tarihte bu tartışmalar olmuş. Müslümanlar onlara ilmî reddiyeler yazmış, onlar da Müslümanlara… Hem de en hakaretamiz ifade, yazı, kitap ve söylemlerle… Ehl-i Kitap veya diğer din mensuplarıyla Müslümanların birlikte yaşama tecrübesi tarihen müsellem bir hakikat. Batı zihniyeti henüz kâmilen bu aşamaya gelememiş. Konuyla ilgili tarihsel veya felsefi yazılacak çok şey var ama burada mesele bu değil.</p>



<p>Misyonerlikle ilgili kısa bir bilgi vermenin çok faydalı olacağını düşünüyorum: İslam’daki tebliğ ile Hıristiyanlık’taki misyon konusuna değinmemiz gerekir. İslam geleneğinde dinin insanlara duyurulması ve tanıtılmasına “tebliğ” ve “davet”, bu faaliyeti üstlenen kişiye “tebliğci” denilmektedir. Ancak Hıristiyanlık’taki misyon ve misyonerlikle İslam’daki tebliğ ve davet anlayışı arasında derin farklılıklar bulunmaktadır. İslami tebliğ ve davette yalnızca doğruların ilan edilip insanlara duyurulması hedeflenirken (Mâide, 67; Nahl, 125) misyonerlikte amaç insanların vaftiz edilip Hıristiyanlaştırılmasıdır. (Matta, 28/19-20) Dolayısıyla misyonerlik, sadece Hıristiyan inancının ifade edilip duyurulmasını amaçlayan sıradan bir tebliğ olayı değil, Pavlus’un da vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların Hıristiyanlığa kazandırılması” faaliyetidir. (Korintoslular’a Birinci Mektup, 9/20)</p>



<p>Bu anlatılanlar bize şunu gösteriyor: Misyonerlik faaliyeti masum bir tebliğ faaliyeti değildir. Dolayısıyla misyonerliğe verilen tepkiler de bir insanın salt dinî inançlarını anlatmaya verilen tepki cinsinden değildir. Diğer taraftan Canan, inançları açıklamaya çalışıyor ancak her tür inancı da eşitlemiş oluyor. İslam’ın burada bir ayrıcalığı yoktur. İslam, hakikat iddiasında bulunuyorsa diğer inanç mensupları da kendi inançlarının hakikat olduğunu kabul ediyor. Bugünün Müslümanını, “büyük anlatıları” inkâr eden postmodernliğin etkilediğini biliyoruz fakat Canan’ın tavrı özü anlamaya değil kabuğu yorumlamaya/eleştirmeye yönelik bir tavır. Peki bir Müslüman olarak bizim hakikate bakışımız nasıl olmalıdır? İnancını göreceli mi kabul etmelidir? Bu, sadece bizim hakikatimiz midir yoksa evrensel bir hakikat midir? Evrensel olan insanın beynine veya fıtratına kodlanmış “bir inanca sahip olma” özelliği midir sadece? Herhangi bir inanç beşeri insan kılmaya, kâmil ve erdemli olmaya yetmekte midir? Bu tarz soruların cevabı indirgemeci ve genellemeci bir yaklaşımla sadece nörolojik ve psikolojik bir “inanma ihtiyacı” ile veriliyorsa burada bir art niyet aranabilir.</p>



<p>Canan şöyle devam ediyor: İnançlar bizim için neden bu kadar önemli? Tabiatımızın önemli bir kısmı diğer hayvanlarla ortaktır. Öte yandan beynin aşırı büyümesi ve algı ile tepki devreleri arasında çok fazla miktarda alternatif yolun gelişmiş olması, insanın zihinsel dünyasının çok zengin ve ilave arayışlara muhtaç olmasını beraberinde getirmiştir. İnsan, soyut kavramlarla düşünebilme yeteneğine sahiptir ve bu insanın en temel ihtiyaçlarından biri “olan bitenlere tutarlı bir anlam” vermek isteyişidir. Gelişmiş bir zihinsel donanımın bu ihtiyacı hiç de küçümsenecek bir şey değil. Ancak bundan sonra gelen cümle ile işi evrime bağlamaktadır: Milyonlarca yıllık evrimsel süreç sonucunda anlam arayan, bütün olan bitenleri bir amaca bağlamak isteyen zihinlerin ortaya çıkışı hikâyemizi bu kadar dramatik yapmıştır. (Bk. İFA: Sınırları Aşmak, s. 47) <br>Eşcinselliğe fıtri olarak bakan (www. sinancanan.net/cinsel_islevler_beyin_escinsellik/) Canan’ın bu tarz açıklamaları, bilimsel olarak yaptığı teknik izahların dışında hiçbir yorumuna itibar edilemeyeceği, güvenilemeyeceği gibi bir sonucu karşımıza çıkarıyor. Beyin-inanç ilişkisi konusunda burada aktarılan bilgilerin Batılıların yaptığı ve vardığı sonuçlardan herhangi bir farkı yoktur. Daha önce Tanrı Beyni adlı kitaptan aktardığımız bilgilerle bu yargılar birbiriyle örtüşmektedir. (Yakında çıkacak kitabımızda bu tartışmalar var)</p>



<p>Sinan Canan’ın bir teistik evrimci olduğu biliniyor. Evrimin başına “Yaratıcı” koymayı yeterli görenlerden biri. Dahası evrimi kabul etmeyenleri hafiften alaya alan biri. Said Nursî’nin insan-ı kâmil ile ilgili ifadesini evrim şeklinde anlayanlardan biri… Çok daha kötüsü, evrimi reddedenlerin Kur’an’ı inkâr etmekle karşı karşıya kalacaklarını iddia eden biri… Kur’an’la ilgili söylediklerini şu ifadeleriyle mukayese edelim: “Evrimi bilmek, anlamak için biyolog olmak zorunda değilsiniz; fakat nasıl ki tıpla ilgili meselelerde doktorun dediğine, fizikle ilgili meselelerde fizik bilginlerine dikkat kesiliyorsanız, evrim ve biyoloji söz konusu olduğunda da sözü biyologlara, tabiatta çalışan insanlara bırakmalısınız. Din adamları, felsefeciler ve düşünürler, bu tip konularda ancak bilimin bulgularını bilerek konuşurlarsa hakikat anlamında doğru bir nokta yakalayabilirler.” (www.sinancanan.net/akli-karisik-muslumanlar-icin-minik-bir-evrim-kilavuzu/)</p>



<p>Evrimci ateist olsa da ürettiği bilime saygı duyulması gerekir. Bize onun ateistliği değil bilimi lazım, bilimini alırız, başına “Yaratıcı” koyarız olur biter. Mesele bu kadar basit demeye getiriyor. Evrimin tartışmalı olması, bulguların yanlış yorumlanması, yer yer fosiller üzerinde sahtekarlık yapılması, bilimin (gözlemlenebilir, yanlışlanabilir, modellenebilir gibi) temel ilkelerine uymaması, bazı bilim adamlarının buna karşı olması, bu anlayışın arkasında güç odaklarının olması, üniversitelerin karşıt görüşlere özgürlük tanımaması, bilimsel bir kanun hâline gelmemiş olması… Peki ya bunlar ne olacak? Tamamen materyalist bir bakış açısıyla inşa edilen bir anlayış tek bir bilimsel görüş olarak mı kabul edilecek? Din adamları, felsefeciler içinde biyolojik süreçleri bilerek evrimi reddedenler var.</p>



<p>Peki Canan, hâl böyle iken evrime mutlak hakikat olarak nasıl sarılabiliyor? Üstüne üstlük inkâr edeni Kur’an’ın Bakara suresi 85. ayetini kabul etmemekle karşı karşıya bırakıyor! Dikkat ederseniz inkâr etmekle suçluyor, yorum yapmakla değil. Sadece bu nükte bile Canan’ın nasıl karıştırdığının bariz göstergesi. Bahsettiği şey, Allah’ın cansız maddeden (toprak, çamur) canlı yaratmasını, o canlıyı dallanıp budaklandırarak evrimle terbiye etmesini ifade eden ayeti inkâr etmek… İlave olarak evrimi araştırmayı emreden (!) ayetin inkâr edilmesi… Hangi ayet bu? Ankebut suresi 20 ayet: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün.” Evrimi reddeden, bu ayetleri inkâr etmiş olacağından muhakkak Bakara 85. ayetteki tehdide muhatap olacaktır. Bunu söylemek için de herhâlde Canan gibi bir İslam âlimi (!) olmak gerekecektir! Peki Ankebut suresi 20. ayet evrimi araştırmayı mı emrediyor? Peygamber dâhil sahabe, tabiun ve sonraki kuşaklar evrimi inkâr etmekle karşı karşıya! Oysa Ankebut suresi 20. ayetin siyak sibakına bakıldığında müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerine karşılık böyle buyrulduğu hemen anlaşılır. Burada müşriklerin yaşadıkları zamanda canlıların nasıl yaratıldığına bakmaları istenmektedir, yoksa evrim sürecinin ilk halkası olan ilk canlının yaratılmasını araştırmaları değil. Müşriklerin böyle bir araştırma yapmaları mümkün mü? Değil. Hatta müminlerin de değil. Allah’ın onlardan yapamayacakları bir şeyi istemeleri aklen doğru mudur? Değildir. Ama kâinattaki düzende yaratma, öldürme ve tekrar diriltme olaylarını gözlemlemek mümkün. Toprağa atılan bir tohum nasıl ağaç oluyor? Kışın yaprakları dökülen ağaç yazın nasıl yemyeşil açıveriyor? Bunlar nazara verilmektedir. Gezip görülmesi, şahitlik edilmesi gereken olaylar bunlardır.</p>



<p>Başa dönelim: Önemli olan beyinde veya fıtratımızda bir inanç eğilimin olması değil. Bunu zaten aşağı yukarı herkes kabul etmektedir. Önemli olan benim bir Müslüman olarak kabul ettiğim inançlarımın gerçekliğidir. Tam da bu noktada Canan şu soruyu sorar: İnançlarım ne kadar “gerçek?” İnançların hepsi anlaşılır ve insani şeyler. Bunda şüphe yok. Peki inançlarımızın “gerçek”liğine bakınca acaba ne göreceğiz? İnançlarımıza dair temel bilgileri ailemizden ve sosyal çevremizden alırız. Yani inançlarımız kültüreldir. Kabul ettiğimiz veya reddettiğimiz inançların kökeni bizzat bu “sosyal piyango”dur; çünkü neredeyse sonsuzda bir ihtimalle denk gelebilecek bir kombinasyonun içine rastlantısal olarak doğmuş durumdayız. Neyin içine doğduysak ona tabi olur veya ondan kaçmak için enerji harcarız. Kabul ettiysek “nihai doğru”, reddettiysek “en büyük yanılgı”. Bu bizim için artık o inanç siteminin ve içerdiği her şeyin özetidir. Çok az insan okur yazar olduktan, aklı başına geldikten sonra bir durup da inançlarının kökenini araştırmaya, doğruyla yanlışı ayırt edip kendi inancına dair incelikli sorgulamalara girmeye cesaret edebilir. Zordur bu. İnançlar esasen eleştiriye kapalı konulardır. Eleştiri, düşüncelerin akıl ve mantık süzgecinden geçirilmesidir. Hâlbuki inançlar çoğu kere düşünce ve gözleme dayanmaz. Bir konuda herhangi bir inanca sahip olmamak diye bir iddia da temelsizdir. Zira hayata anlam veren kabullerimiz ister bir Tanrı inancına ister her şeyin kaza eseri veya tesadüfen ortaya çıktığı fikrine dayansın, temeli itibariyle fizik ötesi inançlardır. İnançlar dünyaya anlam verme yöntemleridir. Bunun için “Ben başka türlü inanıyorum.” demekte sonuna kadar özgürüz. Başkalarının inançları için ise “Böyle inanç olmaz!” demekle büyük bir aptallık yapmış oluruz. Uygulamaları eleştirebiliriz ama inançları asla! Başkalarının inancının geçerliliği, hakikatle olan ilişkisi, mantıksal veya kanıta dayalı olma derecesi bizim sorgulamamıza açık konular değildir. Sonraki başlık ilginç: İnancıyla övünmek! Canan, öğrencilik yıllarında bir Hıristiyan arkadaşıyla olan tartışmasını aktarır. Ona der ki: Düşünsene sen Müslüman bir ailede doğdun, bense Hıristiyan. Sen ailende gördüklerini tekrar ederek cennete gideceksin, bense aynı şeyi yaparak cehenneme gireceğim. Bunda bir tuhaflık yok mu? Canan da bunda bir tuhaflık olduğunu kabul eder. Düşüne düşüne vardığı nokta şu: İnançlarımız, içine doğduğumuz kültürün bize yaptığı en önemli etkilerdendir. (Bk. İFA: Sınırları Aşmak, s. 48-50)</p>



<p>Bu satırlarda Canan bize ne anlatmak istiyor? İnanç derken tam olarak neyi kastediyor? Allah, vahiy, ahiret, nübüvvet, kitap mı? Yoksa bunların anlaşılmasına yönelik yer yer değişkenlik arz eden inançları mı? Allah, vahiy, ahiret, nübüvvet, kitap gibi inançlarımız ise kastedilen, bunlar kültürel mi oluyor? Bu inançlarımız “nihai” ve “gerçek” değil midir? Sadece “bana göre” bir gerçekliği mi ifade ediyor? Sadece kendimizi “ısıttığımız” oyalama araçları mıdır? Başkalarının inançlarını niye sorgulamayacakmışız? Mesela kâfirlerin puta tapma inancını, Hıristiyanların teslis inancını eleştirmeyecek miyim? Bunlar eleştiriye kapalıysa Allah niye eleştirdi? İnançlar düşünce ve gözleme dayanmaz mı? Oysa tevhit inancı tam da düşünce ve gözleme dayanır. Avamın bu konuda düşünmemesi ayrı bir konudur. Mesele tartışılırken herhâlde onlar dikkate alınmaz. O zaman nasıl inançlar akla dayanmaz, deriz? Yoksa Hıristiyanlık inancını mı burada esas alıyoruz? Yoksa onların ve Hindular gibi diğerlerinin inancını tartışma konusu yapmamak için mi böyle söylüyoruz? Ya da daha iyi bir niyetle Müslümanların inancını tartıştırmamak için mi diğer inançları da tartışma konusu yapmak istemiyoruz? İnançlar piyango nasıl oluyor? Herhâlde aileden elde edildiği için… Buna piyango mu demek lazım yoksa Allah’ın bir ihsanı mı? Diğer taraftan bu piyango da mutlak değildir! Aileden Müslümanlığı kabul edip sonra ateist olan, deist olan, Hıristiyan olan nice kişi olduğu gibi ailesinden Hıristiyan olup da İslam’la şereflenen de çok kimse vardır. Piyango kime vurdu dersiniz? Ben anlamak istiyorum: Benim inancım diğer inançlar nazarında eşit midir? Diğer inançlara karşı benim inancım hakikattir, diğerleri yanlıştır, diyebilecek miyim? Benim inancım kurtuluşa götürür, diğerleri bunu yapamaz, diyebilecek miyim? İnançlarımın diğer inançlara karşı övülecek bir tarafı yok mudur? İnançlar, izafi midir? Keşke Canan yeryüzünde bilmem şu kadar inancın varlığından etkilenmese idi… Belki bu inançların varlığı insanoğlunun muhakkak bir inanca sahip olması gerektiğine bir kanıt olabilirdi ama inancın izafiliğine, kültürelliğine kanıt olabilir mi? Böyle düşünmekle natüralist bilimci anlayıştan ne farkımız kalır? Buradan yola çıkarak her inancı, dolayısıyla kendi inancını da izafileştirmek bir Müslüman açısından kabul edilebilir bir şey midir? “Bilimsellik” bunu mu gerektiriyor? Yani kendi dinine dışarıdan bir yabancı gibi, bir oryantalist gibi mi baktırıyor? “Bilimsellik”,&nbsp; modernist fikirleri, yorumları mutlak hakikat kabul edip aynen kopyalamak mıdır? (Yavuz Köktaş, Bilim ve Ahlak, henüz yayımlanmamış kitaptan, s. 115-118)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sinan-canan-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kıyaslama Yapın Diye Yazdım!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Sep 2020 08:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15830</guid>

					<description><![CDATA[İslâm’ın ilk muhatapları Allah’ı (cc) kabul etmeyen, risalet kurumu ve gaybla ilgili hiç malumatı olmayan ateist insanlar değildirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim de, onların Allah’ı (cc) bildiklerine şu ayet-i kerime ile açıklık getirilmiştir: “(Resulüm! Onlara) De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bana) o yeryüzü ve içinde (bulunan)lar kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O hâlde (ona itaati) düşünmüyor musunuz?’ (Yine sor:) ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’ de. (Hepsi) ‘Allah’dır’ diyecekler. ‘O hâlde (O’na) karşı gelmekten korkup da emrine uymaz mısınız?’ de. ‘Bi-liyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü (ve idaresi) elinde olan ve O (daima) koruyan, kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?’ diye sor. (Yine) ‘Allah’dır’ diyecekler. O hâlde nasıl büyülenmiş (gibi) yüz çeviriyorsunuz.’ de.”[1] Ayetten de anlaşıldığı gibi Mekkeli müşrikler, Allah’ın (cc) kâinatın sahibi, semavat ve arza hükmeden, evrenin işleyişiyle ilgili kuralları (sünnetullah) koyan aşkın bir varlık olduğunu biliyorlardı. “Allah’ın (cc) rızık verdiğine, varlığımızı devam ettirmemizde çok önemli yeri olan organlarımızın yaratıcısı olduğunu ve ölü tohumdan canlı varlıklar yarattığına” da inanıyorlardı.[2] “Yağmuru yağdıranın”[3]Allah olduğunu ve “tapınmış oldukları putların herhangi bir fayda veya zarar vermekten yoksunluklarını”[4]anlıyorlardı. Fakat bu bilgileri ve inanmaları yeterli değildir. Müşriklerin inançlarındaki yetersizliğe şu ayetler vurgu yapmaktadır: “Ey insanlar! İşte size bir temsil getirildi, şimdi onu iyi dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız; &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslâm’ın ilk muhatapları Allah’ı (cc) kabul etmeyen, risalet kurumu ve gaybla ilgili hiç malumatı olmayan ateist insanlar değildirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim de, onların Allah’ı (cc) bildiklerine şu ayet-i kerime ile açıklık getirilmiştir: “(Resulüm! Onlara) De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bana) o yeryüzü ve içinde (bulunan)lar kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O hâlde (ona itaati) düşünmüyor musunuz?’ (Yine sor:) ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’ de. (Hepsi) ‘Allah’dır’ diyecekler. ‘O hâlde (O’na) karşı gelmekten korkup da emrine uymaz mısınız?’ de. ‘Bi-liyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü (ve idaresi) elinde olan ve O (daima) koruyan, kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?’ diye sor. (Yine) ‘Allah’dır’ diyecekler. O hâlde nasıl büyülenmiş (gibi) yüz çeviriyorsunuz.’ de.”[1] Ayetten de anlaşıldığı gibi Mekkeli müşrikler, Allah’ın (cc) kâinatın sahibi, semavat ve arza hükmeden, evrenin işleyişiyle ilgili kuralları (sünnetullah) koyan aşkın bir varlık olduğunu biliyorlardı. “Allah’ın (cc) rızık verdiğine, varlığımızı devam ettirmemizde çok önemli yeri olan organlarımızın yaratıcısı olduğunu ve ölü tohumdan canlı varlıklar yarattığına” da inanıyorlardı.[2] “Yağmuru yağdıranın”[3]Allah olduğunu ve “tapınmış oldukları putların herhangi bir fayda veya zarar vermekten yoksunluklarını”[4]anlıyorlardı. Fakat bu bilgileri ve inanmaları yeterli değildir. Müşriklerin inançlarındaki yetersizliğe şu ayetler vurgu yapmaktadır: “Ey insanlar! İşte size bir temsil getirildi, şimdi onu iyi dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız; hepsi bir araya toplânsalar dahi asla bir sineği bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan kurtarmaya bile güçleri yetmez. İsteyen de aciz, (kendisinden) istenen de. Onlar Allah’ı gereği gibi (anlayıp) takdir edemediler. Doğrusu Allah çok kuvvetlidir, mutlak üstündür. Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. (Bununla birlikte) kesinlikle Allah (her şeyi) işitendir, görendir.”[5] Yüce Allah, bu ayetlerde yaratma konusuna açıklık getiriyor ve yaratmanın kendisinden başka varlıklar için imkânsızlığını beyan ediyor. Ayette tehaddî (meydan okuma) vardır. Yani hiçbir örnek ve hammadde olmaksızın kâinatta ki en küçük varlığı bile yaratmanın imkânsızlığı belirtiliyor. Yaratmayı mutlak anlamda elinde tutan Allah (cc), yaratmış olduğu varlıkların hidayeti için insanlardan peygamber göndermesine atıfta bulunup şu mesajı vermiştir: “Yaratmak nasıl ki benim elimde ise yarattıklarımı kendi hâline bırakmamanın tezahürü olarak peygamber ve kitap göndererek onların hayatını tümel ve tekil alanda sevk ve idare etmek de benim elimdedir.” Müşriklerin takdir edemedikleri husus; yaratıcı ilah olarak Allah’ı (cc) kabul etmelerine rağmen hayatın sevk ve idaresinde ona yer vermemeleridir. Yaratmayla hükmün alanının arasını açmalarıdır. Onları böyle kötü bir anlayışa iten farklı gerekçeler olabilir. Zihinlerindeki kutsal anlayışı; Allah’ı (cc) aşkın bir varlık olarak hayata müdahaleden münezzeh bir konuma itmiş olabileceği gibi; böyle bir inancı çevreden de almış olabilirler. Müşriklerin komşuları ve ticaret yaptıkları yerler Bizans topraklarıdır. Buralarda egemen olan Aristo felsefesi ve onun ilah anlayışıdır. Bu anlayışa göre tanrı; ilk muharriktir. Evreni ilk defa yaratıp harekete geçirmiş sonra da kendi hâline bırakmıştır. Evrendeki tikel ve tekil olayları bilemez. İnsan da kendi eylemlerinin yaratıcısı olup tüm davranışlarını kendisi belirler. Hayatın ayrıntılarına tanrı müdahale etmez, edemez. Mekke müşrikleri “emir” alanında herhangi bir etkinliği olmayan Allah (cc) inancını benimsiyorlardı. İslâm dini “أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ” “Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.”[6]buyruğunu ilan edip hayatın merkezine Allah Teâlâ’yı almak suretiyle hayata anlam verince, müşrikler büyük tepki gösterdiler. Onlar hayatın gündelik sevk ve idaresinde putları aracı olarak görüyorlardı. Bu putlar, aslında onların hevalarına aykırı prensipler koymadığı gibi, reel anlamda hayatlarının merkezinde de değildi. Fakat yemelerine, içmelerine, ticaretlerine, evlenmelerine, boşanmalarına, siyasi yapılanmalarına, komşuluk ilişkilerine, eğitim ve öğretimlerine karışan bir İlah’ı da kesinlikle kabul etmiyorlardı. Esasında bu anlayış tarih içerisinde modern felsefi kalıplara ve hayat tarzlarına dönüştürmek suretiyle kendini devam ettirmektedir. Batılı hayat tarzı bunun günümüzdeki en büyük temsilcisi olup İslâm vahyinin karşısında cahiliyenin gerekçelerini yeni biçimlere dökerek direnmekte ve onu yok etmeye çalışmaktadır. İnsanlara dayatılan modernite de budur.</p>



<p>[1] Mü’minun 23 / 84-89; Ayrıca bak: Lokman 31 / 25; Zuhruf 43 / 9, 87.</p>



<p>[2] Bak: Yunus 10 / 31.</p>



<p>[3] Bak: Ankebut 29 / 63.</p>



<p>[4] Bak: Zümer 39 / 38.</p>



<p>[5] Bak: Hac 22 / 73-75.</p>



<p>[6] A’raf 7 / 54.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
