<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/iman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Nov 2023 14:13:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof. Dr. Mustafa Öztürk Konferans Konuşması Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 14:11:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18934</guid>

					<description><![CDATA[“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne? Benim buraya gönderilmemin amacı ne? Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &#160;uğruna mı? İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1) Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne?</p>



<p>Benim buraya gönderilmemin amacı ne?</p>



<p>Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &nbsp;uğruna mı?</p>



<p>İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1)</p>



<p>Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? Bunları bilemiyorum, cımbızlama yapmış olmayalım, haksızlık yapmak istemem (bilen varsa linkini paylaşabilir) ama Öztürk bunları zaten başka konuşmalarında da söylüyor, burada içindekileri biraz daha net ve açık söylüyor, aradaki fark &nbsp;bu.</p>



<p>Fakat&nbsp; böyle bir konuya “haz veren cinsel ilişki, iki kişi zevk alıyor, sperm” vs gibi sözlerle başlamanın mantığı nedir? Bunu da anlayabilmiş değilim.</p>



<p>Kanaatimce sadece teolojik açıdan değil psikolojik açıdan da tahlile muhtaç bir konuşma bu, öyle görünüyor.</p>



<p>Allah sonumuzu hayreylesin.</p>



<p>1-Ankara Us Atölyesi Felsefe konferansındaki konuşması</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber ve Dinin Anlaşılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamber-ve-dinin-anlasilmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamber-ve-dinin-anlasilmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2022 08:27:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17993</guid>

					<description><![CDATA[İlahî dinleri diğer dinlerden ayıran aşkın tanrı, ahiret ve melek inancı gibi bazı temel ölçütler vardır. Bunların yanı sıra Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’nin deyimiyle tarihî şart yani dinin tarihteki gerçekliğinin belgesi demek olan peygamberlik, diğer bir ayırt edici özelliktir. Peygamberliği bu kadar önemli kılan, hak dinlerin ilahî bilgiye dayanması, bu bilginin de ancak peygamberlik kurumu vasıtasıyla bilinir olmasıdır. Zaten Kur’an’da peygamber kıssalarının ve indirilen kitapların sıkça ve genişçe anlatılmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Tevrat, İncil ve Zebur gibi bilinen üç kitabın yanı sıra Hz. İbrahim’e verilen sahifelerden bahsedilmesi ve Kur’an’ın bunları tasdik eden bir kitap olarak geldiğinin belirtilmesi, ilahî bildirimlerin bir birini takip ettiğinin ve aralarında tutarlılığın bulunduğunun/bulunması gerektiğinin delilidir. “De ki: Ben peygamberler arasında benzeri olmayan biri değilim yani ilk defa peygamber olarak gelen ve ilk defa kitap getiren değilim. Öte dünyada bana ve size ne gibi bir muamelede bulunulacağını da bilemem. Ben sadece vahiyle bana bildirilene tabi olurum. Ben ancak ve ancak bir uyarıcıyım.” (Ahkâf 46/9) ayeti Hz. Peygamber’in (sav) Hz. Âdem’den başlayan ve kendisine kadar kesintisiz gelen peygamberler zincirinin son halkası olduğunu ifade eder. “O, peygamberlerin sonuncusudur” (Ahzâb 33/40) ayeti de bu hakikatin tasdik ve tespitidir. Bu çerçeveden olmak üzere, oryantalistlerin Hz Peygamber ve İslam tarihi hakkında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlahî dinleri diğer dinlerden ayıran <em>aşkın tanrı, ahiret ve melek</em> inancı gibi bazı temel ölçütler vardır. Bunların yanı sıra Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’nin deyimiyle <em>tarihî şart</em> yani dinin tarihteki gerçekliğinin belgesi demek olan peygamberlik, diğer bir ayırt edici özelliktir. Peygamberliği bu kadar önemli kılan, hak dinlerin ilahî bilgiye dayanması, bu bilginin de ancak peygamberlik kurumu vasıtasıyla bilinir olmasıdır. Zaten Kur’an’da peygamber kıssalarının ve indirilen kitapların sıkça ve genişçe anlatılmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Tevrat, İncil ve Zebur gibi bilinen üç kitabın yanı sıra Hz. İbrahim’e verilen sahifelerden bahsedilmesi ve Kur’an’ın bunları tasdik eden bir kitap olarak geldiğinin belirtilmesi, ilahî bildirimlerin bir birini takip ettiğinin ve aralarında tutarlılığın bulunduğunun/bulunması gerektiğinin delilidir. “De ki: Ben peygamberler arasında benzeri olmayan biri değilim yani ilk defa peygamber olarak gelen ve ilk defa kitap getiren değilim. Öte dünyada bana ve size ne gibi bir muamelede bulunulacağını da bilemem. Ben sadece vahiyle bana bildirilene tabi olurum. Ben ancak ve ancak bir uyarıcıyım.” (Ahkâf 46/9) ayeti Hz. Peygamber’in (sav) Hz. Âdem’den başlayan ve kendisine kadar kesintisiz gelen peygamberler zincirinin son halkası olduğunu ifade eder. “O, peygamberlerin sonuncusudur” (Ahzâb 33/40) ayeti de bu hakikatin tasdik ve tespitidir.</p>



<p>Bu çerçeveden olmak üzere, oryantalistlerin Hz Peygamber ve İslam tarihi hakkında ileri sürdükleri iddialara cevap vermek amacıyla kaleme aldığı <em>Büyük İslam Tarihi</em> adlı kitabının ‘Önsöz’ünde Abdurrahim Zapsu şu kanaatini dile getirir: “Ahir zaman peygamberi bulunan Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın şahsiyeti tebellür etmedikçe İslam dini hakkında bir kanaat elde edilemez”. Batılı bir araştırmacı olan Karen Amstrong, <em>Muhammad A Biography of the Prophet</em> adlı kitabında batılılara, eski önyargılarından vazgeçmeleri çağrısı yaptıktan sonra, İslam’ın doğru anlaşılması için ‘Muhammed’ (sav) figüründen başlanması gerektiği görüşünü dile getirir.</p>



<p>Demek ki Hz. Peygamber (sav) dini bilmenin ve öğrenmenin temel ve yegâne kaynağıdır. O’nun yok sayılması, göz ardı edilmesi veya paranteze alınması, din diye bir yapıdan bahsetme imkânını ortadan kaldırır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sav) kelime-i şehadette geçen kul (abd) ve elçi (rasûl) sıfatlarını birbirinden ayırmak veya sadece birine indirgenmek, abartılı yüceltme veya kutsama sonucu hayalî bir varlığa dönüştürmek, İslam açısından kabul edilebilir değildir ve bu tür yaklaşımların öncelikle dine zarar verdiği açıktır.</p>



<p>Bu durumda peygamberliği, bir anlamda dinin mihveri olarak nitelemek de mümkündür. Çünkü din peygamberlerden öğrenilmektedir. Bu hakikatin farkında olan âlimlerimiz, peygamberlik kurumunun korunması için azamî gayret göstermişler; başta Hz. Muhammed Mustafa (sav) olmak üzere peygamberlerin kişiliklerine ve kimliklerine zarar verecek tanım, tasvir ve yakıştırmalardan uzak durulması hususunda uyarılarda bulunmuşlar; bu tür faaliyet yürütenlerin ileri sürdükleri delilleri (şüpheler) geçersiz kılmak için de, yazdıkları yüzlerce kitabı bugüne miras bırakmışlardır.</p>



<p>Bakıldığında dünün müşriklerinden bugünün İslam düşmanlarına kadar hepsinin Hz. Peygamber’i hedef almaları, itibarsızlaştırmak için her türlü iftiraya başvurmaları, ellerindeki tüm araçları bunun için kullanmaları peygamberliğin dindeki yerinin ne kadar önemli olduğunu göstermeye yeter. Dünün müşriklerinin küçük düşürücü istihzaları neyse bugünün densizlerinin karikatür veya espri adı altında ortaya koydukları seviyesizlik de aynı şeydir. Bazı nasipsizlerin O’nun getirdiği hakikati “ortaçağ zihniyeti” diyerek küçümsemelerini, kendilerinin ortaçağın ötesindeki sapkınlıkları sahiplenmelerini ört bas etmenin telaşı olarak değerlendirmek gerekir.</p>



<p>Sonuç olarak İslam’ın anlaşılması, gerçek kimliğiyle Hz. Peygamber’in anlaşılmasına bağlıdır. Bugün O’nunla doğrudan temas kuramayacağımıza göre, ölçümüz O’nun söz, fiil ve onayının ifadesi olan <em>sünnet-i seniyye</em> ve öğrencileri olan sahabilerinin ittifak ettikleri hususular yani <em>icmâdır</em>.</p>



<p>Bununla birlikte tarihî şahsiyetlerin zamanın ilerlemesine paralel olarak taraftarlarının veya karşıtlarının zihin dünyalarında farklı tasavvurlar şeklinde ortaya çıkacağı, diğer bir deyişle, tarihî şahsiyeti herkesin kendisine göre bir ‘model’ haline getireceği de yadsınamaz bir gerçektir. Mezhepler bu gerçeğin tarihî ve somut örnekleridir. Ancak bu, <em>aslı</em> tamamen dönüştürmek yani tahrif etmek noktasına götürülmemelidir. Zira bir tarihî şahsiyetin ‘gerçek tarihi kimliği’ ile bağlarının tamamen koparılması veya aslına aykırı bir şekilde dönüştürülmesi, yok sayılması veya hayalî bir varlığa indirgenmesi anlamına gelir.</p>



<p>Bize düşen, Hz. Peygamber hakkında zihinlerde oluşmuş asılsız tortuların gerisindeki gerçek peygamber tasavvurunu keşfetme ve temel kaynaklarda tasvir edildiği şekliyle zihinlerde her daim makes bulmasını sağlama gayreti ve titizliği içerisinde olmaktır. </p>



<p>“De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahiyle bildirilmekte. Artık her kim Rabbine kavuşmayı bekliyorsa doğru, güzel ve faydalı işler yapsın ve ibadetinde hiçbir şeyi Rabbine ortak koşmasın.” (Kehf 18/110).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamber-ve-dinin-anlasilmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bardağın Boş Tarafını Görmek Namuslu Bir Eylemdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bardagin-bos-tarafini-gormek-namuslu-bir-eylemdir-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bardagin-bos-tarafini-gormek-namuslu-bir-eylemdir-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Jun 2021 08:08:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17413</guid>

					<description><![CDATA[Yüce Allah, Kur’an ve elçisi vasıtasıyla İslâmî yönetimin ilkelerini belirlemiştir. Bu kurallara göre bilinmesi gerekir ki hiçbir kâfirin, müşrikin, Yahudi’nin, Hristiyan’ın, münafığın, zalimin, fasıkın, ateistin, deistin ve materyalistin Müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur. Bu gruba elbette liberalistler, kapitalistler ve sosyalistler de dâhildir. Bu bağlamda belirtmeliyiz ki siyaset nitelikli Müslümanlarla yapılan kutsal bir eylem, ilimlerin ise en şereflilerindendir. Siyaset, ümmeti Hz. Peygamber’e vekâleten yönetme sanatıdır. Bu hususu belirtmemizde ki ana neden, siyaset kurumunun kötü gösterilerek Müslümanların siyasetten soğutulup kâfirlere iktidar yolunun açılmasından dolayıdır. Yıllarca bu yolda yürümek ya siyasetten nefret veya bu yolu denemenin küfür olarak gösterilmesiyle batılılaşmayı bir şekilde tercih eden insanlara bırakılmıştır. Müslümanlara özgün fikir beyan etme hakkı bile farklı söylemlerle bloke edilmiştir. Bütün bu olumsuz durumlar Müslümanların siyasal anlamda fikir ve pratik üretmelerini ortadan kaldırmıştır. Sonuç malum; Müslümanlar dünya sisteminin sağ veya sol cenahının parçası yapılmış, imanları parçalı hâle getirilmiş, ebediyen egemenlik yolu kapatılmış ve dünya sisteminin iktidarının devamına taze kan verilmiştir. Bu konuyu özgünce ve çözüm çerçevesinde ele almak ulemanın görevi iken ortaya şöyle bir verili durum çıkmıştır. Ülkemizde Rabbani âlim olsaydı bu konuya el atar ve insanlığa yol gösterirdi. Ümmete yol gösteren biri olmadığına göre ülkemizde Rabbani âlim yoktur. Evet, maalesef kanaatimize göre ülkemizde Rabbani âlim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yüce Allah, Kur’an ve elçisi vasıtasıyla İslâmî yönetimin ilkelerini belirlemiştir. Bu kurallara göre bilinmesi gerekir ki hiçbir kâfirin, müşrikin, Yahudi’nin, Hristiyan’ın, münafığın, zalimin, fasıkın, ateistin, deistin ve materyalistin Müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur. Bu gruba elbette liberalistler, kapitalistler ve sosyalistler de dâhildir. Bu bağlamda belirtmeliyiz ki siyaset nitelikli Müslümanlarla yapılan kutsal bir eylem, ilimlerin ise en şereflilerindendir. Siyaset, ümmeti Hz. Peygamber’e vekâleten yönetme sanatıdır. Bu hususu belirtmemizde ki ana neden, siyaset kurumunun kötü gösterilerek Müslümanların siyasetten soğutulup kâfirlere iktidar yolunun açılmasından dolayıdır. Yıllarca bu yolda yürümek ya siyasetten nefret veya bu yolu denemenin küfür olarak gösterilmesiyle batılılaşmayı bir şekilde tercih eden insanlara bırakılmıştır. Müslümanlara özgün fikir beyan etme hakkı bile farklı söylemlerle bloke edilmiştir. Bütün bu olumsuz durumlar Müslümanların siyasal anlamda fikir ve pratik üretmelerini ortadan kaldırmıştır. Sonuç malum; Müslümanlar dünya sisteminin sağ veya sol cenahının parçası yapılmış, imanları parçalı hâle getirilmiş, ebediyen egemenlik yolu kapatılmış ve dünya sisteminin iktidarının devamına taze kan verilmiştir. Bu konuyu özgünce ve çözüm çerçevesinde ele almak ulemanın görevi iken ortaya şöyle bir verili durum çıkmıştır. Ülkemizde Rabbani âlim olsaydı bu konuya el atar ve insanlığa yol gösterirdi. Ümmete yol gösteren biri olmadığına göre ülkemizde Rabbani âlim yoktur. Evet, maalesef kanaatimize göre ülkemizde Rabbani âlim yoktur. Bu konuda kimseyle hamasi tartışmaya girmeyeceğiz. En azından insaf ehli bizi anlar. Cahillere ise söz düşmez, düşse de anlam ifade etmez. Bizi böyle bir analoji yapmaya sevk eden şey, Müslümanlar için hayatın genişlik alanında sağlıklı çözümlerin üretilmeyişi ve buna bağlı dinimizin ütopik bir kuruma dönüştürülmesidir. Önce siyasetten Müslümanları din adına soğutup sonra da Amerikan sermayesine iktidar yolu açanlar, dini hem gayesinden saptırmak hem de Müslümanca bir siyaset yolunu tıkamak suretiyle büyük bir cinayet işlemişlerdir. Bu cinayet kararları alınırken Abant toplântılarında para adına dilsiz şeytan olan ilahiyatçıların hepsini hem kınıyor hem de Allah&#8217;a havale ediyoruz. Bugün konuşanlara ise sadece gülüyoruz. Dün ses çıkarmayıp bugün konuşanlar menfaatperest korkaklardır… Abant Toplantılarında ahkâm kesenler Müslümanlar için hayati önem taşıyan konularda, bilhassa siyasi meselelerde ağızlarını bile açmamışlardır. Sonraki süreçte icazetli siyaset için serbest atışların bir anlamı olmadığından dolayı onları hükmen yok sayıyoruz. Çünkü bu güruh verili durumdan nemalanmayı amaç edindiği için onlara göre “gelen ağam, giden paşam”dır. Zaten ağalarını kızdırmamak için de ülkenin gidişatı ve geleceği ile ilgili ciddi fikir beyanında bulunmazlar. Bu zevat bardağın hep dolu tarafına bakarlar. Bilinmeli ki bardağın boş tarafını görmek namuslu insanların işidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bardagin-bos-tarafini-gormek-namuslu-bir-eylemdir-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taha Hakan Alp ve Soruları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/taha-hakan-alp-ve-sorulari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/taha-hakan-alp-ve-sorulari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 May 2021 09:34:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Sorgu]]></category>
		<category><![CDATA[Soru]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17297</guid>

					<description><![CDATA[Küçük yaşlarından itibaren klasik medrese eğitimi alan ve birkaç ay öncesine kadar ders okutan, uzun yıllar Ebubekir Sifil’le birlikte dergi çikaran, program yapan (Ehl-i Sünnet&#8217;i savunan) Talha Hakan Alp, iman konusunda bazı şüpheleri (soruları) bulunduğunu açıklayınca tabii olarak dikkat çekti. Inşallah sorgulamaları hidayet üzere karar kılar.Alp, birkaç gün önce yayınladığı ‘’İMAN, TANRI, PEYGAMBER VE MUCİZE’’ başlıklı videosunda şöyle diyor (özetle);‘’Tanrı/Allah inancı tüm toplumlarda ve zamanlarda var olmuştur, bu anlaşılabilir bir durum, çünkü Tanrı/Allah inancı aşkın-muteal bir varlık olması nedeniyle gayba imanı gerektirir, bilgiye dayanmaz, lakin peygambere iman konusu böyle değerlendirilemez, çünkü peygamber yaşadığı toplumun fertleri tarafından görünen, tanınan, bilinen, fiilleri ve sözleri ile müşahade edilen bir insandır, bu gaybi bir bilgi değildir, lakin bir insanın peygamber olduğu ancak mucizeleri ile ispatlanır, nitekim önceki peygamberlere muhtelif mucizeler verilmiş ve onlar da peygamberliklerini bu mucizelerle ispatlamışlardır, bunu bizzat Kur’an bildirmektedir ama aynı Kur’an Hz.Muhammed’e herhangi bir mucize verilmediğini söylemektedir. Hatta Mekke müşrikleri ‘’madem Allah’ın elçisisin bize bazı mucizeler göster (ki sana inanalım)’’ demiş ama buna rağmen o bir mucize gösterememiştir. Yani Mekke’lilerin bu haklı soruları/talepleri Muhammed tarafından karşılanamamıştır, ‘’ona mucize olarak Kur’an verildi’’ söylemleri de bu soruları karşılayamamaktadır, ayrıca onun Kur’anı bazı ehli kitap mensuplarından almış olması da muhtemeldir, buna dair işaretler &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Küçük yaşlarından itibaren klasik medrese eğitimi alan ve birkaç ay öncesine kadar ders okutan, uzun yıllar Ebubekir Sifil’le birlikte dergi çikaran, program yapan (Ehl-i Sünnet&#8217;i savunan) Talha Hakan Alp, iman konusunda bazı şüpheleri (soruları) bulunduğunu açıklayınca tabii olarak dikkat çekti. Inşallah sorgulamaları hidayet üzere karar kılar.<br><br>Alp, birkaç gün önce yayınladığı ‘’İMAN, TANRI, PEYGAMBER VE MUCİZE’’ başlıklı videosunda şöyle diyor (özetle);<br><br>‘’Tanrı/Allah inancı tüm toplumlarda ve zamanlarda var olmuştur, bu anlaşılabilir bir durum, çünkü Tanrı/Allah inancı aşkın-muteal bir varlık olması nedeniyle gayba imanı gerektirir, bilgiye dayanmaz, lakin peygambere iman konusu böyle değerlendirilemez, çünkü peygamber yaşadığı toplumun fertleri tarafından görünen, tanınan, bilinen, fiilleri ve sözleri ile müşahade edilen bir insandır, bu gaybi bir bilgi değildir, lakin bir insanın peygamber olduğu ancak mucizeleri ile ispatlanır, nitekim önceki peygamberlere muhtelif mucizeler verilmiş ve onlar da peygamberliklerini bu mucizelerle ispatlamışlardır, bunu bizzat Kur’an bildirmektedir ama aynı Kur’an Hz.Muhammed’e herhangi bir mucize verilmediğini söylemektedir. Hatta Mekke müşrikleri ‘’madem Allah’ın elçisisin bize bazı mucizeler göster (ki sana inanalım)’’ demiş ama buna rağmen o bir mucize gösterememiştir. Yani Mekke’lilerin bu haklı soruları/talepleri Muhammed tarafından karşılanamamıştır, ‘’ona mucize olarak Kur’an verildi’’ söylemleri de bu soruları karşılayamamaktadır, ayrıca onun Kur’anı bazı ehli kitap mensuplarından almış olması da muhtemeldir, buna dair işaretler vardır (bir acemî ile görüşmesi)… peygamberlik konusunda yapılan geleneksel izahlar tatmin edici değildir, ben bu konudaki sorularıma tatmin edici bir cevap bulamadım…’’(Talha Hakan Alp)<br><br>Evet, Alp’in söyledikleri (özetle ve mealen) böyle. Yani Alp, zımnen, ‘’önceki nebilere bazı mucizeler verildi ama Hz.Muhammed’in herhangi bir mucizesi olmadı, o Mekkelilerin mucize taleplerini karşılayamadı, dolayısıyla peygamberlik iddiasını ispatlayamadı&#8221; diyor. En azından ben böyle anladım, Hz.Muhammed’in elçiliği ve Kur&#8217;an konusunda şüpheleri var gibi!<br><br>Hakan Alp’in videosunda birkaç çelişki not ettim. Bazılarını nakledeyim;<br><br>Birincisi, Alp, bizzat Kur’an tarafından açıklıkla nakledilen bazı bilgileri yanlış yorumluyor ve bunları Kur’ana karşı kullanıyor. Örneğin Kur’anen arabiyyun ve acemiyyun konusunu. Birçok ayette ‘’Kur’an Muhammed’in uydurması değildir/olamaz’’ diyen Kur’an, bunun aksini söyleyen bir bilgiyi nakletmiş olabilir mi? Nazil olduğu toplum tarafından şahit olunan bu hadiseleri (aleyhinde olması halinde) tekrar tekrar hatırlatır mı? Alp&#8217;in burada hatalı ve çelişkili bir yorumu olduğu açık. Arabî ve A’cemî konusunda detaylı bilgi için şu makaleme bakılabilir (1).<br><br>İkincisi, Alp, geleneksel dini bilgilerden kaynaklanan çelişkisini (Kur’ana bakarak değil de) yine geleneksel dine bakarak çözmeye çalışıyor. Oysa çelişkiyi oluşturan zaten geleneksel din anlayışının bizzat kendisi, bu çelişki bu şekilde nasıl çözülebilir ki?<br><br>Alp’ın mutlak bir doğru imiş gibi dile getirdiği ‘’Peygamberlik ancak olağan üstü haller (mucize) ile ispatlanır/ispatlanmalıdır, önceki peygamberler böyle yapmıştır’’ şeklindeki görüş, (Kur’anın değil) geleneksel dinin görüşüdür. Kur’an böyle bir şey söylemiyor. Hatta aksine beyanlarda bulunuyor (nakledilecek). Kur’an hiçbir ayette ‘’biz önceki nebilere bazı mucizeler verdik ve onlar da bu mucizeleri göstererek nebi olduklarını ispatladılar, kavimleri de bu mucizeler sayesinde onlara iman etti’’ demiyor. Hatta Kur’anın hiçbir ayetinde ‘’mucize’’ kelimesi (geleneksel görüşteki mucize anlayışını destekleyecek şekilde) kullanılmıyor bile; Kuranda bu anlama gelecek şekildeki ayetlerde bile çoğu kez ‘’âyet/ayât’’ kelimesi kullanılıyor (3/49;7/106;11/96;20/47;23/45;17/101;27/12). Bununla birlikte nebi-resullere verilen deliller için ‘’beyyine/beyyinat’’ (4/153;5/110, 112-114), ‘’burhân’’(28/32), ‘’sultân’’(4/153;11/96), ‘’hak’’(10/76) ve ‘’furkan’’(2/53) kelimeleri de kullanılıyor.<br><br>Ama Taha Hakan Alp sanki Kur’an ‘’önceki nebiler, nebi olduklarını kendilerine verilen olağan üstü hadiselerle (mucizelerle) ispatladı ve kavimleri de bu sayede mümin oldu’’ diyormuş gibi konuşuyor. Oysa Kur’anın hiçbir ayetinde böyle bir bilgi yok. Hatta tam aksi yönde beyanlar var. Kur’ana göre önceki nebi-resuller de tıpkı Muhammed as gibi kendilerine verilen ‘’ayet, beyyine, hüccet, burhan, hak, furkan ve kitap’’ gibi delillere rağmen (bunlar görmezden gelinerek) yalanlanmıştır. Ve Muhammed as da aynı tabloyla karşılaşmıştır;<br><br>Eğer seni yalanladılarsa, (bil ki) senden önceki resuller de yalanlandı; açık deliller (beyyinat), hikmet dolu sayfalar (zebur) ve aydınlatıcı kitapla gelen (resulleri yalanladılar) (Al-i İmran 184)<br><br>Görüldüğü üzere önceki resuller de doğaüstü güçlerini (mucizelerini) göstermiş ve resul olduklarını ispatlamış (ve böylece kavimlerini anında imana ulaştırmış) değiller. Onlar da Muhammed as gibi yalanlanmıştır. Yani bu konuda sorun yaşayan sadece Muhammed as değildir. Ayetlerle, beyyinelerle, sahifelerle yani vahy/kitap ile gelen tüm resuller yalanlanmıştır, mucizeler getirdiği sanılan önceki nebi-resuller de dahil.<br><br>Nebi-resullerden doğaüstü olaylar (mucizeler) istemek, inanmayanların (kâfir-müşrik zihniyetin) bir bahanesidir. Bunu Mekkeli kafirlerde de önceki kavimlerin kafilerinde de görüyoruz. İşte ilgili ayetler;<br><br>‘’Dediler ki: &#8216;Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmadıkça. Veya öne sürdüğün gibi gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah&#8217;ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya göğe yükselmelisin. (Hoş) Bize oradan okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına inanacak değiliz!&#8221; De ki: &#8220;Rabbimi tenzih ederim! Ben elçi olan bir beşerden başka neyim ki?’’ (İsra 17-90-93)<br><br>‘’Yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir Resul gönderseydin de ayetlerine uyup inananlardan olsaydık, olmaz mıydı?” derler. Fakat onlara kendi katımızdan hak geldiği zaman da &#8216;’Musa&#8217;ya verilenlerin bir benzeri buna da verilmeli değil miydi?&#8217; dediler. Oysa bu anlayışta olanlar daha önce Musa’ya verileni de inkar ederek (Musa ile Harun için) “Bunlar birbirinin destekçisi iki büyücü; biz onların getirdiği hiçbir şeyi tanımıyoruz/hepsini inkâr ediyoruz” dememişler miydi? De ki, eğer samimiyseniz doğru yolu, bu ikisinden (Tevrat ve Kur’an’dan) daha iyi gösteren bir kitabı Allah katından getirin de ona uyayım.’’ (Kasas 28/48-49)<br><br>‘’Dediler ki ‘’Hayır, (bunlar) karmakarışık düşlerdir ya da onu kendisi uydurmuştur ya da o bir şairdir. Böyle değilse bize bir ayet getirsin (ama) öncekilere gönderilenlerden olsun.’’ Oysa daha önce helâk ettiğimiz toplumlar da (benzer bahaneler ileri sürdüler ama) iman etmediler; şimdi bunlar mı iman edecek?’’ (Enbiya 21/5,6)<br><br>‘’Dediler ki: &#8216;Ona Rabbinden ayetler indirilmeli değil miydi?&#8217; De ki: &#8216;Ayetler yalnızca Allah&#8217;ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.&#8217; Kendilerine okunan Kitab&#8217;ı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.’’(Ankebut, 29/51).<br><br>Özetle Kur’an, ‘’önceki nebiler mucizelerini gösterdiler ve nebi olduklarını ispatladılar, muhatapları da bu sayede hemen iman etti’’ demiyor. Kur’anın hiçbir ayetinde böyle bir bilgi bulunmuyor. Bu, Mekke müşrikleri de dahil inanmayan kafirlerin dile getirdiği bir talep (bahane)dir ve ne yazık ki geleneksel dini görüşe (sanki haklı bir talepmiş gibi) dahil olmuştur. Hakan Alp&#8217;ın haklı olabilmesi için böyle bir ayet göstererebilmesi gerekir?(Önceki nebiler mucizelerini gösterdi ve kavimleri de hemen inandı) Gösterebilir mi? Hayır.<br><br>Gerçeği şudur; nebi-resullere doğa üstü olaylar anlamına gelen ‘’hissî’’ mucizeler değil vahy/kitap ile ‘’haberî’’ ve ‘’aklî’’ mucizeler/ayetler verilmiştir. Düşünen akıl sahipleri için de bunlar fazlası ile yeterlidir.<br><br>‘’Kendini bilmezler; “Allah bizimle konuşsa yahut bize bir ayet gelse ya!” dediler. Öncekiler de öyle demişlerdi, kalpleri birbirine benzedi. Biz ikna olmak isteyen/düşünen bir topluluk için âyetleri apaçık gösterdik.’’ (Bakara 2/118)<br><br>1-Zeki Bayraktar. A’cemî Kur’an Ve Arabî Kur’an Ne Demek? Kitap Ve Hikmet Dergisi, 18. sayı, 2017, s.52-68 (linki ilk yorumda)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/taha-hakan-alp-ve-sorulari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman Fedakârlık İster</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iman-fedakarlik-ister/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iman-fedakarlik-ister/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 May 2021 07:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17265</guid>

					<description><![CDATA[İman fedakârlık ister. Kur’an ve Sünnet, imanda fedakârlık yapmaya atıflarda bulunan emir ve tavsiyelerle doludur. Bu nedenle Yüce Allah, malla ve canla yapılan atıflara sık sık değinmiştir. Zira mal ve can Allah’ın lütfudur, gerektiğinde onu verenin yolunda feda edilmelidir. Hayatın amacı Allah’ın rızasını kazanmak olunca her şeye izafi bakmak mümkündür. Zaten Kur’an, Müslümanları dünyaya bakış, rızkın mahiyeti, mal ve çocukların imtihan vesilesi ve hayatın geçici oluşu hususlarında sağlam bir eğitimden geçirmiştir. Bu nasları iyi anlayan bir Müslümanın dünyalık bir takıntısı kalmaz. Müslümanın hayatı ancak Allah Teâlâ ile anlam kazanır. Her şey O’nundur ve her şey O’nun içindir. Tüm ömrünü, malını, mülkünü Allah yolunda feda eden Hz. Peygamber, her konuda olduğu gibi bu konuda da ümmetine örnek olmuştur. O, doğduğu toprakları, yaşadığı çevreyi, akrabalarını, evini barkını, malını mülkünü, kutsal mabet Kâbe’yi hep bu fedakârlık duygusuyla terk ederek hicret etmiştir. Aynı fedakârlıkları nebevi eğitimden geçen sahabe de yapmıştır. Bu din, bugünlere bu seçkin ve adanmış Müslümanların sayesinde gelmiştir. Şayet insanlar dünyalık yığmayı ve maddi değerleri ilahi isteklerin önüne geçirecek olurlarsa başlarına gelecek musibetlere hazır olmaları gerekir ki şu ayet buna delalet etmektedir: “قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İman fedakârlık ister. Kur’an ve Sünnet, imanda fedakârlık yapmaya atıflarda bulunan emir ve tavsiyelerle doludur. Bu nedenle Yüce Allah, malla ve canla yapılan atıflara sık sık değinmiştir. Zira mal ve can Allah’ın lütfudur, gerektiğinde onu verenin yolunda feda edilmelidir. Hayatın amacı Allah’ın rızasını kazanmak olunca her şeye izafi bakmak mümkündür. Zaten Kur’an, Müslümanları dünyaya bakış, rızkın mahiyeti, mal ve çocukların imtihan vesilesi ve hayatın geçici oluşu hususlarında sağlam bir eğitimden geçirmiştir. Bu nasları iyi anlayan bir Müslümanın dünyalık bir takıntısı kalmaz. Müslümanın hayatı ancak Allah Teâlâ ile anlam kazanır. Her şey O’nundur ve her şey O’nun içindir. Tüm ömrünü, malını, mülkünü Allah yolunda feda eden Hz. Peygamber, her konuda olduğu gibi bu konuda da ümmetine örnek olmuştur. O, doğduğu toprakları, yaşadığı çevreyi, akrabalarını, evini barkını, malını mülkünü, kutsal mabet Kâbe’yi hep bu fedakârlık duygusuyla terk ederek hicret etmiştir. Aynı fedakârlıkları nebevi eğitimden geçen sahabe de yapmıştır. Bu din, bugünlere bu seçkin ve adanmış Müslümanların sayesinde gelmiştir. Şayet insanlar dünyalık yığmayı ve maddi değerleri ilahi isteklerin önüne geçirecek olurlarsa başlarına gelecek musibetlere hazır olmaları gerekir ki şu ayet buna delalet etmektedir:</p>



<p>“قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ”</p>



<p>“(Ey Peygamber! Tüm inananlara) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, (bağlı olduğunuz sosyal çevre veya içerisinde yetiştiğiniz vatanınız, devletiniz, milletiniz veya) aşiretiniz, kazanmış olduğunuz mallar, kesintiye uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden (lüks ve şatafatlı) evler; evet, bütün bunlar, eğer size Allah’tan, Elçisinden ve O’nun yolunda mücadele etmekten daha sevimli ise, o zaman, Allah (hakkınızdaki toplumsal çöküş) emrini gönderinceye kadar bekleyin; çünkü Allah, (bilerek ve isteyerek) yoldan çıkan bir toplumu, asla doğru yola ve başarıya iletmez!”[1] Müslümanlar tarih içerisinde asli görevlerinden uzaklaştıklarında zaman zaman uyarılmışlardır. Bundaki temel etkenlerden biri de dünyayı ve dünyalıkları doğru anlayamamaktan kaynaklanan sapmalardır. Allah Teâlâ, şu ayette dünyayı bize en güzel biçimde tanımlamıştır:</p>



<p>“ وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَح هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقْتَدِرًا”</p>



<p>“(Güzelliğiyle insanoğlunu cezbeden şu gelip geçici; fâni) dünya hayatınıngerçek yüzünü ortaya koymak için, şu çarpıcı örneği anlat onlara: Gökten yağmur yağdırırız da, yeryüzünün bitki örtüsü onun sayesinde (yeşerip boy verir ve renk renk, çiçek çiçek) birbirine karışır fakat (bunca göz kamaştırıcı güzellikler, çok geçmeden sararır, ufalanır ve) sonunda, rüzgârların önünde savrulup giden çöp kırıntılarına dönüşür. (İşte dünya nîmetleri de aynen böyle yok olup gidecektir. O hâlde, yok olup gitmeye mahkûm olan şu evrende sınırlı bir güce sahip olan insanoğlu, bir Yüce Kudrete muhtaç: İşte O) Allah, her şeye kadirdir.”[2] Ayet dünyanın kısa ve sonlu oluşuna işaret ederken, asıl rağbet edilmesi gereken şeyleri de şöyle sıralıyor:</p>



<p>“الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا”</p>



<p>“Gerçi mallarınız, (servetiniz, eşiniz ve) çocuklarınız, dünya hayatının süsleridir. (Bunlara sahip olmayı, insanlar arasında üstünlük ölçüsü ve değer yargısı yapmamak ve helâl sınırlarını aşmamak şartıyla, mal mülk sahibi olabilir, evlenip çoluk çocuğa karışabilir, hayatın güzelliklerinden yeterince istifâde edebilirsiniz. Fakat dünya ile ahiret arasında tercih yapma durumunda kaldığınızda elbette ahireti seçmelisiniz. Unutmayın ki, ürünleri sonsuza dek (kalıcı olan güzel davranışlar, Rabb’inin katında hem mükâfat bakımından daha iyidir, hem de (gönüllere huzur veren bir) ümit kaynağı olarak daha tatmin edicidir.”[3] Ayete göre kalıcı olan şeyler; Allah (c.c.) rızası için yapılan ibadetler, namaz, “Allah’ı eksik anlayıştan tenzih” ve “O’nun her şeye kadir” olduğunun[4] ikrarına dayanan bir anlayışla kendimiz için, insanlar için değerler üretmektir. Eğer insan bir değer üretemiyorsa, ayette buyurulduğu gibi kendisi de “çer-çöp” durumuna düşmüş olur. İnsanlık için değer üretmede bir yarışa girebilmek için, dünyanın kısa olduğunun bilincini Müslüman insanın sürekli yüreğinde hissetmesi gerekir. Çünkü “Ahiretin yanında dünya hayatı, bir geçimlikten ibarettir.”[5] İşi acele olan bir yolcunun belirli ihtiyaçlarını karşıladığı[6] bir uğrak yeri mantığı ile dünyaya yaklaşmak; onu hem kısa sürede verimli hale getirmek, hem de ona tapmama bilincinin doğmasına vesile olur. Aksi hâlde, insan “Dünya hayatına razı olur, ikinci bir hayatı reddederse”[7] ebedileştirdiği bu dünyada mutlu olmak için birçok kötülüğü yapmaktan çekinmez. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Altın, gümüş, saçaklı kadife, siyah zencefli kumaşın kulu olan kişiler kahrolsun. Böyle birisine verilirse razı olur, verilmezse razı olmaz.”[8] Hadisiyle dünyalık biriktirmeyi amaç hâline getirip sonra da fedakârlık yapamayacak şahısları uyarmıştır. Resulullah’ın yerdiği, kapitalist anlayıştır. Zira altın ve gümüşe kul olanlar, hiçbir zaman Allah’a kul olamazlar. Nitekim malda ve canda cömertlik yapmayıp korkak davranmayı hedef edinen anlayışı da şu olayda olduğu gibi şiddetle kınamıştır: “İbni Hasasiyye (r.), Hz. Peygambere gelip İslâm’ın emirlerinin zorluğu ve kolaylığı üzerinde yorum yapmış, sonra da “zekâtsız ve cihadsız bir din” tasavvurundan bahsetmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, bu zatı omuzundan tutup şiddetle sarsmış ve “Allah yolunda sadaka yok, infak yok, cihad yok, o zaman sen ne ile cennete gireceksin?”[9] Buyurmuştur. Peygamber Efendimizin bu uyarısı o şahsın üzerinden dinleri için fedakârlık yapamayan herkesedir. Dinimiz, her şeyini Allah için yoksullara verip sonra da “”Ailene ne bıraktın?” denildiğinde, “Allah ve Resulünü bıraktım” diyebilen Hz. Ebubekir gibi Müslümanlarla geleceğe hâkim olacaktır. Bu yaklaşım bir ütopya değil realitedir.</p>



<p>[1] Tevbe 9/24</p>



<p>[2] Kehf, 18/45.</p>



<p>[3] Kehf, 18/46.</p>



<p>[4] İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, c. III, s. 84.</p>



<p>[5] R’ad, 13/26.</p>



<p>[6] Zemahşeri, Keşşaf, c. II, s. 507.</p>



<p>[7] Yunus, 10/7.</p>



<p>[8] Buhari, Cihad, c. VI, s. 80.</p>



<p>[9] Hakim, Müstedrek, had no: 2421, c. II, s 89-90</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iman-fedakarlik-ister/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahiy ve Akılla Temellendirilmeyen İman Koftur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 May 2021 08:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17191</guid>

					<description><![CDATA[Bu haftaki makalemi akıl-iman ilişkisine tahsis etmek üzere planladım. Yazıma başlamadan, televizyon programlarından tanıdığım ve beğeni ile izlediğim Vahdettin İnce’nin “kocakarı itikadı” başlığıyla bir yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. “Tevafuk oldu” diyerek yazıyı okudum. Vahdettin İnce, yazısının ana fikrini son cümlesinde şöyle belirtmektedir: “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır.”Bu son cümlesini söylemeden önce de şöyle demektedir: “Bir çok İslam aliminin, özellikle kelam ve felsefe alanında eserler veren ve rakipleriyle cerbezeli tartışmalara giren alimlerin son günlerinde geçmişte savundukları fikirlerinden pişman oldukları ve “kocakarı itikadı”nı benimsedikleri rivayet edilir. Bu rivayetleri hep kuşkuyla karşılardım.…Ta ki şu korona belası kapıyı bize kapattırana kadar…”Yazı okunduğunda, Vahdettin Hoca’nın da “Kocakarı itikadı”na teslim olduğu açıkça görülecektir. Açıkça belirtmek isterim ki tarihi süreç içerisinde bazı ulemanın hayatlarının sonuna doğru her şeyden vaz geçip “Kocakarı itikadı” denilen itikadı benimsemesi, söz konusu bu itikadın doğru bir itikat olduğunu asla göstermez. Sahih bir itikadı, gelenekten, atalardan ve kocakarılardan değil, Allah’ın bize öğrettiği ayetlerden öğrenmekle mükellefiz. Birileri hayatı boyunca dile getirdiği fikirlerinden, yaptığı zikzaklardan ve bir türlü içine sindiremediği malumattan rahatsızlık duyarak “gerisin geriye” dönebilir veya yaşadığı çelişkili hayattan tat alamayabilir; ama bu tutum, hiçbir şekilde onları haklı kılamaz. Vahdettin Hoca, “Kocakarı itikadı”, kocakarıların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu haftaki makalemi akıl-iman ilişkisine tahsis etmek üzere planladım. Yazıma başlamadan, televizyon programlarından tanıdığım ve beğeni ile izlediğim Vahdettin İnce’nin “kocakarı itikadı” başlığıyla bir yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. “Tevafuk oldu” diyerek yazıyı okudum.</p>



<p>Vahdettin İnce, yazısının ana fikrini son cümlesinde şöyle belirtmektedir: “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır.”<br>Bu son cümlesini söylemeden önce de şöyle demektedir: “Bir çok İslam aliminin, özellikle kelam ve felsefe alanında eserler veren ve rakipleriyle cerbezeli tartışmalara giren alimlerin son günlerinde geçmişte savundukları fikirlerinden pişman oldukları ve “kocakarı itikadı”nı benimsedikleri rivayet edilir. Bu rivayetleri hep kuşkuyla karşılardım.<br>…Ta ki şu korona belası kapıyı bize kapattırana kadar…”<br>Yazı okunduğunda, Vahdettin Hoca’nın da “Kocakarı itikadı”na teslim olduğu açıkça görülecektir.</p>



<p>Açıkça belirtmek isterim ki tarihi süreç içerisinde bazı ulemanın hayatlarının sonuna doğru her şeyden vaz geçip “Kocakarı itikadı” denilen itikadı benimsemesi, söz konusu bu itikadın doğru bir itikat olduğunu asla göstermez. Sahih bir itikadı, gelenekten, atalardan ve kocakarılardan değil, Allah’ın bize öğrettiği ayetlerden öğrenmekle mükellefiz. Birileri hayatı boyunca dile getirdiği fikirlerinden, yaptığı zikzaklardan ve bir türlü içine sindiremediği malumattan rahatsızlık duyarak “gerisin geriye” dönebilir veya yaşadığı çelişkili hayattan tat alamayabilir; ama bu tutum, hiçbir şekilde onları haklı kılamaz.</p>



<p>Vahdettin Hoca, “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır” diyor. “Onlar gibi inanmak” dediği husus, herhalde “onlar gibi teslimiyet gösterelim” demek istemektedir; ancak kabul etmek gerekir ki “teslimiyet” gösterilen kocakarı itikadı, öyle masum ve makul bir inanç değil, aksine beraberinde sorunlar taşımaktadır. Niçin, derseniz?</p>



<p>Her şeyden önce itikat/iman, asla belirsizlik kabul etmez; ilme ve kanıta dayanması lazım. Kişi, kime ve neye inandığını adı gibi bilmesi ve asla kuşkuya düşmemesi gerekir. Bunu da ancak Allah’ın ayetlerinden öğrenebilir. Mesela Allah inancı, yüzlerce ayette bütün açıklığıyla öğretilmektedir. Eğer “Kocakarı itikadı” denilen itikat ile bu iş olsaydı -ki o itikat, bilgisiz ve bilinçsiz ve kof bir itikattır- Allah, kendisini yüzlerce ayette anlatmazdı. Demek ki bir şeye/varlığa teslim olmak yetmiyor; hangi şeye/varlığa inanıyorsak, onu bütün ayrıntılarıyla bilmemiz ve kuşku duymadan kabullenmemiz gerekir.<br>Yine, konuyla ilgili sıkça dile getirilen bir diğer husus da “dini en az bilenlerin, daha dindar oldukları” ile ilgili kanaatin bulunmasıdır.</p>



<p>Peki, bu fikir nereden çıktı, neden kaynaklanmaktadır?<br>Sebep: Bazı İlahiyat diplomasına sahip olanların, ibadetlere karşı lakayt davranmış olmaları.<br>Sonuç: “İlahiyatçılar (dini bilenler) böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir.”<br>Hatta bazı kimseler, “genellikle çok bilenler sapıtıyor, şeytan da çok biliyordu; ama amel etmiyordu” veya “benim ninemin itikadı İlahiyat profesöründen daha güçlüdür” diyerek, az bilmenin daha kıymetli olduğunu vurgulamaktadırlar.</p>



<p>Yüksek sesle belirtmek isterim ki hem “kocakarı itikadı” hem de “az bilmenin daha kıymetli olduğu” varsayımı, Kur’an tarafından asla onay almaz. Müminler için mutlak doğru ölçü ve referans Kur’an olduğuna göre, Kur’an’ın onaylamadığı bu temelsiz varsayımları ciddiye alamayız. Kur’an, baştan sona ilme, akla, tefekküre, tedebbüre yer vermektedir. Yüzlerce ayette ilme/bilmeye, aklı kullanmaya, tefekküre atıf yapılmakta ve alternatif fikirler ortaya atanların, fikirlerini kanıtlamalarını istemektedir.</p>



<p>Kur’an, bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle bir olmayacağını, kendi hakikatlerini kavrayanların ve kendisine hakkıyla saygı duyanların ancak alimler olduğunu, dolayısıyla bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, alimlere) sorması gerektiğini açıkça vurgulamıştır.</p>



<p>Yine Kur’an, ilmi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenleri ve bilgisizce tartışanları uyarırken, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerini yükselttiğini belirtmektedir.<br>Ayrıca Kur’an, bilgisizce hareket edenleri “cahiliye” olarak nitelerken, buna karşılık “Rabbim, ilmimi arttır!” diye Allah’a yakarmamızı öğütlemektedir.</p>



<p>Nebi as da “alimler peygamberlerin varisleridir” buyurarak, ilmin ne derece önemli olduğunu belirtmiştir.</p>



<p>Kur’an mesajı bakımından bütün bunların, (aklı kullanmanın, tefekkürün, hikmetin, bilginin ve bilme faaliyetinin), ne kadar önemli olduğu ayan beyan ortada dururken, alternatif iman provalarıyla hakikate varmak mümkün değildir. Dolayısıyla ilim olmadan, akıl kullanılmadan, “iman akılla temellendirilmeden” iyi/sağlam bir imana sahip ve iyi/muttaki bir Müslüman olamayacağımızı bilmemiz gerekir.</p>



<p>“imanı akılla temellendirilme” mevzusu müminler için hayati bir öneme haiz olduğu için, bu mevzuyu bir sonraki yazımızda ayetlerin ışığında sürdürmeye devam edeceğiz, inşallah!</p>



<p>Selam ve Muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikaten Dindar Mıyız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikaten-dindar-miyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikaten-dindar-miyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Lütfü Ramazanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2021 08:50:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16924</guid>

					<description><![CDATA[Nedense daha çok gençlerin dinden uzaklaşmalarına vurgu yapılıyor. X kuşağı, Y kuşağı ve Z kuşağı ve hattâ imam-hatip ve ilâhiyat gençliği. Gençlerimizin bu konudaki tutum ve yönelişleri elbette ki çok önemli ve yakından tâkip edilmeli. Bu konuda projeler hazırlanmalı, programlar geliştirilmeli eyvallah. Peki orta yaş ve yaşlılarımızda durum nasıldır acaba?Daha da önemlisi gerek ilâhiyat fakültelerimizde ve gerekse de diğer fakültelerdeki, etrâfı tarafından muhâfazakar ve dindar olarak bilinen akademisyen hocalarımızda durum nedir? Yaş ve kariyerin ilerlemesiyle ve bu arada ekonomik refah düzeyinin de artmasıyla, dindarlık kat sayısı artıyor mu, yoksa tersi bir durum mu söz konusudur? Kimsenin imânını ya da amelini, hele ki ihlâsını ve samîmiyetini ölçüp biçmek ya da sorgulamak elbette ki bize düşmez amma, en azından meselâ zâhirî anlamda birer dindarlık göstergesi kabul edilebilecek aşağıdaki hususlarda bahsettiğim değerli hocalarımızın ve âilelerinin durumu nicedir? 1- Bu değerli hocalarımız cuma dışında câmiye ve cemaata hangi periyotlarla uğramaktadırlar? 2- Bu muhterem hocalarımız câmiye ve cemaate gidemediklerinde, evlerinde âilece cemaatle namaz kılmakta mıdırlar? Toplumun bâzı kesimlerinde rastlandığı üzere bu kıymetli hocalarımızın evlerindede hâne halkının kıbleyi bilmeme durumu söz konusu olabilir mi? 3- Bu değerli hocalarımızın evlerinde her gün az ya da çok Ku&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;den bir bölüm okunmakta mıdır? 4- Bu kıymetli hocalarımızın Ramazan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Nedense daha çok gençlerin dinden uzaklaşmalarına vurgu yapılıyor. X kuşağı, Y kuşağı ve Z kuşağı ve hattâ imam-hatip ve ilâhiyat gençliği. Gençlerimizin bu konudaki tutum ve yönelişleri elbette ki çok önemli ve yakından tâkip edilmeli. Bu konuda projeler hazırlanmalı, programlar geliştirilmeli eyvallah.</p>



<p>Peki orta yaş ve yaşlılarımızda durum nasıldır acaba?<br>Daha da önemlisi gerek ilâhiyat fakültelerimizde ve gerekse de diğer fakültelerdeki, etrâfı tarafından muhâfazakar ve dindar olarak bilinen akademisyen hocalarımızda durum nedir? Yaş ve kariyerin ilerlemesiyle ve bu arada ekonomik refah düzeyinin de artmasıyla, dindarlık kat sayısı artıyor mu, yoksa tersi bir durum mu söz konusudur?</p>



<p>Kimsenin imânını ya da amelini, hele ki ihlâsını ve samîmiyetini ölçüp biçmek ya da sorgulamak elbette ki bize düşmez amma, en azından meselâ zâhirî anlamda birer dindarlık göstergesi kabul edilebilecek aşağıdaki hususlarda bahsettiğim değerli hocalarımızın ve âilelerinin durumu nicedir?</p>



<p>1- Bu değerli hocalarımız cuma dışında câmiye ve cemaata hangi periyotlarla uğramaktadırlar?</p>



<p>2- Bu muhterem hocalarımız câmiye ve cemaate gidemediklerinde, evlerinde âilece cemaatle namaz kılmakta mıdırlar? Toplumun bâzı kesimlerinde rastlandığı üzere bu kıymetli hocalarımızın evlerindede hâne halkının kıbleyi bilmeme durumu söz konusu olabilir mi?</p>



<p>3- Bu değerli hocalarımızın evlerinde her gün az ya da çok Ku&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;den bir bölüm okunmakta mıdır?</p>



<p>4- Bu kıymetli hocalarımızın Ramazan orucu dışında düzenli ya da düzensiz olarak nâfile oruç tutma durumları nedir?</p>



<p>5- Bu değerli hocalarımızın hac farîzası ve umre konusundaki ilgi ve alâlâkaları nasıldır?</p>



<p>6- Bir çoğu öğrenci iken kıt imkanlarla belli vakıfların ve hayır sâhiplerinin bursları ile okuyabilen bu değerli hocalarımız, şimdiki ortalama aylık maaşları on bin lira ve üzeri iken zekat ve sadaka dışında bir ya da bir kaç öğrenciye burs veriyorlar mıdır?</p>



<p>Bu soruları daha da çoğaltmak elbette ki mümkündür ancak, ben burada Kurân tilâveti dışında sorularımı, islâm&#8217;ın beş şartı ile sınırlı tuttum. Tesettür, moda, flört, tâtil ve eğlence kültürü vd. mevzûlara hiç girmiyorum ve kendimi de kimseden ayırmıyorum.</p>



<p>Eğer burada sayılan ibâdet ve hayırlar, bâzı modernistlerin zaman içerisinde evrildikleri sakat düşüncelerinde ve tatbîkatlarımda olduğu gibi, âdetâ sâdece avâmın işleri değil de avâm ve havâsıyla birlikte cümle müslümanların işleri ise, bu konularda tek tek her birerlerimizin durumu nedir?</p>



<p>Hepimiz bu soruları kendimize samîmiyetle sormalı ve dindarlık algımız ve dindarlık seviyemiz ile ilgili değerlendirmelerimizi, şapkalarımızı da önümüze alarak derin bir tefekkürle bir daha gözden geçirmeliyiz. Bunu bizim yerimize ya da bizim adımıza kimse yapamaz.</p>



<p>Yapacağımız bu değerlendirme, bir yönüyle de hesâba çekilmeden önce kendimizi hesâba çekmenin bir provası olarak değerlendirilebilir.</p>



<p>Yazımızın girişinde konuya gençlerle girdiğimize göre, yine gençleri merkeze alarak kendimize soracağımız şu iki soru ile yazımı bitirmek istiyorum.</p>



<p>1- Yukarıdaki sorulara ve benzerlerine vereceğimiz gerçekçi cevaplar istikâmetinde biz yetişkinlerin durumu çok iyi olduğu halde gençlerin durumları iyi değilse bunun sebepleri neler olabilir?<br>2- Yine yukarıdaki sorulardan hareketle aslında biz yetişkinleri durumları pek te iç açıcı olmadığı halde geriden gelen genç kuşakların durumunun iyi olmasını nasıl umabiliriz ve nasıl bekleyebiliriz?</p>



<p>Allah bizlerin de, geriden gelen nesillerimizin de âhir ve âkibetimizi hayr eylesin…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikaten-dindar-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Görevimiz &#8220;İman Sorgulamak&#8221; Değil, Zulmü Sorgulamaktır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gorevimiz-iman-sorgulamak-degil-zulmu-sorgulamaktir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gorevimiz-iman-sorgulamak-degil-zulmu-sorgulamaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2021 15:02:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16852</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizde “din” merkezli tartışmalardan biri de bazı kimseler için “bunların cenaze namazı kılınmaz” tartışmasıdır.Evet, bazı kimseler, Müslümanlıktan uzak gördüğü kimseler için, “bu kişiler camiye getirilmemeli ve cenaze namazı kılınmamalıdır” şeklinde beyanlarda bulunmaktadırlar. Bu beyanlara karşı çıkanlar da şöyle cevap vermektedirler: “Bir kişinin Müslüman olup olmadığı hakkında karar verirken, yüzde 99 aleyhinde, yüzde bir de lehinde bir emare (işaret) görmek yeterlidir. Yüzde birlik o emare kişinin Müslüman olduğuna yeterli delildir.” Belirtmek isterim ki bir kişinin mümin olması başka, Müslümanlar arasında görünmesi başkadır. Kimin gerçek mümin olduğunu ancak Allah bilir. Kişinin Müslüman olması ise, beyanına bağlıdır. “Ben de inanıyorum, Müslümanım” diyorsa, bu beyanı Müslüman camiadan sayılmasına yeterli kanıttır. Zaten bütün hukuk sistemlerinde geçerli olan kural, kişinin beyanıdır. Müslüman olduğunu beyan eden birine, “hayır, sen Müslüman değilsin” denilemez. Dolayısıyla “cenazemi camiye götürmeyin, namaz kılmayın” şeklinde kişinin bir vasiyeti olmadığı sürece, kişi camiye götürülür ve namazı da kılınır. (NOT: Her ne kadar halk arasında “cenaze namazı” deniliyorsa da ifa edilen o görev, namaz değil, sadece ölüye dua ve hayırla yad etmekten başka bir şey değildir.) Bazı arkadaşlar, Tevbe suresindeki (84) ayeti hatırlatarak, Resulullah’ın münafıkların namazını kılmadığını, dolayısıyla bugün de Müslüman kisveli münafıkların namazlarının kılınmayacağını dile getirebilirler; ancak bilmelidirler ki söz konusu ayet, kimlerin münafık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ülkemizde “din” merkezli tartışmalardan biri de bazı kimseler için “bunların cenaze namazı kılınmaz” tartışmasıdır.<br>Evet, bazı kimseler, Müslümanlıktan uzak gördüğü kimseler için, “bu kişiler camiye getirilmemeli ve cenaze namazı kılınmamalıdır” şeklinde beyanlarda bulunmaktadırlar. Bu beyanlara karşı çıkanlar da şöyle cevap vermektedirler:</p>



<p>“Bir kişinin Müslüman olup olmadığı hakkında karar verirken, yüzde 99 aleyhinde, yüzde bir de lehinde bir emare (işaret) görmek yeterlidir. Yüzde birlik o emare kişinin Müslüman olduğuna yeterli delildir.”</p>



<p>Belirtmek isterim ki bir kişinin mümin olması başka, Müslümanlar arasında görünmesi başkadır. Kimin gerçek mümin olduğunu ancak Allah bilir. Kişinin Müslüman olması ise, beyanına bağlıdır. “Ben de inanıyorum, Müslümanım” diyorsa, bu beyanı Müslüman camiadan sayılmasına yeterli kanıttır. Zaten bütün hukuk sistemlerinde geçerli olan kural, kişinin beyanıdır.</p>



<p>Müslüman olduğunu beyan eden birine, “hayır, sen Müslüman değilsin” denilemez. Dolayısıyla “cenazemi camiye götürmeyin, namaz kılmayın” şeklinde kişinin bir vasiyeti olmadığı sürece, kişi camiye götürülür ve namazı da kılınır.</p>



<p>(NOT: Her ne kadar halk arasında “cenaze namazı” deniliyorsa da ifa edilen o görev, namaz değil, sadece ölüye dua ve hayırla yad etmekten başka bir şey değildir.)</p>



<p>Bazı arkadaşlar, Tevbe suresindeki (84) ayeti hatırlatarak, Resulullah’ın münafıkların namazını kılmadığını, dolayısıyla bugün de Müslüman kisveli münafıkların namazlarının kılınmayacağını dile getirebilirler; ancak bilmelidirler ki söz konusu ayet, kimlerin münafık ve aynı zamanda Müslümanlara karşı düşmanlık içerisinde olduğunu bizzat Allah vahiyle elçisine bildirmektedir.</p>



<p>“Onlardan (münafıklardan) ölmüş olan hiç birinin kabri başında durarak duada bulunma; çünkü onlar, Allah ve Resulüne karşı çıktılar ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe, 84)</p>



<p>Çağımızda kimseye vahiy gelmediğine göre –inanç noktasında- gerçek anlamda münafıkları tanıma imkanımız olmadığı gibi, zaten insanların imanını sorgulama hakkımız da yoktur. Sadece iman değil, namaz, oruç, hac gibi bireysel ibadetleri de sorgulayamayız. Kişinin inanıp inanmadığını, Allah’a karşı ibadetlerini yapıp yapmadığını Allah’a bırakacağız. Allah’a ait olan mevzuları biz sorgulayamayız. Bizler, insanlara yönelik icraatlarına bakar ve ona göre değerlendirmelerde bulunuruz.</p>



<p>Şunun da altını çizerek belirtelim ki “elbette Allah’a ait olan mevzuları biz sorgulayamayız” ancak, kendilerini Müslüman kabul eden ve etmeyen herkesin sahih bir akideye, sağlam dini bilgilere sahip olması için her türlü çaba, tebliğ (eğitim-öğretim) yapmak zorundayız. Yani din eğitim ve öğretimi, uzmanları tarafından kesintisiz olarak -özellikle çocuklar ve gençler için- mutlaka en doğru şekilde sürdürülmelidir. Bu, Müslümanlar için farzı kifaye hükmündedir.</p>



<p>Kimin gerçek Mümin/Müslüman olup olmadığı ve cenazesinin kılınıp kılınmadığı tartışması yapılacak ise -bence- adalet, hak ve ahlak merkezli yapılmalıdır. İnsanlar “ne kadar inanıyor, ne kadar ibadet ediyor” üzerinden değil, “hak, adalet ve ahlak kurallarına ne derece uyuyorlar” ona bakmak gerekir. Onun için, insanlara karşı adaletli davranmayanlar, bütün varlıkların haklarını korumak için gayret göstermeyenler, yaşamlarını ahlak ilkelerine göre sürdürmeyip toplumu ifsat edenler uyarılmalı ve bir şekilde cezalandırılmalıdırlar.</p>



<p>Diğer taraftan, kişi Müslüman olduğunu iddia etse de eğer, İslama ve Müslümanlara karşı maddi-manevi savaş açanlarla beraber oluyorsa, onlara destek sağlıyorsa, bozgunculuk yaparak İslamın getirdiği huzur ve barışı ortadan kaldırmaya çalışıyorsa mutlaka uyarılıp cezalandırılmalıdır.</p>



<p>Müslüman olduğunu iddia eden, tam anlamıyla Müslümanca yaşayamıyorsa da tarafını/kıblesini, kimlerden yana olduğunu net bir şekilde ortaya koymak zorundadır; zira Allah, “Ey iman edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) olsa, eğer inkarcılar tarafında yer alıyorlarsa, onları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Tevbe, 23) buyurarak, müminlerin/Müslümanların kimlerle beraber olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.</p>



<p>Bilinmelidir ki dinin geliş amacı, siyasal alanda dinin yayılmasındaki engelleri kaldırmak, sosyal alanda da insanlar arasındaki barış ve huzur ortamını sağlamaktır. Onun içindir ki, dinin adı İslam, yani “barış” olmuştur. Yine onun içindir ki Müslümanların bütün derdi, Allah’ın mülkünde, Allah’ın dini olan İslam’ı yaymak, zulüm ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, sosyal alanda barış ve huzur ortamını sağlamak ve herkesin barış ve kardeşlik içerisinde yaşamalarına imkan hazırlamaktır. İşte insanlığa örnek ve rehber olan Resulullah as’ın bütün çaba ve mücadelesi de bu ilkeleri gerçekleştirmekten başka bir şey değildi.</p>



<p>Sonuç olarak belirtmek gerekirse, Müslüman olduğunu beyan eden ve İslama ve Müslümanlara –maddi manevi- savaş açmayan kimselere “sen Müslüman değilsin” denmemelidir; Müslüman olarak muamele görür; ancak topluma yönelik davranışları mercek altına alınır. Her türlü zulmün, (kayırma, çalma, yaralama, aldatma, ifsat vd.) mutlaka hesabı sorulur, sorulmalıdır.</p>



<p>Onun için, sadece “Müslümanım” diyen değil, “insanım” diyen herkesin -insanların imanını değil- zulmü sorgulaması ve karşı durmasının insanlık görevi olduğunun bilincinde hareket etmesi zorunludur.</p>



<p>“Zulmedenler, kıyamet günündeki o korkunç azaptan kurtulmak için, yeryüzündeki her şeyi, hatta iki katını kurtuluş bedeli olarak vermekten çekinmezler; ancak nafile…” (Zümer, 47)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gorevimiz-iman-sorgulamak-degil-zulmu-sorgulamaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşte Bütün Meselenin Özü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2020 08:36:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16387</guid>

					<description><![CDATA[Allah’a gerçek anlamda iman edenler, O’nun varlığı ve birliği, hüküm koyması, emir ve yasaklarına itaat konularında bir ayrım gözetmezler. İman ettik dedikten sonra amel etmemenin bir çelişki olduğunu bilirler. Allah Resulü (sav) bu konuya şu buyruğuyla açıklık getirmiştir: “İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir.”[1] İman etmeden amel etmek nifak; amelsiz iman da fasıklıktır.[2] Hz. Peygamber (sav), imandan sonra hemen amellerin fazileti üzerinde durmuş ve mü’minleri, dinî emirleri yerine getirmeye teşvik etmiştir.[3] Birçok İslâm bilgini de, farzları mükemmel bir şekilde yerine getiren bir kimsenin kelime-i tevhidin hakkını eda ettiğini belirtmişlerdir.[4] Onlara göre kelime-i tevhidin dört rüknü vardır. Bunlar, Allah’ın (cc) emirlerine uyma, yasaklarından sakınma, verdikleriyle yetinme ve O’ndan gelen her şeye razı olmadır.[5] Allah’ın varlığını kabul edip de emir ve yasakları konusunda O’na tabi olmamak, hayata vahiy dışı şeylerle anlam vermek, imanda samimiyetsizliktir. İlahî otoriteyi parçalamak suretiyle şirke düşmektir. Yukarıdaki açıklamalarımız “İman amelden bir cüz müdür?” tartışmasına dönmek için yazılmamıştır. Amacımız; imanı takviye etmek ve kesinlik kazandırmak için amelin önemine vurgu yapmaktır. Konu bu bağlamda anlaşılırsa daha iyi olur. Amelsizlik imanın nurunu söndürür ve neticede hiç umulmadık bir ortamda iman yok olabilir. Bu anlamda amel imanı koruyan bir zırhtır. Kur’an-ı Kerim, yüzlerce ayette Yüce Allah’ı tanıtmış ve insanları O’nun birliğine iman &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Allah’a gerçek anlamda iman edenler, O’nun varlığı ve birliği, hüküm koyması, emir ve yasaklarına itaat konularında bir ayrım gözetmezler. İman ettik dedikten sonra amel etmemenin bir çelişki olduğunu bilirler. Allah Resulü (sav) bu konuya şu buyruğuyla açıklık getirmiştir: “İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir.”[1] İman etmeden amel etmek nifak; amelsiz iman da fasıklıktır.[2] Hz. Peygamber (sav), imandan sonra hemen amellerin fazileti üzerinde durmuş ve mü’minleri, dinî emirleri yerine getirmeye teşvik etmiştir.[3] Birçok İslâm bilgini de, farzları mükemmel bir şekilde yerine getiren bir kimsenin kelime-i tevhidin hakkını eda ettiğini belirtmişlerdir.[4] Onlara göre kelime-i tevhidin dört rüknü vardır. Bunlar, Allah’ın (cc) emirlerine uyma, yasaklarından sakınma, verdikleriyle yetinme ve O’ndan gelen her şeye razı olmadır.[5] Allah’ın varlığını kabul edip de emir ve yasakları konusunda O’na tabi olmamak, hayata vahiy dışı şeylerle anlam vermek, imanda samimiyetsizliktir. İlahî otoriteyi parçalamak suretiyle şirke düşmektir. Yukarıdaki açıklamalarımız “İman amelden bir cüz müdür?” tartışmasına dönmek için yazılmamıştır. Amacımız; imanı takviye etmek ve kesinlik kazandırmak için amelin önemine vurgu yapmaktır. Konu bu bağlamda anlaşılırsa daha iyi olur. Amelsizlik imanın nurunu söndürür ve neticede hiç umulmadık bir ortamda iman yok olabilir. Bu anlamda amel imanı koruyan bir zırhtır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim, yüzlerce ayette Yüce Allah’ı tanıtmış ve insanları O’nun birliğine iman konusunda uyarmıştır. Bu uyarı bağlamında imanın bütünlüğünü sık sık vurgulamış; uhrevi kurtuluşun da, Allah’ın varlık, birlik, halk / yaratma ve emir alanında tek kabul edilmesinde; bu kabul edilmenin salih amellerle insan ve toplum hayatına yansıtılmasında olduğunu açıklamıştır. Böyle geniş kapsamlı bir imana sahip olan mü’minleri Allah Teâlâ şu buyruğuyla müjdelemiştir: “قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ” “Ancak ve ancak mü’minler kurtulacaklardır.”[6] Ayetin başındaki tahkik edatı Müslüman olmayanların kurtulmasının mümkün olmadığına delalet eder. Ayette gelecekte olacak bir şey mazi sigasıyla haber verilmiştir. Vakit geldiğinde, ölüm imanla gerçekleşirse o zaman uhrevi kurtuluştan bahsedilebilir. Ayetin devamında da mü’min olarak ölebilmek için yerine getirilmesi gereken ödevler üzerinde durulmuştur. Bu ödevler imanın koruyucularıdır. Bunların ameli hâle getirilmesi sayesinde iman kalpte karar kılar. Hz. Peygamber (sav) de kurtuluşun kâmil bir imanla olabileceğini söylemiş ve Kur’an-ı Kerim’in sınırlarını çizdiği bir imana sahip olmayan kimselerin kesinlikle cennete girmeyeceğini bizlere haber vermiştir: “Kâfirler kesinlikle cennete giremeyeceklerdir.”[7]</p>



<p>Cennete girmek için zihinsel ve amelî açıdan temiz olmak gerekir. “Doğrusu, hem (günahlardan) temizlenen, hem de Rabbinin adını (tespih, tehlil ve tekbirle) anıp namaz kılan(lar) kurtulacaklardır.”[8] ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir. “İslâm’a dahil olarak hidayet bulanların kurtulacağı”[9] müjdesini yineleyen Resulullah (sav), Hz. Ali’ye (r.) fetih günü şu duyuruyu yapmasını emretmiştir: “Cennete mü’minden başkası giremeyecektir.”[10] Uhrevi kurtuluşun çaresi dünyada iken, Yüce Allah’ın dilediği şeylere imandan geçer. Bunları da Kur’an-ı Kerim haber vermiştir. Nitekim bu ayetlerin birisinde bu hakikat şöyle özetlenmiştir: “Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir ticaret (şeklini) / kurtuluş yolunu size göstereyim mi? Allah’a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda (kula kulluktan kurtulup hayata İslâm’ın hâkim olması için) mallarınız ve canlarınızla cihat edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”[11]</p>



<p>[1] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, I / 35.</p>



<p>[2] Cürcânî, et-Ta’rifât, s. 40.</p>



<p>[3] Bak: Nesaî, Menasiku’l-Hac, 24, h. no: 4, V / 113.</p>



<p>[4] İbni Abdulmuhsin, Fıkhu’l-Ed’iyye, s. 179.</p>



<p>[5] Sülemî, Hakâiku’t-Tefsir, I / 92.</p>



<p>[6] Mü’minun 23 / 1.</p>



<p>[7] İbni Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV / 189.</p>



<p>[8] A’lâ 87 / 14-15.</p>



<p>[9] İbni Mace, Zühd, 9, h. no: 4138, II / 1386.</p>



<p>[10] İbni Hanbel, Müsned, c. III, 349; Buharî, 64, Megazi, 38, V / 75; Nesaî, İman, VIII / 104.</p>



<p>[11] Saf 61 / 10-11.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iste-butun-meselenin-ozu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niteliğin Niceliğe Galibiyeti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/niteligin-nicelige-galibiyeti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/niteligin-nicelige-galibiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jul 2020 09:29:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15184</guid>

					<description><![CDATA[İman alanıyla beraber eş zamanlı nazil olan ahlaki içerikli ayetler, İslâm’da ahlaki davranışların öneminin kanıtıdır. Zira toplumların devamı ve geleceklerinin güveni ahlakla mukayyettir. Ahlaken tefessüh etmiş bir toplumun bireyleri bela ve musibetlere açık oldukları gibi lider ümmet olmaya da layık değildirler. Ahlaki yönden çok mükemmel bir toplum yetiştirmeyi hedefleyen Kur&#8217;an, böyle bir toplumu oluşturmada insanlara sorumluluk duygusu kazandırmayı hedeflerken; kişinin sürekli denetlendiğini, eylemlerinin yazıldığını, Allah&#8217;ın(c.c.) insana çok yakın olduğunu ve nerede olursa olsun Allah&#8217;ın kuluyla beraberliğini hatırlatarak,[1] olumsuz bir davranış sergilemesine engel olmayı amaçlamıştır. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki ahlaki içerikli ayetleri tek tek ortaya koyarsak şöyle bir sonuç çıkar; İslâm, mü’minlere yolda yürümek[2] gibi en basit davranışlarından tutun da siyasal hareketler gibi en karışık eylemlerine kadar mesajlar vermiş ve hükümler koymuştur. Yerinde ve gerekli kuralları beyan etmiştir. Hatta bu tür ayetleri ‘Kur&#8217;an&#8217;a göre mü’minlerin sıfatları’ başlığı altında da toplayabiliriz. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de itikadi ve ahlaki ayetlerin insan hayatında ağırlık noktasını oluşturduğunu söylemekle, onun; hayatın diğer cephelerini ihmal ettiğini söylemek istemiyoruz. Fakat Kur&#8217;an&#8217;a yaklaşırken, onda olmayanı da ona yükletmek suretiyle çağ içinde yükselen değerlere, sosyolojik mekteplere, iktisadi ve pozitivist ekollere karşı aşağılık duygusuna kapılarak onu bir Sosyoloji, Psikoloji, Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp veya Astronomi kitabı gibi algılamaya karşı çıktığımızı da belirtmek isteriz. Merhum Faruki&#8217;nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İman alanıyla beraber eş zamanlı nazil olan ahlaki içerikli ayetler, İslâm’da ahlaki davranışların öneminin kanıtıdır. Zira toplumların devamı ve geleceklerinin güveni ahlakla mukayyettir. Ahlaken tefessüh etmiş bir toplumun bireyleri bela ve musibetlere açık oldukları gibi lider ümmet olmaya da layık değildirler. Ahlaki yönden çok mükemmel bir toplum yetiştirmeyi hedefleyen Kur&#8217;an, böyle bir toplumu oluşturmada insanlara sorumluluk duygusu kazandırmayı hedeflerken; kişinin sürekli denetlendiğini, eylemlerinin yazıldığını, Allah&#8217;ın(c.c.) insana çok yakın olduğunu ve nerede olursa olsun Allah&#8217;ın kuluyla beraberliğini hatırlatarak,[1] olumsuz bir davranış sergilemesine engel olmayı amaçlamıştır.</p>



<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki ahlaki içerikli ayetleri tek tek ortaya koyarsak şöyle bir sonuç çıkar; İslâm, mü’minlere yolda yürümek[2] gibi en basit davranışlarından tutun da siyasal hareketler gibi en karışık eylemlerine kadar mesajlar vermiş ve hükümler koymuştur. Yerinde ve gerekli kuralları beyan etmiştir. Hatta bu tür ayetleri ‘Kur&#8217;an&#8217;a göre mü’minlerin sıfatları’ başlığı altında da toplayabiliriz. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de itikadi ve ahlaki ayetlerin insan hayatında ağırlık noktasını oluşturduğunu söylemekle, onun; hayatın diğer cephelerini ihmal ettiğini söylemek istemiyoruz. Fakat Kur&#8217;an&#8217;a yaklaşırken, onda olmayanı da ona yükletmek suretiyle çağ içinde yükselen değerlere, sosyolojik mekteplere, iktisadi ve pozitivist ekollere karşı aşağılık duygusuna kapılarak onu bir Sosyoloji, Psikoloji, Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp veya Astronomi kitabı gibi algılamaya karşı çıktığımızı da belirtmek isteriz. Merhum Faruki&#8217;nin (ö. 1986) deyimiyle Kur&#8217;an; “Ahlaki, dinî bir vahiydir. Biz, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in, ahlaki-dinî değerlerin tek tek listesini vermek yerine, onların tanımlarına ait ilkeleri, aralarındaki hiyerarşik sıralamayı ve genel olarak onların gerçek varlıklar alanındaki sonuçlarını içerdiğini biliyoruz. Bu, en yüksekte bulunmanın kapsayıcılığıdır. O, yalnız başına önemli, ilahî bir kitap olmaya layık, insanın en yüce ve nihai ihtiyaçlarını tatmin edecek yapıdadır. Kur&#8217;an-ı Kerim, ne zaman daha alttaki ahlaki ve dinî değerlerden veya başka alanlara ait değerlerden ya da gerçek varlıklardan söz etse, bunu onlar için değil fakat onun birincil amacı olan daha yüce ahlaki, dinî değerler için yapmaktadır. Çünkü Kur&#8217;an-ı Kerim sadece kendine has görüşler bütünü değil, bir dinin, İslâm gibi bir dinin kavramlaşmış bir biçimidir. 0, vahiylerin bir toplamı değil vahyin kendisidir.”[3]</p>



<p>İman ve ahlak alanını Mekke döneminde daha çok vurgulayan ayetler, ibadetleri de emrederek ahlaki tezkiyeyi gerçekleştirmiş; ukubat hukuku ile de gayri ahlaki davranış sergileyenlere uygun yaptırımlar uygulayarak toplumsal ahlaki çöküşü önlemeyi hedeflemiştir. Elbette bunda başarılı olmuştur. Bireysel anlamda seçkin bir ümmet yetiştiren Peygamber Efendimiz, onları tüm insanlığa model olacak “vasat ümmet” hâline getirdikten sonra devletleşme sürecini başlatmıştır. Bu “vasat ümmet” ile Medine’de İslâm devletini kurmuştur. Sayısal anlamda toplam nüfusun onda birini oluşturmalarına rağmen[4] ahlaki yücelik bakımından toplumsal önderliğe layık görülmüşlerdir. Bu durum niteliğin niceliğe galibiyetidir. Salihlere siyasal önderlik bahşetmek evrensel ilahi bir yasa ise, bu yasa tarihin her döneminde tekerrür edebilir. Önemli olan “takva” dediğimiz ruh hâlini meleke ve karakter konumuna getirip hayatın her anını vahiyle anlamlandırmak ve Allah’a rağmen bir işe başlamamaktır. Bu durumun gerçekleşmesi için; “Esmay-ı hüsna”nın anlam alanına göre hayatı anlamlandırmak ve Allah’ın emirlerine ihsan makamında ittiba etmek gerekir.</p>



<p>[1] Murakabe ile ilgili bkz. Kaf 50/16; Lokman 31/16; İnfitar 82/11-12.<br>[2] Furkan25/63<br>[3] Fâruki, İsmail Raci, Kur&#8217;an&#8217;ın Yorumunda Yeni Bir Metodoloji Sorunu, (T. Mehmet Paçacı), İslâm&#8217;ı Araştırmalar, c. VII, Sayı: 3-4, 1994; Paçacı Mehmet, Allah&#8217;ın Krallığı Sendromu ve Günümüz Müslümanları, İslâmi Araştırmalar, c. VII, Sayı: 2, 1991.<br>[4] Medine’de hicretin ikinci yılında yapılan ilk nüfus sayımında şehrin nüfusu 15000 iken Müslümanlar 1500 olarak kayıtlara geçmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/niteligin-nicelige-galibiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
