<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ilim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ilim-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 Jun 2021 10:06:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>ilim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gazzalî: Büyük Hesaplaşma -3</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2021 10:05:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17396</guid>

					<description><![CDATA[Bağdat’tan ayrılan Gazzalin Oğlu, yeni dünyasını Şam’da kurmaya karar vermişti. Şam’ın merkezinde yer alan Emevî Camii’ni mesken tuttu. Uzun sürecek bir düşünce ve hesaplaşma uzletine çekilmişti. Şam’ı seçmesi o dönem siyasi merkezlerden uzak durmak içindi. Her kesimden ve herkesten uzak yeni hayatın rotasını burada çizecekti. Bütün bir hayatını gözden geçirmekti ilk işi. Geriye dönük ciddi bir muhasebeyle işe başladı. Çünkü geçmiş sabit bir gerçeklik olarak zihninde durmaktaydı. Bu sabit gerçekliği dikkate almadan ve onunla hesaplaşmadan yeni bir hayata başlaması imkânsızdı. Geçmişe dönük bu hesaplaşma geleceğe dönük planlarının da açığa çıkmasını sağlayacaktı. Onun niyeti, varolanı tamamen terk etmek değil, varolandan yola çıkarak nasıl bir yapı kuracağını planlamaktı. Zaten onun kafasında hakikat hiçbir zaman yok olmamış ve dönüşüme uğramamıştı. Onun merak ettiği ve anlamakta güçlük çektiği, hakikate rağmen yanlışın nasıl zemin bulduğu, hakikati bilen insanların nasıl bilmiyormuş gibi davrandığıydı? Öyleyse hakikatin insanın dışındaki görüntüsüyle içindeki varlığı arasında ciddi bir çelişki ve tutarsızlık söz konusuydu. Bütün bunları kendi üzerinden ve kendi hayat tecrübesinden yola çıkarak düşünüyor ve söylüyordu. Geçmişe dönük muhasebesi aslında içindeki boşluğu ve dışarıya yansıyan tutarsızlığı gün yüzüne çıkartmıştı. Her gün üç yüz kişilik bir öğrenci kitlesine ders okutuyor, namazında, orucunda ve zekâtında bir kusur bulunmuyordu. Fakat bütün bunlara rağmen içinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bağdat’tan ayrılan Gazzalin Oğlu, yeni dünyasını Şam’da kurmaya karar vermişti. Şam’ın merkezinde yer alan Emevî Camii’ni mesken tuttu. Uzun sürecek bir düşünce ve hesaplaşma uzletine çekilmişti. Şam’ı seçmesi o dönem siyasi merkezlerden uzak durmak içindi. Her kesimden ve herkesten uzak yeni hayatın rotasını burada çizecekti.</p>



<p>Bütün bir hayatını gözden geçirmekti ilk işi. Geriye dönük ciddi bir muhasebeyle işe başladı. Çünkü geçmiş sabit bir gerçeklik olarak zihninde durmaktaydı. Bu sabit gerçekliği dikkate almadan ve onunla hesaplaşmadan yeni bir hayata başlaması imkânsızdı. Geçmişe dönük bu hesaplaşma geleceğe dönük planlarının da açığa çıkmasını sağlayacaktı.</p>



<p>Onun niyeti, varolanı tamamen terk etmek değil, varolandan yola çıkarak nasıl bir yapı kuracağını planlamaktı. Zaten onun kafasında <strong>hakikat</strong> hiçbir zaman yok olmamış ve dönüşüme uğramamıştı. Onun merak ettiği ve anlamakta güçlük çektiği, <strong>hakikate rağmen yanlışın nasıl zemin bulduğu, hakikati bilen insanların nasıl bilmiyormuş gibi davrandığıydı</strong>? Öyleyse hakikatin insanın dışındaki görüntüsüyle içindeki varlığı arasında ciddi bir çelişki ve tutarsızlık söz konusuydu. Bütün bunları kendi üzerinden ve kendi hayat tecrübesinden yola çıkarak düşünüyor ve söylüyordu. Geçmişe dönük muhasebesi aslında içindeki boşluğu ve dışarıya yansıyan tutarsızlığı gün yüzüne çıkartmıştı.</p>



<p>Her gün üç yüz kişilik bir öğrenci kitlesine ders okutuyor, namazında, orucunda ve zekâtında bir kusur bulunmuyordu. Fakat bütün bunlara rağmen içinde bir boşluk hissediyordu. Şeytanın vesveselerinin iç dünyasında hemen ve etkili karşılık bulduğunu görüyordu. Dışarıya yansıyan hayatı mükemmeldi, fakat içerdeki karşılığı ona denk düşmüyordu. Özellikle öğretim hayatının son yıllarında kafasındaki temel ve birincil mesele bu olmuştu. Şimdi Şam’daydı ve aynı mesele zihninde yine önceliğini ve önemini koruyordu.</p>



<p>Öyleyse tekrar başa dönmeliydi. Yüce Yaratanın Kitabına ve Rahmet Nebisi’nin Sünnetine. Tek çare, <strong>Nebevî Hakikati</strong> eksen almaktı. O’nun sünnetinin söze dökülmüş hali olan hadîsler derdini çözmede yol gösterici olabilirdi. Asırlardır ümmetin zihin dünyasını şekillendiren Cibrîl Hadîsi, bu hakikatin özeti gibiydi. Dört soru vardı: İman, İslam, ihsan ve Allah’a teslim olma yani haddini bilme. Bunların tercümesi, zihni şekillendiren inanç, bedene yansıyan ibadetler, içte derinlik oluşturan ihsan ve Allah’ın bilgisinde olana teslimiyetti. Neticede düze çıkmanın ve selamete ermenin anahtarlarıydı bunlar. İnanç ve ibadetler konusunda ne bir tereddüt ne de eksiklik söz konusuydu. Tereddüt vicdan ve izan noktasında ortaya çıkıyordu. Vicdan kişinin içiyle barışık olması, içinin dışına denk düşmesiydi. İzan ise haddini bilme, sınırlarının farkına varma ve her şeyi bilen ve takdir edene teslimiyet göstermeydi.</p>



<p>Demek ki Cibril Hadisi’nin inanç ve eylem boyutları tam olsa da ihsan ve izan kısmı tam yerine oturmamış olabiliyordu. Bu da dünya-ahiret dengesinin zihin planında bozulmasının göstergesiydi. İlk dönem zahitleri bunu fark etmişler ve dünya-ahiret dengesini kurmanın yol ve yöntemini aramışlardı. Çünkü dünya hayatı, uğraşlar ve yarışlar sarmalıydı, insanı bir anda kuşatıyor, sanki ebedî hayatın burada olacağı hissini verebiliyordu. Bu histen kurtulmanın ve ahiret gerçeğini kavramanın yolu, kişinin vicdanını ve izanını diri tutmasına bağlıydı. Allah’ın kendisini gördüğü bilincinde olması, kişinin vicdanını; ölüm ve kıyametin kopma ihtimali de, kime boyun eğmek gerektiği bilincini vermekteydi.</p>



<p>Öyleyse bütün mesele, hayatın ihsan ve izan boyutunu yakalamaktı. Bunun için bugünden geriye giderek <strong>Nebevî hakikate</strong> ve bu hakikatin yansımalarına yaklaşmak gerekiyordu. İhsan ve izan boyutunu en iyi yakalayan kişiler olarak ilk dönem zahitleri dikkatini çekti. Fakat onların da günümüze gelen eserleri yoktu. Hâlbuki o, okuyarak ve yazarak meseleleri halletmeye alışmıştı. Bunun için kitaplara ihtiyacı vardı. Onu da ancak üçüncü ve dördüncü yüzyıl zahitlerinde buldu: Ebû Talib Mekkî ve Hâris Mahasibî. Biri İslam’ın ilk yeşerdiği ve kıblegahı olan Mekke’ye aidiyetiyle, diğeri ise <em>hesaplaşan</em> anlamındaki Muhasibî ismiyle öne çıkıyordu. Bu yönleriyle biri Nebevî hakikatin diğeri de geçmişle hesaplaşmanın sembol ismi olacaktı zihin dünyasında.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alimler Hakkında Yapılan Değerlendirmelerde İhmal Edilen Birkaç Husus</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2021 10:06:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17383</guid>

					<description><![CDATA[Selef dönemindeki âlimleri bugünün ehli sünnet anlayışı ile ölçmeye kalkışırsanız ilginç sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Kimisine Şiî, kimisine Mürcie, kimisine tasavvuf düşmanı, kimisine hadis düşmanı derdiniz. Bugünün kavramları ile dünü sorgulamak, ölçmek ve değerlendirmek yanlıştır.Kelamda Eş’arî’yi, Maturidi’yi ve bunlara müntesip olan âlimleri, bugünün kelam anlayışı ile ölçerseniz çok garip sonuçlar ortaya çıkar.Taberî Tefsirinde geçen bilgileri bugünkü yaygın tefsir manaları ile değerlendirmeye kalkarsanız, ona çok büyük haksızlık edilir. Mesela Ebabil, bir kuş türü ismi değildir ve bir görüşe göre sürü halindeki kuşlar bulaşıcı bir hastalık (çiçek hastalığı) yaydılar…Sahabenin bir kısmı, Hazreti İbrahim’in, kurban etmek istediği oğlunun İsmail değil İshak olduğunu söyler. Birçok tefsirde de bu bilgi geçer. Bugün birisi bu görüşte olduğunu söylese ona Yahudilik yaftası vuracak bir sürü kişi var.Tabiun dönemi bazı âlimlere göre vahşi sığır türleri de kurban olur. Buna kanatlı hayvanlar da dâhildir…İmam Şafiî Şiilikle suçlanmış ve bu suçlama ile yargı önüne çıkmıştır.Ebu Hanife hakkında dönemin bazı büyük âlimleri aleyhte sözler söylemiştir.Fahreddin Razi, tefsirinde dünyanın dönmediğini söyler…Celaleyn Tefsirinde, âlimlerin ittifakıyla dünyanın küre değil, düz olduğu bilgisi geçer.Asırlardır bitmeyen farklı görüşler oldu. Hem de en saygın Sahabeler, en saygın Tabiun, en saygın ilim adamları bunları söyledi… Ama bugün kalıplaşmış tek tip İslami görüş veya anlayış ile herkesi sorguluyoruz. Bugün bir adam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<ol class="wp-block-list"><li>Selef dönemindeki âlimleri bugünün ehli sünnet anlayışı ile ölçmeye kalkışırsanız ilginç sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Kimisine Şiî, kimisine Mürcie, kimisine tasavvuf düşmanı, kimisine hadis düşmanı derdiniz. Bugünün kavramları ile dünü sorgulamak, ölçmek ve değerlendirmek yanlıştır.</li><li>Kelamda Eş’arî’yi, Maturidi’yi ve bunlara müntesip olan âlimleri, bugünün kelam anlayışı ile ölçerseniz çok garip sonuçlar ortaya çıkar.</li><li>Taberî Tefsirinde geçen bilgileri bugünkü yaygın tefsir manaları ile değerlendirmeye kalkarsanız, ona çok büyük haksızlık edilir. Mesela Ebabil, bir kuş türü ismi değildir ve bir görüşe göre sürü halindeki kuşlar bulaşıcı bir hastalık (çiçek hastalığı) yaydılar…</li><li>Sahabenin bir kısmı, Hazreti İbrahim’in, kurban etmek istediği oğlunun İsmail değil İshak olduğunu söyler. Birçok tefsirde de bu bilgi geçer. Bugün birisi bu görüşte olduğunu söylese ona Yahudilik yaftası vuracak bir sürü kişi var.</li><li>Tabiun dönemi bazı âlimlere göre vahşi sığır türleri de kurban olur. Buna kanatlı hayvanlar da dâhildir…</li><li>İmam Şafiî Şiilikle suçlanmış ve bu suçlama ile yargı önüne çıkmıştır.</li><li>Ebu Hanife hakkında dönemin bazı büyük âlimleri aleyhte sözler söylemiştir.</li><li>Fahreddin Razi, tefsirinde dünyanın dönmediğini söyler…</li><li>Celaleyn Tefsirinde, âlimlerin ittifakıyla dünyanın küre değil, düz olduğu bilgisi geçer.</li><li>Asırlardır bitmeyen farklı görüşler oldu. Hem de en saygın Sahabeler, en saygın Tabiun, en saygın ilim adamları bunları söyledi… Ama bugün kalıplaşmış tek tip İslami görüş veya anlayış ile herkesi sorguluyoruz. Bugün bir adam tavuk kurban olur derse kıyamet kopar değil mi? Ama zamanında bu görüş de söylenmiş. İtibar edilir ya da edilmez ayrı mevzu. Ama zamanında muteber âlimlerce söylenmiş.</li><li>Allah’ın isimleri ve sıfatları konusunda Maturidi ve Eş’arî öncesine giderseniz birçoğunun görüşü, bugünkü selefilerin dediği ile uyuşur. Ama bugün bunu söyleyen selefiler, Allah’ın isim ve sıfatları konusunda müşebbihe veya mücessime olmakla itham ediliyor. Halbuki isim ve sıfatları tevil etmeden alan birçok Selef dönemi uleması vardır.</li><li>Bugünkü meşhur görüş olan Sahabenin fazileti sıralaması sonradan yaygınlık kazanmıştır. Selef döneminde Hazreti Ali’nin, Sahabe fazileti sırasında en başta olduğunu söyleyen birçok muteber âlim var. Bugün birisi bunu söylese önce ehli sünnetten çıkarılır ve sonra Şiilikle itham edilir…</li></ol>



<p>Tarihte muteber âlimlerin bugün yerleşmiş düşüncelere aykırı çok görüşleri var. Bunlar zenginliktir. Maalesef bugün kutuplaştırma malzemesi olmuş.</p>



<ol class="wp-block-list" start="13"><li>Bugün, birilerinin hedefi haline gelmemek için çok dikkat ediyoruz. Zira adam bizi ehli sünnetten çıkardı mı gel de yeniden Müslüman olduğunu ispatla! Ehli Sünnet’in kılıcını ve mührünü eline almış ve falan böyle dedi, filan bunu dedi. Bunlar İslam düşmanı, bunlar ehli sünnet düşmanı vesaire vesaire…</li></ol>



<p>İstiyorlar ki kendileri gibi tek tip Müslüman olalım.</p>



<p>Hayır! İslam, birkaç kişinin hobisinden ya da fobisinden ibaret değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazzalî: Büyük Hesaplaşma 2</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jun 2021 08:37:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17358</guid>

					<description><![CDATA[Ertesi gün uyandığında zihni daha berraktı. Bütün bir geçmişini adeta ölçmüş biçmiş ve tartmış vaziyetteydi. Sesli düşünüyordu. Duyanlar onu kendi kendine konuşur sanırdı. Hatta bilmeyenler ağır sarsıntılar altında ciddi bir bunalıma girdiğini bile düşünebilirdi. Ama onun umurunda değildi. Kendi kendine konuşmasını sürdürdü: “Bugüne kadarki durumumu şöyle bir gözden geçirdiğimde, gördüm ki, dünyevî ilişkiler ağı içinde sıkışmış kalmışım. Adeta her tarafımdan sarılmış ve kuşatılmışım. İşlerime baktım en güzeli ve şükredilecek olanı eğitim-öğretimdi. Fakat sanki bunları bile Allah rızası için değil de, makam ve şöhret endişesiyle yapıyormuşum gibiydi…” Evet, sözün bittiği halk tabiriyle dananın kuyruğunun koptuğu yerdi bu nokta. Yeni bir kararın başında, keskin bir dönemecin ucundaydı. Artık burada kalması, kendisi için mukaddes olan eğitim-öğretimi bu şartlar altında sürdürmesi neredeyse imkânsızdı. En büyük endişesi, kararını bildirdiğinde öğrencilerinin yaşayacağı hayal kırıklığı idi. Onu da bir şekilde aşmalıydı. Onlar da dünya hayatının bu yüzünü erken de olsa görmeliydiler. Önce yardımcı konumundaki seçkin öğrencileriyle buluştu. Onlara kararını anlattı. Sanki onlar bütün bunların olacağını biliyor ve bekliyor gibiydiler. Eh, ne olsa Gazzalin Oğlu’nun dizi dibinde yetişmişlerdi. Onların bu hali, görüşme sırasındaki vakur tavırları ve sözleri onu daha bir cesaretlendirdi, kararında biledi. Zaten bazısı da tıpkı onun gibi düşünmüş ve Bağdat’dan ayrılmaya karar vermişti. Onlar da biliyordu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ertesi gün uyandığında zihni daha berraktı. Bütün bir geçmişini adeta ölçmüş biçmiş ve tartmış vaziyetteydi. Sesli düşünüyordu. Duyanlar onu kendi kendine konuşur sanırdı. Hatta bilmeyenler ağır sarsıntılar altında ciddi bir bunalıma girdiğini bile düşünebilirdi. Ama onun umurunda değildi. Kendi kendine konuşmasını sürdürdü: “Bugüne kadarki durumumu şöyle bir gözden geçirdiğimde, gördüm ki, dünyevî ilişkiler ağı içinde sıkışmış kalmışım. Adeta her tarafımdan sarılmış ve kuşatılmışım. İşlerime baktım en güzeli ve şükredilecek olanı eğitim-öğretimdi. Fakat sanki bunları bile Allah rızası için değil de, makam ve şöhret endişesiyle yapıyormuşum gibiydi…”</p>



<p>Evet, sözün bittiği halk tabiriyle dananın kuyruğunun koptuğu yerdi bu nokta. Yeni bir kararın başında, keskin bir dönemecin ucundaydı. Artık burada kalması, kendisi için mukaddes olan eğitim-öğretimi bu şartlar altında sürdürmesi neredeyse imkânsızdı. En büyük endişesi, kararını bildirdiğinde öğrencilerinin yaşayacağı hayal kırıklığı idi. Onu da bir şekilde aşmalıydı. Onlar da dünya hayatının bu yüzünü erken de olsa görmeliydiler.</p>



<p>Önce yardımcı konumundaki seçkin öğrencileriyle buluştu. Onlara kararını anlattı. Sanki onlar bütün bunların olacağını biliyor ve bekliyor gibiydiler. Eh, ne olsa Gazzalin Oğlu’nun dizi dibinde yetişmişlerdi. Onların bu hali, görüşme sırasındaki vakur tavırları ve sözleri onu daha bir cesaretlendirdi, kararında biledi. Zaten bazısı da tıpkı onun gibi düşünmüş ve Bağdat’dan ayrılmaya karar vermişti. Onlar da biliyordu ki bu siyasal ve sosyal çalkantı içinde zihni toparlayıp ilim yapmanın pek imkânı kalmamıştı.</p>



<p>Öğrencileriyle buluştu. Ama onlar hiç hazır değildi. En gencinden yaşlısına kadar hepsinde büyük bir burukluk vardı. Öksüz kalmış çocuk gibiydiler. Vedalaşmak ve ayrılmak çok zor oldu. Bir ara kararını değiştirmeyi bile düşündü. Ama şartlar o kadar ağırdı ki, öğrencilerin gözlerindeki yaşlar, yüzlerindeki bulutlar bile o ağırlığı dengeleyecek durumda değildi. Artık kararını değiştirmesinin imkânsız olduğunu anladı ve zor da olsa vedalaşarak ayrıldı.</p>



<p>Öğrencilerine en önemli hediyesi, yine bir Gazzalin Oğlu ismini taşıyan kardeşi Ahmed idi. Ahmed onun yokluğunda yerini dolduracak bir nebze olsun öğrencilerine teselli olacaktı. Hz. Musa’nın yerine kardeşi Hz. Harun’u bırakması gibi gelmişti öğrencilerine. Bu sürpriz, vedayı biraz olsun hafifletmişti. Onlar da Hz. Musa gibi tekrar dönme hissi uyandırmıştı. Örnekler birebir her zaman örtüşmezdi. Kaderin nereye ve hangi maceralara sürükleyeceğini şimdiden kestirmek çok kolay değildi. Ayrılık kesin, dönüş belirsizdi. Bu öyle kırk günlük bir ayrılık gibi de görünmüyordu. Vazifeye şimdilik nokta konmuş, yeni bir ufkun kapısı aralanmıştı. Artık o ufkun son olup olmadığı da belli değildi. Belli olan, Gazzalin Oğlu’nun yeni bir yol ve yön arayışı içinde olduğuydu.</p>



<p>Neydi onu bu yönelişe sürükleyen. Bir vezirin Batınîlerce katledilmesi, bir sultanın şüpheli ölümü böylesi bir etki meydana getirmesi için yeterli miydi? Bu soru zihnini iyice kemirmeye başlamıştı. Bir dostu sormuştu ona bu soruyu. Sormasıyla da kafasına mıhlanması bir olmuştu. Bir sultan neticede dünya sultanıydı ve bir vezir de öyleydi. Yıllardır kendini dine adamış, bütün vaktini dini ilimleri öğretmeye ayırmış bir kişinin hayatını bir siyasî değişimin bu kadar etkilemesi normal miydi? Soru doğru ve son derece mantıklıydı. Ama cevap o kadar kolay değildi. Maalesef etkilemişti. Neticede dünya ahiretin tarlasıydı. Nasıl ki harmanın hasılatı tarlanın düzen ve verimine bağlıysa, ahiretin kurtuluşu da dünyadaki duruşumuza ve yapıp-etmelerimize bağlıydı. İkisini birbirinden ayırmak hayatın dengesini bozar ve zihinlerde tutarsızlık oluştururdu. Bütün bunlar önemliydi ama esas sorunun kaynağını bulmalıydı. Günlerce düşündü ve sonunda gerçek çerçeve zihninde belirdi. Aslında sorun, kendisinin de içinde bulunduğu dönemin âlimlerinin değerlere bakışlarında ve bu değerleri hayata yansıtmalarındaki tutarsızlıklarındaydı. Onların değerleri daraltmaları, dünya lehine döndürmeleri ve bencil bir tavır içine girmeleriydi. Dönemin âlimlerinin zihinlerinde dünya öne geçmiş, ahiret geri planda kalmıştı. Kur’an’da altı kalın çizgilerle çizilen dünya-ahiret dengesi bozulmuştu. Peygamberlerin vârisleri olarak yol göstericiler olması gereken âlimler artık kalmamış, onların yerini, görüntüleri dışında başka bir şey bulunmayan âlim müsveddeleri almıştı. Şeytan bunların birçoğunu tuzağına düşürmüş, bu nedenle de isyan içerisine dalmışlardı. Dünyalık çıkar peşinde koştuklarından, doğruyu yanlış, yanlışı doğru göstermeye başlamışlardı. Artık din ve ilim görüntüde kalmış, yeryüzünü aydınlatan hidayet ışığı onların perdesiyle gölgelenmişti. O kadar ki fitne zamanlarında yargıçların hüküm verirken başvurdukları resmî fetvalardan, medrese öğrencisinin üstün gelmek ve rakibini susturmak için yaptığı kuru tartışmalardan, halkın dikkatini çekmek için vaizlerin kullandığı süslü ve gösterişli cümlelerden başka ilim kalmadığı zannına kapılmıştı halk. Kutlu ilk üç neslin gittiği yol olan ve Yüce Allah’ın Kur’an’da fıkıh, hikmet, ilim, ziya, nur, hidayet ve rüşd diye isimlendirdiği “âhiret yolu ilmi” ise, halk gündeminden dürülüp kaldırılmış, unutulmaya terk edilmişti. Bütün bunları not etmek, yeniden dönüşün, yeni bir hamlenin, bir bilinç dirilişinin kitabını yazmak gerekiyordu.</p>



<p>O bütün bunları aslında daha önceden görmeliydi. Ama içinde bulunduğu sarmal buna engel olmuştu. Şimdi düşündüğünde Tûs, Cürcan, Nişâbur ve Bağdat dörtgeninde tanıdığı dönemin uleması tam da yukarıda resmini çizdiği gibiydi. Sultanın otağı, Büyük Vezir’in yönetim merkezi ve Bağdat halife çevresindeki siyasal ve sosyal yapının işleyişi de benzerdi.</p>



<p>Hakkını inkâr etmemek lazım, bugün bu kavrayışı ve uyanışı kendinde sağlayan, fıkıhtan kelama oradan felsefeye dönemin revaçta ilimlerinden elde ettiği birikimdi. Bunlardan edindiği bilgi ve tecrübe, kendisinde olayların hakikatlerini arama susamışlığı meydana getirmişti. Baktığında zamane âlimlerinin bilimsel noktada ciddi bir kusurları yoktu, dinî ve ahlakî kuralları görünüşte yerine getirmelerinde de bir eksiklik görünmüyordu. Ama yaşanan hayatta bir aksaklık vardı; toplumsal çözülme ve bozulma apaçık bir gerçeklikti. Gidişatta bir yanlışlığın olduğu kesindi. Demek ki sorun yüzeyde değil, derindeydi; görünüşte değil, içerdeydi. Çözüm de buna göre ve oraya yönelik olmalıydı.</p>



<p>Bağdat ortamında zihnini kaplayan bütün bu sorunların tanısını koymak, bir tedavi yöntemi bulmak ve bir çözüme ulaşmak mümkün görünmüyordu. Bu ortamdan çıkmalı, yeni ufuklara açılmalı ve yeni bir çevre bulmalıydı. Belki o zaman zihni daha bir berraklaşır ve çözüm umudu belirirdi. Burada kaldığı sürece aynı yerde dönüp duracak ve bir adım yol alamayacaktı. Tıptı kar fırtınasına yakalanan kişinin farkında olmadan bir daire çizip süratle aynı yerde dönmesi ve bütün gücünü yok edip oracıkta ölmesi gibi. Bu anafordan, bu fasit daireden çıkmalıydı. Ağacıyla, çiçeğiyle, böceğiyle en önemlisi de insanlarıyla yeni bir çevreye açılmalıydı. Bu onun hicretiydi. Büyük medeniyetlerin başlangıcında ve bütün büyük düşüncelerin öncesinde bir hicretin olduğu kesindi. Yeni bir atılım, ancak yeni bir başlangıç ile mümkündü.</p>



<p>Bu düşüncelerle kararını verdi, en son ailesine vedasını yaptı ve ayrıldı. Onları da asla yokluk ve yoksulluk içinde bırakmadı. Bir aile reisi onuruna yakışır şekilde geçimlerini uzun sure karşılayacak imkânı ve rahat edecekleri bir ortamı onlara bıraktı ve ayrıldı. Bu ayrılışta hiçbir dünyalık beklentisi, güç arayışı, dünya güçlerine yaslanma gibi bir dergi yoktu. O zaten bunlardan kaçıyordu. Kararını vermiş, azmetmiş ve sadece Rabbine dayanarak yola koyulmuştu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
