<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ilhan akkurt &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ilhan-akkurt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Apr 2019 06:38:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>ilhan akkurt &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı Medeniyeti Neden Mutlu Bir Sevgi Toplumu Kuramaz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bati-medeniyeti-neden-mutlu-bir-sevgi-toplumu-kuramaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bati-medeniyeti-neden-mutlu-bir-sevgi-toplumu-kuramaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Apr 2019 06:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[ilhan akkurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9881</guid>

					<description><![CDATA[Batılı toplumlar medeniyetlerini, kendilerini diğer insanlardan üstün, seçilmiş görme temelleri üzerine kurmuşlardır. Bu medeniyetin alt yapılarını oluşturan Roma, Grek, Yahudi ve Hıristiyan din anlayışında kendilerinin üstün oldukları saplantısı vardır. Bu yüzden kendileri dışındaki toplumların hak ve hukuklarını tarih boyunca hiçe saymışlardır. Ayrıca Batı Medeniyeti’yle özdeş sayılan kapitalizm de bireyci-egoist bir anlayışın üzerine kurulmuştur. Zaten kendini diğer insanlardan üstün ve seçilmiş gören bir anlayışın sonunda varacağı nokta budur. Bu durumda kendi dışlarındaki insanları dışladıkları gibi kendi aralarında da egoizm ve bireycilikten kaynaklanan bir rekabet, yani bir çatışma ortamı oluşmuştur. Ekonomik hayat dünya nimetlerinin paylaşımıdır ve insan faaliyetlerinin bütününe yakınını kapsar. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Batı insanı ve medeniyeti, bu anlayışla ne kendi dışındaki diğer insanlarla ne de kendi aralarında samimi ve sevecen bir toplum oluşturamamıştır. Kendini üstün görmeye devam ettikçe de dış âlemiyle barış içinde bir dünya hiçbir zaman kuramaz. Herkesin hedefi en büyük olmak için birbirlerini rakibi olunca, bu durumlar kaçınılmaz bir sonuçtur. Bakmayın siz bir sürü insanın batılı ülkelere göç ettiğine. Ne yapsın zavallılar, mutluluk arıyorlar. Ama gittikleri yer bülbülün altın kafesi. Şimdi gelelim sadede; bu durumda insanlara mutlu bir hayat sürdürecek sevgi toplumu oluşur mu? Ve gelelim “Batı Medeniyeti insanı mutlu edebilir mi?” sorusunu cevaplamaya. Önce şu adalet mefhumunu iyi anlayalım. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batılı toplumlar medeniyetlerini, kendilerini diğer insanlardan üstün, seçilmiş görme temelleri üzerine kurmuşlardır. Bu medeniyetin alt yapılarını oluşturan Roma, Grek, Yahudi ve Hıristiyan din anlayışında kendilerinin üstün oldukları saplantısı vardır. Bu yüzden kendileri dışındaki toplumların hak ve hukuklarını tarih boyunca hiçe saymışlardır. Ayrıca Batı Medeniyeti’yle özdeş sayılan kapitalizm de bireyci-egoist bir anlayışın üzerine kurulmuştur. Zaten kendini diğer insanlardan üstün ve seçilmiş gören bir anlayışın sonunda varacağı nokta budur. <strong>Bu durumda kendi dışlarındaki insanları dışladıkları gibi kendi aralarında da egoizm ve bireycilikten kaynaklanan bir rekabet, yani bir çatışma ortamı oluşmuştur.</strong> Ekonomik hayat dünya nimetlerinin paylaşımıdır ve insan faaliyetlerinin bütününe yakınını kapsar. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Batı insanı ve medeniyeti, bu anlayışla ne kendi dışındaki diğer insanlarla ne de kendi aralarında samimi ve sevecen bir toplum oluşturamamıştır. Kendini üstün görmeye devam ettikçe de <strong>dış âlemiyle barış içinde bir dünya hiçbir zaman kuramaz.</strong> Herkesin hedefi en büyük olmak için birbirlerini rakibi olunca, bu durumlar kaçınılmaz bir sonuçtur. Bakmayın siz bir sürü insanın batılı ülkelere göç ettiğine. Ne yapsın zavallılar, mutluluk arıyorlar. Ama gittikleri yer bülbülün altın kafesi.</p>
<p>Şimdi gelelim sadede; bu durumda insanlara mutlu bir hayat sürdürecek sevgi toplumu oluşur mu? Ve gelelim “Batı Medeniyeti insanı mutlu edebilir mi?” sorusunu cevaplamaya. Önce şu adalet mefhumunu iyi anlayalım. Adalet, bir toplumda barış ve özgürlük için olmazsa olmaz bir gerçektir. <strong>Ancak bir toplumda adalet, tek başına insanlar arasında sevgi oluşturmaya yetmez.</strong> Tamam adalet mülkün temeli olabilir ve doğrudur. Herkes hakkını almalıdır. Kapitalizm meritokratik bir sitemdir. Yani herkesi emeğine ve yeteneğine göre değerlendirir. Düşünün herkes birbirini geçmek için son gücü ile yarışıyor ve siz bunların arasında adaleti sağlıyorsunuz. Fena da değil hem de bayağı iyi bir şey yapıyorsunuz. Emeğinin karşılığını tam veriyorsunuz ve ehliyetine göre mevki ve makam dağıtıyorsunuz. Bu güzel ve iyi bir şey toplum barışına ve özgürlüğüne katkısı çok büyüktür ama sevgi toplumu oluşmasına yetmez. Çünkü insanlar eşit şartlarda doğmuyor. Siz bir maraton koşusuna herkesi eşit şartlarda koşturmakla adaleti sağlayabilirsiniz ancak bu yarışı atletik olanlar kazanır. Oysa bu yarışta çoluk çocuk, yaşlı, hasta ve sakat olanlar var. Burada adalet bunlar için bir adaletsizliktir.</p>
<p>Eğer siz medeniyetinizi; <strong><em>“Toplum çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur. Bireyin motivasyonu çıkarıdır. Toplumun çıkarını bireyin düşünmesine gerek yoktur. Birey egoist olmalı ve çıkarı peşinde koşmalı. Çünkü birey yararına olan toplum yararına olacaktır. Ayrıca toplum yararı için ahlaki değerler oluşturmaya gerek yoktur”</em></strong> esasları üzerine kurarak, egoizmi meşrulaştırıp bireyciliği ön plana alırsanız, ortaya hazcı-hedonist-narsist-egoist bir insan tipi ve toplum çıkarırsınız. Böyle bir toplumda gemisini kurtaran kaptan misali herkes kendini düşünür ve kimse kimsenin derdini çekmez. Derdin varsa gider derdini, Marko Paşa misali devletin sosyal kurumlarına söylersin. Bu anlayışta bir birey hem kendi hem de diğer insanları sömürmekte bir beis görmez. Bizi birbirimizin rakibi yapanlar sevgi toplumu kuramaz. Hayat bir rekabet değil bir paylaşmaktır. Kapitalist zengin devlet senin her türlü derdini çözebilir ama bu yardımlaşmalar iki insan arasında olmadıkça, insanlar arasında sevgi do-ğu-ra-maz. Hal böyle olunca kimse boşuna sevgi-barış-insan hakları ve mutluluğu diye yırtınıp durmasın, bu anlayışlarla sevgi toplumu oluşturamazsınız. Ne kadar insanı yedirip içirip her türlü zevki tattırsanız da onu mutlu edemezsiniz. <strong>Ne kadar nazik ve saygılı da olunsa bu resmiyettendir. Bütün canım cicim lafları egoyu okşamak için yani karizmayı çizdirmemek içindir.</strong> Sevginin aslı ailede ana-baba ile evlat arasındadır.  Hayatta yeme içme ve zevkleri peşinde koşturulan birey sağlam bir yuva kuramaz. Toplumda cinsel bir obje haline dönüştürülmüş bir kadın acılar içinde çocuk doğurup, zevklerinden mahrum kalarak yıllarını çocuk yetiştirmeyle harcayamaz.<strong>18 yaşına gelen bir çocuk hayvan gibi yuvadan uçuruluyorsa böyle insanlar arasında sevgi ölmeye mahkûmdur. </strong>Bu konuda son yıllarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki çevresiyle dayanışma ve dostluk içinde olanlar, kendilerini servetinin ördüğü kalın duvarlar içinde toplumuna yabancılaşmış bireylerden çok daha mutlu.</p>
<p>Oysa sevgi, bir şeye değer vermek ve onu değerli tutmaktır. O’nun hatalarına katlanmak, onun iyiliğini istemek, iyi şeyleri onunla paylaşmak kötü şeylerden korumaktır. Kendisi için istediğini onun için de istemek, hatta onu kendinden üstün tutmaktır. Komşusu aç yatarken tok uyuyamamaktır. Merhamettir, fedakarlıktır, dayanışmadır. Derdini sormak, hastalandığında bir kap çorba ile onu ziyaret etmek, düştüğünde tutup kaldırmaktır. Çalıştırdığı insana yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmektir. Allah, kendisine zulmedenleri helak etmek isteyerek meleğini emrine verdiğinde O’na, “Hayır bilmiyorlar, ben onlardan imanlı bir nesil istiyorum” demektir. “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmasınız” demektir. Kimseyi aldatmamaktır. Mümin “Kendisi ihtiyaç halindeyken başkasını tercih edendir “ demektir. “Adalet isteyiniz ama affetmek daha iyidir” demektir. “Yarabbi bedenimi öyle büyüt ki cehennemde benden başka insana yer kalmasın” demektir. Kendilerini seçilmiş ilan edip Tanrı’yı bile sadece kendilerinin hizmetçisi yapmakla ancak düşmanlık körüklenir. İnsanı değerli tutan bir medeniyet maddeyi üstün tutamaz. Ekonomisini kâr-maddi kazanç ve en büyük olmak hedefi üzerine değil “İnsanı iyi şartlarda yaşatmak” üzerine kurar. Medeniyetinin insan mutluluğunu “SEVGİ TOPLUMU” kurmak hedefine bağlar. Bu yüzden psikologlar varlık içinde depresyondaki insanlara, bir vakıfta insanlara yardım için çalışmayı tavsiye etmektedir. <strong>Bill Gates’te bunu yapar Steve jobs’ ta bunu söyler. “Ey Kapitalist Batı Medeniyeti kral !” derler.</strong></p>
<p>Sözün özü kapitalist batı medeniyeti altın kafeste insanın karnını doyurabilir ama mutlu edemez. Mutluluk sevgi ve hayatın anlamını anlayarak yaşamakla mümkündür.</p>
<p>İlhan Akkurt</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bati-medeniyeti-neden-mutlu-bir-sevgi-toplumu-kuramaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar İlhan Akkurt’tan Yörünge’ye Açıklamalar:  “Hz. İsa Hristiyan mıydı?”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[ilhan akkurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5262</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir. Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,  bu kitaba ve bu bölgeye özel bir önem verirler. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır. “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” oğlu misyonerlerin ilgisine muhatap olmuş bir babanın kitabı. İlhan Akkurt, okuyarak, araştırarak, Hristiyanlık hakkında önyargılı olmadan, mevcut İncillerin kendi içerisindeki çelişkilerini, kuşkularını ve tutarsızlıklarını kitabında ortaya koydu. İlhan Akkurt ile Hristiyanlık ve misyoner faaliyetleri ve tabii ki Papaz Andrew Brunson üzerine de konuştuk. “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” isimli kitabınızı öyküsünü anlatabilir misiniz? Yıl 2004 sonuydu. İzmir’de yaşıyorduk. O dönemde ülkede misyonerlik faaliyetlerinin açıktan yapılması hızlanmıştı. 18 yaşında olan oğlum bir gün elinde Hristiyanlığı anlatan bir sürü kitap, broşür ve CD ile eve geldi. ‘Oğlum nedir bunlar’ dedim.  “Baba parkta otururken İngilizce konuşan bir yabancı bana bu broşürleri vererek, beni kilisede yapılacak bir toplantıya davet etmişti. Ben de gittim ve bunları verdiler” dedi. Verdikleri broşürlere baktım. Aralık sonuydu. Bazıları Noel etkinlikleri kapsamında, kilisede yapılacak faaliyetlerin dökümüydü, bazıları da Hristiyanlığın ne olduğunu anlatan kitap ve CD’lerdi. Getirdiklerini ben de okumaya başladım. Merak ediyordum orada &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir.<br />
Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,<span class="Apple-converted-space">  </span>bu kitaba ve bu bölgeye özel<br />
bir önem verirler. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><i>“Hz. İsa Hristiyan mıydı?” oğlu misyonerlerin ilgisine muhatap olmuş bir babanın kitabı. İlhan Akkurt, okuyarak, araştırarak, Hristiyanlık hakkında önyargılı olmadan, mevcut İncillerin kendi içerisindeki çelişkilerini, kuşkularını ve tutarsızlıklarını kitabında ortaya koydu. İlhan Akkurt ile Hristiyanlık ve misyoner faaliyetleri ve tabii ki Papaz Andrew Brunson üzerine de konuştuk.</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Hz. İsa Hristiyan mıydı?” isimli kitabınızı öyküsünü anlatabilir misiniz?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yıl 2004 sonuydu. İzmir’de yaşıyorduk. O dönemde ülkede misyonerlik faaliyetlerinin açıktan yapılması hızlanmıştı. 18 yaşında olan oğlum bir gün elinde Hristiyanlığı anlatan bir sürü kitap, broşür ve CD ile eve geldi. ‘Oğlum nedir bunlar’ dedim.<span class="Apple-converted-space">  </span>“Baba parkta otururken İngilizce konuşan bir yabancı bana bu broşürleri vererek, beni kilisede yapılacak bir toplantıya davet etmişti. Ben de gittim ve bunları verdiler” dedi. Verdikleri broşürlere baktım. Aralık sonuydu. Bazıları Noel etkinlikleri kapsamında, kilisede yapılacak faaliyetlerin dökümüydü, bazıları da Hristiyanlığın ne olduğunu anlatan kitap ve CD’lerdi. Getirdiklerini ben de okumaya başladım. Merak ediyordum orada neler yapıyorlar ve neler anlatılıyordu. Tepki çeker, dinlemez ve gizli olarak devam eder diye oğluma önce direk karşı çıkmadım. Kiliseden öğrendiklerini karşılıklı olarak değerlendirme yapmayı daha uygun buldum. Kendime güveniyordum. Ne de olsa hak din bizimkiydi. Ama işin şeklinin öyle olmadığını ve Hristiyanlık hakkında genel kültür bilgimizle bunlara cevap vermenin güçlüğünü görerek başladım kitaplar okumaya. Baktım ki 90 günde 90 kitap okumuşum. Bu ara ben de kiliseye gidip oradaki görevlilerle tartışmaya başladım. Yeni emekli olmuştum ve bir işte çalışmadığımdan vaktim boldu. Bu ara çok şükür oğlumun kafasındaki sorular da cevap bulmuştu. O da bu mücadeleye katılmıştı. Bırakın sıradan bir Müslüman’ı birçok ilahiyatçı akademisyenin bile bunlarla baş etmesi çok zor. Zavallı gençler ve gariban insanlar için asıl tehlike, bu misyonerlik kiliseleri genelde bir apartman katında, cafeye benzer yerler ama gençleri çekecek gibi kızlı erkekli guruplar, gelsin çaylar kahveler&#8230; İnsan psikolojisini gayet iyi bilen eğitilmiş insanlar, gençleri kendine bağlamasını biliyor. Hele bir de yurtdışında eğitim falan varsa…</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Neyse işi oldukça ilerlettik. Artık onlarla fikri olarak baş edecek düzeye geldim ve kendi kendime, ‘artık bunlarla tartışmanın bir anlamı yok’ dedim. Adamlar görevli, meslekleri bu, değişmeleri zor. Bu konuda bu kadar kitabı okuyacak kimsenin ne zamanı ne de parası vardır, bu konuda bir kitap yazmalısın dedim. Oturdum yazmaya başladım. 1,5 yılın sonunda “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” ismiyle 325 sayfalık bir kitap ortaya çıktı. Bu konuda basılmış kitap çok var ancak çoğu akademik. Yani sıradan insanın okuyabileceği gibi bir kitap pek yoktu. Ardından TV programlarım oldu ve bir de kitabın sitesini <a href="http://www.hzisahristiyanmiydi.com"><span class="s2">www.hzisahristiyanmiydi.com</span></a> adresiyle kurdum. Siteye ilgi çok büyük oldu. Günde ortalama 150 kişi giriyor. Özellikle de yurtdışındaki işçilerimizin çok olduğu Avrupa ülkelerinden. Toplam ziyaret sayısı bir milyona yaklaştı. Bu ara sitemizde özellikle Hristiyan misyonerleriyle aylarca süren tartışmalarımız oldu. İşte ben, bunları çok önemsiyorum. Çünkü asıl bunlar önemli. Yazdığım kitapta bir sürü iddiam var. Ama tabir yerindeyse kendim çalıp kendim oynamışım. Ancak sitede, kitapta geçen konulara ilişkin soru-cevap ve karşı savunmalar var. Kitabımdaki iddialarım ne derece doğru, adamlar karşı savunma yapıyor. Bana göre asıl okunması gereken şeyler bunlar. Allahıma hamdolsun neredeyse tek kelimesini bile çürütemediler. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Bir Casus ve Misyoneri Hapis Cezasına Çarptırmak Her Baba Yiğidin Harcı Değildir</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Önce tutuklayıp sonra yeterli süre tutuklu kaldığına hükmedilip serbest bırakılan Papaz Brunson olayını, misyonerlik faaliyetleri üzerine meşgul olan biri olarak değerlendirebilir misiniz?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Önce şunu belirteyim ki Cumhuriyet tarihinde Amerikan vatandaşı bir casus ve misyoneri tutuklayıp yargılayarak hapis cezasına çarptırmak her baba yiğidin yapabileceği bir iş değildir. Bu ülkenin bağımsızlığının nerelere gelindiğinin bir göstergesidir. Karşılıklı al gülüm ver gülümün öncesinde görmemiz gereken asıl bu vardır. Artık gönüllü bir teslimiyet ve işbirlikçilik yok. Ancak bu tutuklamanın misyonerlikle bir ilgisi yok. Adam ülkede birçok işbirlikçi çevrelerle sıkı fıkı. Belli ki asıl maksat misyonerlik değil. Zaten belli ölçüleri aşmadıktan sonra misyonerlik suç değildir. Herkes doğru bildiğini anlatma özgürlüğüne sahiptir. Asıl mesele bizim, bu işlere seyirci kalmamamızdır. Ülke insanı için Batı kültürü, inanç ve dünyası, bir cazibe merkezidir. İnsanımız, bu konuda başıboş bırakılamaz. Bizim de bunlara karşı faaliyetlerimiz olmalıdır. Adamlar misyoner, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu gibi gelip içimizdeki farklılıklar üzerinden ülkemize karşı operasyonlar çekiyorlar. FETÖ olayında olduğu gibi kendilerine yakın gördüklerini, kendi ülkelerine taşıyıp bize karşı kullanıyorlar. Uyanık olmalıyız ve karşı oluşumlar kurmalıyız.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Misyonerlik üzerindeki mesainiz esnasında Papaz Brunson ile tanışmanız baki oldu mu? Brunson’ı tanır mıydınız?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İzmir’de faaliyetlerim esnasında kendisiyle tanışmadım. Ancak gittiğim Alsancak’taki apartman kilisesi Protestan Evanjelik bir kilise olduğundan, bilmeden orada veya bir konferansta beraber olmuş olabiliriz. Çünkü kendisi orada sık sık bulunurmuş. Ta Ankara’dan gelip konferans veren ABD’li hem de özel timci denilebilecek ve birçok Türkçe kitabı olan Daniel Wickwire gibi misyonerlerle tartışmalarım oldu. Adam karşımda tam olarak kilitlendi ve birçok kişi, “Hocam, sen kimsin” diye etrafıma toplandı. Bunları fikri planda mat etmek önemli, zor kullanarak bir yere varılmaz. Herkes doğru bildiğini ortaya dökmeli.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Brunson, yirmi yılı aşkın bir süredir Türkiye’deymiş, misyonerlik çalışmaları için İzmir’in seçilme sebebi sizce nedendir? Neden başka bir şehir değil?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Misyonerlik faaliyetleri sadece İzmir’de yok. Hemen hemen her ilde bir kilise açmışlardır. Ama gerçek Müslüman halktan bir ilgi yok. Az önce söylediğim şahıs, Ankara’da Batıkent Protestan Kilisesi Pastörüdür. Hem de ilahiyat fakültesinde 1995 yıllarında eğitim görüp, İslam’ı iyi öğrenmiştir. Birçok Türkçe eser sahibidir. Brunson’dan çok daha eskidir. Ancak ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir. Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise Efes (Ephesos) (Selçuk) &#8211; (Efes metropoliti), İzmir (Smyrna), Bergama (Pergamon), Salihli (Sardes), Alaşehir (Philadelphia), Denizli (Laodikeia), Akhisar (Thyateira) bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,<span class="Apple-converted-space">  </span>bu kitaba ve bu bölgeye özel bir önem verirler. Bu açıdan bu bölgede daha sık göze çarparlar. Bu bölge aynı zamanda bir Tanrı olarak kabul ettikleri Hz. İsa’dan vahiy aldığına inandıkları ve günümüzdeki Hristiyanlığın asıl kurucusu kabul edilen Aziz Pavlus’un Roma İmparatorluğu döneminde misyonerlik yaptığı bölgedir. Bu topraklar, Hristiyanlar için bir haç bölgesidir. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Diğer yandan maalesef bugün resmi Hristiyanlık, Hz. İsa’nın kurduğu bir din değildir. Onun peygamberi olduğu dinin adı da Hristiyanlık değil, Nasranilik’tir. Zaten havarilerin ilk amentüsünde de Hz. İsa’nın tanrılığı ve üçlü tanrı anlayışı yoktur. Gerçekte Pavlus içinde Hz. İsa, tanrı değildir. İncilin Pavlus tarafından yazılmış olan; 1. Korintliler-11/3, 8/5-6, 15/27; Timeteos-2/5-6 bölümlerinde bu açıkça görülmektedir. Ancak Hz. İsa’yı tanrılaştırmanın yolunu açandır. Zaten Kutsal Kitap-Bible olarak kabul edilen Tevrat’ta kesinlikle tek bir Tanrı’nın varlığı belirtilir. Ha bu 3’lü tanrı nerden çıktı derseniz, asırlarca süren kilisenin düzenlemiş olduğu konsüllerin kararından çıkmıştır. Önce İznik Konsülü’nde Hz. İsa, tanrı kabul edilmişti. 3 yıl sonra toplanan İzmit Konsülü’nde bu tekrar reddedilmiştir. En sonunda M.S. 381 yılında, İstanbul Kadıköy Konsülü’nde bu ikisine Kutsal Ruh’ta bir tanrı olarak ilave edilerek, bugünkü 3’lü tanrı anlayışını kilise kendi ortaya atmıştır. Bu da yetmemiş bir de M.S. 431’de Hz. Meryem de tanrıça ilan edilerek tanrı sayısı 4’e çıkmış ve ayrıca kiliselere bunların heykellerinin dikilmesine onay vermiştir. 1500’lü yıllarda ortaya çıkan Protestanlık ise Hz. Meryem’in tanrılığını ve bütün heykelleri reddetmektedir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Dilin Yaptırımı Yoktur Ama Dinin…</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Misyonerler genellikle Türkiye’de başarılı olamıyorlar. Örnek vermek gerekirse Christoph Wilhelm Lüdeke yaklaşık 350 sene önce Brunson gibi İzmir’e geliyor ve dönüşte İzmir’de yaşadıklarını rapor halinde Danimarka Kralı 7. Christian’a sunuyor. Bu rapor, “Türklerde Din ve Devlet Yönetimi: İzmir, İstanbul 1759-1768” adıyla Kitap Yayınları tarafından Türkçeye de çevrildi. Bu kitapta Lüdeke şöyle diyor: “Türkçe öğrenmekten kısa süre sonra vazgeçtim. Çünkü bana bir yararı olmayacaktı” (s. 36). Lüdeke burada başarısız olduğunu resmen itiraf ediyor. Soru şu: Hristiyan inançlarının hangisi, Türk insanının kafasına yatmıyor ve niçin?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hilalle salibin kavgası verildiği bu toprakların insanında, Osmanlı damarı kurumamıştır. Bir kimlik olarak bilinçaltımızda yaşamaktadır. İnsanımız, bu adamların emperyalist emellerini çok iyi bilmektedirler. Dünyada birçok ırk ve dini asırlarca bir arada, özgürce yaşatan bir anlayışın çocuklarıyız. Sağcısı, solcusu, Kemalist’i, dincisi bu adamların asıl niyetinin din olmadığını ve bizi parçalamak olduğunu iyi bilmekteyiz. Kenya’nın kurucusu Kenu Kenyattu’nun meşhur sözü kulaklarımıza küpe: “Geldiklerinde bizim topraklarımız vardı, onların bir kitabı. Dediler ki gelin gözlerimizi kapayıp dua edelim. Gözlerimizi açtığımızda kitapları bizim elimizde topraklarımız onların olmuş.” İslam ülkeleri içinde en yoğun tek dinli ülke bizim ülkemizdedir. Din değiştirmek kolay bir iş değildir. Dil, ırk ve din bir kimlik unsurudur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bunlardan din en önemlidir. İnsan kimliğiyle yaşar ve bu konuda çok tutucudur. İnsanımız herhangi bir Avrupa ülkesine işçi gittiğinde onun dilini öğrenip konuşabilir, dilin sana bir yaptırımı yoktur. Bu, onun kimliğine çok zarar vermez.<span class="Apple-converted-space">  </span>O yine Türk ve Müslüman’dır. Evinde arkadaş çevresinde yine Türkçe konuşmaya devam eder. Ancak din değiştirmek zordur. Çünkü asıl hayat tarzını din belirler. Seni farklı mekânda farklı ritüeller yapmana, farklı bir giyim kuşama ve farklı bir iman anlayışına zorlar. Bu değişimleri kabul etmek kolay bir iş değildir. Bu tarafı işin sosyolojik ve psikolojik yanı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Gelelim mantık kısmına. Bir kere baştan 3’lü bir tanrı anlayışını bu insanlara kabul ettirmek mümkün değil. Adam yetiştiği kültür ortamına göre ateist olabilir ama bir teslisçi olamaz. Adamlar, bu milleti değiştiremeyeceklerinin farkındalar ve bir taktik geliştirdiler. “Müslümanların dinini değiştirmek çok zor, bari ellerinden şu Kur’an’ı alalım” diye bir sürü özel okul açıp, maalesef ilericilik adı altında, çağdaş uygarlık diyerek, bu işte daha çok başarılı oldular. Benim eserlerimde kullandığı en önemli söz şudur</span><span class="s3"><b>: </b></span><span class="s1">İnsanlar doğrulardan ziyade hoşlandıkları şeyleri tercih ederler. Maalesef bu işin önemli bir psikolojik yönü de budur. Böylece Müslümanları birbirine düşürmeyi başardılar. Bu planda daha başarılı oldular. Ama insanımıza sorarsanız %99’u tam yaşamasa da hâlâ “Müslüman’ım” der. Rahip Brunson 20 yıl çalışmış, kurduğu kilisenin cemaati 25 kişiyi geçmemiş. Ben, bu tür insanlarında çoğunun adları Türk ismi olsa da geçmişinde dönmelik olduğunu gördüm. Yani adamları aslına dönüyor. Bugün Hristiyanlık, bir Yahudilik kadar bile tutarlılığı olmayan, tamamen Paganlaştırılmış bir dindir. Zaten Protestanlar da Yahudileşmeye başladılar. Hani şu Hristiyan Siyonist boşuna denmiyor. Tevrat’ı, İncil’den çok okuyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yine Hz. İsa’nın kardeşi ve Hz. İsa’dan sonra Havarilerin lideri olan Aziz Yakup’un İncil’de bir mektubu-kitabı vardır. İncil, 8 kadar yazara ait 27 kitaptan oluşur. Bu kitap diğerlerinden çok farklıdır ve Kur’an’a ters bir şey yoktur. Diğer kitaplar Pavlus’un görüşleri doğrultusundadır. Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonra Pavlus ortaya çıkıyor. Onun sağlığında Nasranilerin baş düşmanıdır. Ölümünden sonra “Hz. İsa bana göründü, beni imana getirdi, beni baş havari yaptı ve bana vahyediyor” iddialarını ortaya atarak, özellikle Greklerin yaşadığı Anadolu ve Yunanistan topraklarında, Roma İmparatorluğu vatandaşlarının inançlarıyla Hz. İsa’nın öğretilerini harmanlayarak, adına Mesihçiler anlamına gelen Grekçe Hristianos isminde Pagan bir din üretti. Tabii aynı devirde Kudüs’te Nasraniler, Aziz Yakub’un liderliğinde, Pavlus öğretilerine karşı bir savaş açtılar. Bu çekişme İncil’deki Pavlus’cu metinlerde çok açık görülmektedir. Daha sonra Roma, İmparator Kostantin ile Pavlucu Hristianosculuğu resmi din olarak benimsemesiyle bu dini resmi kitapları-Kanonu Pavluscu metinlerden derlenerek oluşturulan bir dizi konsülle de iman ilkeleri oluşturularak, Nasranilikten farklı bir din ortaya çıkmıştır. İncil’deki Aziz Yakub’un Kitabı, Pavlus’un öğretilerine ters şeyler içerdiğinden<span class="Apple-converted-space">  </span>(Pavlus’un kendi kitapların adı yapılan tartışmalarda açıkça geçtiğinden)<span class="Apple-converted-space">  </span>uzun süren tartışmalarla mecburen -ne de olsa Hz. İsa’nın kardeşi- İncil’e dâhil edilmiş gerçek Hz. İsa’nın öğretileridir. Bütün bunlar misyonerliğe karşı duracaklar için önemli bilgilerdir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Cumhuriyet’ten önce misyonerlik görevi ile gelen Hristiyanların bir bölümü hiçbir Türk’ü, Hristiyan yapamadıklarını itiraf ederek Müslüman olarak geri dönüyorlardı. Örnek, Papaz Brunson gibi Evanjelik bir misyoner olan Rhonda Vander Sluis&#8230; 20 yılı aşkın bir süredir ülkemizde misyonerlik faaliyeti yapan Papaz Brunson’ı neden Müslüman yapamadık? Bu açıdan Cumhuriyet öncesi Müslüman Türkler ile Cumhuriyet sonrası Müslüman Türkler arasında ne gibi farklar var?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu önemli bir soru. Biz, Hristiyan olmuyoruz ama şu bir gerçek ki dünya genelinde onlardan daha fazla Müslüman devşiriyoruz. Bunun ana sebebi, dış dünyada özellikle demokratik düşünceyi içlerinde sindirmiş eğitimli insanlarda, geleneksel kimlik bağları daha zayıf olup, sorgulayıcı bir akla sahiptirler. Bu insanlar bir şeyin doğruluğunu anladıklarında, ona sahip çıkarlar.<span class="Apple-converted-space">  </span>Sıradan insanlar için bu zaman alıcı bir iştir. Mesela peygamberimizin tebliğ yaptığı dönemi düşünün. O, bir peygamber ve yıllarca uğraşıyor, bir elin parmakları kadar insanı zor topluyor. İçinden haklı bulsa bile azınlığın olduğu yere gidecek babayiğit azdır. İnsanlar biraz da sürü psikolojisiyle hareket ederler. Pazarda bile bakarsınız kalabalık bir tezgâhın önüne birikirler. Brunson gibilerin Müslüman yapılamaması iki sebeptendir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Öncelikle bu adamlar özel seçilmiş, Lawrens gibi özel görevli adamlardır. Yaptıklarına baktığımızda asıl görevlerinin, misyonerlik olduğunu da sanmıyorum. Adamlar ilahiyat fakültelerinde İslamî eğitim bile almışlar. Yani İslam ve Hristiyanlık farkını çok iyi biliyorlar. Bugün Hz. İsa geri gelse ve papaya, İslam’ın gerçek hak din olduğunu anlatsa, değişeceklerini sanmıyorum. Maalesef Cumhuriyet sonrası yönümüzün Batı kültür kalıplarına göre şekillenmesi, dini hayatımızı zayıflatmış ve örnek şahsiyetler azalmış, din biraz da gelenekçilik kalıpları içinde çağın sorunlarına verecek mesajı kalmadığından ve insanlar biraz da güce taptığından, seküler dünya anlayışının körüklemesi her iki dinde önemli erozyonlara yol açmıştır. Ancak son yıllarda geleneğin karışımından arındıkça ve zamanın sorunlarına çözüm olacak tek bir dinin İslam olduğu ortaya çıkmaktadır. Bence asıl mücadele daha ancak başladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Mesih’in Gelişi İçin Verilen Tarih</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Armagedon Savaşı” kehanetleriyle ilgili bir kitabınız var. Bu adamların hedefi nedir?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her ne kadar Batı’da demokratik rejimlerle seküler bir dünya ortaya çıkmış olsa da bazı siyasi liderler ve politikacılar özellikle ABD’de dini söylemlere çok önem vermektedirler. Belki de bu küresel derin güçlerin politik hedeflerine uygun da düştüğünden olabilir. Malum özellikle Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Orta Doğu ve İslam dünyası üzerinde büyük oyunlar oynanmaktadır. Bunun asıl sebebi, enerji kaynaklarının kontrolü de olsa insanları dini söylemlerle manipüle etmektedirler. İslam dünyasının ortasında bir İsrail Devleti kurmaları, bu işi daha hızlandırmıştır. Bazı devletler, İsrail’in güvenliği; küresel çetelerde enerji kaynaklarının kontrolü için Kenyata’nın söylemini doğrular vaziyette dini söylem-kehanet ve dolayısıyla misyonerlik faaliyetlerine destek vermektedirler. Günümüzle hiçbir alakası olmasa da kutsal kitaplardaki kendi dönemlerine ait olan kehanetleri bugüne yormaktan çekinmemektedirler. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Biliyorsunuz Baba Bush, Irak’a saldırırken Avrupalı devletlere, “bu bir haçlı seferi, Yecüc-Mecüc çıktı” gibi laflar etmişti. Özellikle Protestan Evanjelik hareketleri bu söylemleri gerçekmiş gibi yaymakta ve bunlara göre misyonerlik yapmaktadır. Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne gelip dinler arası 3. Dünya Savaşı-Armagedon Savaşı olacağına kesin gözle bakmaktadırlar. Türkiye’de önde gelen Evanjelik misyonerlerden Danile Wickwire, bir dergimize verdiği röportajında, Mesih’in geliş tarihini bile vermektedir. İçinde bulunduğumuz yılla alakalı bakın ne diyor: “Evanjelistlere göre, İsrail’in kuruluşunu gören kuşak ortadan kalkmadan, İsa gelmeyecek. Dolayısıyla İsa, bir kuşak içinde geri dönebilir; çünkü İsrail’in 1948 yılında Orta Doğu’da bir devlet olarak kuruluşunu gören kuşak yavaş yavaş tükeniyor. Şimdi 1948’i, yani İsrail’in kuruluşunu görenlere göre hesaplarsak, ortalama bir insan ömrü 70 sene. 2018 yılına geliyoruz. Kesinlikle tarih koymuyorum, ancak şunu söyleyebilirim ki yakın bir sürede bir şeylerin olacağına inanıyoruz. Bu neslin, İsa Mesih’in geri dönüşünü görme şansı büyük.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zaten İsrail-Suriye-Irak’ta fiilen savaş var. Bir de bu adamlar günümüze uyarladıkları kehanetleriyle insanları ve Tanrı’yı kıyamete zorlamaktadırlar. Tanrı’nın, bunların safsatalarıyla hareket edecek hali yok ama ya insanlar, her an biri gider kehaneti gerçekleştirmek için Süleyman Mabedi’ni kurmak için Mescidi Aksa’yı kundaklarsa neler olur, bir düşünün. D. Wicwire bu kehaneti nerden çıkarıyor biliyor musunuz? Az önce belirttiğim İncil’in Matta kitabının 24. bölümünün 32-34 arasındaki ifadelerden. Hz. İsa, kendi geri gelişiyle ilgili olarak çevresindeki havarilerine, <i>“32- İncir ağacından ders alın! Dalları filizlenip yaprakları sürünce, yaz mevsiminin yakın olduğunu anlarsınız.” “33- Aynı şekilde, bütün bunların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki insanoğlu yakındır, kapıdadır.” “34- Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu kuşak ortadan kalkmayacak”</i> diyor. Şimdi adamlar bu ifadedeki incir ağacının yeşermesini ve yazın yakınlaşmasını, “İsrail Devleti’nin kuruluşu” ve “bu kuşak ortadan kalkmadan” sözlerinden de İsrail’in kuruluşunu gören kuşak/insanlar anlayıp, “İsrail 1948’de kurulduğuna göre, bir kuşağın ömrü 70 yıl ise Hz. İsa’nın gelişi de 2018 yılında olmalı” diyorlar. Ancak daha önce bir kuşak/nesil için ömür, Hz. İsa döneminde 40 yıl almışlar ve gelişini 1988 olarak söylemişlerdir. Bu tutmayınca sonra bir kuşak için ömür 70 yıl deyip 2018 tarihini verdiler. Şurada kaldı bir ay zaman. Bakın bu çıkmayan son kehanetleri, buna kadar benim,<span class="Apple-converted-space">  </span>1200’lü yıllardan beri sayabildiğim gelişle ilgili kehanet sayısı 20’ye yakın. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hâlbuki Hz. İsa, İncil’de en az 6 yerde, nezaman geleceğini söylemiştir. Bu da M.S. 100 civarındadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>İncil’de Matta-24/30-35, Markos-14/61-62, 1. Selanikliler-4/16-18, 2.<br />
Selanikliler-3-5, Matta-16/27-28, Yuhanna-<br />
21/20-23 ve Markos-13/30-33’e bakınca ne zaman geleceğini anlayabilirsiniz. Ama dediği tarihlerde gelmedi. Bu durumda ortaya iki şey çıkmıştır: Ya İncil’de Tanrı yalan söyledi ya da biri, Tanrı adına aslı astarı olmayan yalan şeyler yazdı. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Dileyen dilediğini kabul eder. Tabii bu durumda ne yapsın kilise, İncil’deki gelişle ilgili bu kehanetleri göz ardı ederek ve hâlâ gelecek diye insanlara gaz vermektedir. Son olarak şunu söylenmek isterim. Devlet olarak bu konulara hâkim insanlardan oluşan savunma politikaları üretilmesi son derece elzemdir. Bu durum, bütün devlet ve insanların hayrına, dünya barışına bir hizmettir. Armagedoncu bu zihniyetlerin faaliyetleri dünyamızı, 3. Dünya Savaşı’na zorlayan nefret söylemleri içermektedir. Adamlar çıkarmaya çalıştıkları bu savaşta, “İnsanlığın dörtte üçü öldürülecektir” diye övünmektedirler. Kendileri için bir sorun yok. Çünkü bu savaştan önce Evanjelikler göğe alınacak ve gökte bu katliamı kutlama partisi düzenleyeceklermiş. Adamlar boş durmuyor. Maalesef burada anmadan geçemiyorum, değerli üstat, bu konuların uzmanı Aytunç Altındal’ı bile koruyamadık. Tekrar söylüyorum bu konuda çok ciddi bir devlet politikası olmalıdır. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
