<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İlahiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ilahiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 22 Jun 2023 07:30:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İlahiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Üç Ayrı Yaşar Nuri Öztürk Tanıdım</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/uc-ayri-yasar-nuri-ozturk-tanidim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/uc-ayri-yasar-nuri-ozturk-tanidim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2023 07:25:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18797</guid>

					<description><![CDATA[“Egonun nihâî amacı bir şey anlamak değil, bir şey olmaktır.”Muhammed İkbal “Öz güven sessizdir, ego ise çok gürültü yapar…”&#160; Seksenli yılların ikinci yarısında tanınmaya başlamış, kimlik ve kişiliğiyle saygı toplamış bir isimdi Yaşar Nuri Öztürk. Özel kanalların olmadığı, devlet televizyonununsa birkaç kanaldan ibâret olduğu zamanlardı o yıllar. Arada sırada ekrana çıkıyor, insanların gönüllerini ısıtan konuşmalar yapıyordu. Uzmanlığı tasavvuftu. İhtisas sahası üzerine konuşmasa bile tasavvufi bir neşve ile hasbihâl ediyordu. Üslûbu nezih ve yumuşaktı. Abartıdan uzak, ölçülü ve saygılı bir tavır içindeydi çevresine karşı. Pervasızlık ona yabancıydı. Bencilce bir tutum sergileyen, insanları ısıran bir hitap tarzı yoktu. Tartışma yaratacak mevzulara girmiyor, daha ziyâde Allah ile kul arasındaki münasebetin niteliğine ilişkin sohbetler yapıyor, dinde sevgi ve muhabbetin önemine işaret ediyordu. Şahıslara değil de, Hakk’a ve hakikate vurgu yapan bu tür konuşmalarıyla gönülleri mest ediyordu. Bu dönem, içinden çıktığı Diyanet câmiasına da ilişmiyordu kesinlikle. Toplum kendisini yeni tanıyordu o yıllarda. O yüzden de hakkında ortak bir kanâat oluşmuş değildi henüz. Umumun kabulüne mazhar olmadığı için de toplumun önüne çıkarken elbette adımlarını dikkatli atması lazımdı. Bu tanınma ve kendisini kabul ettirme sürecinin, Yaşar Nuri’nin hayatında en çok takdir topladığı dönem olduğunu söyleyebiliriz. İtidâli elden bırakmamış, sansasyonel açıklamalar yapmaktan kaçınmıştır. Toplumun farklı kesimlerinden de hep &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Egonun nihâî amacı bir şey anlamak değil, bir şey olmaktır.”</em><br><em>Muhammed İkbal</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>“Öz güven sessizdir, ego ise çok gürültü yapar…”&nbsp;</em></p>



<p>Seksenli yılların ikinci yarısında tanınmaya başlamış, kimlik ve kişiliğiyle saygı toplamış bir isimdi Yaşar Nuri Öztürk. Özel kanalların olmadığı, devlet televizyonununsa birkaç kanaldan ibâret olduğu zamanlardı o yıllar. Arada sırada ekrana çıkıyor, insanların gönüllerini ısıtan konuşmalar yapıyordu. Uzmanlığı tasavvuftu. İhtisas sahası üzerine konuşmasa bile tasavvufi bir neşve ile hasbihâl ediyordu. Üslûbu nezih ve yumuşaktı. Abartıdan uzak, ölçülü ve saygılı bir tavır içindeydi çevresine karşı. Pervasızlık ona yabancıydı. Bencilce bir tutum sergileyen, insanları ısıran bir hitap tarzı yoktu.</p>



<p>Tartışma yaratacak mevzulara girmiyor, daha ziyâde Allah ile kul arasındaki münasebetin niteliğine ilişkin sohbetler yapıyor, dinde sevgi ve muhabbetin önemine işaret ediyordu. Şahıslara değil de, Hakk’a ve hakikate vurgu yapan bu tür konuşmalarıyla gönülleri mest ediyordu. Bu dönem, içinden çıktığı Diyanet câmiasına da ilişmiyordu kesinlikle.</p>



<p>Toplum kendisini yeni tanıyordu o yıllarda. O yüzden de hakkında ortak bir kanâat oluşmuş değildi henüz. Umumun kabulüne mazhar olmadığı için de toplumun önüne çıkarken elbette adımlarını dikkatli atması lazımdı. Bu tanınma ve kendisini kabul ettirme sürecinin, Yaşar Nuri’nin hayatında en çok takdir topladığı dönem olduğunu söyleyebiliriz. İtidâli elden bırakmamış, sansasyonel açıklamalar yapmaktan kaçınmıştır. Toplumun farklı kesimlerinden de hep olumlu tepkiler almıştır bu dönemde.</p>



<p>Yaşar Nuri’nin kişiliğine ilişkin zihnimde oluşan ilk imaj budur. Zaman içinde yeni unsurların eklenmesiyle birlikte hâliyle bu imaj da tahavvüle uğradı.</p>



<p>Doksanlı yıllarla birlikte Yaşar Nuri Öztürk, toplumun hayatına iyice girdi. Sadece gündeme oturmakla kalmadı, gündemi belirlemeye de başladı. Kamuoyu, onun dinî ve içtimâî mes’elelere ilişkin görüşlerini konuşuyor, tartışıyordu. Yalnızca fikir ve iddialarıyla değil, tarzıyla da bir fenomen hâline gelmişti. Modern İslâm düşüncesinin Türkiye’deki en popüler ismi olarak görülüyordu. Kendisini kabul ettirmiş, otorite hâline gelmiş, toplumun hocası olmuştu artık. Özellikle de lâik-demokratik aydınlar ve Batılı hayat tarzını benimseyen kitleler nezdindeki itibarı hayli yüksekti.</p>



<p>“Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar kişileri tartışır.&#8221; denir. Bu tarihlerden sonra Yaşar Nuri Öztürk konsept değişikliğine gitti. Artık fikirleri değil, olayları ve insanları tartışmaya başladı. Başta içinden çıktığı Diyanet olmak üzere kurumları hedef tahtasına oturttu. Din kurumunun yanlışlarına dokunuyor, din görevlilerinin cahilliğinden dem vuruyordu sürekli olarak. Fakat bunun daha derinlerde yatan köklerine inmiyor, determinist bir mantıkla sorunun kaynağına yönelmiyordu. Sürekli olarak eleştiriyordu sadece. Bu bir anlama ve çözüm üretme faaliyeti değildi. Bir zümreyi suçlu îlân etmiş, eline geçirdiği sopayla sürekli onları dövüyordu.</p>



<p>Doksanlar yıldızının parladığı yıllardı. Artan etkinlik ve itibarına paralel olarak tavır ve davranışları da değişmeye başladı. Âdeta apayrı bir kişiliğe büründü. Yavaş yavaş o nazik ve çelebi adam gidiyor, yerine bambaşka birisi geliyordu.</p>



<p>Konumu güçlenip prestiji arttıkça üslûbuna suçlayıcı ve tahkir edici bir dil hâkim olmaya başladı. Toplumdaki çarpıklıkları eleştiriyor, bunların müsebbibi olarak gördüğü kişi ya da grupları diliyle dövüyordu hiç durmadan. Artık zırhını kuşanmış bir şövalye edasıyla çıkıyordu sahneye. Nefsine karşı müthiş bir güven duygusu içindeydi. Bu îtimâd-ı nefs, onu zaman zaman yol kazalarına da uğratmadı değil. Meslektaşları tarafından yaptığı hatalar, ilmî delilleriyle gözler önüne serildi. Bu durumda onu hâliyle müteessir etti. Bir eserinde Stephan Hawking’i <em>Dabbet’ül Arz</em> olarak nitelendirmişti. Meslektaşı ilâhiyatçı Hasan Elik Bey beraber çıktıkları bir televizyon programında kendisini eleştirmiş, Kur’an’ın dünyasında bunun başka anlamlara geldiğini ifade etmişti.</p>



<p>Yaşar Nuri’nin eleştiri oklarının hedefinde en ziyâde cemiyetin din algısıyla, o algıyı beslediğini düşündüğü din kurumunun yanlışları vardı. Zaten o yanlışlara olan tepkisinden dolayı da en önemli eserine “Kur’an’daki İslam” adını vermişti. Eleştirilerinde haklılık payı yok değildi. Din hurâfelerin ağırlığı altında ezilmiş, fürûat dinin özünü unutturacak kadar toplumun hayatına girmişti. Fakat netîcede din toplumda yaşanıyordu. Mes’eleler ondan bağımsız ele alınamazdı.</p>



<p>Yaşar Nuri Öztürk hukuk, ilâhiyat ve felsefe tahsili yapmıştı. Kendisinde eksik olansa sosyolojiydi. Mes’elelere değer eksenli ve normatif bakıyor, sosyolojik açıdan nüfûz edemiyordu. Üzerinde en çok durduğu ve eleştirdiği konu ise dinin içtimâi sahadaki tezâhürleriydi. Burada ise sosyoloji bilmeden mes’elelere duhul edebilmenin, sağlıklı sonuçlara ulaşabilmenin imkânı yoktu. Yaşar Nuri en çok, en zayıf olduğu sahada konuşmuştur. Belki de din felsefesi yerine din sosyolojisi tahsil etmeliydi.&nbsp;</p>



<p>Bazen sahip olunan birtakım meziyetler, bazı ahvalde kişi için ciddî bir zafiyet oluşturabilir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Yaşar Nuri, hukuk, ilâhiyat ve felsefe formasyonuna sahip bir bilim adamıydı. Bunlardan ilk ikisi normatif, felsefe ise ideali arayan bir disiplindi. O yüzden de problemlere, bu disiplinlerin kendisine kazandırdığı mantık üzerinden yaklaşıyordu. Sosyoloji bilmekse her ikisinden de farklı bir bakış açısına sahip olmak demekti. Yaşar Nuri’de eksik olansa, işte o bakış açısıydı. Bu eksiklik, ilâhiyatçı kimliğiyle sadece yerleşik değerleri ve toplumun din algısını yorumlarken değil, siyaset yaparken de kendisi için büyük bir handikap oluşturmuştur. Bazen bu tavır, topluma kışla gözüyle bakan askerin tutumunu da andırıyordu.</p>



<p>Üslûbu ve eleştirileri bir filin züccaciyeci dükkânına girmesine benziyordu. Hodgam ve agresif bir tavırla benmerkezci bir yaklaşım sergiliyor, bazen de muhatabını azarlıyordu. Doğruları, karşısındakine döverek kabul ettirmeye çalışan bir tutum içindeydi. Sabrı, tahammülü zayıftı.</p>



<p>Yaşar Nuri Öztürk bu dönem zaman zaman çok doğru ve isabetli açıklamalar da yapmıştır. O yıllarda şerîat gibi Kur’an’da da geçen ulvî bir mefhûm gayri millî medyanın kasıtlı propagandasıyla durmadan kötüleniyor, tahkir ve tezyif olunuyordu. Aleyhte gösteriler düzenleniyor, hattâ şerîata karşı yürünüyordu. Cinayete kurban giden bir gazetecinin cenaze namazında şerîatın gereği saf tutanlar, daha sonra tabutun arkasından yürürken “Kahrolsun Şerîat!” diyerek tempo tutuyordu. Bir kısım halkın bu konudaki cehaletini motive eden şer odakları bu gibi yanlış işlere zemin hazırlamışlardır.</p>



<p>Yine şerîat aleyhinde yapılan bir yürüyüşten sonra konu kamuoyunun gündemine girmiş, ekranlarda tartışılmıştı. Kanal 7’de çıktığı bir televizyon programında, yürüyüşe katılan bazı kadınların kendisini aradığını ve ona; “Yürüyüşe katılarak yanlış mı yaptık acaba?” diye sorduklarını söyledi. Hoca’nın onlara cevabı şu olmuştu: “Peki, niçin eyleme katılmadan evvel beni aramadınız? Geçmiş olsun. Testi kırıldıktan sonra artık bunu sormanın bir anlamı yok.”&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendisine yönelik eleştirilerin odağında yer alan husûslardan biri de şahsiyetindeki tekebbürdü. Doğrusu kendisini bu husûsta eleştirenler pek de haksız sayılmazdı. Ekrandaki tavrının ötesinde, birinci elden ve en güvenilir kaynaklardan işittiğimiz şahâdetler, bu iddiaları doğrular mahiyetteydi.&nbsp;</p>



<p>7 Temmuz 2003 Pazartesi günü Ahmet Yüksel Özemre Hoca’yı Üsküdar’daki evinde ziyaret etmiştim. Hoca bana; “İslam&#8217;da Aklın Önemi ve Sınırı” isimli kitabını gösterdi ve ben gelmeden az önce yapılacak yeni baskı için gerekli olan düzeltmeleri tamamlayıp tashih edilmiş metni yayınevine gönderdiğini söyledi. Sohbetin ilerleyen deminde söz dönüp dolaşıp Yaşar Nuri’ye gelince, Hoca, tekrar kitabına atıfta bulunarak; “Yaşar Nuri bir seferinde bana; ‘Ben hep böyle bir kitap yazmak istedim ama nasip olmadı. Hâlbuki ben âlimim, sen âlim değilsin. Sen bu kitabı nasıl yazdın?’ dediğini” nakletti. Tabiî bu endazesiz söz beni bir hayli şaşırtmıştı. Özemre’ye hitâben; “Hocam! Bunu gerçekten size söyledi mi?” deyiverdim. Hoca bunun bir sorgulama değil de şaşkınlık alâmeti olduğunu bildiği için tebessüm ederek sözü şöyle bağladı: “Çok mütevazıdır. Paçasından akar kibir.”</p>



<p>Kendisinin bir dönem hocası da olan merhûm Ali Murat Daryal’den dinlemiştim. Daryal Hoca, daha talebe çağında iken Yaşar Nuri Öztürk’ü, yakından tanıdığı felsefeci-sosyolog Nurettin Şazi Kösemihal’in yanına götürür. Tanışma faslından sonra Öztürk, kaleme aldığı felsefî metinleri kendisine takdim eder. Metinleri okuyan Kösemihal, çok beğendiğini söyler ve Öztürk’ün boynuna sarılarak gözleri dolmuş bir vaziyette kendisini tebrik eder. Daryal Hoca, şâhidi olduğu bu hâdiseyi anlattıktan sonra aynen şöyle demişti: “Tabiî eskisi gibi yazamıyor artık. Zîrâ şimdilerde işin içine başka şeyler girdi: para, şöhret, medya…”</p>



<p>Geride bıraktığımız yarım yüzyıl içinde hem her üçüne de sahip olup hem de onları tepe tepe kullanan az sayıda isim çıkmıştır bu toplumun içinden. Onlardan biri de hiç şüphesiz Yaşar Nuri Öztürk’tü.&nbsp;</p>



<p>Forsunun yükseklerde dalgalandığı dönemdi. O yüzden zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirileceği bile söylendi. Bazı yayın organlarında buna ilişkin haberler çıktı. 1997 senesiydi. Ceviz Kabuğu programında Hulki Cevizoğlu kendisine; “Geçen hafta bir gazetede Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirileceğinize ilişkin bir haber vardı. Teklif gelirse tavrınız ne olur?” şeklinde bir soru yöneltti. Cevabı ilginçti: “Teklif gelirse değerlendiririz. Fakat Türkiye’nin henüz benim Diyanet İşleri Başkanlığı’ma hazır olduğunu düşünmüyorum.”</p>



<p>Bu cevap oldukça iddialı fakat bir o kadar da isabetliydi. Sadece Türk halkı değil, hükümetler de böyle bir tasarrufa hazır değildi. Türkiye din-devlet ilişkileri açısından söylenenin aksine laikliğin değil, Sezaro Papizm’in egemen olduğu bir ülkeydi. Diyanet İşleri Başkanı devletin memuru olup din bürokrasisinin başındaki adamdı. Dinin devletin kontrolü altında olduğu bir ülkede Yaşar Nuri Öztürk’ün mizacında bir Diyanet Reisi’ni düşünmek cidden zordu.</p>



<p>İktidarların hedefi din algısını değiştirmek değil, mevcut algı üzerinden toplumu kontrol edip yönlendirmekti. O yüzden de mevcut algıyı tahkim etmekti aslolan. Yaşar Nuri o koltuğa oturduğunda ise devrimci bir stratejiyle(!) birçok şeyi yerinden oynatmaya kalkardı. Bunu başaramazdı ama teşebbüs etmesi bile baş ağrısı ve iğtişaşa sebep olurdu.&nbsp;</p>



<p>Hiçbir hükümet buna yanaşmadı. Başka etkili görevlere getirilmesi de söz konusu olmadı. Daha doğrusu hiç kimse böyle bir adama yetki vermek istemedi. Resmî unvanı olmadan devirdiği çamlar, kendisini taşımanın mümkün olamayacağını gösteriyordu. Kontrol edilmesi zor adamdı.</p>



<p>Yaşar Nuri ilk kavşakta özerkliğini îlân eder, ardından da kendisini o makama getirenlerle kavgaya tutuşurdu. Kesinlikle söz dinlemezdi. Belki de girişilen macera bir seneyi bile bulmadan fiyaskoyla netîcelenirdi. Evet, Yaşar Nuri’yi öyle bir makama getirmek, maceraya atılmaktan öte bir şey değildi.</p>



<p>Türk toplumu zannedildiğinin aksine dindar bir toplum değildir. Fakat diniyle uğraşılmasına da tahammül edemez. Özellikle muhafazakâr çevrelerde bu duyarlılık yüksektir. Yaşar Nuri Öztürk’se sürekli olarak toplumun diniyle uğraşıyor, en ağır eleştirileri getiriyordu. Yerleşik değerlere harp îlân etmiş bir tutum içindeydi. Namazın üç vakit olduğunu söyleyen, zemzemi hafife alan bir Diyanet İşleri Başkanı hem toplumun hem de devletin sigortalarını attırırdı.</p>



<p>Onu Diyanet İşleri Başkanı ya da Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı yapmak çok riskliydi. Ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bombayı elde tutmaya benziyordu bu durum. Hiçbir hükümet böyle bir tasarrufu göze alamazdı. Almadı da.</p>



<p>Sadece CHP ona sıcak baktı ve partisinin saflarına kattı. Partiye davet edilmesi, ilmiyle, müktesebatıyla partiye yapacağı katkıdan dolayı değildi kesinlikle. Dinsiz yaftasından kurtulmaya çalışan partinin böylesine bir kan takviyesi ve imaj tazeleme operasyonuna ihtiyacı vardı. Milletvekili yapıldı ama kendisine partinin etkili ve yetkili kurullarında hiçbir görev verilmedi. Verilmiş sözler de geçiştirilerek nisyâna terkedildi.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Yaşar Nuri, CHP’ye yalnızca vitrin süsü yapılmak üzere davet edildiğini anladığında ise kızılca kıyamet koptu. Partiyle ilişkisini bitirdikten sonra çıktığı bütün televizyon programlarında hem CHP’yi hem de Deniz Baykal’ı topa tuttu. Hemen hiçbir parti yöneticisi kendisiyle polemiğe girmedi. Giremezdi de zaten. Mes’elelere hâkim olduğu için, karşısına çıkanın ipliğini partiyle beraber pazara çıkarırdı. Nitekim partiden ayrıldıktan sonra CHP’de geçirdiği dönemi “<a href="http://www.google.com.tr/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;source=web&amp;cd=1&amp;cad=rja&amp;uact=8&amp;ved=0ahUKEwjogteiwPvNAhUMAZoKHR9IAL8QFgg_MAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.idefix.com%2FKitap%2FAtaturkten-Sonraki-CHP%2FYasar-Nuri-Ozturk%2FArastirma-Tarih%2FPolitika-Arastirma%2FTurkiye-Politika-%2Furunno%3D0000000153636&amp;usg=AFQjCNHn_E_ivmdIv9HbCJ8VDw-sGFPg3g">Atatürk&#8217;ten Sonraki CHP” </a>adıyla kitaplaştıran Yaşar Nuri Öztürk, partiyi mercek altına yatırarak yerden yere vurdu. CHP, Yaşar Nuri dosyasını yüksek bir maliyetle kapatmıştı.</p>



<p>Ne ilginçtir ki, milletvekili olduğu güne kadar devamlı olarak İslâmî çevrelerle didişen Yaşar Nuri Öztürk, siyasetin tozunu yuttuktan sonra eleştiri oklarının hedefine CHP’yi oturttu. Âhir ömründeki en ağır hücumları kendisini siyaset kulvarına taşıyan partiye karşı gerçekleştirdi.</p>



<p>Kendinizi tanıyorsanız, bazı ortamların sizi kaldıramayacağını da bilirsiniz. Onu görebilmek için illâ içine girmeniz gerekmez. Hâriçten baktığınızda da kolaylıkla fark edersiniz. O bünyenin sizi sindiremeyeceğini, günün birinde safra taşı gibi dışarıya atacağını görürsünüz. Ama ne yazık ki hırsınız gözlerinize perde çekmiş, idrakinize gem vurmuştur. Ve tabiî diliniz de lâl olmuştur. En ufak bir şüphem yok ki, CHP’ye girmeden evvel de sonrasında eleştirdiği husûslara büyük ölçüde vakıftı. Sözünü sakınmaması içinse kılıcın ucunun bir gün mutlaka kendisine de batması gerekiyordu. Öyle de oldu. CHP çatısı altında geçen bir buçuk yılın özetinin bu olduğunu düşünüyorum.</p>



<p>Ezan, Türkçe ibadet, namazın üç vakit olduğuna ilişkin görüşleri CHP’de bile sıkıntı yaratmıştır. Deniz Baykal’a, Yaşar Nuri’nin bu konudaki görüşleri sorulduğunda, bu fikirlerin partiyi bağlamayacağını söyleyerek destek vermekten kaçındı. Böyle bir durumda sürtüşmenin çıkması kaçınılmazdı. Çıktı da. Çünkü enesi yüksek adamdı Yaşar Nuri Hoca. Tekzip olunmayı hazmedemezdi.</p>



<p>Garip tecellidir. Din düşmanlığıyla nam salmış bir parti bile Yaşar Nuri’nin bu açıklamaları altında ezildi. Onu taşıyamadı. “Bizi bağlamaz.” demek zorunda kaldı. Sözlerinin sorumluluğuna ortak olmak istemedi.</p>



<p>Yaşadığı bu tecrübe siyasette kendisine yer olmadığını anlaması için yeterli olmadı. Bu seferde Halkın Yükselişi Partisi’ni (HYP) kurarak genel başkan sıfatıyla çıktı milletin huzuruna. Daha enginlere açılacaktı bu sefer. Türkiye’de tabandan gelmedikleri hâlde siyaset yapmaya soyunanların en büyük hatası, kişisel popülariteleriyle varlık gösterebileceklerini hattâ iktidara uzanabileceklerini sanmalarıdır. Farklı sahalarda elde ettikleri başarının siyasette de önlerini açacağına inanmalarıdır. Bugüne kadar yaşanmış ve sükût-u hayal ile sonlanmış bir yığın şâhsî tecrübe hâlâ kifayetsiz muhterislerin gözünü açmaya yetmiyor. Yaşar Nuri’nin de gözlerini açmadı. İlim dünyasında sahip olduğu karizmanın ona siyasette de yaver olacağını zannetti. Tabiî bu ham hayaldi. Parti genel başkanı olarak ortaya çıkınca siyasî yeteneğinin olmadığı daha açık bir surette görüldü. Benzerleri gibi bu teşebbüste üç-dört yıllık bir siyasî patinajdan sonra son buldu. Halk kendisine çok net bir mesaj vermişti: “Biz seni ilim adamı olarak görüyoruz.” Daha sonra çıktığı televizyon programlarında siyasete harcadığı yılların hata olduğunu lisan-ı münasiple itiraf etti. Gerçekte siyasete girerken de birçok şeyin farkında olduğu kanâatindeyim. Fakat Yaşar Nuri Öztürk hırslı adamdı ve hırsı da dâima aklının önündeydi.</p>



<p>Yaşar Nuri Öztürk aktif siyasete girmeden önce de ilâhiyatçı kimliğiyle siyasete yönelik yorumlar yapmış bir isimdi. Din görevlileriyle ilâhiyat kökenli şahısların siyasete karışmasını hoş görmeyen, bunu lâikliğe aykırı bularak birtakım sınırlamalar getiren sistemin efendileriyle iktidar seçkinleri ise kendisinin sahip olduğu kimlikle yaptığı yorumlara hiç ses çıkarmamış hattâ çoğu zaman da alkışlamışlardır. Çünkü Yaşar Nuri, devletin dine müdâhalesine değil, onların da işine gelecek şekilde toplumun din algısıyla, din kurumunun defolarına parmak basıyordu dâima. Diyanet mensuplarıyla mütedeyyin çevreleri kıyasıya hicvediyor, seküler kesimi ise bundan muaf tutuyordu. O yüzden de rejimin bekçisi olan çevreler, Yaşar Nuri söz konusu olduğunda dillerine fermuar çekmiş, kendisinin tutumunu laikliğe aykırı görmemişlerdir.</p>



<p>Dikkat çekici özelliklerinden biri de, içinden çıktığı Diyanet câmiasına karşı tahammülsüz bir tutum içinde olmasıydı. Bu durum, kendisinin meslektaşları arasında sevilmemesi sonucunu doğurmuştur.</p>



<p>Peki, Yaşar Nuri Öztürk toplumun bir kesimi tarafından niçin bu kadar çok tutuldu? Neden onlar tarafından âdeta bir idol gibi görüldü? Bu insanların geneli itibarıyla Yaşar Nuri’yi anladıkları kanâatinde değilim. Onu sevenler çoğunluğu itibarıyla modernliği hayatlarının merkezine yerleştirmiş insanlardı. Yaşar Nuri’ye toz kondurmayan bu kitlenin çıkış noktası dinî duyarlılıklar değildi. Dinin doğru yorumlanması gibi bir hassasiyetten ziyâde yaşadıkları modern-seküler hayata bizzat dinin kaynağından referans arıyorlardı. Sekülerleşmenin aynı zamanda Kur’an’ın da bir talebi olduğunu söyleyen Yaşar Nuri Öztürk’ün bakış açısı, onların ekmeğine yağ sürüyordu.&nbsp;</p>



<p>Bu kitle, doğru ve akla yatkın bile bulsa, klasik muhafazakâr çizgideki bir ilâhiyatçının yaklaşımlarını benimseyemezdi. Ancak laik ve Atatürkçü bir din âlimi, onlara şifa sunacak reçeteyi yazardı. Nefsini dine uyduramayan kitleler, Yaşar Nuri üzerinden dini nefislerine uydurmanın yolunu buldular. Yaşar Nuri onlar için biçilmiş kaftandı. Âdeta rahatlatma müessesesiydi. Tabiî Yaşar Hoca, bu kitlenin maksadına hizmet etmeyi esas alarak mı hareket ediyordu, şuûrlu bir şekilde böyle bir gayretin içinde miydi, bunu tartışmıyoruz. Burada söz konusu olan Yaşar Nuri Öztürk’ün niyeti değil, bu kesimin geneli itibarıyla ona nasıl baktığıdır.&nbsp;</p>



<p>Bu popüler ilâhiyatçının iki binlerin ortalarından itibaren yıldızı sönmeye başladı. Mevsim değişiyor, buna paralel olarak Yaşar Nuri de hızla irtifa kaybediyordu.</p>



<p>İnsanlar yaşları ilerledikçe olgunlaşır, sivriliklerini törpülerler. Yaşar Nuri Öztürk de ise bu durum, aksi bir istikamette tecelli etti. Yaşı ilerledikçe kişiliğindeki pürüzler bir bir sökün etmeye başladı. İkbalden idbara yuvarlanış, şahsiyetini tebeyyün ettirmede turnusol kâğıdı vazifesi gördü. Şöhret ve ikbal onun için bir maskeydi. Maskenin düşmesiyle birlikte altındakiler de sırıtmaya başladı. Şöhret ve ikbale yaslanarak yaşayan bir şahsın, üzerinde yürümeye alıştığı zemin çökünce ne hâllere düşebileceğinin canlı bir timsâli oldu Yaşar Nuri Öztürk.</p>



<p>Hayatının son yıllarında iyice dağıttı. İçinde küfür barındıran sözleri bile televizyon ekranlarında sarf etmekten çekinmedi. Tahammülsüzlüğü zirve yaptı. Kaprisleri ve kompleksleri iyice arttı. Kendisiyle program yapan sunucuları bile bir punduna getirip sebepsiz yere fırçaladı.</p>



<p>Sadece birkaç televizyon kanalı kalmıştı artık kendisine selâm çakan. Onlar da ikbal devrinde misafir olmaya tenezzül etmeyeceği kanallardı. Eski alışkanlıklarından vazgeçemediği için bir süre sonra o kanallara attı kapağı tamamen. Baş müdâvimi oldu o kanallardaki programların.</p>



<p>Yaşar Nuri hayatın bir merdivene benzediğini, çıkışları olduğu kadar inişleri de olacağını kabul edememişti. Bugüne kadar o hep çıkmıştı, bundan sonra da öyle olmalıydı. Dâima en yüksek alâkayı görmeliydi.</p>



<p>Devrin ve şartların değişmesiyle beraber ikbal güneşi solup gurup etmeye başlayınca iyice çileden çıktı. Ağzından emziği alınmış bebeğe döndü. İçinden ağlıyor, dışındansa bağırıyordu. Son yıllarındaki pervasızlığı, tahammülsüzlüğü, sertliği içindeki gürültüyü bastırmak içindi.</p>



<p>Muhakkak ki Ziya Paşa’dan haberdardı. Ama keşke;</p>



<p><em>İkbâline idbârına dil bağlama dehrin</em><br><em>Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân</em></p>



<p>diyen Ziya Paşa’yı daha iyi anlamış olsaydı. Yaşar Nuri elbet bu gerçeğin farkındaydı ama bir türlü kabullenip içine sindiremiyordu.</p>



<p>“Allah’a dayan, sa&#8217;ye sarıl, hikmete râm ol” diyen şâir, boşuna dememişti. Hikmeti bilmek, tek başına yeterli değildi, hakikate ulaşmak için ona râm olmak da gerekirdi. İnsanoğlu hikmetten nasiplendiği ölçüde olgunluk merdivenlerini tırmanırdı.</p>



<p>Tasavvufun inceliklerini bilmek başka şeydi, gönlünde tasavvufu mayalamaksa apayrı bir şey. Sanatın inceliklerine vakıf olmak ayrı hünerdi, sanatkâr olabilmekse apayrı bir mazhariyet.</p>



<p>Bazı sinema filmlerinde iki ya da üç kişilikli insanların hayatları anlatılır. Yaşar Nuri’nin üslup, tavır ve reaksiyonlarını gözlediğinizde karşınıza birbirini takip eden üç devrede üç ayrı Yaşar Nuri Öztürk portresinin çıktığını görürsünüz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bu satırlardan dolayı bazı Yaşar Nuri Öztürk hayranlarının bana kızacağına eminim. Kendilerine tavsiyem, eğer bulabilirlerse üç ayrı dönemde yaptığı konuşmaları mukayeseli bir şekilde izlesinler. Ben bu yıllar zarfında birbirinden tamamen farklı olmasa da üç ayrı Yaşar Nuri Öztürk gördüm. Onlar da göreceklerdir. Haksız çıkmayacağımı düşünüyorum.</p>



<p>Ölümünden sonra bazı yayın organlarında çıkan; “Cehennem onu bekliyor.” gibisinden nahoş ve nobran ifadeleri, tekfir kokan satırları doğru bulmadığımı belirtmek isterim. Hakkımızda nihâî hükmü verecek olan Cenâb-ı Hak’tır. Daha fazlasını söylemekse haddi ve itidâli aşmaktır.</p>



<p>Hangimiz mükemmeliz. Yaşar Nuri de mükemmel değildi elbet. Her fânî gibi o da sevaplarıyla ve günahlarıyla göçtü bu âlemden. Son söz olarak her gidenin arkasından dendiği gibi; “Allah taksiratını affetsin.” diyelim. Mevtimizden sonra bizi değerlendirecek olanlar da en azından arkamızdan aynı şeyi söyleyebilsinler. </p>



<p>Sahip olduğu prestije göre çok gürültülü olmadı aramızdan ayrılışı. Sessiz gemiye bindi ve aniden çekildi hayat sahilinden.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/uc-ayri-yasar-nuri-ozturk-tanidim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinin 120. Yılı –III- İlahiyat Programları:  Kaygılar Sorunlar ve Tepkisellikler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ve-islami-ilimler-fakultelerinin-120-yili-iii-ilahiyat-programlari-kaygilar-sorunlar-ve-tepkisellikler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ve-islami-ilimler-fakultelerinin-120-yili-iii-ilahiyat-programlari-kaygilar-sorunlar-ve-tepkisellikler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Dec 2020 08:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16430</guid>

					<description><![CDATA[PROGRAMLARIN HAZIRLANMASINDAKİ KAYGILAR Kuruluşundan itibaren ilahiyat programları dönemsel kaygılar doğrultusunda hazırlandığından her dönemin rengini almış ve yine her dönemde tartışma konusu olmuştur. &#160;Öte yandan Yüksek İslam Enstitüleriyle başlayan İslam medeniyet ögelerinin tamamını kapsayacak program kaygısı, ders maddelerinin çoğalmasını, ders yoğunluğunun artmasını beraberinde getirmiştir. Böylesi geniş çerçeve içinde akademik derinliği yakalamak ve mesleki yeterliliği elde etmek oldukça zorlaşmıştır. Bu şekilde dönemsel kaygılarla hazırlanan programların olumlu ve olumsuz yönlerini şöylece sıralamak mümkündür: 1- 1900’de Daru’l-Fünûn-i Şahane bünyesinde açıklan ilk İlahiyat Fakültesi olan Ulûm-i Âliye Şubesi programı oldukça muhtasar tutulmuştur. Kur’an ve Arapça bilgisi önceden kazanılmış olması hasebiyle bu dersler programda yer almamıştır. Ancak bu programın klasik medrese programını tekrar gibi bir görüntü verdiği de unutulmamalıdır. Programın hazırlanmasındaki temel kaygı medrese içeriği aynı kalmak kaydıyla bilimsel yöntem ve eğitim tarzında bir yenileşmedir. Nitekim bunun yetersizliği görülmüş olacak ki, 1908 veya 1912’de programa ilaveler yapılarak bazı değişikliklere gidilmiştir. Yapılan değişiklikler felsefe ve din bilimleri derslerinin eklenmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu program medreselerin kurumsal olarak işlevini sürdürdüğü, öğretmen ve din görevlisi yetiştirme gibi bir kaygının bulunmadığı bir zaman diliminde yeterli sayılabilirdi. 2- Medreselerin kapatıldığı Cumhuriyet döneminde açılan İstanbul Darülfünun İlahiyat Fakültesinin ortaya çıkan dinî bilgi ve görevlisi boşluğunu doldurma gibi bir işlev üstlenmesi gerekiyordu. Ancak bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>PROGRAMLARIN HAZIRLANMASINDAKİ KAYGILAR</strong></p>



<p>Kuruluşundan itibaren ilahiyat programları dönemsel kaygılar doğrultusunda hazırlandığından her dönemin rengini almış ve yine her dönemde tartışma konusu olmuştur. &nbsp;Öte yandan Yüksek İslam Enstitüleriyle başlayan İslam medeniyet ögelerinin tamamını kapsayacak program kaygısı, ders maddelerinin çoğalmasını, ders yoğunluğunun artmasını beraberinde getirmiştir. Böylesi geniş çerçeve içinde akademik derinliği yakalamak ve mesleki yeterliliği elde etmek oldukça zorlaşmıştır. Bu şekilde dönemsel kaygılarla hazırlanan programların olumlu ve olumsuz yönlerini şöylece sıralamak mümkündür:</p>



<p>1- 1900’de Daru’l-Fünûn-i Şahane bünyesinde açıklan ilk İlahiyat Fakültesi olan Ulûm-i Âliye Şubesi programı oldukça muhtasar tutulmuştur. Kur’an ve Arapça bilgisi önceden kazanılmış olması hasebiyle bu dersler programda yer almamıştır. Ancak bu programın klasik medrese programını tekrar gibi bir görüntü verdiği de unutulmamalıdır. Programın hazırlanmasındaki temel kaygı medrese içeriği aynı kalmak kaydıyla bilimsel yöntem ve eğitim tarzında bir yenileşmedir. Nitekim bunun yetersizliği görülmüş olacak ki, 1908 veya 1912’de programa ilaveler yapılarak bazı değişikliklere gidilmiştir. Yapılan değişiklikler felsefe ve din bilimleri derslerinin eklenmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu program medreselerin kurumsal olarak işlevini sürdürdüğü, öğretmen ve din görevlisi yetiştirme gibi bir kaygının bulunmadığı bir zaman diliminde yeterli sayılabilirdi.</p>



<p>2- Medreselerin kapatıldığı Cumhuriyet döneminde açılan İstanbul Darülfünun İlahiyat Fakültesinin ortaya çıkan dinî bilgi ve görevlisi boşluğunu doldurma gibi bir işlev üstlenmesi gerekiyordu. Ancak bu boşluğu doldurma görevi muhtemelen aynı dönemde açılan <em>İmam ve Hatip Mektepleri</em>ne verildiğinden, kurulan İlahiyat Fakültesinin daha akademik düzeyde bir eğitim vermesi hedeflenmiştir. Aslında bu yeni program bazı ilave değişikliklerle birlikte 1914’de kapatılan Ulûm-i Şeriyye Şubesi’nin bir tekrarı gibidir. Ancak anılan programla İlahiyat Fakültesi ne halka ne de devlet erkanına yaranabilmiş görünmektedir. Nitekim devrimlerin tamamlanmasıyla birlikte Türkiye’de oluşan yeni ulusalcı anlayışı içerisinde yerinin olmadığı veya ulusalcı politikalara yeterince cevap vermediği düşünülerek 1933 yılında diğer dini eğitim kurumlarıyla birlikte kapatılmıştır.</p>



<p>3- 1949 yılında açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ise tam da yukarıda işaret edilen din görevlisi ihtiyacını karşılamak üzere kurulması düşünülmüştür. Ancak Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi bu işi bilen mebusların uyarılarına rağmen profan bir anlayışla pozitivist düşünceyi yansıtan bir program ortaya çıkmıştır. İhtiyaçlar ve beklentiler büyük ve baskın gelince çok geçmeden İslam Hukuku, Hadis ve Tefsir gibi derslerin programa konulması söz konusu olmuştur. Ancak esas din görevlisinden beklenen Kur’an-ı Kerim okuma bilgi ve becerisi dersi düşünülmemiştir. Bu yeni program ne akademik düşüncemize ne de halkın beklentisine cevap verecek durumda olmuştur. O yüzden ortalama dindar kesim Ankara İlahiyat fakültesinden haberdar bile olmamıştır. Ulusalcı zihniyetin istediği, görüntüyü kurtarmak kaygısı yerine gelmiştir ama halkın beklentisi, talebi ve ihtiyacı karşılanmamıştır. Ancak 1953 ve 1972 düzenlemeleriyle birlikte Ankara İlahiyat Fakültesi beklentileri büyük ölçüde karşılayacak bir programa kavuşturulmuştur. Şu da teslim edilmelidir ki, zaman içinde en azından fakülte içi akademik kaygı yani akademisyenlerin çabası baskın geldiğinden bu yönde ciddi ilerlemeler kaydedilmiş, akademik düzeyde nispeten iyi yetişmiş öğretim üyeleri, ülke akademyasına kazandırılmıştır.</p>



<p>4- Dindar kesimin beklediği ve arzuladığı şekilde yüksekokul, 1959’da açılan Yüksek İslam Enstitüleri ile gerçekleşmiştir. Nitekim bu okulların açılmasıyla birlikte dini eğitime yönelik talepler de artmıştır. Bunun nedeni tam olmasa bile program içeriğinin din görevlisi ve din dersi öğretmeni yetiştirecek şekilde düzenlenmiş olmasıdır. Böylece hem iş imkanı bulunan hem de halkın beklenti, talep ve ihtiyaçlarına cevap veren kurumlar ortaya çıkmıştır. Ancak bu kurumların da, Milli Eğitim Bakanlığının bünyesinde yüksekokul olarak bulunması ve uygulanan programlarda devlete personel yetiştirme kaygısının öncelenmesi, akademik tarafın nispeten zayıf kalmasına sebep olmuştur. Zaman içinde program zenginleştirilmiş, akademik alandan gelen öğretim elemanlarıyla anılan boşluk doldurulmaya çalışılmıştır.</p>



<p>5- 12 Eylül 1980 darbesi sonucu YÖK’ün kurulmasıyla birlikte yüksek eğitimin tek çatı altında toplanması düşüncesi, bağımsız akademiler ve eğitim enstitüleri gibi Yüksek İslam Enstitülerinin de fakülte olarak yeni sisteme entegre edilmesinin yolunu açmıştır. Bu dönem aynı zamanda programlar için yeni bir sürecin habercisi olmuştur. Nitekim YÖK tarafından 1983 yılında bugünkü programların temelini oluşturan ve bütün ilahiyat fakültelerinde uygulanmak üzere yeni bir çakılı program hazırlanmıştır. Bu programda hem akademik kaygılar hem de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığına personel yetiştirme kaygıları birlikte düşünülmüştür. Ancak bu da çok geniş bir yelpazede eğitim verilmesi dezavantajını beraberinde getirmiştir. Zaman içinde öğretim üyeleri nezdinde akademik taraf daha ağır basmış, personel yetiştirme işi zayıflamıştır. Öte yandan Eğitim fakülteleriyle koordineli çalışılamadığından öğretmenlik formasyon dersi kalıcı bir mevzuata ve teamüle oturtulamamıştır. Eğitim Fakültelerinin pedagojik formasyonuna yönelik tekelci yaklaşımları bu koordineli çalışmanın önündeki en önemli engel olarak görülmektedir. Tabi ki bu konuda eğitim fakültelerimizin ve pedagojik formasyon adı altında verilen derslerin de ciddi anlamda ele alınıp tartışılması gerekmektedir. Bu formasyonun Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kurum içi seminerlerle verilmesi pratik, doğru ve bu konudaki tartışmaları bitirecek yegane yöntem olarak görülmektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı mesleki beceri kazandırma işini kurum içi seminerlerle verme yoluna gitmektedir.</p>



<p>6- 1980 ihtilalinin ardından enstitülerin fakülteye dönüştürülmesi ve kurulan İlahiyat Milli Komite eliyle programların merkezden çakılı olarak yapılması, 12 Eylül zihniyetinin sola mesafeli ve <em>irtica</em> olmamak kaydıyla dini alana nispeten yakın duruşunun bir neticesiydi. 28 Şubat sürecinde ise <em>irtica</em> kaygısı farklı ve geniş bir boyuta taşınmış, kamusal alanda dinin görünürlüğünün yok edilme çabasına dönüşmüştür. Ortaya çıkan bu yeni atmosfer, ilahiyat programlarını da etkilemiş, bunun sonucu olarak ilk planda pedagojik formasyon dersleri, hazırlık sınıfları ve ikinci öğretim programları kaldırılmıştır. Kesintisiz eğitim adı altında ilk ve ortaokulların birleştirilmesiyle İmam-Hatip Liselerinin orta kısmı budanmış, üniversiteye girişte katsayı kuralıyla İlahiyat Fakültelerinin sadece İmam-Hatip Liselerinden öğrenci alması uygulamasına geçilmiştir. Zamanla İlahiyat Fakültelerinin kontenjanları da en alt seviyeye çekilerek, fiilen kapanması yolunda adımlar atılmaya çalışılmıştır. Bu çabanın ilk adımı olarak Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Malatya Turgut Özal Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğrenci alımı durdurulmuş, yeni kurulan İstanbul Üniversitesi ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültelerine öğrenci alınmamış ve öğretim elemanı ataması yapılmamıştır.</p>



<p>7- 2000’li yıllarda oluşan demokratik normalleşme süreci ilahiyat programlarının yeniden ele alınmasını beraberinde getirmiş ve 2009 yılında İlahiyat Milli Komitesi son defa olarak program hazırlamıştır. Zorunlu hazırlıklı düşünülen bu program bazı fakültelerde uygulamaya konulmuş ama henüz mezun vermeden 2013 yılında bu kez oluşturulan İlahiyat Çalışma Grubu eliyle yeni bir çakılı program hazırlanması gündeme gelmiştir. Ancak İlahiyat Çalışma Grubu’nun programını 15.08.2013 YÖK Genel Kurulu büyük değişikliğe uğratarak İlahiyat Fakülteleri mensuplarının kahir ekseriyetini memnun etmekten uzak bu program kabul etmiştir. İlahiyat kesiminde oluşan direnç dolayısıyla söz konusu program geri çekilmiş ve İlahiyat Fakülteleri bu gelişmeyle birlikte yepyeni bir sürece girmiştir. Artık programlar YÖK tarafından çakılı olarak hazırlanmayacak diğer fakülte programları gibi her İlahiyat Fakültesi kendi programını hazırlayacak ve senatosu eliyle resmiyet kazandıracaktır.</p>



<p><strong>SORUNLAR VE ÖNERİLER</strong></p>



<p>Bu kadar geniş yelpazede hazırlanmış bir programın işlevsel olması, öğretilmesi ve uygulaması ciddi sıkıntılara sebep olmaktadır. Bazı akademisyenlerin uygulanan programlarla adeta “süper ilahiyatçı” (!) yetiştirme gibi bir amaç ve iddia güdüldüğünü dile getirmeleri hiç de haksız değildir. Bu gerçek bizi, bir dizi sorunla karşı karşıya getirmektedir. Bunların en başında da, bu kadar çeşit içinde bunalan ve bocalayan öğrencinin yeterince yetişip yetişemediğidir. Bugün itibariyle 120 yıllık bir geçmişe sahip olan İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri belki bu yüzden yarım asırlık olsun yerleşik ve kurumsallaşmış bir programa sahip olamamıştır. Her hükümetin, her darbenin ve her zihniyet sahibinin müdahale ettiği tepeden inme sosyal mühendislik eseri programlarla, şu an ulaştığımız başarı düzeyi bile övgüye layıktır. Ancak bunun böyle yürümesi mümkün değildir. Programların üniversite senatolarına bırakılmasıyla yeni şekillenmelere ve yönelişlere kapı aralanmalı ama mutlaka bir programın en az birkaç mezun verecek şekilde uygulanarak başarısı gerçek anlamda ölçülmelidir. Çünkü programların merkezi yönetimce sürekli değişikliğe maruz bırakılması programdan elde edilecek faydayı da oldukça azaltmaktadır.</p>



<p>Yeni programlar yapılırken eksiklik hep programlarda aranmış, insan kalitesi, anlayış ve akademya içi beklentiler göz ardı edilmiştir. 150 yılı geçen modernleşme sürecinin hedefi Avrupa olarak belirlenen ve yıllardır insanları bu şekilde şartlandırılan bir ülke atmosferinde İlahiyat Fakültelerinin bu atmosferden uzak kalması ve etkilenmemesi beklenemezdi. Nitekim bugün ilahiyat Fakültelerinde akademik alanda çalışmak isteyen öğrencilerin temel İslam bilimlerinden daha çok din bilimleri alanını tercih etmeleri bu duruma çarpıcı örnektir. Tam da bu nedenle hem öğretim elemanı hem de öğrencilerimiz mesleki dil olan Arapçadan çok popüler dil olan İngilizceye yönelmektedir. Bu noktaya gelinmesinde maddi ve psikolojik imkanların ve engellerin rolünün bulunduğunu da unutmamak gerekir. Batıya yönelik imkanlar sunulurken İslam dünyası ve doğuya yönelik sürekli engeller çıkarılmıştır. 28 Şubat sürecinde bu anlayış adeta tavan yapmıştır. Bu süreçte İslam dünyasında eğitim gören birçok vatandaşın diplomaları yok sayılmıştır. Yukarıdaki hedef doğrultusunda eğitim alanında Avrupa ile olan entegrasyon söz konusu iken İslam dünyası bunun dışında bırakılmıştır. Erasmus, Bologna ve akreditasyon uygulamalarının avantajının yanında tek yönlü uygulamanın getirdiği dezavantajlı sonuçları olmuştur. Yeni getirilen Mevlana Programı ile öğrenciler için İslam dünyası ve Doğu kapıları aralanmıştır ancak henüz yeterli düzeye gelebilmiş değildir. İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri özelinde düşündüğümüzde aynı entegrasyonun ayrım yapmaksızın bütün İslam dünyasıyla da kurulması bir zarurettir. Bu düşünce, tabi ki dünyadan kopma ve belli bir dar alana sıkışma gibi bir dezavantaja da yol açmamalıdır. Orta yol ve denge mutlaka gözetilmeli ve kurulmalıdır.</p>



<p>Bugün yaşanan bir başka sorun ise İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinde sayısal olarak öğrenci fazlalığı ve öğretim üyesi yetersizliğidir. Eğitimin kalitesi, öğretim elemanıyla öğrencinin sıkı iletişimiyle gerçekleşir ve başarıya ulaşır. Son derece kalabalık sınıflarda derslerin adeta konferansa dönüşmesi, bu iletişimi ve etkileşimi büyük ölçüde azaltmaktadır. Uygulamanın öncelikli olması dolayısıyla sınırlı sayıda öğrenciyle yapılması adeta zorunluluk arz eden Kur’an-ı Kerim ve dil eğitimi dahi kalabalık sınıflarda yapılmak durumunda kalınmaktadır. Bu durum kaliteyi doğrudan etkilemekte ve bunun da Milli Eğitim Bakanlığına ve Diyanet İşleri Başkanlığına personel noktasında doğrudan yansımaları olmaktadır. İlahiyat Fakültelerinin ivedilikle öğretim elemanı eksiği giderilerek ve öğrenci sayısı makul düzeye çekilerek kaliteye odaklı bir eğitim ve öğretime kavuşturulması artık bir zorunluluk arz etmektedir.</p>



<p><strong>TEPKİSELLİKLER ve SONUÇLAR</strong></p>



<p>Biraz incelediğimizde görürüz ki, birçok alandaki politikalarımız gibi eğitim alanındaki politikalarımızı da tepkilerimiz belirlemiştir. Eskiye ve Osmanlıya olan tepkimiz Medreseleri kapatmaya, dindarlığa olan tepkimiz İlahiyat dahil tüm dini kurumların kapısına kilit vurmaya, yeniye olan tepkimiz eski ne varsa kutsamaya, resmi ideolojiye olan tepkimiz onların eliyle gerçekleşen her şeye hatta İlahiyat Fakültelerine ve İmam-Hatip Liselerine bile mesafeli durmaya bizi savurmuştur. Bu yüzden her darbe sonrasında, her iktidar ve zihniyet değişiminde İlahiyat Fakültelerinin programlarına ve İmam-Hatiplerin statülerine şöyle ya da böyle müdahale edilmiştir.</p>



<p>Hala bile selefilik-modernlik, medrese-akademi, ilerici-gerici, bilimci-dinci, millici-evrenselci, eskici-yenici, özgürlükçü-tutucu, akıllı-akılsız ikilemleri arasında sarkaç gibi salınmakta ya da kaygan bir zeminde savrulmaktayız. Artık buna bir dur demeli, Mevlana’nın pergel temsilinde olduğu gibi bir ayağımız sabit bir noktada olmalı. Çünkü pergelin bir ucu sabit bir noktada değilse daire çizemezsiniz. Öyleyse hakka ve hakikate odaklı bir sabiteyle dengeli ve sürdürülebilir bir değişimi yakalamak ve hayata geçirmekten başka çaremiz yoktur. Bilinmelidir ki, hayatta süreklilik içinde değişim esastır. Geleneği bulunmayan bir eğitimin geleceğinden söz edilemez. Değişime kapalı bir eğitim de kısırlıktan kurtulamaz, kendi kabuğuna hapsolur, zaman içinde kendini içten çürütür ve tüketir.</p>



<p>Sözün özü, artık kurumsal görünürlüğü ve yeterliliği olmayan yapılarla İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerini kıyaslamayı terk etmeli; akıllı-akılsız ilahiyat gibi yakışıksız, ayrıştırıcı ve ötekileştirici tanımlamalardan uzak durmalı; İlahiyatları baypas etmeyi amaçlayan İlitam fırsatçılığını pekiştirecek söylemlerden ve eylemlerden de kaçınılmalıdır. Şunu bilelim ki dinî yüksek eğitim alanında hali hazırda İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerinden başka bir imkân elimizde bulunmamaktadır. Bu imkânın iyi kullanılması ve geliştirilmesi yönünde cesur adımlar atılmasından başka çıkış yolumuz da yoktur. Aksi takdirde, 1914’de Ulum-i Şeriyye Şubesinin kapatılması, 1924’te Medreselerin kapatılması, 1933’de İlahiyat Fakültesi dahil bütün dini eğitim kurumların kapısına kilit vurulması, 28 Şubat Sürecinde orta ve yüksek dini eğitim kurumlarının tırpanlanması gibi gelişmeleri sürekli yaşarız ve yine sürekli sıfır noktasından başlamak zorunda kalırız. Bizim oğlan bina okur döner tekrar tekrar okur, gidebildiği mesafe de ancak bir arpa boyu yol olur.</p>



<p>Devam edecek inşallah…</p>



<p>15 Aralık 2020 / 30 Rebiülahir 1442</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ve-islami-ilimler-fakultelerinin-120-yili-iii-ilahiyat-programlari-kaygilar-sorunlar-ve-tepkisellikler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Öztürk Vesilesiyle…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mustafa-ozturk-vesilesiyle/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mustafa-ozturk-vesilesiyle/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2020 06:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16310</guid>

					<description><![CDATA[Rabbim hidayet nasip eylesin. O bir yana ilahiyatçılar hakkında bir hususa dikkat çekmek isterim. Mustafa Öztürk ve onun gibiler ilahiyatçıların itibarını maalesef zedeliyorlar. (Şunu da söyleyeyim: Bu gibilerin bu durum umurlarında bile değil, onların umurlarında olan düşünceyi -nasıl olursa olsun- ifade etme özgürlüğüdür) Dün bu görevi Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz üstlenmişti. Yazık! Mustafa Öztürk&#8217;ün yolu da onlarla kesişti. Alarm zili çalıyor: İlahiyatlarda onun gibilerin sayısı gittikçe artıyor. Şu anda sayıları az belki ama artış bir gerçek. Aşağıda bir kitaptan bir sayfa paylaştım. Bunu bir WhatsApp grubunda paylaştığımda bana şöyle tepki verdiler: Olmaz böyle şey, ilahiyatlarda böyle şey olmaz, yazar yalan söylüyor. Mustafa Öztürk&#8217;ün söylediklerini hesaba katarak siz karar verin, ilahiyatlarda böyle şeyler olur mu olmaz mı diye… Dün bu tip şeyler belki çok çok nadir olurdu ancak şimdi vak&#8217;ayı adiyeden olmaya aday… Biz ilahiyatçılar içerisinde şu tür görüşler de var ancak henüz piyasaya çıkmadılar, şimdiden haber edeyim: Peygamberimize çok rahat Muhammed diye hitap edilebilir, ancak Resulullah Nebiyullah, Hz. Peygamber demek daha şıktır. (Bunu Hilal TV bir ara yapmış, çok tepki almıştı) Hz Peygamber namaz vakitlerini iş vakitlerine göre ayarlamıştır. Dolayısıyla bugün de namaz vakitleri iş vakitlerine göre ayarlanabilir. Sabah işe gitmeden önce bir vakit akşam işten dönuldugunde bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Rabbim hidayet nasip eylesin. O bir yana ilahiyatçılar hakkında bir hususa dikkat çekmek isterim. Mustafa Öztürk ve onun gibiler ilahiyatçıların itibarını maalesef zedeliyorlar. (Şunu da söyleyeyim: Bu gibilerin bu durum umurlarında bile değil, onların umurlarında olan düşünceyi -nasıl olursa olsun- ifade etme özgürlüğüdür) Dün bu görevi Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz üstlenmişti. Yazık! Mustafa Öztürk&#8217;ün yolu da onlarla kesişti. Alarm zili çalıyor: İlahiyatlarda onun gibilerin sayısı gittikçe artıyor. Şu anda sayıları az belki ama artış bir gerçek. Aşağıda bir kitaptan bir sayfa paylaştım. Bunu bir WhatsApp grubunda paylaştığımda bana şöyle tepki verdiler: Olmaz böyle şey, ilahiyatlarda böyle şey olmaz, yazar yalan söylüyor. Mustafa Öztürk&#8217;ün söylediklerini hesaba katarak siz karar verin, ilahiyatlarda böyle şeyler olur mu olmaz mı diye… Dün bu tip şeyler belki çok çok nadir olurdu ancak şimdi vak&#8217;ayı adiyeden olmaya aday… Biz ilahiyatçılar içerisinde şu tür görüşler de var ancak henüz piyasaya çıkmadılar, şimdiden haber edeyim:</p>



<p>Peygamberimize çok rahat Muhammed diye hitap edilebilir, ancak Resulullah Nebiyullah, Hz. Peygamber demek daha şıktır. (Bunu Hilal TV bir ara yapmış, çok tepki almıştı)</p>



<p>Hz Peygamber namaz vakitlerini iş vakitlerine göre ayarlamıştır. Dolayısıyla bugün de namaz vakitleri iş vakitlerine göre ayarlanabilir. Sabah işe gitmeden önce bir vakit akşam işten dönuldugunde bir vakit olmak üzere iki vakit namaz kılınabilir.</p>



<p>Bakalım aklımızı başımıza ne zaman alacağız… Her şeye rağmen bu tip insanların hezeyanları karşısında sükunetimizi korumalı, tepki vermeli ama taşkınlık yapmamalıyız. Ve son olarak fikir sapkın olsa dahi ona fikirle cevap vermeliyiz.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="768" height="1024" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/12/WhatsApp-Image-2020-12-02-at-19.59.57-768x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-16311" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/12/WhatsApp-Image-2020-12-02-at-19.59.57-768x1024.jpeg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/12/WhatsApp-Image-2020-12-02-at-19.59.57-225x300.jpeg 225w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/12/WhatsApp-Image-2020-12-02-at-19.59.57-1152x1536.jpeg 1152w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/12/WhatsApp-Image-2020-12-02-at-19.59.57.jpeg 1200w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mustafa-ozturk-vesilesiyle/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefe İlahiyatçının Ne İşine Yarar?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/15169/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/15169/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İlhan KUTLUER]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Jul 2020 08:27:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15169</guid>

					<description><![CDATA[Felsefe olmalı mı, olmamalı mı?”Felsefe, ilahiyatçının ne işine yarar? Kutluer, bu sorunun cevabını maddeler halinde şu şekilde açıklar: 1. si…Felsefe, İslam entelektüel geleneğinin marjinal bir olgusu değil, kelam ve tasavvuf ile birlikte mütemmim (tamamlayıcı) cüz’üdür (parçasıdır). Marjinallik vurgusu, bir söylemden ibarettir ve İslam düşünce tarihinde bu söylemi paylaşanlardan bazı önemli simalar, felsefî olduğu açıkça ifade edilmemiş olsa da bir şekilde felsefî fikirlere sahip olmuşlardır. Bir temel felsefeye sahip olmak, felsefe kelimesi kullanıldığında tüyleri diken diken olan entelektüellerin de kaçamayacağı bir durumdur. Bu vesileyle belirtelim ki bir ilahiyat talabesi (öğrencisi) olarak kendi temel felsefemizin ne olduğunu anlamak, ancak felsefe hakkında aydınlanmakla kavranacak bir husustur. 2. si…İslam entelektüel geleneğimizde müslüman filozoflar, felsefeyi “hikmet” ve “ilim” olarak kavrarken bazı din bilginleri (ulema) bunun tam zıddına olarak sapkınlık (ilhad) ve katmerli cehalet (sefeh) olarak tanımlamıştır. Bu aleyhtar nitelemeler, İslam felsefesinin gerçek mahiyeti ve tarihsel başarısı ile kolayca örtüştürülemez. Bu yüzden İslam dünyasındaki o veya bu nispetteki felsefe aleyhtarlığının temel sebepleri üzerinde çalışmayı herkesten önce İlahiyatçı iş edinmelidir. Bu çalışmayı sağduyuyla sürdürmenin en emin yolu, felsefeyi felsefe aleyhtarlarının metinleri üzerinden değil, bizzat filozofların özgün metinleri üzerinden kavramaya çalışmaktır. 3. sü…“el-Felsefe”; İslam entelektüel geleneğinin mütemmim bir cüz’ü olmakla kalmamış, kavramsal, terminolojik, metodolojik ve teorik planda İslam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Felsefe olmalı mı, olmamalı mı?”<br>Felsefe, ilahiyatçının ne işine yarar?</p>



<p>Kutluer, bu sorunun cevabını maddeler halinde şu şekilde açıklar:</p>



<p>1. si…<br>Felsefe, İslam entelektüel geleneğinin marjinal bir olgusu değil, kelam ve tasavvuf ile birlikte mütemmim (tamamlayıcı) cüz’üdür (parçasıdır). Marjinallik vurgusu, bir söylemden ibarettir ve İslam düşünce tarihinde bu söylemi paylaşanlardan bazı önemli simalar, felsefî olduğu açıkça ifade edilmemiş olsa da bir şekilde felsefî fikirlere sahip olmuşlardır. Bir temel felsefeye sahip olmak, felsefe kelimesi kullanıldığında tüyleri diken diken olan entelektüellerin de kaçamayacağı bir durumdur. Bu vesileyle belirtelim ki bir ilahiyat talabesi (öğrencisi) olarak kendi temel felsefemizin ne olduğunu anlamak, ancak felsefe hakkında aydınlanmakla kavranacak bir husustur.</p>



<p>2. si…<br>İslam entelektüel geleneğimizde müslüman filozoflar, felsefeyi “hikmet” ve “ilim” olarak kavrarken bazı din bilginleri (ulema) bunun tam zıddına olarak sapkınlık (ilhad) ve katmerli cehalet (sefeh) olarak tanımlamıştır. Bu aleyhtar nitelemeler, İslam felsefesinin gerçek mahiyeti ve tarihsel başarısı ile kolayca örtüştürülemez. Bu yüzden İslam dünyasındaki o veya bu nispetteki felsefe aleyhtarlığının temel sebepleri üzerinde çalışmayı herkesten önce İlahiyatçı iş edinmelidir. Bu çalışmayı sağduyuyla sürdürmenin en emin yolu, felsefeyi felsefe aleyhtarlarının metinleri üzerinden değil, bizzat filozofların özgün metinleri üzerinden kavramaya çalışmaktır.</p>



<p>3. sü…<br>“el-Felsefe”; İslam entelektüel geleneğinin mütemmim bir cüz’ü olmakla kalmamış, kavramsal, terminolojik, metodolojik ve teorik planda İslam düşüncesinin kurucu etmenlerinden biri olmuştur. Bunu büyük sentezlere ulaşmış ünlü din bilginlerinin eserlerinden felsefî terim, yöntem ve teorik yapıları çıkardığımızda geriye ne kalacağı sorusunu cevaplamakla rahatlıkla anlayabiliriz.</p>



<p>4. sü…<br>Her şey bir yana üretilen felsefî birikim ve ardından gelen özgün çabalar, İslam medeniyetinde bilim geleneğinin kurulmasında başlıca rolü oynamıştır. Açıkçası klasik İslam çağında bilim tasavvurunun gelişimi, İslam filozoflarının çabalarıyla gerçekleşmiştir. Çünkü İslam entelektüel geleneğinde “el-felsefe”nin hakiki işlevi, İslam kültür coğrafyasında bir “bilim” geleneği kurmaktır. Nitekim önceleri bilgi anlamına gelen “el-ilm” teriminin “bilim” anlamına gelmesi, filozofların ilk kez bilim tasnifleri yapması, bilimsel araştırma yöntemleri geliştirmesi ve bizzat bilim üretmesiyle mümkün olmuştur. İslam bilim tarihinin İslam felsefe tarihinden bağımsız biçimde ele alınamıyor olması bunun en temel göstergesidir.</p>



<p>5. si…<br>İlahiyatçı için bundan daha dikkat çekici olanı şudur ki, dinî ilimlerin de konusu (mevzu), temel kavramları (mebadi) ve başlıca problemleriyle (mesail) temel bir ilmî metodolojiye kavuşturulma süreci bu ilimlerin felsefe ve mantık disiplinlerinden alabildiğine istifade edilmesi sayesinde mümkün olmuştur. Kelam ilmi, başından beri felsefî bilgiyle imtizaç ederek (kaynaşarak) kendi gelişimini ortaya koydu. Doktriner tasavvuf metafiziği, felsefî birikime kesinlikle kayıtsız kalamadı. Fıkıh Usulü dahi metodolojik gelişiminde mantık terimlerine başvurmak durumundaydı.</p>



<p>Çünkü Felsefe (ve mantık) tefsir, kelam, tasavvuf ve fıkıh usülü İslam medeniyetinin gelişme süreci içinde son derece karmaşık ve ilk bakışta hemen fark edilmeyen bir ilişkiler kanaviçesi ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir ilahiyatçı için hayati öneme sahip dinî ilimlerin gelişimini izlemek, açıklamak ve yorumlamak çabası daima İslam medeniyetinde ortaya konan felsefî birikimin farkında olmayı zorunlu kılmaktadır. Bir ilahiyatçı, söz gelimi iyi bir kelam tarihçisi olacaksa iyi bir felsefe tarihçisi olmak zorunda olduğunu fark etmelidir.</p>



<p>6. sı…<br>İslam felsefe geleneğinin tarihsel başarısını evrensel anlamıyla iyice kavramak için İslam filozoflarının Latin Ortaçağı’na felsefî ve bilimsel alanda yaptığı derin etkileri de hatırlamak lazımdır. Dünya medeniyet tarihi en kayda değer ikinci tercüme faaliyetini Arapça’dan Latince ve İbranca’ya yaptığı tercümelerle ortaya koymuştur. Batı ve İslam dünyası ilişkilerinin entelektüel tarihini keşfetmek, ilahiyatçı için önemli ise –ki öyledir- İslam filozoflarının Ortaçağdan modern zamanlara uzanan etkilerini bilmek son derece önem taşımaktadır. Çünkü ilahiyatçı için İslam, hem bir din hem de bir medeniyettir.</p>



<p>7. si…<br>Modern zamanlar söz konusu olduğunda felsefenin modern dünyanın inşasında çok önemli roller üstlendiği bilinmektedir. Gerek modern Batı medeniyetinin tarihsel gelişimi gerekse çağdaş durum anlaşılmak zorunda ise -ki ilahiyatçı için bu böyledir- modern felsefe okumaları hayati önem kazanmaktadır. Modern felsefenin ortaya koyduğu birikim ve deneyim çağdaş ilahiyatçının asla kayıtsız kalamayacağı bir literatüre dayanmaktadır. Çünkü bir yandan çağdaş İslam düşüncesinin oluşumu ve gelişimi modern Batı felsefesinden bağımsız gerçekleşmiş değildir; diğer yandan da modern Batı felsefesiyle entelektüel hesaplaşmasını tamamlamadan bir geleceğe sahip olamayacak, kendi özgün tekliflerini modern dünyaya sunamayacaktır.</p>



<p>8. si…<br>Bütün bu tarihsel diyalektiğin ötesinde genel bir felsefe birikimi ve deneyimine sahip olmak çağdaş Müslüman aklının eleştirisi ve yeniden teşekkülü açısından Müslüman mütefekkiri çok donanımlı bir konuma taşıyacaktır. Çünkü felsefe tahsili; dinî olanları da dâhil, kullandığımız kavramların analizi ve ulaştığımız sentezlerin eleştirisi açısından muhtaç olduğumuz apaçıklık, zihinsel uyanıklık, alternatif düşünme ve yeni temellendirme yöntemlerine ulaşmamızı kolaylaştıracaktır. Günümüzde aklı başında olan hiç kimse çağdaş bilim, din, dil, tarih, ahlak veya siyaset felsefeleri çalışmaksızın çağdaş İslam düşüncesinin sağlıklı yeniden teşekkülü çabalarının hedefine varabileceğini rahatlıkla ileri süremez.</p>



<p>9. su…<br>İlahiyatçı kendi meseleleri üzerinde çalışmak için felsefe tarihi bilmenin ve sistematik felsefe problemleri konusunda aydınlanmanın -ciddî bir deneyim kazanmadan kolayca fark edilemeyecek- zihinsel imkânlara kavuşmak anlamına geldiğini bilmelidir. Böyle yaparak ilahiyatçı hangi din ve medeniyet coğrafyasına mensup olursa olsun, insanlığın en zeki çocuklarının top yekûn mensup olduğu idealar dünyasındaki diyalog ve tartışmaların tanığı olacak; belki de bu dünyanın etkili bir vatandaşı olmayı başararak felsefenin diliyle insanlığa seslenme imkânını elde edecektir.</p>



<p>Kısacası felsefe; bilim, sanat ve teoloji gibi entelektüel bir imkândır. Zihnî ve ilmî gelişimini ciddiye alan her insan gibi ilahiyatçı da, bu imkân âlemine nüfuz etmek ödeviyle mükelleftir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/15169/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İslâmilik İndeksi” Ne Kadar İslâmî?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksi-ne-kadar-islami/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksi-ne-kadar-islami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 06:25:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İslamilik İndeksi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2475</guid>

					<description><![CDATA[İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, yarattığı etkinin de katkısıyla olsa gerek sonraki yıllarda bir web sitesiyle kurumsallaşma yoluna gitmiş, 2015 yılından itibaren her yıl İslâmilik İndeksi yayımlayarak küresel bir “projeye” dönüşmüştür. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu “İndeks”in adını daha ziyade duyacağız. İslâmilik İndeksi Nedir? 2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari, uluslararası akademik bir dergi olan Global Economy Journal’de, “Ekonomik İslâmilik İndeksi” (An Economic Islamicity Index) ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” (How Islamic are Islamic Countries?) başlıklı iki makale yayımladılar. Yazarlar, “İslâmilik İndeksi” diye belirledikleri kıstaslara göre Müslüman-gayrimüslim toplam 208 ülkeyi değerlendirerek sıralandırmış. Verilerden elde edilen sonuçlara göre sırasıyla “Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda, İzlanda, Finlandiya, Danimarka, Kanada, İngiltere, Avustralya, Hollanda” gibi daha ziyade Batılı ve refah düzeyi yüksek ülkeler, İslâmî ölçüleri gerçekleştiren ilk 10 ülke olmuş. Müslüman ülkelerden Malezya 38, Kuveyt 48, Bahreyn 64, Brunei 65, Uganda 73, İran ise 163. sırada kendine yer bulabilmiş. Türkiye, Maldivler’den hemen önce 103 ve Suudi Arabistan da 131. sıraya yerleştirilmiş. Meselâ Amerika 25, Yunanistan 46, Bulgaristan 57, İsrail 60. sıraya yerleşerek Türkiye’yi, Müslümanlıkta katbekat geride bırakmışlar. 2015, 2016 ve 2017 yıllarında tekrarlanan indekslerde bazı sıralamalar değişmiş fakat ana tablo değişmemiş; çoğunlukla Müslüman olmayan Batılı ülkeler ön &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, yarattığı etkinin de katkısıyla olsa gerek sonraki yıllarda bir web sitesiyle kurumsallaşma yoluna gitmiş, 2015 yılından itibaren her yıl İslâmilik İndeksi yayımlayarak küresel bir “projeye” dönüşmüştür. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu “İndeks”in adını daha ziyade duyacağız.</strong></p>
<p><strong>İslâmilik İndeksi Nedir?</strong></p>
<p>2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari, uluslararası akademik bir dergi olan <em>Global Economy Journal</em>’de, “Ekonomik İslâmilik İndeksi” (An Economic Islamicity Index) ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” (How Islamic are Islamic Countries?) başlıklı iki makale yayımladılar. Yazarlar, “İslâmilik İndeksi” diye belirledikleri kıstaslara göre Müslüman-gayrimüslim toplam 208 ülkeyi değerlendirerek sıralandırmış.</p>
<p>Verilerden elde edilen sonuçlara göre sırasıyla “Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda, İzlanda, Finlandiya, Danimarka, Kanada, İngiltere, Avustralya, Hollanda” gibi daha ziyade Batılı ve refah düzeyi yüksek ülkeler, İslâmî ölçüleri gerçekleştiren ilk 10 ülke olmuş. Müslüman ülkelerden Malezya 38, Kuveyt 48, Bahreyn 64, Brunei 65, Uganda 73, İran ise 163. sırada kendine yer bulabilmiş. Türkiye, Maldivler’den hemen önce 103 ve Suudi Arabistan da 131. sıraya yerleştirilmiş. Meselâ Amerika 25, Yunanistan 46, Bulgaristan 57, İsrail 60. sıraya yerleşerek Türkiye’yi, Müslümanlıkta katbekat geride bırakmışlar. 2015, 2016 ve 2017 yıllarında tekrarlanan indekslerde bazı sıralamalar değişmiş fakat ana tablo değişmemiş; çoğunlukla Müslüman olmayan Batılı ülkeler ön sıralarda ve Müslüman kabul edilen ülkeler gerilerde yer almış.</p>
<p>Yazarlar, “doğrudan Kur’an’a müracaat” yöntemine göre yaptıkları çalışma neticesinde İslâm’ın, ahlaki değerleri temel alan, eşitliğe dayalı liberal bir sistem öngördüğü sonucuna ulaşmış. Buna göre İslâmî öğreti, “iktisadi adalet ve sürdürülebilir büyüme, yaygın refah ve istihdam” gibi temel ilkelere dayandırılır. Bu ilkelerden hareketle “toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsatlar, adalet, mülkiyet haklarının korunması, çalışmak isteyen herkese istihdam imkânlarının oluşturulması, eşit eğitim hakkının temini, yoksulluğun önlenmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması, vergilerin verimli kullanılması, tabii kaynakların ölçülü kullanılması, yolsuzluğun önlenmesi” gibi 12 adet iktisadi kıstas belirlenmiş. İlaveten benzer şekilde, “Kanuni ve idari, insani ve siyasi haklar, uluslararası ilişkiler” gibi ana başlıklar altında da benzer değerlendirme ölçütleri geliştirmişler. Sonuç itibariyle yazarlar, hâlihazırda yürürlükte olan Batı merkezli hâkim küresel medeniyetin “gelişmiş ekonominin göstergeleri” olarak sunduğu ölçüler ile diğer siyasi ve hukuki değerleri Kur’an-ı Kerim’in iktisadî ve idari ilkeleri diye takdim etmiş. Görünüşe göre, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun bütün ülkelerin, ancak bu “İslâmî” ilkelerle ilerleyebileceği iddiasındalar. Müslüman ülkelerin temel sorununun bahsi geçen prensiplerden uzaklaşmak olduğu tespitini yapan yazarlar, Batı’nın başarıyla uyguladığı bahsi geçen ilke ve kıstaslar yerine getirildiğinde onların da hem gelişeceklerini hem de Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmiş ve İslâm’ın gereklerini yerine getirmiş olacaklarını ihsas ediyor.</p>
<p>İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, yarattığı etkinin de katkısıyla olsa gerek sonraki yıllarda bir web sitesiyle (http://islamicity-index.org/wp/) kurumsallaşma yoluna gitmiş, 2015 yılından itibaren her yıl İslâmilik İndeksi yayımlayarak küresel bir “projeye” dönüşmüştür. Ayrıca Kur’an’ın öğretilerini daha iyi anlayıp Müslüman toplumlarda “Barışçı Reformları” desteklemek ve indeks çalışmalarını finanse etmek gibi amaçlarla ABD merkezli, vergiden muaf, gerek Müslüman gerekse gayrimüslim olsun ahlaklı insanlardan maddi destek temin etmek üzere, Müslüman ülkelerde de temsilcileri bulunan “İslâmilik Vakfı”nı kurmuşlar. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu “İndeks”in adını daha ziyade duyacağız. Söz konusu indeks verileri birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir karşılık bulmuş ve referans kaynağı haline gelmiştir. Giderek artan bir yoğunlukta siyasette, basın yayın organlarında, sosyal medyada hemen her kesimden insanın bu indekse alaka gösterdiklerine, akabinde buradan hareketle Müslümanlara eleştiri yönelttiklerine ve istikamet tayin ettiklerine şahit oluyoruz. Mesela bir partinin genel başkanı konuşmasında, şu değerlendirmede bulunuyor:</p>
<p><em>“208 ülkede İslâmilik araştırması yapılıyor. Araştırmayı yapanlar iki Müslüman bilim insanı… Araştırmayı, İslam’ın birincil kaynaklarından yola çıkarak belli ilkeleri tespit ederek yapıyorlar. Türkiye 103. sırada. İran 160. Suudi Arabistan 130. sırada. Elimizi vicdanımıza koyup düşünelim. Neden Türkiye bu halde? Neden gerçeklerin üstüne daha kararlı bir şekilde yürümüyoruz.”</em></p>
<p>Yine “İslâmcı” bir köşe yazarının bu indeks hakkındaki bazı değerlendirmeleri şöyle:</p>
<p><em>“Washington deyince yadırgamayalım. İşin ilmi ciddiyeti olduğu gibi, çalışmayı icra edenler Müslüman ekonomistler… Bizim dünyamızın işçi hakları, iş güvenliği, adalet, teşebbüs özgürlüğü, fırsat eşitliği, dürüstlük, ahlak&#8230; gibi konularda çok özensiz, çok savruk olduğunu görmek için derin analizlere lüzum yok. Perişanlığımız paçamızdan akıyor. Belki Müslümanlığımız lafta, söylemde, hamasette kalıyor. Kur’an-ı Kerim’de okuduğumuz, Peygamberimiz’in hayatında gördüğümüz hassasiyetleri işlerimize yansıtamıyoruz.”</em></p>
<p>Elbette bu misaller arttırılabilir. İşte küresel bir projeye dönüşen “İndeks”in yurtdışında ve içinde, özellikle muhafazakâr camiada eleştirilmesi bir yana gördüğü hüsnü kabul bizi, “İslâmilik İndeksi ne kadar İslâmî?” (How Islamic is Islamicity Index?) sorusunu sormaya sevk etmiştir.</p>
<p><strong>İslâmilik İndeksi’nin Sahipleri Kimdir, Gayeleri Nedir?</strong></p>
<p>Makalenin yazarlarından biri olan İran doğumlu Hüseyin Askeri (Hossein Askari) eğitimini ABD’de almış, iki buçuk yıl Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nda çalışmış, Suudi Arabistan Finans Bakanı’na özel danışmanlık yapmış ve özellikle Suud yönetimi ile IMF arasındaki ilişkilerin şekillendirilmesinde ön plana çıkan bir isim olmuştur. Çalışmaları Orta Doğu ekonomisi ve finansı, uluslararası ticaret ve finans, petrol ekonomisi, ekonomik yaptırımlar gibi alanlarda yoğunlaşmıştır.</p>
<p>Makalenin diğer yazarı, George Washington (GW) Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan, Fulbright Kıdemli Araştırmacısı olan Scheherazade S. Rehman’ın, Avrupa Birliği (AB) Araştırma Merkezi’nde GW direktörlüğünde, Uluslararası Ticaret ve Finansman Birliği Yönetim Kurulu’nda da görevleri bulunuyor. Dr. Rehman’ın kariyerinde, Bahreyn’de döviz ve para piyasası tüccarlığı, Orta Doğu finansal sektörü ve yatırım yönetiminde uzmanlaşmış olan International Consultants Group’un Kıdemli ortaklığı, Senior Research Fulbright Ödülü, GW Uluslararası İşletme Öğretim Ödülü, GW Lisansüstü Eğitimi Ödülü, Üniversite Yılın Kadın Ödülü gibi daha birçok başarısı var. Her iki yazar da George Washington Üniversitesi’nde çalışıyor.</p>
<p>Küresel ekonomi ve finans sisteminin tam da merkezinde bulunan bu iki isim, kurumsallaştırdıkları “İslâmilik İndeksi” sitesinde, misyonlarını özetle şöyle tanımlıyorlar:</p>
<p>Müslüman ülkelerde bilhassa ekonomi ve finans alanında etkili kurumları cesaretlendirerek barışçıl bir reformun önünü açmak, Müslüman toplumlarının kendi kaderine sahip çıkmak sûretiyle, yönetimlerini değişime zorlayarak (küresel sisteme uyum) yönünde kurumlar ve politikalar geliştirmeye teşvik etmek.</p>
<p>Yazarlara göre bu değişim ve reform için de İslâm’ı, din adamlarının ve sultanların tasallutundan kurtarmak ve Müslümanlarla Kur’an arasındaki engelleri kaldırmak gerekir. Zira onlara göre, İslâm’ın anlam ve yorumunu tekellerine alan din adamları ve yöneticiler, Hz. Peygamber’in ölümünden hemen sonra dini istismar ederek tahrif etmişler ve nihayetinde günümüzde terör üreten, insanlığı bölen, Müslümanı Müslümana, Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı kışkırtan katı İslâmî anlayışları ortaya çıkarmışlardır. İşte bu anlayış bütün ilahi dinlerin özünü teşkil eden “insanlığın kardeşliği” ideali önünde engel oluşturmaktadır.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere yazarlar, modern dönemde revaç bulan “doğrudan Kur’an’a müracaat etme” söylemini de kullanarak İslâm’da “barışçıl bir reformu” hedeflemektedir. Müslümanların zihni olarak küresel sistemin felsefi zeminine ve ideallerine uyumlu hale getirilmesiyle, hâlihazırda insanlığın önündeki tek hakiki kurtuluş seçeneği olan İslâm’ın komünist, feminist, çevreci vs. hareketler gibi modern zeminde türemiş sıradan bir muhalefet hareketine dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Bu indeksin tam da bu manada Müslüman toplumlara yönelik bir algı ve toplum mühendisliği olduğu anlaşılmaktadır. Zaten İslâmilik İndeksi’nin mucitlerinin biyografilerine ve edindikleri misyona baktığımızda karşımıza, vakayı nesnel olarak inceleme kaygısı taşıyan bilim insanı portresinden ziyade, hâkim sistemin merkezinden Müslümanlara yön vermek üzere vazifelendirilmiş bir ideolog veya misyoner tipiyle karşılaşıyoruz.</p>
<p><strong>İndeks Ne Kadar İslâmî ve Bilimseldir?</strong></p>
<p>Bilimsel olarak tanımlanan bu çalışmanın her biri şaibeli ve sübjektif olan üç aşaması bulunmaktadır: 1. Kur’an-ı Kerim’den hareketle İslâmî ilkelerin belirlenmesi ve buna göre İslâmilik İndeksi’nin oluşturulması. 2. İslâm ülkeleri diye tanımlanan ülkelerin belirlenmesi. 3. Tayin edilen kıstasların bu ülkelerde hangi ölçüde bulunduğunun tespiti.</p>
<p>Her şeyden evvel yazarların otobiyografilerine göz atıldığında hem konumlandıkları yer hem aldıkları eğitim hem de uzmanlık alanları itibariyle şer’î kaynaklardan İslâm’ın temel ilkelerini sıhhatli olarak tespit edecek ehliyete sahip olmadıkları anlaşılıyor. Kaldı ki serbest (görünümlü) piyasa ekonomisinin ilkelerini, neredeyse aynısıyla İslâmî iktisadın ilkeleri diye takdim etmeleri de zaten bu yargımızın isabetine işaret ediyor. Herhangi bir amelin İslâmî olarak addedilebilmesi için her şeyden evvel o amelin sahibinin Müslüman olması gereklidir. Yani hiçbir amel, sahibinin imanından, niyetinden ve dininden ayrı olarak değerlendirilemez. Sahih bir imana sahip olmayan kimsenin şeklen iyi görünen amellerinin dünyada bir karşılığı olsa da Allah katında ve ahirette bir kıymeti yoktur ve sahibini azaptan kurtarmaz. Bu sebeple iman sahibi olan Müslüman, tüm noksanlıklarına rağmen cennete adaydır. Fakat gayrimüslim bütün dünyevi başarılarına rağmen hüsrandadır. Ebedi kurtuluş yalnızca “iman ettikleri halde sâlih amel işleyenler” içindir.</p>
<p>Buna göre, eğer bir İslâmilik İndeksi hazırlanacaksa bunun birinci kademesi tevhid esası üzerine kurulu İslâm’ın iman esaslarından, ikinci kademesi samimiyet esasına dayalı temel ibadetlerden, üçüncü aşaması ise ahlaki, hukuki ve siyasi değerlerden oluşmalıdır. Bu indeksin isabetli bir sonuç vermesi ise bir önceki kademenin asgari gereklerini yerine getirenlerin ancak sonraki aşamaya geçebilmesiyle mümkün olacaktır. Meselâ kelime-i şehadet getirmeyen hiçbir şahıs, mümin tarafından İslâm’ın gereklerine göre organize edilmeyen hiçbir kurum veya ülkenin, İslâmilik İndeksi’ne adaylığı söz konusu olamayacaktır.</p>
<p>Öte yandan “İslâm ülkeleri” olarak takdim edilen ülkelerin kahir ekseriyetinin, son iki yüzyıl içinde Batı’nın işgaline uğradığı, dillerinin, kültürlerinin tahrip edilerek yerine Batı menşeli seküler eğitim sistemleri ve değerlerin ikame edildiği, sömürgeleştirildiği bilinmektedir. İndekste üst sıralarda yer alan Batılı devletlerin bu ülkelerdeki fiilî işgallerine son verirken kendi menfaatlerini gözetecek yönetimler oluşturduğu, Müslüman halkın yönetimde söz sahibi olmaması için her türlü tedbiri aldığı, Mısır örneğinde olduğu gibi aksi durumda siyasi entrikaları ve askeri müdahaleleri desteklediği de bilinmektedir. Öyle ise son yüzyılda bu toplumlardaki veya ülkelerdeki çok yönlü yozlaşmanın ve başarısızlığın sorumlusu İslâm mıdır, yoksa bizzat Batı’nın kendisi midir? Adı geçen Müslüman ülkelerin birçoğu seküler liderler ve laik kanunlar tarafından idare edilmesine rağmen durumun böyle olması, şuursuz bir Batılılaşmanın, Müslüman toplumlar için bir çare olmadığının göstergesi değil midir?</p>
<p>Ayrıca bin yıldır İbrahim Milletinin, Müslümanlığın omurgasını teşkil eden Selçuklu-Osmanlı mirasının varisi konumunda olan, hâkim sistemin bütün operasyonlarına rağmen bütünüyle bertaraf edilemeyen, Müslümanların tek umudu ve imkânı olduğu, ister Müslim ister gayrimüslim olsun, herkes tarafından kabul edilen, mültecilerin ve mazlumların sığınağı olan, insani yardımlarda en zengin ülkeleri geride bırakıp ilk sıraya yerleşen Türkiye’nin İslâmilik’te, ülke olarak bile anılmaya değmeyecek birçok ülkeden sonra 103. sırada gösterilmesi de ancak bilim ve istatistiğin suiistimali ile yürütülebilecek bir algı operasyonu olabilir.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu “İndeks”in, bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir husustur. Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızda zuhur eden Batı’ya karşı hayranlık ve aşağılık duygusudur. Meselâ Ziya Paşa, Batı seyahatinden sonra <em>“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâm-ı bütün viraneler gördüm”</em> demiştir. Mehmet Akif, Berlin’den döndüğünde oldukça meşhur olan şu sözü söylediği rivayet edilir:</p>
<p><em>“İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi.”</em></p>
<p>Elbette Ziya Paşa veya Mehmet Akif’in bu ifadeleri tevil edilebilir. Fakat modern dönemde bu ifadelerin kullanıldığı bağlam ile bu ve benzeri ifadelerden hareketle gittikçe revaç bulan bu söylemin bizim hâletiruhiyemizin bir yansıması olduğu açıktır. Tam bu bağlamda “İslâmîlik İndeksi” web sitesinin parola olarak Muhammed Abduh’un, <em>“Batı’ya gittim, İslâm’ı gördüm fakat Müslümanlar yoktu / Doğu’ya gittim Müslümanları gördüm fakat İslâm yoktu”</em> sözünün kullanılması ne kadar dikkat çekicidir. İslâm ile Müslümanı bu derece birbirinden ayıran, Müslümanın olmadığı yerde İslâm’ı arayacak kadar zihnî parçalanmışlığa uğrayan, Müslümanı, İslâm kültür ve geleneğini tenkit ederken gayrimüslimi ve Batı’yı tebcil ederek “doğrudan Kur’an’a dönüşü” savunan, Abduh’un öncülerinden olduğu bu ihyacı söylemin aslında neyi ihya, neyi imha etmek üzere iş gördüğü de ayrıca tartışılması gereken bir meseledir.</p>
<p>Hâlbuki 16. yüzyılın başlarında, Karacaoğlan şöyle diyordu:</p>
<p><em>“İndim seyrân ettim Frengistan’ı / İlleri var, bizim illere benzemez. / … / dilleri var, bizim dile benzemez./ … / Dinleri var bizim din’e benzemez. / Akılları yoktur, küfre uyarlar.”</em></p>
<p>İşte bu ifadeler tam da Müslümanın gayrimüslim karşısındaki hâletiruhiyesini tarif eden şu ayeti kerimenin ihsas ettirdiği tavırdır:</p>
<p><em>“İnkâr edenlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaşması sakın seni aldatmasın; az bir faydalanmadan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır!..”</em> (Âl-i İmrân 3/196, 197)</p>
<p>Modern dönemde Müslüman toplumlardaki çok yönlü yozlaşmanın ve sefaletin sebebi, öncelikle Müslümanların Batı’nın son yüzyıllarda gerçekleştirdiği atılım ve değişimler karşısında yaşadığı itikadi, zihni, ahlaki, tarihi ve kültürel parçalanma ve buhrandır. Aslında Batı’nın, Müslümanlar üzerindeki tahakkümünün, güç ve kudretinin sebebi de maddi ve teknolojik üstünlüğünden evvel yine Müslümanların bahsi geçen zaaflarıdır. Müslüman toplumların kendilerine mahsus tarihi, dini iddia ve davalarından vazgeçerek bütünüyle Batı merkezli küresel sisteme entegre olacak şekilde dönüşmesi, gerçekçi bir çözüm olarak görünse de hakiki bir çözüm değildir. Bu durumun, Müslümanım diyenlerin dünyadaki sefaletine ebedî olan ahiret hüsranını da ilave etmekten başka sonucu olmayacaktır.</p>
<p>Sonuç olarak kanaatimiz odur ki adı geçen İndeks, kimlik olarak Müslüman isimlere ait olsa da İslâmî bir zihniyetin ürünü değildir. Bu “İndeks/gösterge” ancak kendisine hakiki bir kıymet atfederek bu istikamette Müslüman toplumlara istikamet vermeye çalışan kimsenin, eğer bilinçli ise düştüğü ihanetin, değilse gafletin derekesini gösterir.</p>
<p>Doçent Doktor Muhammet Altaytaş Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islamilik-indeksi-ne-kadar-islami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyat Öğretiminin Yeniden Yapılandırılması Sorunu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ogretiminin-yeniden-yapilandirilmasi-sorunu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ogretiminin-yeniden-yapilandirilmasi-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2019 10:22:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[sönmez kutlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9928</guid>

					<description><![CDATA[Üniversiteler, siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimin, bilimsel bilgiye dayalı olarak istikrarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi hususunda en önemli dinamiklerden birisidir. Bu kurumlar yoluyla bilimsel bilgi yaygınlaşarak kültür haline getirilebilir ve kültür de kendisini evrensel kalıplar içerisinde bu kurumlar yoluyla ifade edebilir. Evrensel eğitim, merkeziyetçilikten, gelenekçilikten ve tek tip eğitim vermekten uzak durarak ilgi alanlarını, metot ve yöntemlerini çeşitlendirmek suretiyle yereli evrensele taşımayı amaç edinir. Üniversite, bilimsel bilgiyi üreten, öğreten ve yaygınlaştıran ve aynı zamanda teknik veya mesleki eğitim veren kurumlardır. “Araştırma ve eğitim birliğine dayanan geleneksel üniversite anlayışı”, son zamanlarda yeni ve özgün bilgi üretimine ve bilimsel araştırmalara dayalı eğitim verme yerine, teknik ve mesleki eğitime ağırlık vermeye, ulus devlet üniversitelerinden ticarî amaçlı bilgi üreten özel üniversitelere, sosyal bilimlerden çok tıp ve teknik bilimlere doğru bir yönelme söz konusudur. Modern dönemde Üniversitenin temel misyonu, sosyal devlet anlayışı ve liberal demokrasinin gelişmesi ve meşrulaştırılması için edebiyat, felsefe, tarih, sanat ve hukuk-siyaset merkezli sosyal bilimlerin ürettiği bilimsel bilgiyle toplumu aydınlatma ve ulus kimliğini güçlendirmek olarak şekillenmişti. Son zamanlarda ulus devlet ülküsünün zayıflamasıyla birlikte özel ve sivil üniversite anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Böylece modern üniversiteyi belirleyen en önemli özelliklerden birisi bilimsel eleştiri ve özerkliktir. Yüksek öğretimin içerik ve amaçları, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üniversiteler, siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimin, bilimsel bilgiye dayalı olarak istikrarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi hususunda en önemli dinamiklerden birisidir. Bu kurumlar yoluyla bilimsel bilgi yaygınlaşarak kültür haline getirilebilir ve kültür de kendisini evrensel kalıplar içerisinde bu kurumlar yoluyla ifade edebilir. Evrensel eğitim, merkeziyetçilikten, gelenekçilikten ve tek tip eğitim vermekten uzak durarak ilgi alanlarını, metot ve yöntemlerini çeşitlendirmek suretiyle yereli evrensele taşımayı amaç edinir. Üniversite, bilimsel bilgiyi üreten, öğreten ve yaygınlaştıran ve aynı zamanda teknik veya mesleki eğitim veren kurumlardır. “Araştırma ve eğitim birliğine dayanan geleneksel üniversite anlayışı”, son zamanlarda yeni ve özgün bilgi üretimine ve bilimsel araştırmalara dayalı eğitim verme yerine, teknik ve mesleki eğitime ağırlık vermeye, ulus devlet üniversitelerinden ticarî amaçlı bilgi üreten özel üniversitelere, sosyal bilimlerden çok tıp ve teknik bilimlere doğru bir yönelme söz konusudur. Modern dönemde Üniversitenin temel misyonu, sosyal devlet anlayışı ve liberal demokrasinin gelişmesi ve meşrulaştırılması için edebiyat, felsefe, tarih, sanat ve hukuk-siyaset merkezli sosyal bilimlerin ürettiği bilimsel bilgiyle toplumu aydınlatma ve ulus kimliğini güçlendirmek olarak şekillenmişti. Son zamanlarda ulus devlet ülküsünün zayıflamasıyla birlikte özel ve sivil üniversite anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Böylece modern üniversiteyi belirleyen en önemli özelliklerden birisi bilimsel eleştiri ve özerkliktir. Yüksek öğretimin içerik ve amaçları, daha önce ulus devletin tekelinde ve onun politikalarıyla belirlenirken, bugün küresel sermayelerin, ticari şirketlerin ve dini-toplumsal yapıların iradesiyle belirlenmektedir. Özellikle Türkiye’de Üniversite anlayışı, toplumsal dönüşümün sağlıklı bir şekilde yürümesinin önündeki engelleri bilimsel bilgi vasıtasıyla kaldırmak yerine, siyasi bir projenin parçası olarak yapılan köklü değişim ve dönüşümlerin haklılaştırılması ve meşrulaştırılması işlevini gördü. Modern dönemde yüksek eğitim ve öğretim anlayışındaki değişim, dönüşüm, kırılma ve savrulmalar, genelde Türkiye’deki Üniversite anlayışını, özelde ise yüksek din eğitim ve öğretimini yürüten ilahiyat anlayışını derinden etkilemeye başladı.[1]<br />
Evrensel düzeyde eğitim ve öğretim yapılandırılırken, fiziki imkanlar, eğitim kadrosu, öğrenci, eğitim programı, paydaşlar başta olmak üzere pek çok boyutun birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Bir ülkede eğitim ve öğretim ilköğretimden yüksek öğretime kadar bu unsurlarıyla bir bütündür; bu genel yapı göz önünde bulundurularak sorunlar sağlıklı bir şekilde teşhis ve tedavi edilebilir. İlahiyat eğitiminin yapılandırılmasının önündeki sorunların tespiti ve çözümünde de bu unsurların birlikte değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan ilahiyat eğitiminin yeniden yapılandırılmasının, Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime kadar büyük bir karmaşanın yaşandığı ve felç olma aşamasına geldiği din eğitim ve öğretiminin yapılandırılması sorunuyla birlikte düşünülmesinde yarar vardır. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı İlköğretim, Ortaöğretim, Okulöncesi eğitimde din eğitimi, İmam-Hatipler, Diyanet kontrolündeki veya ondan bağımsız Kuran Kursları, Diyanet İhtisas Kursları, ilahiyat fakülteleri, İlahiyat Bilimleri Fakültesi, Özel Üniversitelere bağlı ilahiyat fakülteleri, bu fakültelerdeki ilahiyat, uluslararası ilahiyat, Dünya dinleri, yaygın din öğretimi, İngilizce ilahiyat, yüksek lisans ve doktora programları, ilahiyat fakülteleri dışında alternatif medrese eğitimi programları, eğitim fakültelerine verilen din kültürü öğretmenliği, ilahiyat ön lisans ve ilahiyat tamamlama (İLİTAM) programları ve yabancı Üniversitelerle işbirliği sonucunda yurtdışında açılan İslam ilahiyat fakülteleri ile buralarda okutulan akademik ilahiyat, imamlık, manevi bakım rehberliği ve İslam din dersi öğretmenliği programları yüksek din eğitim ve öğretimin altyapısını veya eğitim sonrası istihdam alanlarını ilgilendiren önemli tartışma alanlarıdır. Bunların bir kısmı genel olarak yüksek öğretimin yapılandırılması çerçevesinde çözülebilecek türden sorunlar olmakla beraber, din eğitim ve öğretimi ilköğretimden yüksek öğrenime kadar yasal dayanakları, teşkilat yapısı, fiziki imkanlar, programlar, öğretim kadrosu, öğrenci altyapısı, toplumsal ihtiyaçlar, dini ihtiyaçlar, istihdam alanları, paydaşlarla ilişkiler, dünyadaki konuyla ilgili gelişmeler ve benzeri alanlardaki sorunların tartışmaya açılarak eğitim çıktılarının niteliğini artırmak için öğrenciler ile öğretim üyeleri ve yöneticiler arasındaki ilişki ve rolleri konusunda köklü değişikliklere gidilerek yeniden yapılandırılmalıdır.[2] Böyle bir yapılandırmanın bir çok müstakil sempozyum, eğitim şurası, kongre veya çalıştayın konusu olduğunun farkında birisi olarak, tebliğimde, ilahiyat fakültelerinin programlarının yeniden yapılandırılması ile ilgili bazı önemli sorunlar ve bunlarla ilgili çözüm önerileri üzerinde duracağım. Ancak genelde yüksek öğretimin özelde yüksek din eğitim ve öğretimin yapılandırılmasında Uluslar arası standartlardan özellikle “eğitimde kaliteyi artırmak”, “araştırma ve yeni bilgiye dayalı eğitim-öğretim yapmak”, “insan kaynaklarını geliştirmek”, “öğrencilerin kalitesini artırmak”, “Öğrenci merkezli eğitim ”, “araştırma ve bilimsel yayınlarda kaliteyi artırmak”, “kurumsal yapıda ve yönetimde kaliteyi artırmak”, “kurum kültürünü geliştirmek” ve “eğitim teknolojisinden yararlanmak” gibi uluslar arası standartların temel ilke olarak benimsenmesi şarttır. Ben tebliğimde bunlar üzerinde durmayacağım, ancak bu standartların ilahiyat eğitiminde en az diğer alanlarda olduğu kadar önemli olduğu ve bunların gerçekleştirilmesinin ilahiyat fakültelerinin misyon ve vizyonunun merkezine yerleştirilmesi gerektiğini belirtmekle yetineceğim.<br />
Batı’da ve Doğu’da evrensel eğitimin olmazsa olmaz unsurlarından birisi, yüksek din eğitimi ve öğretimidir. Batı’da bu eğitim devlet üniversitelerine veya kiliselere bağlı teoloji fakülteleri yoluyla verilmektedir. Bu sebeple yüksek öğretimin yapılandırılması, yüksek din eğitimi ve öğretimin görmezden gelinerek yapılamaz. Ancak bu süreçte karar verilmesi ve çözülmesi gereken bazı sorunlar bulunmaktadır: İlahiyat mı İslam ilahiyatı mı? İlahiyat bir meslek mektebi mi yoksa evrensel bilgi üreten bilim müessesesi mi? İlahiyatın çıktısı mütehassıs/din alimi//mütefekkir (akademisyen) mi, mütefennin/ mütedeyyin/daî (ilahiyat teknisyeni) mi? Tektipleştirici program mı Program çeşitliliği mi? Program yapılanması mı Bölüm yapılanması mı?<br />
Zihniyet Kutuplaşması Sorunu<br />
Toplumumuzun son iki-üç asırdan beri yaşadığı değişim ve dönüşümün arkasındaki zihniyet çatışması, Cumhuriyetin ilk yıllarında ilahiyat fakültesinin kurulması, kapatılması, tekrar açılması ve programlarının bir çok kere değiştirilmesi çalışmalarında da kendisini göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. İlahiyat fakültesinin kuruluşunda yaşanan tartışmalar ve sorunlar, bugünkü ilahiyat eğitimine de yansımıştır.<br />
Birinci ve ikinci ilahiyat tecrübesinde, ilahiyat fakültesi, Cumhuriyet’in vazgeçilmezlerinden olan laikliğin meşrulaştırılmasında, modernleşmenin gerçekleştirilmesinde ve tek tip zihniyete mensup insanlar yetiştirilmesinde bir araç olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak ilahiyat fakültesine ilmî zihniyeti temsil etmek, tek umumî bir tahsil müessesesi olmak, mektep ve medrese çatışmasını ortadan kaldırmak gibi görevler verilmişti. Aslında ilahiyattan beklenen bazı görevler, yeni kurulan ulus devletin meşruiyeti ve yapılan inkılapların güçlendirilmesi, dini-politik söylemlerin önünün kesilebilmesi ve karşı devrime dönüşecek radikal eğilimlerin engellenebilmesi ile ilgiliydi. Beklenen destek istenilen düzeyde olmadı, ancak bu beklentiler ilahiyatın bilimsel amaçlarını gerçekleştirmesini de belli ölçüde engelledi. Ancak devletler bu kurumlar arasındaki ilişki, devletin din politikası ve toplumun dini, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatındaki belirleyicilik taleplerine göre şekillendi. Devlet, bu belirleyiciliği ortadan kaldırmaya veya dar bir alana hapsetmeye çalışırken toplum bunun daha derinlemesine olmasını istemektedir. Bu durum bir taraftan devletin batılılaşma ve laikleşme söylemi, diğer tarafta eğitim politikasında bilimsel zihniyet olarak pozitivizmi benimsemesi, İlahiyat Fakültesi’nin bu siyasete uygun olarak Tevhid-i Tedrisat içerinde yapılandırılmasını gerekli kılmış görünmektedir. Bunun sonucu olarak yeni Cumhuriyet, gelenekçi medrese ulemasının gücünü kırabilmek için yüksek din mütehassısları yetiştirecek bir proje olarak İlahiyat Fakültesi’ni, DİB’nin din hizmetlerini yürütecek din adamı yetiştirmek için de İmam-Hatip okullarını açtı. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrîsât, “ maziye bağlanan düşünüş tarzının yıkılıp, modern kültürün kurulması hareketi”[3] olarak görülmüştür. Muhtemelen ilk ilahiyat tecrübesi, kendisine yüklenen işlevlerden birisini, belki de en önemlisini, yani inkılaplara yeterli desteği sağlayamadığı için kısa sürdü. Ankara İlahiyat Fakültesi, ilk ilahiyat fakültesi kadar olmasa da, bilimsel zihniyet olarak “dini kritik edilebilir bir olgu düzeyinde ele almayı ve İslam’ın daha çok sosyolojik bir tasvirine ağırlık vermeyi önceleyen” [4] bir zihniyeti temsil etmekteydi. Böyle olmasına rağmen, İlahiyat Fakültesi ve onun akademik kadrosu, ne devletle ne de toplumla güvenilir bir ilişki içerisinde olabilmiştir. Bu kurum toplum ve devlet nazarında sürekli güven sorunu yaşamış ve bu ikisi nezdindeki itibarını aralarındaki dengeyi gözeterek korumaya çalışmıştır. Subaşı’nın dediği gibi, “devlete yaklaştığında dinsel yorumlama gücünün imkanı tartışılmakta, topluma yaklaştığı zaman da entelektüel tatminin sağlanmasında açıkça bir eksiklik yaşamaktadır.[5] Bu sebeple ilahiyat öğretimi, Cumhuriyetin din politikasından ve eğitim politikasının bir parçası olarak uygulanmıştır.<br />
Cumhuriyet döneminde daha sonraları yüksek din öğretimi kurumu olarak ilahiyat fakültesinin Ankara’da yeniden açılması teklifi ile ilgili hükümet adına söz alan Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’nun konuşmaları ilahiyat eğitimi ve öğretimi ile ilgili tartışmalarda zihniyet çatışmasının yansımalarını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:<br />
“ Bir ilahiyat fakültesinin kuruluşunda düşündüğümüz en önemli nokta şudur: Bugün üniversitelerimiz camiası içerisindeki bir ilim camiasıdır. Kurmak istediğimiz bu müessese Atatürk inkılabının bizi ulaştırdığı yeni medeni ve içtimaî hayat şartlarıyla mütenasip ve yeni cemiyetimizin hüviyetine layık bir müessese olacaktır. … Biz memleketimizde eski medrese tarzındaki tedrisatı yeniden canlandırmak ve onun yetiştirdiği tarzdaki adamları yeniden yetiştirmek düşüncesinde değiliz. Bundan kati olarak içtinap kararındayız. Mektep ve medrese yüz yıl müddetle, Tanzimat’tan bu yana yan yana çalışmışlar ve memleketimizde iki türlü zihniyete sahip insan yetiştirmişlerdir. Bu iki türlü zihniyet sahibi insan bir asır boyunca süren dahili bir zihniyet mücadelesi içinde yuvarlanmışlardır. Tesisine teşebbüs ettiğimiz İlahiyat Fakültesi bu zihniyetle çalışan bir müessese olmayacaktır. Memleketimizi, münevverlerimizi, yeniden bir zihniyet mücadelesine asla düşürmemek kararındayız. Bu ilmi camia içerisinde teşekkül edecek bu müessesenin yetiştireceği yüksek din adamları sivil ve asker bütün münevverlerimizle aynı zihniyette, aynı emelde insanlar olacaklardır. … Bu itibarla İlahiyat Fakültesi müspet bir ilmi camia içerisinde kurulacak ve bazı irticai hareketlere cesaret vermek şöyle dursun, onları menetmek, onları selbetmek ve onları yok etmek fonksiyonunu icra edecektir. Tanzimat’tan bu yana kurulmuş bütün müesseselerimiz gibi İlahiyat Fakültesi de bir meşale olacaktır ve hurafeciler bu meşaleden yarasalar gibi kaçacaklardır.” [6]<br />
Bu konuşma yeniden açılacak ilahiyat fakültesinin ilkiyle aynı görevlerin yanı sıra irtica ve hurafecilerle mücadele şeklinde yeni bir takım görevleri de üstleneceğini göstermekteydi. Birincisinde olduğu gibi, bunun kuruluşunda da, “laiklik zihniyeti ve modern ilmî düşünceye sahip din adamları yetiştirmek gayreti hakim bulunmakta idi.” [7] Gelenekçi ve laik-modernist zihniyet çatışmaları, Ankara İlahiyat Fakültesi ve daha sonra açılan Yüksek İslam Enstitüsü ve İslami İlimler Akademisi gibi kurumlar üzerinde etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Özellikle Ankara İlahiyat Fakültesi modernleşmeci zihniyeti, yüksek İslam enstitüleri ise geleneksel medrese anlayışını sürdürmek isteyen gelenekçi zihniyeti temsil etmiştir.[8]<br />
Dönemin siyasi atmosferi ve zihniyet çatışması çerçevesinde oluşan ilahiyat algısı, 2. ilahiyatın açılmasıyla da tartışılmaya devam etmiştir. Ali Fuat Başgil’in konuyla ilgili yazdıkları ile birlikte, ilahiyatla ilgili eleştiri laiklikle hesaplaşmaya dönüştü. İlahiyat fakültesi ve İslam enstitüsünün kuruluş felsefesi araştırıldığında, her iki kurumun da yüksek din eğitim ve öğretimine farklı yaklaşımların sonucu oluştuğu açıkça görülecektir. Birisi bilimsel zihniyeti önceleyen ve mütefennin yetiştirmeyi ikinci plana iten, diğeri ise mütefennin yetiştirmeyi planlayan ve bilimsel zihniyeti ikinci sıraya koyan iki ayrı zihniyetin tezahürüdür.<br />
1980 yılında İslam enstitülerinin ilahiyata dönüştürülmesi durumu değiştirmemiş, modernleşmeci zihniyet ile gelenekçi zihniyet çatışması devam etti. Bazı çevrelerde Batı bilim tarihinde üretilen tarihsel yaklaşım, aynen benimsenerek Kur’an ve hadisler ile tarihi olaylara uygulandı. Ancak bunu yaparken İslam’ın kendi klasik kaynakları ve kavramları üzerinden ve kendi bilginlerine referansla değil batılı kavramlar ve batılı bilim adamlarına ve eserlerine müracatla yapıldı. Klasik kaynaklara referansı olmayan bir eleştiri geleneği oluşturulmaya çalışıldı. 1. ve 2. ilahiyat fakültesi programlarında klasik kaynakların önemi ve eleştirisine büyük ehemmiyet verilmekteydi. Yeni kuşak ise, İslam’ın klasik dönemi ve eserleri konusunda yeterli donanıma sahip olamadı veya olmak istemedi. Modern batı bilim yaklaşımları ve teolojisi daha çok ilgisini çekti. Kendi kültürünü batılı kavramlar ve kaynaklar üzerinden analiz etmeye çalıştı. Bu yüzden tutarlı olmayı yeterince başaramadılar. İkincisi Başörtü ve 28 Şubat sorunu, genç ilahiyatçı kuşağı siyasi ve ideolojik çatışmaların içine çekti. Siyasi bir din söylemi üretmeye başladılar. Sert tarihselci söylem üreten bazı kimseler, bir çok sorunda, tarihsel-eleştirel yaklaşımı askıya alarak siyasal bakış açısını tercih ettiler.<br />
İlahiyat alanının bilimselliği ve bu alanda ihtisas sahibi kimselerin yetiştirilmesinde belirleyici unsur yöntem ve güvenilir-doğrulanabilir veya temellendirilebilir bilgi üretimi olmalıydı. Her ne kadar Sosyal bilimler yöntemine yakın durulduysa da ilahiyat bilimleri için, özel ve genel anlamda yöntem sorunu çözülemedi. Bilgi üretmenin yolları, metin tenkidi ve analizi gibi hususlar zayıf kaldı. Sadece dini bilgileri aktarmak sosyal bilim yapmak demek değildir. İlahiyat alanı, dini hayatı ve dini tecrübeyi, sosyolojik, psikolojik, antropolojik bir olgu olarak ele aldığında sosyal bilim olacaktır. 1998’de hazırlanan programlarda dinin doğru anlaşılması ve bilimsel yollarla dine yaklaşılması, son derece önemli bir söylemdi, ancak bu bakış açısı din bilimlerinin veya İslam bilimlerinin temeli yapılamadı. Bu olmayınca dini bilgi üretimi sosyal bilimin yöntem ve usulü doğrultusunda gerçekleştirilemedi. Bazı bölümlerde Usul ve yöntem sorunu tartışıldı, ama bilimsel çerçeveye oturtulamadı. İlahiyatlarda akademisyen olmak, bilgi yüklenen ve onu öğrencilere aktaran aracılar olarak görev üstlendi. Bilim ve ideoloji ile siyaset birbirine karıştırıldı. Dini doğru ve bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan akademisyenler ise, Laik, Oryantalist ve Pozitivist damgası vurularak hep kuşkuyla karşılandılar. İslam Bilimleri için bilimsellik ölçütü/ölçütleri titizlikle korunamadı ve bilim, dini anlamanın bir yolu olarak genel kabul görmedi. Akıl dışlandı, gelenek ve kontrolsüz bilgi (sufilik) ise kutsallaştırıldı. İlahiyatın başlı başına bir ilim olup olmadığı, hep tartışıldı. Pozitivist anlayışı benimseyenler ilahiyat için bir bilim denemeyeceğini savundu.[9]<br />
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyasi alandaki zihniyet kutuplaşması belli ölçüde ilahiyat programlarının yenilenmesi çalışmalarında rekabet etmeye, bazen de birbirini devre dışı bırakacak kadar ciddi gerilimlerin yaşanmasına kadar vardı. Bu zihniyeti kutuplaşması, ilahiyatla ilgili tartışmalarda ve onun amaç, hedef ve istihdam alanlarını tanımlarken şu karşıt kavramların üretilmesine sebep olmuştur: “yüksek diniyat mütehassısı-yüksek diyanet mütehassısı”, “ilmî müessese-dinî müessese”, “ilmî fakülte-medrese”, “ilahiyat fakültesi-İslam ilahiyat fakültesi”, “diyanete bağlı-üniversiteye bağlı”, “din eğitimi-din öğretimi”, “mütehassıs-mütefennin”, “mütefekkir-mütedeyyin”, “bilim adamı-alim”, “modernleşmeci-gelenekçi”, “ilahiyat fakültesi-diyanet akademisi”, “alaylı-mektepli” ve “Sosyoloji/Felsefe fakültesi-İslami ilimler fakültesi”. İlahiyatın veya yüksek din eğitimi ve öğretimi ile ilgili sorunların çözümünde, geçmişte düşülen hatalara düşmemek için, zihniyet kutuplaşması mantığıyla değil, İslam medeniyetinde medrese tecrübesini, Cumhuriyet dönemindeki ilahiyat tecrübesini ve dünyada şu anda var olan tecrübeleri doğru okuyarak ve de toplumun ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, bu kurumları İslamî değerleri yeniden üreten ve güncelleştiren yeni ilmî müesseseler olarak yapılandırma yoluna gidilmelidir.<br />
Mütehassıs veya Mütefennin Yetiştirme Sorunu<br />
Tanzimat’tan itibaren medreselerin programları üzerinde yapılan ıslahat çalışmalarında bir taraftan İslam bilimleri üzerinde derinleşmeyi öngören ve bu bilimlerin yeniden üretilmesini amaç edinen bölümler veya programlar açılırken, diğer taraftan okullaşma oranına paralel olarak mütefennin yetiştiren yeni mektepler ve programlar ihdas edildi. Bu değişiklikler neticesinde mütefennin yetiştirme politikası ağır basarak bu durum belli ölçüde yüksek din eğitimi kurumları ve programlarına da yansıdı. İlahiyat’ın ilmî müesseseler veya dinî müesseseler olması, ilahiyatçı veya İslam ilahiyatçısı, diniyat mütehassısı veya diyanet mütehassısı yetiştirmesi gibi sorunlar tartışmaların özünü oluşturmaktaydı. İlmi müesseseler olduğunda mütehassıs, dinî müesseseler olduğunda mütefennin yetiştirme misyonu öne çıkmaktadır. Hatta ilahiyat fakültelerinin Mearif Vekaletine (Milli Eğitime) bağlanması, üniversite sistemi içerisinde yer alması veya Şeyhülislamlığa veya Diyanet İşlerine bağlanması sorunu da bu tartışmanın bir parçası oldu.<br />
Osmanlı döneminde 1316/1 Eylül 1900 tarihinde Darülfünûn-i Şahane’nin bünyesinde “Ulûm-i Âliye-i Diniye” şubesi açılmıştır. Dört yıllık bu bölümde Tefsir-i Şerif, Hadis-i Şerif Usûl-i Hadis, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, İlm-i Kelam, Tarih-i Dini İslam dersleri konuldu. 1908 yılında Darülfünûn-ı Şahane, İstanbul Darülfünun’u oldu. Ulûm-i Âliye-i Diniye şubesinin adı Ulûm-i Şer’iye Şubesi oldu. Emrullah Efendi’nin reformunda Darulfünun’a bağlı bir Ulum-i Şeriye şubesi İslam’ın dogmatik ilimlerinden sonra Aristo mantığı, modern mantık , felsefe ve kelam cereyanlarının incelenmesine ve de metodolojiye mühim bir yer ayrıldı. Bunlar mütehassıs yetiştirmeyi önceleyen ilmi zihniyetin bu tarihten itibaren oluşmaya başladığını açıkça gösterir. Hocalar hem klasik geleneği hem de batı düşüncesini iyi biliyorlardı. Ders programları buna uygun olarak İslam ilimlerinde mütehassıs yetiştirmeye yönelik hazırlandı. Programlarda yer alan dersler arasında, Tefsîr-i Şerif, Hadis-i Şerif, İlm-i Ahlak-ı Şer’iye ve Tasavvuf, Usûl-i Fıkıh, İlm-i Fıkıh, Kelam, Siyer-i Nebevî, Tarih-i Din-i İslam ve Tarih-i Edyân, İlm-i Hilaf, Edebiyat-ı Arabiyye, Hikmet-i Teşri, Tarih-i İlm-i Fıkıh, Tarih-i İlm-i Kelam, Arap Felsefesi, Felsefe ve Tarih Felsefesi dersleri bulunmaktaydı. Emrullah Efendinin Ulum-i Şeriye programında derslerin ağırlık merkezi dinî idi.<br />
18 Eylül 1914 (1330)’daki medrese islahatında Medresetü’l-Mütehassisîn adıyla bir medrese açıldı. Böylece Darülfünûn’un bünyesindeki Ulûm-i Şer’iye şubesine gerek kalmayarak ilga edildi.[10] Osmanlı döneminde 1900/1908 yıllarında açılan medreseler, Maarif Vekaleti’ne bağlı iken, 1914 yılında açılan medrese Şeyhülislamlığa bağlandı. Yeni medreseliler arasında modernist ve batıcı zihniyette alimler yetişiyordu. Hilmi Ziya Ülken’in tespitlerine göre, “Meşrutiyet sonrasında medreseden bağımsız üniversite kadrosu içerisinde modern zihniyete uygun bir İlahiyat Fakültesi tasavvuru uyandı.” [11] Bunun sonucu olarak modern Türk üniversitesinin içinde İslamî ilimlerin ilmî zihniyet ile okutulması ihtiyacından dolayı, bir ilahiyat fakültesinin kurulması zorunlu hale geldi.[12] İlahiyat fakültesi ilk defa 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinin 1. fıkrasında “yüksek diniyat mütehassısı” yetiştirecek umûmî bir tahsil müessesesi olarak tanımlandı: “Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.” Bu fıkrada, üniversite yapısı içerisinde yer alacak olan ilahiyat fakültesine, yüksek diniyat uzmanlarını yetiştirmek görevinin verilmesi; imamet ve hitabet gibi “din hizmetlerini” yürütecek elemanları yetiştirme görevinin ise İmam-Hatip okullarına verilmesi dikkat çekicidir. Bu ayrım, Cumhuriyet döneminde mütehassıs ve mütefennin ayrımının ilk adımlarıdır. Ancak ilahiyat fakültesinin programlarının genel anlamda bir ilahiyat eğitiminin mi yoksa İslam ilahiyat eğitiminin mi hedeflendiği açıkça belirtilmedi. Ancak programda yer alan derslere bakılacak olursa, hedefin sadece ilahiyat olmadığı İslam ilahiyatının uzmanlarının yetiştirilmek istendiği açıktır. Talimatname’nin 8. maddesine göre okutulan dersler şunlardır: Tefsir ve Tefsir Tarihi, Hadis ve Hadis Tarihi, Fıkıh Tarihi, İçtimaiyat, Ahlak, Din-i İslam tarihi, Arap Edebiyatı, Felsefe-i Din, Kelâm Tarihi, İslam Feylosofları, Tasavvuf Tarihi, Felsefe Tarihi, İslâm Bediiyatı, Hal-i Hazırda İslam Mezhepleri, Akvâm-ı İslamiyye Etnografyası, Türk Tarih-i Dinîsi, Tarih-i Edyân. Batı kaynaklı medeni hukuk benimsendiğinden ve şeri hukuk terk edildiğinden dolayı, bu programda, Fıkıh dersine sadece Fıkıh Tarihi olarak yer verilmiş, şerî hukukun okutulması istenmedi.[13] Şeri Hukuk yer almazken Sosyoloji, Entnografya ve Felsefe derslerinin yer alması dolayısıyla ilk ilahiyat programına İslam ilahiyat eğitimi olarak değil, genel anlamda ilahiyat eğitimi olarak bakılmıştır. Halbuki Medresetü’l-Mütehassîsin programından ve 2. ilahiyat programından pek farklı değildir.<br />
Mütehassıs ve mütefennin yetiştirme görevi, Cumhuriyetin ilk yıllarında “yüksek diniyat mütehassısı” yetiştirmek üzere ilahiyat fakültesi, “din hizmetleri vermek üzere” imam-hatip okullarının açılması ayrı ayrı kurumlarda verilmesi anlamına geliyordu. Bu yeni kurumların açılmasından kısa bir süre sonra, yeni ulus devletin kurucu iradesinin yaptığı inkılaplara ve köklü değişimlere yeterince destek vermemeleri dolayısıyla ve üniversitenin yeniden yapılandırılması bahanesiyle bu iki kurum kapanmakla karşı karşıya kaldı. Ancak Cumhuriyet dönemindeki 1. ilahiyat ve imam-hatip tecrübesi, “yüksek diniyat mütehassısı” ile “din hizmetleri” teknisyenliğini birbirinden ayırması bakımından oldukça önemli bir gelişmeydi.<br />
Dinî bilimlerde ihtisaslaşmayı hedefleyen ilk ilahiyat fakültesi, bu konuda kendisini ispat etmiş ve 1925-1933 yılları arasında toplam 20 sayıya ulaşan bir dergi yayımladı. Bu dergide yayımlanan makalelerde, içtimaî, dinî ve felsefî konulara ağırlık verildi. İslam Tarihi, İslam Sanatları Tarihi, Dinler Tarihi, Mezhepler Tarihi ve Kelam alanında yayımlanan bu makalelerin bilimsel düzeyleri ve değerleri, gerçekten sonrakilerle kıyaslanmayacak kadar yüksektir. Bunlar, bugün ilahiyatın bilimselliğini gösteren klasikler arasında yerini aldı. Bu çalışmaların bilimsel değerinin, batıdaki bilimsel yayınlarla eşdeğerde olduğu pek çok kimse tarafından belirtildi.[14] İlk ilahiyat fakültesindeki bu bilimsel anlayış, bu insanları zaman zaman inkılaplar ve inkılapçılarla karşı karşıya getirdi. Çünkü inkılaplar ve inkılapçılar, “ emr-i vakileri ihdas edip sonra efkarı tenvir etmek” yolunu seçerken bilimsellik “ efkarı tenvir ettikten sonra emr-i vakileri ihdas etmek” yolunu seçiyordu[15]. Bu yöntem farklılığı, özellikle ilahiyatın devrim kanunlarına ve inkılaplarına ayak uyduramama şikayetine dönüştü. Örneğin Maarif Vekili Dr. Raşit Galip, 1 Ağustos 1933 yılındaki bir konuşmasında bu durumu açığa vurmuş ve muhtemelen 1933 yılında bu bilim kurumlarının kapanmasına sebep olmuştur: “ Memlekette siyasî, içtimaî büyük inkılaplar oldu. Darülfünûn bunlara karşı bîtaraf bir müşahit kaldı. … Hukukta radikal değişiklikler oldu. Darülfünûn yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf inkılabı oldu, özdil hareketi başladı. Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih telakkisi millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünun’da buna bir alaka uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darulfünun’u artık durmuştu. Kendisine kapanmıştı. … Türkiye gibi radikal bir inkılab memleketinde vatanın müstakbel zimamdarlarının terbiyesi, hayattan bu kadar uzak kalan, inkılabın seyrinden bu kadar geride duran bir müessese artık daha uzun müddet devam edemezdi.”[16] Aslında Cumhuriyetin kurucu kadroları, dinî terbiyeden ziyade milli terbiyeyi önemsiyorlardı. Nitekim Atatürk’ün 28 Eylül 1925 Samsun Ticaret Mektebinde yaptığı konuşmasında “ Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği terbiyenin millî terbiye olduğunu katiyetle ifade ettikten sonra diğerleri üzerinde tevakkuf etmiyeceğim.”[17] demiştir. İlk ilahiyat ve sonraki ilahiyatların tarihinde bu çekişme üstü örtülü bir şekilde hep sürmüştür.<br />
14 Ocak 1948 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Türk-İslam ilahiyat fakültesi açılması ve 2 Şubat 1948 tarihinde İslam ilahiyat fakültesi açılması şeklinde iki ayrı teklif verildi.[18] Cumhuriyet Halk Partisi, müftü, vaiz ve İslam dininde mütehassıs yetiştirmek için İslam ilahiyat fakültesi kurulmasını kabul etti.[19] Ancak hükümetin ve meclisin tercihi ilahiyat fakültesi oldu. Burada müftü ve vaizlik hizmetleri verecek elamanların yetiştirilmesi de ilahiyat fakültesinin yetkisine verildi. Muhtemelen bu hizmetleri yüksek diniyat mütehassısı içerisinde mütalaa etmiş gibi görünmekte ise de, zamanın hükümetinin 9 Mayıs 1949’da Meclise sunduğu bir teklifte yüksek diniyat mütehassısı ile din hizmetleri verecek elamanların yetiştirilmesi bu fakültenin görevi olarak belirlendi:<br />
“ Din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, meslekî bilgisi kuvvetli ve düşünüşünde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi için lüzumlu şartları sağlamak maksadiyle memleketimizde de garptaki örneklerine benzer bir ilahiyat fakültesinin kurulmasını kararlaştıran Ankara Üniversitesi Senatosu, bu fakültenin şimdilik geniş tutulmasında zaruret olmayan kadrolarını ilişik cetvelde görüldüğü şekilde tespit etmiştir.”[20]<br />
Kabul edilen bu teklifte geçen dini meseleleri sağlam ve ilmî esaslara göre incelemek, mesleki bilgisi kuvvetli ve ihatalı din adamları yetiştirmek ifadesiyle mütehassıs ve mütefennin yetiştirme hususu birlikte zikredilmiştir. Ancak garptaki örneklerine benzer bir ilahiyat fakültesinin kurulması ifadesine bakılırsa ilmi ve uzmanlık tarafının ağır bastığı ve İslam ilahiyat eğitimi yerine ilahiyat eğitiminin hedeflendiği görülmektedir. Mecliste yapılan tartışmalardan anlaşıldığına göre, ilahiyatın bilimsel zihniyeti ile medreseninki birbirinden ayrılmaktadır.[21] İkinci ilahiyat fakültesinde, ilkine yöneltilen eleştirilere muhatap olmamak için, “ İslâmiyet’i bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanması” gerektiği ve ilk ilahiyat fakültesinden farklı olduğu vurgulanmaktadır. Birincisi bir nevi sosyoloji fakültesi olarak; ikincisi ise İslami bilgiler esas, sosyolojik bilgilerin yardımcı olacağı, akıl ve nassı mihver alan bir İslam ilahiyat fakültesi olarak tanımlandı.[22] Aslında ikinci ilahiyat fakültesinin programı, birinci ilahiyatın programıyla zihniyet olarak ve yer alan dersler itibariyle hemen hemen aynıdır. Hatta İslam Hukuku, bu programda da İslam Hukuku Tarihi olarak yer aldı. Yalnız Arapça, Farsça ve batı dilleri ile Felsefe, Mantık, Din Psikolojisi Din Sosyolojisi derslerine 1. ve 2. sınıfta yer verildikten sonra 3. ve 4. sınıflarda İslamî bilimlere yer verilmiştir. Bu programda da ilahiyat eğitimi, ilmî ihtisaslaşma paradigması üzerine kurulmuştu. İlk ve Orta öğretime ihtiyara bağlı, daha sonra seçmeli din dersleri konulması ve imam-hatip okullarının artmasıyla birlikte öğretmen yetiştirme (mütefennin) bir ihtiyaç haline geldi ve fakültenin ikinci misyonu bu oldu.<br />
Dönemin siyasi atmosferi ve ideolojik kutuplaşmasının etkisinde kalınarak ilahiyatların İslam’ı araştıran kurumlar olarak görülmemesi, “İslam’ı araştıran bu dinin mümini olan din bilginleri yetiştirecek bir eğitim müessesesi olarak İslam enstitülerinin kurulması” fikrini doğurmuştur. Ali Fuat Başgil 1954 yılında “İslami ilimler enstitüsü” veya “ İslam ilahiyat enstitüsü” adıyla bir eğitim kurumunun kurulmasını teklif etmiş ve bu fikrini şu şekilde savunmuştur: “ Yalnız şuna dikkat edelim ki, Tevhid-i Tedrisat Kanununun vazıı, bilerek veya bilmeyerek (yüksek diyanet mütehassısı ile İlâhiyat Fakültesinden yetişecek olan yüksek ilâhiyatçıyı birbirine karıştırmıştır. İlâhiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs ve filozoftur, din adamı değildir. (Yüksek Diyanet Mütehassısı) ise, her şeyden evvel, zühd-ü takva sahibi bir dindardır; saniyen de muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemal sahibi olmuş bir din adamıdır. Bunlardan biri hakkıyla inanmış, öbürü ise sadece iman üzerinde zeka oyunu oynamayı öğrenmiştir. Maarif Vekaleti’ne bağlı ve onun murakabesi altında yahut bugün Üniversite camiası içinde çalışan bir İlâhiyat Fakültesinde, itiraf ederim ki, yüksek ilâhiyat felsefecisi ve sosyologu yetişebilir. Fakat (yüksek diyanet mütehassısı) din adamı ve âlimi asla yetişemez. Çünkü tekrar edelim ki, (yüksek diyanet mütehassısı) her şeyden evvel halis bir dindardır, zahid, müttekîdir; sonra da inandığı ve içinin samimiyetle kani olduğu dinde yüksek ilim ve kemal sahibidir. Bu vasıflardaki bir insanın yetişmesi için nasıl bir hava ve muhitin mevcut olması lazım geldiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. Şurası muhakkaktır ki, dünyanın hiçbir yerinde, laik üniversite çatısı altındaki ilahiyat fakültelerinde din adamı ve âlimi yetişmemiştir. Üniversite gibi ladini bir camia içinde din adamı ve âlimi elbette yetişemez. Ve bunun yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilse yeridir. Kayalıkta pirinç bitmez. Devlet mekteplerinde, ortaokul ve lisenin ladini havası, hatta din aleyhtarı muhiti içinde yetişip on sekiz, on dokuz yaşına gelen bir genç aldığı bu aleyhtar terbiye ve menfi zihniyetle, idaresi ve hocaları çok kere dine muarız olan, sivil bir İlâhiyat Fakültesinde okuyup da din adamı olamaz.”[23] Ali Fuat Başgil, daha önce DİB Ahmet Hamdi Akseki’nin 18.12.1950 yılında hazırladığı Raporda, “İslam ilahiyat fakültesi”’nin açılmasına karar verilmiş olmasına rağmen İslam’ın fakültenin adından çıkarıldığını ileri sürer: “Binaenaleyh bugünkü ilahiyat fakültesi katiyen memlekete lüzumlu olan din adamlarını yetiştirecek durumda değildir. Ve bu şerait altında bunun imkanı da yoktur. Bununla beraber üniversite dahilinde böyle bir fakültenin bulunmasına muarız değiliz, öyle bir müessese de bulunabilir. Bizim istediğimiz ise, bu değil, belki memleketin her sahasındaki dini ihtiyaçlarıyla mütenasip yüksek İslam âlimleri yetiştirebilecek hakiki bir din müessesesidir. Ve bu da, dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından idare edilmek suretiyle olacaktır. Bunun bir an evvel açılması ise memleket için hayati bir zarurettir.”[24] Ali Fuat Başgil de, bu fikri desteklemektedir: “ Bu Fakülteler, üniversite gibi ladini bir müessesenin içinde ve çatısı altında değildir, Katolik veya Protestan enstitü ve üniversitelerin içindedir. Bu enstitü ve üniversitelerin ve bu ilahiyat fakültelerinin hocaları gibi idarecileri de tamamiyle (Yüksek Diyanet Mütehassısı) alimler ve din adamlarıdır.”[25]<br />
Yukarıdaki tartışmalar dikkatle analiz edildiğinde, aslında bu tepkilerin kaynağında ilahiyat fakültelerinin CHP tarafından açılmasının olduğu ve buna karşılık Demokrat Parti’nin alternatif olarak başka bir kurum oluşturma ve daha dini bir eğitim verme fikri olduğu görülecektir. Ali Fuat Başgil’e göre, Tevhid-i Tedrisat’ın İslamî alanda yetişmiş olan mütehassısların kökünü kazımıştır. Bunun önüne geçebilmek için İslami İlimler Fakültesi kurulmasını teklif etmiş ve bir proje hazırlamıştır. Sonuçta 1959 yılında Yüksek İslam Enstitüsü açılmıştır. Daha sonra Muhammed Hamidullah’ın girişimleriyle İslam Enstitüleri İslami İlimler Fakültesi, Tamamlayıcı İlimler Fakültesi ve Yabancı Diller Fakültesinden oluşan bir akademiye dönüştürülmek istenmiştir. Ancak bu proje gerçekleştirilememiştir. [26] İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine bir alternatif oluşturma girişimin bir ürünü olduğu bu projede ifade edilen üç gayeden anlaşılmaktadır:<br />
a) İdeal gaye: Ana kaynaklardan hüküm çıkarabilecek ilmî güce ulaşacak yüksek ehliyet, dinî terbiye ve seciye sahibi âlimler yetişmesine imkan sağlamak.<br />
b) Enstitünün pratik gayesi: Asıl hedefi sırf ilim değildir. Memlekette duyulan ihtiyaçları karşılamaktır: 1) İmam Hatip okulları ve diğer okullarda din derslerinin hoca ihtiyacı, 2) İlim ve kültür nuruyla aydınlanmış müftü ve vaiz ihtiyacı, 3) Enstitüyü gayesine ulaştıracak, asistan, doçent ve profesör ihtiyacı.”[27]<br />
Daha sonra alınan bir kararla orta ve muadil okullarla öğretmen okullarının tamamında Din Dersleri öğretmeni olma şeklinde değiştirildi. Bu belgeler ve daha sonraki kanunlarda amaç şöyle belirlendi: “İslam dininin esaslarına sadık kalarak müsbet ilmin ışığı altında İslam ilimlerinin ve bunlara yardımcı bilgileri öğretecek İmam Hatip Okullarıyla ilköğretmen okullarına ve diğer ortaöğretim müesseselerine öğretmen yetiştirmek ve aynı okullardaki din dersleri öğretmenlerinin mesleki gelişmelerine yardım etmek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığınca kurulmuş dört yıllık bir yüksek okuldur. Bu müssese MEB’nın ihtiyaçları dışında Diyanet İşleri Teşkilatı’nda müftü, vaiz vesaire gibi din elemanlarını yetiştirmekle de görevlidir. Enstitütü, ayrıca Türkiye’de İslam ilimleri alanında araştırmalarda bulunmak ve araştırmaların neticelerini yurt ve dünya ilim âlemine sunmak amaciyle de vazifelidir.” [28]<br />
Bu belge yüksek İslam enstitülerine, Türkiye’deki din eğitim ve öğretimi ile İslam ilimleri üzerine araştırmalar yapma görevini verdi. Ancak mütefennine ilave olarak öğretmenlik mesleğini tekeline almak istedi. İlahiyat Fakültesi Dekanı Bedii Ziya Egemen, Yüksek İslam Enstitüsü’nün açılış konuşmasında bu misyonuna vurgu yaparak: “ Müslüman Türk evlatlarına İslam’ın gerçek ruhuna uygun din terbiyesini, din derslerini verecek öğretmenleri yetiştiren bir ilim müessesesi”[29] olduğunu ifade etti. Aydın bu iki kurumun amaçları itibariyle farklılığını şu şekilde açıklamaktadır: “İlahiyat Fakültesi, temelde teolog yetiştirmeyi, modern bilimlerin ışığında İslam düşüncesinin gelişmesine katkıda bulunacak insanları yetiştirmeyi amaçlarken, Yüksek İslam Enstitüsü, iyi eğitimli din görevlisi, İHL ve orta dereceli okullar için din eğitimcisi ve öğretmeni yetiştirmeyi kendisine amaç edinmiş durumdadır. Birincisi daha ziyade akademik hedefler ön planda iken, ikinci de bu yön ikinci plana atılmış gibi gözükmektedir.” [30]<br />
1972-1973 ders yılından sonra fakülte 5 yıla çıkarıldı ve ilk yılda kaynak dili Arapça’ya, Farsça’ya, bir batı diline ve ilahiyat eğitiminde ihtisaslaşmaya yardımcı olacak felsefe grubu derslerine ağırlık verildi. Son iki yılda İslam bilimlerinde ihtisaslaşmayı sağlayacak derslere yoğunluk verildi. Bu ihtisaslaşma Tefsir ve Hadis Bölümü ile Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü olarak yapılandırıldı.[31] Diplomalar da bu ihtisaslaşmaya uygun olarak düzenlendi. İmam-Hatip okullarının artması ve seçmeli din derslerinin orta öğretim ve lise programlarında yer alması sebebiyle, Fakülte programına, muhtemelen İslam Enstitüleriyle yaşanan zihniyet çatışması dolayısıyla, ilk defa öğretmenlik misyonunu güçlendirmek için ders programlarına iki ayrı ihtisas bölümüne 2 saat Pedogoji dersi konuldu. Bununla birlikte ilahiyat fakültesinin programlarda ihtisaslaşmanın esas alınarak iki ayrı bölüm oluşturulmasına bakılırsa, her ne kadar mezunlar öğretmenlik yapmak durumunda kalsalar da, bu kurumun ihtisas yönünün ilahiyat teknisyeni veya öğretmen yetiştirme yönüne ağır bastığı söylenebilir.<br />
İslam enstitülerinin ilahiyat fakültesine dönüştürülmesiyle birlikte, ilahiyat programları da değiştirildi. 1982-1991 yılına kadar okutulan programlar incelendiğinde ilahiyat programlarının ihtisaslaşma boyutunun zayıflamaya başladığı ve öğretmen yetiştiren meslekî kuruma dönüştüğü görülecektir. Daha önceki programlarda hikmet dersleri öncelenerek felsefe ve mantık grubu dersleri ilk yıllarda verilirken, bu programda pedagojik formasyon dersleri büyük bir yekün tutmuş, hikmet ve hüküm karışık olarak birlikte verilmeye ve de ilahiyat fakülteleri, İslam enstitülerinin misyonunu üstlenmeye başlamıştır. Arapça hazırlık sınıfının konulması ve Farsça’nın 8 saat yapılması İslam kültür ve medeniyetini anlamanın aracı olan bu bilimlere önem verilmesi bakımından önemlidir. Bu program, 12 Eylül’ün de etkisiyle öğrenciye ihtisaslaşmak ve ilmî uzmanlaşma için boş zaman bırakmayan ve onu ders yoğunluğu altında meşgul eden bir program olduğundan, mütehassıs kimliği zayıflamış, mütefennin kimliği öne çıkmaya başlamıştır.<br />
1997 yılındaki değişiklik ilahiyat fakülteleri açısından son derece önemli bir açılım getirmekteydi. 1970’li yıllarda İlahiyat akademik eğitiminin yanı sıra öğretmen yetiştirme ile birlikte 1997 yılına kadar iç içe yürüyen yüksek din eğitim ve öğretimi, bu tarihten itibaren iki ayrı program halinde planlanmıştı. Böylece ilahiyat eğitimi ve öğretmenlik eğitimi birbirinden ayrılmıştı. Bu ayrım ilahiyatlardaki ihtisaslaşma ile ilahiyat teknisyeni olarak öğretmenlik bölümünün ayrımı anlamına gelmekteydi. Ancak ilahiyat programından Arapça hazırlık sınıfının kaldırılması, Arapça, Farsça ve yabancı dillerin yeterince verilememesi ve hikmet dersleri ile hüküm derslerinin karıştırılması programların ihtisas eğitimi boyutunu zayıf düşürmüştür. Bununla birlikte zorunlu ve seçmeli dersler mantığının benimsenmesi, araştırma ve incelemeye yönelik olarak ders saatlerinin azaltılması, öğrenci için özel ilgi alanları oluşturmasına ve belli alanlarda ihtisaslaşmasına imkan tanımıştır. Özellikle DİKAB programı, mütefennin yetiştirme misyonunu hakkıyla yerine getirmiştir. Ancak buna rağmen her hangi bir araştırma ve inceleme yapılmadan bu programlar eğitim fakültelerine aktarılmıştır. Bazı ilahiyat fakültelerinde eğitim fakültelerinin birikiminden faydalanmadan yürütülmesi gerekçesi hariç, böyle bir değişikliğin tutarlı bir yanı yoktur. Şu anda da eğitim fakültelerinde alan bilgisini verebilecek ilahiyat fakültelerinden yeterince yararlanılmadan yürütüldüğü için, bu bölümler büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Diğer taraftan eğitim fakültelerindeki bu programların, ilahiyatların bulunduğu yerlerde kısmen işbirliğine gidilerek yürütülmesi bir kenara bırakılırsa, son zamanlarda iki üç ilahiyatçı öğretim elamanı takviyesiyle bu programın yürütülmesi gelecek nesillere din kültürü verecek bu kuşağın oldukça zayıf yetişmesine sebebiyet verecektir. Buna karşın ilahiyat fakültelerinin ilahiyat programlarına tekrar pedagojik formasyon derslerinin yerleştirilmesi veya program dışında verilmesi, fakültelerin hem akademik (ihtisas) kimliğine hem de mütefennin yetiştirme kimliğine büyük zarar verecektir. Bu iki alanın birbirinden ayrı programlar halinde verilmesi kaçınılmazdır.<br />
Merkeziyetçilik ve Tektipleştiricilik Sorunu<br />
Osmanlı’nın son yüzyılından başlayıp Cumhuriyet döneminde devam eden ıslahat ve inkılapların teknik, siyasi, toplumsal, askeri, ekonomik alanlarla sınırlı kalmadığını dini kurumlar ve din eğitimi alanını da içine aldığını görmekteyiz. Bunun sonucu olarak din eğitimi veren medreseler, bu süreçte tartışmaların odağında yer almış ve bu kurumların ıslahı veya yeniden yapılandırılması için pek çok ıslahat yapılmıştır. Bu ıslahatın bir kısmı Osmanlı toplumunun kendi iç dinamiklerinin, bir kısmı ise dış dinamiklerin zorlaması ile yapılmış görünmektedir. Yüksek din eğitim ve öğretimi alanında 19. ve 20. Asırda yapılan ıslahat, genel olarak programlar üzerinde olmuştur. Toplumsal ihtiyaç analizleri yapılarak, toplumdaki dinî-toplumsal yapılar dikkate alınarak, din eğitim ve öğretiminde dünyadaki gelişmeleri yakından izleyerek değil “mektep-medrese” veya “mektepli-alaylı” kutuplaşması çerçevesinde merkeziyetçi ve tektipleştirici bir anlayışla ve siyasi projenin bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir. Mecliste yapılan konuşmalarda ilahiyat fakültesinin tek tip insan yetiştirme gibi bir amaca hizmet edeceğine dair önemli vurgular bulunmaktadır: “Bir tek terbiye vermek ve bir tek zihniyet sahibi insanlar yetiştirmek, bir tek bütün millet meydana getirmektir.”[32] Bir bilim kurumu olarak ilahiyat fakültesinin asıl amacı, insanların tabiatına aykırı bir tutumla herkesin aynı düşünmesini sağlamak değil, onun doğru düşünmesine ve sağlıklı bir dindarlık oluşturmasına katkıda bulunmak olmalıdır. Farklı görüşlerin ortaya atıldığı ve serbestçe tartışıldığı üniversite ortamı, ilmî ve tefekkür hayatının gelişmesini ve çeşitlenmesini sağlayacaktır. Aksi takdirde ilmî alanın ve tefekkür hayatının çoraklaşmasına sebep olacak, mütehassıs ve yeni mütefekkirlerin yetişmesini engelleyecektir.<br />
Birinci ve ikinci ilahiyat fakültesi için siyaset tarafından belirlenen tektipleştirici misyon, pek çok kimsenin sandığı gibi, eğitim kadrosuna, programlarına ve mezun ettiği öğrencilere yansımamıştır. Bu fakülteden gelenekçi ve modernist anlayışa sahip değişik anlayışta kimseler yetişmiştir. Çünkü ilk kuşak ilahiyatçılar, genel olarak güçlü bir özgüvenle hareket etmişler ve sorunların çözümünde eleştirel yaklaşım ve ilmî bakış açısında ısrar etmişlerdir. Bu yaklaşımı Ankara İlahiyat Fakültesi’nde yapılan ilk doktora çalışmalarında, klasik kaynaklara inmedeki hassasiyet ve bilimsel yönteme bağlılıkta görmek mümkündür. İlk öğretim üyesi kuşağından hemen hemen herkes klasik bir eserin tahkikiyle uğraşmıştır. Bunun yanı sıra fakültenin ilk 40 yılında dergilerde çıkan yazılar, yapılan çeviriler ve telif çalışmaları bu zihniyeti ele veren önemli ip uçlarıdır. İlahiyat Fakültesi Dergisi’ni, batılı araştırmacılar, -özellikle Fakültede öğretim üyeliği yapmış Schimmel- bilimsel zihniyetin ürünü olarak görürler ve programdan övgüyle söz ederler: İlahiyat Fükültesi Dergisi, “İlmî, eleştirel ve özgün” bir dergi; programı hem temel İslamî bilimleri, hem de Dinler Tarihi, Psikoloji, Din Sosyolojisi ve benzeri dersleri içermekteydi. [33] Bilimsel hassasiyet Kelam ve Mezhepler Tarihi derslerinde öğrencilerin yararlanabilmeleri için verilen kaynak kitaplar listesine şu ifadelerle yansımıştır: “Bu eserler, itimad ve tasvip hissiyle değil tenkid zihniyetiyle okunmalıdır” Bu dönemlerde programlar, DİB ve MEB’nin mütefennin ihtiyacına göre şekillenmemişti. Çünkü henüz Din Kültürü dersleri zorunlu hale gelmemiş ve DİB bu kadar hizmet çeşitliliğine kavuşmamıştı. Yani programlar, yüksek din mütehassısları yetiştirilmek üzere hazırlanmıştı.<br />
Sorunların Çözümü ve Yeniden Yapılanma İçin Öneriler<br />
İlahiyat öğretiminin ya da yüksek din eğitiminin yeniden yapılandırılmasının önündeki bazı sorunları burada ana hatlarıyla analiz ettik. O halde bu sorunların nasıl aşılacağı konusunda önerileri tartışabiliriz. İlahiyat eğitimi, bir meslek eğitimi olmayıp, din olgusunu, din toplum ilişkisini, din birey ilişkisini eleştirel bir yaklaşımla ve bilimsel yöntemlerle incelenmeyi amaç edinen bir ilmî faaliyet olarak görülür. Bu eğitimin asıl hedefi dinî konuları kendi asıl kaynaklarından bilimsel yöntemlerle analiz edebilen, toplumun güncel dini sorunlarını analiz edebilen ilahiyat uzmanları/diniyat mütehassıları yetiştirmek anlamına gelen ilahiyat eğitimi olmalıdır. İlahiyat fakültesinin bu amacı, korunmalı ve ondan asla taviz verilmemelidir. Buna öncelik vermek din hizmetleri ile ilgili eğitim verilmemesi olarak anlaşılmamalıdır.<br />
Din hizmetleri elamanı (müftü/vaiz ve imam) ve meslekî eğitim (ilköğretim, ortaöğretim, İmam Hatip Lisesi ve Kuran Kursu Öğreticiliği vb.) de bu kurumlar yoluyla verilebilir. Ancak bu alanlar üniversal bir eğitimin parçası olan ilahiyat eğitiminin araştırma ve yüksek din öğretimi misyonunun önüne geçmemelidir. Mesleki alanlar, İlahiyat Çekirdek Eğitimi’nin üzerine bölüm mantığı ile ilave edilebilir. Ayrı programlar halinde verilme yoluna gidilmesi, ilahiyat fakültelerinde enerjinin boşa harcanmasına sebep olmaktadır. İhtisaslaşmayı öne çıkaran bölüm mantığı ile ilahiyat eğitimi, beş yıllık sürede usûl, giriş, tarih dersleri, araç dersleri ve ilahiyat bilimleri-uzmanlık alan dersleri veya meslekî alan dersleri olarak şu şekilde yapılandırılabilir. İlk üç yılında usul, giriş, tarih ve araç dersleri ile temel ilahiyat eğitimi verilebilir. Bu aşamada 1. Sınıfta Arapça, Farsça, İslam Doktrini ile Bilim Tarihi, Tarih Felsefesi ve Bilimsel Yöntem ile ilgili dersler verilebilir. 2. Sınıfta Din Sosyolojisi, Din Psikolojisi, Antropoloji ve Etnografi ile Kur’an’ın Ana Konuları, Hz. Muhammed’in Hayatı, Sistematik Kelam, Felsefe, Mantık, Fıkıh Usulü, Mezhepler Tarihi ve İslam Tarihi, 3. Sınıfta İslam Sanatları, İslam Felsefesi, Yazmaları Tahkik Yöntemi, Tefsir, Hadis, Karşılaştırmalı Fıkıh Mezhepleri, Türk İslam Edebiyatı, İslam Tasavvufu, Batı Felsefesi. 2. ve 3. Sınıflarda bir batı dili orta düzeyde verilebilir. Ancak ileri düzeyde bir veya birden fazla batı dilini Üniversite’nin Yabancı diller bölümünün açacağı yaz kursları veya Dil okullarından alma imkanları öğrenciye tanınmalıdır.<br />
4. ve 5. Sınıflarda artık bölüm mantığı benimsenmelidir. Bu aşamadan itibaren ilahiyat alanında uzmanlaşmaya imkan verecek Tefsir-Hadis Bölümü, Fıkıh ve Fıkıh Usulü Bölümü, Kelam-Mezhepler Tarihi Bölümü, Felsefe-Din Bilimleri Bölümü, İslam Felsefesi ve Ahlakı Bölümü, İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü gibi bölümler oluşturulabilir. Bu bölümleri seçenlere o alanda uzmanlaşacağı ölçüde derinlemesine eğitim ve öğretime imkan veren proje ve seminer dersleri konulmalıdır. İlahiyat programının bu kısımlarının kaynağı İmam-Hatip Liseleriyle sınırlandırılmamalı, başarı düzeyi yüksek bütün lise mezunlarına açık olmalıdır.<br />
4. ve 5. Sınıfta mesleki eğitim ve din hizmetleri ile ilgili modüler programlar konabilir. Bu yaklaşımla ilk üç yılda ortak eğitim aldıktan sonra bu sınıflarda ilgili mesleklerin tadadı yapılarak hangi kurumda hizmet verecekse o kurumlardan meslekî yeterliliklerini belirlemeleri istenir ve buna göre modüler programlar hazırlanır. Örneğin İlköğretim Din Kültürü Öğretmenliği Bölümü, Ortaöğretim Din Kültürü Öğretmenliği Bölümü, İmam-Hatip Lisesi Öğretmenliği Bölümü, Kuran Kursu Öğreticiliği Bölümü ve Müftü-Vaizlik Bölümü veya ihtiyaca göre benzeri bölümler ihdas edilebilir. Meslekî bölümler, ilgili paydaşlarla işbirliği ile uygulama ağırlıklı olarak verilebilir. Bu bölümleri, her bölüm için konulacak kriterleri sağlayan ilahiyatlar açabilir. Bu bölümler de bütün lise mezunlarına açık olmalıdır.<br />
5. Yıllık eğitim sürecinde öğrenciye yeni ilgi alanları oluşturmak veya ilgi duyduğu alanda kendini geliştirmek için 2. Sınıftan itibaren seçmeli dersler havuzu oluşturulabilir. Bu havuzdan bütün bölümlerdeki kişiler, 20 kişilik kontenjan içerisine girebilmek için sistem üzerinden ilk seçen 20 kişi alınır. Seçmeli dersler, her yıl okutulmak yerine birkaç yıllığına projeli dersler şeklinde okutulmasına da imkan tanınacak şekilde belirlenebilir. Bu derslerde güzel Kuran okumak isteyenler, bunu bir sanat olarak icra etmek isteyenler kendisini geliştirebilir ve bunlarla ilgili sertifika alabilir ve diploma transkribine işlenebilir. Kur’an’ı iyi okumak bir sanattır. Sese, hançereye ve diğer becerilere ihtiyaç duyar, hatta sanata kabiliyeti olanların işidir. Sanat icra edildikçe gelişir. İlahiyatlarda Kur’an okumayı bir sanat işi olarak görüp görmeme sorunu vardır. Her ilahiyat öğrencisini bu konuda aynı seviyede görmek ve aynı şeyleri istemek doğru değildir. Bu sorun Kur’an okumak isteyenlere seçmeli ders koyarak, isteyenlere kendini geliştirme imkanı verilerek çözülebilir. Seçmeli dersin cazip hale gelmesi, Kur’an okumayı bir sanat olarak icra eden kimselerin vermesiyle de yakından ilgilidir. Seçmeli ders kapsamında isteyen öğrenciler, klasik medrese geleneğinde okutulan derslerin kitaplarını okuyabilir, yanısıra İslam bilim ve medeniyetinin köşe taşları durumundaki şahsiyetleri bu projeli derslerde genişçe inceleyebilirler. İlahiyat alanına yardımcı olabilecek iletişim, medya, bilim ve teknik, yöneticilik gibi dersleri ya kendi Fakültesinde veya Üniversitenin seçme dersleri havuzundan alabilir. Beş yıllık eğitim, ilahiyat uzmanlık alanı için bir bitirme teziyle sonlandırılarak yüksek Lisans mezunu, diğer bölümler için ise tezsiz yüksek lisans diploması verilebilir. Doktora eğitimi bu eğitimde yeterince başarılı olanlara verilebilir. İlahiyata alınacak öğrenciler, ilahiyat bölümünü ve meslekî/din hizmetleri bölümünü seçerek gelirler. İlk üç yılı ortak son iki yılı ise ayrı bölümlerde okurlar. Bu öneriyi şu şekilde tablolaştırabiliriz:</p>
<p>Günümüzde toplumun dini ihtiyaçları artmış ve sorunları farklılaşmış ve bu ihtiyaçları karşılayabilmek ve sorunları çözebilmek için din hizmeti ile ilgili farklı mesleki alanlar ortaya çıkmıştır. Örneğin İlköğretim Din Kültürü Ahlak Bilgisi Öğretmenliği, Kuran Kursu Öğreticiliği, İmam Hatip Öğretmenliği, Diyanet Din Hizmetleri Uzmanlığı, Dini Danışmanlık, Manevi Bakım Rehberliği ve benzerleri birer meslek alanı haline gelmiştir. Toplumsal değişimin ve ihtiyaçlardaki farklılaşmaların farkında olup, bütün bunları merkezden empoze edilen tek tip ilahiyat programı ile birlikte vermek hem imkansız hale gelmiş hem de bilimsel eğitim ve meslekî eğitimin temel ilkelerini ve çerçevesini zorlamaya başlamıştır. İlahiyat programı, ya tamamen teknik meslekî bir eğitime veya her konuda eğitim veren ama hiç birisinde başarılı çıktıları olmayan, tabir caiz ise, aspirin eğitimine dönüşmeye başlamıştır. Çünkü böyle bir programın uygulanmasında mevcut ilahiyat fakülteleri ne yeterli kadroya ve fiziki imkana ne de yardımcı elemana sahiptir. Birden fazla program uygulayan ve yanı sıra ikinci eğitim ile ön lisans, lisans tamamlama eğitimi veren ilahiyat fakültelerinin her birinin kendine özgü ihtiyaçlarını karşılayacak programlara ihtiyacı vardır. Mevcut programları ayrı ayrı fakülte programları gibi yürütmek, öğretim üyelerinin boşa enerji harcamasına ve öğrencilerin yeterince eğitimden amaçlanan yeterlilikleri ve kazanımları edinememelerine yol açmaktadır. Her şeyden önce, program geliştirme eğitimin önemli bir alanıdır ve bu konudaki bilimsel gelişmeler doğrultusunda yapılmasında büyük faydalar vardır.<br />
Dünyanın pek çok yerinde akademik eğitim ile meslekî eğitim farklı modüler programlar şeklinde veya bölümler mantığıyla verilmektedir. Bu sebeple programda yer alacak zorunlu ve seçmeli bütün dersleri tek tek belirleyip bütün ilahiyatlara uygulamaya mecbur etmek sorunu çözmek yerine daha büyük sorunlara sebep olmaktadır. Her fakülte, önce ne tür bir eğitim vereceğine ve bu eğitimi hangi programla vereceğine kendisi karar verebilmelidir. Yüksek öğretim evrensel eğitim açısından bunu koordine edebilir ve bu programların geliştirilmesine katkıda bulunabilir.<br />
Yüksek Öğretim Kurulu, Fakülteleri, mevcut akademik potansiyeline, fiziki imkanlarına, tarihsel tecrübesine ve öğrenci kapasitesine uygun olarak sınıflandırabilir ve dünya eğitim standartlarına uygun olarak hangi programın kaç öğretim üyesi tarafından yürütüleceğini ve bir öğretim üyesine kaç öğrenci düşeceği konularında temel ilkeleri belirleyebilir. Fakülteler buna uygun olarak kendini geliştirerek, hangi programa uygun yeterli kriterleri sağlarsa o programı açar ve öğrenci alımına başlar. Bu sürecin tersinden işlemesi bilimsel olarak önemli sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Fakültelerin öğretim üyesi kapasitesi ne kadar güçlü olursa olsun, gelinen süreçte var olan ilahiyat programlarının tümünü yürütebilmeleri imkansızdır. Bu durum üniversitenin araştırma ve incelemeye dayalı bilimsel bir eğitim yapmasını güçleştirmekte, öğretim üyelerinin ilahiyat alanında etkili ve evrensel düzeyde araştırma yapmalarını engellemektedir. Böylece ilahiyat fakülteleri geleneksel bilginin aktarıldığı, bilimsel bilginin üretilemediği ve daha çok kazanmaya yönelten ticari kurumlara dönüşmeye başlamıştır.<br />
Son dönemde yapılan program değişikliklerinde, ilahiyat eğitim ve öğretiminde bilimsel zihniyet zayıflatılmış, dini bilgi üretiminde akıl ve vahiy işbirliği görmezden gelinmiş, onun yerine duygular ve toplumsal heyecanı öne çıkaran, dini bilgiyi Kur’an ve Sünnetle sınırlandıran, felsefî bilimleri ve din bilimlerini (hikmeti) zayıf düşüren, Temel İslam Bilimlerine (Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam) ağırlık veren bir yaklaşım benimsenmiştir.[34] Yeni programda, hüküm ve gelenek, hikmet ve akla öncelenerek, ilahiyat eğitimi geçmişte üretilen dini bilginin aktarımına dönüştürülmüştür. Bu durum programda yer alan derslerin saatlerine kadar yansımakla kalmamış, hüküm derslerinin arkasına “Tarihi” konularak geleneğin arkeolojisi yapılmaya yönelmiştir. İkinci önemli bir husus, ilahiyat öğretimi, yüksek diniyat mütehassısı, bilim adamı ve mütefekkir yetiştirmek yerine Diyanet İşleri Başkanlığının ve Milli Eğitim Bakanlığının mesleğe yönelik ihtiyaçları doğrultusunda diyanet teknisyeni ve meslek öğretmeni (mütefennin) yetiştirmeye yönelmiştir. Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığının ilahiyatla program hazırlama konusundaki işbirliği, program yapmak veya önermek değil, her kurumun kendi mesleğinin yeterliliklerini belirleyerek ilahiyat fakültelerinden bu yeterliklere sahip mezunlar yetiştirecek programlar yapmasını istemesi şeklinde olabilir. Hiçbir dönemde ilahiyat fakülteleri paydaşı durumunda olan bir kurumun bu kadar emri altına girmemiştir. Gelenekçi zihniyet burada kendini göstermektedir. İlahiyat fakülteleri, ilmi müesseseler olarak kalmalı ve meslekî eğitim yaptıran bir fakülteye dönüşmemelidir. İlahiyat öğretimi, heyecanlı, duygusal, dindar ve mütedeyyin yetiştirmeyi amaç edinmez, bunun yerine klasik kaynaklardan hareketle bilimsel verilere dayalı doğru ve tutarlı dini bilgi üreten, araştırma ve sorgulamayı sanat haline getiren, başkalarının fikirlerine tahammül edebilen, söyleneni anlayabilen, en küçük ayrıntıları dikkate alan tecessüs ruhlu, yaşanan hadiselerle ilgili medeni bir şekilde olumlu ve olumsuz görüş bildirebilen, görüşlerinin eleştirilmesine katlanabilen, kendini ifade edebilen özgüven sahibi ve bedii zevkleri olan, sanat ruhlu kimseler yetiştirmektir.<br />
Yeniden yapılanma, metot, ölçme değerlendirme, programlar ve ders kitaplarını daha da güçlendirme, mevcut uygulamayı geliştirme ve taşranın merkezle olan ilişkilerinin esnek hale getirilmesi, karar verme yetkisinin paylaşılması demektir.[35] Son değişikliklerde merkeziyetçi bir yaklaşım öne çıkmış, ilahiyatların her birine kendi ihtiyaçlarına göre kendi programlarını hazırlama ve uygulama imkanı verilmedi. Üniversitelere ve fakültelere gerekli özerklik verilmedikçe, ne yüksek öğretimde ne de ilahiyat öğretiminde yeniden yapılanmadan söz edilebilir.<br />
Eğitim-öğretim ve özellikle din eğitimi ve öğretimi, sık sık değişen ve sil baştan yapılandırılan ya da kurgulanan günübirlik bir konu değildir; bu sebeple güncel ve ideolojik siyasi projelerin bir parçası olarak değil, siyaset üstü ve uzun vadeli politikalar gerektiren hassas ve hayatî bir konudur. Yüksek din eğitim ve öğretimini yapılandırmadan önce, tarihsel din eğitimi ve öğretimi tecrübemizin güçlü ve zayıf noktalarının belirlenmesi, din eğitimi ve öğretimi konusunda toplumsal ihtiyaç analizlerinin yapılması, bu ihtiyaç analizlerine göre din eğitimi ve öğretimi ile ilgili mesleklerin tadadının yapılması, yüksek din eğitim ve öğretimi alanında bilim dünyasında geliştirilen yöntem ve yaklaşımların bilinmesi büyük önem arz etmektedir. Yapılandırma, geçmişte uygulanan ilahiyat fakülteleri, yüksek İslam enstitüleri ve İslami ilimler akademisi programlarını masaya koyarak, onlarda yer alan derslerin saatleri üzerinde matematiksel olarak oynamak ve belli bir sayıyı tutturmakla veya Bologna sürecine uydurma iddiasıyla sadece programlar üzerinden gerçekleştirilemez. Şu noktanın altını çizmekte yarar görüyorum: İlahiyat meslek elamanı yetiştiren bir kurum değildir. Bu kurum düşünen insanların dini bütün yönleriyle tartışabildikleri bir kurum olmalıdır. İlahiyat fakültelerini doğuş dönemindeki kimliğine, yani yeni araştırma alanları keşfetmeye çalışan, sorgulamayı esas alan, tarihsel eleştiriye ve özeleştiriye önem veren yüksek diniyat mütehassısı yetiştiren bir kurum olma kimliğine yeniden kavuşturmalıyız.</p>
<div>
<p>[1] Geniş bilgi için bkz.: Üniversite ve Üniversite Eğitimi Kongresi: Türkiye’de Üniversite Sistemi ve Dönüşümü” <i>Kongresine Sunulan Bildiri</i>, Eğitim-Sen, Ankara, 4-5-6 Mayıs 2007. (<i>Dönüştürülen Üniversiteler ve Eğitim Sistemimiz</i> (Der. Servet Akyol ve diğ. Eğitim Sen Yayınları, No. 1, Ankara 2008) kitabı içerisinde, s. 185-213), s. 185 vd.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div>
<p>[2] Cemal Tosun- Recai Doğan, “İlahiyat Fakültelerinin Yeniden Yapılanması Üzerine”, <i>Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu Bildiriler-Müzakereler,</i> 16-17 Ekim 2004 –Isparta), Isparta 2004, s. 492.</p>
</div>
<div>
<p>[3] Hasan Âli Yücel, <i>Türkiye’de Orta Öğretim,</i>  Ankara 1994, s. 25.</p>
</div>
<div>
<p>[4] Necdet Subaşı, <i>Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme,</i> Ankara: Vadi Yayınları, 2003, s. 153.</p>
</div>
<div>
<p>[5] Subaşı, <i>Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme,</i>  s. 156, 167.</p>
</div>
<div>
<p>[6] Hilmi Ziya Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  <i>İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960,</i> Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1961, s. 13;  Halis Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i>  İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat  Vakfı Yayınları, 1999, s. 217</p>
</div>
<div>
<p>[7] Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”, <i> İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960</i>, s. 8.</p>
</div>
<div>
<p>[8] Cumhuriyet dönemi yüksek din öğretimi kurumlarının oluşturulmasının arkasında yatan zihniyetle ilgili geniş bilgi için bkz.: Subaşı, <i>Öteki Türkiye’de Din ve Modernleşme,</i> s. 148-152.</p>
</div>
<div>
<p>[9] İlahiyatın bilim olup olmadığı yeni bir tartışma değildi. Örneğin Peyami Safa, İlahiyatın bilim olmadığı fikrine karşı çıkarak İlahiyatın bir bilim olduğunu savundu: “İlahiyat etimolojik olarak ilimdir, İlahiyat ve Teoloji Tanrı ilmi demektir. Sistem olarak ilimdir. Kendine has konusu, şubeleri, metodu ve hep bir arada insicamı vardır. Rusya hariç dünyanın bütün üniversitelerinde İlahiyat  Fakülteleri vardır. Bütün lügatlerde ve felsefe lügatlerinde İlahiyatın ilim olduğu ilk verilen değişmez hükümdür. Bir ilim mütehassıslarından alim sıfatını çok görmek doğru olmaz.” Bkz.: Peyami Safa, <i>Din İnkılab İrtica,</i> İstanbul 1978, s. 48-49.</p>
</div>
<div>
<p>[10] Mehmet Ali Aynî, <i>Darülfünûn Tarihi</i>, İstanbul 1928, s. 32, 42, 48;  Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi</i>,  s. 38-39.</p>
</div>
<div>
<p>[11] Ülken, “ İlâhiyat Fakültesinin Geçirdiği Safhalar”,  <i>İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960</i>, s. 2.</p>
</div>
<div>
<p>[12] Ülken, “ İlâhiyat Fakültesinin Geçirdiği Safhalar”,  <i>İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960</i>, s. 1, 5.</p>
</div>
<div>
<p>[13] Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi, </i>s. 40-41.</p>
</div>
<div>
<p>[14] Aynî, <i>Darülfünûn Tarihi, </i>s. 40; Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi</i>,  s. 18, 80.</p>
</div>
<div>
<p>[15] Baltacıoğlu’nun konuyla ilgili Atatürk ile yaptığı bir görüşmede bu tutum açıkça görülür. Bkz.: İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “Hayatım”,<i> Yeni Adam,</i> sayı: 346, 347, (7-14 Ağustos 1941), s. 14.</p>
</div>
<div>
<p>[16] Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i>  s.  45; Nevzad Ayas, <i>Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitimi,</i> Ankara 1948, s. 280.</p>
</div>
<div>
<p>[17] Genelkurmay Başkanlığı, <i>Atatürkçülük,</i> Birinci Kitap, İstanbul 1988, s. 290.</p>
</div>
<div>
<p>[18] <i>TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX.</i>, s. 22, 23 ve X, s. 3. Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i> s.  211.</p>
</div>
<div>
<p>[19] Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i>s.  212</p>
</div>
<div>
<p>[20] <i>TBMM Tutanak Dergisi, Dönem VIII</i>, Cilt 20, Toplantı 3, Salı: s. 227-234.</p>
</div>
<div>
<p>[21] İsmail Hakkı Baltacıoğlu, medrese ile ilk kurulan İlahiyat Fakültesi ve  şimdiki İlahiyat arasındaki farkı şöyle açıklamaktadır: “İlahiyatın açılmasından maksat, gelenekçi eğitim sistemini temsil eden  medreseyi diriltmek değildir. Onlara göre medreseler, nassî, apriyori ve kablettecrübîdir. Açılaçak olan Fakültenin bilimsellik ölçütü ise, ilim evleri olmaları, mukayese, müşahede ve sonunda da mümkün olursa izaha çalışmaktır. Medreseler subjektif, İlahiyat Fakültesi objektiftir. Hükümetin böyle bir fakülte açmaktaki amacı şudur: “bütün manasiyle ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek  … “ Bu İlahiyat Fakültesi bence iki türlü kurulabilir. Biri Katolik Fakültesi, Protestan Fakültesi gibi ki, İslam İlahiyat Fakültesi olabilir. Diğeri ise yine İlahiyat Fakültesi adını taşır, haddizatında İlahiyat Fakültesi değildir. Felsefe Fakültesidir. Bu ayrı bir şeydir. İçinde Psikoloji, Sosyoloji, Dinler tarihi gibi, din ruhiyatı vardır. Bu ayrı bir şeydir. Bu adeta dil ve edebiyat Fakültelerinin devamı gibi bir şeydir.  … Bizim istediğimiz İslam İlahiyat Fakültesi, ama medrese değil, ilmî karakter taşıyan İslam İlahiyatı Fakültesi, İslam dinini, İslam Mezheplerini … ilmî surette tetkik edecek bir ilmi fakülte” Bkz.: Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”,  <i>İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960</i>, s. 11 vd. Krş.: Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i> s. 214.</p>
</div>
<div>
<p>[22]  Ülken, “ Bugünkü İlahiyat Fakültesi”, <i> İlâhiyat Fakültesi Albümü 1949-1960</i>, s. 11-12, 15, 16.</p>
</div>
<div>
<p>[23] Ali Fuat Başgil, <i>Din ve Laiklik</i>, İstanbul:Yağmur Yayınları, 1991, s. 210-211.</p>
</div>
<div>
<p>[24] 18.12.1950’de hazırladığı rapor.</p>
</div>
<div>
<p>[25] Başgil, <i>Din ve Laiklik</i>, s.211, Dipnot: 108.</p>
</div>
<div>
<p>[26] Geniş bilgi için bkz.: Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i> s. 232-233.</p>
</div>
<div>
<p>[27] Başgil, <i>Din ve Laiklik</i>, s.211, Dipnot: 108;  Ayhan, <i>Türkiye’de Din Eğitimi,</i>  s. 229.  Talim Terbiye Kurulu’nun Yüksek İslam Enstitüsünün açılması ile ilgili  22.08.1958 tarih  ve 2890 sayılı kararında, bu dönemde yaşanan zihniyet çatışmasının  hangi boyutlara vardığını açıkça ortaya  koymaktadır:  “ İmam Hatip Okulu mezunlarına daha yüksek bir tahsil imkanı sağlamak, orta dereceli okullarımızla öğretmen okullarının din derslerini ehliyet ve salahiyetle verebilecek öğretmen yetiştirmek ve İmam-Hatip okullarının birinci devrelerine yeter sayı ve değerde bir tedris heyeti kazandırmak gayesiyle, Eğitim Enstitüleri seviyesinde yüksek bir din okulu açılması uygun olacağına ve gereken tescil muameleleri yapılmak üzere işbu kararımız kopyalarının Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı ve Öğretmen Okulları Umum Müdürlüğünce görülerek Zatı İşleri Müdürlüğüne tevdiine karar verildi. İş, Vekalet yüksek makamının tasdikine sunulur.” (Muhammed Şevki Aydın, <i>Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,</i> DEM yayınları, İstanbul 2005, s. 144)  Daha sonra alınan bir kararla orta ve muadil okullarla öğretmen okullarının  tamamında Din Dersleri öğretmeni olma şeklinde değiştirildi. Bu belgeler ve daha sonraki kanunlarda amaç şöyle belirlendi:  “İslam dininin esaslarına sadık kalarak müsbet  ilmin ışığı altında İslam ilimlerinin ve bunlara yardımcı bilgileri öğretecek İmam Hatip Okullarıyla ilköğretmen okullarına ve diğer ortaöğretim müesseselerine öğretmen yetiştirmek ve aynı okullardaki din dersleri öğretmenlerinin mesleki gelişmelerine yardım etmek amacıyla Milli Eğitim Bakanlığınca kurulmuş dört yıllık bir yüksek okuldur. Bu müssese MEB’nın ihtiyaçları dışında Dİ Teşkilatı’nda müftü, vaiz vesaire gibi din elemanlarını yetiştirmekle de görevlidir. Enstitütü, ayrıca Türkiye’de İslam ilimleri alanında araştırmalarda bulunmak ve araştırmaların neticelerini yurt ve dünya ilim alemine sunmak amaciyle de vazifelidir.” (Aydın, <i>Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,</i> s. 146.)</p>
</div>
<div>
<p>[28] Talim Terbiye Dairesi Başkanlığı’nın 31 Mart 1961 tarih ve 211 sayılı kararı. Bkz.: Aydın, <i>Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,</i>s.146.</p>
</div>
<div>
<p>[29] Aydın, <i>Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,</i> s. 146.</p>
</div>
<div>
<p>[30] Aydın, <i>Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni,</i> s. 147-48.</p>
</div>
<div>
<p>[31] Bkz.: Münir Koştaş, “Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ( Dünü, Bugünü)”, <i>AÜİFD</i>., (Özel Sayı), Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1999, s. 153.</p>
</div>
<div>
<p>[32] <i>TBMM Tutanak Dergisi,</i> <i>Dönem VIII</i>, c. 15 ( 3.1.1949), s. 9.</p>
</div>
<div>
<p>[33] Anemarie Schimmel, “ Islam in Turkey”, <i>Religion in the Middle East</i>, ed. A. J. Arberry, Cambridge: Cambridge University Pres, 1969, II, 80. Ayrıca bkz.:  Gottahard Jaschke, <i>Yeni Türkiye’de İslâmlık</i>, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1972, s. 75.</p>
</div>
<div>
<p>[34] Bu programların hazırlanmasında yer alan Salim Öğüt, bir yazısında İlahiyat programlarının amacını şöyle tanımlamaktadır: “Programların amacı, iki temel kaynak olan Kur’an ve Sünneti temelli nesiller yetiştirmekten ziyade, çağdaş değerlerle uyumlu bir İslam anlayışı inşa etmektir.”</p>
</div>
<div>
<p>[35] Cemal Tosun- Recai Doğan, “İlahiyat Fakültelerinin Yeniden Yapılanması Üzerine”, <i>Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu Bildiriler-Müzakereler,</i> 16-17 Ekim 2004 –Isparta), Isparta 2004, s. 492.</p>
<p>Prof.Dr.Sönmez KUTLU</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-ogretiminin-yeniden-yapilandirilmasi-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyat Fakülteleri Niceliksel Ve Niteliksel Olarak Gelişmişlerdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakulteleri-niceliksel-ve-niteliksel-olarak-gelismislerdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakulteleri-niceliksel-ve-niteliksel-olarak-gelismislerdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jan 2019 08:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7560</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet döneminde din eğitimi vermek üzere ikame edilen ilahiyat fakülteleri (öncesinde yüksek İslam enstitüleri) Cumhuriyet öncesindeki dini eğitim veren medrese ve tekkeler ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan tabloyu özetleyebilir misiniz? Bu tasnifin her iki tarafında bulunan kurumlar da esasında aynı kaynaktan beslenmektedir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için biraz İslam eğitim kurumlarının arkla planına bakmak lazım. Bilindiği gibi İslam medeniyeti, Hz. Peygamber’den itibaren İslam’ın yayılması ve Müslümanların inançlarını bilgi temelli şekillendirmek niyetiyle talim, tedris, tedip ve terbiyeyi temel önceliklerinden biri yapmıştır. Elbette başlarda yapılan bu faaliyetler, kurumsal olmaktan çok uzaktır; ama önemli oranda kurucu karakteresahiptir. Bu kurucu karakter, bilginin farklı boyutlarına yönelik öğrenme merakını teşvik eden ve her Müslümanı bilgi talep etmeye zorlayan ilmi bir gelenek inşa etmiştir. Hz. Peygamber’den sonra çoğunlukla toplumsal ve siyasal nedenlerle çeşitli badireler atlatsa da bu gelenek, belli bir müddet sonra kurumsallaşmaya başlamış; bu kurumsallaşma süreci zihinlerin eğitiminde medreseyle birlikte duyguların eğitiminde ise tekke vb. kurumlarla zirve noktasına ulaşmıştır. Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Böyle olunca da her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet döneminde din eğitimi vermek üzere ikame edilen ilahiyat fakülteleri (öncesinde yüksek İslam enstitüleri) Cumhuriyet öncesindeki dini eğitim veren medrese ve tekkeler ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan tabloyu özetleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Bu tasnifin her iki tarafında bulunan kurumlar da esasında aynı kaynaktan beslenmektedir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için biraz İslam eğitim kurumlarının arkla planına bakmak lazım. Bilindiği gibi İslam medeniyeti, Hz. Peygamber’den itibaren İslam’ın yayılması ve Müslümanların inançlarını bilgi temelli şekillendirmek niyetiyle talim, tedris, tedip ve terbiyeyi temel önceliklerinden biri yapmıştır. Elbette başlarda yapılan bu faaliyetler, kurumsal olmaktan çok uzaktır; ama önemli oranda <em>kurucu karaktere</em>sahiptir.</p>
<p>Bu kurucu karakter, bilginin farklı boyutlarına yönelik öğrenme merakını teşvik eden ve her Müslümanı bilgi talep etmeye zorlayan ilmi bir gelenek inşa etmiştir. Hz. Peygamber’den sonra çoğunlukla toplumsal ve siyasal nedenlerle çeşitli badireler atlatsa da bu gelenek, belli bir müddet sonra kurumsallaşmaya başlamış; bu kurumsallaşma süreci zihinlerin eğitiminde medreseyle birlikte duyguların eğitiminde ise tekke vb. kurumlarla zirve noktasına ulaşmıştır.</p>
<p>Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Böyle olunca da her iki cenahın Müslümanların kişisel, toplumsal, dini ve ilmi alanda ilerlemeleri için başlarda sağladıkları katma değer, peyderpey azalmış; hatta takındıkları tavırlar, Müslümanlar için belli bir zaman sonra ilerlemeye mani prangalara dönüşmüştür.</p>
<p>Bunun pek çok sebebi vardır. Ancak zannımca, her iki kurumun da toplumu bulunduğu hal üzere tutmaya yeminli olmaları, çöküşün başat faktörü olmuştur. Bu süreçte ilmi gelenek; öncü, yenilikçi ve dinamik olmaktan uzaklaşmış; muasır medeniyetin gerisinde kalarak tutucu, durağan ve yoz bir hale bürünmüştür. Bu ilmi geleneğin boyasıyla boyanmış toplum da hayatın hemen her alanında zillet içinde kalmıştır.</p>
<p>İlahiyat fakülteleri ise ilk olarak Cumhuriyet’ten çok önce II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında) geleneksel eğitim kurumlarının toplumun ve devletin ayağına dolanması nedeniyle Darülfünun bünyesinde açılmıştır. Açıldığında medreselerle aynı alanda eğitim-öğretim yapan ilahiyatın, ne yazık ki ömrü çok uzun olmamış; medreselerin yeniden yapılandırıldığı iddiasıyla daha emekleme aşamasında kapatılmıştır. 1924 yılında medreseler kapatılınca bu sefer Cumhuriyet idaresi tarafından –biraz da kerhen– tekrar açılmış; ancak bu sefer de cari politikanın pozitivist refleksleri nedeniyle varlık sahasından kısa sürede el çekmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Bu arada tekke ve medreseler, her ne kadar resmen ilga edilmiş olsalar da ülkenin pek çok noktasında yeraltına inerek eğitim-öğretim faaliyetlerine gizlice devam etmiştir. Otuzlu yıllardan ellili yıllara kadar yaşanan bu ara dönem, Müslüman Türk toplumunu, din ve din eğitimi anlamında kayıt dışı tekke ve medreselerin çizdiği sınırlara, koyduğu kurallara ve ürettiği sorunlu bilgilere mecbur bırakmıştır. Bu dönemde dini sahada geçer akçe haline gelen eksik ve yanlı/yanlış bilgi ile batıl inanç ve hurafeler, Türk toplumunun İslam anlayışında derin yaralar açmıştır.</p>
<p>1949 yılında Ankara İlahiyat’ın açılması da bu patolojik duruma tam anlamıyla çare olamamış; ancak 1959 yılında yüksek İslam enstitülerinin devreye girmesi, bunların daha sonra üniversite bünyesine alınması, ardından özellikle doksanlı yıllardan sonra yeni fakültelerin açılmasıyla Müslümanların merdivenaltı tekke ve medreseye ve onun ürettiği kısmen çarpık ve sorunlu din anlayışına bağımlı olma durumu sona ermeye başlamıştır.</p>
<p>Ancak ilahiyat fakülteleri hem niceliksel hem de niteliksel olarak oldukça mesafe kat etmiş olmalarına rağmen bu yapıların toplum üzerindeki etkisinin yittiğini iddia etmek zordur. Bu da din eğitimi ve öğretimi alanında ikili bir anlayışın aynı anda işbaşında olması anlamına gelmekte; bu da kaçınılmaz olarak çatışma ortamı yaratmaktadır.</p>
<p>Zira her iki kesim arasında hem esasa hem de teferruata müteallik çok sayıda fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu fikri kopuşun temelinde bir tarafın mevcut dini durumu –buna <em>dini statüko</em>da diyebiliriz– korumaya çalışırken, diğerinin bu koruma misyonundan uzaklaşıp sorgulama ve ayıklama misyonuna kaymış olması yatmaktadır.</p>
<p>Buradan hareketle ilahiyat öncesi dönemin dini ve ilmi çevrelerde ilahiyat sonrası döneme göre daha az kavgalıymış gibi görünmesi, çoğunlukla din bilimsel rekabetin olmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa bugün adını koymak gerekirse her iki kesim arasında zaman zaman yüzeye çıksa da çoğunlukla buzdağının görünmeyen kısmında büyük bir sürtüşme hali vardır.</p>
<p>Bu, şimdilik bir tür rekabettir ve bu rekabette ilahiyatçılar, bilimsel sahada kalmaya gayret gösterirken, diğer taraf daha saldırgan bir tavır sergilemektedir. Çünkü ilahiyatın varlığı, eleştiri ve sorgu kültürü ve dini araştırmalara getirdiği yeni yöntem ve yaklaşımlar, örgütlü dini yapıların sorgudan muaf ürettikleri dini literatürde gedikler açmakta ve cemaatlerin insan kaynakları açısından yeni bireylere erişimini zorlaştırmaktadır.</p>
<p><strong>DOÇ DR. BAYRAMALİ NAZIROĞLU</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakulteleri-niceliksel-ve-niteliksel-olarak-gelismislerdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Televizyon Sunucusu İlahiyatta Hadis Dersi Verdi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/televizyon-sunucusu-ilahiyatta-hadis-dersi-verdi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/televizyon-sunucusu-ilahiyatta-hadis-dersi-verdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Dec 2018 19:55:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Show Tv]]></category>
		<category><![CDATA[Zahide Yetiş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5704</guid>

					<description><![CDATA[Bunu Bir Ekran Hocası Yaptı Televizyon Sunucusu İlahiyatta Hadis Dersi Verdi Show TV&#8217;de &#8220;Zahide Yetiş&#8217;le&#8221; programını hazırlayıp sunan ünlü televizyoncu Zahide Yetiş, cuma günleri programında konuk ettiği ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;la birlikte İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;nde derse girdi. Zahide Yetiş İlahiyat Fakültesi&#8217;nde hadis dersine girince&#8230; Ünlü sunucu Zahide Yetiş, birlikte program sunduğu ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;ın İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;ndeki hadis dersine girip ders anlatınca olay oldu. Show TV&#8217;de &#8220;Zahide Yetiş&#8217;le&#8221; programını hazırlayıp sunan ünlü televizyoncu Zahide Yetiş, cuma günleri programında konuk ettiği ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;la birlikte İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;nde derse girdi. Zahide Yetiş, Türk hadis kürsüsü profesörü Mustafa Karataş ile beraber ilahiyat öğrencilerine ders verdi. Sosyal medya ayağa kalktı. Mustafa Karataş&#8217;ın bir gün önceden öğrencilerine Zehide Yetiş&#8217;in geleceğini haber verip, arkadaşlarına da duyurmalarını istediğini gösteren mesajlar ortaya çıktı. SOSYAL MEDYADA TEPKİ Zahide Yetiş&#8217;in Mustafa Karataş ile ilahiyat öğrencilerine &#8216;Hadis Dersi&#8217;nde ders verdiği görüntüler sosyal medyada sert tepki çekti. Dersten bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşan gazeteci Nevzat Çiçek ise Yetiş&#8217;in ilahiyat fakültesinde derse girmesine sert tepki gösterdi. Nevzat Çiçek, Twitter&#8217;da paylaştığı mesajda &#8220;Zahide Yetiş İstanbul ilâhiyatta Mustafa Karataş nezaretinde derse girmiş. Konu başlığını gerçekten merak ediyorum&#8221; dedi. Bir sosyal medya kullanıcısı ise, &#8220;Bunlar da işi iyice şova dönüştürdü&#8221; yorumunu yaptı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bunu Bir Ekran Hocası Yaptı</strong></p>
<p><strong>Televizyon Sunucusu İlahiyatta Hadis Dersi Verdi</strong></p>
<p>Show TV&#8217;de &#8220;Zahide Yetiş&#8217;le&#8221; programını hazırlayıp sunan ünlü televizyoncu Zahide Yetiş, cuma günleri programında konuk ettiği ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;la birlikte İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;nde derse girdi.</p>
<p><strong>Zahide Yetiş İlahiyat Fakültesi&#8217;nde hadis dersine girince&#8230;</strong></p>
<p>Ünlü sunucu Zahide Yetiş, birlikte program sunduğu ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;ın İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;ndeki hadis dersine girip ders anlatınca olay oldu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5706" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.31.png" alt="" width="496" height="286" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.31.png 496w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.31-300x173.png 300w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" /></p>
<p>Show TV&#8217;de &#8220;Zahide Yetiş&#8217;le&#8221; programını hazırlayıp sunan ünlü televizyoncu Zahide Yetiş, cuma günleri programında konuk ettiği ilahiyatçı Mustafa Karataş&#8217;la birlikte İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;nde derse girdi.</p>
<p>Zahide Yetiş, Türk hadis kürsüsü profesörü Mustafa Karataş ile beraber ilahiyat öğrencilerine ders verdi. Sosyal medya ayağa kalktı.</p>
<p>Mustafa Karataş&#8217;ın bir gün önceden öğrencilerine Zehide Yetiş&#8217;in geleceğini haber verip, arkadaşlarına da duyurmalarını istediğini gösteren mesajlar ortaya çıktı.</p>
<p><strong>SOSYAL MEDYADA TEPKİ</strong></p>
<p>Zahide Yetiş&#8217;in Mustafa Karataş ile ilahiyat öğrencilerine &#8216;Hadis Dersi&#8217;nde ders verdiği görüntüler sosyal medyada sert tepki çekti.</p>
<p>Dersten bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşan gazeteci Nevzat Çiçek ise Yetiş&#8217;in ilahiyat fakültesinde derse girmesine sert tepki gösterdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-5708" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.18-287x300.png" alt="" width="287" height="300" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.18-287x300.png 287w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/12/Screen-Shot-2018-12-07-at-22.20.18.png 489w" sizes="(max-width: 287px) 100vw, 287px" /></p>
<p>Nevzat Çiçek, Twitter&#8217;da paylaştığı mesajda &#8220;Zahide Yetiş İstanbul ilâhiyatta Mustafa Karataş nezaretinde derse girmiş. Konu başlığını gerçekten merak ediyorum&#8221; dedi.</p>
<p>Bir sosyal medya kullanıcısı ise, &#8220;Bunlar da işi iyice şova dönüştürdü&#8221; yorumunu yaptı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/televizyon-sunucusu-ilahiyatta-hadis-dersi-verdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorunların Çözüm Zemini İlahiyat Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sorunlarin-cozum-zemini-ilahiyat-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sorunlarin-cozum-zemini-ilahiyat-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Nov 2018 12:28:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an ve Hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4126</guid>

					<description><![CDATA[Mukaddeme: Müslüman Dünyanın İkinci Şafağı – İtaat Toplumundan Sözleşme Toplumuna / Sorunların Çözüm Zemini İlahiyat mı? Eleştirel düşünce ahlaki bir zorunluluktur, her şey olması gerektiği gibi ise üzerinde düşünülecek, konuşup tartışılacak bir şey yok demektir, bu durumda -sonuçlarına katlanmak kaydıyla- yanlışlıklar âleminde yan gelip yatabiliriz. Peygamber kıssaları bize her peygamberin öncelikli mesajının farklı olduğunu göstermektedir. Allah’ın 21. yüzyılda insanlığa öncelikli mesajı nedir? Bunun sağlıklı cevabı ancak -tarihe kaçmadan- bugün burada verilebilir. Akıl -düşünce, bilim, araştırma, keşif-, ahlak, yaratıcılık -dolayısıyla sanat-, iktisadi üretim ve mümkün olmamakla birlikte adalet, Müslüman dünyanın ikinci şafağı için gerekenler. Çok şey istiyorum, farkındayım ancak yine de üzerinde durmaya değer. Devlet ve resmi din baskı yapınca insanların kendilerini ifade etme biçimi olarak insancı (hümanist) yaklaşımlar öne çıkar. İnsanın değersizleştirilmesi, zelil kılınması karşısında insani değerlere yapılan vurgu ve reformculuk, ahlakilik ve adalet arayışının doğal sonucudur. Müslüman dünyanın ikinci şafağı için insan merkezli bir bakış açısı zaruri, itaat toplumundan sözleşme toplumuna geçiş için “bir parça” hümanizme ihtiyaç var. Müslüman dünyanın sorunları ilahiyat/teoloji zemininde çözüme kavuşmayacak, zira bu alan uzlaşmayı sağlayamayacak şekilde derinlemesine bölünmüş, içinden çıkılamayacak kadar karmaşık hale gelmiş, bilgi felsefesi bakımından ilerlemeyi sağlayamayacak derecede donuklaşmış durumda. İlaveten her teolojinin aynı zamanda bir siyaset olduğunu da unutmamak gerekiyor. İlahiyatçılar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div dir="ltr">
<div>
<div>
<p><strong>Mukaddeme: Müslüman Dünyanın İkinci Şafağı – İtaat Toplumundan Sözleşme Toplumuna / Sorunların Çözüm Zemini İlahiyat mı?</strong></p>
<p>Eleştirel düşünce ahlaki bir zorunluluktur, her şey olması gerektiği gibi ise üzerinde düşünülecek, konuşup tartışılacak bir şey yok demektir, bu durumda -sonuçlarına katlanmak kaydıyla- yanlışlıklar âleminde yan gelip yatabiliriz.<span id="m_-7576377074516569201gmail-more-40102accb94d9b1c41c8c6eec22a2ab7f4b5"></span></p>
<p>Peygamber kıssaları bize her peygamberin öncelikli mesajının farklı olduğunu göstermektedir. Allah’ın 21. yüzyılda insanlığa öncelikli mesajı nedir? Bunun sağlıklı cevabı ancak -tarihe kaçmadan- bugün burada verilebilir.</p>
<p>Akıl -düşünce, bilim, araştırma, keşif-, ahlak, yaratıcılık -dolayısıyla sanat-, iktisadi üretim ve mümkün olmamakla birlikte adalet, Müslüman dünyanın ikinci şafağı için gerekenler. Çok şey istiyorum, farkındayım ancak yine de üzerinde durmaya değer.</p>
<p>Devlet ve resmi din baskı yapınca insanların kendilerini ifade etme biçimi olarak insancı (hümanist) yaklaşımlar öne çıkar. İnsanın değersizleştirilmesi, zelil kılınması karşısında insani değerlere yapılan vurgu ve reformculuk, ahlakilik ve adalet arayışının doğal sonucudur. Müslüman dünyanın ikinci şafağı için insan merkezli bir bakış açısı zaruri, itaat toplumundan sözleşme toplumuna geçiş için “bir parça” hümanizme ihtiyaç var.</p>
<p>Müslüman dünyanın sorunları ilahiyat/teoloji zemininde çözüme kavuşmayacak, zira bu alan uzlaşmayı sağlayamayacak şekilde derinlemesine bölünmüş, içinden çıkılamayacak kadar karmaşık hale gelmiş, bilgi felsefesi bakımından ilerlemeyi sağlayamayacak derecede donuklaşmış durumda. İlaveten her teolojinin aynı zamanda bir siyaset olduğunu da unutmamak gerekiyor.</p>
<p>İlahiyatçılar bir toplumun en son ihtiyaç duyacağı kişilerdir, hiç olmasalar toplum onların eksikliğini hissetmez, hatta insanlar özgürleşir, rahat nefes alır. Dinin işlevini yerine getirmesi yahut dinin yaşanması ilahiyatçılara bağlı değil, en iyi yaptıkları iş spekülatif bilgi üretmek.</p>
<p>Her kurgu (spekülasyon) insanoğluna atılan bir kazıktır. İlahiyat tabiatı icabı kurgusaldır, ispatlanmamış, kesinlik kazanmamış yaklaşımlardan (varsayımlardan) ibarettir, faraziye ve tahmine dayanır. Dahası orijinal teolojik sorunlar yoktur, ilahiyat/teoloji kurumsal dinin problemi ve onun enstrümanıdır.</p>
<p>Bilgi sisteminin yeniden kurulması zaruri. Doğru bilginin kaynağı ya da ölçüsü vahiydir demek sorunu çözmüyor. Doğru bilginin kaynağı vahiy ise Müslüman dünyanın halihazırdaki perişanlığının açıklaması ne? Doğru bilginin kaynağı vahiydir ya da nakildir deyip, bunu akla, olgulara, gözlem ve deneye karşı konumlandırmak, bir diğer ifadeyle vahyi bunlarla çatıştırmak felaketin başladığı nokta. Bir diğer sorun, her şeyin Kur’an ve Hadis’te var zannedilmesi.</p>
<p>Birden bire masa başında (oturduğu yerden) 14 asır öncesine ışınlanıp, bugünün algısıyla, -farkında olmadan- 14 asır boyunca üzerine koyan insani birikimle “siyasi çözümleme” yapmak, bunu da ideolojik şablona oturtarak, bugüne “çözüm önerisi” diye sunmak – aklın iflası! İlkeleri belirlemek suretiyle ana çerçeveyi çizebilirsiniz; toplumu/toplumsal yapıyı, kültürü, tarihsel kurumları bugüne getiremezsiniz.</p>
<p>Yeni bir dini projeye ya da yeni bir din icat etmeye gerek yok, din geleneksel haliyle olduğu gibi bireysel-ahlaki alanda kalmalı. İlkeleri ana çerçeveyi çizmekle birlikte siyasi alandan uzak duran, doğrudan kalbimize dokunan din, bireyin motor gücü olarak ilerlemenin manevi altyapısını oluşturacak, böylece kendimize özgü bir sekülerlik de mümkün hale gelecektir (ki Hanefi-Maturidi çizgi de buna müsait).</p>
<p>İlahi, dini ya da kutsal devlet teorileri veya Tanrı Devleti teorisi zaten İslam’a ait değil, Hristiyanlık’tan alıntı. Bu teoriler, teolog ve filozof St. Augustinus’a dayanır, o da İncil’de Tanrı’nın Krallığı anlamına gelen Göklerin Krallığı’ndan hareket etmiştir. Sekülerizm, yani dünyevileşme, Katolik Kilisesi’nin “ilahi otoritesi”ne karşı dünyevileşmedir ve bu, tam olarak İslam’ın istediği şeydir, aksini iddia eden İslam adına kurumsal dine ve din adamı sınıfına meşruiyet kazandırmak için acaba sarf etmiş olur.</p>
<p>Slogan atmayı bırakıp, Müslüman dünyanın ikinci şafağı için -İslam Âlemi’nin ya da İslam medeniyetinin yeniden doğuşunu temsil etmek üzere- artık Medine Okulu’nu boyama zamanı gelmiştir. Tarihe damgasını vurmuş Müslüman ilim adamları, filozoflar, sanatçılar bu tabloda bir araya gelmeli, zıt görüşler bir arada bulunmalı, kesrette vahdeti göstermelidir. Bunu yapabilecek sanatçımız, estetik birikimimiz vs. var mı? Yeniden doğuş için cevaplamamız gereken ilk soru belki de budur.</p>
<p>Atilla Fikri Ergun – <a class="daria-goto-anchor" href="http://atillafikriergun.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer" data-vdir-href="https://mail.yandex.com.tr/re.jsx?uid=1130000020211366&amp;c=LIZA&amp;cv=15.0.507&amp;mid=167196136166137154&amp;h=a,5MvzlwHhe7AkKYWEwnxUNg&amp;l=aHR0cDovL2F0aWxsYWZpa3JpZXJndW4ud29yZHByZXNzLmNvbS8" data-orig-href="http://atillafikriergun.wordpress.com/">atillafikriergun.wordpress.com</a></p>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sorunlarin-cozum-zemini-ilahiyat-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
