<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İlahiyat Fakültesi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ilahiyat-fakultesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Dec 2018 20:55:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İlahiyat Fakültesi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlahiyat Fakültesi Müfredatında Tasavvuf Tarihi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultesi-mufredatinda-tasavvuf-tarihi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultesi-mufredatinda-tasavvuf-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:10:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Denemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7162</guid>

					<description><![CDATA[İlahiyat fakültesinde tasavvuf, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen kanunî düzenlemelerin gölgesinde bir ders olarak var olmuştur. Aslına bakılırsa -dönemin şartları icabı- dersin ilâhiyat müfredatında bırakılması dahi şaşırtıcı sayılabilir. İslam tarihi, İslam kurumları tarihi, İslam mezhepleri tarihi, dinler tarihi, sanat tarihi ve nihayet tasavvuf tarihi, Dârülfünundan beri ilahiyat fakülteleri müfredatında yer bulmuştur. Kelâm, tefsir, hadis, İslâm hukuku gibi ilâhiyat ana derslerinin müfredatında da hemen hemen yarı yarıya kelâm tarihi, tefsir tarihi, hadis tarihi, fıkıh tarihi konuları yer alır. Dârülfünun İlahiyatta Abdülhakim Arvasî (1865-1943) gibi dönemin sufileri bizzat derslere girmişlerdir ve bu fakültenin Mehmed Ali Aynî (1868-1945) gibi meşhur tasavvuf tarihi hocaları vardır. Bu fakülte 1933 Üniversite Reformuyla kapatıldıktan yıllarca sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 21 Kasım 1949’da açılmış, fakültenin müfredatında da tasavvuf tarihi varlığını korumuştur. İlahiyatın bazı bölüm derslerinin müfredatı sınırlı tutulmuş gözükmektedir. Bunların başında İslam Hukuku bölümü geliyor. İlahiyatlarda İslâm Hukuku derslerinin müfredatı uzunca bir süre “nikâh” ve “feraiz” bahisleriyle sınırlı tutulmuştur. Feraiz’in (İslâm miras hukuku) okutulma sebebi, 1923 öncesi miras davalarının İslâm hukuku esaslarına göre çözülmesi yönündeki hâlen mer’î bir kanundur. Dolayısıyla ülkemizde bu tür miras davaları resmî mahkemelerce değil, müftülerce çözülüyor. Çünkü yasaya göre mirasın paylaşımı, İslam miras hukukunun kılı kırk yaran ölçüleriyle yapılmak zorundadır. “Nikâh” konusu ise sanırım her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>İlahiyat fakültesinde tasavvuf, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen kanunî düzenlemelerin gölgesinde bir ders olarak var olmuştur. Aslına bakılırsa -dönemin şartları icabı- dersin ilâhiyat müfredatında bırakılması dahi şaşırtıcı sayılabilir.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İslam tarihi, İslam kurumları tarihi, İslam mezhepleri tarihi, dinler tarihi, sanat tarihi ve nihayet tasavvuf tarihi, Dârülfünundan beri ilahiyat fakülteleri müfredatında yer bulmuştur. Kelâm, tefsir, hadis, İslâm hukuku gibi ilâhiyat ana derslerinin müfredatında da hemen hemen yarı yarıya kelâm tarihi, tefsir tarihi, hadis tarihi, fıkıh tarihi konuları yer alır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dârülfünun İlahiyatta Abdülhakim Arvasî (</span><span class="s2">1865-1943</span><span class="s1">) gibi dönemin sufileri bizzat derslere girmişlerdir ve bu fakültenin Mehmed Ali Aynî (</span><span class="s2">1868-1945</span><span class="s1">) gibi meşhur tasavvuf tarihi hocaları vardır. Bu fakülte 1933 Üniversite Reformuyla kapatıldıktan yıllarca sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 21 Kasım 1949’da açılmış, fakültenin müfredatında da tasavvuf tarihi varlığını korumuştur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlahiyatın bazı bölüm derslerinin müfredatı sınırlı tutulmuş gözükmektedir. Bunların başında İslam Hukuku bölümü geliyor. İlahiyatlarda İslâm Hukuku derslerinin müfredatı uzunca bir süre “nikâh” ve “feraiz” bahisleriyle sınırlı tutulmuştur. Feraiz’in (İslâm miras hukuku) okutulma sebebi, 1923 öncesi miras davalarının İslâm hukuku esaslarına göre çözülmesi yönündeki hâlen mer’î bir kanundur. Dolayısıyla ülkemizde bu tür miras davaları resmî mahkemelerce değil, müftülerce çözülüyor. Çünkü yasaya göre mirasın paylaşımı, İslam miras hukukunun kılı kırk yaran ölçüleriyle yapılmak zorundadır. “Nikâh” konusu ise sanırım her zaman koruduğu güncelliği sebebiyle öğretiliyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tasavvuf tarihi de -yakın zamanlarda sırf ‘tasavvuf’ adını alıncaya değin- bugüne kadar hep okutulmuştur. Fakat bu ders tarikatlardan mümkün mertebe soyutlanarak, sadece düşünce tarihimizdeki yeriyle işlenmiştir. Bunun sebebi de Tekkeler ve Zaviyeler kanununun varlığıdır. Bilinen bir gerçektir; bu kanuna rağmen Türkiye’de tarikatlar varlığını sürdürmüştür. Fakat ilahiyat fakültelerinde çoğunlukla ‘müesseseleşmiş tasavvuf’ adıyla varlığından ancak söz edilebilen tarikatlar Türkiye’de, Osmanlı döneminde olduğu gibi ‘Meclis-i Meşayıh’ gibi bir kuruluşun kontrolünden uzak kalmıştır. Tarikatların ne zaman ne tarafa savrulacağının pek de belli olmadığını ise sadece Osmanlı tarihine bakarak dahi anlayabiliriz. Dolayısıyla bu tür bir savruluş tehlikesini önlemek veya kontrol altında tutmak için Osmanlı yönetimi, Meclis-i Meşayıh’ı kurmuştu. Yani tarikatlar, Osmanlı son döneminde de zapturapt altında tutuluyordu. Fakat o dönemde müessese yasaklanmadığı ve tasavvuf erbabına mahsus sıfat ve unvanlar kullanılabildiği için tasavvuf dersini okutmak üzere bizzat ‘şeyh’ unvanı taşıyan zevat derslere girebiliyordu.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Yayınına Bugün Dahi Cesaret Edilemeyen Metinler</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlahiyat fakültesinde tasavvuf, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen kanunî düzenlemelerin gölgesinde bir ders olarak var olmuştur. Aslına bakılırsa -dönemin şartları icabı- dersin ilâhiyat müfredatında bırakılması dahi şaşırtıcı sayılabilir. 1949’da ilahiyat müfredatı yeniden düzenlenirken var olan mevcut siyasî hava, tekke ve zaviyelerin 30 Kasım 1925’te yasaklanışının üzerinden yirmi dört yıl gibi az sayılmayacak bir zamanın geçmiş olması vb. sebepler bunda etkili olmuş olmalıdır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">12 Eylül Askerî Darbesi sonrasında (1982 ortalarında) Yüksek İslam Enstitülerinin tamamıyla ilâhiyat fakültelerine dönüştürülmesine kadar -yaklaşık otuz üç yıl- Türkiye’de bir tek ilahiyat fakültesi bulunuyordu: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. Dolayısıyla ‘ilâhiyat müfredatı’ derken bu fakültenin müfredatı, konunun tarihçesini belirlemesi açısından öne çıkıyor. Zaten diğer ilâhiyatlar da Ankara İlahiyat örnek alınarak dönüştürülmüş, hatta 12 Eylül yönetimi bu yeni ilahiyatların dekanlıklarına çoğunlukla Ankara İlâhiyat’ın belli başlı hocalarının atanmasına özen göstermişti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlâhiyat fakültelerinde tasavvuf tarihi veya tasavvuf dersini okutan hocaların kendilerini belli bir baskı altında hissettiklerine dair elimizde pek de bir yazılı metin yoktur. Ancak bu dersi 1950’li yıllarda Ankara İlahiyat Fakültesi’nde okutan Kemâl Edîb Kürkçüoğlu’nun hazırladığı <i>Tasavvuf Tarihi</i> ders notları bu hususta bazı ipuçları taşıyor. Kürkçüoğlu’na ait ders teksirinin “İslâm’da Tasavvuf Var mıdır?” başlıklı bölümüne bakmak bu hususta bir izlenim verebilir. O, bu bölümde “tasavvuf”un “tarîkat” demek olmadığını vurgulama ihtiyacı hissetmiş ve şöyle demiştir: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“<i>Ve tarîkat demek de tekye faâliyeti mânasına gelmez. Şunu unutmamak lâzımdır ki tekye faâliyeti 1925’ten bu yana kanunla mülgadır</i>.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kürkçüoğlu’nun ders notlarının bir yerinde tekke ve zaviyeleri ilga eden kanunu hatırlayıvermesi elbette boşuna değildir. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra tasavvufî kimliğinden bir hırkayı sırtından çıkarır gibi soyu(tla)nması mümkün olmayan tasavvuf erbabının yaşadığı sıkıntılar hâlen hatırlanıyor ve yeri geldiğinde de yazılıyor. Bu sıkıntıları çekenlerden biri olan Konyalı bir müderris-sûfî Osman Güleryüz Efendi, bu baptaki düşüncelerini ve hatıralarını sıcağı sıcağına kaleme almış nadir zevattandır. Fakat birçok deftere yazdığı ve elyazmaları hâlindeki eserleri -yaşadığı sıkıntıyı çok sert bir dille ifade edişi sebebiyle- bugün dahi yayınına cesaret edilemeyen metinlerdir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlâhiyat fakültelerinde tasavvuf dersi yakın zamanlara kadar ‘tasavvuf tarihi’ adı altında okutulmuştur. Bu adlandırmanın verdiği örtük mesaj şudur: ‘Dersin tarikatla bir alakası yoktur, konunun sadece tarihî boyutu ele alınır.’ Dersin adının ‘tasavvuf’ olması da pek bir şeyi değiştirmiyor; bu kez de dersin yine tarikatla bir alakasının olmadığı, konunun felsefî boyutuyla ele alındığı söylenebilir oluyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Konun bir diğer veçhesi ise bizzat ilâhiyat mensuplarının içinde birtakım zevatın tasavvufu İslâm dışı görme eğilimidir. Bu eğilimin, ilahiyat fakültesi derslerinde sık sık gündeme getirildiği, bizzat bu fakültede okumuş olanların şahit olduğu hususlardandır. Bu husus ise başlı başına bir mevzu teşkil ediyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Cumhuriyet döneminde tarikatların yaşadığı dönüşüm, onları dindar kamuoyu nezdinde bile tenkide açık hâle getirmesi, bazı tarikatlardaki yozlaşmanın medyaya yansıyan sevimsiz yüzü sebebiyle ‘tasavvuf-tarikat ayrılığı’ mevzusu sıcaklığını hâlen koruyor. Buna rağmen ilahiyat fakültelerinde bugün tasavvuf dersinin baskılardan veya tarafgirlik duygusundan uzak, daha ilmî bir mecrada işlenebildiği de gözlemlenebilir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup> Kemâl Edîb Kürkçüoğlu, Tasavvuf Tarihi Ders Notları, haz.Yusuf Turan Günaydın, Büyüyenay Yayınları, 1. bs., İstanbul 2014,s. 121.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultesi-mufredatinda-tasavvuf-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Camiler, Medreseler ve İlahiyat Fakülteleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:35:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Din Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1963</guid>

					<description><![CDATA[İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez. Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</strong></p>
<p>Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan ve ilahiyat hocalarını şu ya da bu şekilde itham eden çekişmeleri eklemek gerekir.</p>
<p>Medrese ve mektep tartışmaları başlı başına irdelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte, kimi çevrelerce sahih dini bilginin ve ehlisünnet vel cemaat akidesinin medreselerde ve medrese hocaları marifetiyle verildiği, ilahiyat fakültelerindeki (güya) dini tahrif amaçlı bilgi aktarımıyla(!) kendilerinin samimi bir şekilde mücadele ettiği izlenimini vermeleri hayreti muciptir. Dahası hararetli ve reytingi yüksek televizyon programlarında en çok ilgi çeken çekişmelerden birisi de hocaların birbirini din tahrifçiliği veya bunun zıddı hurafecilikle suçlamalarıdır. Bu tartışmalarda ele alınan hususlar gerçekte günümüz insanının din hususundaki bilgi eksikliğini gidermeyi mi yoksa din üzerinden eğlenceli vakit geçirilmesini temin etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu sorulara daha başkalarını da eklemek mümkündür.</p>
<p>İslam, bidayetinden itibaren asırlara sözü olan güçlü bir medeniyettir. Bu medeniyet, ilimle başlamış, ilimle yoğrulmuş, ilimle var olmuştur. İlimden koptuğu dönemler ise yok hükmünde olmuştur. İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</p>
<p>Bu medeniyetin bir başka özelliği de alenilik ve meşruiyettir. Topluma hesabı verilebilir bilgi sunmaktır. Bunun bir gereği olarak zahiri bilgi medresede üretilir, irfani olansa tekkede. Medrese ve tekke, toplumun inancını veya ahlaki değerlerini zedeleme üzerine kurulmamıştır. Amel noktasında ise cami her ikisinin de ortak mekânıdır. Yani medrese ve tekke (günümüzde olanın aksine) bir ibadet kurumu değildir. Bir ilim (medrese) ve irfan (tekke) kurumudur. Birisi bilgilenmenin diğeri ruhî arınmanın mektebidir ve birbirini tamamlayıcı müesseselerdir.</p>
<p>İslam medeniyetinde gerek ilmin elde edilmesinde, gerekse ilmin topluma aktarılmasında belli bir edebe uyulur. Yani ilim ehli her türlü tartışmayı kendi arasında yapar, bunu eserlerine yansıtır. Topluma elzem ve faydalı olan bilgileri ise âlim, müftü veya kâdı kimliğiyle aktarır. Tekkeler ise bilgi üreten ve fetva veren değil, ihsana uygun olarak Allah’a kulluk yapmayı amaç edinen irfan kurumlarıdır. Bunlara temas etmemizin nedeni maalesef günümüzde her üç kurumun da zemininden kaydırılmış olması, kendi metotlarına uygun hareket etmemeleridir. Çatışmacı ve kavgacı bir dille toplumu din yorgunu haline getirmiş olmalarıdır. Günümüzde ilim kurumları da irfan kurumları da varoluş gayeleri olan fesadı engelleme, insanlar arasında adaletle ve ihsanla hükmetme gayeleri yönünde fikir üretmek yerine maalesef fesadı körükleyici, kavgacı ve tahammülsüz bir görüntü sergilemektedirler.</p>
<p><strong>Tarihte ve Günümüzde Mektep Medrese</strong></p>
<p>Bu yazı içerisinde mektep kelimesi ile modern eğitim kurumları içerisinde yer alan imam hatip liselerini ve ilahiyat fakültelerini, medrese kelimesi ile de geleneksel metotla öğretim yapan İslami eğitim kurumlarını kastetmekteyiz. Her iki kurumun da öğrencileri ve hocaları statüsüne göre molla, müderris, öğretim görevlisi, öğretim üyesi, akademik çevre, medrese çevresi gibi değişik isimlerle anılırlar. Bu isimlendirmeler normal şartlar altında bir durumu ifade etmekte iken, günümüzde maalesef karşı tarafın fikrini ya da ilmi duruşunu itham amaçlı kullanılabilmektedir.</p>
<p>Medreseler İslam toplumlarında asırlarca müesses ve müessir olmuş köklü eğitim kurumlarıdır. Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin ana gövdesini de oluşturan medreseler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar hayatiyetini resmi müesseseler olarak sürdürmüşlerdir. Osmanlı eğitim anlayışında üç farklı türde eğitim kurumu vardı: Saray, hükûmet ve askerlik işlerinde vazife alacakların eğitildiği saray mektepleri, askerlik sanatının öğretildiği askerî mektepler ve dinî eğitim veren medreseler.</p>
<p>Medreseler, genellikle sivil insanların devam ettiği uzun süreli eğitim kurumlarıydı. Medrese öncesi hazırlık eğitimi mahiyetinde sıbyan mekteplerini de bu eğitimin bir parçası olarak görebiliriz. Ancak sıbyan mekteplerindeki (bugünkü cami kursları benzeri) esas amaç, çocuklara temel dini bilgiler ve Kur’an öğretmektir. Tarihte Nizamiye, Horasan, Maveraünnehir, Merv, Medrese-i Nasıri, Mustansariye vs. adlarla bilinen pek çok medrese kurulmuştur. Bunlar zengin kütüphaneleri de beraberinde getirmiştir. Hele Selçuklu dönemindeki Sırçalı Medrese (Konya), İnce Minareli Medrese ve Karatay Medresesi eğitim öğretim faaliyetleri yanında özgün mimarileri ile de göz kamaştırmışlardır.</p>
<p>Osmanlılarda da köklü bir medrese eğitimi vardı. Osmanlıların ilk dönemi içerisinde kurulan en önemli medreseler İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi. Ancak Osmanlı medreseleri dendiğinde ilk akla gelenleri Fatih devrinde kurulan Sahn-ı Seman diğer adıyla Fatih Medresesi ve Kanûnî Sultan Süleyman tarafından kurulan Süleymaniye Medresesi’dir. Medreseden mezun olanlar zamanla müderrislik payesi alarak devletin en yüksek makamlarına geçme imkânına kavuşurdu. Yeri gelmişken ifade edelim ki, Fatih Camii’nin iki yanında 4’er medreseden (Karadeniz ve Akdeniz) meydana gelen Fatih Medresesi’nde, üçer kişilik toplam yüz elli iki oda vardı. Müştemilatında ise basım evi (tabhane), sağlık evi (bimarhane), kütüphane, altı yüz kişiye kadar hazırlık eğitimi verebilen sekiz medrese daha vardı. Süleymaniye Medresesi’nde daha çok tıp ve fen ilimleri ağırlıklı bir eğitim verilmekle devletin tabip, mühendis ve mimar gibi ihtiyaçlarını karşılanmaktaydı. Müderrislere ilmi derecelerine göre mülâzim, molla, fakih, allâme, kari, muhaddir denirdi. Medrese öğrencilerine ise sınıfına göre çömez, softa, danişmend denirdi.</p>
<p>Osmanlı medreselerinde alet ilimleri ve yüksek ilimler ana tasnifi içerisinde dersler okutulmuştur. XVI. yüzyıla kadar medreselerde okutulan matematik, hendese, coğrafya gibi ilimler değişik gerekçelerle kaldırılmıştır. Bu aşamadan itibaren medresede okutulan dersler daha çok alet ilimleri ağırlıklı olarak devam etmiş ve gittikçe geriye doğru gitmiştir. Bu geriye gidiş hali zaman zaman medreselerin ıslahını gündeme getirmişse de beklenen neticeler alınamamıştır. Medreselerin ıslahı girişimlerinde ilk kapsamlı ıslahat “Medaris-i İlmiyye Nizamnamesi” adı altında Şubat 1910’da devreye sokulmuştur. Bu ıslahatla birlikte ders geçmeye dayalı ve süresi sabit olmayan medrese sistemi yerine bugün modern eğitimde kullanılan sınıf sistemine geçilmiş, öğrenim süresi de on iki yıl olarak belirlenmiştir. 1914’te Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin gayretleriyle uygulanan bu nizamname ile tâli kısm-ı evvel, tâli kısm-ı sâni ve âli olmak üzere üç eşit devre olarak toplam 12 senelik bir eğitim sistemi öngörülmüştür. Ayrıca dinî hizmetler alanında medresetü’l-eimme ve’l-hutebâ adı altında bir okulun kurulması öngörülmüştür. Daha sonra bu okulun adı medresetü’l-irşâd olarak değiştirilmiştir. II. Abdülhamid devrinden itibaren gittikçe yayılan modern eğitim kurumları karşısında medreseler işlevsiz görülmüş; 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler resmen kapatılmıştır. Görüldüğü üzere tarihte eşsiz eğitim öğretim hizmetlerini yerine getiren medreseler, son kertede hükmünü tamamlayarak yerini en azından resmi alanda imam hatip liselerine ve ilahiyat fakültelerine bırakmıştır. Demek oluyor ki geçmişteki medrese ile bugün zihinlerde olan medrese arasında ilişki sadece bir isim benzerliğinden ibaret. Öyleyse günümüzde mektep ve medresenin birbirini daha yakından tanımaya ihtiyacı var.</p>
<p>Mektep ve medrese birbirlerini tanımalılar ki ne olup olmadıklarını doğru anlayabilsinler. Tanımadan yapılan her bir tanım esasında karşı tarafın bir tahrifi anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde her iki kurumun mensupları da karşı tarafı yeterince tanımadan onun yaptığı işleri hafife almakta hatta kimi zaman onunla çatışmaktadır. Oysaki her şeyin değişime uğradığı bir dünyada ne medrese eski medresedir, ne de mektep eski mekteptir. Modern eğitimde medrese veya medrese kafalılık dendiğinde bununla genellikle karşı taraf tahkir edilmiş olur. Medrese çevrelerinde ilahiyat kafalı dendiğinde ise bununla dinde yenilikçi, din tahripçisi, bir parça da dini ilimlerden yeterince haberdar olmayan topluluk kastedilir. Hâlbuki ilim meclisleri söz konusu olduğunda akıl akıldan üstün olur. Bilgi seviyelerinde eşitlik diye bir şey söz konusu olamaz. Tarihteki medrese ile günümüzde üniversite aynı şey olmadıklarından, bunlar birbiri ile rekabet eder kurumlar da olamazlar.</p>
<p><strong>Toplumsal Beklentiler ve Cami</strong></p>
<p>Toplumun olmazsa olmaz gerçekliklerinden birisi de dindir. Toplumun din ya da din adamı ile buluştuğu en merkezi kurum camidir. O nedenle dini alanda sözü olanın camiyi ihmal etme lüksü yoktur. Bu anlamda İslam toplumlarının ibadethane olma yanında en yaygın eğitim kurumu camileridir. Akademisyen de olsa din eğitimi veren hocaların camiyi ihmal etmemesi gerekir.</p>
<p>Tarihi tecrübe içerisinde bir diğer eğitim kurumu ise medreselerdir. İslam toplumlarında medreseler zengin tecrübeleri ve köklü eğitimleri ile müstesna bir yere sahiptir. Medreseler sadece dinî değil aynı zamanda tıp, astronomi, mühendislik vs. dünyevî ilimlerle de hizmet sunmuş ileri düzey müesseselerdir. Ancak şu var ki medreseler de zamanla her toplumsal müessesenin yaşadığı doğal süreci yaşamış ana eksenini ve varlık sebebini yitirmiştir. Günümüzde medreselerin dini alandaki görevini yürütmek üzere kurulan imam hatip okulları ya da ilahiyat fakülteleri vardır. Bu ise beraberinde bir takım tartışma ya da sürtüşmeleri getirmiştir. Onların mevcudiyetini çeşitli gerekçelerle kabullenemeyen bir kesimin varlığı bir vakıadır. Aynı şeyi medreseler için de söylemek gerekir.</p>
<p>İmam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin ilk yıllarında kendilerinden bekleneni şu ya da bu sebepten tam olarak veremediği bilinmektedir. Bu durum toplumda din, dini hizmet ve din adamı tartışmalarını körüklemiştir. Zamanla ciddi düzelmeler ve kalitede artışlar söz konusu olsa da geçmişten beri var olan sürtüşme ya da serzenişler hala devam etmektedir. Bu sürtüşmelerin içten kaynaklanan sebepleri yanında dıştan kaynaklanan nedenlerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu okullara dini eğitimin içerisinde olup da karşı tavır takınan belli bir kesime göre nitelikli dini eğitim ancak hususi mekânlarda ve daha özel eğitimli kişiler maharetiyle (medrese usulünde) verilebilir. Medreseye karşı çıkan bazı meslektaşlar ise orada okuyanları “medrese kafalı” olmakla itham edilebilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki insaf sahibi herkes şu hakkı teslim eder ki her iki kurum da günümüz dünyasının din alanındaki ihtiyaçlarına tek başına cevap vermede yetersizdir. Karşılıklı işbirliğine muhtaçtır. Zaten özellikle temel İslam bilimleri alanında temayüz etmiş pek çok hocanın medrese olmasa da en azından medresenin öğretim sisteminden takviye aldıkları bir vakıadır. Medresenin de kendisini imam hatip liseleri ve ilahiyatlar karşısında sorgulayarak o kurumlardan azami derecede istifade etmesini bilmesi gerekir.</p>
<p><strong>Mevcut İlmi Durum ve Cami</strong></p>
<p>İnsanın bilmeye olan ihtiyacı, kendi tarihi kadar eskidir. Her dönemin kendine has eğitim öğretim kurumları vardır. Bugünkü anlamda modern eğitim öğretimi tarihte aynısıyla aramak beyhudedir. Ancak geçmiştekini de bugüne alternatif olarak sunmak aynı derecede yanlıştır. Ülkemiz söz konusu olduğunda medreseler bugün resmiyette bir karşılığı olmayan sivil eğitim kurumlarıdır. Tabii ki bir ihtiyaca cevap vermektedirler ama ilahiyat ya da imam hatip liselerinin alternatifi olmadıkları aşikârdır. Bunlar İslami ilimleri öğreten kurumlardır.</p>
<p>İslam’da ilim kuru bir iddia değildir. Âlim de sadece bilgi taşıyan kimse değildir. Âlim bilgisini hayatına tatbik eden kişi, ilim ise ameli sonuçları olan, dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir ameliyedir. Kısaca ilimden maksat kuru iddia peşinde koşmak ve faydasız tartışmalarla gündemi işgal etmek değildir. Gerek medrese çevrelerinden gerekse ilahiyat çevrelerinden tartışmalara malzeme sunanları, bağlamından kopuk bir takım nasları veya tarihi tecrübeleri suiistimal ederek tartışma çıkaranları iyi niyetli kabul etmek mümkün değildir. En azından başkasının değirmenine su taşıdıklarını görmezden gelmemek gerekir. Bununla birlikte şu öz eleştiriyi de yapmak gerekir: Özellikle ilahiyat fakültelerindeki akademik çevrelerin cami hizmetlerine daha çok zaman ayırarak bilgisini halka aktarması gerekir. Bu yolla sahih bilgiyi tabana ulaştırma fırsatı yakalayacağı gibi, halka yakın olmak suretiyle toplumun gerçek dini bilgi ihtiyacını da yakından görmüş olacaktır. Akademik çevrelerle toplum arasındaki dini kopukluk belli ölçüde giderilmiş olacaktır. Bu teklif, akademisyenler asli işleri olan araştırma ve akademik seviyede ders verme görevlerini terk etsinler anlamına gelmemektedir. Ancak bütünüyle halka yönelik dini hizmetlerin bir yana bırakılarak, pratikte hiçbir faydası olmayan hatta halk nazarında ne olduğu tam olarak anlaşılmadığından fitne ve dedikodulara sebep olan medyatik tartışmalara ayırdıkları zaman kadar da cami hizmetlerine zaman ayırmaları gerektiği anlamını taşımaktadır. Aksi uygulamalara giderek ilahiyat çevrelerinin dini irşat ve cami hizmetleri alanını ihmal etmeleri, hiç de hak etmedikleri bir takım dedikoduları beraberinde getirmekte; bu kesimin namaz kıldırmak, hutbe okumak, dua etmek, vaaz ve irşat vazifelerinde bulunmak hususunda yetersiz oldukları, bu nedenle bu hizmetlere yanaşmadıkları ithamına sebep olmaktadır. Bu nedenle akademik çevrelerin dini hizmetler alanını ihmal ederek başkalarına malzeme vermemesi gerekir. Bunlar içten bakış ve öz eleştirilerdir. İlahiyat fakültelerinin ve akademisyenlerinin kimi zaman toplum nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, onlar üzerinden dinin bizzat din adamları tarafından bile doğru anlaşılmadığı, dinin çözümlerinin günümüz dünyasına hitap etmediği, dini tahsil eden öğrencilerin ve onları eğiten hocalarının dahi ne denli savrulmalar yaşadığı izleniminin verilmeye çalışılması, modern dönemin sinsi din aleyhtarlığının bir parçasıdır.</p>
<p>Bu tür tuzaklara düşerek din ilimleri alanında çalışan akademisyenlerin ve klasik metoda dayalı eğitimle iştigal eden hocaların birbirini itibarsızlaştırma bedbahtlığına düşmemesi gerekir. Müslüman toplumların ameli mekânı cami, ilmi ve irfânî mekânı müesses-meşru eğitim kurumlarıdır. Bunlar çatışmak için değil, toplumsal fayda ve ahiret mutluluğu için var olan kurumlardır. Dinin kavramları ve müesseseleri kimsenin magazin malzemesi olmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
