<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ilahiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ilahiyat-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 10 Dec 2020 10:59:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>ilahiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlahiyatları Olumsuz Şöhretler Üzerinden Değerlendirmek Haksızlıktır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyatlari-olumsuz-sohretler-uzerinden-degerlendirmek-haksizliktir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyatlari-olumsuz-sohretler-uzerinden-degerlendirmek-haksizliktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halit ÇALIŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2020 07:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[fakülte]]></category>
		<category><![CDATA[ilahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16369</guid>

					<description><![CDATA[Bir toplumun ilimde, düşüncede, sanatta, edebiyatta… düzeyini ve derinliğini şöhret sahibi kişiler üzerinden değerlendirmek eksik ve yanıltıcıdır. Biraz yorulmak, kütüphanelere uğramak, literatürün zenginleştirilmesine sunulan katkıyı masaya yatırmak, yetiştirdikleri öğrencilere, geliştirdikleri projelere, hizmet birimlerindeki etkinliklere bakmak gerekir. Bu yapıldığında, şöhretten uzak bir şekilde, kendisini işine adamış nice büyük değerle ve ortaya koydukları eşsiz ürünlerle karşılaşılacaktır. Dahası, kamuoyunda tanınırlığı bulunanların esasen geneli temsil etmekten ne kadar uzak oldukları fark edilecek, değerlendirmeler daha hakkaniyetli olacaktır. Dijital çağda bu husus, çok daha önemli hale gelmiştir. Teorik olarak ifade edilen bu durumun, ülkemiz özelinde en açık örneğinin ilahiyat alanında yaşandığını söylemek mümkündür. İlmi kökleriyle bağı koparılmış, uzun yıllar ilim tahsil ve tedrisi yasaklanmış, bir asrı bulan siyasi-sosyal baskı ve dayatmalardan yakasını kurtaramamış olmalarına rağmen ilahiyat fakültelerinin elde ettiği kazanımlar, ulaştığı seviye ve derinlik, insaflı ve adil değerlendirmeye ihtiyaç duymaktadır. İlahiyat fakülteleri ve hocaları, kamuoyunda oluşturulan algının çok ötesinde bir ilmi donanıma, zihniyet duruluğuna, sağlam şahsiyete sahiptirler. İftiharla ifade etmek gerekir ki, İslam coğrafyasında eşine az rastlanır nitelikte ilmi eserler telif etmişlerdir. Yetiştirdikleri ve hem ülkemizde hem de insanın hayat sürdüğü bütün coğrafyalarda yüz akıyla hizmet eden, gönüller fetheden, hidayetlere vesile olan erdem abidesi ilahiyatçılar ise, en büyük salih amellerini oluşturmaktadır. Dijital ortamlardan biraz uzaklaşarak sahaya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir toplumun ilimde, düşüncede, sanatta, edebiyatta… düzeyini ve derinliğini şöhret sahibi kişiler üzerinden değerlendirmek eksik ve yanıltıcıdır. Biraz yorulmak, kütüphanelere uğramak, literatürün zenginleştirilmesine sunulan katkıyı masaya yatırmak, yetiştirdikleri öğrencilere, geliştirdikleri projelere, hizmet birimlerindeki etkinliklere bakmak gerekir. Bu yapıldığında, şöhretten uzak bir şekilde, kendisini işine adamış nice büyük değerle ve ortaya koydukları eşsiz ürünlerle karşılaşılacaktır. Dahası, kamuoyunda tanınırlığı bulunanların esasen geneli temsil etmekten ne kadar uzak oldukları fark edilecek, değerlendirmeler daha hakkaniyetli olacaktır. Dijital çağda bu husus, çok daha önemli hale gelmiştir.</p>



<p>Teorik olarak ifade edilen bu durumun, ülkemiz özelinde en açık örneğinin ilahiyat alanında yaşandığını söylemek mümkündür. İlmi kökleriyle bağı koparılmış, uzun yıllar ilim tahsil ve tedrisi yasaklanmış, bir asrı bulan siyasi-sosyal baskı ve dayatmalardan yakasını kurtaramamış olmalarına rağmen ilahiyat fakültelerinin elde ettiği kazanımlar, ulaştığı seviye ve derinlik, insaflı ve adil değerlendirmeye ihtiyaç duymaktadır. İlahiyat fakülteleri ve hocaları, kamuoyunda oluşturulan algının çok ötesinde bir ilmi donanıma, zihniyet duruluğuna, sağlam şahsiyete sahiptirler. İftiharla ifade etmek gerekir ki, İslam coğrafyasında eşine az rastlanır nitelikte ilmi eserler telif etmişlerdir. Yetiştirdikleri ve hem ülkemizde hem de insanın hayat sürdüğü bütün coğrafyalarda yüz akıyla hizmet eden, gönüller fetheden, hidayetlere vesile olan erdem abidesi ilahiyatçılar ise, en büyük salih amellerini oluşturmaktadır.</p>



<p>Dijital ortamlardan biraz uzaklaşarak sahaya inip yerinde tespitlerde bulunan, zihinlerde yer edinmiş şöhretler ve onların söylemleriyle özdeşleştirme ve öylece takdim etme hatasına düşmeyen, kalıp önyargılardan uzak her ehl-i insaf, bu hakikati teslim edecektir.</p>



<p>Bu durum, sadece ilahiyatlar için değil, bütün kurumsal yapılar ve oluşumlar için geçerlidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyatlari-olumsuz-sohretler-uzerinden-degerlendirmek-haksizliktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyat Fakültelerinin 120. Yılı – II: İlahiyat Fakültelerine Yüklenen Görev</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultelerinin-120-yili-ii-ilahiyat-fakultelerine-yuklenen-gorev/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultelerinin-120-yili-ii-ilahiyat-fakultelerine-yuklenen-gorev/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2020 12:12:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ilahiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16314</guid>

					<description><![CDATA[Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu 1949’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması oturumunda şunları söylüyordu: “Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu (Kırşehir) – … Bir İlahiyat Fakültesi kurulmasından maksat medreseyi diriltmek değildir. Çünkü Fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli bir karakter vardır. O da şudur: Medresenin çalışması nassi, apriyori, kablettecrübîdir. Fakülteler ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye, müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadır. Yani birincisi sübjektif olduğu kadar, ikincisi objektiftir. O halde hükümetin şayan-ı dikkat olan isteği şudur: Bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek. Öylesine bir fakülte ki, diğer fakültelerden hiç bir surette ayrılığı olmayacaktır. Bizim istediğimiz İslâm İlâhiyatı Fakültesidir. Ama medrese değil, ilmi karakter taşıyan İslâm İlâhiyat Fakültesi. İslâm dinini; İslâm mezheplerini … ilmî surette tedkik edecek bir ilmî fakülte. İlâhiyat Fakültesini açmayı büyük bir olay olarak kabul ediyorum kendi hesabıma. Bunun feyizlerini ve nimetlerini daha sonra göreceğiz. Şimdi benim nazar-ı dikkati celbetmek istediğim nokta şudur: Kısaca tebarüz ettireyim. İlahiyat Fakültesi İslâmiyeti bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanmalıdır. Bu budur, efkâr-ı umumiyece bu vuzuh faydalıdır. Bu İlâhiyat Fakültesi Atatürk inkılâbından sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa Atatürk İnkılâbından sonra İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlâhiyat Fakültesinde benim de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu 1949’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması oturumunda şunları söylüyordu:</p>



<p>“<em>Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu (Kırşehir) – … Bir İlahiyat Fakültesi kurulmasından maksat medreseyi diriltmek değildir. Çünkü Fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli bir karakter vardır. O da şudur: Medresenin çalışması nassi, apriyori, kablettecrübîdir. Fakülteler ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye, müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadır. Yani birincisi sübjektif olduğu kadar, ikincisi objektiftir. O halde hükümetin şayan-ı dikkat olan isteği şudur: Bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek. Öylesine bir fakülte ki, diğer fakültelerden hiç bir surette ayrılığı olmayacaktır.</em></p>



<p><em>Bizim istediğimiz İslâm İlâhiyatı Fakültesidir. Ama medrese değil, ilmi karakter taşıyan İslâm İlâhiyat Fakültesi. İslâm dinini; İslâm mezheplerini … ilmî surette tedkik edecek bir ilmî fakülte.</em></p>



<p><em>İlâhiyat Fakültesini açmayı büyük bir olay olarak kabul ediyorum kendi hesabıma. Bunun feyizlerini ve nimetlerini daha sonra göreceğiz.</em></p>



<p><em>Şimdi benim nazar-ı dikkati celbetmek istediğim nokta şudur: Kısaca tebarüz ettireyim. İlahiyat Fakültesi İslâmiyeti bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanmalıdır. Bu budur, efkâr-ı umumiyece bu vuzuh faydalıdır.</em></p>



<p><em>Bu İlâhiyat Fakültesi Atatürk inkılâbından sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa Atatürk İnkılâbından sonra İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlâhiyat Fakültesinde benim de mesuliyetim vardı. Bir nevi sosyoloji fakültesi yaptık. Fakat burada yani Fakültede İslami bilimler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı olacaktır.</em>”</p>



<p>*</p>



<p>İslam dünyası XIX. yüzyıldan itibaren batıdaki iki gelişmeden oldukça etkilendi. Birincisi yukarıdaki konuşmada da ifade edildiği gibi pozitivist (<em>müspet ilimlere dayanan)</em> anlayışla ortaya konulan başta sosyoloji olmak üzere sosyal bilimleri adeta kutsama ve bunları dini bilimlerin yerine ikame etme. Hatta pozitivist yaklaşımla dinî bilimlere ayar çekme. İkincisi ise batıdaki Kitab-ı Mukaddes çalışmalarını Kur’an ve Hadislere uygulama. Bu iki çaba bizim köklü ilim geleneğimizin ihmal edilmesini ve ilimler sınıflamasının tersyüz edilmesini beraberinde getirdi.</p>



<p><strong>Bizim eskiden hayatla yürüyen, yürürken yön veren, halka ve hakikate tepeden bakmayan bir ilim ve eğitim geleneğimiz vardı. Bunun yerini Batının ayrıksı, halka ve hakikate tepeden bakan ve adeta bir mühendisin cansız varlıklara şekil vermesi gibi canlı, akıllı ve iradeli insana biçim verme iddiasında olan bir yöntem aldı.</strong></p>



<p>Hâlbuki kadim ilim sınıflamamız, önce dinî ve din dışı ayrımı yapıldıktan sonra dinî ilimler, kelam, fıkıh ve diğerleri şeklinde sıralanırdı. Müslümanca bir zihniyetin oluşması için kelam ilmi öncelikli bir konuma yerleştirilirken, hayatta en çok ihtiyaç duyulması bakımından fıkıh ilmine ikinci sırada öncelik tanınırdı. Bu iki ilim bir madalyonun iki yüzü gibi görülürdü. Mütekkellim aynı zamanda fakih, fakih aynı zamanda mütekellim idi. Kur’an ve Sünnet, başta bu iki ilim dalı olmak üzere, dinin ve dinî ilimlerin temel kaynağı hükmündeydi.</p>



<p>Müslüman bireylerin zihin kalıplarını belirleyen anılan kelam ve fıkıh alanlarının yerine batı dünyasında kaynaklara dönme anlayışının ve bilhassa müsteşriklerin çalışmalarının ve yönlendirmesinin etkisiyle Kur’an ve Hadis metinleri merkezli eğitim anlayışı öne çıkmaya başladı. Özellikle müsteşriklerin <em>pozitivist bakış açısıyla</em> İslam mezheplerini ve İslam tarihindeki siyasi çalkantı ve çekişmeleri öne çıkaran çalışmaları, aydınlar nezdinde mezheplere olan güvenin yıkılmasını beraberinde getirdi. Mezheplere olan güvenin yıkılması yukarıda anılan fıkıh ve kelam gibi iki köklü ilmin geri plana atılmasına hatta gereksiz görülmesine yol açtı. Belki de bu, müsteşriklerin bilinçli bir tasarrufuydu. Çünkü kelam ve fıkıh, oluşmuş ve tamamlanmış bir yapıyı bize bildirmekteydi. Bu oluşmuş ve tamamlanmış yapı üzerinden gidilerek yeni ihtiyaçlara ve gelişmelere cevap aramak kadim İslam zihniyetini korumak ve sürdürmek anlamına geliyordu. Kaynaklara dönmek adına bunları terk edip yerine mücerret Kur’an ve hadis metinlerini almak yeniden din inşa etmek veya Hz. Peygamber (sav) ve <em>ilk üç neslin</em> rolünü üstlenmek demekti. Her iki halde de kadim zihniyetin yerine yeni bir anlayış ikamesi söz konusuydu. Bu yeni anlayış ikame edilirken felsefî bakış ve din bilimlerinin pozitif zihniyeti de belirleyici ve adeta bir kalıp görevi gördü. Nitekim 1912 yılında İttihat Terakki iktidarınca yeniden şekillendirilen Ulum-is Şeriyye Şubesi, 1924’de açılan İstanbul Dâru’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi ve özellikle 1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin programlarında bu anlayışın yansımalarını fazlasıyla görmek mümkündür. Nitekim Ankara İlahiyat Fakültesinin ilk programında daha sonra İslam Hukuku adını alacak olan fıkıh ilmi ile kelam ilmi yer almamaktaydı. İlk Kelam Kürsüsü Hüseyin Atay tarafından 1974 yılında kurulabilmiştir. 1959’da açılan Yüksek İslam Enstitüleri ise kısmen bu anlayıştan uzak ve bütün İslamî İlimleri kucaklayan bir programla ortaya çıkmıştır. Yüksek İslam Enstitülerinin Ankara İlahiyat Fakültesinin sonraki programlarının yeniden düzenlenmesinde ve geliştirilmesinde etkisi büyük olmuştur. Günümüzdeki İlahiyat programları da bu etki doğrultusunda şekillenmiştir.</p>



<p>Tekrar konuya dönecek olursak, bir başka açıdan anılan yöntem ve çalışmayla sanki Müslüman dünyanın kendi köklerinden koparılarak Batı’ya bir şekilde eklemlenmesi düşünülmüş ve hedeflenmişti. Çünkü mücerret Kur’an metni ve hadîsler, çağın şekillendirdiği zihin dünyasıyla ele alınacak, yanı sıra belli ayıklama ve tercihlerle çözümler ve öneriler getirilmesi söz konusu olacaktı. Zaten geleneksel zihin yapısından kopuş da işte tam bu noktadan başlamaktaydı. Bu gidişat ve anlayış, Kur’an ve hadîslerin modern akıl ile okunması, evrensel hukuk ve normlara aykırı hususların ayıklanması veya göz ardı edilmesi, insan hakları beyannamesi türü evrensel ilkelerle paralellik kurulmaya çalışılması ve detay (füru’/füruât) kuralların tarihsel olduğunun vurgulanması gibi pek çok sonuçlar doğurdu. Bu dönemde Kur’an bir konular kitabı, hadîsler ise çağın gereklerine uyuyor ve cevap veriyorsa birer kaynak, cevap vermiyor veya aykırı düşüyorsa reddedilmesi gereken uydurma sözler yığını olarak görülmeye başlandı. Kelam ve fıkıh bugüne cevap vermeyen fosil bilim yığınları hükmünde kabul edildi.</p>



<p>Bu anlayış, modernistinden selefîsine çok çeşitli ve geniş bir kesim tarafından temsil ediliyordu. Aslında bakıldığında modernistle selefî arasında çok da fark yoktu. Modernist sadece Kur’an metnini ve işine yaradığı kadarıyla hadis külliyatını kullanırken, selefî her ikisini de kullanmaktaydı. Bu iki anlayış birbirine sırt dönmüş aynı yerden duran iki kişi gibidir, durdukları yer aynı, sadece baktıkları yönler farklıdır. Yine her iki anlayışın ortak paydası bu iki kaynaktan adeta yeni bir din inşası gayretidir.</p>



<p>İslam ümmeti bütün modern zaman gayretkeşliklerine rağmen kökünden kopmadığı gibi bir dini eğitim kurumu olarak ortaya çıkan İlahiyat Fakülteleri de ümmetin fedakâr evlatlarının eliyle kökleriyle yeniden buluştu. Ancak İlahiyat Fakültelerine yüklenen yük oldukça ağırdı. Çöken İslam medeniyetini yeniden diriltme görevi tek başına İlahiyat fakültelerine verilmişti sanki. Kadim medeniyetin devasa büyüklükteki her bir unsuru bir ders maddesi olarak program içine yerleştirilmişti. Sözgelimi hal-i hazırda uygulanan programda fıkıhtan kelama, hadisten tefsire, sanattan edebiyata, din bilimlerinden felsefeye, tarihten güncele ve oradan uygulamalı dersler olan hitabet ve sanat alanına kadar hemen her konuda ders bulmak mümkün. Bu kadar geniş müfredatlı fakülteler ne dün ne bugün, ne doğuda ne de batıda bulunmakta. Sözgelimi bizdeki ilahiyat fakültesinin programı Arap dünyasında Usulü’d-din, Şeria, Da’ve ve Adab fakülteleri ile ancak karşılanabilir durumda. Öte yandan Edebiyat Fakültesinin tarih, sosyoloji, felsefe bölümleri ile Güzel Sanatlar Fakültesinin bazı bölümlerinde okutulan/okutulması gereken derslerin bir şekilde karşılığını İlahiyat fakültesinin programı içinde yer almakta. Tarihî açıdan ise, fıkıh medreseleri, daru’l-hadîs, daru’l-kurrâ ve tekke dersleri sanki bu program içine yerleştirilmiş durumda. Yine 1900’de kurulan Dâru’l-Fünûn-i Şahâne’nin üç şubesi’nin (fakülte) bütün dersleri tek programa dönüştürülüp İlahiyat programı haline getirilmiş adeta. Tabi ki hepsini mükemmelen vermek mümkün olmadığından “hepsinden biraz” şeklinde bir yola ve uygulamaya gidilmiş. Tamamlanması ise lisansüstüne yani yüksek lisans ve doktora programlarına bırakılmış.</p>



<p>İşte tam bu noktadan başlayarak kutuplaşmadan, hırslarımıza ve heveslerimize kapılmadan İlahiyat Fakülteleri üzerine sağduyuyla düşünmek ve istişare etmek gerek. </p>



<p>Devam edecek inşallah…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilahiyat-fakultelerinin-120-yili-ii-ilahiyat-fakultelerine-yuklenen-gorev/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kirli Oyun</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kirli-oyun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kirli-oyun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 10:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Mütercimler]]></category>
		<category><![CDATA[ilahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15703</guid>

					<description><![CDATA[Oynanan çok sinsi ve bir o kadar da kirli bir oyundur. Erol Mütercimler 2019 yılında &#8220;su gibi kan akacak, iç savaş çıkacak&#8221; kehanetinde bulunan kişidir…Söyledikleri oldu mu? Hayır! Kim bilir belki de temennisini ve arzusunu söylüyor bilemeyiz…! İmam hatip lisesi mezunu biri olarak, Mütercimler&#8217;in mezun olduğumuz okulun mezunlarına ilişkin seviyesiz sözlerini de yine en iyimser yorumla &#8220;keşke olsa&#8221; kabilinden bir temennisi ve arzusu olarak görmemiz de mümkündür. Buradan bakıldığında Erol Mütercimler görevini ifa etmektedir. Fakat olanlardan sonra vardır bunda da bir hayır demekten ve bu sözün taşıdığı daha derin anlamları üzerinde düşünmekten de kendimi bir türlü alamadım… İmam hatip lisesi mezunlarına dava kardeşi olduklarını hatırlatmıştır… İyice unutulmuştu… Yeniden dayanışmayı sağlamıştır. Bu ayırım fayda gibi görünse de diğer okul mezunlarını ciddi manada incitmektedir. Bu yanlıştır. Erol Mütercimler, &#8220;bazı imam hatip lisesi mezunları &#8221; diyerek istisna koyup cümlesini öyle kurmuş olsaydı bu kadar büyük çaplı infiale sebep olmayacaktı. Çünkü o zaman söylenen söz bizim de zaman zaman şikayet ettiğimiz gerçeği tekrarlamak olarak algılanacaktı. Ama çok bilinçli şeklide öyle yapmadı… Televizyon tecrübesi çok fazla olan birinin ağzından çıkan bu söz yanlışlıkla söylenmiş bir söz değilse nedir o halde? Ne yapılmak istenmiştir bu sözle? Bu seviyesiz söz, sadece rezil ve ahlaksız bir kişi bahane &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Oynanan çok sinsi ve bir o kadar da kirli bir oyundur.</p>



<p>Erol Mütercimler 2019 yılında &#8220;su gibi kan akacak, iç savaş çıkacak&#8221; kehanetinde bulunan kişidir…Söyledikleri oldu mu? Hayır!</p>



<p>Kim bilir belki de temennisini ve arzusunu söylüyor bilemeyiz…!</p>



<p>İmam hatip lisesi mezunu biri olarak, Mütercimler&#8217;in mezun olduğumuz okulun mezunlarına ilişkin seviyesiz sözlerini de yine en iyimser yorumla &#8220;keşke olsa&#8221; kabilinden bir temennisi ve arzusu olarak görmemiz de mümkündür. Buradan bakıldığında Erol Mütercimler görevini ifa etmektedir.</p>



<p>Fakat olanlardan sonra vardır bunda da bir hayır demekten ve bu sözün taşıdığı daha derin anlamları üzerinde düşünmekten de kendimi bir türlü alamadım…</p>



<p>İmam hatip lisesi mezunlarına dava kardeşi olduklarını hatırlatmıştır… İyice unutulmuştu… Yeniden dayanışmayı sağlamıştır. Bu ayırım fayda gibi görünse de diğer okul mezunlarını ciddi manada incitmektedir. Bu yanlıştır.</p>



<p>Erol Mütercimler, &#8220;bazı imam hatip lisesi mezunları &#8221; diyerek istisna koyup cümlesini öyle kurmuş olsaydı bu kadar büyük çaplı infiale sebep olmayacaktı. Çünkü o zaman söylenen söz bizim de zaman zaman şikayet ettiğimiz gerçeği tekrarlamak olarak algılanacaktı. Ama çok bilinçli şeklide öyle yapmadı…</p>



<p>Televizyon tecrübesi çok fazla olan birinin ağzından çıkan bu söz yanlışlıkla söylenmiş bir söz değilse nedir o halde? Ne yapılmak istenmiştir bu sözle?</p>



<p>Bu seviyesiz söz, sadece rezil ve ahlaksız bir kişi bahane edilerek genelleştirilmiş ve İmam Hatip Lisesi mezunlarını hedef alan bir söz de değildir. Bundan daha büyük siyasi amaçlar ve anlamlar taşımaktadır.</p>



<p>Amaçlardan biri, sanki diğer okullar bizim değilmiş, başkalarının çocukları oralarda okuyormuş gibi bir hava oluşturmak ve sınıfsal ayırım oluşturup, İmam Hatip Lisesi mezunları ile diğer okul mezunları arasındaki mesafeyi açmak ve kardeşlik hukukuna zarar vermektir. Tüm çocukları imam hatip lisesinden mezun olmuş biri olarak bu ayırımı doğru bulmadığımı söylemeliyim. Bütün imam hatip liseleri gibi tüm okullar bizim ve mezun olanlar da bu ülkenin evlatlarıdırlar. Erol Mütercimler bu düşmanca sözüyle İmam Hatip mezunlarını sınıfsal birlikteliğe zorluyor ama diğer okullardan mezun olanlarla da aralarını açmaya çalışmaktadır.</p>



<p>Bir başka amaç, Türkiye&#8217;yi İmam Hatip Lisesi mezunları yönetiyor &#8221; algısı oluşturup bu algı üzerinden tüm olumsuzluk gibi algılanan her sorunun kaynağı olarak göstermektir. Bu yönüyle bakıldığında Mütercimler&#8217;in bu seviyesiz sözünün siyasi bir hedefi de vardır.</p>



<p>Bu düşmanca söylenmiş söz üzerinden oluşturacağımız birliktelik yapay ve geçicidir. Üstelik çok da sorunludur. Bu toptancı bakış açısı bizleri, İmam Hatip Lisesi mezunlarını günahlardan arınmış, hata ve kusursuz görmek gibi çok daha büyük bir yanlışa savurabilir. O halde her sosyolojik grupta olduğu gibi imam hatip lisesi mezunları arasında da daha az ya da çok hata yapan günah işleyen olabilir düşüncesi mutedil yoldur.</p>



<p>İmam hatip liselilerin hatadan beri olmak, korunmak, nefsani arzularından kurtulmak ve günahlardan arınmak gibi ilahi bir özelliği de yoktur. Şayet böyle bakmazsak, imam hatip liseli her hangi birinin kul ve kamu hakkına riayet etmemesini, sözünde durmamasını, arkadaşına kumpas kurmasını, çelme takmasını, arkadan ittirmesini, hile yapmasını, yalan konuşmasını, verdiği çeki zamanında ödememesini nasıl yorumlayabiliriz? Erol Mütercimler&#8217;e oluşan öfkemiz, hatalarımızı görmekten bizleri alıkoymasın.</p>



<p>Maide Suresi 8. ayette Allah&#8217;ü teala&#8221; Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah&#8217;tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar&#8217;dır.&#8221;</p>



<p>Muhakkak en büyük olan Allah doğru söylemiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kirli-oyun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Perinçek’i Dine Hakaret Ettiren İlahiyatçı Muhabirler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/perinceki-dine-hakaret-ettiren-ilahiyatci-muhabirler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/perinceki-dine-hakaret-ettiren-ilahiyatci-muhabirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2020 07:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hakaret]]></category>
		<category><![CDATA[ilahiyat]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15213</guid>

					<description><![CDATA[İnsan, hayatına vahiyle anlam verip Hz. Peygamber’i örnek almadıktan ve İslâm’ı hayatının ayrıntılarına hâkim kılmadıktan sonra, otobüse binerken, ayakkabısını giyerken, uyurken veya darda kaldığında besmele çekip dindarlık doyumuna ulaşmasının hiçbir anlamı yokur. Gayr-i müslim gibi yaşayıp Müslüman gibi istiaze etmenin pratik bir karşılığı olamaz. Tevhidin bütün boyutlarını yaşayışında göstermeyen bir kimsenin din anlayışı hastalıklıdır. Şirkin içerisinde kalıp Müslümanca ritüeller kullanmak kimseye bir şey kazandırmaz. İslâm bir bütündür. Özellikle tercih noktasında hiçbir dünya görüşüyle sentez edilemez. Bunun da şartı Allah Teâlâ’nın ulûhiyet ve rububiyetini iyi bilip bu bilgi ışığında hayatı anlamlandırmaktan geçer. Müşrikler tarihin hiçbir döneminde Allah’ı(c.c.) hakkıyla bilip anlayamamışlardır.[1] Şöyle denilebilir; Allah (c.c.) hakkında yanlış bilgilenme veya cehalet, şirki ortaya çıkarmıştır. Bu durumu düzeltmek için yüce Yüce Allah kendi katından kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Kitapların ve peygamberlerin gönderiliş amacı insana Allah’ı(c.c.) öğretebilmek ve O’nu işlevsel olarak tanıtmaktır. Allah Teâlâ hakkında gerekli bilgiyi öğrenmeyen ve yanlışlarını veraset usulü devam ettiren Mekke müşrikleri, putlar edinerek onları Allah’a (c.c.) yaklaştıran aracı varlıklar sayıp ibadet etmişlerdir.[2] Putların ahirette kendilerine şefaatçi/yardımcı olacaklarına inanmışlardır.[3] Bu sapkın düşünceleri daha da ilerleten şirk ehli, Allah’a(c.c.) oğullar ve kızlar isnat etmişlerdir.[4] Hatta meleklere cinsiyet atfedip onları Allah’ın kızları olarak görmüşlerdir.[5]Ayrıca, Allah’ı(c.c.) hiçbir zaman işlevsel bir ilah olarak kabul etmemişlerdir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsan, hayatına vahiyle anlam verip Hz. Peygamber’i örnek almadıktan ve İslâm’ı hayatının ayrıntılarına hâkim kılmadıktan sonra, otobüse binerken, ayakkabısını giyerken, uyurken veya darda kaldığında besmele çekip dindarlık doyumuna ulaşmasının hiçbir anlamı yokur. Gayr-i müslim gibi yaşayıp Müslüman gibi istiaze etmenin pratik bir karşılığı olamaz. Tevhidin bütün boyutlarını yaşayışında göstermeyen bir kimsenin din anlayışı hastalıklıdır. Şirkin içerisinde kalıp Müslümanca ritüeller kullanmak kimseye bir şey kazandırmaz. İslâm bir bütündür. Özellikle tercih noktasında hiçbir dünya görüşüyle sentez edilemez. Bunun da şartı Allah Teâlâ’nın ulûhiyet ve rububiyetini iyi bilip bu bilgi ışığında hayatı anlamlandırmaktan geçer.</p>



<p>Müşrikler tarihin hiçbir döneminde Allah’ı(c.c.) hakkıyla bilip anlayamamışlardır.[1] Şöyle denilebilir; Allah (c.c.) hakkında yanlış bilgilenme veya cehalet, şirki ortaya çıkarmıştır. Bu durumu düzeltmek için yüce Yüce Allah kendi katından kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Kitapların ve peygamberlerin gönderiliş amacı insana Allah’ı(c.c.) öğretebilmek ve O’nu işlevsel olarak tanıtmaktır. Allah Teâlâ hakkında gerekli bilgiyi öğrenmeyen ve yanlışlarını veraset usulü devam ettiren Mekke müşrikleri, putlar edinerek onları Allah’a (c.c.) yaklaştıran aracı varlıklar sayıp ibadet etmişlerdir.[2] Putların ahirette kendilerine şefaatçi/yardımcı olacaklarına inanmışlardır.[3] Bu sapkın düşünceleri daha da ilerleten şirk ehli, Allah’a(c.c.) oğullar ve kızlar isnat etmişlerdir.[4] Hatta meleklere cinsiyet atfedip onları Allah’ın kızları olarak görmüşlerdir.[5]Ayrıca, Allah’ı(c.c.) hiçbir zaman işlevsel bir ilah olarak kabul etmemişlerdir. Müşriklerin tanrı anlayışları pragmatiktir. Hayatlarının akışı iyi gittiğinde tanrı inançlarını korumuşlar, işler kötü gidince de inançlarında sarsıntılar yaşamışlardır. Kur’an bu şekildeki bir ilah anlayışını ilginç bir benzetmeyle Müslümanlara açıklamış ve müşrikler gibi bir inançtan uzak durmalarını öğütlemiştir: “وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ” “Allah’a, sanki bir yar kenarındaymış gibi tereddütlü, iman ile küfür sınırında kulluk ve ibadet eden insanlar da var. Kendilerine bir hayır dokunursa, buna pek memnun olurlar. Eğer musibete uğrarlarsa, çehreleri değişir, dinden yüz çevirirler. Onlar dünyalarını da, ahiretlerini, ebedî yurtlarını da kaybetmiştir. İşte kıyas kabul etmeyecek zarar, kayıp budur.”[6] Bu ayet Mekke müşriklerinin tavırlarını hem sergilemekte hem de hayatın gidişatı konusunda Allah Teâlâ ile pazarlık yapmanın yanlışlığına değinmektedir. Allah Teâlâ’ya ve dine karşı pragmatik bakış dün olduğu gibi bugün de vardır. Elbette böyle bir bakışın temelinde marifetullah hususundaki yanlışlar vardır. Bu nedenle Kur’an’ın birinci ve en önemli konusu Yüce Allah’ı hakkıyla tanıtmaktır.</p>



<p>Hayatı tevhidi bir çizgiden anlamlandıran Kur’an-ı Kerim, şirkin monoteist, düalist ve politeist biçimlerine savaş açmıştır. Müslümanları şirke karşı teyakkuz hâlinde tutmuştur. Şirkin en büyük zulüm ve küfür olduğuna atıfta bulunmuştur.[7] İmanın şirkle sentez edilemeyeceğini beyan edip böyle bir inanç biçiminin küfür olduğuna vurgular yapmıştır.[8] Yüce Allah’ın insana yakınlığına sık sıkdeğinmiştir. Özellikle ayet sonlarındaki kalıp ifadeler insanın sürekli ilahi denetim altında olduğunu beyan etmektedir. Bu bağlamda unutulmamalı ki Yüce Allah tarafından denetlendiği bilinciyle hareket eden bir kişi Allah’a yakınlık hissini ruhunda canlı tutarak hayatını aşkın bir şekilde anlamlandırır. “Her nerede olurlarsa olsunlar Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu”[9]kavrayan Müslümanlar, Allah Teâlâ ile kurulan velayet/dostluk sayesinde yaratan ve emreden Rablerine karşı mutlak itaat içerisinde hayatlarını devam ettirirler. İlahi iradenin buyrukları dışında hareket etmezler. Tevhidi bir inanca sahip olmak, her an Allah Teâlâ ile olan irtbatı canlı tutmakla bir değer kazanır. Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış ise, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çoğulcu bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak, kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putçulukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmemektedirler. Hatta bu tip adamlar halkı Müslüman ülkelerde kendilerinin en iyi Müslüman olduklarını bile iddia ederler. Onların bu yanlış anlayışlarının nedeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘rab’ ve ‘ilah’ kavramlarının anlamlarını işlevsel şekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in nüzul sürecinde bile rabbimiz, Kendisinin varlığını bilen fakat fonksiyonel anlamda kabul etmeyen kişilere karşı, zatını “Rab” ismiyle tanıtmıştır. Bugünün modern putçuluğunun Müslümanlar arasında yayılmasının nedeni de Allah Teâlâ’yı gereği gibi tanıyamamaktan kaynaklanmaktadır. Allah’ı gereği üzere tanıyan insanlardan ne pozitivist, ne deist ne de ateist çıkar. İşte bu tanıyamayış insanların farklı batıl dinlere yönelmelerine sebep olduğu gibi, sağ ve sol düşüncenin farklı siyasi biçimlerine iman etmeye de sebep olmuştur. Birilerinin bu ülkede tevhidin esasını vahye uygun şekilde işlemeyişi ve şirke düşen kişileri Müslüman gibi göstermesi şirki daha da kökleştirmiştir. Hakikati söyleyen insanları bazı durumlarda “tekfir” hastalığı ile izah etmek de şirkin yerleşmesine sebep olan başka bir durumdur. İrtidat eden veya mutlak şirke düşen birisine kâfir olduğu hatırlatılmaz ise hidayete dönüş nasıl olacaktır? İdeolojilerin İslâm’ın karşısındaki uydurma dinler olduğunu kim söyleyecektir? Batılı bakış açısıyla İslâm’ı ve Müslümanları değerlendiren ekran uleması(!) reyting ve sempatizan kaybı endişesiyle itikadi konulara ciddiyetle eğilmemektedir. Resulullah’ın örnekliğinde kâmil Müslümanın ölçüleri ümmete verilmemektedir. Çünkü primlerini dünya sistemine, onun yükselen değerlerine övgü ve Müslümanları uyutma dili üzerinden elde etmektedirler.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişileri ve onların ruh hâllerini şu ayet-i kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır, onların çoğu (gerçeği) bilmiyorlar.”[10] Ayet-i kerime, bir yönüyle şirkin seküler versiyonunu gösterdiği gibi bir yönüyle de Yüce Allah’tan başka birilerini rab olarak kabullenmenin insan hayatındaki kötü izlerini temsil hâlinde bizlere sunmaktadır.<br>“Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kast olunmadığını açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara birbirinden çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı mabutlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen mabudlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin kendi ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderleridir, kanun koyucularıdır, ticari ve iktisadi güçlerdir vs. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar. Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışırlar. Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken diğeri zelil etmeye çalışır başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır. Velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da hâlisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve onun dışındaki her şeyden kesilmektir.”[11] Hayatın birden çok ilahla anlamlandırılmasının haramlığını kendi harika üslubuyla bizlere anlatan Kur’an-ı Kerim, Müslümanlardan hayatlarını parçalamamalarını istemiştir. Hayatlarını parçalayanlara kitaplar göndermek suretiyle onları uyarmış ve Müslümanlardan da onların hâllerinden ders almalarını istemiştir. İstemiş ama vakıa bu isteğin karşıtı şeklinde cereyan etmiştir. Allah Teâlâ’yı hakkıyla tanımayan ve tevhidi inkâr eden ideolojik elit, siyasete hâkim olduktan sonra hayatın bütün alanlarını seküler ve pozitivist bir anlayışla yorumlayıp halka dayattıkları için Müslümanların din anlayışlarını da parçalamışlardır. Parçalanan din anlayışının birinci ana kaynağı Kur’an-ı Kerim olduğundan, ilahi kitap da böylece pratikte parçalanmıştır. Bütün bunları radikal bir yaklaşımla sorgulayıp parçalanan din anlayışını tecdit edecek kimseler de çıkmamış veya çıkanların bir kısmı da öldürülmüştür; susturulmuştur. Şimdilerde ise din ahlaki bir kurum olarak sunulmakta ve onun hayatın genişlik alanlarındaki söylemleri ya inkâr edilmekte veya tarihsel bir yaklaşımla buharlaştırılmaktadır. “Dinin iktidar ve hâkimiyet iddiası yoktur” diyen bir ilahiyatçının veya sözde bilginin haçlı gâvurundan hiçbir söylem farkı yoktur. Müşriklerin derdi, hâkimiyet iddiasındaki bir dinle hesaplaşmaktır. “Dinin iktidar talebi yoktur” dedikten sonra, din zataen işlevsiz kılınmaktadır. İnsanın tanrılaştırılmasının yolu açılmaktadır. Bazı din bilginleri bu kötü söylemi sığ bir dille gündemde tuttukları için şimdilik dünya sisteminin uçbeyleri tarafından kullanılmaktadırlar. Politeist bir hayatın çağdaş yüzünün değirmenine su taşımakla yükümlü olan bu zevat yaşanan hayatın şirk olduğuna dair en ufak bir endişe bile taşımamaktadırlar.</p>



<p>[1] Bak: Hac 22/73-74</p>



<p>[2] Bak: Zümer 39/3</p>



<p>[3] Bak: Yunus 10/18</p>



<p>[4] Bak: En’am 6/100-101; İsra 17/40</p>



<p>[5] Bak: Saffat 37/153; Zuhruf 43/15-16</p>



<p>[6] Hac 22/11</p>



<p>[7] Bak: Lokman 31/13</p>



<p>[8] Bak: Enam 6/82; Yusuf 12/106</p>



<p>[9] Hadid 57/4</p>



<p>[10] Zümer 39/29.</p>



<p>[11] Mevdudi, a.g.e, V, 104.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/perinceki-dine-hakaret-ettiren-ilahiyatci-muhabirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
