<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İktidar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/iktidar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 11 Mar 2024 07:34:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İktidar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ak Parti Değil İslam İktidarda…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ak-parti-degil-islam-iktidarda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ak-parti-degil-islam-iktidarda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ercan HARMANCI]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2024 07:15:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19085</guid>

					<description><![CDATA[İslam iktidarda bu iki kelimeyi yan yana görünce kimileri tabii ki “İktidarda Ak Parti var” diyecek kimileri de “Kahrolsun İslam” diyecek… Kelamımızın muhatabı ne bir politik parti ne de İslam’ın düşmanlarıdır. Lakin iki fırkaya, iki hizbe de iki çift sözümüz var söyleyelim… Öncelikli olarak üzerimizdeki vebali atalım ve diyelim ki… İslam asla kahrolmayacak kıyamet kadar hep bu korku ile yaşayacaksınız ve şayet siz İslam’a düşmanlıktan son nefesinize kadar vazgeçmezseniz işte o zaman öyle bir kahroluşla kahrolacaksınız ki “Gel ve bizi kurtar ey ölüm diye” çılgına döneceksiniz lakin ölüm bile sizi kurtaramayacak çünkü o gün ölüm ölmüştür… Bir de Ak Parti ile İslam’ın iktidar olacağı sanrısıyla yaşayanlar var onlara da bir iki kelam edelim… İslam’ın Ak Parti’ye değil Ak Parti’nin İslam’a ihtiyacı var… İslam derken elbette İslam’ın muhatabı kuruluş ve örgütler değil şahıslardır. Kaldı ki zaten Ak Parti hiçbir zaman beyannamelerinin içinde İslam geçmemiştir… Şimdi asıl bu yazıyı kaleme almanın ve sizle paylaşmanın gereğini paylaşayım… İlki ve öncelikli olanı Allah dilemeden hiçbir toplum İslam olamayacağı gibi hiçbir insan da Müslüman olamaz… Tek dileyen vardır el-Ehad olan Allah… İster sen bu cümlemden sonra “ama, fakat, oysa vb…” kelimelerle başlayan zihinsel savunmalarını yapa dur… İman öyle bir şey ki… Onda&#160; “ama, fakat, oysa &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslam iktidarda bu iki kelimeyi yan yana görünce kimileri tabii ki “İktidarda Ak Parti var” diyecek kimileri de “Kahrolsun İslam” diyecek… Kelamımızın muhatabı ne bir politik parti ne de İslam’ın düşmanlarıdır.</p>



<p>Lakin iki fırkaya, iki hizbe de iki çift sözümüz var söyleyelim… Öncelikli olarak üzerimizdeki vebali atalım ve diyelim ki… İslam asla kahrolmayacak kıyamet kadar hep bu korku ile yaşayacaksınız ve şayet siz İslam’a düşmanlıktan son nefesinize kadar vazgeçmezseniz işte o zaman öyle bir kahroluşla kahrolacaksınız ki “Gel ve bizi kurtar ey ölüm diye” çılgına döneceksiniz lakin ölüm bile sizi kurtaramayacak çünkü o gün ölüm ölmüştür…</p>



<p>Bir de Ak Parti ile İslam’ın iktidar olacağı sanrısıyla yaşayanlar var onlara da bir iki kelam edelim… İslam’ın Ak Parti’ye değil Ak Parti’nin İslam’a ihtiyacı var… İslam derken elbette İslam’ın muhatabı kuruluş ve örgütler değil şahıslardır. Kaldı ki zaten Ak Parti hiçbir zaman beyannamelerinin içinde İslam geçmemiştir…</p>



<p>Şimdi asıl bu yazıyı kaleme almanın ve sizle paylaşmanın gereğini paylaşayım… İlki ve öncelikli olanı Allah dilemeden hiçbir toplum İslam olamayacağı gibi hiçbir insan da Müslüman olamaz… Tek dileyen vardır el-Ehad olan Allah…</p>



<p>İster sen bu cümlemden sonra “ama, fakat, oysa vb…” kelimelerle başlayan zihinsel savunmalarını yapa dur… İman öyle bir şey ki… Onda&nbsp; “ama, fakat, oysa vb…” kelimeler yoktur…</p>



<p>Politik örgütler her zaman İslam’ın önüne bir dalga kıran olmaya çalışmışlardır lakin heyhat…</p>



<p>Evet, çocukluğumuzda büyüklerimizden duyduğumuz, öğrencilik yıllarında şahit olduğumuz ve şimdi şahitlik ettiklerimizi kıyaslayınca elbette yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımız kıyası kaldırmaz…</p>



<p>Nankör değiliz Ak Parti döneminde Müslümanlar ibadet konforunu doyasıya yaşadılar hatta bazen kurumların amirleri ibadet yapmayanlara karşı mobbing uyguladılar… Nasıl ki çocukluğumuzda ibadet etmek isteyenlere uygulanan mobbing zulümse; şimdi de ibadet etmek istemeyenlere karşı yapılan mobbing de zulümdür…</p>



<p>İbadetler prangaya vurulduğunda, ibadet etmek isteyenlere zulüm reva görüldüğü dönemde Müslümanlar kalple iman ediyordu… Hasbi ve harbi…</p>



<p>Ne zaman ki Ak Parti iktidarı ibadet konforunu bu topluma kazandırdı işte biz de artık sadece ibadet konforunu değil konforu önceler olduk…</p>



<p>Bir iman tazeleme telkini bir biat nidası olan &nbsp;&nbsp;“Şimdi değilse” nidaları artık “Şimdi zamanı mıydı?” nedametine dönüştü… Neden zamanı değildi birçok gerekçesi olsa da olmazsa olmazı kaybedilmesinden hatta daralmasından korkulan konfor yaşam alanlarına kimse halel gelsin istemiyordu…</p>



<p>Arzda da semada da ve ikisinin arasında da ilk gönderilen nebi Adem&nbsp; (as) ve en son gönderilen Muhammed’den (as) kıyamete kadar iktidar yalnızca ve yalnızca İslam olmuştur ve olacaktır da …</p>



<p>Kısacası politik örgütlerin gelmesi ya da gitmesi ile İslam’ın iktidar olması alsa ve asla değişmez ve değiştirilemez… İslam iktidardayken kim demiş Müslümanlar zülüm görmez… Ya da kim diyebilir görmedi…</p>



<p>Denenmelerin en zoru konfor ile denenmektir… Müslümanlar ın malına kast edildi, canına kast edildi hatta namusuna kast edildi ama izzetli olarak zulüm gördüler… Her şeyden vazgeçtiler de inançlarının öncelikli olanlarından asla vazgeçmediler… Ruhsatla yaşayabilirlerdi ama onlar azametle emaneti teslim edip&nbsp; <strong>el-Hayy</strong> olana sığındılar…</p>



<p>Konfor “inin Mısır’a orada ne isterseniz bulacaksınız bedeli de zillet olacak” …Zulmü her zaman Firavunluğa adanmışlar yapmaz bazen de en büyük zalim biz oluruz hem de kendimize karşı…</p>



<p>Öyle olmadı mı? Sosyal gerçeklik olarak… Hiç düşündünüz mü? Ak Parti öncesi, inancını yaşayan ve önceleyenler bunun için bedel ödemeyi kabul edenler ya “Terörist” ya da “Yobaz” oluyordu… Ne oldu da şimdi inancını önceleyenler “Sapık” ya da “Hırsız” oldu?</p>



<p>Öğrencilik yıllarımızda bize “Terörist”&nbsp; diyenlere&nbsp; “Terörist sizsiniz!” demiyorduk… Çünkü bir Müslüman için “Yobaz” ve “Terörist” damgalaması bir izzetti… Lakin şimdi bize&nbsp; “Sapık” ve “Hırsız” diyenlerle birlikte koro halinde&nbsp; “Sapık…” diyoruz… Bizi aynı çizgide aynı noktada buluşturan neydi…</p>



<p>Ebetteki konfor… Çok azımız birkaç yudumla yetinirken; kahır ekserimiz birkaç avuç daha yutmak için kardeşlerinin yutkunup durduklarını hesap etmediler ya da edemediler…</p>



<p>Belki Türkiye yakın geçmişte çeyrek asırlık süreçte küçük savaşları kazandıktan sonra büyük savaşları kaybettik küçük savaşların zafer naraları mazlumları değil şeytanları sevindirdi…</p>



<p>Bir de biraz daha beklenirse, hakikatler yersiz açıklanmazsa, Ak Parti eleştirilmezse Medine Şehir Devleti kurulacağı sanrısı ile yaşayanlar var tabii bu psikoz olmasa da nevrotik bir durum…&nbsp;</p>



<p>Elbette doğruların, yeri, zamanı ve muhatabı vardır kişisel ve toplumsal maslahatlara göre bu durum gözetilmelidir… Lakin dile getirilen hakikat ise o zaman ne zamanı, ne mekânı ne de muhatabı olamaz… Çünkü dile getirecek kişinin zamanı belli değil…</p>



<p>Kapılarının aralandığı Ramazan günlerinde zikretmek, namaz kılmak elbette oruç tutmak boynumuzun borcu… Lakin emir sahibi olanların bir borcu daha var… Bir muhasebe yapmalıdırlar… Hakikatin söylenmesine engel olan konfor alanlarına müptela olmuşlar mı?</p>



<p>Ne oldu da öğrencilik yıllarındaki omurgaları hangi travmayı yaşadılar da şimdi dik duramıyorlar… O gün mücahit olanlar neden bugün karşı mahallenin gönlünü yapmak için takla üstüne takla atıyorlar…</p>



<p>Bugünün politikacısı, bürokratı dün sahip oldukları az ya da hiç yokken daha dik dururken bugün imkânların yağmur gibi yağdığı bir zamanda bırakın kendilerinin dik durmalarını dik duranlar eğip bükmeyenlere karşı bir alerji duyuyor ve nefret edercesine bakıyorlar…</p>



<p>Öğrencilik yıllarında&nbsp; “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’a aittir “ diyenler bugün protokol koltuklarından “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyenleri huşu içinde alkışlıyorlar…</p>



<p>Evet kısacası kaybettik… İslam iktidar da lakin biz zilleti tercih ettik çünkü gözümüz konforun turuncusuna müptela oldu… Ak Parti politik tercihin ötesinde hiçbir beklentinin karşılığı olamaz…</p>



<p>Hangi parti hangi hizip hangi ideoloji halkın çoğunluğunun tercihini kazansa da her zaman iktidarda İslam olacaktır… Asıl olan sen halın desteğini kazananın yanında mısın yoksa İslam’ın gölgesinde mi asıl mesele budur…</p>



<p>Beyler, evet Allah size güç verebilir makam verebilir para verebilir lakin asla sizin sahip olduklarınız bizim hakikati söylememize engel olamayacaktır… Biz planlanalar değil takdir edilenlere inananlarız… Bu sebepledir ki beklentilerimizi ancak Allah’tandır…</p>



<p>Allah bizi&nbsp; kimi zaman alarak kimi zamanda vererek izzetli kılar… Ve Allah çoğu zamanda rızasını gözetmeyenlere vererek zelil kılar… Allah onlara verdikçe onlar Allah’ın razı olduklarından uzaklaşırlar hatta öyle güç meftunu olurlar ki Allah’ın rızasını gözetenler kelamları bile onları korkutmaya başlar…</p>



<p>Ve Vehn onların zihinlerini ve gönüllerine öyle işler ki vesveseler onları öyle esir alır ki… Konforları beklemez ama inançları onların keyfini beklemek zorundadır… Lakin hatırlatalım inanç, iman bekletilmeyi pek sevmez…</p>



<p>Rabbim hepimize yakaza hali bağışlasın…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ak-parti-degil-islam-iktidarda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keşke!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/keske/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/keske/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Nov 2021 08:17:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Lider]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17842</guid>

					<description><![CDATA[Keşke, ülkemizi yönetebilecek birbirinden değerli çok sayıda ehliyet ve liyakat sahibi adaletli insana sahip olsaydık. Keşke aynı özellikleri taşıyanlardan ülkemizi yönetecek çok sayıda nitelikli yüzlerce kadromuz olsaydı. Bu durum berekettir huzurdur. Geleceğimizin sigortasıdır… İslam dini kıyamete kadar baki olacağından, insan fani olduğu için yönetme ve idare etme işini ölümlü olan kişilere veya çeşitli gruplara ayarlı olarak planlamaz. Peygamberimizin genç denebilecek yaşta Müsümanların arasından ayrılması ise bu tezi destekleyen delillerdendir. Müslümanlar, istisnalar olsa da, efendimizin vefatından sonra ne yazık ki olaylara kurumsal bazlı bak-a-mamışlardır. Daha çok bu eksikliği karizmatik güçlü liderlerle geçici olarak gidermişlerdir. Bugün gelinen noktada, idare etme anlamında yararlandığımız tüm yönetimsel biçimler ne yazık ki Batı kaynaklıdır. Müslümanlar örnek bir model ortaya koyamamışlardır. Koysalar da yaşatmaya muktedir olamamışlardır. Biliyorum, bu tespite ilişkin cümleler can yakıcıdır ve olaylara duygusal yönlü bakanları öfkelendirebilir. Öfkelenenlere derim ki, tarih boyunca adalet üreten modelimiz nerede? Biliyorum Osmanlı diyenler olacak, Endülüs Emevi Devleti diyenler olacak…Derim ki neden yaşayamadılar? Bugüne dek gelemediler…? Bu tespiti böylesine acımasız ve canımızı yakacak şekilde yapamazsak, olaylara duygusal bakmaya devam eder kendi kendimizi kandırmış oluruz. Bunu da o bahaneler veya bu bahanelerle de temellendirme yanlışına düşeriz. Bu olmaz! Kaybedecek zamanımız yoktur! Merhum Necmettin Erbakan hocamız sonrası için, öyle ya da böyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Keşke, ülkemizi yönetebilecek birbirinden değerli çok sayıda ehliyet ve liyakat sahibi adaletli insana sahip olsaydık. Keşke aynı özellikleri taşıyanlardan ülkemizi yönetecek çok sayıda nitelikli yüzlerce kadromuz olsaydı. Bu durum berekettir huzurdur. Geleceğimizin sigortasıdır…</p>



<p>İslam dini kıyamete kadar baki olacağından, insan fani olduğu için yönetme ve idare etme işini ölümlü olan kişilere veya çeşitli gruplara ayarlı olarak planlamaz. Peygamberimizin genç denebilecek yaşta Müsümanların arasından ayrılması ise bu tezi destekleyen delillerdendir. Müslümanlar, istisnalar olsa da, efendimizin vefatından sonra ne yazık ki olaylara kurumsal bazlı bak-a-mamışlardır. Daha çok bu eksikliği karizmatik güçlü liderlerle geçici olarak gidermişlerdir.</p>



<p>Bugün gelinen noktada, idare etme anlamında yararlandığımız tüm yönetimsel biçimler ne yazık ki Batı kaynaklıdır. Müslümanlar örnek bir model ortaya koyamamışlardır. Koysalar da yaşatmaya muktedir olamamışlardır.</p>



<p>Biliyorum, bu tespite ilişkin cümleler can yakıcıdır ve olaylara duygusal yönlü bakanları öfkelendirebilir. Öfkelenenlere derim ki, tarih boyunca adalet üreten modelimiz nerede? Biliyorum Osmanlı diyenler olacak, Endülüs Emevi Devleti diyenler olacak…Derim ki neden yaşayamadılar? Bugüne dek gelemediler…?</p>



<p>Bu tespiti böylesine acımasız ve canımızı yakacak şekilde yapamazsak, olaylara duygusal bakmaya devam eder kendi kendimizi kandırmış oluruz. Bunu da o bahaneler veya bu bahanelerle de temellendirme yanlışına düşeriz. Bu olmaz! Kaybedecek zamanımız yoktur!</p>



<p>Merhum Necmettin Erbakan hocamız sonrası için, öyle ya da böyle ülkemizi yönetebilecek olduğuna inanılan bir çok isim vardı. Başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Abdullah Gül, Oğuzhan Asiltürk, Bülent Arınç, Numan Kurtulmuş, Ahmet Davutoğlu ve de Fatih Erbakan ve daha başkaları…</p>



<p>Cumhurbaşkanımız da bizler gibi fani olduğuna göre, kendimizin sonrasının ne olacağına kafa yorduğumuz kadar, Cumhurbaşkanımız sonrasına kafa yormamız gerekmez mi?</p>



<p>Cumhurbaşkanımız sonrası için bir alternatif isim söyler misiniz bana? Bu noktada temel tezim, siyasetin hocası merhum Necmettin Erbakan ile talebeleri arasındaki en bariz farktır. Talebeleri ne yazık ki Merhum Erbakan hocamız gibi siyasetin hocası haline gelemediler…Onların talebeleri yoktur!</p>



<p>Bunca okullarımız, Kuran Kursları, dernekler, vakıflar, kurum ve kuruluşlarımızla ne yazık ki ülkemizi yönetmeye muktedir binlerce alternatif yetiştiremedik. Yetişmedi. Olanları da sistem ve şartlar öğüttü, bitirdi ve yıpratıp eskitti…Etkisizleştirdi.</p>



<p>Çünkü elimizdeki kurum ve kuruluşlarla insan kaynağımıza sadece kendi partimize oy vermeyi öğrettik. Oy almayı, halk desteği elde etmeyi, karizmatik lidere dönüşmeyi, proje üretmeyi, adaleti, hak ve hukuku öğretmedik. Yani itirazsız,sorgulamayan, teslim olan seçmen hoşumuza gitti.<br>Sorarım, şu anda, Cumhurbaşkanımıza alternatif olarak gösterilenlerin tamamı, yıllar öncesinin Milli Görüş temsilcilerinin sandık müşahitlerinin donanımına sahipler mi?</p>



<p>Bizler, Cumhurbaşkanımızı seviyoruz ama o da bizler gibi fanidir…</p>



<p>Hepimiz doğduk, büyüdük ve öleceğiz …Partiler de…Doğar büyür ve ölürler. Kanuni ilahi budur!</p>



<p>Madem ki faniyiz, o halde önemli olan husus, oluşan idari boşluğu binlerce alternatifle doldurabilecek kadro ile hazırda beklemek değil midir?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/keske/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçek İktidarı Belirleyen Güç</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gercek-iktidari-belirleyen-guc/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gercek-iktidari-belirleyen-guc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih Diriklik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Nov 2020 07:43:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16180</guid>

					<description><![CDATA[70&#8217;li yıllarda &#8220;.., Hak yol İslam yazacağız&#8221; sloganları atılan dönemde bunun önündeki üç engelin siyasal iktidar, sermaye ve camianın eğitim-bilgi-kültür alanındaki eksikliği olduğu sıkça vurgulanır, bunların elde edilmesiyle dağların delineceği ümidi beslenirdi. Aradan 30 kadar yıl geçince Allah bu eksiklerin ilk ikisini Müslümanlara bahşetti, ama üçüncüyü (imtihan vesilesiyle) onların kendi çabalarına bıraktı. İlk ikisini elde eden nefis sahibi her insanın özel çaba gerektiren üçüncüye burun kıvıracağı gibi, Müslümanlar da aynı kolaycılığa saplandı. Kişisel ve ailesel tüm sorunlarını parayı bastırınca ya da siyasi bağlantılarla halledebilince, eğitim, bilim ile kültür-sanat yolunda özel çaba göstermeye gerek duymadı. İşin devlet boyutunda ise (Erbakan, Özal, Erdoğan örneğinde olduğu gibi) tüm yükü tek kişinin çabasına, omuzlarına yükleme kolaycılığı toplumsal başarı oranını o tek kişinin performansına dayalı şekle dönüştürdü.Gerçek iktidarı belirleyenin ünvan değil, üstünde durulan tabanın dayanıklı, samimi, bilgi-eğitim-kültür ve sanat düzeyi üst seviyede olan kişiler olduğunu belirtmeye bile gerek yok. Bu özelliklerin bırakın tamamını, birkaçının bile eksik olması gemiyi düzgün yürütme arzusu taşıyan her iktidarı (muhalif dahi olsa) elde mevcut eğitimli, bilgili insanlara muhtaç (ve elbette taviz verir) hale getirir. Bunu bizim bildiğimiz gibi muhalefet de gayet iyi bildiği için, haklı veya haksız sesi çok çıkmakta, kendi inanmadığı iftiraları, suçlamaları dillendirmekte ve iş dünyasını, sanat dünyasını, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>70&#8217;li yıllarda &#8220;.., Hak yol İslam yazacağız&#8221; sloganları atılan dönemde bunun önündeki üç engelin siyasal iktidar, sermaye ve camianın eğitim-bilgi-kültür alanındaki eksikliği olduğu sıkça vurgulanır, bunların elde edilmesiyle dağların delineceği ümidi beslenirdi.<br></p>



<p>Aradan 30 kadar yıl geçince Allah bu eksiklerin ilk ikisini Müslümanlara bahşetti, ama üçüncüyü (imtihan vesilesiyle) onların kendi çabalarına bıraktı. İlk ikisini elde eden nefis sahibi her insanın özel çaba gerektiren üçüncüye burun kıvıracağı gibi, Müslümanlar da aynı kolaycılığa saplandı. Kişisel ve ailesel tüm sorunlarını parayı bastırınca ya da siyasi bağlantılarla halledebilince, eğitim, bilim ile kültür-sanat yolunda özel çaba göstermeye gerek duymadı.<br></p>



<p>İşin devlet boyutunda ise (Erbakan, Özal, Erdoğan örneğinde olduğu gibi) tüm yükü tek kişinin çabasına, omuzlarına yükleme kolaycılığı toplumsal başarı oranını o tek kişinin performansına dayalı şekle dönüştürdü.<br>Gerçek iktidarı belirleyenin ünvan değil, üstünde durulan tabanın dayanıklı, samimi, bilgi-eğitim-kültür ve sanat düzeyi üst seviyede olan kişiler olduğunu belirtmeye bile gerek yok. Bu özelliklerin bırakın tamamını, birkaçının bile eksik olması gemiyi düzgün yürütme arzusu taşıyan her iktidarı (muhalif dahi olsa) elde mevcut eğitimli, bilgili insanlara muhtaç (ve elbette taviz verir) hale getirir.<br></p>



<p>Bunu bizim bildiğimiz gibi muhalefet de gayet iyi bildiği için, haklı veya haksız sesi çok çıkmakta, kendi inanmadığı iftiraları, suçlamaları dillendirmekte ve iş dünyasını, sanat dünyasını, eğitim camiasını, basını, sosyal medyayı vs. elinde tuttuğu için de (dış etkenlerin de ittirmesiyle) bir gün mutlaka iktidar olacağı ümidini taşımaktadır.<br></p>



<p>Şu anki durum aynen böyledir. Sorunları para ve makam gücüyle çözebilmenin geçici bir imkan olduğu idrak edilmez, başkaları hakkında &#8220;Ha, ha, %25 oyla iktidar olacakmış!&#8221; esprilerine devam edilirse, verdiği her imkanı geri almak Allah CC. için çok da kolaydır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gercek-iktidari-belirleyen-guc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fikrî İktidar Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fikri-iktidar-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fikri-iktidar-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa ÖZTÜRK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Oct 2020 07:01:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16025</guid>

					<description><![CDATA[Sayın Cumhurbaşkanı 2016 yılından itibaren özellikle eğitim-öğretim, kültür ve sanat alanlarında pek başarılı olunamadığına dair birçok kez özeleştiriler yapmış ve son olarak İbn Haldun Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında “Fikrî iktidarımızı tesis edemedik” mealinde çarpıcı bir beyanda bulunmuştur. Kültür ve sanat alanında ehliyet sahibi olmadığımdan, bu alandaki başarısızlığın neden ve niçinleri hakkında görüş bildirmekten imtina ederim; fakat eğitim-öğretim, özellikle de Diyanet, İlahiyat ve dinî düşünce gibi alanlardaki gidişata ilişkin tespit ve değerlendirmelerimi paylaşabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı sırasında belediyenin kültür işleri daire başkanlığı tarafından “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi” (22-23 Şubat 1997) başlıklı bir sempozyum düzenlenmiş ve yurtdışından birçok ilim-fikir adamının da katıldığı bu uluslararası sempozyumdaki tebliğleri içeren kitaba Sayın Erdoğan’ın yazdığı sunuş yazısındaki “Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir” ifadeleri Mehmet Şevket Eygi tarafından hayli yadırganmış ve yargılanmıştı. Eygi, Milli Gazete’nin 02 Aralık 2008 tarihli nüshasında yayımlanan “Fazlur Rahman Toplantısı” başlıklı yazısında, bir yandan “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman’ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu” diye yol gösterirken, bir yandan da Türkiye’yi ve İslam dünyasını kurtaracak zihniyeti, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sayın Cumhurbaşkanı 2016 yılından itibaren özellikle eğitim-öğretim, kültür ve sanat alanlarında pek başarılı olunamadığına dair birçok kez özeleştiriler yapmış ve son olarak İbn Haldun Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında “Fikrî iktidarımızı tesis edemedik” mealinde çarpıcı bir beyanda bulunmuştur. Kültür ve sanat alanında ehliyet sahibi olmadığımdan, bu alandaki başarısızlığın neden ve niçinleri hakkında görüş bildirmekten imtina ederim; fakat eğitim-öğretim, özellikle de Diyanet, İlahiyat ve dinî düşünce gibi alanlardaki gidişata ilişkin tespit ve değerlendirmelerimi paylaşabilirim.</p>



<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı sırasında belediyenin kültür işleri daire başkanlığı tarafından “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi” (22-23 Şubat 1997) başlıklı bir sempozyum düzenlenmiş ve yurtdışından birçok ilim-fikir adamının da katıldığı bu uluslararası sempozyumdaki tebliğleri içeren kitaba Sayın Erdoğan’ın yazdığı sunuş yazısındaki “Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir” ifadeleri Mehmet Şevket Eygi tarafından hayli yadırganmış ve yargılanmıştı. Eygi, Milli Gazete’nin 02 Aralık 2008 tarihli nüshasında yayımlanan “Fazlur Rahman Toplantısı” başlıklı yazısında, bir yandan “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman’ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu” diye yol gösterirken, bir yandan da Türkiye’yi ve İslam dünyasını kurtaracak zihniyeti, “yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslamlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislam Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir” diye tanımlamıştı.</p>



<p>AK Parti iktidarı 2007, özellikle de 2010 yılından itibaren din, Diyanet ve İlahiyat alanlarında Mehmet Şevket Eygi’nin tarif ettiği yolu takip etmeyi yeğledi. Dolayısıyla bu süreçte siyasette Prof. Dr. Mehmet S. Aydın gibi isimlerle, Diyanet’te Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Görmez gibi isimlerle yollarını ayırmayı tercih etti. İlahiyat alanında ise bugün bir tür yeni medeniyet inşası için kurulan ve adeta gözbebeği gibi algılanan İbn Haldun üniversitesine ismini veren bu büyük âlimle özdeşleşmiş “sosyoloji” ilmini İlahiyat fakültelerindeki ders müfredatından çıkarma yönünde ciddi tartışmalar cereyan etti. Bu tartışmalar neticesinde, Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah’ın bol maaş ve tahsisatla Bağdat Rusâfe mescidinde halka hadis okumak ve adeta “Düşünmek yasak” dercesine Mutezile izlerini kazımak üzere meşhur hadis âlimi İbn Ebî Şeybe’yi görevlendirmesini çok ulvi bir çaba olarak gören bugünkü Ehl-i Hadis zihniyeti İlahiyat camiasında muzafferiyetini ilan etti. Böylece Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid el-Kevserî gibi isimlerce temsil edilen Sünniliğe muhalif her türlü fikir “sapkın” diye ilan edilir hale geldi ve kendilerini Ehl-i Sünnet’in yılmaz bekçileri olarak gören birçok cemaat ve grup bir yandan İlahiyat fakülteleri üzerinde vesayet oluşturma, bir yandan da “sapkın” diye tanımladıkları İlahiyatçı akademisyenleri organize linç kampanyalarıyla saf dışı bırakma yarışına girdi.</p>



<p>15 Temmuz menfur darbe girişiminden önceki yıllarda FETÖcü İlahiyatçıların birçok İlahiyat fakültesinde koloniler kurmasına göz yumulması da ne yazık ki işbu Ehl-i Sünnetçilik hassasiyetinden mütevellitti. Ne var ki söz konusu hassasiyet “suyu çömelerek üç yudumda içmek” gibi ritüellerle ölçülmekteydi. Fakat vaktiyle Ehl-i Sünnet’e sadakatlerinden hiç kuşku duyulmayan FETÖcülerin 15 Temmuz gecesi bir yandan suyu çömelerek üç yudumda içerken, diğer yandan bu milletin masum evlatlarına çatır çatır kurşun sıkmaları gibi bir vahşete tanıklık edildi. Bu mesele bir kenara, 2010 yıllardan itibaren Din, Diyanet ve İlahiyat alanında “Düşünmek, sorgulamak, tartışmak yasak” diye özetlenebilecek Ehl-i Hadis zihniyetine koşut olarak daha geniş fikir ve düşünce hattında Necip Fazıl imzası taşıyan kıyıcı ve dışlayıcı bir dil tercih edildi. Bu dilin özellikle dinî düşünce alanına nasıl yansıdığını anlamak için Necip Fazıl’ın “Doğru Yolun Sapık Kolları” adlı eserine göz atmak ve Mevdûdî’ye “Merdûdî”, Muhammed Hamidullah’a “Baîdullah” demekten nasıl keyif alındığına tanık olmak kâfidir. Söz konusu dil ve üslup Necip Fazıl’ın Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Abdülhakim Arvâsî’ye intisap noktasında yolunun kesiştiği Hüseyin Hilmi Işık’ın “Seâdet-i Ebediyye” adlı eserindeki saldırgan dil ve üslupla hemen hemen aynı niteliktedir.</p>



<p>Sonuç itibariyle, bugün gelinen noktada gerek Necip Fazıl’dan tevarüs edilen kıyıcı, dışlayıcı ve saldırgan dille Ehl-i Sünnet müdafaası yapmak, gerek Din, Diyanet ve İlahiyat alanında klasik Ehl-i Sünnet anlayışına muhalif her görüş ve düşünceyi “İslam’a saldırı, Kur’an’a hakaret” gibi başlıklarla linç kampanyalarına mesnet kılmak, gerek II. Abdülhamid hatırına Mehmed Âkif’e dil uzatmak, gerekse “Medeniyet inşası, Anadolu irfanı” gibi kof retoriklerle fikir inşa ettiğini sanmak gibi anlayış ve uğraşlarla vakit harcandığı takdirde, fikrî iktidar tesisi ancak ham hayale konu olabilir. Bu saatten sonra özgürlükçü bir yaklaşımla fikir ve düşünce alanını açma yönünde ciddi adımlar atılması elbette mümkündür; fakat bu adımların toplum nezdinde ne kadar inandırıcı bulunacağı meçhuldür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fikri-iktidar-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kedi Sinemediği Ete Murdar Diyor Galiba</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:22:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul Havalimanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12333</guid>

					<description><![CDATA[Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde? Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı? Nasrettin Hoca ile Timur’un aynı dönemde yaşamadıkları kesin olmakla beraber bu ikisinin karşı karşıya geldiğine dair mebzul miktarda rivayet var. Bu hikayelerden biri de şu: Timur bir sebepten Hoca’ya çok kızar ve onu idam etmeye karar verir. Hoca da Timur’a “Olur mu be Timur? Benim, eşeğe ayet öğretmeme ramak kalmıştı ki sen de yapacak başka bir şey yok gibi tutmuşsun beni idam ediyorsun” der. Timur da Hoca’ya “İyi o zaman, sana 15 gün süre verdim. Bu 15 günde  eşeğine ayet öğrettin, öğrettin, aksi takdirde kelle gider” der. Hoca da “Eyvallah!” diye cevap verir. Hoca dışarı çıkınca halk “Hoca, sen deli misin, eşek ayet öğrenebilir mi?” diye hocayı sıkıştırır. Hoca da “Evet, eşek ayet öğrenemez. Bunu tabii ki ben de biliyorum. Lakin 15 güne belki ben ölürüm, belki Timur ölür, belki de eşek ölür” der.Elbette o 15 gün içinde bu üçünden biri ölmese bile, Allah bereket versin, Hoca 15 gün daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde? Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı?</strong></p>
<p class="p1">Nasrettin Hoca ile Timur’un aynı dönemde yaşamadıkları kesin olmakla beraber bu ikisinin karşı karşıya geldiğine dair mebzul miktarda rivayet var. Bu hikayelerden biri de şu:</p>
<p class="p1">Timur bir sebepten Hoca’ya çok kızar ve onu idam etmeye karar verir. Hoca da Timur’a “Olur mu be Timur? Benim, eşeğe ayet öğretmeme ramak kalmıştı ki sen de yapacak başka bir şey yok gibi tutmuşsun beni idam ediyorsun” der. Timur da Hoca’ya “İyi o zaman, sana 15 gün süre verdim. Bu 15 günde<span class="Apple-converted-space">  </span>eşeğine ayet öğrettin, öğrettin, aksi takdirde kelle gider” der. Hoca da “Eyvallah!” diye cevap verir.</p>
<p class="p1">Hoca dışarı çıkınca halk “Hoca, sen deli misin, eşek ayet öğrenebilir mi?” diye hocayı sıkıştırır. Hoca da “Evet, eşek ayet öğrenemez. Bunu tabii ki ben de biliyorum. Lakin 15 güne belki ben ölürüm, belki Timur ölür, belki de eşek ölür” der.Elbette o 15 gün içinde bu üçünden biri ölmese bile, Allah bereket versin, Hoca 15 gün daha yaşayacaktır.</p>
<p class="p1"><b>Siyasetteki Yalanlar</b></p>
<p class="p1">Güvendiğim birçok insandan duyduğum için şu anlatacağımın aynen meydana geldiğinden hiç şüphem yok. 1950’lerde Adana’da bir seçim konuşmasında o zamanın CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek (Harvard’da eğitim görmüştür) şunları söyler:</p>
<p class="p1">“Ey Adanalılar, ‘Ceyhan yelden, Adana selden gidecek’ lafını duymadınız mı siz? Oraya bir baraj yaptılar ya, işte o barajın bendi toprak dolgu. O barajı köstebekler delecek, Adana’yı da sel alacak. Ha, bir de güya çimento fabrikası yapmışlar.</p>
<p class="p1">Yalan!</p>
<p class="p1">Evet, oradan duman tütüyor ama o duman fabrika dumanı değil. Çimento ürettikleri falan da yok orada. Saman yakıyorlar orada, saman. Sizin gördüğünüz duman da o yakılan samanın dumanı.”</p>
<p class="p2"><b>1950’lerden Günümüze</b></p>
<p class="p1">Köstebekler o barajın bendini halen delmediler, Adana’yı da sel almadı şükür. O çimento fabrikası da halen bu ülkenin ekonomisine katkıda bulunuyor. Ben 1950’lerde yaşanmış bu hadiseyi büyüklerimden duydum ama buna benzer şeyleri hepimiz yaşayarak da gördük. Bu ülke için hayırlı olup da o birilerinin karşı çıkmadıkları ne var Allah aşkına? Boğaz’a yapılan köprüler&#8230; Otobanlar&#8230; İstanbul Havaalanı&#8230; Kanal İstanbul&#8230; Evet, ‘Çarşı, bunların hepsine de karşı!’</p>
<p class="p1"><b>Güven Kaybediyorlar</b></p>
<p class="p1">Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde?</p>
<p class="p1">Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı?</p>
<p class="p2"><b>Nasrettin Hoca Gibi mi Düşünüyorlar?</b></p>
<p class="p1">Eh, herhalde bu yanlış tutumdan dolayı kısa vadede az bir kazanç sağlasalar bile uzun vadede fena halde kaybederler, değil mi? İyi de, bu adamlar neden böyle yapıyorlar o zaman? Nasrettin Hoca’nın yukarıdaki hikayedeki mantığı burada pek de anlamlı görünmüyor. “Nasıl olsa kazanacağımız yok. Bu yalanlara az da olsa inanan olursa oylarını bize verirler, bu da kısa günün karı olur” diye mi düşünüyorlar acaba?</p>
<p class="p1"><b>Muhalefetin Hedefi Ne?</b></p>
<p class="p1">Ben şahsen nihai hedefi iktidar olmak olan bir parti için başka da bir açıklama bulamıyorum ama aklıma başka bir soru gelmiyor da değil. Bu soru da şu: Bu adamların misyonu, iktidar olmak değil de iktidar olanları mümkün mertebe iyi şeyler yapmaktan alıkoymak mı yoksa? Bu soruyu sormanın bile biraz abes olduğunu biliyorum ama bu yapılanları başka türlü açıklayamayınca bu soruyu sormaktan da geri duramıyorum.</p>
<p class="p2"><b>İstanbul Havalimanı İçin Söylenenler</b></p>
<p class="p1">Birkaç yıldır buna benzer bir yalanı İstanbul Havaalanı ve şu son günlerde de İstanbul-İzmir Otobanı için söylüyorlar.</p>
<p class="p1">Neymiş efendim, İstanbul Havaalanı’nın zemini daha evvel bataklıkmış da&#8230; Bu sebeple her an çökebilirmiş de&#8230; Ha, bir de, bu havaalanının üzerinde bazen fena rüzgarlar esermiş de&#8230; Şu ana kadar bir uçak kazasının olmaması bundan sonra da olmayacağı anlamına gelmezmiş de&#8230;</p>
<p class="p2"><b>“Karaman’ın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu”ymuş</b></p>
<p class="p1">“Yahu, bu havaalanı epey zamandır harıl harıl çalışıyor. Şu ana kadar bir kaza olmadığı gibi, uçaklardan hiçbirinin inişi ve kalkışı sırasında yürekleri ağızlara getirecek bir tehlike bile atlatılmadı” dediğiniz zaman da “Tamam ama ‘Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu’ mealinde cevaplar veriyorlar.</p>
<p class="p1">İnanan var mı? Evet, şimdilik var. Kasım Gülek de 1950’lerde “Bu baraj patlayacak, Adana selden gidecek. Orada Çimento üretilmiyor, saman yakıyorlar” dediğinde de herhalde o günlerde bu yalanlara inananlar olmuştu.</p>
<p class="p2"><b>Yap-İşlet-Devret Modelinde Garanti Verilir</b></p>
<p class="p1">Ya, 4 Ağustos 2019 günü açılışı resmen yapılan İstanbul-İzmir Otobanı? Neymiş efendim, bu yolu ve bu yol üzerindeki Osmangazi Köprüsü’nü Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle yapan firmaya, bu yoldan günlük 40.000 araç geçişi için garanti verilmişmiş ama geçen araç sayısı bu rakamın (40.000) ancak birazcık üzerindeymiş, devlet de geçmeyen araçlar için de ödeme yapıyormuş!</p>
<p class="p1">Ne var bunda?</p>
<p class="p1">YİD modelinde böyle garantilerin olması değil, olmaması istisnadır. Geçen araç sayısının garanti edilen araç geçiş sayısından eksik olması da baştan öngörülmüş ve herhalde göze alınmış bir husustur.</p>
<p class="p2"><b>Osmangazi Köprüsü İle İlgili Gerçek</b></p>
<p class="p1">Ha, bir de Osmangazi Köprüsü 3 yıl gibi kısa bir sürede kendini amorti ediyormuş da, üstlenici firmaya muazzam bir kıyak geçilmiş! Yolu ve Köprü’yü aynı firmanın üstlendiğini, Köprü’nün amortisman süresinin 3 yıl gibi kısa bir süre olduğunu ama yolun amortismanının verilen sürede bile zar-zor mümkün olduğunu bilmeyenler Köprü’nün amortismanı konusundaki bu yanıltıcı iddiayı hakikaten de doğru zannedebilirler.</p>
<p class="p1">Durum kısaca şudur. Yol ve Köprü’nün (Osmangazi) toplam maliyeti 10 milyar dolardır. Günlük 40.000 araç geçiş hesabıyla ve Köprü ve Yol’un birlikte geçiş ücretinin 256 TL. (46 Dolar) olması hesabıyla omortisman süresi 15 yıldır. Firmaya verilen süre ise 18 yıldır (2017-2035). Firmanın fevkalade bir kazanç sağlaması için Yol’dan ve Köprü’den geçen araç sayısının günlük 40.000’in epeyce üzerine çıkması lazım, ki da pek olası görünmüyor.</p>
<p class="p1"><b>Firma Pişman Bile Olabilir</b></p>
<p class="p1">Firmanın, bırakın ballı-börek bir kazanç sağlamayı, “Bu işi nereden başıma bela etmişim?” diyerek işi aldığına pişman olması ihtimali bile yabana atılamaz. Evet, garanti edilen araç geçiş sayısının altında kalındığı için devletin kesesinden biraz para çıkacaktır ama bu yolun ekonomiye yapacağı muazzam katkıların bir kısmı devlete vergi olarak döneceği için devletin zarar etmesi asla söz konusu değildir.</p>
<p class="p1">Ya en çok kazanan kimdir? Tabii ki de o yoldan geçerek rahat bir yolculuk yapan herkes, yani hepimiz, yani ülkemiz, yani milletimiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Amerika’da İktidar Basını Diye Bir Şey Yok”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[basın]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10140</guid>

					<description><![CDATA[Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor: Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.  Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor:</p>
<p><strong>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu </strong><strong>diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.<em> </em></strong></p>
<p><em>Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? </em></p>
<p><em>Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  </strong></p>
<p>Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin haberlerinin konusu. Gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika’da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım.</p>
<p>Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950’lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa’da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum.</p>
<p><strong>Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi?</strong></p>
<p>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Zaman zaman bazı bilgileri haberleştirmemesi yönünde telkine uğradığını görüyoruz. Bu özellikle kriz dönemlerinde başka ülkelerde de olabildiği gibi savaş ortamlarında; Körfez Savaşı’nda ya da Amerikan basın tarihi açısından önem arz eden “Domuzlar Körfezi” çıkarmasında görülüyor.</p>
<p>1960’larda Amerikan ordusunun, komünistlere karşı bir faaliyeti destekleme amaçlı askeri çıkarma yapacağı gazeteciler tarafından öğreniliyor. Gazeteciler bilgiyi teyit ediyor ancak Amerikan yönetimi, “Bu haberi yaparsanız bizim bütün planlarımızı altüst olur. Amerikan çıkarları için uygun değil” diyor. Gazete kendi içinde tartışmalar yaşıyor ve bu haberi yayınlamaktan vazgeçiyor. Sonradan yapılan çıkarma Amerikan hükümetinin planladığı şekilde gerçekleşmiyor. Küba’da bataklığa saplanıyor, öngörülemeyen durumlar ile karşılaşılıyor. Küba, Amerika’yı başarısızlığa uğratıyor. Çıkarmadan yıllar sonra görevden ayrılan Amerikan başkanı gazetenin yetkililerine; “Keşke siz o haberi yapsaydınız, biz o çıkarmayı yapmasaydık” diyor ve pişmanlık duyuyor müdahale ettiği için.</p>
<p>Amerika, araştırmacı gazetecilik yönünde iyi ama sorunsuz değil. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. Diğer ülkelerle karşılaştırılınca özellikle bizim gibi Orta Doğu ülkeleri karşısında daha az sorunlu olduğunu söyleyebiliriz sadece. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını Amerika’da yok. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Amerika’da basının güçlü olması, araştırma isteyen konuların, olayların haberleştirilmesiyle ilgili. Bunun yanı sıra Amerika’da niceliksel olarak da basın büyük ve güçlü.</p>
<p><strong>Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor</strong></p>
<p><strong>Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu?</strong></p>
<p>Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar.</p>
<p>Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basınını Körfez Savaşı’nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor.</p>
<p>Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif medya kuruluşu. Dünya üzerinde haber akışı Batı kaynaklı yapılıyor. Batıdan-doğuya, kuzeyden-güneye doğru. Batı’dan kastedilen şey Amerika -New York ve İngiltere merkezli ajanslar ve haber kanalları. Doğu ve güney kesim haberi bu kaynaklardan alıyor. Bir anlamda çaresizlik durumu söz konusu ne yazık ki!</p>
<p>Yakın bir zamanda da kırılacak gibi gözükmüyor bu akış. Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkeleri medyada çok yetersiz. Örneğin, Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın, İhlas Haber Ajansı’nın haberleriyle insanların algılarını değiştirmesi, haberleriyle dünyaya yön vermesi söz konusu değil. Birçok ülkede durum bu şekilde.</p>
<p><strong>Bu kitabı yazarken ne düşündünüz, ne umuyordunuz, ne buldunuz? </strong></p>
<p>Amerikan basın tarihinde yaşanan olaylar aynı zamanda dünyanın geri kalanı içinde referans noktaları. İliştirilmiş gazetecilik daha çok Körfez Savaşı’nda Amerikan askerleri ile birlikte gazetecilerin Bağdat’ta ilerlemesi sırasında gündeme geldi. Dünya basınının üzerinde önemle durduğu konular bunlar. Amerikan basınının değinilmemiş yönlerine dikkat çekerek, üzerinde durarak kaynak oluşturalım istedim.</p>
<p>Türkiye’de, Amerikan basınıyla ilgili derinlemesine yapılan bir çalışma yok. Amerikan basın tarihinde olanlar dünya basın tarihi için de önemli. Basın yayın organları New York Times, World Street Journal, CNN, Bloomberg bunlar dünyanın büyük markaları. Dünyaya yön veren kurumlar. Onları daha yakından tanıtmak istedim. Yaşanan olaylar karşısında nasıl gazetecilik yaptılar, nasıl yayıncılık yapıyorlar? Bunları araştırmak ve göstermek istedim. Medya patronlarının irtibatları faaliyetleri bunları bilmek lazım.</p>
<p>Amerika Orta Doğu’yla iç içe. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen Türkiye’nin yanı başındaki ülkelerle yanı başındaki olaylarla çok iç içe. Birçoğunda yönlendirici, birçoğunda Türkiye açısından sorun oluşturuyor. Dünyanın gündemini belirleyen, dünyanın geleceğine yön veren siyasete, ekonomiye etki edebilen insanlar kurumlar. Onların örneklerine yer verdim ne yaptılar, ne yapmadılar, nasıl yapmalıydılar? Tüm bu soruları cevaplamaya çalıştım.</p>
<p><strong>Telkin Olmasa da Kimileri İşin Kolayına Kaçıyor</strong></p>
<p><strong>Amerikan basınını inceledikten sonra Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Hem Türkiye’yi hem de dünyanın önde gelen büyük büyük ülkelerini bir tarafa koyalım… Amerikan basını ile karşılaştırdığımızda çok büyük açıklar olduğu görebiliyoruz. Hem nicelik hem de nitelik açısından. Amerika’da yüzlerce dergi, yüzlerce gazete, onlarca televizyon kanalı çok büyük bir medya pazarı var. Milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bu büyüklük hiçbir yerde yok. Türkiye’de habercilik anlamında iyi işler yapılıyor, iyi yapılmayan ya da eksik bırakılan işler de var.</p>
<p>Ama Türkiye’de ne yazık ki iktidarla ilişkiler bağlamında gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Bu işin önemli bir kısmı siyasi iktidarları ilgilendiren bir durum, medya çok rahat bırakılmıyor. Gazetecilik açısından baktığımızda sorumluluğun büyük bir kısmını gazete-medya patronlarına yüklüyorum ama gazetecileri de çok ayırt edemiyorum ne yazık ki!</p>
<p>Medya tartışmalarında “kullanışlı aptallar” diye bir kavram geçer. Kendini içinde bulunduğu ortama çok çabuk adapte eden, gerçekte olmadığı şekli ile hareket eden gazeteciler var. Hem yazarlar açısından hem de muhabirler açısından söz konusu bu. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, yöneticiler kendilerini çok fazla siyasete angaje ediyor. Bu bakımdan Türkiye’de gazetecilik tam anlamıyla yapılamıyor. Ne yapalım; ülkedeki siyasi ortam, iktidar böyle yapıyor, böyle yapmaya bizi zorluyor noktasına<br />
gelip dayatıyorlar. Siyasetçiler medya patronlarına, gazetecilere telkin veya uyarıda bulunmasa da öyleymiş gibi hareket edenler var. Bu, işin kolayına kaçmak bence.</p>
<p>Amerika’da medya patronları kendilerini siyasete angaje etmiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın basın toplantılarında görüyoruz, gazeteciler soru soruyor, Trump bazı muhabirleri azarlıyor ama soru sormaktan alıkoymuyor, toplantılara gelmeyin ya da biz toplantılarına gitmeyelim durumu yaşanmıyor.</p>
<p>Amerika’da medyanın finansal açıdan bağımsız olduklarını düşünebiliriz. Daha sağlam zemine oturmuş güçlü kurumlar. Medya patronları ve gazeteciler güçlü. Onun için gazetecilik daha kolay yapılabiliyor, gazeteciler daha rahat hareket edebiliyor. Bu, Avrupa ülkelerinde kısmen var ancak başka ülkelerde çok fazla yok. Diğer ülkelerde iktidarların söylemi, etkisi ile beraber gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Medya patronları kendilerini kullandırmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra iktidarla bağlantılı ekonomik ilişkiler de buna etki ediyor. Böylelikle gazeteciler istedikleri haberleri yapamıyor, yapmak isteseler bile yapıp yapmamakta çok emin olamıyorlar.</p>
<p><strong>Gazetecilik yapanların niteliği medyanın kalitesini sizce arttırır mı? </strong></p>
<p>Bu, üzerinde çok konuşulan bir konu. Gazetecilere, gazetecilik yapacaklara sınırlama getirilsin, getirilmesin ya da kimin gazeteci olacağına birileri karar versin durumu çok sonuç alıcı bir tartışma değil. Bu, biraz gazetecilik eğitimi ile ilgili. Gazetelerde çalışanların önemli bir kısmı yakın zamana kadar gazetecilik eğitimi almamış kişilerden oluşuyordu. İletişim mezunu olmak, gazetecilik eğitimi almak tercih sebebi gibi olmaya başladı son zamanlarda. Ama onun dışında ilkokulu bitiren veya okuma yazmayı bilen herkes gazetecilik yapabiliyor.</p>
<p>Gazetecilik sadece haber yazmakla sınırlı değil. Böyle anlaşılmamalı. Entelektüel bir donanıma, altyapıya sahip olmak, ekonomiden siyasete, spordan sağlığa, kültür sanata birçok alanla ilgi ve bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Birçok şeyden anlamanız gerekiyor. Türkiye’de eğitim açısından gazetecilik okulları maalesef sıkıntılı. Gazetecilik okulundan mezun olanlar tam donanımlı olamıyor ne yazık ki.</p>
<p><strong>Medya patronlarının başka işler yapıyor olmaları hep eleştiri konusu oluyor. Bu noktada siz meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Medya patronlarının, gazetecilerin siyasetten uzak durması, siyasetçilerle irtibatlarının biraz daha zayıf olması gerekiyor. Medya yöneticilerinin ve patronların başka işlerle uğraşmamaları ya da az uğraşmalarını gerekiyor. Bankalar müteahhitlik şirketleri gibi şirketleriniz, holdingleriniz varsa ister istemez siyasetle iç içe bir duruma geliyorsunuz. Siyasetçilerden bir şeyler beklemek, onların beklentilerini karşılamak durumunda kalıyorsunuz. Bunun olmaması zaten mümkün değil.</p>
<p>Gazeteciliği menfaat aracı, kâr getiren bir sektör olarak görenler bu alandan uzak durmalı! Medya sektörü bir ayakkabı sektörü gibi değil. Gazetecilikte yaptığınız işler olumlu ya da olumsuz bir şekilde kitleleri etkiliyor. Ayakkabı sektöründe bir ayakkabıyı yanlış yaparsın bir kişiyi en fazla mağdur eder. Binlerce insanı etkilemez. Gazetecilikten menfaat, para beklentisi olanların bu alana girmemeleri, yatırım yapmaları gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Buna karşı çıkanlar, pratikte bunun karşılığı yok diyenler olabilir. Ben yine de bu alana girmiş olanların başka işler yapıyorlarsa bile gazeteciliklerini çok fazla işin içerisine katmadan, gazetelerini bir menfaat aracı olarak kullanma noktasına getirmeden hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunu da gazete sahiplerinin, medya patronlarının kabul etmesi, bu ilkeyi önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Gazetecilik bir menfaat aracı olarak kullanılmamalı. Önce bunu kabul edeceğiz. Ondan sonra bu nasıl olmalı, tartışmalarını yapacağız.</p>
<p><strong>Trump Çağı…</strong></p>
<p><strong>İnsanların “gazetecilere, gazetecilik mesleğine saygısı kalmadı” şeklinde yorumlar yapıyor. Bu itibar, güven nasıl geri kazanılır? </strong></p>
<p>80’li yıllarda Türkiye’de gazetecilik amatör bir ruhla yapılıyordu. Çok büyük paralar kazanılmıyordu ama insanlar gazeteye, gazetecilere, habere daha fazla değer veriyordu. Açıkçası ben iyimser değilim. Kitabımın ismi “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik”… Bunu bilinçli olarak kullandım. Sadece Trump’ın basınla ilişkilerine değinmek niyetiyle bu ismi vermedim kitabıma. Bugün dünyaya yön veren, dünyanın geldiği noktayı niteleyen bir kavram olarak görüyorum Trump Çağı ifadesini.</p>
<p>Dünyanın gördüğü en çılgın adam, Amerika’ya başkan oldu. Hiç öngörülemeyen davranışları, konuşmaları var. Tuhaf karşılanan icraatları var. Böyle bir ortamda kurumlar, yöneticiler, gazeteciler gerçek düşüncelerini yansıtmıyor. Türkiye’deki sorunlardan biri de bu. Dünyada da bu sorun var. “Ne gerekiyorsa onu yaparım, konjonktür nasılsa ona göre hareket ederim” mantığı ile hareket ediyorlar. Haber yazanlar ona göre haber yazıyor, yorum yapanlar ona göre yorum yapıyor ve büyük bir çoğunluk kendi gerçek düşüncelerini dile getirmiyor. Bunu gazetelerde, televizyonlarda çok net bir şekilde görebiliyoruz.</p>
<p>Muhalif gazeteciler olmuyor diye söylemiyorum. Siyasi bir fikri destekliyor ya da desteklemiyor olabilirler ancak eli klavyeye gidince bambaşka şeyler yazıyor. Bu artık çok normalleşti. Ahlaklı insanlar için sorunlu bir durum olmalı, böyle kabul edilmeli en azından.</p>
<p>“Ben çaresizim, bu şekilde davranmaya mecburum” diyerek kendilerini haklı gösterebilirler. Ama iş o noktada değil ne yazık ki. “Ben bu gazetedeyim, televizyondayım dolayısıyla burada benim düşüncemin önemi yok. Yaşanan sorunları, yapılan yolsuzluğu,  hukuksuzluğu, haksızlığı görmeyebilirim, görmemem gerekiyor” diye düşünüyor. Çaresizse bir noktada anlaşılabilir ancak o noktaya gelmeden de insanlar bunu kabullenmiş gibiler. Dolayısıyla kimse bu düzenin değişmesini istemiyor. Trump Çağı dediğiniz şeyin Türkiye’deki karşılığı bu bence. İlkesel olarak çağımız insanının sorunu var birçok ilkede buluşamıyoruz.</p>
<p><strong>Amerikan basını haberleriyle okuyucularına, izleyicilerine reform yaptıracak kadar etkili olabiliyor. Türkiye’de bunun gerçekleşmesi neden mümkün değil?  </strong></p>
<p>Medyanın ürettiği haber ve ürünleri doğru okumak ve anlamak, medya okuryazarlığı bilinciyle oluşuyor. Medya okuryazarlığı, Türkiye’de çok gelişen bir alan değil. Bu eksiklikten dolayı okullarda medya okuryazarlığı eğitimi verilmeye başlandı ama bu yeni bir çalışma ve epey bir mesafe kat etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Amerikan okuyucusuyla Türk okuyucusunu karşılaştırmak doğru bir yaklaşım değil. Amerika ekonomik ve siyasi açıdan çok farklı bir ülke. Amerikan kültürü, Amerikan düşüncesi, yaşam tarzı diye bir kavram var. Türkiye ile arasında çok büyük farklılıklar var. Amerika’da yüzlerce gazete, dergi çıkıyor ve tirajları neredeyse bir ülke nüfusuna ulaşıyor. Amerika’da bir aile evine yerel-bölgesel gazete alıyor. Bununla yetinmiyor ulusal çapta dağıtım yapan bir gazete daha alıyor. Haber dergisi alıyor. Bunu nereden çıkarıyoruz derseniz; haber dergileri 3-4 milyon satıyor. Neredeyse her şeyle ilgili dergi çıkartıyorlar. Tirajları çok yüksek. Onların okuma düzenleri bizden farklı.</p>
<p>Türkiye’de gazete ve dergi tirajları çok düşük. Yüzde 80 insanların evine dergi ya da gazete girmiyor. Şu an dijital yayının takip edilmesi, baskı sayılarının azalması da elbette bunda etkili ancak insanların evine dergi girmiyor, gazete girmiyor büyük bir oranda. Dolayısıyla bizim medyayla çok irtibatımız yok. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yapılan harf Devrimiyle 1950’lerde Latin alfabesini okuyup yazmayı bilenlerin oranı yüzde 50’yi geçmedi. Bazı araştırmacılara göre Osmanlı döneminde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’u geçmiyordu. Okuma ile aramız o zaman da iyi değildi. Gazetenin halka erişimi de kısıtlıydı. 1950’lerde 60’larda gazete yaygınlaşmaya başladı. Okuma yazma oranları arttı. 60’larda karşımıza televizyon çıktı. Televizyon, gazeteye karşı daha avantajlı bir şekil aldı, özellikle okuma-yazma bilmeyenler açısından takip edilen bir araç oldu. 80’lerde de televizyon daha gelişti ve sonrasında yaygınlaştı. Türk halkı okumayı içselleştirmeden görsel medyaya yöneldi. Bundan dolayı biz toplum olarak okumayı ıskaladık, çok zayıf kaldık.</p>
<p>Bir de asparagas haber türü çıktı. Olmayan bir şeyi insanlara inandırma çabası bu tür haberler de okuyucuyu olumsuz etkiledi. Daha çok televizyona yöneltti. Medya takibi çok sınırlı. Okuyucunun bir şeylere inanması, gazete yoluyla, televizyon yoluyla çok mümkün olmuyor. Bunun örnekleri de var. Örneğin, Yeni Türkiye Hareketi vardı. Geçmişte medya bu hareketin çok büyük destek alacağını yazdı. Seçimlerde barajı bile geçemediler. Çok büyük bir skandaldı medya açısından. Şimdilerde de bunun tersi yaşanıyor. AK Parti’yi desteklediğini düşünen gazetelerin, gazetecilerin, televizyonların yaptığı ölçüsüz, dikkatsiz yayınlar ve yazımlar, yapılan yorumlar belki art niyetli yayıncılık anlayışı ki ben yaptıklarını hata olarak görmüyorum çünkü bir grup bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. AK Parti’ye daha çok zarar verdiklerine inanıyorum. İnandırıcılık bakımından sıkıntı var.</p>
<p>Medyada birçok şey inanılarak yapılmıyor. “Mış” gibi yapılıyor. Kraldan çok kralcı olunuyor.  Söylediklerine, yazdıklarına kendilerinin inandığını düşünmüyorum. AK Partililer bile haberi muhalif medyadan takip etmeye başladı. Yapılan haberlerin doğruluğu, gerçekliği tartışılmaya başlandı. Böyle bir sonuç var.</p>
<p>Medya 2002’de de çok kötü bir ders almıştı. Şimdi de öyle bir durum var. Kitabıma ismini veren “Trump Çağı” dediğimiz ilkesizlik, vurdumduymazlık, boş vermişlik var. Bunu dert etmiyorlar. Sıkıntıyı görmüyorlar. Umutsuzluğum biraz bunlardan dolayı. Ne olacağını çok fazla kestiremiyorum. Geleneksel medya çok zayıfladı. Sosyal medya çok güçlendi, güçlenmeye devam ediyor. Bundan sonra bu tür haberleri yapanlar ayakta kalır mı, ne kadar ayakta kalır? Bu durum daha ne kadar sürdürebilirler bilmiyorum. Türkiye’deki medyayı ekonomik açıdan düşünürsek hiçbir gazetenin çıkmaması, çıkarılamıyor olması lazım. 5-10 bin tirajlı bir gazete yürümez. Bu ekonomik açıdan mümkün değil ama 10 kadar gazete rahatlıkla çıkmaya devam ediyor. İktidara muhalif olanlar da var, iktidarı destekleyenler de var. Tirajlara rağmen gazetelerin nasıl çıktığı, bu durumun devam edip etmeyeceği belli değil ama ben çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Solu’nun İktidar Sorunu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turk-solunun-iktidar-sorunu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turk-solunun-iktidar-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:10:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2624</guid>

					<description><![CDATA[Türk solunu, tarihsel gelişim süreci içerisinde değerlendirdiğimizde solun neden iktidar olamadığı sorusuna yanıt olabilecek ayrıntılar karşımıza çıkıyor. Solu temsil iddiasında bulunan parti ve grupların özellikle 12 Eylül 1980 sonrası bazı değerleri reddetmesi, toplumla bu partiler ve gruplar arasında adeta bir kırmızı çizginin çekilmesine neden oldu. Ayrıca sol partilerin örgütlenme anlamında yaşadığı değişim de bu yenilginin öne çıkan nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. CHP’nin bilinen ilk tüzüğü, Atatürk önderliğinde işgale karşı direniş için tüm direniş örgütlenmelerinin temeli olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin tüzüğü olarak kabul edilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk de CHP için “İki büyük eserimden biri” tanımını yapmaktadır. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili dönemde 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından yapılan seçimler haricinde sadece Bülent Ecevit’in liderliğinde 1973 ve 1977 seçimlerini kazanabildi. Ecevit ayrıca CHP’den ayrıldıktan sonra kurduğu Demokratik Sol Parti ile de 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde birincilik kazandı. Ancak bu kazanılan bütün seçimlerde dahi sol olarak tanımlanabilecek CHP ve DSP, seçim sisteminden kaynaklı olarak tek başına iktidar olamadı, koalisyon hükümeti kurmak zorunda kaldı. Özellikle AK Parti’nin 3 Kasım 2002 ile iktidarı tek başına kazanmasıyla başlayan süreçten sonra her seçim sonrası ilk bir ay televizyon kanallarında, gazetelerde en çok tartışılan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türk solunu, tarihsel gelişim süreci içerisinde değerlendirdiğimizde solun neden iktidar olamadığı sorusuna yanıt olabilecek ayrıntılar karşımıza çıkıyor. Solu temsil iddiasında bulunan parti ve grupların özellikle 12 Eylül 1980 sonrası bazı değerleri reddetmesi, toplumla bu partiler ve gruplar arasında adeta bir kırmızı çizginin çekilmesine neden oldu. Ayrıca sol partilerin örgütlenme anlamında yaşadığı değişim de bu yenilginin öne çıkan nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.</strong></p>
<p>CHP’nin bilinen ilk tüzüğü, Atatürk önderliğinde işgale karşı direniş için tüm direniş örgütlenmelerinin temeli olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin tüzüğü olarak kabul edilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk de CHP için “İki büyük eserimden biri” tanımını yapmaktadır. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili dönemde 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından yapılan seçimler haricinde sadece Bülent Ecevit’in liderliğinde 1973 ve 1977 seçimlerini kazanabildi. Ecevit ayrıca CHP’den ayrıldıktan sonra kurduğu Demokratik Sol Parti ile de 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde birincilik kazandı. Ancak bu kazanılan bütün seçimlerde dahi sol olarak tanımlanabilecek CHP ve DSP, seçim sisteminden kaynaklı olarak tek başına iktidar olamadı, koalisyon hükümeti kurmak zorunda kaldı. Özellikle AK Parti’nin 3 Kasım 2002 ile iktidarı tek başına kazanmasıyla başlayan süreçten sonra her seçim sonrası ilk bir ay televizyon kanallarında, gazetelerde en çok tartışılan konuların başında CHP’de yaşanan koltuk kavgası yer alıyor. Ancak koltuk kavgası tartışmalarında sorunun esasına yönelik bir tartışma ne yazık ki göremiyoruz. Bunun birden fazla nedeni olduğunu söyleyebiliriz. İşte yazımızda bu nedenleri CHP merkezli irdelemeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Solun Örgütsel Anlamda Yaşadığı Sorunlar</strong></p>
<p>Türkiye’de sol, 1990’ların başından itibaren gerileyerek bugünlere kadar geldi. Bu gerilemede dünyada değişen dengelerin etkisinin yanı sıra sol partilere yönelik yapılan cahilleşme ve tembelleşme eleştirilerini de görmezden gelemeyiz. Türkiye’de solun iktidar alternatifi olamamasının temel nedenlerden birini örgütlenme stratejisi olarak saptamak zor değil. Özellikle 12 Eylül’den sonra siyasette yaşanan dönüşüm sosyolojik, psikolojik çok sayıda etki oluşturdu. 12 Eylül öncesinde insanlarla iletişim halinde olan sol hareketler giderek elitist bir karaktere büründü. Bu çerçevede yürütülen propaganda yöntemi, toplumun bir kesiminde kabul görürken, Türk insanının geneliyle bu hareketler arasındaki fikri makası giderek açmaya başladı. Bunda solun içindeki bölünmüşlük ve taban ile parti programı arasında iletişim kuracak yapıların da halktan kopuk siyaset izlemesi, toplumun temel taleplerinden uzak, dar bir kesime hitap etmesi de bu örgütlenme eksikliğinin göstergelerinden.</p>
<p>Bu konuyu biraz daha açacak olursak, CHP’nin veya başka bir sol partinin yürüteceği çalışma ile insanları inandırmak, harekete geçirmek mümkün görünmüyor. CHP’yi kıstas alırsak, bugün seçimlere baktığımızda CHP’yi ve parti örgütlenmelerini sahada tek başına görüyoruz. Diğer kişiler veya gruplar ya oy oranı küçük partilerde ya da siyaset dışı görünmeye çalışan örgütlenmelerde öne çıkıyor. Ancak bütün partiler açısından geçerli olan bir kural, sol partiler için de aynı derecede önemli. O da bir partinin iktidar olması sadece o partinin üyelerinin, il ve ilçe başkanlıklarının çabaları ile değil etrafında kenetlenen sivil toplum örgütlerinin, derneklerin, sendikaların da çalışmasına bağlıdır. Bugünkü seçimlere baktığımızda, seçim çalışmalarında tek başına çalışan bir CHP varken, CHP’nin rakibi konumundaki AK Parti ise kendi parti örgütlenmelerinin yanı sıra bütün dost unsurlarını harekete geçirebilme kabiliyetine sahip görünüyor. Yani CHP’nin aksine AK Parti seçime sadece parti kadroları ile değil kendisine destek veren vakıflar, cemaatler, sendikalar, derneklerin de katılımıyla bir seçim çalışması yürütüyor. Sadece parti çalışması ile iktidara yürünülemeyeceğinin en çarpıcı örneklerinden birini 1977 yılında yapılan genel seçimler oluşturmuştu. Solun, 12 Mart’ta bir nebze kırılsa da hâlâ 1968’den gelen etkisiyle güçlü olan eylemsellik ve kitlesellik açısından doruk noktasına ulaştığı 1977 Genel Seçimlerinde CHP’nin aldığı yüzde 41,4 oy oranı sadece CHP’nin değil, CHP’nin etrafında birleşen sendika, dernek, gençlik örgütlerinin ortak başarısı olarak yansımıştı. O seçimlerde, yazımızın girişinde aktardığımız üzere CHP birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olamamıştı. Ancak kabul etmek gerekir ki yüzde 41,4 oy oranı yüksek bir oy oranıydı. O dönem ile günümüzdeki bazı rakamların karşılaştırması, CHP özelinde solun vatandaşlarla yaklaşık 40 yıldaki kopuşunu ve sıklet<br />
merkezinin kaymasını göstermesi bakımından çarpıcı.</p>
<p>Tabloda da görüldüğü gibi sadece parti örgütü ile sınırlı kalmayan örgütlenme ve seçim çalışmalarında solun aldığı oy ortadadır. Bu arada CHP’nin 1977’de İstanbul’da aldığı yüzde 58’lik oy oranını bugüne kadar hiçbir siyasi partinin ulaşamadığı bilgisini de ekleyelim.</p>
<p>Bu tabloya yönelik olası “O dönem bize oy veren vatandaş profili çok değişti” itirazına esas değişen dinamiğin, toplumdan ziyade solun insan örgütlemeye bakışı ve kolaycılığı olduğunu söyleyebiliriz. Eskiden mahalleden genele bir örgütlenme stratejisi izleyen sol, daha sonra bu yaklaşımı terk ederek, genel propaganda ile insan kitlelerini etkileme politikası geliştirmiştir. Bu kopukluğu, günümüzde hâlâ sürdürmekte olduğunu söylesek sanırım çok fazla itiraz edileceğini sanmıyorum.</p>
<p>Solun 1970’li yıllarda yürüttüğü bu politikaya dünyada bir örnek verecek olursak, Venezuela’nın efsane lideri Hugo Chavez’in iktidara gelişine bakabiliriz. Devlet Başkanı olmadan önce kurduğu parti ile mahalle mahalle örgütlenen Chavez, uzun süre sağ ve neoliberal partilere oy veren yoksul halk yığınlarını kazanarak iktidara geldi.</p>
<p>Peki, bu örgütlenmelerle güçbirliği neden zayıfladı? Biraz da bunu inceleyelim:</p>
<p>12 Eylül 1980 öncesinde Türkiye solunun yan yana durduğu en önemli yapılanmalar işçi sendikalarıydı. Aktardığımız gibi, CHP’nin 1977 seçimlerinde DİSK’in o dönemki katkısını kimse göz ardı edemez. DİSK’in daha sol, sosyalizan olmasıyla birlikte Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu yönetimi de CHP’ye yakın kişilerden oluşuyordu (ki son döneme kadar da durum böyleydi).</p>
<p>Solun olmazsa olmaz olarak gördüğü işçi sınıfı ile bağlantı noktası da olan sendikaların, bu partiler ile aynı doğrultuda çalışma içerisinde olması, destek verdiği partiye dinamizm katmasının yanı sıra vatandaşlar arasında örgütlenmesine ve politikalarının yayılmasına katkı sağlamaktadır. Ancak 12 Eylül, her tarafta yaptığı yıkıcı etkiyi bu sendikalara da yapmıştı. Sol sendikalar hem zayıflamış hem de halktan kopuk, neoliberal, etnik Kürt milliyetçisi akımların kontrolüne girmiştir. Bu nedenle de işçi sınıfından bile kopan bir durum oluşmuştur. Örneğin, genel çalışmalarında ve 1 Mayıslarda bu sendikalardan işçilerin talepleri yerine PKK terör örgütünün de gündeminde olan talepleri duyar olduk. 1 Mayıs mitingleri işçilerin değil, adeta illegal bazı örgütler de dahil olmak üzere marjinalize olmuş grupların gövde gösterisine dönüştürülmüştür. Bu durum otomatik olarak toplumun büyük kesiminde CHP’ye yaklaşımı da olumsuza çevirmiştir.</p>
<p>Günümüzde AK Parti’ye destek veren sendikalar büyürken, özetlediğimiz bu nedenler aynen CHP’nin oylarının erimesi gibi DİSK’in de zayıflamasıyla sonuçlanmıştır. Son verilere göre işçi konfederasyonlarının üye sayıları şöyle:</p>
<p>Türkiye solunun ve CHP’nin işçi sınıfı ve sendikal hareketle, sendikal hareketin de vatandaşla ve işçi sınıfıyla yeniden bir bağ kurmadan dinamizm kazanması çok zor gözüküyor.</p>
<p><strong>Özden Kopuş</strong></p>
<p>Elbette solun mevcut durumu sadece örgütlenme ile açıklanamaz. Sendika boyutunda bir nebze açıkladığımız politik zemin kayması da CHP’nin iktidarının önünde ciddi bir engel olarak duruyor. Bunda Türkiye solunun özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte büyük bir özgüven kaybına uğraması çok etkili oldu. Bu özgüven kaybının temel sorumlusu ise o dönem solun liderliğini yapan kişilerin dünyaya yayılan neoliberal saldırıdan etkilenerek takındıkları tutum ve tabana yaptıkları yanlış aşılardı.</p>
<p>Günümüzde birçok gazete ve televizyonda CHP tartışmalarında sıkça dile getirilen bir tez var: “CHP toplum değerleri ile örtüşmeyen politikalar uyguladığı için bu toplum CHP’ye o vermez.” Bu tezin içerik açısından doğru veya yanlış olup olmaması bir yana mevcut yönetimlerin bu teze büsbütün teslim olduğunu, yaptıkları politika değişiklikleri gösteriyor.</p>
<p>CHP, yazımızın girişinde aktardığımız Mustafa Kemal Atatürk politikalarına taban taban zıt politikalara yönelmiş, 6 Ok’u sadece simge olarak tutmuş, adeta o ilkeleri programından çıkarmış, özellikle Milliyetçilik, Devletçilik ve Halkçılık politikalarını terk etmiştir. Örneğin, Milliyetçilik ilkesini ırkçılık ile eşdeğer gören bazı zihniyet sahipleri gerek genel merkez gerek il ve ilçe örgütlenmelerinde yönetici pozisyonuna getirilmiştir. Bu durum da ırki değil vatanseverlik anlamında sahiplenilen Milliyetçilik değerini önemseyen Türk milletiyle kopuş yaşamıştır. Aynı şekilde tarihin gördüğün en ırkçı terör hareketlenmelerinden olan PKK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’yi “AK Parti ve CHP gibi bir partidir” diye olumlayan çıkışlar yapan yöneticiler türemiştir. Bu da yine özden kopuşu gösteren önemli bir veridir.</p>
<p>Yine işçilerin özelleştirme karşıtlığına rağmen parti politikalarında ve seçim beyannamelerinde bu politikaları savunan bir CHP karşımıza çıkmakta. Bu da yine özel teşebbüsü reddetmeyen ancak devletin güçlü bir şekilde ekonomide müdahil olmasını, kâr elde etmenin yanı sıra kamu yararı için üretimi hedefleyen Devletçilik ilkesiyle kopmuştur. Ayrıca partiye Atatürk politikaları ile taban tabana zıt olacak vahşi kapitalizm veya liberalizasyon politikacıları doldurulmuştur. Bunun en çarpıcı örneği, Kemal Derviş’tir. Derviş, bilindiği üzere 12 Eylül sonrası hayata geçirilen ekonomi politikalarının merkezi olan 24 Ocak kararlarında da imzası olan bir Dünya Bankası uzmanıdır. ABD’nin Türkiye’ye yönelik 57. Hükümet operasyonunda ciddi bir siyasi operasyona da imza atmıştır. Ancak ilginçtir, Ecevit merkezli operasyona imza atan Kemal Derviş, CHP’ye davet edilerek siyaset yapması sağlanmıştır.</p>
<p>Benzer şekilde CHP yönetimlerinin Atatürk dönemi olmak üzere geçmişe yönelik bazı söylemleri de bazı kayıpları beraberinde getirdi. Dindar yurttaşlara yönelik üstten bakış açısı tavandan tabana yayılınca toplumda azımsanmayacak etkisi olan dindar kitle ile iletişim koptu. Bunu kazanmak için seçilen yol ise toplumda artık karşılığı olmayan isimleri yönetici yapmak oldu. Etkili olmayınca daha tepki çeken bir yönteme başvurdu: FETÖ ile yakınlığı nedeniyle tepki çeken bazı isimlere sahip çıkmak ve bazı cemaatlerle iletişime geçmek&#8230; Hatta günümüzde operasyon yapılacağı söylenen bazı gruplar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” sürerken mola yerlerinde CHP’lilere konferanslar verdi. Ayrıca FETÖ soruşturmaları kapsamında şu an tutuklu bulunan ve kumpaslar sürecinde son derece saldırgan tavırlarıyla Atatürkçü, Kemalist, Milliyetçi ve sol tabanda tepki çeken bazı gazetecilerin isimleri seçim mitinglerinde dile getirildi. Ayrıca Ermeni Soykırımı yalanını savunan toplumsal gösterilerde CHP yöneticilerinin boy göstermesi de halktan kopuşu daha etkili hale getirdi. Bu çerçevede CHP’den İP’ye ciddi bir oy kayması olduğu analizleri yapıldı.</p>
<p><strong>Güçlü Lider ve Kadro Eksikliği</strong></p>
<p>CHP özelinde görülen başarısızlıktaki bir önemli neden de güçlü lider eksikliğinden kaynaklanıyor. Partisinin hemen hemen bütün teşkilatlarına hâkim, hitabet yeteneği güçlü, söylediği etkili bir rakip olan Tayyip Erdoğan’ın karşısında güçlü lider profili eksikliğini reddetmek mümkün değil. CHP tabanında “Mevcut yönetimi desteklemiyoruz ama Tayyip Erdoğan karşıtlığı nedeniyle oy veriyoruz” söylemi hiç de kulaklarımıza yabancı bir söylem değil. Bu da oy veren seçmenin dahi mevcut genel başkanı lider, yönetimi de kendi yönetimi olarak sahiplenmediğini gösteriyor. Parti içindeki çift başlılıklara müdahale edemeyen, örgütlerin ayrı ayrı hareket etmesini engelleyemeyen bir Genel Merkez eksikliği de CHP’yi iktidara taşıma yolunda önemli bir eksik olarak görülebilir.</p>
<p>Sonuç olarak, CHP’de örgütlenme, program ve Genel Merkez sorunu olarak ortaya çıkan durum, iktidara yürümesinde ciddi problemleri beraberinde getiriyor. Ancak bu sorunların kısa vadede çözülmeyeceği ayan beyan ortada. Tartışmalar, genel başkan değişikliği ekseninde yaşanıyor. Bu da temelde yaşanan sorunları çözmeye yetmiyor. CHP kulislerinde ve tabanında konuşulan ise bu şekilde devam edilmesi durumunda CHP’nin bırakın iktidara yürümeyi, ana muhalefet pozisyonunu bile kaybedeceği yönünde.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turk-solunun-iktidar-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktidarın Kültürle İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürle İmtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1832</guid>

					<description><![CDATA[Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir. Türkiye’deki kültürel hayatı ikili kutuplaşma ekseninde okumanın siyasi, ideolojik gerekçelerinin olduğu malum. Büyük ölçüde merkez-çevre ayrımıyla tanımlanan kutuplaşma olgusu, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında olabildiğince gerçekçi bir temsil niteliği kazanmıştır. İki ayrı dünya arasında modern batı medeniyetinden kaynaklanan büyük farklar vardır. Ancak Fatih-Harbiye şeması günümüz Türkiye’sinde artık temsil kabiliyetini yitirmiş bulunuyor. Eski-yeni, geleneksel-modern, dini-seküler ikiliklerinin bugün tamamen namevcut hale gelmediğini fakat yeni bir muhtevaya büründüğünü, şekli unsurlardan öteye bir mahiyet değişiminin söz konusu olduğunu öncelikle ayırt etmek gerekir. Tespitimizi bir adım daha ileriye götürerek ikilikler arasındaki kalın çizginin giderek inceldiğini, tezatların nispeten azaldığını söylemek de mümkün. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayatımız içersinde kültürel çatışmanın öneminden halen hiçbir şey kaybetmemesi de ilginçtir. Bilhassa siyasetin kültürel ayrışmaların etkisinde şekillenmeye devam etmesi, bizdeki kültürel asabiyetin gücünü bütün sarahatiyle ortaya koymaktadır. Ne ki kültürel asabiyetin başat olma vasfını teyit etmemiz halinde, yaşadığımız sürecin ne kadar paradoksal bir görüntü verdiğini fark etmemiz icap &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.</strong></p>
<p>Türkiye’deki kültürel hayatı ikili kutuplaşma ekseninde okumanın siyasi, ideolojik gerekçelerinin olduğu malum. Büyük ölçüde merkez-çevre ayrımıyla tanımlanan kutuplaşma olgusu, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında olabildiğince gerçekçi bir temsil niteliği kazanmıştır. İki ayrı dünya arasında modern batı medeniyetinden kaynaklanan büyük farklar vardır. Ancak Fatih-Harbiye şeması günümüz Türkiye’sinde artık temsil kabiliyetini yitirmiş bulunuyor. Eski-yeni, geleneksel-modern, dini-seküler ikiliklerinin bugün tamamen namevcut hale gelmediğini fakat yeni bir muhtevaya büründüğünü, şekli unsurlardan öteye bir mahiyet değişiminin söz konusu olduğunu öncelikle ayırt etmek gerekir. Tespitimizi bir adım daha ileriye götürerek ikilikler arasındaki kalın çizginin giderek inceldiğini, tezatların nispeten azaldığını söylemek de mümkün. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayatımız içersinde kültürel çatışmanın öneminden halen hiçbir şey kaybetmemesi de ilginçtir. Bilhassa siyasetin kültürel ayrışmaların etkisinde şekillenmeye devam etmesi, bizdeki kültürel asabiyetin gücünü bütün sarahatiyle ortaya koymaktadır. Ne ki kültürel asabiyetin başat olma vasfını teyit etmemiz halinde, yaşadığımız sürecin ne kadar paradoksal bir görüntü verdiğini fark etmemiz icap eder. Zira kalın çizgideki incelme nihai planda kültürel bir dönüşümle sonuçlanmaktadır. Bu dönüşümün sosyal, ekonomik modernleşmenin yanı sıra kültürel modernleşme yönünde gerçekleştiği ise son derece aşikar. Buna karşılık modernleşme sürecinin seküler boyutuyla ilgili olarak daha muğlak bir tabloyu görüyoruz.</p>
<p>Zygmunt Bauman’ın modernliğe atfettiği “muğlaklık/müphemlik” durumları, Türk modernleşmesini içine alan sekülerlik bunalımıyla pekala tarif edilebilir. Denebilir ki sekülerizm, Türk modernleşmesinin önündeki iflah olmaz bir gordiom düğümüdür. Modernleşme çerçevesindeki önemli atılımlara rağmen sekülerleşmeye gösterilen direnç, önümüzde ciddi bir muamma olarak durmakta. Tekçi, evrensel modernleşme ile sekülerizmden arındırılmış alternatif modernleşme arasındaki tezat veya gerilim, yaşadığımız zamanların giderek derinleşen bir problemi haline gelmiştir. Sekülerizmin modernleşme süreçlerinden tasfiyesi ne derece mümkündür sorusu, bugün cevabını yeterince veremediğimiz bir soru olmaya devam ediyor. En can alıcı sorulardan biri de bu iki modernlik biçiminin birlikte yan yana var olup olamayacağıdır. Modernleşme konusundaki aşırı iyimserliğimizse bizi adeta soruların üstüne yatmak gibi bir kolaycılığa sevk etmekte. Bu iyimserlik, pragmatik çözümler üretmedeki becerilerimize olan güvenimizle ilgili olabileceği gibi pekala cehaletimizden kaynaklanıyor da olabilir.</p>
<p><strong>Kültürel Popülizmle Hesaplaşma Vakti</strong></p>
<p>Açık söylemek gerekirse, gerek kültürel popülizm gerekse kültürel muhafazakârlık, sorunun tam olarak farkında olamayışımızın tabii sonuçlarıdır. Kültürel popülizm ile kültürel muhafazakârlık arasındaki bağın bir illiyet (nedensellik) bağı olduğunu burada söylemeden geçmemeli. Kültürel popülizm aslında kültürel muhafazakârlıktan beslenmekte olup yeteri düzeyde bir sahicilik ve değerlilik endişesi içermemektedir. Bunun için avam-havas, halk-aydın ayrımı üzerinden bir kültür hareketi oluşturmaya çalışmamız kabule şayan değildir. Ne yazık ki sağcı-muhafazakâr popülizm, bugüne kadar kendisini hep bu yolla var kılma ve ayrıştırma çabası içinde olageldi. En azından gelenek ve halk kültürüyle çatışmayı göze alabilecek zihinsel gayretler, marjda kalmaktan hemen hiç kurtulamadılar. Bugün ne Nurettin Topçu’nun “Hareket” fikriyatını ne de Nuri Pakdil’in “devrimci İslam”ını sulandırmadan ve pragmatizme tevessül etmeden sürdürebilen yüksek vasıflı bir düşünce ve kültür hareketinden söz edebiliyoruz. Popülizm kültürel, zihinsel bayağılaşmayı yanında getirmekle beraber kültürel muhafazakârlığa çok kolay teşne kılınabiliyor. Siyasal iktidar için bir güç kaynağı olmaya başladığında ise popülizm, kültürel muhafazakârlık üzerinde tam anlamıyla bir parazite dönüşmektedir.</p>
<p>Popülizmle kültürel muhafazakârlık arasındaki alışverişten güç devşiren siyasal yapı, göründüğünden daha kırılgan bir nitelik taşır. Bu alışveriş süreci sahih, yüksek kültürle beslenmediği takdirde kültürel dünyayı fasit daireye hapseder ve giderek kendi uzuvlarını yemeye başlar. Kültürel yenilenme ve atılım için makro planda daima sahih, üst (yüksek) kültürün gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden kültürel muhafazakârlığın “kökü mazide bir ati”yi gerçekleştirebilmesi, popüler kültüre teslim olmamakla mukayyet bir “ibda” hareketinin sonucu olacaktır. Popüler kültürün asalakça yaşamaya olan mecburiyetini, onun bağımsız bir varlığa/varoluşa sahip olamayacak kadar özsüz, iğreti oluşuyla ilişkilendirebiliriz. Öyle ki popüler kültür adeta ‘var ama yok’ anlamında bir paradoksla mücessemdir.</p>
<p>Güçlü ve nitelikli olan karşısında her an bozguna uğramaya hazır vaziyettedir. Bu yüzden popüler kültüre kültür demek bile fazlasıyla iyi niyetli bir anlayış olacaktır. Bauman’ın “herkesin beğenisine ve anlama kapasitesine göre budanmış “kitle kültürü” kültür falan değildir; daha çok kültürün yıkılmasıdır, bir anti-kültürdür.” (Bauman 2000, 111) derken kastettiği de tam budur. Dolayısıyla popüler kültürü bir tür gölge-kültür olarak tanımlamamız yanlış olmaz. Kendi zeminini oluşturamayacak kadar -yerli veya yabancı- var olan bir kültüre bağımlılık gösterir. Yerli/yerel kültürden hareket etme zorunluluğu olmadığı için rahatlıkla yabancı bir kültürün taşıyıcılığını da yapabilmektedir. Kültürel yabancılaşma bu açıdan sadece münevver zümreyle sınırlı bir hadise olmaktan çıkmıştır.</p>
<p>Medya dünyası toplumu artık bütün katmanlarıyla yabancı kültürlerin etkisine açmış, bir bakıma kültürel yabancılaşma çok daha sıradan bir vakıaya dönüşmüştür. Yabancılaşma boyutuyla bu durum bizim açımızdan ne kadar tedirgin ediciyse yerli kültürün iğreti, içi boşalmış örüntülerle popüler kültür tarafından soğurulması da o denli tedirgin edici ve suni oluşumlardır. Söz konusu soğrulmanın birtakım kültürel, sosyal ritüellerle sınırlı kalmayıp entelektüel, zihinsel dünyayı içine çeken bir vakum alanına sahip olması, işin esas itibariyle en kritik, en vahim tarafıdır. Popüler kültür üst kültürü semirmekle kalmayıp onu aynı zamanda dejenere eder. Dahası Bauman’ın bahsettiği kültürel yıkımı vaki hale getirir. Lahbabi’nin ifadesiyle söylersek “Debdebe kültürü olarak kalan bir kültür tehlikelidir, çünkü sahte ve zararlıdır.” (Lahbabi 1980, 175).</p>
<p>Bugün üst kültürle alt (popüler) kültür arasındaki mesafeyi kapamak gibi bir sorundan bahsetmenin handiyse hiçbir anlamı kalmamıştır.</p>
<p>Sorun gerçek anlamıyla aslında bir kültür üretip üretmeme sorunudur. Bugün için daha ziyade kültürel muhafazakârlığın etkisi altında şekillenen popüler kültürün, önümüzdeki süreçte kültürel yabancılaşmaya daha fazla maruz hale gelmesi sürpriz olarak görülmemeli.<br />
Modernlik öncesinin halk kültüründen farklı olarak belli bir iğretilikle (sahtelikle) zuhur eden popüler kültür, baskın bir üst kültür tarafından domine edilmeye her zaman teşne konumdadır. Milliyetçi ideolojinin burada yabancı kültüre karşı muhafazakâr-popüler kültürü ilanihaye koruyucu bir şemsiye görevi görmesini beklemekse epey bir safdilliktir. Ne milliyetçi reflekslerle ilgili tepkici ve içe kapanmacı psikolojiye ne de doğrudan popüler kültürün yüzeysel ve aldatıcı gücüne umut bağlamak doğrudur. Yazık ki muhafazakâr kültürün teminatı olabilecek bir halk kültürü de artık sosyal hayattan eni konu tasfiye olmuş gözüküyor.</p>
<p>Şu halde asıl mesele, popüler kültürün topyekün reddi değil hakiki anlamda atiyi şekillendirecek olan kültürel değerleri üretmektir. Popüler kültür bu değerler çerçevesinde kendi iklimini ve karakterini oluşturacaktır. Aslolan ise değerleri yaratmaktır. Kültür dediğimizde söz konusu değerleri tedarik edebilen, bununla terbiye edilmiş bir dünyayı anlarız. Terbiye etme gücü kültürün sahihliği ve sahiciliğine bir işarettir. Daryuş Şayegan’ın ifadesiyle kültür “İnsanın özünün, toplumsal sistemin, dini inançların ve felsefi görüşlerin üzerine kurulu olduğu ideallerle uyumlu hale gelmesi için terbiye” (Şayegan 2008, 167) edici işlevlere sahip birtakım anlam ve unsurlardan oluşur. Popüler kültür asalaklığı ve yüzeyselliği sebebiyle bu mahiyette bir ibdayı başaramaz. Olsa olsa ibda için lazım olan sosyal, kültürel motivasyonu verebilir.</p>
<p><strong>Muhafazakârlığın Sonu</strong></p>
<p>Bugün cari anlamıyla kültürel iktidarın nerede olduğu tartışılabilir. AK Parti iktidarının tamamen sandık gücüyle devamlılık gösterdiğini söylemek Türkiye gerçeklerini ıskalamamızla ilgili bir yanılsamanın sonucudur. ‘Mutlak iktidar’ı ise günümüz dünyasında artık söz konusu bile etmemek gerekiyor. Bir bakıma kültürel muhafazakârlığın ve bunun üzerinden gelişen popüler kültürün Türkiye’de hakim ve/veya etkin konuma geldiği, modern-seküler kültürün nispeten marjinalize olduğu kabul edilebilir. Başka deyişle kültürel iktidar artık daha parçalı, daha mozaik bir yapıya doğru evrilmiştir. Bunda siyasal iktidarın payı olduğu kadar, Eski Türkiye’nin merkez-çevre sosyolojisinde meydana gelen değişmenin, kültürel sosyolojiyi yeniden şekillendirmiş olmasının da önemli etkilerinin olduğu şüphesiz.</p>
<p>Kültürel alanda böylece daha demokratik bir iktidar realitesinden söz edilebilir. AK Parti’nin sosyolojik varlığı, kendisini kültürel dünyanın muhtelif uzamlarına (varoluş alanlarına) transfer etme başarısını iyi kötü göstermiştir. Fakat o, bu başarı gücünü daha ziyade sosyolojik dinamiklerden almakta, entelektüel ve kültürel yeterlilik bakımından hala şüphe verici gözükmektedir. Dahası AK Parti, kültürel popülizmin handikaplarını daha yeni yeni hissetmeye başlamış, kültürel muhafazakârlığın Türkiye realitesini ve siyasetini taşıma istidadında olmadığını sanki yavaş yavaş görme şansını yakalamıştır.</p>
<p>Ucube heykel söylemlerinin ucuz bir popülizm olduğu artık aşikardır. Bu itibarla, kültürel popülizmin sürdürülebilir nitelikte olmadığını anlamadığımız takdirde, kültürel demokrasinin aslında bir çözüm olmadığını da acı sonuçlarıyla tecrübe etmiş olacağız. Modern-seküler kültürün popüler kültür alanlarını işgal etmesi işten bile olmayacaktır. Bunu öngörememek bize sanıyorum pahalıya patlayacaktır.</p>
<p>Soru basit ama hayati: Yeni Türkiye’nin inşasında kültürün olmazsa olmaz bir yeri olacak mı? Eğer olacak cevabında samimiysek bunun popüler kültüre ram olmamış vizyon ve politikalarla temellendirilmesini, işin can alıcı noktası olarak görmek ve ciddiye almak zorundayız. Hepsinden önemlisi, kültür işlerinin ehil, ehil olduğu kadar da idealist kimseler tarafından yürütülmesi konusunda hassas ve dürüst olmak gerekiyor. Üst kültürle popüler kültür arasındaki korelasyonu doğru ve etkili bir şekilde kurup kuramayacağımız bu süreçte belirleyici, dolayısıyla hayati faktör olacaktır.</p>
<p>Vizyon, politika, ehliyet, idealizm: Yeni Türkiye siyasetinin kültürel problematiğinde bu bileşenler önemli bir yer tutmaktadır. Kültürel çalışmaların popülizme teşne hale getirilmesinde sözü edilen bileşenlerle ilgili zaafların her birinin ayrı ayrı rolü var.</p>
<p>Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
