<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbrahim Hakan Karataş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ibrahim-hakan-karatas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Apr 2018 20:25:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İbrahim Hakan Karataş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Eğitimde Uluslararasılaşma Kapasitesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-egitimde-uluslararasilasma-kapasitesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-egitimde-uluslararasilasma-kapasitesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:20:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1957</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye, eğitimde uluslararasılaşma potansiyeli oldukça yüksek bir ülkedir. Bununla beraber, kendi kentleşmesini tamamlamaya, demokrasisini oturtmaya, ekonomik sürdürülebilirliğini pekiştirmeye, kurumsal kapasitesini artırmaya, bilimde derinleşmeye, bölgesindeki istikrarsızlıkların ortasında kendi istikrar ve düzenini korumaya çalışan başı çok kalabalık bir ülke durumundadır. Bu kalabalıklık içinde eğitimde uluslararasılaşmayı da bu sayılanlardaki başarısıyla doğru orantılı bir biçimde gerçekleştirebilecektir. “Kerameti kendinden menkul” tanımına en uygun kavram olduğunu düşündüğüm küreselleşmenin en açık görüldüğü alanlardan biri de eğitimdir. Küreselleşme, kerametlerini, kendinden nemalananların ballandıra ballandıra anlatmalarıyla, eğitim sistemlerini de bütün boyutlarıyla kökünden değiştiren bir dönüştürücü güç haline gelmiştir. Eğitim sistemlerinin, müfredat, öğrenme öğretme süreçleri, öğrenme ortamları, öğrenme araçları, yönetsel yapılanması, öncelikleri ve finansmanı gibi birçok boyutu, küreselleşmenin getirdiği zorunluluklarla yeniden ele alınmaktadır. Ancak bu ivmeyi en çok zorlayan unsur insan hareketliliğidir. Eğitimde insan hareketliliği, öğrenci hareketliliği kadar öğretim elemanı hareketliliğini de kapsamaktadır. Küresel bir köy haine gelen dünyanın hemen her köşesinden her köşesine öğrenci ve öğretim elemanı hareketliliğinin son yıllardaki yükseliş trendi bütün ülkeleri bu olgu üzerinde daha fazla kafa yormaya itmiştir. Türkiye yükseköğretimi de bu olguya son on yıldır özellikle vurgu yapmakta, etkili politikalar geliştirmeye çalışmaktadır. Nitekim hiçbir aklı başında ülkenin bu denli derin ekonomik, politik, sosyal ve bilimsel sonuçları olan böylesi bir duruma bigane kalması düşünülemez. “Yükseköğretimde Uluslararasılaşma” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye, eğitimde uluslararasılaşma potansiyeli oldukça yüksek bir ülkedir. Bununla beraber, kendi kentleşmesini tamamlamaya, demokrasisini oturtmaya, ekonomik sürdürülebilirliğini pekiştirmeye, kurumsal kapasitesini artırmaya, bilimde derinleşmeye, bölgesindeki istikrarsızlıkların ortasında kendi istikrar ve düzenini korumaya çalışan başı çok kalabalık bir ülke durumundadır. Bu kalabalıklık içinde eğitimde uluslararasılaşmayı da bu sayılanlardaki başarısıyla doğru orantılı bir biçimde gerçekleştirebilecektir.</strong></p>
<p>“Kerameti kendinden menkul” tanımına en uygun kavram olduğunu düşündüğüm küreselleşmenin en açık görüldüğü alanlardan biri de eğitimdir. Küreselleşme, kerametlerini, kendinden nemalananların ballandıra ballandıra anlatmalarıyla, eğitim sistemlerini de bütün boyutlarıyla kökünden değiştiren bir dönüştürücü güç haline gelmiştir.</p>
<p>Eğitim sistemlerinin, müfredat, öğrenme öğretme süreçleri, öğrenme ortamları, öğrenme araçları, yönetsel yapılanması, öncelikleri ve finansmanı gibi birçok boyutu, küreselleşmenin getirdiği zorunluluklarla yeniden ele alınmaktadır. Ancak bu ivmeyi en çok zorlayan unsur insan hareketliliğidir.</p>
<p>Eğitimde insan hareketliliği, öğrenci hareketliliği kadar öğretim elemanı hareketliliğini de kapsamaktadır. Küresel bir köy haine gelen dünyanın hemen her köşesinden her köşesine öğrenci ve öğretim elemanı hareketliliğinin son yıllardaki yükseliş trendi bütün ülkeleri bu olgu üzerinde daha fazla kafa yormaya itmiştir.</p>
<p>Türkiye yükseköğretimi de bu olguya son on yıldır özellikle vurgu yapmakta, etkili politikalar geliştirmeye çalışmaktadır. Nitekim hiçbir aklı başında ülkenin bu denli derin ekonomik, politik, sosyal ve bilimsel sonuçları olan böylesi bir duruma bigane kalması düşünülemez. “Yükseköğretimde Uluslararasılaşma” başlığı altında yürütülen ve 2018-2022 yılları arasını kapsayan bir strateji belgesi çerçevesinde yürütülen Türkiye’nin yükseköğretimde dışa açılma politikaları, bu yazıda Türkiye’nin eğitim ve bilim kapasitesi, bölgesel etkisi, küresel etkisi, çekicilik politikaları ve yükseköğretimde uluslararasılaşma trendleri bakımından değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Bilim ve Eğitim Kapasitesi</strong></p>
<p>Uluslararası öğrenci hareketliliği kadar öğretim elemanı hareketliliğinin de en belirleyici unsuru, hedef ülkenin bilim kapasitesi olarak kabul edilmektedir. Türkiye kökenli araştırmacıların, bilim insanlarının, üniversitelerin ve diğer sivil ve resmi araştırma kurumlarının oluşturduğu bu kapasite uluslararası sıralamalar yoluyla izlenmekte ve değerlendirilmektedir. Türkiye’nin bilimsel kapasitesinin kabaca, Kuzey Amerika, Batı Avrupa dışında, Japonya, Avustralya, G Kore gibi birkaç Doğu ve Uzakdoğu ülkesinin ardından geldiğini söylemek yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Bununla birlikte eğitim kurumlarımızın öğrenci kapasiteleri, öğrenci/öğretim üyesi oranları vb. fiziksel kapasiteleri de son yıllarda iyileşmekte, bu da Türkiye’nin eğitimde uluslararasılaşma kapasitesini olumlu yönde etkilemektedir. Bu özellikleri ile Türkiye, başka bir ülkede eğitim görmek isteyen bir öğrencinin, bu amaçla yaptığı araştırmada, karşısına çıkabilme olasılığını her geçen yıl artırmaktadır.</p>
<p><strong>Bölgesel ve Küresel Etki</strong></p>
<p>Ülkelerin eğitimde uluslararasılaşma kapasitesini etkileyen bir unsur da söz konusu ülkenin ne düzeyde küresel ve bölgesel bir güç olarak görüldüğüyle ilgilidir. Bölgesel ve küresel bir güç olma potansiyeli, birbirleriyle bağlantılı olsa da politik ve ekonomik etkililik kadar kültürel etkilikle de bağlantılıdır.</p>
<p>Bölgesel ve küresel sorunlarda gündeme gelen, sesi duyulan, sözü dinlenen, görüşü sorulan, atacağı adımları merak edilen bir ülke ister istemez diğer ülkelerdeki tanınırlığını da artıracaktır. Bu da eğitim için yurtdışına gitmek isteyen öğrenci ve öğretim elemanlarının tercihlerini etkileyecek bir unsur olacaktır. Nitekim Türkiye’nin 1980’lerden itibaren gözlenen, 1990’larda sosyalist bloğun dağılması ile artan ve 2000’lerde AB süreci ile ivme kazanan bölgesel ve küresel etkisi, eğitim alanında etkisini göstermiş ve bu dönüm noktalarından itibaren yurtdışından gelen öğrenci sayısında artışlar gözlenmiştir.</p>
<p><strong>Çekicilik</strong></p>
<p>Ülkelerin eğitim/bilim kapasiteleri ve küresel/bölgesel etkileri yüksek olsa da eğitimde sürdürülebilir bir uluslararasılaşma süreci akılcı, esnek, pratik ve çözüm odaklı politikalara ve stratejilere bağlıdır. Zira ilk iki gerekçeden Türkiye’yi tercih etse de geldikten sonra umduğunu bulamayan, zorluklarla karşılaşan ve hayalleri boşa giden öğrenciler/öğretim elemanları, aday öğrencilerin/öğretim elemanlarının ilk referansları olacaktır. Bu durumda Türkiye’nin son yıllarda ağırlık verdiği burs imkânlarını artırmak yanında, öğrencilerin akademik ve sosyal danışmanlık hizmetlerinin, barınma ve yaşama şartlarının, ikamet işlemleri ve yasal süreçlerin niteliğini artıracak akılcı, esnek, hızlı, talebe uygun politikalar geliştirmesi zorunludur.</p>
<p>Üniversitelerin uluslararasılığının etkililiğini ve sürdürülebilirliğini artıracak insan kaynağı ve kurumsal kapasitelerini geliştirecek teşvik edici düzenlemeler gerekmektedir. Bu teşvik ve desteklere ilaveten, Türkiye’nin eğitimde uluslararasılaşma politikalarını yurtdışına taşıyacak tanıtım etkinliklerini artırması; çevrimiçi, kullanıcı dostu tanıtım, destek, danışmanlık ve başvuru kanalları açması ve nitelikli bir biçimde sürdürmesi beklenmektedir</p>
<p><strong>Akımlar</strong></p>
<p>Türkiye’nin eğitimde küresel bir hedef ülke olması sadece kendi durumu ile açıklanabilecek bir durum da değildir. Dünya nüfusunun hareketliliğine –buna eğitim amaçlı hareketliliği de ekleyebiliriz- 19. yüzyıldan itibaren bazı trendlerin etki ettiği gözlenmektedir. Bu trendler eğitim hareketliliğinin amacını, yönünü, kapasitesini ve dünya ölçeğindeki derin sosyal, ekonomik ve politik etkilerini belirleyici olmuştur.</p>
<p>Sömürgecilik dönemlerinden sonra sosyalist devrimler ve iki kutuplu dünya, refah devletinin cazibesi ve kalkınma miti, 20. yüzyılın sonlarına kadar etkisi gösteren trendler olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren en çok konuşulan kavram küreselleşme olsa da hareketliliğin asıl kaynağını yoksullaşma ve zorunlu göçmenlik oluşturmuştur. Nitekim bugün Türkiye’de üç milyonu aşkın Suriyeli mülteci, Dünya genelinde ise 40 milyonu aşkın mülteci bulunmaktadır. Diğer bir trend üretim merkezlerinin değişmesi ve ticaretin yön değiştirmesidir. Dünya üretim merkezleri, iş gücünün daha ucuz olduğu bölgelere kayarken ticaret de kuzey-kuzey ekseninden kuzey-güney ve hatta neredeyse güney-güney eksenine kaymaktadır.</p>
<p>Kapitalizmin çevre ve yaşam kaynaklarına yönelik tehditlerinin her geçen gün daha fazla fark edilmesi, insanları, alternatif yaşam, üretim ve ilişki biçimlerine yönlendirmekte, bu da ana akım hareketlerin yönünü değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Türkiye’nin dillendirdiği ve “Dünya 5’ten Büyüktür” sloganıyla bilinen politik tavır da 20. yüzyılın kabullerine ilişkin eleştiri akımının bir yansımasıdır. Bu yeni trendlerin, küresel öğrenci hareketliliğini ne yönde evireceği de ayrıca üzerinde durulması ve analiz edilmesi gereken bir husus olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Farkı</strong></p>
<p>Bütün bu genel akım ve etkiler yanında Türkiye, Türkçe konuşulan dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olması hasebiyle beş yüz milyona yakın Türk dünyasının; laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Müslüman bir ülke olması hasebiyle iki milyara yakın İslam dünyasının; Osmanlı Devletinin en güçlü varisi olması hasebiyle Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Afrika ve İran coğrafyalarının bir şekilde bağ kurabildiği, ilişkilerinde özel bir yer verdiği bir devlettir. Çocuklarını güvenle gönderebileceği bir ülkedir. Kültürüne ve değerlerine kendini yakın bulduğu bir millettir.</p>
<p><strong>Sonuç Olarak</strong></p>
<p>Türkiye, eğitimde uluslararasılaşma potansiyeli oldukça yüksek bir ülkedir. Bununla beraber, kendi kentleşmesini tamamlamaya, demokrasisini oturtmaya, ekonomik sürdürülebilirliğini pekiştirmeye, kurumsal kapasitesini artırmaya, bilimde derinleşmeye, bölgesindeki istikrarsızlıkların ortasında kendi istikrar ve düzenini korumaya çalışan başı çok kalabalık bir ülke durumundadır. Bu kalabalıklık içinde eğitimde uluslararasılaşmayı da bu sayılanlardaki başarısıyla doğru orantılı bir biçimde gerçekleştirebilecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-egitimde-uluslararasilasma-kapasitesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yardımcı Doçentlik Tartışması Üzerinden Türkiye’de Akademiyi Anlamak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yardimci-docentlik-tartismasi-uzerinden-turkiyede-akademiyi-anlamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yardimci-docentlik-tartismasi-uzerinden-turkiyede-akademiyi-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:13:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Akademi]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yardımcı Doçentlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1714</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanımızın verdiği rakamlara göre 7.3 milyon yüksek öğretim öğrencisi, 75 bin doktoralı öğretim elemanımız var. Bu rakamlar kabaca her doktoralı öğretim elemanına yaklaşık ortalama 100 öğrenci düştüğünü gösteriyor. Yüksek öğretimimizin en büyük açığının doktoralı öğretim elemanı olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 26 Temmuz 2017’de “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin. Dünyanın kaç yerinde acaba yardımcı doçentlik var?” çıkışından sonra başlayan ve Ocak ayında kanunlaşması için Meclis’e sunulan (yardımcı) doçentlik tartışması, akademiyi de yeniden tartışmaya açtı. Yardımcı doçentlik üzerinden başlayan tartışmanın teknik ayrıntılarına ilişkin birçok görüş yazıldı, konuşuldu: Doçentlik sınavının şekli, yardımcı doçentliğin kimliği ve geleceği, doktor öğretim görevliliği, dil barajı, kadro ve maaş durumu vb. detaylar hakkında lehte ya da aleyhteki görüşler kamuoyuna sunuldu. Serdedilen görüşler analiz edildiğinde sistemin nasıl olması gerektiğine ilişkin her görüşün kendi içinde bir bütünlüğü ve tutarlılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. YÖK’ün yaptığı hazırlık neticesinde Meclis’e sunulan kanun teklifindeki görüşlere yakın olanların argümanları ile karşıt argümanların ortak yanı yükseköğretimde niteliği artırmak(!). Ne var ki niteliğin dil puanının düşürülmesi ve doçentlik sınavında sözlü bölümün kaldırılması ile mi artacağı yoksa yardımcı doçentlikte ders verdikten ve danışmanlık yaptıktan sonra mı artacağı konusunda ikna edici parametreler henüz sunulabilmiş değil. Hal böyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhurbaşkanımızın verdiği rakamlara göre 7.3 milyon yüksek öğretim öğrencisi, 75 bin doktoralı öğretim elemanımız var. Bu rakamlar kabaca her doktoralı öğretim elemanına yaklaşık ortalama 100 öğrenci düştüğünü gösteriyor. Yüksek öğretimimizin en büyük açığının doktoralı öğretim elemanı olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok.</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 26 Temmuz 2017’de “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin. Dünyanın kaç yerinde acaba yardımcı doçentlik var?” çıkışından sonra başlayan ve Ocak ayında kanunlaşması için Meclis’e sunulan (yardımcı) doçentlik tartışması, akademiyi de yeniden tartışmaya açtı.</p>
<p>Yardımcı doçentlik üzerinden başlayan tartışmanın teknik ayrıntılarına ilişkin birçok görüş yazıldı, konuşuldu: Doçentlik sınavının şekli, yardımcı doçentliğin kimliği ve geleceği, doktor öğretim görevliliği, dil barajı, kadro ve maaş durumu vb. detaylar hakkında lehte ya da aleyhteki görüşler kamuoyuna sunuldu. Serdedilen görüşler analiz edildiğinde sistemin nasıl olması gerektiğine ilişkin her görüşün kendi içinde bir bütünlüğü ve tutarlılığı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>YÖK’ün yaptığı hazırlık neticesinde Meclis’e sunulan kanun teklifindeki görüşlere yakın olanların argümanları ile karşıt argümanların ortak yanı yükseköğretimde niteliği artırmak(!). Ne var ki niteliğin dil puanının düşürülmesi ve doçentlik sınavında sözlü bölümün kaldırılması ile mi artacağı yoksa yardımcı doçentlikte ders verdikten ve danışmanlık yaptıktan sonra mı artacağı konusunda ikna edici parametreler henüz sunulabilmiş değil.</p>
<p>Hal böyle olunca bu ve benzeri değişiklikleri tetikleyen asıl saikin ne olduğu konusu daha derin bir tartışmayı gerekli kılmaktadır.</p>
<p><strong>Asıl Saik Ne?</strong></p>
<p>Yardımcı doçentliğin Cumhurbaşkanının gündemine nasıl girdiğini, yine Sn. Cumhurbaşkanının açıklamasından öğreniyoruz: Sayın Cumhurbaşkanına, yakınında olan bazı yardımcı doçentler durumları hakkında dert yanıyorlar, yersiz gerekçelerle doçent olamadıklarını söylüyorlar, akademide üst kadrolara doğru yükselme engellenince, akademisyenliğe olan ilginin zayıfladığından, motivasyonların düştüğünden bahsediyorlar. Bu söylenenlerin bir noktaya kadar tartışılabilir yanları olsa da Cumhurbaşkanının konuya ilgi duyması ve bir müdahale kararı almasında etken olan asıl saikin yüksek öğretimdeki öğretim elemanı açığı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanımızın verdiği rakamlara göre 7.3 milyon yüksek öğretim öğrencisi, 75 bin doktoralı öğretim elemanımız var. Bu rakamlar kabaca her doktoralı öğretim elemanına yaklaşık ortalama 100 öğrenci düştüğünü gösteriyor. Yüksek öğretimimizin en büyük açığının doktoralı öğretim elemanı olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda bu öğrenci/öğretim elemanı oranı oldukça yüksek.</p>
<p>Ne var ki yapılan değişikliği, bu oranı gelişmiş ülkelerin durumu ile karşılaştırarak açıklamak da pek mümkün görünmüyor. Zira tartışma doktoralı öğretim elemanı sayısını artırmak üzerinden değil, zaten doktoraları olan yardımcı doçentler ve doçentlik sınavı üzerinden yürütülmektedir.</p>
<p>Akademide önemli olan, unvanın (Yrd. Doç, Doç. ya da Prof.) ne olduğundan çok doktoralı bilim insanı sayısıdır. Türkiye’de yaklaşık 100 bin civarında doktora programı öğrencimiz varken her yıl mezun sayımız 5 binin çok altındadır. Optimum bir oran yakalamak adına (1/20 öğrenci) ihtiyacımız olan doktoralı öğretim elemanı sayısı 250 bindir ve bu hızla ancak 50 yılda bu sayıda doktoralı öğretim elemanı yetiştirebiliriz demektir.</p>
<p>Diğer taraftan liselerin de zorunlu eğitime dahil edilmesi, yüksek öğretime olan talebi daha da yükseltmiş ve üniversitelerin önündeki kuyruk daha fazla uzamıştır. Gerçi üniversite sayısı ve kapasitesi artırılmış olsa da halen derslik başına düşen öğrenci sayısı da oldukça yüksektir. Ortalama bir rakam vermek gerekirse her yıl 2 milyon kontenjan açabilecek bir kapasiteye, her 20 kişi için bir doktoralı öğretim elemanına ihtiyacımız var. Sayılar bu kadar açıkken yapılan değişiklikleri sadece durumlarından yakınan birkaç yardımcı doçentin talebinin karşılanması olarak görmek durumu açıklamaya yeter mi?</p>
<p>Ben yetmeyeceğini düşünüyorum. O halde bu durumu açıklayacak en tutarlı argüman, yoğun yüksek öğretim talebini karşılamak için en hızlı biçimde ders verebilecek öğretim görevlisi sayısını artırmak. Eğer böyleyse, bugün için akademideki öncelikli sorunumuzun nitelik değil nicelik olarak belirginleştiği anlaşılmaktadır. Bu kadar yüksek talebin olduğu bir ortamda akademik yükseltmelerde akademinin klasik teamüllerine ve kurallarına bağlı kalmak işi gereksiz yere uzatmaktadır. Bu rahatlık, politikacıların da toplumun da çok fazla sabredebileceği bir durum olamaz.</p>
<p>Nitekim Sayın Cumhurbaşkanının konuya ilişkin açıklamasındaki üslubuna da dikkat ettiğimizde bu minvalde bir mesaj verdiğini iddia etmek yanlış olmayacaktır:</p>
<p>“Ülkemdeki rektörlerimizden de bir ricam var. YÖK Başkanımız ile de bunu konuşuyorum. Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Bir gözden geçirilsin. Yardımcı doçentlikle ön kesiyoruz.”</p>
<p>Sayın Cumhurbaşkanımızın akademiden (Rektörlerden ve YÖK Başkanından) beklentisi yüksek öğretim talebinin hızla karşılanması. Kerameti kendinden menkul detaylarda tartışarak işin uzatılmaması.</p>
<p><strong>Yeni Anlayış</strong></p>
<p>Diğer taraftan klasik akademinin kapitalizm karşısındaki konumu ve işlevi de değişti. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle geleneksel olarak “ilmiye sınıfı” tabiriyle karşılanan bugünkü “akademi”, hikmetin peşinde koşan, insanı ve doğayı anlamaya çalışan, sorular soran ve bu soruların cevapları için yıllarca dirsek çürüten, akıl yoran bir yapıdan, gündelik ihtiyaçların pratik ve hızlı karşılanması amacıyla çözümler üreten, iş olanakları yaratan, katma değer, patent ve marka üreten, politikanın, ekonominin ve toplumun bugünkü ihtiyaçlarına ve taleplerine duyarlı olması gereken bir yapıya doğru evrildi.</p>
<p>Bu yeni anlayış, hükümetleri, akademiyi bu yeni anlayışa yönlendirecek politikalara zorladı. Türkiye’de birkaç yıl önce başlayan akademik teşvik uygulaması, doçentlik sınavındaki yeni kriterler (uluslararası yayın yanında proje, patent, sergi, atıf vb.) bu yeni yaklaşımın yansımaları olarak okunmalıdır. Akademik teşvik, sıcak para anlamına geldiği için kitlesel eğitimlerde, otantik ilmiye sınıfı beklentilerinin aksine devlet memuru ya da ücretli personel gibi çalışan akademik personelin, bir firmada ya da devlet dairesinde prime ya da mesai ücretine karşılık daha fazla gelir elde etmeye benzeyen bu teşviklere teşne olması da yadırganacak bir durum değildir. Hatta bu teşviklerin akademik etik bir tarafa genel etik ilkelerin ihlaline varacak düzeyde istismar edildiğine dair örneklerin gün yüzüne çıkması (YÖK’ün yayınladığı uyarı genelgesinden bunu anlıyoruz) durumun geldiği noktayı anlamamızı kolaylaştıracaktır.</p>
<p><strong>Yüksek Liseliler</strong></p>
<p>O halde üniversiteler, akademi ve ilmiye sınıfından bahsederken esasında bilimin üretildiği kurumların üç işlevinin ayrışması gerektiğinden de bahsediyor olabiliriz. Üniversiteler, yüksek lise gibi, kitlesel eğitime odaklanan, İngilizcedeki karşılığı ile “lecturer”ların yeni unvanıyla “doktoralı öğretim görevlilerinin” hatta gerekirse -ki gerekecek- doktorasız okutmanların, uzmanların ders verdiği bir eğitim kurumu olacak ve diploma verecek. Akademi ise, piyasanın ve politikanın ihtiyaç duyduğu araştırmaları yapacak ve bilimsel bilgi üreterek kalkınmaya bilimsel destek oluşturacak. Ancak doktoralı/doktorasız öğretim elemanlarının haftada ortalama 30 saat ders verdiği kitlesel eğitim kurumları bunu yapamayacağı için 2017 yılında 10 araştırma üniversitesi belirlendi.İlmiye sınıfına gelince, onlar fedakâr, eli öpülesi, ağzı dualı birkaç otantik değer olarak kalacak. Adları anılınca sitayişle bahsedilecekler. Kütüphanelerinin büyüklüklerinden, günde kaç saat çalıştıklarından, kaç dil bildiklerinden, nasıl kıymetli eserler verdiklerinden, makama, paraya tamah etmediklerinden, fedakâr eşlerinden ve çocuklarından menkıbevâri bahsedilen üstadlar olarak anılacak ve birkaç meraklı genç de onların çevresinde kutlu yürüyüşün talipleri olarak kalacaklar. Yeni çağın akademisindeki değişimin kurumsal yapıların ve bilginin form değiştirmesiyle ilgili boyutlarının da yukarıda özetlenen anlayış ve yaklaşım değişiminin altında yatan etkenler olarak analiz edilmesi gerektiğini not düşelim.</p>
<p>Özetle yardımcı doçentlik tartışması ile gündeme gelen akademiye ilişkin tartışmaları, modernizm, postmodernizm, küreselleşme ve bilgiçağı dönemlerini aynı anda yaşayan, geç kalmış kalkınmasını ve kentleşmesini hızla tamamlamaya çalışan, nüfusunun %90’ının 90 yıl içinde köyden kente göçtüğü genç bir nüfusa sahip Türkiye’nin, bu karmaşık zihin ve duygu durumunda toplumsal sorunlarına bulmaya çalıştığı gündelik çözümlerden birinin yansımaları olarak değerlendiriyorum. Denizler durulmaz dalgalanmadan.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yardimci-docentlik-tartismasi-uzerinden-turkiyede-akademiyi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlerici Okul &#8211; Gerici Okul</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilerici-okul-gerici-okul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:26:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Gerici Okul]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[İlerici Okul]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1579</guid>

					<description><![CDATA[İlerici okul bütün bu açmazlardan bir çıkış yolu bulabilmek için yeni arayışlara girdi. 1980’lerde ABD’de başlayan, dalga dalga bütün dünyaya yayılan, 2000’lerden itibaren ülkemizde de sıklıkla gündeme gelen “karakter eğitimi” ve “değerler eğitimi” gibi yaklaşımlar bu arayışların özünü oluşturuyor. Okulda şiddet olayları artıyor. Olaylar medyaya yansıdıkça toplumdaki infial de o kadar güçlü oluyor. Eğitime inanç sarsılıyor. Okula dair dillendirilen bütün büyük sözler, hamasi nutuklara; beklentiler boş hayallere dönüşüyor. Beynimi(zi) kurcalayan, kendi kendim(iz)e ya da fısıltıyla dile getirdiğim(iz) ama yüksek sesle sormaya cesaret edemediğim(iz) sorularım(ız) var: Eğitim gerçekten şart mı? Okul bir mabed mesabesinde kutsal ve toplumsal birliktelik ve kalkınma için söylendiği kadar hayati mi? Yoksa bir yozlaşma mı şahit olduğumuz? Okul ve eğitim özüne dönerse beklentilerimizi karşılamaya devam eder mi? Modern Okul: Aydınlanmanın ve Kalkınmanın Misyoner Kurumu Aydınlanma, Batıda geniş kitlelere eğitim ve modern okul ile ulaştı. Bizde de Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle kurumsallaşan yeni değer ve fikirler eğitim ve modern okul aracılığıyla topluma ulaştırılmaya çalışıldı. Bu misyonuyla okul, aydınlanmanın ve Cumhuriyetin en özellikli kurumuydu. Batıda Aydınlanmanın ilk nüvelerini eğitim alanında ortaya koyan Comenius gibi aydınlara benzer bizde de Cumhuriyet fikrinin hatta öncesindeki Tanzimat döneminin yeni değer ve fikirlerini eğitim alanında kurumsallaştırmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi gibi Hasan Ali Yücel gibi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlerici okul bütün bu açmazlardan bir çıkış yolu bulabilmek için yeni arayışlara girdi. 1980’lerde ABD’de başlayan, dalga dalga bütün dünyaya yayılan, 2000’lerden itibaren ülkemizde de sıklıkla gündeme gelen “karakter eğitimi” ve “değerler eğitimi” gibi yaklaşımlar </strong><strong>bu arayışların özünü oluşturuyor.</strong></p>
<p>Okulda şiddet olayları artıyor. Olaylar medyaya yansıdıkça toplumdaki infial de o kadar güçlü oluyor. Eğitime inanç sarsılıyor. Okula dair dillendirilen bütün büyük sözler, hamasi nutuklara; beklentiler boş hayallere dönüşüyor.</p>
<p>Beynimi(zi) kurcalayan, kendi kendim(iz)e ya da fısıltıyla dile getirdiğim(iz) ama yüksek sesle sormaya cesaret edemediğim(iz) sorularım(ız) var: Eğitim gerçekten şart mı? Okul bir mabed mesabesinde kutsal ve toplumsal birliktelik ve kalkınma için söylendiği kadar hayati mi? Yoksa bir yozlaşma mı şahit olduğumuz? Okul ve eğitim özüne dönerse beklentilerimizi karşılamaya devam eder mi?</p>
<p><strong>Modern Okul: Aydınlanmanın ve Kalkınmanın Misyoner Kurumu</strong></p>
<p>Aydınlanma, Batıda geniş kitlelere eğitim ve modern okul ile ulaştı. Bizde de Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle kurumsallaşan yeni değer ve fikirler eğitim ve modern okul aracılığıyla topluma ulaştırılmaya çalışıldı. Bu misyonuyla okul, aydınlanmanın ve Cumhuriyetin en özellikli kurumuydu. Batıda Aydınlanmanın ilk nüvelerini eğitim alanında ortaya koyan Comenius gibi aydınlara benzer bizde de Cumhuriyet fikrinin hatta öncesindeki Tanzimat döneminin yeni değer ve fikirlerini eğitim alanında kurumsallaştırmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi gibi Hasan Ali Yücel gibi mihmandarlar vardı.</p>
<p>Dönemin karakteristiğini örnekleyen bu isimler gibi birçok aydının/münevverin eğitimin kurumsal yapısı olan modern okuldan temel beklentisi aynıydı: Eğitim ve okul; ilerici, yenilikçi, gelişmeci, topluma yol gösteren, onu yol boyunca karşılaşabileceği zorluklara hazırlayan, tecrübelerini akılla yeniden yoğurmalarına ve geleceği inşa etmelerine rehberlik eden, dogmalardan ve batıl inançlardan onları koruyan, insan aklının ve düşünmenin üstünlüğünü fark ettiren oldukça önemli, hayati ve bir o kadar da kutsal, milli ve insani bir görev üstlenmişti.</p>
<p>Modern okul insanın, evrenin merkezi olduğu, insan aklının da mükemmel olduğu varsayımından hareket etti. Batıda skolastik düşüncenin ardından kitlelerin yozlaşmış yapılardan özgürleşmesini, bilinçlenmesini, rasyonel aklın değerini fark etmesini sağladı. İnsanı doğa ile diğer canlılarla, doğaüstü ile diğer insanlarla ve insanın geliştirdiği kurumlarla özgürlük ve akıl temelli yeni bir ilişki biçimi inşa etmeye yönlendirdi.</p>
<p>Tanzimatla başlayan yenileşme, batılılaşma çabalarının yoğunluk kazandığı 19. yüzyıl boyunca ve bu yenilik arayışlarının kurumsallaştığı Cumhuriyet tarihi boyunca okul aynı misyon ve hedeflerle desteklendi, teşvik edildi ve kutsandı.</p>
<p>Özetle modern okul, dini yapılardan seküler yapılara, tarım toplumundan sanayi toplumuna, otokratik yönetimlerden demokratik yönetimlere ve toplumsallıktan bireyselliğe doğru gidişin ilerlemecilik olarak kabul edildiği bir anlayışın geniş kitlelere yayılmasının misyoner kurumu oldu.</p>
<p>Okulla yayılan bu değerler, o kadar kabul gördü ve o kadar benimsendi ki bugün Türkiye’de dini hassasiyeti en yüksek olan kesimler bile okulun bu dört temel işlevi ile kendi ideallerine ulaşacaklarına şeksiz bir imanla bağlandı. Modern okulun bu değerlerini kadim kaynaklardan alıntılarla teyit etti, bu inancı kitlelere benimsetmek için yeni bir dil üretti.</p>
<p>19. yüzyıl boyunca Batı ile eş zamanlı hatta birçoğundan önce Osmanlıda yaygınlaşan zorunlu eğitim ile insanlığın “kalkınma”sının yolunun eğitim ve okuldan geçtiği fikri kabul gördü. Okul sayesinde otantik ve kadim bilginin pratik ve gündelik ihtiyaçlarımızı karşılayacak “uygulama” ağırlıklı “yararlı” bir bilgiye dönüşeceği anlayışı bütün dünyayı sardı. Kitabi ifadeyle “daimicilik”, “ilerlemeciliğe” yenik düştü.</p>
<p><strong>İlerici Okul &#8211; Gerici Okul</strong></p>
<p>Okulun içine düştüğü girdabı, daha doğrusu “okul” kavramı etrafında açıklanabilen ilericilik-gericilik tartışmaları ile aslında toplumun içine düştüğü girdabı çözümlemek tahmin ettiğimiz kadar kolay olmuyor. İlericilik, kitlelerin zihninde oluşan karşılığı ile pratik aklın, gündelik işlerini kolaylaştırmak için mütemadiyen günübirlik yenilikler peşinde koşması olarak anlaşılıyor. Bu anlayış, bugünü, dünden ve yarından bağımsız olarak değerlendirmeyi, kısa erimli kazançları orta ve uzun vadeli ve sürdürülebilir edim ve kazançlara tercih etmeyi; kendini, kendi ulusunu, kendi vatanını, kendi ideolojisini “başkalarından” ve “başkalarınınkinden” üstün görmeyi gerektiriyor.</p>
<p>Gericilik ise ilk bakışta skolastik düşüncenin bir yansıması olarak dogmanın, rasyonel olmayanın peşinden gitmek, insan aklının sınır tanımaz özgürlüğünü sınırlandırma çabalarının tamamını karşılayan bir anlayışı ifade ediyor. Bu anlayış da doğal olarak modernitenin “modern okul” ile kitlelere yaymaya çalıştığı değerlerin aksine karşılık geliyor. Ne var ki modernite, insanoğlunun binlerce yıllık kadim tecrübesini, son birkaç asırlık tecrübe ile adeta bir cezbe haliyle reddeden, neredeyse kendini bilmezlik durumunun yansıması gibi görünüyor.</p>
<p>İlerici okul bu bakışla, kalkınmayı ve düşünsel özgürlüğü sağlayan bir yapı/kurum iken, gerici okul, kalkınmanın, ilerlemenin, özgürlüğün reddedildiği bir yapıyı temsil ediyor.</p>
<p><strong>Kadim Değerlerle İlerlemeci Okul Sendromu</strong></p>
<p>Modern insan-ideolojileri, ulusları ve kültürleri farklılaşsa da ilerici okulu tartışmasız kabul etmiş, gerici okulu da tartışmasız reddetmiş görünüyor. Ne var ki karşı karşıya kaldığı açmazları henüz açıklayabilecek ve çözüm üretecek bir görüş de geliştirilebilmiş değil. İlerici okulun karşı karşıya kaldığı açmazlar okul düzeyinde istismar, şiddet, yolsuzluk, usulsüzlük, ahlaki yozlaşma, sevgisizlik, saygısızlık, inançsızlık, bağlantısızlık, bağımlılık vb. bireyi, aileyi ve toplumu kökten tehdit eden nitelikte iken küresel düzeyde terörizm, yokluk, kuraklık, gelir adaletsizliği, sansür, savaş ve tehdit olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>İlerici okul bütün bu açmazlardan bir çıkış yolu bulabilmek için yeni arayışlara girdi. 1980’lerde ABD’de başlayan, dalga dalga bütün dünyaya yayılan, 2000’lerden itibaren ülkemizde de sıklıkla gündeme gelen “karakter eğitimi” ve “değerler eğitimi” gibi yaklaşımlar bu arayışların özünü oluşturuyor. Formüle etmek gerekirse “ilerlemeci okulun açmazlarını kadim değerlerle aşma fikri”.</p>
<p>İlk bakışta heyecan verici ve çalışabilecek bir çözüm yolu gibi görünen bu fikrin ülkemizde de her geçen gün daha fazla taraftar bulduğunu söylemek yanlış olmayacak. Cumhurbaşkanlığı düzeyinde savunulan bu fikre göre müfredata “kadim” değerlerimizi eklersek, öğretmenlerimize bu değerleri neredeyse “empoze” etme görevi verirsek yeni kuşaklar modernitenin azgınlığına karşı bağışıklık kazanmış ve karşı karşıya kaldığımız açmazları kısa vadede çözebilecek misyonerler olarak yetişmiş olacaklar.</p>
<p>Bu yaklaşım maalesef en hafif ifadeyle, böyle karmaşık bir soruna ilişkin “kolaycı” bir çözüm yoludur. Karmaşık sorunlar, hele insan ve toplumla ilgiliyse, hele küresel semptomları varsa ve daha da garibi, bu kolaycı yollarca esasında modernitenin zihnimizde inşa ettiği, daha müreffeh, kalkınmış, zengin, güçlü bir ulus ve toplum olma edimlerini başarmaya matufsa, tahmin ettiğimiz kadar çabuk çözülemeyebilir. Çözüldüğünü sandıkça daha karmaşık bir hal almış olabilir.</p>
<p>Bir yeni fikir egzersizi olması bakımından “ilerici okul” kadar “gerici okul” konusuna da kafa yormamız gerekiyor. Hatta okuldan önce ilerlemenin gerçekten bir ilerleme olup olmadığına…</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
