<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbadet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ibadet-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 05 Mar 2024 08:39:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İbadet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Asrı Saadette Ramazan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2024 08:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19082</guid>

					<description><![CDATA[Asrı Saadete doğru, ufkumuza doğru bakalım. Geçmişimiz olduğu kadar geleceğimiz de olan çağa… On yılı aşkındır Müslüman olmuş topluluğun tevhit ile tanışarak hidayete ermesinin üzerinden geçen sürede dini emir ve yasaklar vahiyle bildirilmeye devam ediyor. Sahabe adını almış olan güzide topluluk her biri vahyin elçisinin etrafında pervane. Söylese dinlesek, öğretse yapsak, emretse yerine getirsek hatta öl dese ölsek makamında bir öncü nesil. Erkam’ın evinde gizlice dinlediler, ayak izlerini takip ettiler. Açlığa, zorluğa, boykota ve tüm saldırılara beraberce sabır gösterdiler. Yurtlarına veda edip hicret ettiler. Her biri Allah’ın emri, Resulünün eşliği ile yaşandı. Yeni bir yurt edindiklerinde de Suffa’da dini, Allah’ı, Ahireti, cennet ve cehennemi öğrendiler. Onlar secde ile tanışalı on dört yıl olmuştu ki en aşında kendilerine hidayeti getiren kitabın indirildiği günlerin yıldönümü öncesinde Oruç ibadeti ile tanıştılar. Her şeyden vazgeçenler için yemeden içmeden vaz geçmek de neymiş ki. Hele ki sonunda aralarına gönderdiği peygamber ile beraber yaşamayı lütfedenin emri gelmiş ise. Çok geçmeden kısa bir süre sonra ise hayatlarını ortaya koyacakları Bedir meydanına koştular. İlk ramazan orucunu tuttukları günlerde bir de savaş verdiler. Nefisleriyle, düşmanla ölesiye bir savaş, korkusuzca, yiğitçe can verdiler, can aldılar. Tek arzuları vardı. Hakkı üstün tutmak. Hak üzere kula kulluğu bitirip gerçek ilaha ulaştırmak bütün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Asrı Saadete doğru, ufkumuza doğru bakalım. Geçmişimiz olduğu kadar geleceğimiz de olan çağa… On yılı aşkındır Müslüman olmuş topluluğun tevhit ile tanışarak hidayete ermesinin üzerinden geçen sürede dini emir ve yasaklar vahiyle bildirilmeye devam ediyor. Sahabe adını almış olan güzide topluluk her biri vahyin elçisinin etrafında pervane. Söylese dinlesek, öğretse yapsak, emretse yerine getirsek hatta öl dese ölsek makamında bir öncü nesil. Erkam’ın evinde gizlice dinlediler, ayak izlerini takip ettiler. Açlığa, zorluğa, boykota ve tüm saldırılara beraberce sabır gösterdiler. Yurtlarına veda edip hicret ettiler. Her biri Allah’ın emri, Resulünün eşliği ile yaşandı. Yeni bir yurt edindiklerinde de Suffa’da dini, Allah’ı, Ahireti, cennet ve cehennemi öğrendiler. Onlar secde ile tanışalı on dört yıl olmuştu ki en aşında kendilerine hidayeti getiren kitabın indirildiği günlerin yıldönümü öncesinde Oruç ibadeti ile tanıştılar.</p>



<p>Her şeyden vazgeçenler için yemeden içmeden vaz geçmek de neymiş ki. Hele ki sonunda aralarına gönderdiği peygamber ile beraber yaşamayı lütfedenin emri gelmiş ise. Çok geçmeden kısa bir süre sonra ise hayatlarını ortaya koyacakları Bedir meydanına koştular. İlk ramazan orucunu tuttukları günlerde bir de savaş verdiler. Nefisleriyle, düşmanla ölesiye bir savaş, korkusuzca, yiğitçe can verdiler, can aldılar. Tek arzuları vardı. Hakkı üstün tutmak. Hak üzere kula kulluğu bitirip gerçek ilaha ulaştırmak bütün insanlığı… “Beni rabbim terbiye etti, ne de güzel yaptı eğitimimi.” derken yanındakileri de kendisi eğitti. Tarih insana, yaratanı tarafından eğitilmiş bir peygamberin eğitiminden geçen üstün meziyetli şahsiyetleri göstermek üzere kayıt altına alıyordu zamanı ve zemini. Adaleti, merhameti, sevgi ve şefkati unutmuş bir toplumdan dünyaya bu kavramların örneğini asırlar boyunca dillere destan olacak şekilde öğrenen, anlayan ve yaşayan insanları tanıdı yeryüzü.</p>



<p>İlk oruç emri indiği anı düşünelim. Yiyecek neleri vardı ashabın. Birkaç hurma, bir miktar su olabilir mi? Akşam iftar saati geldiğinde güneşin batışını müteakip evlerde iftar sonrasında nasıl bir heyecan vardı. Yeni bir ibadeti öğrenmiş ve Allah’ın rızasını kazanacak yepyeni bir yol bulmuş olan güzide neslin heyecanı. Okunan Kuran ayetleri o güne kadar gelmiş olanlardan ibaret. Sahabilerden birine Kur’an okumasını istediğini söyleyince Peygamber;</p>



<p>-Kur’an sana indiği halde ben mi sana okuyacağım Ya Rasûlallah? Hayret içerisinde sorunca arkadaşına;</p>



<p>-Ben onu başkasından dinlemeyi seviyorum diyecekti.</p>



<p>Cebrail her sene o güne kadar inen Kur’an ayetlerini kontrol ederek karşılıklı okuyacak Nebi ile.  Ve bu her sene Ramazan ayında tekrar edecek. Vefat senesinde iki defa yapılacak. Karşılıklı Kur’an okuyan herkes bunu ilk yapanların Cebrail ve Hz Peygamber olduğunun bilinciyle ne kadar gururludur?</p>



<p>Benden Kur’an’dan başka bir şey yazmayın diyecek Müslümanlara. Onlar ne buyursa yazmak isteyecekler. O mübarek ağızdan süzülen her sözü, her sesi, yaşanan her anı akıllarına yazmaya çalışacaklar bir müddet. Ama içlerinden birine “Sen ne duyarsan yaz.” dediğinde emin olamayıp;</p>



<p>-Ya Rasûlallah her ne duyarsam mı? diye önceki emrin tedirginliği ile soracak. Cevaben;</p>



<p>-Evet.</p>



<p>Ve mübarek ağzını işaret ederek ona;</p>



<p>-Bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz buyuracak…</p>



<p><em>Ramazan ayı, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi olan, Allah&#8217;tan gelen, Allah&#8217;ın peygamberiyle öğrettiği, hakkı bâtıldan, imanı küfürden, helâli haramdan ayıran apaçık delilleri, şeriatı içeren Kur’an’ın indirildiği aydır.</em></p>



<p>Bütün insanlığın insan şerefine yakışır bir şekilde yaşaması uğruna indirilmiş kitabın tebliğcisi ve etrafını saran arkadaşları… Ayetleri onar onar öğrenip hayatına uygulayan, sonra yeni bir on ayet öğrenen sahabenin Ramazan ayı… Seferde hazarda ibadetin tadını doyasıya yudumlayan, savaş halinde kardeşinin, peygamberinin yanında vuruşup, önünde siper olan bir yudum suyu kardeşine ikram ederek cennete uçan öncüler.</p>



<p><em>Sizden kim bu ayda devamlı ikametgâhında bulunursa, o ayın başından sonuna kadar, aksatmadan oruç tutsun.</em></p>



<p>Oruçlunun ağız kokusu misk gibidir diye ferman buyurarak ibadetin bedene sunduğu sıhhate, ruha sağladığı dinginliğe değil iman dolu kalbe sağladığı takvaya işret eden Peygamber ile oruç tutmak. Ne kutlu bir Ramazan’dır o.</p>



<p><em>Kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar. Allah dinî hükümler koymakla, size kolaylık getirmek istiyor, sizi zora, sıkıntıya sokmak istemiyor.</em></p>



<p>Ne acılara karşı sabır göstermişler onlar. Açlık mı zor gelecek. Allah yolunda onun emriyle aç kalmak değil bir gün ya da onun bir kısmı tüm hayat boyunca emredilse yapmaktan imtina etmeyecek Ashap ile oruç tutulan bir ramazan hayal edelim. Ama eğer bir hastalık durumu, bir yolculuk zorluğu, sefer zahmeti varsa kulum üzülme sonra aynı günler sayısınca tutarsan ben kabul ederim diyen Rabbin huzurunda oruç tutmak ve Ramazanı o şuurla yaşamak kim bilir ne kadar güzeldir. Hayal etmesi bile inanılmaz keyifli, huzur verici… Öyle değil mi?</p>



<p><em>Allah orucun sayısını tamamlamanızı, size Kur’an’da ve Resulünün sünnetinde öğrettiği şekilde şer&#8217;î mükellefiyetleri ifa edip hamdederek, Allahı sık sık tekbir ile anmanızı ve büyüklüğüne saygı göstermenizi istiyor. Umulur ki, şükredersiniz.</em></p>



<p>Elhamdülillah ki Müslümanız. Şükürler olsun ki ne yememize ne de içmemize ya da aksini yapmamıza ihtiyacı olmayan her şeyin sahibi rabbimiz bizden böyle küçücük bir vaz geçişe karşılık olarak nimet vereceğinin müjdesini veriyor. Gönderdiği peygamberinin izinden gittiğimiz takdirde, ona itaat edip emirlerini yerine getirip, ayak izlerini takip ederek yasakladıklarından kaçındığımızda bize cennet vereceği müjdesinin habercisi kitabının indiği ayda şükür secdeleri yapacağız yeniden. Aç kalarak sınırsız nimetlerle dolu cennet kazanacağız. Ne mutlu bize&#8230; </p>



<p>Allah’ın Peygamberi ile bir ramazan geçirme hayali ile nice bereketli Ramazanlara…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurban ve İnsan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kurban-ve-insan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kurban-ve-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Jul 2023 13:36:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[kurban]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18803</guid>

					<description><![CDATA[Kurban kanaatkârlık, fedakârlık ve teslimiyettir. Ölçüyü kaçırmadan, aşırıya kaçmadan, açgözlülük yapmadan. Yüce Rabbimiz ne istediyse ne kadar istediyse ve ne şekil istediyse, tam da öyle. Yüce Allah, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in şahsında kurbana dair ölçüyü koymuş. Neyin kurban edilebileceğini ve neyin edilemeyeceğini belirlemiş. Meğer İsmail değil, koç kurban imiş. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in kıssası bize bunu anlatırmış. İnsan kurban edilmez, kurban olarak görülmez, haksız yere öldürülemez, ölüme terk edilemez, terk edilmesine göz yumulamaz. Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) teşrifiyle gerçek manada kurbanın ne olduğu son kez bildirildi, uygulaması gösterildi ve nasıl olması gerektiği öğretildi. Gerisi bizim kanaatkârlığımıza, fedakârlığımıza ve teslimiyetimize kaldı. Kurbana karşı çıkanlar göçmenlerin ölüme terk edilmesine, çocukların katledilmesine, zencilerin insanlık dışı muamele görmesine, hâsılı insanların kurban görülmesine, kurban seçilmesine, kurban edilmesine aynı tonda ses çıkarabiliyorlar mı? Ölen bir köpek için yas tutanlar denizde boğulan, kurşunlara hedef olan, fıtratından koparılan çocuklar için de birazcık üzüntü duyabiliyorlar mı? Her türlü imkâna ulaşmış olanlar, başkalarının haklı imkân arayışına en azından hoşgörüyle bakabiliyorlar mı? Yıllarca Afrikalıyı sömürenler sömürdüklerinin sadece kırkta birini hak sahiplerine iade edebiliyorlar mı? Denizleri aşarak, dalgalarla boğuşarak, kurulan tuzaklardan kurtularak kapılarına dayanan o sömürdüklerinin çocuklarına bir hoş geldin diyebiliyorlar mı? Daha yaşanabilir hayata ulaşmak için varını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kurban kanaatkârlık, fedakârlık ve teslimiyettir. Ölçüyü kaçırmadan, aşırıya kaçmadan, açgözlülük yapmadan. Yüce Rabbimiz ne istediyse ne kadar istediyse ve ne şekil istediyse, tam da öyle.</p>



<p>Yüce Allah, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in şahsında kurbana dair ölçüyü koymuş. Neyin kurban edilebileceğini ve neyin edilemeyeceğini belirlemiş. Meğer İsmail değil, koç kurban imiş. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in kıssası bize bunu anlatırmış. İnsan kurban edilmez, kurban olarak görülmez, haksız yere öldürülemez, ölüme terk edilemez, terk edilmesine göz yumulamaz.</p>



<p>Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) teşrifiyle gerçek manada kurbanın ne olduğu son kez bildirildi, uygulaması gösterildi ve nasıl olması gerektiği öğretildi. Gerisi bizim kanaatkârlığımıza, fedakârlığımıza ve teslimiyetimize kaldı.</p>



<p>Kurbana karşı çıkanlar göçmenlerin ölüme terk edilmesine, çocukların katledilmesine, zencilerin insanlık dışı muamele görmesine, hâsılı insanların kurban görülmesine, kurban seçilmesine, kurban edilmesine aynı tonda ses çıkarabiliyorlar mı?</p>



<p>Ölen bir köpek için yas tutanlar denizde boğulan, kurşunlara hedef olan, fıtratından koparılan çocuklar için de birazcık üzüntü duyabiliyorlar mı?</p>



<p>Her türlü imkâna ulaşmış olanlar, başkalarının haklı imkân arayışına en azından hoşgörüyle bakabiliyorlar mı?</p>



<p>Yıllarca Afrikalıyı sömürenler sömürdüklerinin sadece kırkta birini hak sahiplerine iade edebiliyorlar mı? Denizleri aşarak, dalgalarla boğuşarak, kurulan tuzaklardan kurtularak kapılarına dayanan o sömürdüklerinin çocuklarına bir hoş geldin diyebiliyorlar mı?</p>



<p>Daha yaşanabilir hayata ulaşmak için varını yoğunu verip Akdeniz’de Avrupa açıklarında boğularak ölen çocuklar, anneler ve babalar turistik macera uğruna binlerce dolar vererek Titanik önünde ölüme giden servet sahipleri kadar medyada haber değeri taşıyabiliyor mı, haber olabiliyorlar mı?</p>



<p>Ne oldu insanlığımıza? İnsafımız mı kurudu, kalbimiz mi öldü, vicdanımız mı söndü; gözümüz kör, kulağımız sağır mı oldu? Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi değil miydi? Önceliklerimiz mi kayboldu? İnsanlık öldü de, insan en geri plana mı düştü?</p>



<p>İşte kurban bunları hatırlatıyor. Öncelikleri bilmeyi, her şeye hakkını vermeyi, her değeri yerli yerine koymayı, hakkı teslim etmeyi; insana insan, hayvana hayvan, bitkiye bitki gibi muamelede bulunmayı; dengeli, adaletli ve insaflı yaşamayı; elinde olanla yetinmeyi, fazlasından fedakârlık etmeyi, bir gün huzuruna varacağımız Yüce Allah’a teslimiyeti…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kurban-ve-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taksim Ayasofya&#8217;nın Mütemmimidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jul 2021 06:58:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17502</guid>

					<description><![CDATA[Taksim Meydanı ile Ayasofya Müzesi, bu ülkedeki lâik-kemâlist aydınların üzerine titredikleri iki önemli semboldü. Birinin müze olarak muhâfazası, diğerininse merkezinde ve çevresinde hiçbir dinî motifin olmadığı seküler bir mitolojiyi yansıtması onlar için çok önemliydi. İslâm dışındaki dinlerin toprağa akseden gölgesi bizdekilerin lâiklik anlayışına ters düşmediği için de Aya Triada Kilisesi’nin uzaktan meydana göz kırpan silueti onları rahatsız etmiyordu. Taksim Meydanı ve çevresindeki alan âdetâ onların hayallerini süsleyen Türkiye’nin bir minyatürü olup nefes alıp verdikleri, kendilerini mutlu hissettikleri, yalnızca onlara mahsûs bir özel yaşam alanıydı.İstanbul’u fethettikten sonra bölgedeki son haçlı artıklarını da temizleyen ve sonrasında da Suriçi’ne kılıcıyla olduğu kadar kalemiyle de su verip onu bir Türk-İslâm beldesi hâline dönüştüren kudret, ne yazık ki aynı başarıyı burada gösterememiş, öncesinde de Frenklerin yurdu olarak bilinen Galata ve çevresini fethin manevî halkasına dâhil edememiştir. Maddesine sahip olduğu mülkün mânâsına kendi mührünü vuramamıştır. Beşiktaş Stadyumunu solunuza alıp yukarıya doğru ağır ağır çıkın. Gümüşsuyu denilen mevkie doğru ilerlerken çevrenize dikkatle bakın. Taksim Meydanı’na ayak bastıktan sonra ise solunuza The Marmara Oteli’ni alıp bütün bir sahaya (câmi inşâ edilmeden önce) kuşatıcı bir nazarla yaklaşın. Akabinde de kendinize şu soruyu sorun: “Ben neredeyim, burası neresi?”Açıyı biraz daha genişletelim. Tünelden başlayıp bütünüyle Beyoğlu’nu içine alan ve Taksim’den kuzeye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Taksim Meydanı ile Ayasofya Müzesi, bu ülkedeki lâik-kemâlist aydınların üzerine titredikleri iki önemli semboldü. Birinin müze olarak muhâfazası, diğerininse merkezinde ve çevresinde hiçbir dinî motifin olmadığı seküler bir mitolojiyi yansıtması onlar için çok önemliydi. İslâm dışındaki dinlerin toprağa akseden gölgesi bizdekilerin lâiklik anlayışına ters düşmediği için de Aya Triada Kilisesi’nin uzaktan meydana göz kırpan silueti onları rahatsız etmiyordu. Taksim Meydanı ve çevresindeki alan âdetâ onların hayallerini süsleyen Türkiye’nin bir minyatürü olup nefes alıp verdikleri, kendilerini mutlu hissettikleri, yalnızca onlara mahsûs bir özel yaşam alanıydı.<br>İstanbul’u fethettikten sonra bölgedeki son haçlı artıklarını da temizleyen ve sonrasında da Suriçi’ne kılıcıyla olduğu kadar kalemiyle de su verip onu bir Türk-İslâm beldesi hâline dönüştüren kudret, ne yazık ki aynı başarıyı burada gösterememiş, öncesinde de Frenklerin yurdu olarak bilinen Galata ve çevresini fethin manevî halkasına dâhil edememiştir. Maddesine sahip olduğu mülkün mânâsına kendi mührünü vuramamıştır.</p>



<p><br>Beşiktaş Stadyumunu solunuza alıp yukarıya doğru ağır ağır çıkın. Gümüşsuyu denilen mevkie doğru ilerlerken çevrenize dikkatle bakın. Taksim Meydanı’na ayak bastıktan sonra ise solunuza The Marmara Oteli’ni alıp bütün bir sahaya (câmi inşâ edilmeden önce) kuşatıcı bir nazarla yaklaşın. Akabinde de kendinize şu soruyu sorun: “Ben neredeyim, burası neresi?”<br>Açıyı biraz daha genişletelim. Tünelden başlayıp bütünüyle Beyoğlu’nu içine alan ve Taksim’den kuzeye doğru yönelerek Nişantaşı, Osmanbey, Şişli gibi menzilleri de içine katarak Mecidiyeköy’e kadar uzanan bölgeyi de benzer bir dikkatle gezin. Ve bu sefer de kendinize şunu sorun: Bu geniş sahanın, bizim bin yıllık kültürümüzle ülfet ve ünsiyeti nedir?</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="857" height="643" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002.jpg" alt="" class="wp-image-17503" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002.jpg 857w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-300x225.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-768x576.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-95x71.jpg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-320x240.jpg 320w" sizes="(max-width: 857px) 100vw, 857px" /></figure>



<p><br>Paris’e gitmiş, Şanzelize’de yürümüş birisi olarak söyleyebilirim ki, bu güzergâhın oradan pek bir farkı yok. Yalnızca orası daha gösterişli ve lüks. Her köşe başında gayrimüslimlere ait ibâdet mekânlarının olduğu, azınlıklara ait okullarla, Batı tipi eğitim müesseselerinin yoğunlaştığı, yurtdışından ithal lüks ürünlerin büyük alışveriş merkezlerinde pazarlandığı, sinema, tiyatro ve Avrupaî eğlence mekânlarının boy boy sıralandığı bu alan, hemen her şeyiyle lâik-seküler kesimin arzu ve göz zevkine göre tersim olunmuştur.<br>Bu gürûhun önde gelenlerinin son yolculuklarına çıkarken seçtikleri mekân bile oradadır. Göbeğin kesilmesiyle başlayıp mezârlıkta son bulan hayat macerasının bir evvelki durağı câmidir. Her ne kadar bütün hayatlarını millî-islâmî ölçülere burun kıvırarak yaşasalar, ikrâh edercesine uzak dursalar da, onların da kafa kâğıtlarının din hânesinde bizim gibi “İslâm” yazar.</p>



<p><br>Bunların çok az bir kısmı, “Öldükten sonra cesedimi yakın.” ya da “Dinî merâsim istemiyorum.” der. Yani islâmî usûllere göre gömülürler. Nedense yaşarken tenezzül etmedikleri bir hayatın son sahnesini, toprakla kucaklaşmadan önce kendilerine layık görürler.<br>Teşvikiye Câmii neo-barok stilde inşâ edilmiş bir mabet. Belki de onun en uç örneği. Cephesinden bakıldığında İslâm mîmârisinin alışılmış çizgilerinden uzak, daha çok Roma-Yunan tapınaklarını andıran bu yapı, bahse konu zevâtın âhiret kayığına bindirildiği yerdir.<br>İşte bütün dönme cenâzeleriyle birlikte, burjuvazimizin ve sonradan görme sosyetemizin en nâmlı sîmâlarının naaşları da Taksim’in arka bahçesindeki tapınağa benzer bu yerden kaldırılır.</p>



<p><br>Bu insanlar, miting, yürüyüş ve gövde gösterilerini de ekseriyetle orada yapar. Gezi Parkı gibi ülkeyi karıştıracak sokak hareketlerinin fitilini oradan ateşler. Bu tür işler için hep Taksim ve çevresine yönelir. Neden mi? Çünkü burası onların merkez üssü, hayalini kurdukları dünya cenneti ve seküler şehir modelinin bir prototipidir de onun için… Ellerinde olsa bütün Türkiye’yi ona benzetirlerdi.</p>



<p><br>Bizdeki lâik-kemâlist aydınlar, Türkiye’yi her zaman yüzü Batı’ya dönük bir ülke olarak hayal ettiler. Kamudaki kılık-kıyafet mecburiyetinden, üniversitelerdeki başörtüsü yasağına kadar geçmişte yaşanmış birçok insan hakları ihlâlinin altında hep Türkiye’nin yüzünü Batı’ya çevirme, onu geri kalmış bir ülke imajından kurtarma dürtü ve kompleksi yatıyordu.<br>Bu yüzden de, patronajını elinde tuttukları konularda çok kıskanç oldular ve standart dışı gördükleri kesimleri dışlamakta da hiçbir sakınca görmediler.</p>



<p><br>Birkaç yıl önce yayıncılık sektöründe çalışan bir arkadaşımdan dinlemiştim. Bir davet üzere başörtülü eşiyle beraber bir operanın galasına katılmışlar. Gösterim esnasında yakınlarında çok meşhûr bir komedi sanatçısı hanım oturuyormuş. Arkadaşım bana; “Bizi görünce varlığımızdan rahatsız oldu ve bakışlarıyla da “Burada ne işiniz var?” dercesine bizi süzdü.” demişti. Hem eşi hem kendisi, her ikisi de kadının beden dilinde aynı mânâyı hecelemişler.</p>



<p><br>Bu gürûh zaman içinde Ankara-Çankaya, İzmir-Karşıyaka, Kadıköy, Florya, Bağdat Caddesi, Tunalı Hilmi gibi bazı semt ve şehirlerde örnek yaşam alanları oluşturdu. Onlar için buralar, yaşadıkları ülkenin itici ve kerîh buldukları muhâfazakâr ve islâmî yüzünü örten kurtarılmış bölgeler gibiydi. Taksim ve çevresiyse hepsinin üzerinde, simgesel anlamı da olan bir yerdi.</p>



<p><br>1928’ten beri bu meydanın ortasında, Paris’teki Zafer Takı’nı andıran bir Cumhuriyet Anıtı var. Yirmili yılların fakir Türkiye’sinde halktan toplanan bağışlarla yapılan ve kadrosu içinde Cumhuriyetin kurucularıyla beraber iki Sovyet generalini de bulunduran bu anıt, meydana mührünü vuran en önemli unsurdur.<br>O yılların bayındırlık hizmetlerinden mahrûm, en tabiî ihtiyâçlarını bile karşılamaktan uzak Türk halkı için, anadan üryan bir kadın bedenine iliştirilmiş şık bir fuları andıran bu taş yığını, gereksiz, absürt ve de halkın yoksulluğuyla dalga geçen bir hilkât garibesidir.</p>



<p><br>Keser&nbsp;döner,&nbsp;sap&nbsp;döner,&nbsp;gün&nbsp;gelir&nbsp;hesap&nbsp;döner. Zaman ve şartlar değişince hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor. Evet, daha düne kadar meydana hâkim olan bu dikkat çekici eser, bir zamanlar sahip olduğu istiklâli, bugün artık üzerine düşen çifte minârelerin gölgesiyle paylaşmak zorunda.</p>



<p><br>Geçtiğimiz günlerde Taksim’e gittim. Defalarca oradan geçmiş birisi olarak otobüsten iner inmez eskisinden farklı bir atmosferin içine girdiğimi fark ettim. Meydanın havası değişmişti. Su makseminin arkasından yükselen câmi, çevredeki en dikkat çekici yapı olarak arz-ı endâm ediyordu. Bir zamanlar Roma savaş tanrısı Mars’ı andıran ortadaki anıt ise sanki üzerine düşen gölgenin ağırlığı altında eziliyor gibiydi.</p>



<p><br>Merhûm Sami Karamısır Paşa’nın naklettiğine göre bir gün Turgut Özal kendisine; “Bu iş, beni de aşıyor.” demiş. Bu ne menem iştir ki, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı yapmış bir zât; “Elimden bir şey gelmiyor.” diyebiliyor. Bu sözler, yakın zamanlara kadar Türkiye’nin Türkiye’den yönetilemediğinin itirafıdır. Ya da daha iyimser bir yorumla şu denebilir: Direksiyonda biz olsak da birileri istedikleri zaman frene basabilmektedir. Ancak kısa bir süre önce bu devlet, içişlerinde hem direksiyonu hem de freni kontrol edebilecek bir güce ulaşabildi.</p>



<p><br>Rumeli Hisarı’ndaki Fetih Mescidi’nin ihyâsından sonra Ayasofya’nın da ibâdete açılması geçmişte bize ait olan iki kalenin yeniden fethiydi. Biri câmi iken müzeye, diğeriyse mescitken konserlerin verildiği bir amfitiyatroya çevrilmişti. Her ikisi de fethin sembolü olan bu iki dinî-târihî mîrâs, yıllarca seküler bir kimlik altında yaşadıktan sonra yeniden kadîm kimliklerine kavuştular.<br>Osmanlı’dan beri Galata ve çevresi azınlıklara ait bir bölgeydi. Cumhuriyetten sonra gayrimüslimlerin önemli bir kısmının İstanbul’u terk etmesine rağmen, onların yerini kendilerini “lâik” olarak tanımlayan bu toplumun öz kültürüne düşman yerli azınlıklar aldı. Kâğıt üzerinde bizden görünen bu şahısların önde gelenlerine yılbaşı ve Christmas’da Saint Antoine’da rastlayabilirsiniz. Birçoğunun azîz heykelleri önünde eşine az rastlanır bir huşû ve ihtirâmla mum dikip dilek tuttuklarına şâhit olabilirsiniz. Patrik ve papaz ellerine öpücükler kondurduklarını görebilirsiniz.</p>



<p><br>Eskiden Ramazan girdiğinde evlâdına; “Müslümanların oruç ayı, sakın dışarıda bir şey yemeyin.” diyen saygılı bir azınlığımız varken bugün ezân okunurken ellerinden gelen her türlü hayâsızlığı sergileyen, bir de utanmadan ıslık çalan yerli bir azınlığımız var.<br>Sayıları az da olsa bu yerli azınlık, güç itibarıyla çoğunlukta olup daha düne kadar Türkiye’yi yönetiyordu. İşte yazının girişinde koordinatlarını verdiğimiz Taksim ve çevresi bu gürûhun üzerine titreyip patronajını elinde tuttuğu bir sahaydı.</p>



<p><br>Bu sebeple Taksim’e câmi inşâ edilmesi daha ileri bir aşamadır. İlk ikisinde, kaybedilmiş iki menzil yeniden kazanılırken Taksim Câmii’nin inşâsıyla beraber, öncesinde de bize ait olmayan bir halka fetih zincirine eklenmiştir. Kısacası bu özelliğiyle Taksim Câmii, her ikisinden de daha önemli olup Galata ve çevresine de Türk-İslâm kimliğinin vurulmaya başlaması yolunda atılmış daha ileri bir adımdır.</p>



<p><br>Taksim Meydanı, Ayasofya Câmii ve Fetih Mescidi işlevsel değerinden ziyâde sembolik anlamı yüksek olan yerler. Onlara bakarak Türkiye’nin hangi istikamete doğru yol aldığını görebiliriz. Son yıllarda, kısa aralıklarla her üçünün statüsünde meydana gelen birbirini tamamlar mahiyetteki değişim, bu ülkede güç dengelerinin artık milletten yana değişmekte olduğunu apaçık gösteriyor.</p>



<p><br>Mütedeyyin kesimi bundan on yıl öncesine kadar eğitim kurumlarında barındırmayan, başörtüsü sebebiyle çizgi dışına iten, sakal-bıyık yüzünden ordu evlerine sokmayan zihniyet, şimdilerde eski gücünü kaybetmiş olup ciddî bir gerileme içindedir.</p>



<p><br>Onlar 1950’den sonra siyâsî iktidâra veda ettiler. Seksenli yıllardan itibarense o güne kadar tanımadıkları bir güç, ekonomik iktidârlarına ortak oldu. Fakat bugüne değin kültürel iktidâr hep onlarda idi. Belki de bunun bir sonucu olarak yakın zamanlara kadar Taksim’e câmi yaptırmamayı başardılar. Bu sahada güç, hâlâ onlar da olsa da, yavaş yavaş bazı şeylerin değişmeye başladığı da görülüyor.<br>En azından bu millet, Hıristiyan-Siyonist ittifakıyla, onların yerli işbirlikçilerinin tapulu mülkü olarak gördükleri bir meydana artık inancının sembolünü dikebiliyor.</p>



<p><br>Bundan böyle bu yerli azınlıklarla, onların dışarıdaki ağababalarına verilecek hiçbir tavizimiz yok. Bugün devlet, kimi asırlar öncesinde, kimi de yakın geçmişte millî varlığımıza sızmış rûh kökümüzün düşmanı hâbis urları bir bir temizliyor. İnşâallah bu temizlik bundan sonra da devam edecek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zekat Kurumunun Güncellenmesi -V</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-v/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-v/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2021 09:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16722</guid>

					<description><![CDATA[Zekat kurumunun güncellenerek aktif hale getirilmesi ile ilgili makaleye devam ediyoruz. Birinci yazıda “zekatın anlam ve önemi”, ikinci yazıda “zekatın, Sadaka ve İnfak ile İlişkisi”, üçüncü yazıda “zekat-vergi ilişkisi”, dördüncü yazıda “zekatın nelerden verilmesi gerektiği ve zekat mükellefiyeti” üzerinde durmuştuk. Bugün de kazançlarımızın ne kadarını, kime, nasıl infak edeceğimiz üzerinde duracağız. Peki; zekat vergisini servetten değil, kazanıp yararlandığı/harcadığı rızıklardan verenler “ne kadar bir gelir/gidere sahip olduklarında zekat mükellefi sayılacaklardır?” Bu konuda Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri dikkate alınarak aylık nisabın çıkartılması gerektiğini belirtmiştik. İstatistik Kurumu’nun verileri dikkate alındığında dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için yaklaşık “aylık beş bin” liraya ihtiyaç olduğu ve beş bin rakamın altında bir gelir/gidere sahip olanların zekat mükellefi sayılmamaları kanaatine varmıştık. Peki, zekat mükellefi olan biri ne kadar ödemelidir?“Ne kadar ödemelidir” sorusuna, kimi alimler Bakara suresi 219.ayeti referans göstererek “fazlasını, arta kalanı” şeklinde cevap vermektedirler ki bu isabetli bir cevap değildir. Ayet şöyledir: “(Ey Muhammed!) Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar: De ki: Afv.” Dediğim gibi, genellikle “afv” kelimesini “ihtiyaçtan fazlası” şeklinde tercüme edilmişlerdir. Oysa sorulan soru, “ne kadar infak edelim” değil, “ne infak edelim” sorusudur. Dolayısıyla bu ayetteki “afv”ın tercümesi şöyle olmalıdır: “Hangi ürünlerden, nelerden yararlanıyorsanız (neleri tüketiyorsanız), onlardan yoksulların ihtiyaçlarını dikkate alarak infak edin.” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Zekat kurumunun güncellenerek aktif hale getirilmesi ile ilgili makaleye devam ediyoruz.</p>



<p>Birinci yazıda “zekatın anlam ve önemi”, ikinci yazıda “zekatın, Sadaka ve İnfak ile İlişkisi”, üçüncü yazıda “zekat-vergi ilişkisi”, dördüncü yazıda “zekatın nelerden verilmesi gerektiği ve zekat mükellefiyeti” üzerinde durmuştuk.<br></p>



<p>Bugün de kazançlarımızın ne kadarını, kime, nasıl infak edeceğimiz üzerinde duracağız.<br></p>



<p>Peki; zekat vergisini servetten değil, kazanıp yararlandığı/harcadığı rızıklardan verenler “ne kadar bir gelir/gidere sahip olduklarında zekat mükellefi sayılacaklardır?” Bu konuda Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri dikkate alınarak aylık nisabın çıkartılması gerektiğini belirtmiştik.</p>



<p>İstatistik Kurumu’nun verileri dikkate alındığında dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için yaklaşık “aylık beş bin” liraya ihtiyaç olduğu ve beş bin rakamın altında bir gelir/gidere sahip olanların zekat mükellefi sayılmamaları kanaatine varmıştık.</p>



<p>Peki, zekat mükellefi olan biri ne kadar ödemelidir?<br>“Ne kadar ödemelidir” sorusuna, kimi alimler Bakara suresi 219.ayeti referans göstererek “fazlasını, arta kalanı” şeklinde cevap vermektedirler ki bu isabetli bir cevap değildir. Ayet şöyledir:</p>



<p>“(Ey Muhammed!) Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar: De ki: Afv.” Dediğim gibi, genellikle “afv” kelimesini “ihtiyaçtan fazlası” şeklinde tercüme edilmişlerdir. Oysa sorulan soru, “ne kadar infak edelim” değil, “ne infak edelim” sorusudur. Dolayısıyla bu ayetteki “afv”ın tercümesi şöyle olmalıdır: “Hangi ürünlerden, nelerden yararlanıyorsanız (neleri tüketiyorsanız), onlardan yoksulların ihtiyaçlarını dikkate alarak infak edin.”</p>



<p>Evet, “ne kadar infak edilmelidir” sorusunun cevabı, “ihtiyaçlar kadar” olmalıdır. Bazı durumlarda rızıklandıklarımızın yüzde beşi yeterli gelirken, bazı durumlarda yüzde on bile az gelebilir. Onun için mutlaka yoksul/muhtaçlara yönelik bir bakanlık kurulmalı, bu bakanlık muhtaçları/ihtiyaçları sürekli araştırarak bilgilerini güncellemeli ve ona göre de zekat oranlarını belirlemelidir. Tıpkı fıtır/fitre sadakasını her yıl yeniledikleri gibi.</p>



<p>Öyle ise, -birinci temel ilke olarak- sadece belirli birkaç maldan/üründen yüzde 2.5 vermek değil, “zekat kurulu” her ay/yıl bir yandan muhtaçların ihtiyaçlarını tespit etmeli, diğer taraftan zekat mükellefi olanların rızıklandıkları (yararlandıkları, tükettikleri) tüm nimetleri esas alarak zekat ödemesi çıkartmalıdır.</p>



<p>İkinci temel ilke olarak da nimetleri az tüketenlerden az, çok tüketenlerden çok zekat vergisi alınmalıdır. Yani, her Müslüman aynı oranda zekat vergisi vermemelidir; kazanıp tükettiği ölçüde vergisini vermelidir ki nimetler israf edilmesin. Tıpkı bazı belediyelerin, –su sıkıntısı ve israfı önlemek için- suyu az kullananlara düşük bir fiyat, çok kullananlara yüksek fiyat uyguladıkları gibi.</p>



<p>Mesela; 5-10 ton kullananlara tonu 2 lira, 11-20 ton kullananlara tonu 3 lira, 21-30 ton kullananlara tonu 4 lira gibi.</p>



<p>Bu ilkelere göre bir oran belirtmek gerekirse; dört kişilik bir ailenin gelir/giderleri (rızıkları, harcamaları, tüketimleri) aylık 5-6 bin lira olanlar yüzde beş, 7-8 bin lira olanlar yüzde altı, 9-10 bin lira olanlar yüzde yedi, 11-12 bin lira olanlar yüzde sekiz, 13-14 bin lira olanlar yüzde dokuz, 15-16 bin lira olanlar yüzde on zekat vergisi vermelidirler. Tabi bu oranlar sadece bir taslak niteliğinde olup, göreceli ve değişkendir. Son kararı “zekat kurulu” vermelidir.</p>



<p>Şunu da hasseten belirtelim ki zekat zorunlu bir vergidir. Müslüman olduğunu kabul edenler bu vergiyi vermek zorundadırlar. Kişi zekatını verdikten sonra isterse ayrıca her türlü infakta bulunur. Yani zekat vergisi ayrı, bağışta bulunmak veya vakfetmek ayrı işlemlerdir. Kişi rızıklandıklarının vergisini/zekatını –zorunlu olarak- verdikten sonra, dilerse ayrıca farklı infaklarda bulunur; hatta yerine göre de bulunmak zorundadır.</p>



<p>Mesela; bir arsasını hastane, okul, cami gibi kamuya vakfedebilir. Yine, önemli gördüğü bir ihtiyaç için (5, 10, 50, 100 bin lira gibi) bağışta bulunabilir. Bilinmelidir ki ahiret hayatı, asıl bu gibi büyük meblağlar infak edilerek kazanılır.</p>



<p>Şunu da hatırlatalım ki resmi belgeyle tarla, arsa, konut, fabrika, atölye, dükkan, araba, araç-gereç, altın, para gibi büyük servete sahip olanlar o servetten yararlanmadıkça elbette zekat vergisiyle mükellef değildirler; ancak malı/sermayeyi insanların yararına sunmadıkları ve atıl bıraktıkları için sorumlu tutulacaklardır; çünkü malı, para ve altın gibi kıymetleri üretime ve toplumun istifadesine sunmayıp yıllarca bekletenleri, ranta dönüştürenleri ve riba yoluyla paradan para kazanmaya çalışanları Allah azapla tehdit etmektedir.</p>



<p>“Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara can yakıcı bir azap vardır.” (Tevbe 34)<br>“Mal toplayıp, onu sayıp durana yazıklar olsun.” (Hümeze 2)</p>



<p>Kimlerin, nelerden zekat vermesi gerektiğini belirgin hale getirdikten sonra şimdi de “zekat alacaklar” üzerinde kısaca duralım.</p>



<p>İlmihal fıkhında “zekat alacaklar” Tevbe suresi 60.ayeti dikkate alınarak belirlenmiştir. Bu ayette; fakirler, miskinler, amiller, müellefe-i kulüp, köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar, yolda kalanlar olmak üzere sekiz sınıf sayılmaktadır.</p>



<p>Tabi ki Allah, 7.yüz yıl Arap toplumunun sosyo-ekonomik durumunu (ihtiyaçlarını) dikkate alarak sadakaların/zekatların verileceği sınıfları belirtmektedir. Bu sınıflar/ihtiyaçlar günümüzde de devem ediyorsa, elbette bu talimata uymak zorunludur; ancak bu sınıflardan biri veya bir kaçı kalkmış veya şekil değiştirmiş ise, ona göre davranmak gerekir.</p>



<p>Fakir ve miskinler/yoksullar hiçbir zaman yok olmaz; onlar her asırda devam eder. Amiller, yani zekat işlerinde çalıştırılan memurlar ise, günümüz Türkiye’sinde söz konusu değildir; ancak kimi vakıf vb. teşkilatlarda çalışıp başka geliri olmayanlar bu kapsamda değerlendirilebilir.</p>



<p>Müellefe-i kulüp: Bu sınıf, İslam’ın şefkat ve merhamet dini olduğunu göstermek amacıyla, gayr-i müslim de olsa tüm muhtaçlara infak etmemiz gerektiğini göstermektedir. Bu sınıf da her zaman bulunabilir.</p>



<p>Köleler sınıfı her ne kadar geçmişteki evsafıyla yoksa da modern kölelik devam etmektedir. Özellikle kamplarda, çadırlarda, sokaklarda sürünen insanlar da bir çeşit köledirler. Özgürlükleri ve bağımsızlıkları kısıtlanmış olan bu gibi insanların mücadelesine destek vermek için zekat gelirinden pay vermek çok daha kıymetlidir.</p>



<p>Borçlulara gelince, normal iaşelerini karşılayacak maaşlarının/gelirlerinin yetersizliğinden veya hastalık gibi afetlere maruz kaldıklarından dolayı borçlanmışlarsa elbette zekat gelirlerinden yararlanabilirler; ancak henüz geçinemezken, başka varlıklara yatırım yaptıklarından dolayı borçlanmışlar ise, zekat gelirinden yararlanamazlar.</p>



<p>“Yolda kalanlar” sınıfının günümüzde pek bir ehemmiyeti kalmamıştır. Günümüzün ulaşım ve iletişim imkanları ile seferilik hükümleri tamamen değişmiştir. Varlıklı kişi, çeşitli nedenlerden dolayı yolda parasız kaldığında, yakınlarıyla iletişime geçerek para çıkartır veya borçlanır, evine ulaştığında borcunu gönderir/öder.</p>



<p>“Fi sebilillah (Allah yolunda olanlar)” sınıfı çok kapsamlı bir sınıftır. Kimi alimler sadece cihad edenlere özgüdür” demişlerse de esasen “Allah yolu” “meşru” olmak kaydıyla insanlık adına yapılan tüm hizmetleri kapsamalıdır. Dolayısıyla sadece cihad ve ilim için değil, insanlık için hayırlı/yararlı olan tüm alanlara zekattan pay verilebilmelidir.</p>



<p>NOT: Zekatın güncellenmesi konusuna devam edeceğiz. Kalan son yazıyı, maddeler halinde özetleyerek sonuçlandıracağız inşallah…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-v/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zekat Kurumunun  Güncellenmesi IV</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-iv/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-iv/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2021 08:34:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16700</guid>

					<description><![CDATA[ZEKAT, TAPU ÜZERİNDEN DEĞİL, RIZIK ÜZERİNDEN VERİLMELİDİRZekat kurumunun güncellenerek aktif hale getirilmesi ile ilgili makaleye devam ediyoruz. Birinci yazıda “zekatın anlam ve önemi”, ikinci yazıda “zekatın, Sadaka ve İnfak ile İlişkisi”, üçüncü yazıda “zekat-vergi ilişkisi” üzerinde durmuştuk; bugün de “kim, nelerden, ne kadarını, kime, nasıl infak edeceğini ve nasıl bir organizasyonun yapılması gerektiği” üzerinde duracağız inşallah… Zekatı Kimler, Nelerden ve Ne Kadar vermelidir?Kimlerin, nelerden ve ne kadar zekat vermeleri gerektiği konusuna değinmeden önce, zekat/sadakanın veriliş amacına dikkat çekmek isterim. Bilindiği gibi bütün varlıklar içerisinde Allah’ın, akıl ve irade verdiği, her şeyi onun hizmetine sunup sorumlu kıldığı ve muhatap aldığı tek varlık İNSANdır. İnsanın vazifesi, Rabbini ve verdiği nimetleri/rızıkları unutmaması ve bu nimetleri diğer insanlarla paylaşarak şükrünü eda etmesidir. Allah dileseydi elbette tüm insanları eşit kılardı; ama öyle yapmadı; farklı derecelerle birbirlerine muhtaç kıldı ki koyduğu sistem/düzen yürümüş olsun. Kişiler hangi derecede olurlarsa olsunlar, fıtraten asildirler, muhteremdirler. Kendilerini değiştirmedikçe kendilerine hürmet etmek vaciptir. İnsanların yaşamlarını onurlu bir şekilde sürdürmeleri için yeme, içme, giyinme, iskan, ısınma, sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım, seyahat gibi temel maddi gereksinimlere ihtiyaçları vardır. Hatta şefkat, merhamet, sevgi, saygı, dua, ibadet gibi manevi değerler de insan için vazgeçilmezdir. İşte insanın, sahip olduğu bütün bu değerlerin (nimetlerin, rızıkların) zekatını/sadakasını vermesi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ZEKAT, TAPU ÜZERİNDEN DEĞİL, RIZIK ÜZERİNDEN VERİLMELİDİR<br>Zekat kurumunun güncellenerek aktif hale getirilmesi ile ilgili makaleye devam ediyoruz. Birinci yazıda “zekatın anlam ve önemi”, ikinci yazıda “zekatın, Sadaka ve İnfak ile İlişkisi”, üçüncü yazıda “zekat-vergi ilişkisi” üzerinde durmuştuk; bugün de “kim, nelerden, ne kadarını, kime, nasıl infak edeceğini ve nasıl bir organizasyonun yapılması gerektiği” üzerinde duracağız inşallah…</p>



<p>Zekatı Kimler, Nelerden ve Ne Kadar vermelidir?<br>Kimlerin, nelerden ve ne kadar zekat vermeleri gerektiği konusuna değinmeden önce, zekat/sadakanın veriliş amacına dikkat çekmek isterim.</p>



<p>Bilindiği gibi bütün varlıklar içerisinde Allah’ın, akıl ve irade verdiği, her şeyi onun hizmetine sunup sorumlu kıldığı ve muhatap aldığı tek varlık İNSANdır. İnsanın vazifesi, Rabbini ve verdiği nimetleri/rızıkları unutmaması ve bu nimetleri diğer insanlarla paylaşarak şükrünü eda etmesidir.</p>



<p>Allah dileseydi elbette tüm insanları eşit kılardı; ama öyle yapmadı; farklı derecelerle birbirlerine muhtaç kıldı ki koyduğu sistem/düzen yürümüş olsun. Kişiler hangi derecede olurlarsa olsunlar, fıtraten asildirler, muhteremdirler. Kendilerini değiştirmedikçe kendilerine hürmet etmek vaciptir.</p>



<p>İnsanların yaşamlarını onurlu bir şekilde sürdürmeleri için yeme, içme, giyinme, iskan, ısınma, sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım, seyahat gibi temel maddi gereksinimlere ihtiyaçları vardır. Hatta şefkat, merhamet, sevgi, saygı, dua, ibadet gibi manevi değerler de insan için vazgeçilmezdir. İşte insanın, sahip olduğu bütün bu değerlerin (nimetlerin, rızıkların) zekatını/sadakasını vermesi dinen zorunludur.</p>



<p>Rabbimiz; “Ey inanalar! Hiçbir iltimasın, dostluğun, alışverişin olmayacağı o gün gelmeden önce, Allah’ın size verdiği RIZKI ihtiyaç sahipleriyle paylaşın. Şükrünü ödemeyip nankörlük edenler, zalimlerin ta kendileridir” (Bakara 254) buyurarak, yararlandıklarımızın sadakasını vermemizi istemektedir.</p>



<p>Evet RIZIK, hayatımızı sürdürürken faydalandığımız (kullandığımız, harcadığımız, tükettiğimiz) bütün nimetlerin ortak adıdır. Yani, insanın geçimini sağlayan, ona faydası olan tüm maddi-manevi değerler rızıktır. Dolayısıyla Allah’ın verdiği rızıkları (nimetleri) kullandığımız ölçüde sadakasını vererek şükrümüzü eda etmemiz zorunludur.</p>



<p>DİKKKAT; resmi evrakla sahip olduklarımızın değil, faydalandıklarımızın zekat vergisini vermeliyiz. Yani, Allah’ın bizden istediği, RIZIK olarak faydalandıklarımızdan vermektir. Rızık olarak faydalanmadıklarımız –tapusu bizde olabilir- bizim değildir. Mesela, birkaç tane tarlanız, bağınız, bahçeniz olsun… Oralardan faydalanmadıkça (rızıklanmadıkça) sizin değildir. Zaten -bilindiği gibi- tarladan değil, ürünlerden zekat alınmaktadır.<br>İster arazileriniz, ister fabrikalarınız, işletmeniz olsun, ister mağazalarınız, ticarethaneleriniz olsun, ister otelleriniz, restoranlarınız olsun, ister katlarınız, yatlarınız olsun; bunlardan kazandığınız ölçüde sizindir.<br>Sürülerinizin olduğunu var sayalım; o sürülerin ticaretinden, etinden, sütünden ve yününden yararlandığınız ölçüde sizindir ve zekat vergisine tabidir.</p>



<p>Zekat açısından değerlendirildiğinde yararlanılmadığı sürece bu varlıkların hiç bir önemi yoktur. Sahibi görünen kişi, bütün bunlardan rızıklandığı/yararlandığı ölçüde temlik/hak sahibidir; değilse başkasınındır. Öyle mülk-servet sahibi kimseler vardır ki servetinden milyonda bir rızıklanmadan ölüp gider ve mülk-servet başkasına kalır.</p>



<p>Evet Kur’an’da Allah, başta hayvanlar olmak üzere, zirai ürünler, su, seyahat araçları (gemiler) gibi pek çok nimetler verdiğini ve o nimetlerden rızıklandığımızı belirtilmektedir. (Müminun 18-22, Yasin 71-73)<br>Yine pek çok ayette Allah, “size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” buyurmaktadır. (Bakara 3, 254, Kasas 54, Ra’d 22 gibi)</p>



<p>Bu ayetler dikkate alındığında zekat vergisinin servet/mal üzerinden değil, kazanç/rızık üzerinden verilmesi gerektiği aşikardır. Şöyle itirazlar gelebilir: Milyarlarca servete sahip olan biri, sadece beş bin lira maaşı olan biri ile eşit hale gelmez mi? Cevap, gelebilir, fakat bu adaletsizlik değildir. Kişi, ne kadar servet sahibi olursa olsun, rızıklandığı (fayda gördüğü) kadar kendisinindir; değilse mülk Allah’ındır, başkasına kalacaktır.</p>



<p>Şunu da belirtelim ki servet sahibi kimselerin harcamaları da genellikle servetleriyle orantılıdır. Mesela; kiraya verildiği takdirde ayda beş-on bin liralık gelir getirecek konutta oturur. Bindiği araç beş yüz-bir milyonluktur. Her yıl yüz-iki yüz bin lira harcayarak tatil yapar. Lüks restoranlarda yemek yer. Çocukları en pahalı özel okullarda eğitim görür. En yüksek dereceli hastanelerden yararlanır vs. Tabi ki bütün bu harcamaların (rızıklanmaların) faturası da zekat vergisine yansıyacaktır.</p>



<p>Bu çıkarımları dikkate aldığımızda; birinci temel ilke olarak diyebiliriz ki zekat vergisi, mal (mülk-servet) üzerinden değil, rızık (yararlandığımız, harcadığımız nimetler) üzerinden verilmelidir. “Nedir bunlar” derseniz, hayatımızı sürdürürken faydalandığımız (kullandığımız, harcadığımız, tükettiğimiz) bütün nimetlerdir. O halde, “hangi mallardan zekat verilir, hangilerinden verilmez” sorusunun bir ehemmiyeti yoktur. Rızıklandığınız bütün nimetler, “size “rızık” olarak verdiğimizi ihtiyaç sahipleriyle paylaşın” emri gereği, zekat kapsamındadır.</p>



<p>İkinci temel ilke; zekat mükellefi olabilmek için belli bir rızka/nimete (yararlanmaya, harcamaya, tüketime) sahip olmak gerekir. Bu da aile reisinin, aylık harcamaları için defter tutmasıyla ortaya çıkacaktır.</p>



<p>Örneğin; mutfak giderleri 2000, iskan/konut 1000, enerji-yakıt 1000, giyim-kuşam 500, sağlık 300, eğitim 300, iletişim 100, ulaşım 100, seyahat-turizm 200, diğer vergiler 500 olmak üzere dört kişilik bir ailenin toplam harcamaları 6 bin lira olsun. Bu ailenin zekat mükellefiyeti olabilmesi için Türkiye’deki “asgari geçim ve hayat standartı”na bakmamız lazım.</p>



<p>Türkiye’de bugün itibariyle -İstatistik Kurumu’nun verileri dikkate alındığında- diyebiliriz ki dört kişilik bir ailenin yeme, içme, giyinme, iskan, ısınma, enerji, sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım, seyahat gibi zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için yaklaşık aylık beş bin liraya ihtiyaç vardır.</p>



<p>Beş bin rakamın altında bir gelir/gidere sahip olanlar, zekat mükellefi sayılmamaları gerekir. Aylık 5 bin lira, yılda (5&#215;12) 60 bin lira eder. Bu rakamı altın vb. değerlere dönüştürüp bir nisap miktarı (zenginlik ölçüsü) çıkarmanın hiçbir yararı ve anlamı yoktur; zira hayat standartları sürekli değiştiği için bu rakamlar göreceli ve sürekli değişmektedir. Onun için her yıl –tıpkı fıtır/fitre sadakası gibi- yenilenmesi zorunludur.</p>



<p>Bugünkü yazımızı/tezimizi özetlersek;<br>1. Zekat, mülk-servet üzerinden değil, rızık (kazanç, fayda, harcama) üzerinden verilmelidir. Yani, Allah’ın nimetlerinden yararlandığımız ölçüde zekat vergisi söz konusu olmalıdır. Hizmet alımı gibi</p>



<p>2. Zenginlik ölçüsü (nisap); 80 gram altın, 40 koyun/keçi gibi belli miktarda mala-servete-ticarete sahip olmak değil, ne kadar rızıklandığımız (kullandığımız, yararlandığımız) ile ölçülmelidir.<br>Mesela; maaş 5 bin, ticaret 3 bin, zirai ürünlerden 2 bin, hayvan ürünlerinden bin lira (toplam 11 bin lira) gibi.</p>



<p>3. Zekat sadece birkaç maldan değil, rızıklandığımız (kazanç, fayda, harcamalardan) bütün gelirlerden verilmelidir.</p>



<p>4. Fıtır/fitre sadakası nasıl her yıl güncellenerek veriliyorsa, zekat sadakası da aynı şekilde –sosyo-ekonomik durum dikkate alınarak-güncellenmelidir.</p>



<p>Bu kriterler dikkate alınarak zekat verildiğinde, inanıyorum ki kimseye haksızlık olmayacak, adalet yerini bulacak ve her Müslüman severek-isteyerek zekatını ödeyecektir.</p>



<p>NOT: Zekat konusuna devam edeceğiz inşallah…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zekat-kurumunun-guncellenmesi-iv/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinde Aslolan Amaçtır, Araç Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dinde-aslolan-amactir-arac-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dinde-aslolan-amactir-arac-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2021 06:49:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16592</guid>

					<description><![CDATA[Geçen hafta “dini, 21. asrın aklıyla anlamak/yorumlamak” başlığı altında; “iman esaslarından şirk koşmaya, yaratılış ayetlerinden kadere, haktan adalete, haramlardan ahkama, taharetten hacca, zekattan kurbana, mirastan kıssalara, kölelik-cariyelikten nikaha, şefaatten tevekküle, takvadan salih amele kadar bütün konuların –geçmişin aklıyla (bilgi ve kültürüyle) değil- çağın aklıyla/bilimiyle yeniden ele alınıp değerlendirilmesi ve güncellenmesi zorunludur. Yani tüm konular çağın diliyle, çağın idrakine sunulmalıdır ki çağımızı aydınlatmış olsun. Aksi takdirde çağın gençlerini inandıramazsınız ve gelecek nesilleri kazanamazsınız” tezini dile getirmiştim. Kimi yorumcular, “haccın yılda birden fazla yapılması ve zekatın yeniden düzenlenmesi gibi ibadi konular nasıl güncellenir” diye eleştirel soru sormuşlardı. Dolayısıyla eleştirilere cevap vermek ve ilgili konuları açığa kavuşturmak vazife oldu. Başta şunu belirtelim ki dinin gönderiliş amacı; insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul etmek, adaleti sağlayıp haksızlıkları önlemek ve insanları huzurlu kılmaktır. Evet, İslam dininin merkezinde –tabiatında- insan vardır. İnsan, ancak adaletle huzuru bulur. Dolayısıyla adaleti sağlamayan bir din, Allah’ın dini olamaz. Kur’an ayetlerinin indiği döneme baktığımızda, dinin amacının tamamen adaleti sağlama, insanı zulümden kurtarma ve özgür kılma olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Her şeyden önce, “dinde aslolan değerlerin, araçlar değil, amaçlar olduğu”nu temellendirmek gerekir. Bu temel ilkeyi kabul etmediğimiz sürece, dinin maksadını kavrayamayız.Bu temel ilkeyi hatırlattıktan sonra şimdi hac konusuna dönelim. Evet, hac ibadeti sosyal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçen hafta “dini, 21. asrın aklıyla anlamak/yorumlamak” başlığı altında; “iman esaslarından şirk koşmaya, yaratılış ayetlerinden kadere, haktan adalete, haramlardan ahkama, taharetten hacca, zekattan kurbana, mirastan kıssalara, kölelik-cariyelikten nikaha, şefaatten tevekküle, takvadan salih amele kadar bütün konuların –geçmişin aklıyla (bilgi ve kültürüyle) değil- çağın aklıyla/bilimiyle yeniden ele alınıp değerlendirilmesi ve güncellenmesi zorunludur. Yani tüm konular çağın diliyle, çağın idrakine sunulmalıdır ki çağımızı aydınlatmış olsun. Aksi takdirde çağın gençlerini inandıramazsınız ve gelecek nesilleri kazanamazsınız” tezini dile getirmiştim.</p>



<p>Kimi yorumcular, “haccın yılda birden fazla yapılması ve zekatın yeniden düzenlenmesi gibi ibadi konular nasıl güncellenir” diye eleştirel soru sormuşlardı. Dolayısıyla eleştirilere cevap vermek ve ilgili konuları açığa kavuşturmak vazife oldu.</p>



<p>Başta şunu belirtelim ki dinin gönderiliş amacı; insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul etmek, adaleti sağlayıp haksızlıkları önlemek ve insanları huzurlu kılmaktır.</p>



<p>Evet, İslam dininin merkezinde –tabiatında- insan vardır. İnsan, ancak adaletle huzuru bulur. Dolayısıyla adaleti sağlamayan bir din, Allah’ın dini olamaz. Kur’an ayetlerinin indiği döneme baktığımızda, dinin amacının tamamen adaleti sağlama, insanı zulümden kurtarma ve özgür kılma olduğunu rahatlıkla görebiliriz.</p>



<p>Her şeyden önce, “dinde aslolan değerlerin, araçlar değil, amaçlar olduğu”nu temellendirmek gerekir. Bu temel ilkeyi kabul etmediğimiz sürece, dinin maksadını kavrayamayız.<br>Bu temel ilkeyi hatırlattıktan sonra şimdi hac konusuna dönelim.</p>



<p>Evet, hac ibadeti sosyal ve ekonomik (güç yetirme) ayaklar üzerinde yürüdüğü için bütünüyle -çağın konjonktürüne göre- yenilenmelidir. Yıl içerisinde kaç kez hac ibadeti yapılacağından, orada ne kadar kalması gerektiğine, M. Haramın çevre düzenlemesinden, Arafat, Müzdelife ve Mina’nın ağaçlandırılması ve akışı sağlayacak her türlü tedbirin alınmasına, Kurbanlıkların kesimi ve paraya dönüştürülmesinden, tüm gelirlerin nerelere ve kimlere harcanmasına, İhram değişikliğinden, saçları tıraş etme ve her türlü temizliğe varana kadar tüm eylemler yenilenerek kolaylaştırılmalıdır.<br>Bu yenilenmesi gerekenler içerisinde en çok dikkat çeken ve kabul edilmesi zor görünen, “yıl içerisinde biden fazla hac ibadetine izin verilmesi” hususudur; Onun için bu konu üzerinde durmak icab eder.</p>



<p>Hac ve umre ziyaretinin amacı, sembolik olan Allah’ın evini ziyaret edip Allah’ı tazim etmektir. Elbette pek çok yararları vardır; (Hac 28) ancak Allah tarafından bizden istenen, “nasıl ve ne zaman” gitmemiz değildir. Bizden istenen, insanların hac ibadetini yerine getirebilmeleri için engelleri kaldırmak, gidiş dönüşleri kolaylaştırmak, maksadı hakkında bilinçlendirmek, yasaklara daha dikkat etmek, M. haram ve çevresini temiz tutmak, Allah’ın ihsan ettiği nimetlerden faydalanmak ve ihtiyaç sahiplerini de yararlandırmaktır. (Hac 25-29)</p>



<p>Evet, diğer hususlarda olduğu gibi Hac ibadeti için de aslolan araçlar değil, amaçlardır. Mesela hayatımızı sürdürmemiz için gıda almak zorundayız. Gıda alırken çatal, kaşık veya el araçları ile yemek önemli olmadığı gibi, günün şu veya bu saatinde yemek de önemli değildir.</p>



<p>Tıpkı yemek gibi, Kabe’yi –Allah’ın evini- ziyaret edip Allah’ı tazim etmek bir zorunluluktur; fakat M. Haram’a giderken, yaya veya binek araçları ile gitmek önemli olmadığı gibi, şu veya bugünde gitmek de önemli değildir. Zaten Rabbimizin de “şu ayda, şu günde evimi tavaf edin” diye bir bildirimi yoktur. Aksine, “hac belirli aylardadır” (Bakara buyurarak, haccın farklı zamanlarda yapılabileceğine imkan vermiştir.</p>



<p>Tabi, bazı kimseler, “Muhammed as ve beraberindeki Müslümanlar, Zilhicce ayının 9-12 günlerinde (632) hac ibadetini yerine getirdiler; dolayısıyla bu günler dışında hacca gidilemez” diyebilirler; ancak bu söylemin bir kanıtı olmadığı gibi, bugün için hiçbir kıymeti de yoktur; zira “gün dayatması” milyonlarca insanın hac etmesini engellemekte ve maddi-manevi sıkıntılara sebebiyet vermektedir.<br>Zilhiccenin 9-12 günleri, hac etmek isteyen Müslüman nüfusu kaldırabilseydi, elbette değişikliğe gerek kalmazdı ve bu tarih geleneği sürdürülürdü; ama maalesef Zilhicce ayının 9-12 günleri Müslüman nüfusu karşılamamakta ve zaruret doğmaktadır.</p>



<p>Bilindiği gibi her yıl yüz milyona yakın insan müracaat etmektedir. Bu müracaatlar kura sistemine tabi tutularak (kota uygulanarak) yılda ancak 2-3 milyon kişi gönderilmekte, diğerleri engellenmektedir. Engellenenlerin bir kısmı 5-10 yıl bekledikten sonra ancak gidebilmekte, bir kısmı da bu bekleme esnasında ya ekonomik sıkıntılardan, ya hastalıktan, ya da hayatını kaybetmekten dolayı gidememektedir.</p>



<p>Bir de şöyle düşünelim: Yüz sene sonra -Çin ile Hindistan’ın (üç milyar) Müslüman olması ile- Müslüman nüfus beş milyara çıksa, “biz, Zilhiccenin 9-12 günleri dışında kimseyi alamayız; dolayısıyla toplam iki-üç milyon kişiyi ancak kabul edebiliriz” mi diyeceksiniz?</p>



<p>Tekrar ederek söyleyelim ki din/İslam; adaleti sağlamak, insanların hayatlarını düzenlemek, kolaylaştırmak ve her türlü engelleri kaldırmak için Allah tarafından indirilmiştir. Resuller dahil hiç kimsenin insanların inanç ve ibadetlerine engel olmaya, özgürlüklerini kısıtlamaya ve zorluklar çıkartmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Kaldı ki dinin sahibi Allah, “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez” (Bakara 185) buyurarak, temel ilkeyi koymuştur.</p>



<p>Şimdi bir kez daha düşünelim! Allah’ın bu “kolaylık ilkesi”ni de dikkate alarak hac ibadetinin önündeki her türlü sıkıntı ve engelleri kaldırmak mı vazifemiz, yoksa ne pahasına olursa olsun, Zilhiccenin 9-12 günlerinde ısrar ederek geleneği korumak mı?</p>



<p>Bilindiği gibi, Allah, her olayda iddia sahiplerinden kanıt/delil ister. Dolayısıyla “Zilhiccenin 9-12 günleri dışında hac ibadeti yapılamaz” diyen bu yasaklayıcı zihniyet, iddialarını ispatlamakla yükümlüdür.<br>Konuyu daha fazla uzatarak okuyucuları sıkmamak adına özetle belirtmek istiyorum ki dinde aslolan araçlar değil, amaçlardır. İkinci olarak belirtelim ki sosyal ve ekonomik hükümler illetlere (sebep, durum, maksat ve gerekçelere) bağlıdır. İlletler değişirse, hükümler de değişir. Hatta zaruretler, haramı bile helal kılar. (Maide 3)</p>



<p>Mesela, “savaş için besili atlar hazırlayın” ayeti/hükmü, o dönem için geçerliydi; zira o dönemde savaş atları bugünün tanklarıydı; ama bulunduğumuz 21. asırda bu hükümde ısrarcı olabilir miyiz?<br>Yine, Nebi as, “fıtır sadakasını “hurma, k. üzüm, arpa ve benzerlerinden veriniz” derdi. Bugün fıtır sadakasını bu ürünlerden verme konusunda ısrarcı olan var mı?</p>



<p>Hac ile ilgili düzenlemeler yapılmayacak ise, niçin Mina’daki cemreler betonlaştırıldı, M. Haram ve çevre düzenlemesi yapıldı, Kabe binası defalarca yıkılarak yükseltildi?</p>



<p>Düşünelim! Resulullah as bugün çıkıp gelse ve Müslümanların “zaman” mefhumundan dolayı hacca gidemediklerini görse, sizce ne der ve ne yapar?</p>



<p>Evet, tezim odur ki bizzat Allah, pek çok ay içerisinde haccın yapılabileceğine imkan verirken, hac ibadetini Zilhicce ayının 9-12 günlerine sıkıştırarak milyonlarca Müslümanı engellemek akıl tutulmasıdır ve dolayısıyla dinin amacını anlamamaktır.</p>



<p>Onun için “İslam İşbirliği Teşkilatı” bir an önce toplanıp bir “hac kurulu” kurmalı ve bu kurul -dünya Müslüman nüfusu dikkate alarak- yeni bir düzenlemeye gitmelidir. Bunu başardıkları zaman kota kaldırılmış olacak ve hiçbir Müslüman hac için mağdur olmayacaktır.</p>



<p>“İnsanların iyiliği için verilen misalleri, ancak aklını kullanan bilginler kavrayabilir.” (Ankebut 43)</p>



<p>NOT: Zekat ve diğer konulara değinemedik; haftaya inşallah…</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dinde-aslolan-amactir-arac-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatın İçi Dışı Merkezinde CAMİ</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2020 07:34:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15897</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, tüm yaşadıklarımızı, sahip olduklarımızı ve şu dünyada varlığımızı bize hissettiren yegâne kaynağımızdır. Hayatta kaldığımız müddetçe tüm işlerimizi görürüz, eşlerimizle ve dostlarımızla yaşarız ve onlarla güzel ilişkilerde bulunarak hayatımızı devam ettiririz.Hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz dediğimiz hayati unsurlar vardır. Bunlar hayatımızın vazgeçilmezleridir. Eğer bunlardan bir kaçı veya herhangi biri olmazsa yani hayatımızın içinde veya merkezinde bir yer bulamazsa, hayat çekilmez olur, zorlaşır ve mesut bir hayattan mahrum kalırız. Bu hayati unsurlar, tabi ki öncelikle aile, sonra iş, dost, akraba ve din. Bu son madde din de, nereden çıktı diyebilirsiniz. İnançsız hiçbir insan olamaz. Tarihe baktığımız zaman, yaşamış ilkel topluluklardan tutun, medeniyette en ileri seviyeye gitmiş uygarlıklara kadar hepsinin bir inancının, dinlerinin ve totemlerinin olduğunu görürüz. Eski tarihi kalıntılara baktığımızda da şehrin merkezlerinde mabetlerinin olduğunu görürüz. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar din ve mabet büyük bir yer etmiştir. Bizim İslam medeniyetimize baktığımızda, dinimizin, camilerimizin ve camilerimize hayat veren din görevlilerimizin hayatımıza yön verdiğini görürüz. Kültürümüzün tüm adetlerini, göreneklerini ve hayatımızın 24 saatini oluşturan tek etken dinimiz İslam’ın kurallarıdır. Doğumumuzdan ölümümüze kadar süren hayatımıza renk katan ve hayatımızı anlamlandıran ve hayatımızın merkezinde olan ve yüce Yaratımızla rabıtamızın kaynağı camilerdir. Camileri hayatımızdan çıkardığımızda kendimize, kültürümüze, dinimize ve toplumumuza yabancılaşırız. Camilerimiz birliğimizin, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>Hayat, tüm yaşadıklarımızı, sahip olduklarımızı ve şu dünyada varlığımızı bize hissettiren yegâne kaynağımızdır. Hayatta kaldığımız müddetçe tüm işlerimizi görürüz, eşlerimizle ve dostlarımızla yaşarız ve onlarla güzel ilişkilerde bulunarak hayatımızı devam ettiririz.<br>Hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz dediğimiz hayati unsurlar vardır. Bunlar hayatımızın vazgeçilmezleridir. Eğer bunlardan bir kaçı veya herhangi biri olmazsa yani hayatımızın içinde veya merkezinde bir yer bulamazsa, hayat çekilmez olur, zorlaşır ve mesut bir hayattan mahrum kalırız. Bu hayati unsurlar, tabi ki öncelikle aile, sonra iş, dost, akraba ve din. Bu son madde din de, nereden çıktı diyebilirsiniz. İnançsız hiçbir insan olamaz. Tarihe baktığımız zaman, yaşamış ilkel topluluklardan tutun, medeniyette en ileri seviyeye gitmiş uygarlıklara kadar hepsinin bir inancının, dinlerinin ve totemlerinin olduğunu görürüz. Eski tarihi kalıntılara baktığımızda da şehrin merkezlerinde mabetlerinin olduğunu görürüz. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar din ve mabet büyük bir yer etmiştir.<br></p>



<p>Bizim İslam medeniyetimize baktığımızda, dinimizin, camilerimizin ve camilerimize hayat veren din görevlilerimizin hayatımıza yön verdiğini görürüz. Kültürümüzün tüm adetlerini, göreneklerini ve hayatımızın 24 saatini oluşturan tek etken dinimiz İslam’ın kurallarıdır. Doğumumuzdan ölümümüze kadar süren hayatımıza renk katan ve hayatımızı anlamlandıran ve hayatımızın merkezinde olan ve yüce Yaratımızla rabıtamızın kaynağı camilerdir. Camileri hayatımızdan çıkardığımızda kendimize, kültürümüze, dinimize ve toplumumuza yabancılaşırız. Camilerimiz birliğimizin, dirliğimizin teminatıdır. Cami, toplayan, bir araya getiren manasına gelmektedir. Bu sebeple atalarımız, mescide cami ismini vermiştir. Çünkü her türlü kesimden belki de bir araya gelmesi imkansız olan insanları bir araya getiren tek mekan, camilerdir.<br></p>



<p>Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiğinde ilk işi mescit yaptırmak olmuştur. Ondan sonra kendi evini yaptırmıştır. Yaptırdığı mescidi sadece bir namaz kılma, ibadet etme yeri olarak kullanmamıştır. Aksine sosyal hayatın ihtiyaç duyulan tüm aktivitelerini mescitte yani camide uygulamıştır. Güreş müsabakaları, folklorik oyunları, nikah, nişan merasimlerini, sahabelerle her konudaki istişarelerini camide yapıyordu. Hatta elçi ağırlama vazifesini de camide yapıyordu. Cami bu denli hayatın merkezine alınınca toplumun birliği ve huzuru da kendiliğinden geliyordu.<br></p>



<p>Camiler topluma ışık tutar, onların gündelik hayatından, ibadet ve özel hayatlarına varıncaya kadar tüm hayatına yön verir. Toplumu ayakta tutan camileri de canlandıran ve bu özelliklerini işlevsel hale getiren kişi de din görevlileridir. Din görevlileri de aynı camiler gibi insanın doğumundan ölümüne kadar ki hayatlarında hep yanlarındadır. Hatta öldükten sonra bile arkalarından dua eden kimse olarak her daim insanların daima ihtiyaç duyduğu kimsedir. Doğduğunda kulağına ezan okuyan, evlendiğinde nikahını kıyan, hastalandığında kendisine moral veren, en sıkıldığı anlarda kendisine nasihat vererek rahatlamasını sağlayan ve en sonunda da cenazesini kaldıran din görevlisidir.<br></p>



<p>Evet camiler ve din görevlileri hayatımızın ayrılmaz bir bütünüdür. Parçası değil bütünüdür. Yani hayatımızın içinde, dışında, merkezinde 24 saatimizin her anında bizimle beraberdir. Cami ve din görevlilerimizi hayatımızdan çıkardığımızda bizi birbirimize bağlayan değerlerimizi bitiririz. Toplumu çökertiriz. Kültürümüzü yok ederiz.<br></p>



<p>İçinde bulunduğumuz 1-7 Ekim tarihleri arası Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak kutlanmaktadır. Tüm halkımızın, din görevlilerimizin Camiler ve Din Görevlileri Haftasını kutlar din görevlilerimize de başarılar dilerim.</p>



<p>CAMİYE BAKIŞ<br>Her gün beş defa topluyor insanı cami<br>Her bir köşesi İslam’ın tümüne cami<br>Her bir kubbe mihrap minber efrad-ı cami<br>Her bir yerinden fışkırır iman tevhidi<br>Her yıla meydan okur dimdik bir abide<br>Her an ataların izini taşır mazisinde<br>Her bir mekanı dinimin nişanesidir bize<br>her bir minare haykırır ALLAH birdir diye<br>Her kim bilir değerini hisseder yüreğinde<br>Her bela ve musibetlere olur bende<br>Her zaman var oldukça camiler alemde<br>Her daim İslam payidar kalacak tarihte</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
