<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hukuk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hukuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Mar 2022 10:29:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Hukuk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam Umera Merkezli Değil, Ulema Merkezli Bir Tarihsel Yürüyüştür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2022 09:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18171</guid>

					<description><![CDATA[Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor. Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor.</p>



<p>Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet hakim güçtür, belirleyici bir zorbalıktır. Devlet de belli aşamalardan geçiyor ve ona demokratik bir süs kazandırılıyor. Böylece insanların sisteme katılımı sağlanıyor; insan hakları ve hukukun üstünlüğü önemli hale geliyor. Ancak bütün bunlar devletin belirleyiciliği kapsamında gerçekleşiyor. Hukukun üstünlüğü derken hukukun devletin üstünde olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Hukuk muhakkak devletin altında, devletin belirlediği bir alan olarak ortaya çıkıyor. Zira bu modern devlet anlayışında her şeyin sınırını çizen, meşruiyetini belirleyen devlet oluyor. Tabiri caizse herşeye karışan şeriat anlayışından, herşeye karışan devlet anlayışına ulaşılıyor. Şeriatın her şeye karışması ümera ve siyasetin sınırsız gücünü kısıtlamak anlamına geliyor. Çünkü şeriat devletin üstünde ondan bağımsız bir alandır. Ancak modern anlamda hukuk ne kadar etkin olursa olsun devletin altında, devletin belirlediği bir alandır. Devleti de belirleyen kapitalist sistem, artı medya düzeni ve benzeri etkin, etkili ve baskın sınıflardır. Geleneksel devlet anlayışında şeriatın kestiği parmak acımaz. Modern devlet anlayışında geciken adalet adalet değildir, yani adalet hep gecikir ve devlet her şeye burnunu sokar.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki İslam tarihinde devleti de hukuku da belirleyen, yönlendiren ilimdir. Burada kastedilen, ilmin siyasete karışması değildir, siyaseti yönlendirmesidir. İslam&#8217;ın bu tarihsel yürüyüşünü bugün de hakim kılmak durumundayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamit Gül de…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdulhamit-gul-de/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdulhamit-gul-de/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Jan 2022 06:42:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18071</guid>

					<description><![CDATA[Adalet Bakanımız Abdülhamit Gül de Cumhurbaşkanımızdan affını istemiş…Çok üzüldüm. Çok konuşan, sağa sola laf yetiştiren medyatik biri değildi ama Adalet Bakanlığı görevini yürütürken bana çok güven vermişti. Vakarlı duruşu bile yetiyordu. Kendisine güven duyulunca şartlar gereği çok şey yapamamasına mazeret üretmesine de gerek yoktu. Bunun anlamı, “O, nasılsa yapılabilir olanı yapar, yapılamaz olanlar için ise, bizler bilsek de bilmesek de mutlaka meşru bir gerekçesi vardır” rahatlığı sağlamaktaydı. Her şeyden önemlisi O, FETÖ terör örgütünün başının yanında maklubeye kaşık sallayanlardan değildi. İlkeli duruşu, hukuku önceleyen bakışı ve şartlar elverdiği ölçüde adalet tesis etmeye çalışan biriydi. Bana bir keresinde “Cumhurbaşkanlığı için Erdoğan dışında kim aday olabilir ?” sorusu soruldu da, hiç düşünmeden aklıma gelen ilk isim oldu. O da affını istedi… Şimdi de Adalet Bakanı Bekir Bozdağ oldu. Kendisini yıllardır bildiğim ve tanıdığım için hiç heyecanlanmadım. Bizleri şaşırtacak ne yapar bilemiyorum, hep birlikte göreceğiz… Uzun süredir her ne kadar ülkemizi Adalet ve Kalkınma Partisi yönetiyor olsa da, bu ülkenin şimdiye kadar halledilemeyen çok ciddi adalet sorunu vardır. Daha da acı olanı, ne yazık ki bu vahim durumun yetkililer farkında değildirler. Ara sıra seçimler ve kongrelerde bize “ Ömerler lazım” dense de…Kısa süre sonra “Ömerler” ya sisteme uyum sağlar dönüşürler, ya da dik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Adalet Bakanımız Abdülhamit Gül de Cumhurbaşkanımızdan affını istemiş…Çok üzüldüm.</p>



<p>Çok konuşan, sağa sola laf yetiştiren medyatik biri değildi ama Adalet Bakanlığı görevini yürütürken bana çok güven vermişti. Vakarlı duruşu bile yetiyordu. Kendisine güven duyulunca şartlar gereği çok şey yapamamasına mazeret üretmesine de gerek yoktu. Bunun anlamı, “O, nasılsa yapılabilir olanı yapar, yapılamaz olanlar için ise, bizler bilsek de bilmesek de mutlaka meşru bir gerekçesi vardır” rahatlığı sağlamaktaydı.</p>



<p>Her şeyden önemlisi O, FETÖ terör örgütünün başının yanında maklubeye kaşık sallayanlardan değildi. İlkeli duruşu, hukuku önceleyen bakışı ve şartlar elverdiği ölçüde adalet tesis etmeye çalışan biriydi. Bana bir keresinde “Cumhurbaşkanlığı için Erdoğan dışında kim aday olabilir ?” sorusu soruldu da, hiç düşünmeden aklıma gelen ilk isim oldu. O da affını istedi…</p>



<p>Şimdi de Adalet Bakanı Bekir Bozdağ oldu. Kendisini yıllardır bildiğim ve tanıdığım için hiç heyecanlanmadım. Bizleri şaşırtacak ne yapar bilemiyorum, hep birlikte göreceğiz…</p>



<p>Uzun süredir her ne kadar ülkemizi Adalet ve Kalkınma Partisi yönetiyor olsa da, bu ülkenin şimdiye kadar halledilemeyen çok ciddi adalet sorunu vardır. Daha da acı olanı, ne yazık ki bu vahim durumun yetkililer farkında değildirler. Ara sıra seçimler ve kongrelerde bize “ Ömerler lazım” dense de…Kısa süre sonra “Ömerler” ya sisteme uyum sağlar dönüşürler, ya da dik başlı, uyumsuz, sert mizaçlı gibi sözlerle tasfiye edilip sistemin dışına itilirler.</p>



<p>Yetkililer, ülkemizdeki adalet sorunun farkında olsalar, yemez, içmez, uyumaz, köprü, yol, postane hastane yapımını bir yana bırakır, tüm zamanlarını adaleti tesis etmeye ayırırlardı. Nasılsa yatırımlar da adalet tesisi sonrası kendiliğinden olurdu…Hem de çok daha büyükleriyle. Hayırlı ve faydalılarıyla…</p>



<p>Daha Adil Bir Dünya bekliyoruz ama, bunu biz kendi ülkemizde başaramamışız. Ülkemizdeki idari sistemi ve yönetim mekanizmasını adalete kavuşturamazsak, kurum idarecilerinin inisiyatifine bırakırsak, daha adil bir Türkiye asla olmaz. Olmadı da…Daha adil bir Türkiye’yi kurmayı başaramayanların, “daha adil bir dünya kurulabilir” sözü inandırıcı olabilir mi?</p>



<p>Bu halde Türkiye’de, eli mühürlü güçlü kurum idarecilerinin inisiyatifi ve uygulama mahareti kadar adalet olur…Tıpkı, ABD’nin inisiyatifi kadar Dünyada adalet olduğu gibi…<br>Eli güçlü olanın, Türkiye’de hak etmediğini almasına, sahiplenmesine engel olunamazsa hatalarına mukabil hesap sorulamazsa ve yine güçsüz de hak ettiğine sistemin ona sağladığı imkanlarla kavuşamazsa o ülkede adaletten söz edilemez…</p>



<p>Yeni Adalet Bakanımıza bu zor ahval ve şeraitte görevinde başarılar diliyorum…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdulhamit-gul-de/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Şeriatı Uygulama&#8221; Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/seriati-uygulama-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/seriati-uygulama-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2021 12:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16636</guid>

					<description><![CDATA[Birazcık uzun bir yazı, faydalı olacağını ümit ediyorum. Düşüncelerimi madde madde anlatmak isterim. Yorumlarınız da benim için değerlidir: Avrupa’da ulus devletler ortaya çıktı. Temel referansları akıl, özgürlük, eşitlik idi. İslam dünyasında hilafetten modern ulus devletlere geçiş yapıldı. Ulus devletler doğası gereği Avrupa şartlarının ürünü idi, Müslümanlar ulus devletleri İslamlaştırmak istedi. Böylece “İslam Devleti” anlayışı ortaya çıktı.Bazıları İslam devleti anlayışına karşı çıktı; zira ulus devlet doğası gereği seküler idi; onu İslamlaştırmak mümkün değildi. Bazıları ise İslam devletini kabul etti; reel durum bunu gerektiriyordu; eski artık muhaldi; bağımsızlık mücadeleleri verildi; İslam devletleri kuruldu.Bazılarının halkı Müslüman, rejimi laik idi. Bazıları yarı İslam rejimi idi, ama ABD ve İsrail ile iyi anlaşıyorlardı. Bazıları ise sözde de olsa tam İslam devleti idi, ama dış politikada ulus devletler gibi hareket ediyordu.Yarı İslam rejimlerinde ve halkı Müslüman tam laik olan ülkelerde şeriat talepleri yükselmeye başladı. Yer yer sesleri gür; yer yer de sesleri kısık çıktı.Bir yerlerde sorun vardı. Müslümanlar şeriat istiyordu, ama istedikleri tam olarak neydi? Ve şeriat nasıl uygulanacaktı? Hazırlıklı mıydılar?Müslümanlar şeriat deyince ne anlıyorlardı? Kabaca bakıldığında şeriat demek kılık kıyafet, tesettür, kadınlarla ilgili hükümler, faiz, zina, içki, zina, fuhuş ve cezalarla sınırlı bir durum arz ediyordu. Ama eğitim, iktisad, özgürlük, demokrasi, insan hakları, üniversite, basın-yayın, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birazcık uzun bir yazı, faydalı olacağını ümit ediyorum. Düşüncelerimi madde madde anlatmak isterim. Yorumlarınız da benim için değerlidir:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Avrupa’da ulus devletler ortaya çıktı. Temel referansları akıl, özgürlük, eşitlik idi. İslam dünyasında hilafetten modern ulus devletlere geçiş yapıldı. Ulus devletler doğası gereği Avrupa şartlarının ürünü idi, Müslümanlar ulus devletleri İslamlaştırmak istedi. Böylece “İslam Devleti” anlayışı ortaya çıktı.</li><li>Bazıları İslam devleti anlayışına karşı çıktı; zira ulus devlet doğası gereği seküler idi; onu İslamlaştırmak mümkün değildi. Bazıları ise İslam devletini kabul etti; reel durum bunu gerektiriyordu; eski artık muhaldi; bağımsızlık mücadeleleri verildi; İslam devletleri kuruldu.</li><li>Bazılarının halkı Müslüman, rejimi laik idi. Bazıları yarı İslam rejimi idi, ama ABD ve İsrail ile iyi anlaşıyorlardı. Bazıları ise sözde de olsa tam İslam devleti idi, ama dış politikada ulus devletler gibi hareket ediyordu.</li><li>Yarı İslam rejimlerinde ve halkı Müslüman tam laik olan ülkelerde şeriat talepleri yükselmeye başladı. Yer yer sesleri gür; yer yer de sesleri kısık çıktı.</li><li>Bir yerlerde sorun vardı. Müslümanlar şeriat istiyordu, ama istedikleri tam olarak neydi? Ve şeriat nasıl uygulanacaktı? Hazırlıklı mıydılar?</li><li>Müslümanlar şeriat deyince ne anlıyorlardı? Kabaca bakıldığında şeriat demek kılık kıyafet, tesettür, kadınlarla ilgili hükümler, faiz, zina, içki, zina, fuhuş ve cezalarla sınırlı bir durum arz ediyordu. Ama eğitim, iktisad, özgürlük, demokrasi, insan hakları, üniversite, basın-yayın, bilim, teknoloji, adalet, ahlak, vergi, işsizlik, yoksulluk vs. ile ilgili fazla bir projeleri yoktu. Siyasi proje bir tarafa entelektüel üretimleri de oldukça zayıftı.</li><li>Şeriat uygulamanın yöntemi ne olacaktı? Tepeden inmeci mi yoksa tedricen mi, eğitim yoluyla mı? Şeriatın hepsi eskiden nasılsa öyle mi uygulanacaktı? Yorum yapılacak mıydı? Mesela tesettür diyelim. Şeriat istemek demek güç elde edince herkesi örtünmeye zorlamak mıdır? Güzel sanatlar denilen bir şey var. Heykelcilik var. Şeriatı uygulamak demek güç elde edince tüm heykelleri kırmak ve heykelciliği yasaklamak mıdır? Yoksa özgür ortamda heykelciliği anlatarak, özgürce tartışarak ne olduğunu anlatarak tedricî bir metod izlemek midir?</li><li>Projeleri olmamak ve entelektüel zayıflık bir yana İslam devletlerine, ayrıca Müslümanların iktidarda olduğu laik ülkelere bakıldığında adalet başta olmak üzere ahlakî ilkelerin uygulamasına bakıldığında notlar yine zayıftı. Bu durum, İslam devleti ve şeriatın uygulanması gibi taleplerin içini de boşaltıyordu. Arabistan, Pakistan, Sudan, İran örnekleri –tam olarak ne yaptıklarını bilemesek de- görünürde başarısız oldukları ortadaydı. Böyle örnekler oldukça şeriatın uygulanması halklar açısından nasıl karşılanacaktır?</li><li>Buna rağmen Müslüman halklar bazında İslam devleti ve şeriatın uygulanmasına yönelik tartışmalar devam etmek durumundaydı. O zaman da şu soruya cevap verilmeli idi: Şeriat nasıl uygulanacaktı?</li><li>Bir kere şunu ifade edelim: Şeriatın talep edildiği ülkelerde İslam bireysel ve toplumsal bazda uygulanabiliyordu. Aslında buna engel bir durum yoktu. Belki sadece İslam’ın cezalar boyutu ile tesettür gibi daha ahlakî sayılabilecek bazı hususlar uygulanmıyordu. Bu, şu demektir: Bireysel ve toplumsal olarak özgürce Müslümanlar İslam’ın yüzde 70’ni uygulayabilirdi. Bu, “başka ne istiyorlar, bununla yetinsinler” anlamında değildir. Bu, mevcut ağır şartlar altında bir fırsat anlamına gelmektedir. Zayıf, sıkıntılı gibi görünen şartları manevî fırsata çevirmek Müslümanların elindedir.</li><li>Şeriatın uygulanmasına gelince o, yorum olmaksızın nas ne derse o şekilde mi uygulanacak yoksa yorum yapmak suretiyle mi hayata geçirilecektir? Şeriat uygulanırken zamanın ruhu dikkate alınacak mı, alınmayacak mı veya ne kadarı alınacak, ne kadarı alınmayacaktır? Şeriatı uygularken bir mezhebin yorumu mu dikkate alınacak yoksa mezheplerin ittifak ettiği hususlar mı? Bir mezhebin içtihadı halka İslam budur diye dayatılabilecek mi? Şeriat uygulanırken yeni yorumlara müsaade edilecek mi edilmeyecek mi? Edilmeyecekse mutlak mı edilmeyecek yoksa nisbî mi? Mutlak edilmeyecekse neden? Nisbî edilmeyecekse hangi tür yorumlara müsaade edilmeyecek?</li><li>Şeriatın uygulanmasında selefi, tarihselci, modernist ve laik görüşler çatışma içinde olacaktır. Selefiler, katı, sert, şekilci, tekfirci ve yoruma kapalı bir anlayışa sahipler. Bunlar içim şeriatı uygulamak hemen ve şimdidir. Bunlarla şeriatı uygulamak neredeyse mümkün değil. Tarihselci ve modernistler yöntem de farklı olsa da sonuçta aynı olup şeriatın uygulanmasını adalet, özgürlük, eşitlik, hoşgörü, yardımseverlik, merhamet gibi genel ilke ve prensiplere indirgiyorlar. Bunlara göre şeriatı uygulamak demek Batının hukuk nizamını ve insan hakları anlayışı olduğu gibi uygulamak demektir. Bu anlayışa göre şeriatın iman dışında –ki, o da zaten uygulama ile ilgili değil- farklılığı ve ayrıcalığı pek kalmamaktadır. Laik anlayış ise neredeyse iman dahil her şeyi sorgulamakta, Batıyı olduğu gibi yaklid etmek istemektedir. Laik Müslüman kendi medeniyetine yabancılaşmış, kendi şeriatını yobazlık ve gericilik olarak görmüştür.</li><li>Ancak Türkiye’deki laikleri değil de Arap dünyasında din konusunda en azından daha donanımlı yazarları dikkate aldığımızda şu eleştiriye nisbî olarak hak vermek gerekir diye düşünüyorum: Şeriat neden isteniyor? Şeriat Allah’ın hukuku; pozitivist hukuk ise insan icadı olduğu için… Eğer seçim gerçekten ilahî hukukla beşerî hukuk arasında olsaydı, çözüm zaten apaçık olurdu. Ne var ki, asıl soru şudur: Seçimi gerçekten ilahî hukukla beşerî hukuk arasında mı yapacağız? Durum bundan çok farklı. Yani böyle bir seçim yok. Ne var? Şeriatttan ne anlayacağız ve şeriatı nasıl uygulayacağız? Bu noktada ileri sürülen iki hususa tarihselci, modernist ve laik Müslümanlar katılmaktadır: a) Şeriat kuralları genel ilkeleri içerir. Her devrin tikel olaylarına çözüm yoktur. Doğan muazzam boşluklar akıl ile doldurulacaktır. İlahî ilke bir tanedir, ama insan aklının ürünü olan yorumlar sayısızdır. b) Kur’an bir açıklama, bir yorumlama olmadan uygulanamaz. Kur’an’ı insan açıklar ve uygular. Bu açıklama ve yorumlama sürecine insan arzı ve çıkarları yansır. Şeriat sadece Peygamber’in zamanında ilahî nitelikte olabilirdi. Onun dışında olamaz. Görüldüğü gibi bir açıdan bu eleştiri haklı, ama önemli bir açıdan ise haksızdır. Haklı tarafı bazı Müslümanların din ile fıkhı; din ile dinî olanı; değişen ile değişmeyeni ayıramamasından kaynaklanmaktadır. Bunlar siyasal olanı veya sosyolojik olanı din diye insanlara sunabilmektedir. Haksız tarafı ise şu: Dinin uygulanmasını Peygamber dönemine mahkum etmekte; sahih bir şekilde sanki hiç uygulanmadığını iddia etmektedir. Ve her uygulamayı yorum olarak öne sürmektedir. Oysa 19. asra kadar ittifakla pek çok şer’î hüküm İslam devletlerince uygulanmıştır. Arzu ve çıkarlar bunu etkileyememiştir. Şimdi değişen nedir?</li><li>Şeriatın uygulanması bir yöntem sorunudur evvel emirde. Bu noktada iki yaklaşımın öne çıktığı söylenebilir: a) Şeriat hemen uygulanmalıdır. Hatta ilk olarak ceza yasalarından başlanmalıdır. Toplumun buna hazır olup olmamasına, şartların şeriatın uygulanması için elverişli olup olmamasına bakılmaz. b) Ceza yasalarının uygulanması ilk adım değil son adım olmalıdır. İlk adımda asgari düzeyde sosyal, iktisadî ve ekonomik adalet sağlanmalıdır. Uygun sosyal ortam hazırlanmadan ceza yasalarının devreye sokulması trajik sonuçlara yol açabilir. Birinci görüş ideal olanı hemen uygulamak istiyor. İkinci görüş ideal olanı kabul etmekle birlikte realist davranıyor. Benim kanaatim de odur ki, ideal olanı yok saymadan realist davranmak gerekir. Şeriatı uygulamak adına topluma kötülük ve haksızlık yapmamak lazım. Ayrıca ideal olanın ulemanın örf ve maslahat dışında ittifakla kabul ettiği şeyler olduğunu belirtelim. Bunların dışında her şey içitihada açıktır. Birinin, bir kesimin veya çoğunluğun kabul ettiği şey ümmetin ideali değil, ancak o kişi veya kesimin ideali olabilir.</li><li>Sonuç olarak bu kadar şey çatışmasız olmaz elbette. Çatışmalardan selametle kurtulmanın yolu da tartışabilmektir. Tartışmanın önü her zaman açık olmalıdır. Bu noktada özgürce tartışma anlamında demokrasiyi içselleştirmekte de bir mahzur yoktur. Bu istisnasız her şeyi tartışma masasına yatırmak anlamına gelecek midir? Tartışmalar dinin özüne kayarsa ne olacaktır? Her şeyi tartışmak olmaz elbette, bunu belirleyecek bir merci yoktur. Diyebileceğimiz şudur: Sağduyu ve vicdan devreye girip insanlar sorumluluklarını kuşanmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına baskı yapmamalıdır. Şayet tartışma eğitim kurumlarına kaydırılırsa iş içinden çıkılmaz hal alacaktır. Zira insanlar çocuklarına dinin özüne aykırı bir eğitimin verilmesine razı olmayacaktır. Buna da saygı duymak gerekir. Ama akademik platformlarda her türlü görüş tartışmaya açık olmalıdır.</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/seriati-uygulama-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzun Tutukluluk Süreci Hukuka Zarar Veriyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/uzun-tutukluluk-sureci-hukuka-zarar-veriyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/uzun-tutukluluk-sureci-hukuka-zarar-veriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2020 07:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[AİHM]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16516</guid>

					<description><![CDATA[ASALA’nın nöbeti devrettiği 1984 yılından beri Türkiye&#160;PKK terör örgütü&#160;ile mücadele ediyor. Terör örgütleri sıradan şiddet örgütlerinden öte siyasi hedefleri olan yapılanmalardır.&#160;PKK,&#160;bölgedeki 4 ülkeden toprak koparıp bir devlet kurma planının en önemli parçasıdır. Binlerce insanın ölümüne sebep olmuş bir&#160;terör örgütüdür. Türkiye&#160;yaptığı üç askeri operasyonla Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen ikinci İsrail senaryosunu boşa çıkarmıştır. Buna rağmen ABD, FETÖ’Yü koruyup kollaması yetmiyormuş gibi PKK’nın Suriye koluna&#160;Suriye Demokratik Güçleri(SDG) adını vererek meşruiyet kazandırma çabalarını sürdürmektedir. Yani ABD teröre açıkça destek vermektedir! Avrupa’nın ABD’den pek farkı olduğu söylenemez.&#160;Terör örgütü PKK’ya en büyük desteği Avrupa ülkeleri vermekte,&#160;teröristlere kucak açıp onlara mali ve siyasi destek sağlamaktadır. İnterpol kayıtlarında aranan binlerce teröristi Avrupa açıktan koruyup kollamaktadır. Suçluların iadesi anlaşmasına ve binlerce delil gösterilmesine rağmen Avrupa teröristleri ne iade ediyor ne de yargılıyor. Tam tersine koruyor, kolluyor, besliyor ve bölgeye gidip terör eylemleri yapmasına yardımcı oluyor. HDP’nin tutuklu eski eş başkanı&#160;Demirtaş&#160;da terör eylemlerini destekliyor,&#160;‘PKK olmasaydı Kürtler olmazdı’&#160;kabilinden sözlerle terörü aklıyor, terörist başının heykelini dikme vadinde bulunuyor,&#160;arkasını terör örgütüne dayadığını&#160;açıkça söylüyor, militanlarını isyana teşvik ediyor, 53 masum insanın linç edilmesine sebep oluyor. Doğal olarak da hakkında davalar açılıp tutuklanıyor; delillerin çokluğundan sebep inceleme uzuyor; mahkeme kararı gecikiyor; dava vekilleri iç hukuk yollarını tüketmeden AİHM’e müracaat ediyor;&#160;AİHM de ihlal kararı&#160;veriyor. Tabiatıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>ASALA</strong>’nın nöbeti devrettiği 1984 yılından beri Türkiye&nbsp;<strong>PKK terör örgütü</strong>&nbsp;ile mücadele ediyor.</p>



<p>Terör örgütleri sıradan şiddet örgütlerinden öte siyasi hedefleri olan yapılanmalardır.&nbsp;<strong>PKK,</strong>&nbsp;bölgedeki 4 ülkeden toprak koparıp bir devlet kurma planının en önemli parçasıdır. Binlerce insanın ölümüne sebep olmuş bir&nbsp;<strong>terör örgütüdür.</strong></p>



<p><strong>Türkiye&nbsp;</strong>yaptığı üç askeri operasyonla Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen ikinc<strong>i İsrail senaryosunu boşa çıkarmıştır.</strong></p>



<p>Buna rağmen ABD, FETÖ’Yü koruyup kollaması yetmiyormuş gibi PKK’nın Suriye koluna&nbsp;<strong>Suriye Demokratik Güçleri</strong>(SDG) adını vererek meşruiyet kazandırma çabalarını sürdürmektedir.</p>



<p><strong>Yani ABD teröre açıkça destek vermektedir!</strong></p>



<p>Avrupa’nın ABD’den pek farkı olduğu söylenemez.&nbsp;<strong>Terör örgütü PKK’ya en büyük desteği Avrupa ülkeleri vermekte,</strong>&nbsp;teröristlere kucak açıp onlara mali ve siyasi destek sağlamaktadır.</p>



<p>İnterpol kayıtlarında aranan binlerce teröristi Avrupa açıktan koruyup kollamaktadır.</p>



<p>Suçluların iadesi anlaşmasına ve binlerce delil gösterilmesine rağmen Avrupa teröristleri ne iade ediyor ne de yargılıyor. Tam tersine koruyor, kolluyor, besliyor ve bölgeye gidip terör eylemleri yapmasına yardımcı oluyor.</p>



<p>HDP’nin tutuklu eski eş başkanı&nbsp;<strong>Demirtaş&nbsp;</strong>da terör eylemlerini destekliyor,&nbsp;<strong>‘PKK olmasaydı Kürtler olmazdı’&nbsp;</strong>kabilinden sözlerle terörü aklıyor, terörist başının heykelini dikme vadinde bulunuyor,&nbsp;<strong>arkasını terör örgütüne dayadığını</strong>&nbsp;açıkça söylüyor, militanlarını isyana teşvik ediyor, 53 masum insanın linç edilmesine sebep oluyor.</p>



<p>Doğal olarak da hakkında davalar açılıp tutuklanıyor; delillerin çokluğundan sebep inceleme uzuyor; mahkeme kararı gecikiyor; dava vekilleri iç hukuk yollarını tüketmeden AİHM’e müracaat ediyor;&nbsp;<strong>AİHM de ihlal kararı</strong>&nbsp;veriyor.</p>



<p>Tabiatıyla terörle mücadele eden&nbsp;<strong>yürütme</strong>, bu kararın siyasi olduğunu Türkiye’nin terörle mücadelesini olumsuz etkileyeceğini söyleyerek&nbsp;<strong>itiraz ediyor</strong>.</p>



<p>Bence de&nbsp;<strong>bu kararın uygulanması emperyalizmin üzerimize saldığı terörle mücadeleyi olumsuz etkileyecek teröristlere ve siyasi destekçilerine cesaret verecektir.</strong></p>



<p>Bu karar Avrupa’nın teröre verdiği desteğin hukuk düzeyinde somutlaşmış halidir. Onun için&nbsp;<strong>AİHM kararı eşittir teröre destek</strong>&nbsp;diyorum.</p>



<p>Bu karara sadece hükümet değil, bu ülkede teröre karşı duran herkesin, her kurumun, her kuruluşun ve her oluşumun itiraz etmesi gerekir.</p>



<p>Ama birçok meselede olduğu gibi bu konuda da&nbsp;<strong>CHP&nbsp;</strong>bizi şaşırtmadı. Terörü destekleyen Avrupa adına&nbsp;<strong>kendi ülkesini tehdit etmeyi yeğledi.</strong></p>



<p>Tıpkı Türkiye’nin S-400 alımına ABD ile birlikte&nbsp;<strong>‘S-400’den vazgeçmeliyiz</strong>.’ dediği gibi; tıpkı Arap Birliği’nin ağzıyla,&nbsp;<strong>‘Türkiye’nin Suriye’deki varlığı meşru değildir.</strong>’dediği gibi; tıpkı Yunanistan ağzıyla ‘<strong>Türkiye Doğu Akdeniz’i geriyor.’</strong>&nbsp;dediği gibi; tıpkı Fransa ağzıyla&nbsp;<strong>‘Türkiye Libya’da çizgiyi aştı.</strong>’ dediği gibi; tıpkı FETÖ ağzıyla&nbsp;<strong>‘Türkiye IŞID’e silah gönderiyor’ dediği</strong>&nbsp;gibi; tıpkı Ermenistan ağzıyla<strong>&nbsp;‘Türkiye Karabağ’a cihatçı gönderiyor’ dediği</strong>&nbsp;gibi AİHM kararında da Türkiye’nin yanında değil karşısında durarak ve kendi ülkesini açıkça tehdit ederek teröre destek mahiyetindeki kararı savundu.</p>



<p>27 Aralık 2020’ de Prof. Dr.&nbsp;<strong>Kemal Üçüncü’nün</strong>&nbsp;Oda TV ‘de yazdığı gibi, bu politikasıyla&nbsp;<strong>CHP emperyalizme hizmet etmektedir.</strong></p>



<p>İğneyi kendimize batıracak olursak, Türkiye gerek imzaladığı sözleşmeler gerekse anayasanın 90. Maddesi mucibince AİHM kararlarını iç hukukun üstünde tuttuğunu kabul etmiştir.</p>



<p>Teröre vereceği desteği bir kenara bırakarak konuya bakacak olursak AİHM kararını Türkiye’nin uygulaması gerekir.</p>



<p>Doğru, doğru ama&nbsp;<strong>teröre destek sonucu çıkacak bir karara Türkiye’nin itiraz etmesi ve direnmesi de o kadar doğru ve gereklidir.</strong></p>



<p>Uzmanların açıklamasından anlıyoruz ki bu kararın uygulanmaması CHP’nin iddia ettiği gibi Türkiye’yi mahvetmeyecektir. Uygulanmaması halinde Türkiye’nin başına silah dayatılmayacaktır. İspanya ve Yunanistan’ın da benzer kararları uygulamadığı bilinmektedir. En fazla&nbsp;<strong>Avrupa Bakanlar Konseyi</strong>&nbsp;toplanacak ve kararın uygulanıp uygulanmayacağını sorgulayacaktır.</p>



<p>Türk yargısı da o zamana kadar gereken adımları atacak/atmalı ve AİHM kararını anlamsız kılacak hükmü verecektir/vermelidir.</p>



<p>Cumhurbaşkanının Avrupa ile ilişkileri geliştirme mesajı; 2021 yılının hukuk reformu yılı olacağını ilan etmesi, Türkiye’yi haksız konuma düşürecek bir uygulamaya izin verilmeyeceğinin işaretidir.</p>



<p>Evet uzun tutukluluk yargımızın en önemli sorunlarından biridir.</p>



<p>Ama terör de ülkenin güvenliğini tehdit eden en önemli sorunların başında gelmektedir.</p>



<p>Ve teröre destek verecek her adıma Türkiye bir şekilde engel olmak zorundadır.</p>



<p>Hülasa, AİHM kararı da terörle mücadeleyi olumsuz etkileyecek bir karardır ve dahi teröre destekle eş anlamlıdır! Türkiye itirazında yerden göğe kadar haklıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/uzun-tutukluluk-sureci-hukuka-zarar-veriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Niye El Keser?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-niye-el-keser/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-niye-el-keser/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 07:57:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16447</guid>

					<description><![CDATA[Mal mı kıymetli yoksa insan canı ve insan organı mı kıymetli? 1- Bir insanın çeyrek dinar (1.05 gram altın/450-500 Türk Lirası kadar) çalması nedeniyle hayati sayılacak bir organının ondan koparılmasının sebebi nedir? 2- Öncelikle İslam herkesin elini kolunu kesmiyor. Kimsenin elini kolunu kesmeye de meraklı değildir. İnsanın canı, malından da dünyadan da daha değerlidir. 3- Yankesicilik de bir tür hırsızlık olsa da el kesme cezasını gerektiren bir suç değildir. Bunun cezası başkadır. Dolandırıcılık, gasp, hileli satış gibi haram olan şeyler de hırsızlık grubuna girer ama el kesme cezasını gerektirmiyor. 4- Bir kişi kapısı, penceresi kapalı bir eve girse ve o evden 750 lira çalsa, eli kesilir. Ama tırnakçılık, gasp, dolandırıcılık, hileli satış gibi bir yolla 10 bin lira parayı zimmetine geçirse eli kesilmez. 5- Yani hırsızın (şer&#8217;î anlamda el kesilmesi cezasını hak eden kişi) elinin kesilme nedeni paranın az veya çok olması değildir. Ya da şöyle diyelim. Para çaldığı için eli kesilmiyor. Eğer mesele para olsaydı, ticarette bir malı fahiş fiyata satanın, hileli mal satanın, üç kağıtçılık yapanın da eli kesilirdi. Ama bunların cezası yaptıkları suçun durumuma göre tazir cezasıdır. Yani el kesme cesazı dışında kalan hapis, sürgün, malına el koyma, para cezası gibi cezalardır. 6- Peki, hırsızın eli niye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mal mı kıymetli yoksa insan canı ve insan organı mı kıymetli?</p>



<p>1- Bir insanın çeyrek dinar (1.05 gram altın/450-500 Türk Lirası kadar) çalması nedeniyle hayati sayılacak bir organının ondan koparılmasının sebebi nedir?</p>



<p>2- Öncelikle İslam herkesin elini kolunu kesmiyor. Kimsenin elini kolunu kesmeye de meraklı değildir. İnsanın canı, malından da dünyadan da daha değerlidir.</p>



<p>3- Yankesicilik de bir tür hırsızlık olsa da el kesme cezasını gerektiren bir suç değildir. Bunun cezası başkadır. Dolandırıcılık, gasp, hileli satış gibi haram olan şeyler de hırsızlık grubuna girer ama el kesme cezasını gerektirmiyor.</p>



<p>4- Bir kişi kapısı, penceresi kapalı bir eve girse ve o evden 750 lira çalsa, eli kesilir. Ama tırnakçılık, gasp, dolandırıcılık, hileli satış gibi bir yolla 10 bin lira parayı zimmetine geçirse eli kesilmez.</p>



<p>5- Yani hırsızın (şer&#8217;î anlamda el kesilmesi cezasını hak eden kişi) elinin kesilme nedeni paranın az veya çok olması değildir. Ya da şöyle diyelim. Para çaldığı için eli kesilmiyor. Eğer mesele para olsaydı, ticarette bir malı fahiş fiyata satanın, hileli mal satanın, üç kağıtçılık yapanın da eli kesilirdi. Ama bunların cezası yaptıkları suçun durumuma göre tazir cezasıdır. Yani el kesme cesazı dışında kalan hapis, sürgün, malına el koyma, para cezası gibi cezalardır.</p>



<p>6- Peki, hırsızın eli niye kesilir? Hırsızın eli, hırsızlık yaptığı için değil, evlerin mahremiyetini ihlal ettiği için kesilir. Konut dokunulmazlığını ihlal ettiği için kesilir. İnsanların güvenli ortamını, huzur ve rahatını bozduğu için kesilir. Toplumda korku ve panik havası oluşturduğu için kesilir. İnsanlara, ben sizi evinizde dahi rahat bırakmayacağım dediği için kesilir. İnsanların güvenli bir şekilde uyumasına engel olduğu için kesilir.</p>



<p>7- Tüm bu ihlaller onun çaldığı 500 liradan daha büyük zararlardır. Bir toplum evinde de rahat edemeyecekse, evinde de güven bulamayacaksa, evinde de emin olmayacaksa nerede bunu bulacaktır? Toplumun huzur ve güvenini şehirde bozan kişinin sağ elinin bilek kısmı kesilir. Şehir dışında bunu yaptığı zaman ise işlediği suça ve suça olan iştirakine göre eli ve ayağı çapraz bir şekilde kesilir vb.</p>



<p>8- Şehirde üç beş hırsız yüzünden yüz binlerce insan evlerini demir kilitlerle zindana çeviriyor. Güvenlik kameraları almak zorunda kalıyor. Güvenlikçi tutmak zorunda kalıyor. Evinde telefonunu, televizyon, bilgisayar, para ve ziynet eşyasını koruyamıyor. Bir hırsız, içinde binlerce tavuğun olduğu bir kümese dadanmış bir tilki gibidir. Tilki belki hepsini yiyemez ama hiçbirine tat da vermez.</p>



<p>9- Misafir, ev sahibinin evinden çalarsa onun eli kesilmez. Zira ev sahibinin güvenini alarak eve girmiştir. Yakın akrabaların birbirlerinin evinde otururken çaldıkları şeyler yüzünden el kesilmez. Bir baba, oğlunun, damadının, kızının evinden çaldı diye eli kesilmez. Karı kocanın birbirinden çaldığı mal yüzünden elleri kesilmez. Evde ya da dükkanda değil de evin önünde ya da dükkanın önünden çalınan şeylerden dolayı el kesilmez. Tüm bunların cezası el kesme değil, hakimin vereceği başka cezalardır. Bunlar da hırsızlık çatısı altına girse de haram olsa da şer&#8217;î anlamda el kesilmesini gerektiren bir hüküm içermez.</p>



<p>10- İslam, toplumun can, mal, güven, huzur, asayiş, emniyet ve saadetini bozan kişiye ibretlik ceza verir. Öyle ki, bir kişinin elini keser ama on binlerce kişinin de bu yola teşebbüs etmesinin yolunu keser.</p>



<p>11- Her gün haberlerde görüyorsunuz. Hırsızlık, gasp, yankesicilikten 35 sabıkası olduğu halde yeniden yakalanan kişileri. Bir insan 35 defa uslanmamışsa ne zaman uslanacak? Hem de bu türden on binlerce hırsız var.</p>



<p>12- İslam&#8217;ın hukuk felsefesi budur. İslam’dan korkmayın. Biz Müslümanlara bakıp İslam&#8217;dan kaçmayın. İslam hukuku, insanın saadeti içindir. Bir daha söyleyeyim. İslam hukuku Müslümanın saadeti için değil, insanın saadeti içindir. Bu hukuk sadece Müslümanlar için değil herkes içindir. Zira gayrimüslimin evinden hırsızlık yapan Müslümanın elini, İslam keser.<br>Kim kimin huzurunu bozdu?<br>Müslüman, gayrimüslimin huzurunu bozdu.<br>Kimin eli kesildi?<br>Müslümanın.<br>Kimin evinden çaldı?<br>Gayrimüslimin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-niye-el-keser/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da Hukuk Anlayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuranda-hukuk-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuranda-hukuk-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2020 08:43:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16393</guid>

					<description><![CDATA[Kur&#8217;an&#8217;ın müthiş bir hukuk anlayışı vardır.Bu düzen, Kur&#8217;an&#8217;ın bir insan işi olmadığını göstermektedir. Boşanma ile ilgili ayetlerin ortasında &#8220;Namazlara devam edin, özellikle de orta vakitteki namaza dikkat edin!&#8221; diye bir ara cümle/ayet vardır. (Bakara 238)Boşanma ayetlerinin ortasında namaz ayetinin ne işi var?Faiz ayetleri anlatılırken, faiz yiyenlerin şeytan tarafından çarpıldığı, faizin bereketsiz olduğu anlatılırken hemen sonraki ayet ise &#8221; iman edenler, salih amel işleyenler, namaz kılanlar, zekat verenler üzülmeyecektir&#8221; diye bir ayet gelir ve hemen sonra faizle ilgili diğer hükümler anlatılır. (Bakara 277)Faiz konusunun tam ortasında namaz, zekat, salih amel, iman ayetlerinin ne işi var?Eşkıyalık yapan, yol kesenlere verilecek ceza ile hırsızlık yapanlara verilecek ceza ayetleri anlatılırken tam ortada &#8220;ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun, Allah&#8217;a yakınlaştıracak amelleri arayın ve o cihat edin!&#8221; ayeti yer alır. (Maide 35)Eşkıyalık, yol kesme ve hırsızlık yapana verilecek cezaların ortasında bu tavsiyelerin ne işi var?Savaş ve savaş hukuku anlatılırken akabinde hemen İnfak ayetleri gelir. (Bakara 195)İçki ve kumar hakkında ayet anlatılırken aynı ayetin devamı ise &#8220;sana neyi İnfak edeceğiz?&#8221; diye soru sordular. (Bakara 219) Aynı ayette içki, kumar ve İnfak olayı nasıl olur?Fuhuş yapanlara verilecek ceza anlatılırken tevbe etmeye teşvik edilir. (Nisa 17)Nur Sûresinde zina, zina iftirası, lian, asılsız haberleri yayma gibi ayetlerin hemen akabinde tevbe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın müthiş bir hukuk anlayışı vardır.<br>Bu düzen, Kur&#8217;an&#8217;ın bir insan işi olmadığını göstermektedir.</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Boşanma ile ilgili ayetlerin ortasında &#8220;Namazlara devam edin, özellikle de orta vakitteki namaza dikkat edin!&#8221; diye bir ara cümle/ayet vardır. (Bakara 238)<br>Boşanma ayetlerinin ortasında namaz ayetinin ne işi var?</li><li>Faiz ayetleri anlatılırken, faiz yiyenlerin şeytan tarafından çarpıldığı, faizin bereketsiz olduğu anlatılırken hemen sonraki ayet ise &#8221; iman edenler, salih amel işleyenler, namaz kılanlar, zekat verenler üzülmeyecektir&#8221; diye bir ayet gelir ve hemen sonra faizle ilgili diğer hükümler anlatılır. (Bakara 277)<br>Faiz konusunun tam ortasında namaz, zekat, salih amel, iman ayetlerinin ne işi var?</li><li>Eşkıyalık yapan, yol kesenlere verilecek ceza ile hırsızlık yapanlara verilecek ceza ayetleri anlatılırken tam ortada &#8220;ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun, Allah&#8217;a yakınlaştıracak amelleri arayın ve o cihat edin!&#8221; ayeti yer alır. (Maide 35)<br>Eşkıyalık, yol kesme ve hırsızlık yapana verilecek cezaların ortasında bu tavsiyelerin ne işi var?</li><li>Savaş ve savaş hukuku anlatılırken akabinde hemen İnfak ayetleri gelir. (Bakara 195)</li><li>İçki ve kumar hakkında ayet anlatılırken aynı ayetin devamı ise &#8220;sana neyi İnfak edeceğiz?&#8221; diye soru sordular. (Bakara 219) Aynı ayette içki, kumar ve İnfak olayı nasıl olur?</li><li>Fuhuş yapanlara verilecek ceza anlatılırken tevbe etmeye teşvik edilir. (Nisa 17)</li><li>Nur Sûresinde zina, zina iftirası, lian, asılsız haberleri yayma gibi ayetlerin hemen akabinde tevbe ve Allah&#8217;ın rahmetinden bahsedilir. (Nur 5, 20)</li></ol>



<p>Tüm bu ayetler gösteriyor ki, Kur&#8217;an&#8217;ın bu düzeni hiçbir hukuk sistemine uymaz. Dünyadaki bütün beşeri kanunlar ayrı ayrı kitapçıklarda yer alır ve kanun maddeleri arasında tavsiye ve ahlaki uyarılar asla yer almaz. Örneğin hırsızlık ceza kanunu anlatılırken &#8220;sayın vatandaşlar trafik cezalarınızı ödeyin, akıllı olun, devletin adaletinden ümit kesmeyin vb.&#8221; söylemler yer almaz.</p>



<p>Suç ve cezalar anlatılırken tavsiyeler yapan tek kitap Kur&#8217;andır.</p>



<p>Belki Kur&#8217;an&#8217;ın bu şekildeki anlatımının bir hikmeti de şu olabilir.</p>



<p>Ey boşanmak isteyen karı kocalar, karar davası tam açıklanmadan önce gidin bir namaz molası verin. Rabbinizle başbaşa kalın ve eşinizle boşanırken rabbinizi unutmayın…. Birbiriniz üzerinde hakkınız olduğunu hatırlayın. Birbirinize zulmetmeyin. Hakim sadece verdiğiniz ifadeye bakar. Ama Allah, kalbinizde geçenleri de bilir.</p>



<p>Ey faiz yiyenler, eğer sizler iman eden, salih amel işleyen, namaz kılan ve zekât veren kimselerseniz bu işi bırakın. Namazla faiz birlikte olmaz. Faizle zekât birlikte olmaz. İmanın olduğu yerde faiz olmaz, demek istiyor.</p>



<p>Ey hırsızlık ve eşkıyalık yapanlar, bırakın bu işleri. Bu işler sizi rabbinizden uzaklaştırıyor. Sizler, rabbinize yakınlaştıracak ameller arayın. İnsanların mal ve can güvenliğini tehdit edenler, Allah&#8217;tan uzaklaşır. Sizler vesileler arayın. Rabbinize yaklaştıracak vesileler, bahaneler arayın.</p>



<p>Diğer yerlerdeki ayetler de böyledir.</p>



<p>Rabbimiz, en iğrenç amelleri işleyenleri bile anlatırken rahmetten, merhametten, tevbeden, infaktan, hayır işlerinden söz ediyor. Bu da Rabbimizin ne kadar yüce olduğunu gösteriyor. Ayrıca Kur&#8217;an bir insanın yazdığı bir kitap olsaydı o, böyle yapmazdı. Ceza ayetlerini bir yere, namaz ayetlerini başka yere alırdı. O zaman da kanun kitapları gibi soğuk bir yüzü olurdu.<br></p>



<p>Halbuki Kur&#8217;an&#8217;da aynı sayfada faiz, namaz, tevbe, borç verme, salih amel, zekat, infak gibi onlarca ayrı konu var.</p>



<p>Rabbimizin şanı yüce ama biz onun kadrini bilemedik.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuranda-hukuk-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak ve Hukuk Normlarına Bağlı Bir Toplum: Mümkün Mü ve Nasıl?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halit ÇALIŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 03:44:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16322</guid>

					<description><![CDATA[Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir. Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir? Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır: Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek. Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir. Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir.</p>



<p>Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir?</p>



<p>Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek.</li></ol>



<p>Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir.</p>



<ol class="wp-block-list" start="2"><li>Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.</li><li>Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve değişikliğine gidilmez.</li></ol>



<p>Erdemli bir toplumsal yapılanma için bunlardan hiçbirisi tek başına yeterli değildir. Sözgelimi her hal ve şartta erdem insanı olma ve hukukun dışına çıkmamanın, dış yönlendirmeler, müdahaleler ve kısıtlamalar yerine doğrudan içten gelen bir benimsemeye ve motivasyona dayanması elbette fevkalade önemlidir. Esasen burada, karşılaşılması muhtemel olumsuz durum ve yaptırımlardan ziyade, sırf doğru ve gerekli olduğu için normlara bağlılık söz konusudur ki, bu insanlık bakımından oldukça ileri/üstün bir seviyeyi ifade eder. Ne var ki, bütün bireylerden ve her zaman bu şekilde davranmasını beklemek gerçekçi değildir, dış denetim de zorunludur.</p>



<p>Medine-i fazıla ve medeniyet iddiası noktasında, toplumun ruh köklerine sinmiş, adeta manevi şahsiyetini şekillendiren ve bu sebeple sıkı bağlılık gösterdiği değerlerinin bulunması ve buna aykırı tutumları tepkiyle karşılaması hem gereklidir, hem de önemli bir kazanımdır. Meşru mazeretleri bulunmamasına rağmen zor zamanda Müslümanlarla birlikte hareket etmemeleri sebebiyle üç sahabiye uygulanan boykot, bu açıdan çok önemlidir. Bu mahiyette başka örnekler de vardır.</p>



<p>Toplumların tarihi süreçleri ve günümüz gerçekliği, çok yönlü iç ve dış faktörü bağlı olarak toplumun her zaman, yerleşik normlarına aykırı tutum sahiplerini dışlama yoluna gitmediğini, çizgi dışı tavır ve tasarrufların normal hatta bazen olumlu karşılık bulabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ahlak ve hukuk normlarına bağlı sosyal düzen konusunda, toplumsal dışlanma da tek başına yeterli olmamaktadır.</p>



<p>İmtiyazlara yer vermeyen ve tavizsiz uygulanan, sosyal bünyeye uygun hukuk mevzuatı, toplumun maddi imarı yanında, asgari düzeyde de olsa ahlak değerlerine bağlılığı temin noktasında da çok etkindir. Burada başgösterebilecek en büyük zaaf/olumsuzluk, kurala bağlılığın, hukuki-cezai yaptırıma maruz kalma endişesinden kaynaklanmasıdır. Buna bağlı olarak kişiler, hukuki denetimin olmadığı ortamlarda (ev içi, yurt dışı gibi) ahlak ve hukuk normlarını ihlal etmekte bir sorun görmeyeceklerdir.</p>



<p>Bu noktada, kişilerin çıkarlarının devletin çıkarlarıyla özdeş olduğu, dolayısıyla devletin güçlü olması için yasal mevzuata sıkı bağlılık gösterilmesinin gerekliliği eğitimle sağlanabilir. Nitekim batılılar bu anlamda eğitimlidirler. Ancak bu aynı zamanda ahlaklı olduklarını göstermez. Eğitimli olmak ile ahlaklı olmak arasında gereklilik ilişkisi yoktur. Dolayısıyla gönülden bir benimsemeyle sırf doğru ve gerekli olduğu için norma bağlılık gösterme sağlanamadığı sürece, zahirde kanunlara bağlılık bir noktaya kadar işlevsel olabilecektir.</p>



<p>Şu halde ahlak ve hukuk normlarına bağlı erdemli bir toplum için, bu üç yolun, bir sacayağı oluşturacak şekilde birlikteliği gerekmektedir. Birisinin eksikliği, telafisi mümkün olmayan boşluklara ve aksaklıklara sebep olmaktadır.</p>



<p>Bu oldukça zor ve esaslı meselede, başta ülkemiz olmak üzere Müslüman coğrafya acaba nasıl bir tablo sunmaktadır? İdeale ne ölçüde yakınız?</p>



<p>Temel ve bir o kadar da zor bir mesele olduğunu söyledik. Ümitvar olmalıyız; yoldayız ve iyi olacağız inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reformlara Yeni Start</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/reformlara-yeni-start/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/reformlara-yeni-start/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Nov 2020 10:43:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Reform]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16282</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanının yargı, demokrasi ve ekonomide reformdan bahsetmesi, adalet bakanının,&#160;“Yeter ki adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun”&#160;ifadesi, muhalif çevrelerde ‘sanki 18 yıldır iktidarla değillermiş’&#160;gibisinden bir eleştiriye sebep oldu. 18 yıldır hükümetin her üç alanda da reform niteliğinde adımlar attığını görmezden gelen muhaliflerin bu yaklaşımı siyasi muhalefetin kalitesini ve çapını açığa vurması bakımından bence önemli bir gösterge. Her ne kadar partiden ayrılanlar kerameti kendilerinde görüyor olsalar da hükümetin ilk on yılında&#160;ekonomideki başarılarını&#160;kabul etmeyen yoktu.&#160;Mali disipline&#160;övgüler diziyorlardı. Demokrasi ve hukuk&#160;alanında 2003’ten bu yana devrim niteliğinde adımlar atıldığı da süreci takip edenler için gizli kapaklı bir dönem değildir. Bölge mahkemelerinin kurulması, askeri yargının kapatılması, Anayasa mahkemesine&#160;bireysel müracaat&#160;ve&#160;anadilde savunma&#160;haklarının tanınması bu hükümetin gerçekleştirdiği reformlarından birkaçıdır.&#160;Kadınlara pozitif ayrımcılık da&#160;yine geçen 18 yıl içinde tanınmıştır.&#160;Başörtüsü yasağının kaldırılması,&#160;katsayı adaletsizliğine son verilmesi, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması da yine AK Parti hükümetlerinin reformlarındandır. Cumhurbaşkanının yeniden reformdan söz etmesini yadırgayanlara hatırlatmakta fayda vardır ki bu&#160;reform hareketi yeni başlamamıştır. İktidar olduğu günden buyana devam eden bir süreçtir. Bugün yeniden reformdan söz ediliyorsa&#160;yaşanan olağanüstü sürecin kapanması&#160;ve yeni bir dönemin başlaması sebebiyledir. Olağanüstü süreç&#160;17-25 Aralık&#160;yargı darbesi teşebbüsüyle başlamıştır. AK Parti&#160;hükümetlerinin ülke ve millet çıkarını önceleyen icraatları, bölge üzerinde nüfuzunu kaybeden emperyalist güçleri rahatsız etmiştir. Devletin kılcal damarlarına sızmış olan ihanet şebekesi&#160;17-25 Aralık’ta&#160;hükümeti devirmeyi hedefleyen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhurbaşkanının yargı, demokrasi ve ekonomide reformdan bahsetmesi, adalet bakanının,&nbsp;<strong>“Yeter ki adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun”</strong>&nbsp;ifadesi, muhalif çevrelerde ‘<strong>sanki 18 yıldır iktidarla değillermiş’&nbsp;</strong>gibisinden bir eleştiriye sebep oldu.</p>



<p>18 yıldır hükümetin her üç alanda da reform niteliğinde adımlar attığını görmezden gelen muhaliflerin bu yaklaşımı siyasi muhalefetin kalitesini ve çapını açığa vurması bakımından bence önemli bir gösterge.</p>



<p>Her ne kadar partiden ayrılanlar kerameti kendilerinde görüyor olsalar da hükümetin ilk on yılında&nbsp;<strong>ekonomideki başarılarını</strong>&nbsp;kabul etmeyen yoktu.&nbsp;<strong>Mali disipline</strong>&nbsp;övgüler diziyorlardı.</p>



<p><strong>Demokrasi ve hukuk</strong>&nbsp;alanında 2003’ten bu yana devrim niteliğinde adımlar atıldığı da süreci takip edenler için gizli kapaklı bir dönem değildir.</p>



<p><strong>Bölge mahkemelerinin kurulması</strong>, askeri yargının kapatılması, Anayasa mahkemesine&nbsp;<strong>bireysel müracaat</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>anadilde savunma</strong>&nbsp;haklarının tanınması bu hükümetin gerçekleştirdiği reformlarından birkaçıdır.&nbsp;<strong>Kadınlara pozitif ayrımcılık da</strong>&nbsp;yine geçen 18 yıl içinde tanınmıştır.&nbsp;<strong>Başörtüsü yasağının kaldırılması,</strong>&nbsp;katsayı adaletsizliğine son verilmesi, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması da yine AK Parti hükümetlerinin reformlarındandır.</p>



<p>Cumhurbaşkanının yeniden reformdan söz etmesini yadırgayanlara hatırlatmakta fayda vardır ki bu&nbsp;<strong>reform hareketi yeni başlamamıştır</strong>. İktidar olduğu günden buyana devam eden bir süreçtir.</p>



<p>Bugün yeniden reformdan söz ediliyorsa&nbsp;<strong>yaşanan olağanüstü sürecin kapanması</strong>&nbsp;ve yeni bir dönemin başlaması sebebiyledir.</p>



<p>Olağanüstü süreç&nbsp;<strong>17-25 Aralık</strong>&nbsp;yargı darbesi teşebbüsüyle başlamıştır.</p>



<p><strong>AK Parti</strong>&nbsp;hükümetlerinin ülke ve millet çıkarını önceleyen icraatları, bölge üzerinde nüfuzunu kaybeden emperyalist güçleri rahatsız etmiştir.</p>



<p>Devletin kılcal damarlarına sızmış olan ihanet şebekesi&nbsp;<strong>17-25 Aralık’ta</strong>&nbsp;hükümeti devirmeyi hedefleyen bir&nbsp;<strong>yargı darbesine teşebbüs</strong>&nbsp;etmiştir. Hükümet daha sonra FETÖ adını verdiği bu terör örgütüyle mücadele etmeye başlamıştır. Bu mücadele devam ederken ipi emperyalist güçlerin elinde bulunan&nbsp;<strong>PKK terör örgütü kimi yerleşim merkezlerinde hendekler</strong>&nbsp;kazarak özerklik ilan edip güneydoğuda&nbsp;<strong>silahlı bir kalkışma</strong>&nbsp;başlatmıştır.</p>



<p>Hükümet bunlara karşı yürüttüğü etkili mücadelede başarılı olunca bu kez emperyalizm 15 Temmuz ‘da&nbsp;<strong>doğrudan silahlı bir darbe girişimiyle</strong>&nbsp;karşımıza çıkmıştır. Devletimiz bu süreçte güneyimizdeki emperyalist kuşatmayı üç askeri hareket ile başarısızlığa uğratmıştır.</p>



<p>Bir taraftan içerdeki mücadele bir taraftan Suriye Libya Azerbaycan üçgeninde oynanan oyunları bozmak için yürütülen çabalar, Doğu Akdeniz Ege ve Kıbrıs konularında gelinen nokta büyük ölçüde olağanüstü süreci geride bıraktığımızı göstermektedir.</p>



<p>Bu süreçte hem ekonomi hem hukuk alanında kimi sıkıntıların yaşanmadığını söylemek gerçeği görememek demektir. Ekonomi de insan hakları da olumsuz etkilenmiştir.</p>



<p>Olağanüstü süreçte olağan dışı şartlar kimi tedbirleri beraberinde getirdiği için kimi mağduriyetlerin yaşandığı da bir gerçektir. Devlet içerden ve dışardan gelen tehditlere karşı olağanüstü bir süreç geçirmiştir.</p>



<p>Benim anladığım şu ki, geldiğimiz noktada terör örgütleri&nbsp;<strong>FETÖ ve PKK&nbsp;</strong>tamamen bitirilmemiş olsalar da artık&nbsp;<strong>etkisiz hale</strong>&nbsp;getirilmişlerdir. Devletimiz takip ettiği dış politika ile tam bağımsız bir ülke olduğunu cümle aleme kabul ettirmiştir. Batı (ABD dâhil) artık&nbsp;<strong>Türkiye’nin küresel bir aktör</strong>&nbsp;olduğunu itiraf etmiş ve Türkiye’ye karşı düşmanca tavrını gizlemez hale gelmiştir.</p>



<p>Yeni&nbsp;<strong>seçilen ABD başkanının</strong>&nbsp;cumhurbaşkanımız hakkındaki ifadeleri malum; iki ay sonra süreci dolacak olan Dışişleri Bakanı&nbsp;<strong>Pompeo</strong>’nun Fransa cumhurbaşkanına, “Türkiye’nin son zamanlarda attığı adımların son derece saldırgan olduğu konusunda mutabıkız” açıklaması, “Avrupa ve ABD, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Doğu Akdeniz ve Azerbaycan’ı destekleme türünden politikalarının halkının çıkarına olmadığı konusunda ikna etmeli” ve “Türkiye’nin giderek artan askeri kabiliyetleri endişe kaynağı” sözleri Türkiye’nin artık batı boyunduruğundan kurtulduğunun açık işaretleridir.</p>



<p>Bütün bunlar ve sayamadığımız diğer olgular emperyalizmin üzenimizdeki oyunlarının bozulduğunu göstermektedir.</p>



<p>Artık Türkiye hem ekonomide hem hukukta yeni adımlar atarak normale dönebilecek zemini yakalamıştır.</p>



<p>Onun için 18 yıldır devam eden reformlara yeni start verilme zamanıdır.</p>



<p>Tabii ki reformların en önemli ayağı hukuk reformudur. Hukuk güvencesi ya da hukukun üstünlüğünün olmadığı bir ortamda ekonominin de özgürlüklerin de insan haklarının da gelişmesinden söz edilemez.</p>



<p>Bu bağlamda adalet bakanının&nbsp;<strong>“Yeter ki adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun”</strong>&nbsp;ifadesi elbette ki alkışlanacak bir yaklaşımdır. Ancak bakanın adalete yeni vurgu yaptığı algısı doğru değildir. Benzer çıkışları geçmiş yıllarda da tekrarlamış tekrarlamakla kalmamış yargı paketlerinin hayata geçmesinde büyük çabalar sergilemiştir. Birinci yargı paketi olağanüstü süreçte gerçekleşmiştir.</p>



<p>Evet bugün Türkiye artık ayak bağlarından önemli ölçüde kurtulduğu için yeni bir dönem başlatmıştır.</p>



<p>Hükümet bugüne kadar sorunların kaynaklarını kurutmuş bugün de soruna çözüm üretecek adımları atmaya karar vermiştir.</p>



<p><strong>Başkan Erdoğan</strong>, “Ekonomide ve demokraside ülkemizi yeni bir yükseliş dönemine sokmakta kararlıyız. Yeni yargı paketleriyle ilgili hazırlıklar sürüyor. Bunları da en kısa sürede Meclis gündemine getireceğiz” diyerek kararlılığını evvelki gün tekrar ilan etmiştir.</p>



<p><strong>Muhalefet partileri</strong>&nbsp;seçmene umut olmak bir yana yaşadıkları&nbsp;<strong>siyasi krizi</strong>&nbsp;bile yönetmezken Başkan Erdoğan hem partisinin disiplinini sağlamış hem de ülke sorunlarının üstesinden gelecek adımları atarak siyasi tecrübesini bir kez daha konuşturmuştur.</p>



<p>Tekrar hatırlatıyorum 2023 seçimleri partiler arasında değil adaylar arasında yapılacaktır. Partilerin oy oranından ziyade çıkarılacak adayın kalibresi önemlidir. 4 değil 40 kuzu da bir araya gelse bir koç etmeyeceğinin farkına varılması gerekir!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/reformlara-yeni-start/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kıyaslama Yapın Diye Yazdım!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Sep 2020 08:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15830</guid>

					<description><![CDATA[İslâm’ın ilk muhatapları Allah’ı (cc) kabul etmeyen, risalet kurumu ve gaybla ilgili hiç malumatı olmayan ateist insanlar değildirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim de, onların Allah’ı (cc) bildiklerine şu ayet-i kerime ile açıklık getirilmiştir: “(Resulüm! Onlara) De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bana) o yeryüzü ve içinde (bulunan)lar kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O hâlde (ona itaati) düşünmüyor musunuz?’ (Yine sor:) ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’ de. (Hepsi) ‘Allah’dır’ diyecekler. ‘O hâlde (O’na) karşı gelmekten korkup da emrine uymaz mısınız?’ de. ‘Bi-liyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü (ve idaresi) elinde olan ve O (daima) koruyan, kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?’ diye sor. (Yine) ‘Allah’dır’ diyecekler. O hâlde nasıl büyülenmiş (gibi) yüz çeviriyorsunuz.’ de.”[1] Ayetten de anlaşıldığı gibi Mekkeli müşrikler, Allah’ın (cc) kâinatın sahibi, semavat ve arza hükmeden, evrenin işleyişiyle ilgili kuralları (sünnetullah) koyan aşkın bir varlık olduğunu biliyorlardı. “Allah’ın (cc) rızık verdiğine, varlığımızı devam ettirmemizde çok önemli yeri olan organlarımızın yaratıcısı olduğunu ve ölü tohumdan canlı varlıklar yarattığına” da inanıyorlardı.[2] “Yağmuru yağdıranın”[3]Allah olduğunu ve “tapınmış oldukları putların herhangi bir fayda veya zarar vermekten yoksunluklarını”[4]anlıyorlardı. Fakat bu bilgileri ve inanmaları yeterli değildir. Müşriklerin inançlarındaki yetersizliğe şu ayetler vurgu yapmaktadır: “Ey insanlar! İşte size bir temsil getirildi, şimdi onu iyi dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız; &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslâm’ın ilk muhatapları Allah’ı (cc) kabul etmeyen, risalet kurumu ve gaybla ilgili hiç malumatı olmayan ateist insanlar değildirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim de, onların Allah’ı (cc) bildiklerine şu ayet-i kerime ile açıklık getirilmiştir: “(Resulüm! Onlara) De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bana) o yeryüzü ve içinde (bulunan)lar kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O hâlde (ona itaati) düşünmüyor musunuz?’ (Yine sor:) ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’ de. (Hepsi) ‘Allah’dır’ diyecekler. ‘O hâlde (O’na) karşı gelmekten korkup da emrine uymaz mısınız?’ de. ‘Bi-liyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü (ve idaresi) elinde olan ve O (daima) koruyan, kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?’ diye sor. (Yine) ‘Allah’dır’ diyecekler. O hâlde nasıl büyülenmiş (gibi) yüz çeviriyorsunuz.’ de.”[1] Ayetten de anlaşıldığı gibi Mekkeli müşrikler, Allah’ın (cc) kâinatın sahibi, semavat ve arza hükmeden, evrenin işleyişiyle ilgili kuralları (sünnetullah) koyan aşkın bir varlık olduğunu biliyorlardı. “Allah’ın (cc) rızık verdiğine, varlığımızı devam ettirmemizde çok önemli yeri olan organlarımızın yaratıcısı olduğunu ve ölü tohumdan canlı varlıklar yarattığına” da inanıyorlardı.[2] “Yağmuru yağdıranın”[3]Allah olduğunu ve “tapınmış oldukları putların herhangi bir fayda veya zarar vermekten yoksunluklarını”[4]anlıyorlardı. Fakat bu bilgileri ve inanmaları yeterli değildir. Müşriklerin inançlarındaki yetersizliğe şu ayetler vurgu yapmaktadır: “Ey insanlar! İşte size bir temsil getirildi, şimdi onu iyi dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız; hepsi bir araya toplânsalar dahi asla bir sineği bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan kurtarmaya bile güçleri yetmez. İsteyen de aciz, (kendisinden) istenen de. Onlar Allah’ı gereği gibi (anlayıp) takdir edemediler. Doğrusu Allah çok kuvvetlidir, mutlak üstündür. Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. (Bununla birlikte) kesinlikle Allah (her şeyi) işitendir, görendir.”[5] Yüce Allah, bu ayetlerde yaratma konusuna açıklık getiriyor ve yaratmanın kendisinden başka varlıklar için imkânsızlığını beyan ediyor. Ayette tehaddî (meydan okuma) vardır. Yani hiçbir örnek ve hammadde olmaksızın kâinatta ki en küçük varlığı bile yaratmanın imkânsızlığı belirtiliyor. Yaratmayı mutlak anlamda elinde tutan Allah (cc), yaratmış olduğu varlıkların hidayeti için insanlardan peygamber göndermesine atıfta bulunup şu mesajı vermiştir: “Yaratmak nasıl ki benim elimde ise yarattıklarımı kendi hâline bırakmamanın tezahürü olarak peygamber ve kitap göndererek onların hayatını tümel ve tekil alanda sevk ve idare etmek de benim elimdedir.” Müşriklerin takdir edemedikleri husus; yaratıcı ilah olarak Allah’ı (cc) kabul etmelerine rağmen hayatın sevk ve idaresinde ona yer vermemeleridir. Yaratmayla hükmün alanının arasını açmalarıdır. Onları böyle kötü bir anlayışa iten farklı gerekçeler olabilir. Zihinlerindeki kutsal anlayışı; Allah’ı (cc) aşkın bir varlık olarak hayata müdahaleden münezzeh bir konuma itmiş olabileceği gibi; böyle bir inancı çevreden de almış olabilirler. Müşriklerin komşuları ve ticaret yaptıkları yerler Bizans topraklarıdır. Buralarda egemen olan Aristo felsefesi ve onun ilah anlayışıdır. Bu anlayışa göre tanrı; ilk muharriktir. Evreni ilk defa yaratıp harekete geçirmiş sonra da kendi hâline bırakmıştır. Evrendeki tikel ve tekil olayları bilemez. İnsan da kendi eylemlerinin yaratıcısı olup tüm davranışlarını kendisi belirler. Hayatın ayrıntılarına tanrı müdahale etmez, edemez. Mekke müşrikleri “emir” alanında herhangi bir etkinliği olmayan Allah (cc) inancını benimsiyorlardı. İslâm dini “أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ” “Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.”[6]buyruğunu ilan edip hayatın merkezine Allah Teâlâ’yı almak suretiyle hayata anlam verince, müşrikler büyük tepki gösterdiler. Onlar hayatın gündelik sevk ve idaresinde putları aracı olarak görüyorlardı. Bu putlar, aslında onların hevalarına aykırı prensipler koymadığı gibi, reel anlamda hayatlarının merkezinde de değildi. Fakat yemelerine, içmelerine, ticaretlerine, evlenmelerine, boşanmalarına, siyasi yapılanmalarına, komşuluk ilişkilerine, eğitim ve öğretimlerine karışan bir İlah’ı da kesinlikle kabul etmiyorlardı. Esasında bu anlayış tarih içerisinde modern felsefi kalıplara ve hayat tarzlarına dönüştürmek suretiyle kendini devam ettirmektedir. Batılı hayat tarzı bunun günümüzdeki en büyük temsilcisi olup İslâm vahyinin karşısında cahiliyenin gerekçelerini yeni biçimlere dökerek direnmekte ve onu yok etmeye çalışmaktadır. İnsanlara dayatılan modernite de budur.</p>



<p>[1] Mü’minun 23 / 84-89; Ayrıca bak: Lokman 31 / 25; Zuhruf 43 / 9, 87.</p>



<p>[2] Bak: Yunus 10 / 31.</p>



<p>[3] Bak: Ankebut 29 / 63.</p>



<p>[4] Bak: Zümer 39 / 38.</p>



<p>[5] Bak: Hac 22 / 73-75.</p>



<p>[6] A’raf 7 / 54.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kiyaslama-yapin-diye-yazdim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halil Sezai&#8217;yi Asmadan Önce</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/halil-sezaiyi-asmadan-once/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/halil-sezaiyi-asmadan-once/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Sep 2020 08:15:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15779</guid>

					<description><![CDATA[Halil Sezai&#8217;nin yaptığı hoş görülecek gibi değil. Lakin olaya çok yönlü bakmak gerekir. Sosyal medya linçleri çok oluyor. Bu da mahkemeleri ve savcıları etkiliyor. Verdikleri karardan anında caydıkları ya da bir üst mahkeme tarafından bozulduğu çok oldu. Ben bunu hakimlerin bilgi eksikliğine, yetersizliğine hatta kişilik zayıflığına bağlıyorum. Verdiği kararın arkasında kapı gibi duracak bir hakim yok mu diye çıkıp bağırasım geliyor. Elbette tüm yargı camiasını aynı kefeye koymuyorum. Mutlaka böyle hakimler de vardır. Ama bu tür sansasyonel kararlardaki ikircim yargıya inancımı zayıflatıyor. Ben bu satırları yazarken Halil Sezai&#8217;nin henüz tutuklanıp tutuklanmadığı belli değildi. Savcı hangi delillere dayanarak tutuklama istedi bilemiyorum. Kararı mahkeme verecek. Fakat tutuklama konusunda kendi düşüncemi yazacağım. Tutuklama bir cezalandırma yöntemine dönüşmemelidir. Tutuklamanın kuralları vardır. Devlet her olayda her önüne geleni &#8216;alın bunu, tıkın içeri&#8217; diye davranamaz. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise -ki öyledir- yargı, bu kurallara göre hareket etmek zorundadır. İşlendiği iddia edilen suçun faili illa ki tutuklu yargılanacak diye bir kural yok. Eğer her olayda sanık tutuklanırsa peşinen cezalandırılmış olur ki böyle bir hukuk kuralı dünyanın hiç bir yerinde yok. Peki tutuklama tartışması nereden çıkıyor? Hakimler ya da sorgu savcısı tutuklama kararı verme konusunda kimi zaman zayıf davranıyor da ondan. Ama bu yüzden sosyal medyanın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Halil Sezai&#8217;nin yaptığı hoş görülecek gibi değil. Lakin olaya çok yönlü bakmak gerekir. Sosyal medya linçleri çok oluyor. Bu da mahkemeleri ve savcıları etkiliyor. Verdikleri karardan anında caydıkları ya da bir üst mahkeme tarafından bozulduğu çok oldu. Ben bunu hakimlerin bilgi eksikliğine, yetersizliğine hatta kişilik zayıflığına bağlıyorum. Verdiği kararın arkasında kapı gibi duracak bir hakim yok mu diye çıkıp bağırasım geliyor. Elbette tüm yargı camiasını aynı kefeye koymuyorum. Mutlaka böyle hakimler de vardır. Ama bu tür sansasyonel kararlardaki ikircim yargıya inancımı zayıflatıyor.<br></p>



<p>Ben bu satırları yazarken Halil Sezai&#8217;nin henüz tutuklanıp tutuklanmadığı belli değildi. Savcı hangi delillere dayanarak tutuklama istedi bilemiyorum. Kararı mahkeme verecek. Fakat tutuklama konusunda kendi düşüncemi yazacağım. Tutuklama bir cezalandırma yöntemine dönüşmemelidir. Tutuklamanın kuralları vardır. Devlet her olayda her önüne geleni &#8216;alın bunu, tıkın içeri&#8217; diye davranamaz. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise -ki öyledir- yargı, bu kurallara göre hareket etmek zorundadır. İşlendiği iddia edilen suçun faili illa ki tutuklu yargılanacak diye bir kural yok. Eğer her olayda sanık tutuklanırsa peşinen cezalandırılmış olur ki böyle bir hukuk kuralı dünyanın hiç bir yerinde yok. Peki tutuklama tartışması nereden çıkıyor? Hakimler ya da sorgu savcısı tutuklama kararı verme konusunda kimi zaman zayıf davranıyor da ondan. Ama bu yüzden sosyal medyanın ve kamuoyunun etkisiyle karar verirse bu onu yaralar. İnanılırlığını ve saygınlığını zedeler. Nitekim de öyle oluyor.<br></p>



<p>Ben bu olayla ilgili pek çok kanalda pek çok video izledim. Halil Sezai tartışmasız suçlu. Fakat yaşlı adam da sütten çıkmış ak kaşık değil. Bir videoda Halil Sezai ile itişip kakışırken elinde kocaman bir odun tutuyor. Sonra Halil&#8217;in bir arkadaşı gelip ikisinin arasına giriyor ve o da odunu atıyor. Ayrıca Halil&#8217;in arkadaşlarının müdahale etmediği doğru değil. Ama bir yerden sonra -sanırım her ikisi de kontrolden çıkınca- ne halleri varsa görsünler kabilinden geri duruyorlar. Halil Sezai&#8217;nin siyasi tercihini bilmem; fakat yaşlı adamla her ikisinin giyim tarzları aynı. Burada işin içine bir de kelime-i şehadet ve ezan tartışması sokulmasını maksatlı buldum. Bir iş ve komşuluk ilişkisinden kaynaklanan kavgayı buralara çekmek doğru değil.<br>Halil Sezai yaptığının ne olduğunu anlamış zaten; &#8216;hayvanlık yaptım&#8217; diyor. Evet hayvanlık yapmış. Ama ben bunun güçlü bir tahrik karşısında zıvanadan çıkmak olduğu kanısına vardım. Benim kanaatimin hukuk karşısında bir önemi olmamalı. Hukuk, yazılı kurallar manzumesidir. &#8216;Kara kaplı kitapta&#8217; ne yazıyorsa o. Hakimler hukuka göre karar vermelidir. Kayırma, ayrıcalık tanıma olmaması gerektiği gibi kamuoyu baskısıyla haksız bir uygulama da olmamalıdır. Böyle olunca öbür taraf &#8216;Erdoğan&#8217;ın yargısı&#8217; diye zıplıyor ve eleştirilmesi gerekenlerin yerine nahak yere cumhurbaşkanı konuluyor. O taraf zaten bu tür olayları suistimal etmeye dünden teşne. Nitekim yaptılar da.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/halil-sezaiyi-asmadan-once/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
