<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hristiyan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hristiyan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Nov 2018 14:47:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Hristiyan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yazar İlhan Akkurt’tan Yörünge’ye Açıklamalar:  “Hz. İsa Hristiyan mıydı?”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[ilhan akkurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5262</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir. Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,  bu kitaba ve bu bölgeye özel bir önem verirler. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır. “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” oğlu misyonerlerin ilgisine muhatap olmuş bir babanın kitabı. İlhan Akkurt, okuyarak, araştırarak, Hristiyanlık hakkında önyargılı olmadan, mevcut İncillerin kendi içerisindeki çelişkilerini, kuşkularını ve tutarsızlıklarını kitabında ortaya koydu. İlhan Akkurt ile Hristiyanlık ve misyoner faaliyetleri ve tabii ki Papaz Andrew Brunson üzerine de konuştuk. “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” isimli kitabınızı öyküsünü anlatabilir misiniz? Yıl 2004 sonuydu. İzmir’de yaşıyorduk. O dönemde ülkede misyonerlik faaliyetlerinin açıktan yapılması hızlanmıştı. 18 yaşında olan oğlum bir gün elinde Hristiyanlığı anlatan bir sürü kitap, broşür ve CD ile eve geldi. ‘Oğlum nedir bunlar’ dedim.  “Baba parkta otururken İngilizce konuşan bir yabancı bana bu broşürleri vererek, beni kilisede yapılacak bir toplantıya davet etmişti. Ben de gittim ve bunları verdiler” dedi. Verdikleri broşürlere baktım. Aralık sonuydu. Bazıları Noel etkinlikleri kapsamında, kilisede yapılacak faaliyetlerin dökümüydü, bazıları da Hristiyanlığın ne olduğunu anlatan kitap ve CD’lerdi. Getirdiklerini ben de okumaya başladım. Merak ediyordum orada &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir.<br />
Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,<span class="Apple-converted-space">  </span>bu kitaba ve bu bölgeye özel<br />
bir önem verirler. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><i>“Hz. İsa Hristiyan mıydı?” oğlu misyonerlerin ilgisine muhatap olmuş bir babanın kitabı. İlhan Akkurt, okuyarak, araştırarak, Hristiyanlık hakkında önyargılı olmadan, mevcut İncillerin kendi içerisindeki çelişkilerini, kuşkularını ve tutarsızlıklarını kitabında ortaya koydu. İlhan Akkurt ile Hristiyanlık ve misyoner faaliyetleri ve tabii ki Papaz Andrew Brunson üzerine de konuştuk.</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Hz. İsa Hristiyan mıydı?” isimli kitabınızı öyküsünü anlatabilir misiniz?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yıl 2004 sonuydu. İzmir’de yaşıyorduk. O dönemde ülkede misyonerlik faaliyetlerinin açıktan yapılması hızlanmıştı. 18 yaşında olan oğlum bir gün elinde Hristiyanlığı anlatan bir sürü kitap, broşür ve CD ile eve geldi. ‘Oğlum nedir bunlar’ dedim.<span class="Apple-converted-space">  </span>“Baba parkta otururken İngilizce konuşan bir yabancı bana bu broşürleri vererek, beni kilisede yapılacak bir toplantıya davet etmişti. Ben de gittim ve bunları verdiler” dedi. Verdikleri broşürlere baktım. Aralık sonuydu. Bazıları Noel etkinlikleri kapsamında, kilisede yapılacak faaliyetlerin dökümüydü, bazıları da Hristiyanlığın ne olduğunu anlatan kitap ve CD’lerdi. Getirdiklerini ben de okumaya başladım. Merak ediyordum orada neler yapıyorlar ve neler anlatılıyordu. Tepki çeker, dinlemez ve gizli olarak devam eder diye oğluma önce direk karşı çıkmadım. Kiliseden öğrendiklerini karşılıklı olarak değerlendirme yapmayı daha uygun buldum. Kendime güveniyordum. Ne de olsa hak din bizimkiydi. Ama işin şeklinin öyle olmadığını ve Hristiyanlık hakkında genel kültür bilgimizle bunlara cevap vermenin güçlüğünü görerek başladım kitaplar okumaya. Baktım ki 90 günde 90 kitap okumuşum. Bu ara ben de kiliseye gidip oradaki görevlilerle tartışmaya başladım. Yeni emekli olmuştum ve bir işte çalışmadığımdan vaktim boldu. Bu ara çok şükür oğlumun kafasındaki sorular da cevap bulmuştu. O da bu mücadeleye katılmıştı. Bırakın sıradan bir Müslüman’ı birçok ilahiyatçı akademisyenin bile bunlarla baş etmesi çok zor. Zavallı gençler ve gariban insanlar için asıl tehlike, bu misyonerlik kiliseleri genelde bir apartman katında, cafeye benzer yerler ama gençleri çekecek gibi kızlı erkekli guruplar, gelsin çaylar kahveler&#8230; İnsan psikolojisini gayet iyi bilen eğitilmiş insanlar, gençleri kendine bağlamasını biliyor. Hele bir de yurtdışında eğitim falan varsa…</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Neyse işi oldukça ilerlettik. Artık onlarla fikri olarak baş edecek düzeye geldim ve kendi kendime, ‘artık bunlarla tartışmanın bir anlamı yok’ dedim. Adamlar görevli, meslekleri bu, değişmeleri zor. Bu konuda bu kadar kitabı okuyacak kimsenin ne zamanı ne de parası vardır, bu konuda bir kitap yazmalısın dedim. Oturdum yazmaya başladım. 1,5 yılın sonunda “Hz. İsa Hristiyan mıydı?” ismiyle 325 sayfalık bir kitap ortaya çıktı. Bu konuda basılmış kitap çok var ancak çoğu akademik. Yani sıradan insanın okuyabileceği gibi bir kitap pek yoktu. Ardından TV programlarım oldu ve bir de kitabın sitesini <a href="http://www.hzisahristiyanmiydi.com"><span class="s2">www.hzisahristiyanmiydi.com</span></a> adresiyle kurdum. Siteye ilgi çok büyük oldu. Günde ortalama 150 kişi giriyor. Özellikle de yurtdışındaki işçilerimizin çok olduğu Avrupa ülkelerinden. Toplam ziyaret sayısı bir milyona yaklaştı. Bu ara sitemizde özellikle Hristiyan misyonerleriyle aylarca süren tartışmalarımız oldu. İşte ben, bunları çok önemsiyorum. Çünkü asıl bunlar önemli. Yazdığım kitapta bir sürü iddiam var. Ama tabir yerindeyse kendim çalıp kendim oynamışım. Ancak sitede, kitapta geçen konulara ilişkin soru-cevap ve karşı savunmalar var. Kitabımdaki iddialarım ne derece doğru, adamlar karşı savunma yapıyor. Bana göre asıl okunması gereken şeyler bunlar. Allahıma hamdolsun neredeyse tek kelimesini bile çürütemediler. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Bir Casus ve Misyoneri Hapis Cezasına Çarptırmak Her Baba Yiğidin Harcı Değildir</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Önce tutuklayıp sonra yeterli süre tutuklu kaldığına hükmedilip serbest bırakılan Papaz Brunson olayını, misyonerlik faaliyetleri üzerine meşgul olan biri olarak değerlendirebilir misiniz?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Önce şunu belirteyim ki Cumhuriyet tarihinde Amerikan vatandaşı bir casus ve misyoneri tutuklayıp yargılayarak hapis cezasına çarptırmak her baba yiğidin yapabileceği bir iş değildir. Bu ülkenin bağımsızlığının nerelere gelindiğinin bir göstergesidir. Karşılıklı al gülüm ver gülümün öncesinde görmemiz gereken asıl bu vardır. Artık gönüllü bir teslimiyet ve işbirlikçilik yok. Ancak bu tutuklamanın misyonerlikle bir ilgisi yok. Adam ülkede birçok işbirlikçi çevrelerle sıkı fıkı. Belli ki asıl maksat misyonerlik değil. Zaten belli ölçüleri aşmadıktan sonra misyonerlik suç değildir. Herkes doğru bildiğini anlatma özgürlüğüne sahiptir. Asıl mesele bizim, bu işlere seyirci kalmamamızdır. Ülke insanı için Batı kültürü, inanç ve dünyası, bir cazibe merkezidir. İnsanımız, bu konuda başıboş bırakılamaz. Bizim de bunlara karşı faaliyetlerimiz olmalıdır. Adamlar misyoner, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu gibi gelip içimizdeki farklılıklar üzerinden ülkemize karşı operasyonlar çekiyorlar. FETÖ olayında olduğu gibi kendilerine yakın gördüklerini, kendi ülkelerine taşıyıp bize karşı kullanıyorlar. Uyanık olmalıyız ve karşı oluşumlar kurmalıyız.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Misyonerlik üzerindeki mesainiz esnasında Papaz Brunson ile tanışmanız baki oldu mu? Brunson’ı tanır mıydınız?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İzmir’de faaliyetlerim esnasında kendisiyle tanışmadım. Ancak gittiğim Alsancak’taki apartman kilisesi Protestan Evanjelik bir kilise olduğundan, bilmeden orada veya bir konferansta beraber olmuş olabiliriz. Çünkü kendisi orada sık sık bulunurmuş. Ta Ankara’dan gelip konferans veren ABD’li hem de özel timci denilebilecek ve birçok Türkçe kitabı olan Daniel Wickwire gibi misyonerlerle tartışmalarım oldu. Adam karşımda tam olarak kilitlendi ve birçok kişi, “Hocam, sen kimsin” diye etrafıma toplandı. Bunları fikri planda mat etmek önemli, zor kullanarak bir yere varılmaz. Herkes doğru bildiğini ortaya dökmeli.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Brunson, yirmi yılı aşkın bir süredir Türkiye’deymiş, misyonerlik çalışmaları için İzmir’in seçilme sebebi sizce nedendir? Neden başka bir şehir değil?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Misyonerlik faaliyetleri sadece İzmir’de yok. Hemen hemen her ilde bir kilise açmışlardır. Ama gerçek Müslüman halktan bir ilgi yok. Az önce söylediğim şahıs, Ankara’da Batıkent Protestan Kilisesi Pastörüdür. Hem de ilahiyat fakültesinde 1995 yıllarında eğitim görüp, İslam’ı iyi öğrenmiştir. Birçok Türkçe eser sahibidir. Brunson’dan çok daha eskidir. Ancak ülkemizin Ege Bölgesi, misyonerler için çok özel bir bölgedir. Mesela Meryem Ana Evi buradadır. Daha önemlisi bu bölge İncil’in son bölümü olan ve Armagedon Savaşı’nın kehanetleri kitabı olan “Yuhanna’nın vahyi” bölümünde geçen 7 kilise Efes (Ephesos) (Selçuk) &#8211; (Efes metropoliti), İzmir (Smyrna), Bergama (Pergamon), Salihli (Sardes), Alaşehir (Philadelphia), Denizli (Laodikeia), Akhisar (Thyateira) bu bölgede bulunur. Özellikle Evanjelik Protestanlar,<span class="Apple-converted-space">  </span>bu kitaba ve bu bölgeye özel bir önem verirler. Bu açıdan bu bölgede daha sık göze çarparlar. Bu bölge aynı zamanda bir Tanrı olarak kabul ettikleri Hz. İsa’dan vahiy aldığına inandıkları ve günümüzdeki Hristiyanlığın asıl kurucusu kabul edilen Aziz Pavlus’un Roma İmparatorluğu döneminde misyonerlik yaptığı bölgedir. Bu topraklar, Hristiyanlar için bir haç bölgesidir. Kudüs’ten sonra en kutsal alandır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Diğer yandan maalesef bugün resmi Hristiyanlık, Hz. İsa’nın kurduğu bir din değildir. Onun peygamberi olduğu dinin adı da Hristiyanlık değil, Nasranilik’tir. Zaten havarilerin ilk amentüsünde de Hz. İsa’nın tanrılığı ve üçlü tanrı anlayışı yoktur. Gerçekte Pavlus içinde Hz. İsa, tanrı değildir. İncilin Pavlus tarafından yazılmış olan; 1. Korintliler-11/3, 8/5-6, 15/27; Timeteos-2/5-6 bölümlerinde bu açıkça görülmektedir. Ancak Hz. İsa’yı tanrılaştırmanın yolunu açandır. Zaten Kutsal Kitap-Bible olarak kabul edilen Tevrat’ta kesinlikle tek bir Tanrı’nın varlığı belirtilir. Ha bu 3’lü tanrı nerden çıktı derseniz, asırlarca süren kilisenin düzenlemiş olduğu konsüllerin kararından çıkmıştır. Önce İznik Konsülü’nde Hz. İsa, tanrı kabul edilmişti. 3 yıl sonra toplanan İzmit Konsülü’nde bu tekrar reddedilmiştir. En sonunda M.S. 381 yılında, İstanbul Kadıköy Konsülü’nde bu ikisine Kutsal Ruh’ta bir tanrı olarak ilave edilerek, bugünkü 3’lü tanrı anlayışını kilise kendi ortaya atmıştır. Bu da yetmemiş bir de M.S. 431’de Hz. Meryem de tanrıça ilan edilerek tanrı sayısı 4’e çıkmış ve ayrıca kiliselere bunların heykellerinin dikilmesine onay vermiştir. 1500’lü yıllarda ortaya çıkan Protestanlık ise Hz. Meryem’in tanrılığını ve bütün heykelleri reddetmektedir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Dilin Yaptırımı Yoktur Ama Dinin…</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Misyonerler genellikle Türkiye’de başarılı olamıyorlar. Örnek vermek gerekirse Christoph Wilhelm Lüdeke yaklaşık 350 sene önce Brunson gibi İzmir’e geliyor ve dönüşte İzmir’de yaşadıklarını rapor halinde Danimarka Kralı 7. Christian’a sunuyor. Bu rapor, “Türklerde Din ve Devlet Yönetimi: İzmir, İstanbul 1759-1768” adıyla Kitap Yayınları tarafından Türkçeye de çevrildi. Bu kitapta Lüdeke şöyle diyor: “Türkçe öğrenmekten kısa süre sonra vazgeçtim. Çünkü bana bir yararı olmayacaktı” (s. 36). Lüdeke burada başarısız olduğunu resmen itiraf ediyor. Soru şu: Hristiyan inançlarının hangisi, Türk insanının kafasına yatmıyor ve niçin?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hilalle salibin kavgası verildiği bu toprakların insanında, Osmanlı damarı kurumamıştır. Bir kimlik olarak bilinçaltımızda yaşamaktadır. İnsanımız, bu adamların emperyalist emellerini çok iyi bilmektedirler. Dünyada birçok ırk ve dini asırlarca bir arada, özgürce yaşatan bir anlayışın çocuklarıyız. Sağcısı, solcusu, Kemalist’i, dincisi bu adamların asıl niyetinin din olmadığını ve bizi parçalamak olduğunu iyi bilmekteyiz. Kenya’nın kurucusu Kenu Kenyattu’nun meşhur sözü kulaklarımıza küpe: “Geldiklerinde bizim topraklarımız vardı, onların bir kitabı. Dediler ki gelin gözlerimizi kapayıp dua edelim. Gözlerimizi açtığımızda kitapları bizim elimizde topraklarımız onların olmuş.” İslam ülkeleri içinde en yoğun tek dinli ülke bizim ülkemizdedir. Din değiştirmek kolay bir iş değildir. Dil, ırk ve din bir kimlik unsurudur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bunlardan din en önemlidir. İnsan kimliğiyle yaşar ve bu konuda çok tutucudur. İnsanımız herhangi bir Avrupa ülkesine işçi gittiğinde onun dilini öğrenip konuşabilir, dilin sana bir yaptırımı yoktur. Bu, onun kimliğine çok zarar vermez.<span class="Apple-converted-space">  </span>O yine Türk ve Müslüman’dır. Evinde arkadaş çevresinde yine Türkçe konuşmaya devam eder. Ancak din değiştirmek zordur. Çünkü asıl hayat tarzını din belirler. Seni farklı mekânda farklı ritüeller yapmana, farklı bir giyim kuşama ve farklı bir iman anlayışına zorlar. Bu değişimleri kabul etmek kolay bir iş değildir. Bu tarafı işin sosyolojik ve psikolojik yanı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Gelelim mantık kısmına. Bir kere baştan 3’lü bir tanrı anlayışını bu insanlara kabul ettirmek mümkün değil. Adam yetiştiği kültür ortamına göre ateist olabilir ama bir teslisçi olamaz. Adamlar, bu milleti değiştiremeyeceklerinin farkındalar ve bir taktik geliştirdiler. “Müslümanların dinini değiştirmek çok zor, bari ellerinden şu Kur’an’ı alalım” diye bir sürü özel okul açıp, maalesef ilericilik adı altında, çağdaş uygarlık diyerek, bu işte daha çok başarılı oldular. Benim eserlerimde kullandığı en önemli söz şudur</span><span class="s3"><b>: </b></span><span class="s1">İnsanlar doğrulardan ziyade hoşlandıkları şeyleri tercih ederler. Maalesef bu işin önemli bir psikolojik yönü de budur. Böylece Müslümanları birbirine düşürmeyi başardılar. Bu planda daha başarılı oldular. Ama insanımıza sorarsanız %99’u tam yaşamasa da hâlâ “Müslüman’ım” der. Rahip Brunson 20 yıl çalışmış, kurduğu kilisenin cemaati 25 kişiyi geçmemiş. Ben, bu tür insanlarında çoğunun adları Türk ismi olsa da geçmişinde dönmelik olduğunu gördüm. Yani adamları aslına dönüyor. Bugün Hristiyanlık, bir Yahudilik kadar bile tutarlılığı olmayan, tamamen Paganlaştırılmış bir dindir. Zaten Protestanlar da Yahudileşmeye başladılar. Hani şu Hristiyan Siyonist boşuna denmiyor. Tevrat’ı, İncil’den çok okuyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yine Hz. İsa’nın kardeşi ve Hz. İsa’dan sonra Havarilerin lideri olan Aziz Yakup’un İncil’de bir mektubu-kitabı vardır. İncil, 8 kadar yazara ait 27 kitaptan oluşur. Bu kitap diğerlerinden çok farklıdır ve Kur’an’a ters bir şey yoktur. Diğer kitaplar Pavlus’un görüşleri doğrultusundadır. Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonra Pavlus ortaya çıkıyor. Onun sağlığında Nasranilerin baş düşmanıdır. Ölümünden sonra “Hz. İsa bana göründü, beni imana getirdi, beni baş havari yaptı ve bana vahyediyor” iddialarını ortaya atarak, özellikle Greklerin yaşadığı Anadolu ve Yunanistan topraklarında, Roma İmparatorluğu vatandaşlarının inançlarıyla Hz. İsa’nın öğretilerini harmanlayarak, adına Mesihçiler anlamına gelen Grekçe Hristianos isminde Pagan bir din üretti. Tabii aynı devirde Kudüs’te Nasraniler, Aziz Yakub’un liderliğinde, Pavlus öğretilerine karşı bir savaş açtılar. Bu çekişme İncil’deki Pavlus’cu metinlerde çok açık görülmektedir. Daha sonra Roma, İmparator Kostantin ile Pavlucu Hristianosculuğu resmi din olarak benimsemesiyle bu dini resmi kitapları-Kanonu Pavluscu metinlerden derlenerek oluşturulan bir dizi konsülle de iman ilkeleri oluşturularak, Nasranilikten farklı bir din ortaya çıkmıştır. İncil’deki Aziz Yakub’un Kitabı, Pavlus’un öğretilerine ters şeyler içerdiğinden<span class="Apple-converted-space">  </span>(Pavlus’un kendi kitapların adı yapılan tartışmalarda açıkça geçtiğinden)<span class="Apple-converted-space">  </span>uzun süren tartışmalarla mecburen -ne de olsa Hz. İsa’nın kardeşi- İncil’e dâhil edilmiş gerçek Hz. İsa’nın öğretileridir. Bütün bunlar misyonerliğe karşı duracaklar için önemli bilgilerdir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Cumhuriyet’ten önce misyonerlik görevi ile gelen Hristiyanların bir bölümü hiçbir Türk’ü, Hristiyan yapamadıklarını itiraf ederek Müslüman olarak geri dönüyorlardı. Örnek, Papaz Brunson gibi Evanjelik bir misyoner olan Rhonda Vander Sluis&#8230; 20 yılı aşkın bir süredir ülkemizde misyonerlik faaliyeti yapan Papaz Brunson’ı neden Müslüman yapamadık? Bu açıdan Cumhuriyet öncesi Müslüman Türkler ile Cumhuriyet sonrası Müslüman Türkler arasında ne gibi farklar var?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu önemli bir soru. Biz, Hristiyan olmuyoruz ama şu bir gerçek ki dünya genelinde onlardan daha fazla Müslüman devşiriyoruz. Bunun ana sebebi, dış dünyada özellikle demokratik düşünceyi içlerinde sindirmiş eğitimli insanlarda, geleneksel kimlik bağları daha zayıf olup, sorgulayıcı bir akla sahiptirler. Bu insanlar bir şeyin doğruluğunu anladıklarında, ona sahip çıkarlar.<span class="Apple-converted-space">  </span>Sıradan insanlar için bu zaman alıcı bir iştir. Mesela peygamberimizin tebliğ yaptığı dönemi düşünün. O, bir peygamber ve yıllarca uğraşıyor, bir elin parmakları kadar insanı zor topluyor. İçinden haklı bulsa bile azınlığın olduğu yere gidecek babayiğit azdır. İnsanlar biraz da sürü psikolojisiyle hareket ederler. Pazarda bile bakarsınız kalabalık bir tezgâhın önüne birikirler. Brunson gibilerin Müslüman yapılamaması iki sebeptendir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Öncelikle bu adamlar özel seçilmiş, Lawrens gibi özel görevli adamlardır. Yaptıklarına baktığımızda asıl görevlerinin, misyonerlik olduğunu da sanmıyorum. Adamlar ilahiyat fakültelerinde İslamî eğitim bile almışlar. Yani İslam ve Hristiyanlık farkını çok iyi biliyorlar. Bugün Hz. İsa geri gelse ve papaya, İslam’ın gerçek hak din olduğunu anlatsa, değişeceklerini sanmıyorum. Maalesef Cumhuriyet sonrası yönümüzün Batı kültür kalıplarına göre şekillenmesi, dini hayatımızı zayıflatmış ve örnek şahsiyetler azalmış, din biraz da gelenekçilik kalıpları içinde çağın sorunlarına verecek mesajı kalmadığından ve insanlar biraz da güce taptığından, seküler dünya anlayışının körüklemesi her iki dinde önemli erozyonlara yol açmıştır. Ancak son yıllarda geleneğin karışımından arındıkça ve zamanın sorunlarına çözüm olacak tek bir dinin İslam olduğu ortaya çıkmaktadır. Bence asıl mücadele daha ancak başladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Mesih’in Gelişi İçin Verilen Tarih</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Armagedon Savaşı” kehanetleriyle ilgili bir kitabınız var. Bu adamların hedefi nedir?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her ne kadar Batı’da demokratik rejimlerle seküler bir dünya ortaya çıkmış olsa da bazı siyasi liderler ve politikacılar özellikle ABD’de dini söylemlere çok önem vermektedirler. Belki de bu küresel derin güçlerin politik hedeflerine uygun da düştüğünden olabilir. Malum özellikle Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Orta Doğu ve İslam dünyası üzerinde büyük oyunlar oynanmaktadır. Bunun asıl sebebi, enerji kaynaklarının kontrolü de olsa insanları dini söylemlerle manipüle etmektedirler. İslam dünyasının ortasında bir İsrail Devleti kurmaları, bu işi daha hızlandırmıştır. Bazı devletler, İsrail’in güvenliği; küresel çetelerde enerji kaynaklarının kontrolü için Kenyata’nın söylemini doğrular vaziyette dini söylem-kehanet ve dolayısıyla misyonerlik faaliyetlerine destek vermektedirler. Günümüzle hiçbir alakası olmasa da kutsal kitaplardaki kendi dönemlerine ait olan kehanetleri bugüne yormaktan çekinmemektedirler. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Biliyorsunuz Baba Bush, Irak’a saldırırken Avrupalı devletlere, “bu bir haçlı seferi, Yecüc-Mecüc çıktı” gibi laflar etmişti. Özellikle Protestan Evanjelik hareketleri bu söylemleri gerçekmiş gibi yaymakta ve bunlara göre misyonerlik yapmaktadır. Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne gelip dinler arası 3. Dünya Savaşı-Armagedon Savaşı olacağına kesin gözle bakmaktadırlar. Türkiye’de önde gelen Evanjelik misyonerlerden Danile Wickwire, bir dergimize verdiği röportajında, Mesih’in geliş tarihini bile vermektedir. İçinde bulunduğumuz yılla alakalı bakın ne diyor: “Evanjelistlere göre, İsrail’in kuruluşunu gören kuşak ortadan kalkmadan, İsa gelmeyecek. Dolayısıyla İsa, bir kuşak içinde geri dönebilir; çünkü İsrail’in 1948 yılında Orta Doğu’da bir devlet olarak kuruluşunu gören kuşak yavaş yavaş tükeniyor. Şimdi 1948’i, yani İsrail’in kuruluşunu görenlere göre hesaplarsak, ortalama bir insan ömrü 70 sene. 2018 yılına geliyoruz. Kesinlikle tarih koymuyorum, ancak şunu söyleyebilirim ki yakın bir sürede bir şeylerin olacağına inanıyoruz. Bu neslin, İsa Mesih’in geri dönüşünü görme şansı büyük.”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zaten İsrail-Suriye-Irak’ta fiilen savaş var. Bir de bu adamlar günümüze uyarladıkları kehanetleriyle insanları ve Tanrı’yı kıyamete zorlamaktadırlar. Tanrı’nın, bunların safsatalarıyla hareket edecek hali yok ama ya insanlar, her an biri gider kehaneti gerçekleştirmek için Süleyman Mabedi’ni kurmak için Mescidi Aksa’yı kundaklarsa neler olur, bir düşünün. D. Wicwire bu kehaneti nerden çıkarıyor biliyor musunuz? Az önce belirttiğim İncil’in Matta kitabının 24. bölümünün 32-34 arasındaki ifadelerden. Hz. İsa, kendi geri gelişiyle ilgili olarak çevresindeki havarilerine, <i>“32- İncir ağacından ders alın! Dalları filizlenip yaprakları sürünce, yaz mevsiminin yakın olduğunu anlarsınız.” “33- Aynı şekilde, bütün bunların gerçekleştiğini gördüğünüzde bilin ki insanoğlu yakındır, kapıdadır.” “34- Size doğrusunu söyleyeyim, bütün bunlar olmadan bu kuşak ortadan kalkmayacak”</i> diyor. Şimdi adamlar bu ifadedeki incir ağacının yeşermesini ve yazın yakınlaşmasını, “İsrail Devleti’nin kuruluşu” ve “bu kuşak ortadan kalkmadan” sözlerinden de İsrail’in kuruluşunu gören kuşak/insanlar anlayıp, “İsrail 1948’de kurulduğuna göre, bir kuşağın ömrü 70 yıl ise Hz. İsa’nın gelişi de 2018 yılında olmalı” diyorlar. Ancak daha önce bir kuşak/nesil için ömür, Hz. İsa döneminde 40 yıl almışlar ve gelişini 1988 olarak söylemişlerdir. Bu tutmayınca sonra bir kuşak için ömür 70 yıl deyip 2018 tarihini verdiler. Şurada kaldı bir ay zaman. Bakın bu çıkmayan son kehanetleri, buna kadar benim,<span class="Apple-converted-space">  </span>1200’lü yıllardan beri sayabildiğim gelişle ilgili kehanet sayısı 20’ye yakın. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hâlbuki Hz. İsa, İncil’de en az 6 yerde, nezaman geleceğini söylemiştir. Bu da M.S. 100 civarındadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>İncil’de Matta-24/30-35, Markos-14/61-62, 1. Selanikliler-4/16-18, 2.<br />
Selanikliler-3-5, Matta-16/27-28, Yuhanna-<br />
21/20-23 ve Markos-13/30-33’e bakınca ne zaman geleceğini anlayabilirsiniz. Ama dediği tarihlerde gelmedi. Bu durumda ortaya iki şey çıkmıştır: Ya İncil’de Tanrı yalan söyledi ya da biri, Tanrı adına aslı astarı olmayan yalan şeyler yazdı. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Dileyen dilediğini kabul eder. Tabii bu durumda ne yapsın kilise, İncil’deki gelişle ilgili bu kehanetleri göz ardı ederek ve hâlâ gelecek diye insanlara gaz vermektedir. Son olarak şunu söylenmek isterim. Devlet olarak bu konulara hâkim insanlardan oluşan savunma politikaları üretilmesi son derece elzemdir. Bu durum, bütün devlet ve insanların hayrına, dünya barışına bir hizmettir. Armagedoncu bu zihniyetlerin faaliyetleri dünyamızı, 3. Dünya Savaşı’na zorlayan nefret söylemleri içermektedir. Adamlar çıkarmaya çalıştıkları bu savaşta, “İnsanlığın dörtte üçü öldürülecektir” diye övünmektedirler. Kendileri için bir sorun yok. Çünkü bu savaştan önce Evanjelikler göğe alınacak ve gökte bu katliamı kutlama partisi düzenleyeceklermiş. Adamlar boş durmuyor. Maalesef burada anmadan geçemiyorum, değerli üstat, bu konuların uzmanı Aytunç Altındal’ı bile koruyamadık. Tekrar söylüyorum bu konuda çok ciddi bir devlet politikası olmalıdır. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yazar-ilhan-akkurttan-yorungeye-aciklamalar-hz-isa-hristiyan-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hristiyan Siyonizmi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hristiyan-siyonizmi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hristiyan-siyonizmi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Eldar Hasanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[hristiyan siyonizmi]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2777</guid>

					<description><![CDATA[Bazı tarihçiler Siyonizm ruhunun, 1840’larda Hristiyanlardan Yahudilere geçtiğini öne sürmüşlerdir. Erken dönemlerden itibaren Evanjelistler, Yahudilerin, Filistin topraklarına dönmesi hususunda İngiltere’de geniş bir şekilde lobicilik faaliyetinde bulunmuşlardır. Yahudilerin, Filistin topraklarına dönüşü temelde Püritenler tarafından savunulmanın yanında Metodistler, Kongregationalistler, Baptistler, Presbiteryenler ve Anglikanlar gibi çeşitli akımlara mensup din adamları ve vaizler benzer görüşü desteklemişlerdir. Hristiyan Siyonizmi, inanç itibariyle Hristiyan olsa da Yahudileri destekleyen ve Siyonist ideallerin gerçekleşmesi için gayret eden bir akımın adıdır. Hristiyan Siyonistler, yeryüzünde Tanrının Krallığı’nı kurmak için Hz. İsa’nın tekrar geri geleceğine (parousia/ric’at) inanırlar ve bunun için Yahudilerin, Filistin topraklarında yerleşmesini (Restorasyon), gerçekleşmesi gereken ön şart olarak görürler. Bu yaklaşıma göre Yahudiler, “vaat edilmiş topraklara” geri döndükten sonra ilki Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilen kadim mabedi inşa edecek, Mesih’i kurtarıcı olarak kabul edecek ve bu da Hz. İsa’nın ikinci gelişi için ortam hazırlayacaktır. Dolayısıyla Hristiyan Siyonistler, inanç olarak Hristiyan doktrinlerini benimseyen ve Yahudiler için atalarının topraklarında bir Yahudi Devleti’nin kurulması gerektiği fikrini taşıyan insanlardır. İngiliz din adamı, İngiltere’nin Viyana sefaretindeki vaiz William Hechler (1845–1931), formel olarak Hristiyan Siyonizmi’nin kurucusu ve ilk Hristiyan Siyonist sayılır. Hechler, Yahudi Siyonizmi’nin kurucu babası Teodor Herzl’in (1860-1904) yakın dostu olmuş, onu geniş kitlelere tanıtmış ve siyasi mahfillerle onun bağlantısını temin etmiştir. Siyonizm davasına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bazı tarihçiler Siyonizm ruhunun, 1840’larda Hristiyanlardan Yahudilere geçtiğini öne sürmüşlerdir. Erken dönemlerden itibaren Evanjelistler, Yahudilerin, Filistin topraklarına dönmesi hususunda İngiltere’de geniş bir şekilde lobicilik faaliyetinde bulunmuşlardır. Yahudilerin, Filistin topraklarına dönüşü temelde Püritenler tarafından savunulmanın yanında Metodistler, Kongregationalistler, Baptistler, Presbiteryenler ve Anglikanlar gibi çeşitli akımlara mensup din adamları ve vaizler benzer görüşü desteklemişlerdir.</strong></p>
<p>Hristiyan Siyonizmi, inanç itibariyle Hristiyan olsa da Yahudileri destekleyen ve Siyonist ideallerin gerçekleşmesi için gayret eden bir akımın adıdır. Hristiyan Siyonistler, yeryüzünde Tanrının Krallığı’nı kurmak için Hz. İsa’nın tekrar geri geleceğine <em>(parousia/ric’at)</em> inanırlar ve bunun için Yahudilerin, Filistin topraklarında yerleşmesini <em>(Restorasyon),</em> gerçekleşmesi gereken ön şart olarak görürler. Bu yaklaşıma göre Yahudiler, “vaat edilmiş topraklara” geri döndükten sonra ilki Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilen kadim mabedi inşa edecek, Mesih’i kurtarıcı olarak kabul edecek ve bu da Hz. İsa’nın ikinci gelişi için ortam hazırlayacaktır. Dolayısıyla Hristiyan Siyonistler, inanç olarak Hristiyan doktrinlerini benimseyen ve Yahudiler için atalarının topraklarında bir Yahudi Devleti’nin kurulması gerektiği fikrini taşıyan insanlardır. İngiliz din adamı, İngiltere’nin Viyana sefaretindeki vaiz William Hechler (1845–1931), formel olarak Hristiyan Siyonizmi’nin kurucusu ve ilk Hristiyan Siyonist sayılır.</p>
<p>Hechler, Yahudi Siyonizmi’nin kurucu babası Teodor Herzl’in (1860-1904) yakın dostu olmuş, onu geniş kitlelere tanıtmış ve siyasi mahfillerle onun bağlantısını temin etmiştir. Siyonizm davasına büyük katkılarından dolayı Hechler, 1897’de Herzl’in özel davetiyle “oy kullanmayan delege” ve “ilk Hristiyan Siyonist” vasfıyla I. Siyonist Kongre’ye katılmıştır. Öte yandan Hristiyanlar içerisinde Siyonizm mahiyetli duygu, söylem ve eylemlerin tarihi daha eski olup Protestan mezhebi şemsiyesi altında toplanan pek çok akım bu görüşü paylaşır. 1948’de İsrail Devleti, Hristiyan Siyonistlerin desteğiyle kurulmuştur. Özellikle 1967’de İsrail’in, Doğu Kudüs’ü ele geçirmesi, Evanjelik Hristiyanlar tarafından “Mesih’in ayak seslerinin duyulması” şeklinde nitelenerek, Hristiyan Siyonizmi’ni muteber bir konuma yerleştirmiştir.</p>
<p>Hristiyan teolojisi tabiatı itibariyle Yahudi düşmanlığı üzerine kurulmuştur. Bu yaklaşıma göre Yahudiler, Hristiyanlığa göre Tanrı Oğlu Tanrı sayılan İsa’nın çarmıha gerilmesini sağlayanlardır; onun katilleridir. Bu yüzden tarih boyunca Yahudiler, Hristiyan ülkelerde pek çok acı tecrübe yaşamışlardır ve Antisemitizm kurumsal bir şekilde Hristiyan ülkelerde ortaya çıkmıştır. Ne var ki XVI. yüzyılın başlarında Almanya’da ortaya çıkan ve kısa zaman içerisinde Avrupa’ya yayılan Protestanlık hareketi, Yahudilere karşı kemikleşmiş olumsuz yaklaşımı reddetmiş, kutsal kitap anlayışı dâhil pek çok teolojik meselede Katolikliğe muhalefet ederek Yahudilikle ortak yaklaşımı benimsemişlerdir.</p>
<p><strong>Yahudiler İçin Bir Rüya</strong></p>
<p>Siyonizm, XIX. yüzyılın sonlarında Avrupa’da ortaya çıkan ve Yahudi tarihinden esinlenerek Yahudiler için bir yurt, bir ülke kurmayı hedefleyen seküler bir akımın adıdır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında bu hedefine giden yolda somut adımlarla yürüyemeye başlayan bu akım, önce İngiltere’nin desteği ile Filistin topraklarında 1920’lerde Britanya Filistin Mandası’nın kurulmasını başarmış, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinden çok geçmeden ise 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile amacına ulaşmıştır. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan ve Müslümanlarca meskûn bu topraklarda bu sonucun ortaya çıkışında, Hristiyan Siyonistlerin bilavasıta rolü olmuştur. Resmi tarihine göre Siyonizm, bir kavram olarak ilk kez 1891’de Avusturyalı gazeteci Natan Birnbaum tarafından kullanılarak literatüre girmiş, kısa bir süre sonra 1897’de Herzl tarafından düzenlenen I. Siyonist Kongre ile ismini geniş kitlelere duyurmuştur. Öte yandan, düşünce bazında Siyonizm daha eski tarihi köklere sahiptir. Yahudi kutsal metinlerinde de geçtiği üzere, Siyon kelimesi aslında Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin üzerinde yerleştiği tepenin adı olup genelleştirilerek Kudüs’ün tamamına ıtlak edilmiştir. Dolayısıyla Siyonizm, Kudüsçülük anlamına gelir. Eski çağlardan itibaren sürgün hayatına mecbur kalan Yahudilerin vatan özlemi, Siyonist ruhun dışavurumu olmuş fakat fiiliyatta bu hususta herhangi bir örgütlü gelişme yaşanmamış, Orta Çağ’da Yahudilerin, Kudüs’e ziyareti temelde bireysel bazda olmuştur. Siyasal şartlar gereği Yahudiler için Kudüs bir rüya olarak kalmış, pratiğe yansıma fırsatı olmamıştır.Dolayısıyla Yahudiler için Siyonizm XIX.yüzyılın sonlarının ürünüdür.</p>
<p>Hristiyan dünyasındaki Siyonizm mahiyetli söylemler, Yahudiler arasında Siyonizm akımının zuhurundan daha öncedir. Bu söylemler XVI. Yüzyılda, Protestan mezhebinin ortaya çıkmasından sonra başlamış, XVII. yüzyıldan itibaren bu mezhebin içerisindeki çeşitli akımların söylemlerinde yaygınlık kazanmıştır. Siyasetçiler, din adamları gibi toplumun kanaat önderleri Yahudiler için Filistin topraklarına dönüşten bahsetmiş, konuyu gündemde canlı tutmuşlardır. Bu açıdan bakılınca, Siyonist mahiyetli çalışmalar Yahudiler arasında ortaya çıkmadan asırlar önce Protestan Hristiyan dünyasında yaşanmıştır. Hatta bazı tarihçiler Siyonizm ruhunun, 1840’larda Hristiyanlardan Yahudilere geçtiğini öne sürmüşlerdir. Erken dönemlerden itibaren Evanjelistler, Yahudilerin, Filistin topraklarına dönmesi hususunda İngiltere’de geniş bir şekilde lobicilik faaliyetinde bulunmuşlardır. Püritenler her zaman bu konuda Yahudilere destek göstermişlerdir. Yahudilerin, Filistin topraklarına dönüşü temelde Püritenler tarafından savunulmanın yanında Metodistler, Kongregationalistler, Baptistler, Presbiteryenler ve Anglikanlar gibi çeşitli akımlara mensup din adamları ve vaizler benzer görüşü desteklemişlerdir. Onlar çocuklarına, vaftiz ismi olarak İbrani isimleri koymuş ve kendilerini Tanrı’nın seçtiği yeni halk olarak görmüşlerdir.</p>
<p>Filistin topraklarında Yahudiler için devlet kurulması önerisini sunan ilk Hristiyan devlet başkanı, Napolyon Bonapart (1769-1821) olmuştur. Yahudiler 1791’de Fransızlarla eşit yurttaşlık hakkına kavuşmuşlardı. Yahudilere sempati duyduğu ifade edilen Bonapart, 20 Nisan 1799’da Avrupa Yahudilerine genel müracaatında Doğu Seferi’nde ordusuna katılmaları çağrısında bulunmuştur. Bundan bir yıl önce Napolyon, İtalyan Yahudilerine mektup göndererek İngiltere’ye karşı Fransa’nın yanında oldukları takdirde kutsal topraklarda onlara devlet kuracağı vaadinde bulunmuştur. Dini argümanlardan ziyade siyasi çıkar teminine dayanan Napolyon’un bu vaadi gerçekleşmese de dönemin sosyal psikolojisini yansıtma açısından önemli bir ipucudur. Yahudilerin ata topraklarına geri gitmeleri, Almanya’da da tartışılmıştır. Alman teolog ve şair J. G. Herder (1744-1803), şair ve yazar G. E. Lessing (1729-1781) Yahudilerin, Filistin topraklarına dönmelerinden bir hak olarak bahsetmişlerdir. Öte yandan filozof ve yazar J. G. Fichte (1762-1864) Nazi tarzı fikirlerle Yahudilerin, Avrupa’dan gitmeleri zaruretini ve en uygun yer olarak Filistin topraklarına gönderilmeleri gerektiğini dile getirmiştir. Yine Antisemit risaleler yazdığı bilinen Rus Ortodoks ideolog Hippolytus Lutostanski 1911’de, Rusya Yahudilerinin “eski krallıklarının olduğu yerde hak sahibi oldukları” kanaatiyle Yahudilerin, Filistin’e dönmelerine yardım edilmesi gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p><strong>Aliya Dalgaları</strong></p>
<p>İngiltere, Restorasyon düşüncesinin ortaya çıktığı, evirilerek olgunlaştığı ve somut ürün verdiği bir yer olması hasebiyle Hristiyan Siyonizmi konusunda önemli, özel yeri tutar. 1305’te Avrupa’da Yahudilerin ilk sürgün edildiği ve çeşitli eziyetlere maruz kaldığı İngiltere’de, XVII. yüzyıldan itibaren Yahudi yanlısı çizgi süregelmiştir. Kalvinist İskoç Kralı VI. James 1603’te İngiltere kralı olup I. James adını almasının hemen ardından Yahudi kutsal metinlerinin orijinalden yeniden tercüme edilmesi konusunda talimat vermiştir. (Bu tercüme Hristiyan dünyasında meşhur olup Bible: King James Version adıyla bilinmektedir.) Yahudilerin Filistin topraklarına gitmeleri konusu ilk kez parlamentoda Canterbury mebusu Sir Henry Finch tarafından dile getirilmiştir. 1621’de kaleme aldığı The World’s Great Restoration adlı kitabında Yahudilerin, “vaat edilmiş topraklar” üzerindeki iddialarını yeniden gündeme getirmeye teşvik etmiştir. O, Yahudilerin sürüldükleri her ülkeden çıkarılıp eve götürülmesinin Tanrı’nın amacı olduğunu ve kuracakları imparatorluğa Hristiyan kralların bile boyun eğeceğini belirtmiştir. Oxford Magdalene Koleji Müdürü Thomas Goodwin 1639’da, İsrail’in kurulmasını savunmuş ve İngiltere’de, Mesih’in Krallığı’nın kurulması için şart olarak nitelemiştir. 1649’da Peter Sterry isimli etkili bir vaiz, Yahudilerin yeniden tahta geçirilmesi döneminin artık başladığını ve 1952 yılını İngiltere’nin binyıllık/mileniyumcu kraliyet yılı olarak nitelemiştir. Aynı dönemde Cambridge’den Prof. Dr. Joseph Mede, Yahudilerin, Filistin’de yerleştirilmeleri gerektiğini savunmuştur. İngiltere Birleşik Krallıklarının devlet başkanı olan Püriten devlet adamı Oliver Cromwell (1599-1658) ve taraftarları, kendilerini İsrailoğulları’ndan saymış ve yeryüzünde Tanrı tarafından görevlendirildiklerine inanmış, Yahudi yanlısı pek çok icraatta bulunmuşlardır. Onun zamanında İngiltere’nin yönetimi, Püritenlerin elinde olduğu için Yahudilerin, Filistin topraklarında yerleştirilmeleri meselesi 1650-1660’larda İngiltere’nin gündeminde olan temel konulardandı. Bu tartışmalar Yahudiler için rahat ortam oluşturmaktan ziyade, Hz. İsa’nın Tanrının Krallığı’nı kurması amacıyla geri gelmesi için bunun şart olduğu kanaatine dayanmıştır. Bu Hristiyanlar, Yahudileri desteklemekle Mesih’in geri dönüşü <em>(parousia)</em> için ortam oluşturduklarını düşünmüşlerdir. Cromwell’den itibaren, İngiltere’de Yahudi yanlısı bir çizgi oluşmuştur. Buradaki derebeylikler, siyasi ve sosyal gruplar, vaizler asırlar boyunca Yahudi kutsal metinlerindeki figür ve olayları örnek almış ve tiplemelerle kendilerini onlara benzetmiş, filo-Semitizm (Yahudi sevgisi) İngiliz aydınlar arasında ve eğitimli elit dairelerde önemli bir ivme kazanmış, bazıları da imparatorluğun sınırlarını genişletme hayaliyle Yahudi yanlısı bir tutum takınmışlardır. Tarihçiler bu durumu, “Yahudi kimlikli Hristiyan İngiltere” veya “İngiltere’nin derin yönü İsrail” şeklinde nitelemişlerdir.</p>
<p>Yahudilerin Filistin topraklarına dönmesi konusunda, Püritenlerin ve diğer Evanjelist kiliselerin İngiltere’de oluşturduğu tarihsel hafıza, XIX. yüzyılın ilk yarısında somut ürünler vermeye başlamıştır. Yahudilerin, Filistin’de yerleşimi, İngiltere’nin dış siyaset programına alınmasıyla birlikte Hristiyan Siyonizmi, İngiltere’de politik bir etkene dönüşmüştür. Koyu Siyonist düşünceleri olan İngiliz devlet adamı ve sosyal reformcu Lord Shaftesbury (A. A. Cooper, 1801-1885), eşinin üvey babasının İngiltere Dışişleri Bakanı ve Başbakanı Lord Palmerston (H. Temple, 1784-1865) olması hasebiyle İngiltere hükümeti üzerinde güçlü etkiye sahipti. O, bu gücünü kullanarak İngiltere’nin 1838’de Kudüs’te konsolosluk açmasını sağlamıştır. Böylece İngiltere, Filistin topraklarında konsolosluk açan ilk devlet olmuştur. Shaftesbury, konsolosluğun açılmasının Yahudilerin, Filistin’e dönmeleri ve burada kendi devletlerini kurmaları yolunda ilk adım olarak gördüğü halde, o dönemlerde burası Osmanlı egemenliğinde olduğu için onun fikirleri “tamamen delice ve çılgınca düşler” şeklinde görülmüştür. 1839’da İskoçya kilisesi Filistin’e dört müfettiş göndererek buradaki Yahudilerin durumunu araştırtmış ve hazırlanan raporlar, Times gazetesinde yayımlanmıştır. Müfettişlerden A. Keith birkaç yıl sonra anılarını kitap olarak yayımlamış ve burada kullandığı, <em>“halksız toprak için topraksız halk”</em> ibaresi ilerleyen dönemde Siyonizm’in kilit sloganına dönüşmüştür.</p>
<p><em>Aliya</em> dalgaları ile 1880’lerden itibaren Filistin topraklarına dünyanın dört bir yanından Yahudiler getirilerek bölgede Yahudi demografik varlığı güçlendirilmiştir. Fakat bu topraklar o zamanlar Osmanlıların elindeydi ve onlar, Yahudilerin burada bir devlet kurması fikrine hiçbir şekilde yakın durmamışlardır. Yahudilerin, Filistin topraklarında siyasal varlığa kavuşmaları, yine İngiltere’nin desteğiyle gerçekleşmiştir. Daha XIX. yüzyıldan itibaren İngiliz devlet adamları bu hususta Osmanlılar nezdinde lobi faaliyetleri yapmışlardır. Lord Palmerston’un, Filistin’e Yahudi göçü hususunda Osmanlı Sultanı nezdinde lobicilik yaptığı kaynaklarda geçmektedir. Müteakip dönemde Yahudilerin, Filistin topraklarında bir devlete sahip olması gerektiğini düşleyen ve savunan İngiltere devlet yöneticilerine örnek olarak B. Disraeli (1804-1881), D. L. George (1863-1945) gösterilebilir. Yahudilerin bölgede siyasal ve diplomatik varlık kazanmaları, Birinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmiştir. Balfour Deklarasyonu adıyla ünlenen doküman, L. George’un hükümetinde Dışişleri Bakanı A. J. Balfour’un 2 Kasım 1917’de Yahudi Siyonist hareketin liderlerinden L. W. Rotschild’e gönderdiği mektuptur. Hristiyan Siyonizmi’nin ilkelerine dayanan bu doküman, Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini vadetmektedir. Gerçekten de 1920’lerde Filistin topraklarında Britanya Filistin Mandası kurulmuş,</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden kısa zaman sonra ise 1948’de İsrail Devleti ortaya çıkmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hristiyan-siyonizmi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Dünyasında Hristiyanların Mabet İnşası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-hristiyanlarin-mabet-insasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-hristiyanlarin-mabet-insasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:27:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mabet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2479</guid>

					<description><![CDATA[Suudi Arabistan’ın mensup olduğu Vehhabî-Selefî mezhep anlayışına göre, değil Medine’ye kilise yapılması, Hz. Peygamber’e nispet edilen ‘Arap Yarımadası’nda iki din bir arada bulunmaz’ ve ‘İslam’da havra ve kilise bina etmek yoktur’ şeklinde hadis kitaplarında yer alan ifadelere göre kesinlikle ‘yeni bir kilisenin inşasına’ izin vermesi mümkün değildir. Hristiyanların İslam topraklarında mabet inşa edebilmeleri veya var olan mabetlerini korumaları ya da ihya edebilmeleri meselesi, İslam tarihinde çeşitli dönemlere göre farklılık arz eden uygulamalara konu olmuştur. Son zamanlarda bu mesele, bazı basın yayın organlarıyla sosyal medyada tekrar gündeme geldi. Bu haberler, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed b. Selman’ın, Suud’u ziyaret eden Vatikan’ın Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Fransız Kardinal Jean-Louis Tauran ile yaptığı görüşmede, Medine’ye bir kilise yapılmasını kabul ettiği yönündeydi. İnternette yaptığımız araştırmada böyle bir sözün verilmediği; ancak Suudi Arabistan’da yaşayan 1,5 milyondan fazla Hristiyan nüfusun ibadethane ihtiyacını gidermek amacıyla Riyad’da bir ibadethanenin yani kilisenin yapımı için gerekli tedbirlerin alınacağı yönünde açıklama yapıldığı belirtiliyordu. Hristiyan yazarlar, Suud’da kilise yapımına dair bir garanti alınmamış olsaydı, Vatikan tarafından Kardinal Tauran gibi yüksek seviyedeki bir temsilcinin gönderilemeyeceğini söylüyor. Hatta kimi Katolik yazarlara göre Kardinal, içinde Hicaz bölgesinin de yer aldığı Suud’a, cebinde kilisenin anahtarı ile gitmişti (bkz.: La Croix, 11 Eylül’le Aynı Dil 19.04.2018). &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Suudi Arabistan’ın mensup olduğu Vehhabî-Selefî mezhep anlayışına göre, değil Medine’ye kilise yapılması, Hz. Peygamber’e nispet edilen ‘Arap Yarımadası’nda iki din bir arada bulunmaz’ ve ‘İslam’da havra ve kilise bina etmek yoktur’ şeklinde hadis kitaplarında yer alan ifadelere göre kesinlikle ‘yeni bir kilisenin inşasına’ izin vermesi mümkün değildir. </strong></p>
<p>Hristiyanların İslam topraklarında mabet inşa edebilmeleri veya var olan mabetlerini korumaları ya da ihya edebilmeleri meselesi, İslam tarihinde çeşitli dönemlere göre farklılık arz eden uygulamalara konu olmuştur. Son zamanlarda bu mesele, bazı basın yayın organlarıyla sosyal medyada tekrar gündeme geldi. Bu haberler, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed b. Selman’ın, Suud’u ziyaret eden Vatikan’ın Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Fransız Kardinal Jean-Louis Tauran ile yaptığı görüşmede, Medine’ye bir kilise yapılmasını kabul ettiği yönündeydi. İnternette yaptığımız araştırmada böyle bir sözün verilmediği; ancak Suudi Arabistan’da yaşayan 1,5 milyondan fazla Hristiyan nüfusun ibadethane ihtiyacını gidermek amacıyla Riyad’da bir ibadethanenin yani kilisenin yapımı için gerekli tedbirlerin alınacağı yönünde açıklama yapıldığı belirtiliyordu. Hristiyan yazarlar, Suud’da kilise yapımına dair bir garanti alınmamış olsaydı, Vatikan tarafından Kardinal Tauran gibi yüksek seviyedeki bir temsilcinin gönderilemeyeceğini söylüyor. Hatta kimi Katolik yazarlara göre Kardinal, içinde Hicaz bölgesinin de yer aldığı Suud’a, cebinde kilisenin anahtarı ile gitmişti (bkz.: La Croix, 11 Eylül’le Aynı Dil 19.04.2018).</p>
<p><strong>11 Eylül’le Aynı Dil</strong></p>
<p>Bazı Hristiyan yazarlar, Avrupa’da yapımına izin verilen binlerce cami varken, Arabistan’ın kilise yapımına izin vermemesinin doğru olmayacağı yönünde görüş bildirmekte idi. Bu görüş, zımnen Avrupa’daki bütün Müslümanların manevi sorumlusu olarak Suud’u gösteren tipik bir bilgi tahrifatıdır. Bu durum, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra Avrupa’da yaşayan Müslümanların tamamını ‘potansiyel terörist’ gösteren anlayışın medyada kullandığı dil ile aynıdır. Oysa Avrupa’da köken olarak farklı ülkelere ve hem itikadî hem de amelî farklılıkları olan mezheplere mensup Müslümanların yaşadığı aşikârdır. Bu nedenle Müslümanların bu mezhep farklılıklarını dikkate almayan, hepsini tek bir başlık altında toplayan ve hepsinin dinî sorumlusu olarak da Suud’u gösteren bu anlayış gerçekte, Avrupa’daki Müslümanların işlerini yokuşa sürme niyetinin başka bir ifadesidir. Aynı muamele Hristiyan veya Yahudi mezhepleri ve inançları için uygulanmamaktadır. Yehova Şahitleri Kilisesi veya Mormon Kilisesi gibi mezhep olarak ve itikat bakımından farklı olan kiliseler dahi Katolik Kilisesi gibi ayrı ayrı muhatap alınmaktadır. Hiçbiri diğerinden sorumlu veya onun velisi olarak takdim edilmemektedir.</p>
<p><strong>Suudi Arabistan’ın Düştüğü Açmaz</strong></p>
<p>Suudi Arabistan, birçok farklı Hristiyan mezhebinin temsilcileriyle yaptığı görüşmelerle bu yöndeki adımları birkaç aydan beri atıyordu. Geçtiğimiz Kasım ayında Riyad’da, hem Kral Selman hem de Veliaht Prens Muhammed b. Selman ile Lübnan’daki Marunî Kilisesi’nin Patriği Beşara Rai ile görüşmeler yapılmıştı. Dünya kamuoyunda çok kötü bir şöhrete sahip olan Suud’da siyasi alanda değişikliğe gidemeyeceğini bilen Veliaht Prens Muhammed’in, bu açığını dışarıya karşı bazı kültürel ve dini açılımlar yaparak gidermeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Aslında Arap Yarımadası dikkate alındığında, Suud hariç diğer körfez ülkelerinde kiliseler inşa edilmişti. Günümüzde Katolik Kilisesi’nin Arap Yarımadası’nda iki merkezi teşkilatı vardır. Bunlardan biri Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan bölgelerinden sorumludur. Merkezi Bahreyn’dedir ve burada, Katolik Kilisesi’ne ait bir Katedral’in inşası devam etmektedir. Katolik Kilisesi’nin Yarımada’daki diğer merkezi ise Güney Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Uman ve Yemen bölgelerinden sorumludur. Merkezi Abu Dabi’dedir.</p>
<p>Suudi Arabistan’ın mensup olduğu Vehhabî-Selefî mezhep anlayışına göre, değil Medine’ye kilise yapılması, Hz. Peygamber’e nispet edilen ‘Arap Yarımadası’nda iki din bir arada bulunmaz’ ve ‘İslam’da havra ve kilise bina etmek yoktur’ şeklinde hadis kitaplarında yer alan ifadelere göre kesinlikle ‘yeni bir kilisenin inşasına’ izin vermesi mümkün değildir. Özellikle fakihlerin bu ifadeleri ‘ehl-i kitabın mutlak surette yeni mabet inşa edemeyecekleri’ şeklinde bir kurala dönüştürmeleri, Suudluların yeni kilise inşasında ilahiyat açısından nasıl bir açmazla karşı karşıya kaldıklarını anlamak bakımından önemlidir. Suud Veliaht Prensi’nin bu projeyi şimdilik ‘askıya aldıklarını’ açıklaması, herhalde gelecek eleştirileri bertaraf etmek içindir.</p>
<p>Aynı anlayışın bir uzantısı olarak, gayrimüslimlerin Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Nebi’ye girişleri de men edilmiştir. Her ne kadar ayette ehl-i kitap değil de müşrikler ifade edilmiş olsa da Kur’an’da yer alan ‘putperestler pistir ve bundan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar’ (Tevbe, 9/28) ifadesinden hareketle, hem İmam Malik hem de İmam Şafiî, gayrimüslimlerin Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Nebi’ye girmelerini uygun görmemişlerdir. Hanefiler, Hudeybiye’den sonra Ebu Süfyan’ın Medine’ye gelip Mescid-i Nebi’ye girmesi ve Hz. Peygamber’in Necranlı Hristiyanlarla mescitte görüşmesinden hareketle yasaklayıcı olan bu görüşü benimsememiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e nispet edilen ‘iki din bir arada bulunmaz’ rivayetinin, tarihi vakıalara uymadığı da bir gerçektir. Zira Hz. Peygamber’in vefat ettiği güne kadar farklı dinden insanlar Hz. Peygamber’in vermiş olduğu emân ve güvence içinde İslam toplumunda varlıklarını sürdürmüştür. Bu insanların ibadethane ihtiyaçları bir şekilde karşılanmıştır. Kur’an’da yer alan manastırlar, kiliseler, havralara dair ayette, Müslümanlar bu yerlerin yıkılmasına değil, aksine imar edilmesine ve mabet olarak hizmet vermesine katkıda bulunmaya teşvik edilmektedir. Ayrıca konunun mütekabiliyet boyutu da dikkate alınmalıdır. Günümüzde Hristiyanlar, kendi ülkelerinde Müslümanların cami ve mescit açmalarına müsaade ediyorlarsa Müslümanların da ihtiyaç duyulduğunda kilise ve havra açılmasına müsaade etmeleri gerekmektedir. Hz. Peygamber, gayrimüslimlerin mabetleri hususunda Kur’an-ı Kerim’de ortaya konulan prensiplere sadık kalmıştır. Kendileriyle sulh imzaladığı ve cizye anlaşması yaptığı Hristiyanlara, mabetlerinin yıkılmayacağı ve onlara zarar verilmeyeceği yönünde garantiler vermiştir. Daha sonraki dönemde de kiliselerin bir kısmına el konulacağı, yeni kilise yapmamaları gerektiği, yıkılan kiliselerin tamir edilemeyeceği yönünde ifadelerin yer aldığı hiçbir belgeye rastlanmamaktadır. Hz. Ebu Bekir döneminde, Halid b. Velid’in komutanlığında fethedilen Ânât kenti ile yapılan anlaşmada da kiliselerinin yıkılmayacağına dair teminatın zikredildiği görülmektedir. Bu vesika, aynı zamanda Hz. Peygamber’den sonra yapılmış olan ve kiliselerin yıkılmayacağına dair teminatın zikredildiği ilk antlaşma metnidir. İbn İshak, Hz. Ebu Bekir’den sonra gelen diğer üç halifenin de bu antlaşmayı uygun görerek devam ettirdikleri bilgisini vermektedir. Dımeşk yani Şam şehrinin fethinde yapılan antlaşmada da benzer şekilde kiliselerin yıkılmayacağı ve mesken edinilmeyeceği ifade edilmekteydi. Şam şehri fethedildiğinde, şehrin kiliselerinin yarısı kullanılmadığı için kaynaklarda, ‘Kiliselerin yarısına el konuldu’ şeklinde bilgiler kaydedilmiştir. Bu ise Şam Emeviye Camii başta olmak üzere, daha sonraki dönemlerde kilise binalarının yarısına el konulduğu ve camiye çevrildiği şeklinde bir yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur. Oysa Şam şehrinde böyle bir durum hiçbir şekilde vuku bulmamıştır.</p>
<p>Hz. Osman zamanında fethedilen Ermeni kentlerindeki Hristiyan, Mecusi ve Yahudilerden oluşan gayrimüslimlere verilen emânnâmede de mabetlerin korunacağı garantisi yer almıştır. Hz. Ebu Bekir’den Hz. Osman’a kadarki dönemde yapılan antlaşmalar dikkate alındığında, kiliselerin garanti altına alındığı; ev ya da camiye tahvil edilmeyeceği; ihtiyaçlara binaen birkaç kilisenin ya tamamen ya da kısmen camiye çevrildiği; sadece Urfa halkı ile yapılan antlaşmada yeni mabet yapmamaları şartının yer aldığı görülmektedir. İslam kaynaklarında, Hz. Ömer döneminin sonuna kadar İslam topraklarında yeni bir kilise ya da manastırın yapılmış olduğuna dair bir kayda rastlanmamaktadır. Bununla beraber, bazı Hristiyan kaynakları, Medain’de, Mısır’da ve Musul’da bazı manastırların inşa edildiği bilgisini vermektedir.</p>
<p><strong>Hz. Ömer’in Şartları</strong></p>
<p>İslam kaynaklarında, Hristiyan mabetlerini ifade etmek için genellikle ‘kenîse, bîa, deyr, sûmia, umr ve kalâye’ gibi kavramlar kullanılmıştır. Söz konusu kaynaklara göre, özellikle daha ilk asırlardan beri başta Arap Yarımadası olmak üzere Müslüman şehirlerin İslami kimliğinin korunması üzerindeki hassasiyet nedeniyle, yukarıda ‘kilisenin yapılmaması’ yönünde zikredilen hadisler de delil gösterilmek suretiyle, gayrimüslimlere ait yeni bir mabedin yapılmasına kural olarak kesinlikle izin verilmemiştir. Ancak İslam tarihine bakıldığında, bu hassasiyetin her zaman aynı düzeyde gösterilmediği de anlaşılmaktadır. Bu durumun halifeler ve sultanların gayrimüslimlerle olan ilişkilerinin düzeyine ve yapısına göre farklılıklar arz ettiği de görülmektedir. Kaynaklar, İslam dünyasında yaygın olan gayrimüslimlerin mabetleri ile ilgili uygulamaların kökenini genellikle ‘Hz. Ömer’in Şartları’ (Şurût-i Ömer) adıyla meşhur olan esaslara dayandırmaktadır. Hz. Ömer döneminde Arap Yarımadası dışında gerçekleştirilen fetihlerde Hristiyan, Yahudi, Mecusi, Sâbiî gibi farklı dinden topluluklarla karşılaşılmış ve bu topluluklar gayrimüslim adıyla devletin tebaaları olmuştur. İşte söz konusu şartlar, Müslümanlarla bu topluluklar arasındaki ilişkileri düzenleyen esasları ihtiva etmektedir. Her ne kadar esaslar farklı kaynaklarda farklı nüanslarla ve farklı uzunlukta nakledilse de İslam tarihi boyunca İslam hukukçuları gayrimüslimlerle ilişkileri düzenleyen kanunları tespit ederken temel metin olarak bu şartlara referansta bulunmuştur.</p>
<p>Hz. Ömer’in Şartları olarak bilinen metinler, savaş veya barış yoluyla ele geçirilen topraklar olmasına göre onaylanan ve böylece yürürlüğe giren metinlerdir. Bu metinler, gayrimüslimlerin başta cizye vergisi olmak üzere hak ve mükellefiyetlerini tayin ve tespit eden metinlerdir. İşte, Hz. Ömer döneminde fethedilen Irak, İran, Suriye, Ürdün, Filistin ve Mısır ile Kudüs’ün fethi sonucunda gayrimüslimlerle imzalanan ve Hz. Ömer’in onayıyla yürürlüğe giren bu antlaşmaların esaslarını ihtiva eden şartlar, sonraki dönemlerde derlenerek Hz. Ömer’in Şartları (Şurût-i Ömer) adını almıştır. Şartlara ait esasları içeren en erken metinler, başta Hanefî fukahası imamlarından Ebû Yusuf’un Kitabü’l-Harac’ı olmak üzere, Belâzürî’nin Fütûhu’l-Büldân’ı ve Taberî’nin Târîh adlı eserlerinde nakledilmektedir. İlginç olan, nakledilen metinlerdeki şartların, kitaplara göre farklılık arz etmesidir. Bu farklılıklar, özellikle sonraki dönemlere ait olan fıkıh kitaplarında çoğu gayrimüslimlerin aleyhine olmak üzere yeni şartların ilave edilmesiyle kaynaklarda yer almıştır.</p>
<p>Bu şartlarda gayrimüslimlerin mabetlerine ilişkin farklı esaslar bulunmaktadır. Erken döneme ait olan metinlerde, şehirlerde yeni kilise ve manastır inşa edilemeyeceği, âyinlerin kiliselerin dışında herkesin görebileceği şekilde açıktan yapılamayacağı, kıyafetlerin Müslümanların kıyafetine benzetilemeyeceği, casusların saklanılamayacağı, silâh imal edilemeyeceği ve üstte taşınamayacağı, çarşı pazarda açıktan haçlarla dolaşılamayacağı gibi şartların da bulunduğu görülmektedir.</p>
<p>Sonraki dönemlerde şartlar, eski kaynaklarda yer alanlara ilave yeni şartlar eklenerek gayrimüslimler aleyhine genişletilmiştir. Bu şartların bir kısmının Emevîler döneminde, birçoğunun ise Abbâsîler döneminde eklendiği anlaşılmaktadır. İlave şartlarda; gayrimüslimlerin harap olan mâbedlerini, özellikle de Müslüman mahallelerinde bulunan mabetlerini tamir edemeyecekleri, Müslümanların kiliselere girmesine engel olamayacakları, seyahat eden her Müslüman’ı evlerinde üç gün barındıracakları, çocuklarına Kur’an okutamayacakları, kimseyi dinlerine davet edemeyecekleri, Müslümanları daima hürmetle karşılayacakları, Müslümanların konuştuğu dille konuşamayacakları, onların künyelerini alamayacakları, eyerli hayvanlara binemeyecekleri, mühürlerini Arapça kazdıramayacakları, alkollü içki satamayacakları, bellerine zünnar takacakları ve aynı kıyafeti her yerde koruyacakları, Müslümanların evlerinin içine bakamayacakları gibi şartlar yer almaktadır. Araştırmacılar bu şartların Hz. Ömer’e ve onun devrine nispet edilmesinin doğru olmayacağı kanaatindedir. Kaldı ki Kur’an’da mabetleri yücelten ‘Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı içinde Allah’ın adı çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi.’ (Hac 22/40) mealindeki ayet dikkate alındığında bu eleştirilerin makul olduğu anlaşılmaktadır. Bu ve benzeri tenkitlerden, zimmîlere karşı sertleşen hukukî anlayışın esaslarını ihtiva ettiği anlaşılan söz konusu metinlerin sonradan ilâve edilen yeni maddeler ile Hz. Ömer’e izâfe edildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>Emevi ve Abbasi Dönemlerindeki İlginç Olaylar</strong></p>
<p>Muaviye ile birlikte Emeviler döneminde, genel olarak kiliselerin yapımına ve tamirine olumlu bakılmıştır. Meselâ; 676 tarihinde, Amr İbnü’l-Âs’ın idareciliği zamanında, Mısır’ın İskenderiye şehrinde Yakubi Patriği Enmânû tarafından Mâr Kıs (Markos) Kilisesi inşa edilmiştir. Aynı şekilde, 681 yılında, Mesleme b. Mehled’in yönetici olduğu dönemde, Fustât’ta bir manastır inşa edilmesine izin verilmiştir. Ancak Mesleme, ezan vaktinde kilisenin çan çalmasına müsaade etmemiştir. Muaviye döneminde 3 Nisan 679’da Urfa’da meydana gelen deprem esnasında şehrin en eski kiliselerinden olan Urfa Kilisesi büyük hasar görmüştür. Hristiyan tarihçi Theophanes’in verdiği bilgiye göre, Mezopotamya’yı etkileyen bu depremden sonra Hristiyanlardan gelen yoğun talepler neticesinde dönemin halifesi Muaviye’nin izin vermesi üzerine kilise tamir edilmiştir. İslam kaynaklarından Belâzûrî’nin Fütûhu’l-Buldân adlı eserinde verilen bilgiye göre ise Muaviye, Şam’ın fethedilmesiyle el konulan kiliselerden birini, Arap aşiret liderlerinden birine ikta olarak vermiştir. Şam’daki Yuhanna Kilisesi’ni camiye tahvil etmek isteyen Muaviye, yerli Hristiyanların yoğun tepkisi üzerine bu kararından vazgeçmiştir.</p>
<p>Yuhanna Kilisesi, Emeviler dönemine ait ilginç olayların yaşanacağı kiliselerden biri olacaktır. Halife El-Velid b. Abdülmelik (v. 715), Şam (Dımeşk) Camii’ni yetersiz bulması üzerine Muaviye döneminde olduğu gibi, Hristiyanlardan şehrin en büyük kilisesi olan Yuhanna Kilisesi’ni camiye tahvil etmek üzere kendilerine vermelerini talep eder. Ancak Hristiyanlar daha önce olduğu gibi, bu talebi kabul etmemiştir. Bunun üzerine Halife, onları, Kilise’yi gönül rızasıyla vermezlerse, savaş yoluyla ele geçirilen topraklarda yer alan Meryem Kilisesi ve manastırları yıkmakla tehdit eder. Böylece Hristiyanlar gönülsüz de olsa Halife’nin talebini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Nitekim İbn Kayyım’ın naklettiğine göre, Ömer b. Abdülaziz halife olunca Hristiyanlar, halifeye gelip el-Velid’in yaptığı haksızlığı kendisine aktarmış, Halife de onları haklı bulmuş ve camiye ilave etmek için yıkılan kilise kısmının yeniden yapılması emrini vermiştir. Ancak bu durumun Müslümanların tepkisini çekmesi üzerine, Hristiyanlar isteklerinde ısrar etmemişler ve taleplerinden vazgeçmek durumunda kalmışlardır. Bunun yanında Halife Ömer b. Abdülaziz, Hıristiyanların şikâyeti üzerine yukarıda işaret edilen Muaviye tarafından Şam’da ıkta olarak verilen kilisenin, ileri gelen Arap aşireti Benû Nasr’ın reisinin mirasçısından alınıp tekrar Hıristiyanlara iade edilmesini emretmiştir. Bununla beraber, Ömer b. Abdülaziz, kendi dönemine kadar Şam’da, Yemen’de, San’a’da ve daha birçok yerde İslam topraklarında sulhle yapılanların dışında fetihten sonra izinsiz olarak inşa edilen kiliselerin tamamını yıktırmıştır. Kaynaklarda, Ömer b. Abdülaziz’in ölümünden sonra, onun döneminde yıkılan kiliselerin bazılarının tekrar tamir edildiği naklediliyor olsa da; genel olarak değerlendirildiğinde Emeviler döneminde Ömer b. Abdülaziz’den sonraki bazı halifeler döneminde de kiliselerin yıkılması faaliyetlerine devam edilmiştir. Özellikle Halife Yezid b. Abdülmelik’in Mısır Hristiyanlarına karşı yürüttüğü sert politika sonucunda, 722’de Mısır’daki kiliselerin bir kısmı yıkılmıştır. Belazurî’nin naklettiğine göre Yezid b. Abdülmelik, Ömer b. Abdülaziz’in Nasr kabilesinden alıp Hristiyanlara verdiği kiliseyi tekrar Nasr kabilesine iade etmiştir. Bu uygulamalarda görüldüğü üzere Emeviler döneminde kiliselerle ilgili uygulamalar halifelerin takdirine göre değişmekte idi. Tarihçiler, Muaviye dönemine kadar Hristiyan mabetlerinden yıkılan veya zarar gören olmadığı konusunda ittifak etmektedir.</p>
<p>Abbasiler döneminde kiliselerin inşası veya tamirine dair uygulamalar, Emeviler döneminden farklı olmamıştır. Kilise yıkımı, ilk Abbasi halifesi Ebu’l-Abbas’ın (750-754) iktidara gelmesiyle birlikte başlamıştır. Ebu’l-Abbas idareye geçtiğinde, Yemen’e gönderdiği görevli tarafından, Ebrehe’nin San’a’da yaptırdığı el-Kulleys Kilisesi’ndeki kıymetli eşyaların tamamı toplanmış ve harabeye dönmüş olan kilise tamamen ortadan kaldırılmıştır. Abbasiler, idareleri altındaki şehirlerde yaşayan Hristiyan halka görev ve vazifelerini bildiren ilanlarda bulunmuştur. Özellikle yeni kiliselerin yapılmayacağı bildirilmiştir. Halife el-Mehdî (v. 785), Bizans İmparatoru IV. Leo ile olan dostluğuna rağmen, fetihten sonra yapıldığı tespit edilen İmparatorun mezhebine mensup Melkilerin Halep’teki kilisesini yıktırmıştır. Halife el-Mehdi dönemine ait ilginç bir örnek ise Anadolu’ya yapılan akınlar sonrasında Samâlû halkı olarak bilinen bir Hristiyan topluluğu Bağdat’a getirilmiş ve şehrin kuzeyinde yer alan Şemmâsiyye Mahallesi’ne yerleştirilmiştir. Daha sonra bu topluluk, yerleştirildikleri mahallede kendi adlarını taşıyan Samâlû Kilisesi’ni inşa etme iznini elde etmiştir. Bu uygulamalardan da anlaşılacağı üzere, Abbasiler döneminde de ‘fetihten sonra yeni kiliselerin yapılmayacağı’ kuralı her zaman aynı şekilde işletilmemiştir. Tarihçilerin verdiği bilgiler incelendiğinde, söz konusu kuralın siyasi konjonktüre göre bazen sert bazen de gevşek bir şekilde uygulandığı anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>İstimalet Politikası</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim tebaaya yönelik kilise inşa etme politikalarında Tanzimat dönemine kadar İslam hukukundaki zimmîlerle ilgili geleneksel hükümler belirleyici olmuştur. Bununla beraber aşağıda verilecek olan örneklerden de anlaşılacağı üzere Emeviler ve Abbasilerde olduğu gibi bu kurallar her zaman katı bir şekilde uygulanmamıştır. Osmanlı Devleti’nde can ve mal güvenliği temin edilen gayrimüslim tebaanın dini inanç ve onun gereklerini yerine getirme özgürlüğüne karışılmamıştır. Millet sistemi olarak adlandırılan anlayışa göre ibadet, eğitim, evlenme, boşanma, miras, veraset vb. işler, cemaat yönetimlerine bırakılmıştır. Bunun yanında ruhban sınıfına ve manastırlara çeşitli imtiyazlar tanındığı gibi, cizye ve haraç mukabilinde zimmîlere, inanç, ibadet, ticaret, eğitim, ikamet, seyahat özgürlüğü ve mesken masuniyeti sağlanmıştır. Ancak daha önce işaret edilen ve ‘Hz. Ömer’in Şartları’na dayandığı iddia edilen fetvalara uygun olarak gayrimüslimler tarafından kilise, havra ve manastırların yeniden inşası ve tamirinin yapılması, çan (nâkûs) çalma, yüksek sesle ibadet ve ayin icra etme; mahkemelerde Müslümanlara karşı şahitlikte bulunma, cami, mescit vb. yerlerin yakınında ikamet etme, evlerinin yüksekliğinin Müslümanlara ait evlerden yüksek olmaması, kıyafetle ilgili kısıtlamalar, ata binmeleri, silah taşımaları gibi konulardaki kısıtlamaların uygulanmasına devam edilmiştir. Nitekim aşağıdaki satırlarda bu konudaki uygulamalara ilişkin Şeyhülislam Ebussuûd Efendi’nin fetvalarından örnekler verilecektir.</p>
<p>İslam hukukunun önceki uygulamalarına dayanan bu tür sınırlamaların Osmanlı Devleti’nde katı ve bütünüyle homojen bir şekilde uygulandığını söylemek zordur. Zaman zaman söz konusu kısıtlamaların gevşetildiği veya duruma göre daha sıkı bir şekilde yorumlandığı görülmektedir. İstimalet politikası olarak adlandırılan bu politika; Osmanlı Devleti’nin özellikle Balkanlardaki halka uyguladığı hoşgörülü ve ılımlı yönetim politikasıdır. Buna göre, fethedilen yerlerde bir süre daha eski kuralların geçerli olması sağlanmış, halka din ve ibadetinde tam bir serbestlik tanınmıştır. Bu politikayla, halkın yeni yönetimi benimsemesi kolaylaştırılmış olmaktaydı. Söz konusu politika gereği, bir bölgenin Osmanlı hâkimiyetine giriş şekli (sulh veya fetih yoluyla), nüfus ve demografik yapısı, coğrafi konumu (sınır bölgeleri, adalar vs.) ile sosyal, ekonomik, ticarî ve siyasî beklentilere bağlı olarak uygulamada farklılıklar olmuştur. Islahat Fermanı’nın ilanına kadar Osmanlı Devleti’nin kilise, havra ve manastırlara yönelik politikalarında teorik olarak İslam hukuku kaynaklarında belirtildiği üzere yeni kilise, havra ve manastır yapımına izin verilmemiş, mevcut olanların ise aslına uygun olarak tamir edilmesi veya yeniden inşası sultanın onayına bağlı<br />
olmuştur. Aynı şekilde kiliselerin tamirat esnasında genişletilmesi veya yükseltilmesinin de yasak olduğu görülmektedir. Nitekim Emevi ve Abbasiler döneminde olduğu gibi, sonradan inşa edilen kiliselerin yıkılmasına ve binaya izinsiz olarak yapılan ilavelerin yıktırılmasına dair birçok örnek mevcuttur. Her ne kadar Hanefi fıkhı ve buna bağlı olarak Osmanlı hukukunda, Müslümanların yaşamış olduğu yerlerden uzak ve ahalisi tamamen gayrimüslimlerden oluşan köy ve benzeri yerleşim alanlarında sultanın izni ile yeni kilise yapımına izin verilebileceğine dair fetvalar varsa da şehirlerde yeni kiliselerin inşası yasak kabul edilmiştir.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde, gayrimüslimlerin yeni mabet inşa etmesi, var olan kiliseyi tamir etmesi ya da bu yapılara ilavede bulunmasının yasak olmasına dair uygulamaları öneren fetvalara örnek olarak, Kanuni Sultan Süleyman döneminin meşhur şeyhülislamlarından Ebussuûd Efendi’nin bazı fetvalarını burada zikretmek, bir fikir vermesi için yeterli olacaktır. Meselâ; Ebussuûd’a göre, bir beldenin fethi esnasında Müslümanlar bir kiliseyi ele geçirse ve onu kendi mülkleri edinse fakat daha sonra Hristiyanlar bu kilisenin tekrar kendilerine verilmesini talep etse, bu talepleri reddedilmelidir. Bir gayrimüslim, daha önce Müslüman’ın mülkü haline gelmiş olan ve kullanılmayan bir kiliseyi satın alsa ve ona bir vakfiye tahsis edip resmi belgelerle bu kilisenin Hristiyanların ibadetine vakfedildiğini altında Müslüman hâkimlerin de imzası olan bir vakıfnâme ile tescil etse bu vakıf geçerli midir? Ebussuûd’a göre; yapılan tescil tamamen hükümsüzdür. Çünkü Şeyhülislam’a göre, Müslümanların yaşadığı bir şehirde yeni bir kilise inşa etmek nasıl gayr-i meşru ise kullanılmayan bir kiliseyi tekrar kullanılır hale getirmek de aynı şekilde gayr-i meşru bir düzenlemedir. Yani kullanılmayan bir kilisenin tekrar kullanılır hale getirilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Ebussuûd’a göre, bir yerleşim alanının Müslümanlara ait olduğunun en önemli işareti, orada bir mescidin veya bir caminin olmasıdır. Buna göre gayrimüslimlerle Müslümanların birlikte yaşadığı bir köyde, zimmiler kilise inşa edecek olursa, Şeyhülislam’a göre söz konusu köyde daha önce bir mescit var idiyse kilise yıkılmalıdır. Şeyhülislam, bu hususta gevşeklik gösteren idarecilerin de cezalandırılmasını talep etmektedir. Mesela devlete ait olan bir arazide yer alan bir kilise bir yangında yansa ve yerine mescit yapılsa burayı yıktırmak isteyen yönetici görevden alınmalı ve mescidi yıkmaya yeltenen kâfirler şiddetli bir şekilde cezalandırılmalı hatta ağır hapse (habs-i medîd) mahkûm edilmelidir. Şehir yangınlarında yanan kiliselerin yeniden tamir edilmesi ise kilisenin o şehrin fethinden önce yapılmış olması şartına bağlıdır. Şeyhülislam, Müslümanların kilisenin tamirine yardım etmesine ise şartlı destek vermektedir. Buna göre şayet kilise fetihten önce var olan bir kilise ise yeniden inşasına yardım etmekte bir sakınca görmemektedir. Ancak yeni yapılan bir kiliseye yardım edilmesine asla izin vermemektedir. Bilerek böyle bir yardımda bulunan Müslüman cezalandırılmalıdır. Bir diğer ilginç fetva ise kilisenin avlusunun genişletilme talebine ilişkin olandır. Şeyhülislam, böyle bir talepte bulunan gayrimüslimler için ‘Şimdiye değin iktifa etmişler, bundan sonra da iktifa ederler’ demektedir. Şeyhülislama göre, tamamen yanıp kül olan ahşap kilise, tekrar ahşap kilise olarak yapılmalıdır. Şayet tamiri kerpiçle yapılacak olursa, aslına uygun olarak tekrar yapılması için kilise yıkılmalıdır. Osmanlı Devleti’ndeki dinler arası ilişkiler konusunu ele alan çalışmalarda da devletin gayrimüslimlerin mabetleriyle ilgili muamelesinin İslam hukukuna uygun olarak gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Buna göre barış yolu ile ele geçirilen yerlerdeki gayrimüslimlerin ibadethanelerine dokunulamayacağı; savaş yoluyla ele geçirilen yerlerde ise Müslümanların hâkimiyetinin alameti olarak gayrimüslimlere ait mabetlerden birisinin camiye dönüştürüleceği belirtilmektedir. Bununla beraber, sinagog ve havralara dokunulmamıştır. Yine aynı kaynaklarda yangın, zelzele vb. doğal afet gibi herhangi bir nedenden ötürü yıkılan, yanan veya harap olan ibadethanelerin tekrar yapımında yardım edildiği belirtilmektedir. Tamirleri esnasında finansın sağlanmasında kimsenin zorlanmamasına, çevreyi rahatsız etmemesine dikkat edilir; binanın boy, en ve yükseklik bakımından aslına uygun olarak tamir edilmesine dikkat edilirdi.</p>
<p>Daha önce işaret edildiği gibi, Osmanlı Devleti’nde de hukuki olarak gayrimüslimlerin yeni mabet yapma yasağı vardı. Ancak buna rağmen ihtiyaç olduğunda bu yasak dikkate alınmamış ve yeni mabetlerin kurulmasına izin verilmiştir. Bunun en tipik örneği, geçtiğimiz aylarda tamir edilerek yeniden hizmete giren İstanbul’un Haliç kıyısında yer alan Bulgar Kilisesi’ne ait Demir Kilisesi’dir.</p>
<p>Bir diğer örnek ise 15. yüzyılda Katolik Hristiyanlar tarafından İspanya’dan kovulup Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilen Yahudilerin mabetleridir. Bugün Filistinlilere her türlü zulmü reva gören ve kendisini Filistin topraklarında Yahudi Devleti olarak tanımlayan İsrail’de yaşayan Yahudilerin atalarının Osmanlı Devleti’nde kendi mahallelerini kurmalarına ve bu mahallelerin ortasına havralarını inşa etmelerine müsaade edilmiştir. Bu uygulama, Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin ‘yeni mabet inşa etme yasağı’nın yürürlükte olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir. Nitekim İstanbul’un Balat semtindeki Ahrida Sinagogu’ndaki vaaz kürsüsünün geminin pruvası (uç kısmı) şeklinde olması, Sefaradları İspanya’dan Osmanlı İmparatorluğu’na getiren Osmanlı kadırgalarını simgelemektedir. Aynı şekilde, 1899’da Sultan II. Abdülhamid’in izniyle Kadıköy’de yaptırılan ve sultanın adına telmihle Hemdat İsrael adını alan sinagog da Müslümanların yaşadığı topraklarda gayrimüslimlerin yeni mabet inşa etmelerini yasaklayan kurala her zaman uyulmadığını gösteren örneklerden biridir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-dunyasinda-hristiyanlarin-mabet-insasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
