<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hayat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hayat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Aug 2025 11:40:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>hayat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Vaktin Kölesi Değil, Efendisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 11:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20084</guid>

					<description><![CDATA[“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.” ABRAHAM COWLEY Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale… Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak. Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>ABRAHAM COWLEY</p>
<p></em></p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale…</p>
<p>Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak.</p>
<p>Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha da hissettirir. Sık sık saate bakar, sabırsızlıkla üfleyip püfler. İpini koparacağı, okulu terk edeceği anın heyecanıyla yaşar. Okuldan kaçmak, eve gitmek yegâne hedefidir. Hâlbuki kendisine sorsanız, neden eve gitmek istediğini de bilmez. Ama nedense şuursuzca ister. Nitekim siz akıllı tahtayı açıp bir film koyduğunuzda hemen havası değişir. Kendisini sınırlayan kayıtlarla o bezgin ruh hâlinden sıyrılıp ana konsantre olur. Zamandan kopuk zihin birden içinde yaşadığı ana odaklanır. Bu da göstermektedir ki aslında o mekândan değil, zamandan kaçmanın peşindedir. Çünkü sevip benimseyemediği bir faaliyetle dolu zaman onun için kâbustur. Yaptığı işi sevmek yerine zamandan sürgün olmayı tercih eder.</p>
<p>Öğrenciyi teslim alan bu ruh hâli sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimine de has değildir.  Mayıs ayına girerken talebenin zihni çoktan haziran ortalarına uçmuştur. Tabiatıyla o tarihten sonra onunla ders işlemek de zorlaşır. Çünkü o zihninde okulu çoktan kapatmıştır. O tarihten sonra okula gidip gelmek gayeye dönük bir eylem olmaktan çıkıp rutine biner. Bu aylar öğrenci milleti için zamanın önemsizleştiği hattâ su gibi harcandığı zaman dilimleridir. Artık onunla anlamlı bir faaliyet icra edemezsiniz. Böylelikle okul kapanmadan önceki son bir ayı da zamandan kopuk bu ruh hâli içinde yaşar.</p>
<p>O tarihten sonra yalnız öğrenci değil, hoca da dâhil herkes zamanın bir an önce geçmesini bekler. Hâlbuki geçen ömür sermayesinden geçmektedir. Eğitim hayatı boyunca her yılın en az bir ayı gelmesi arzulanan bir zaman dilimine kavuşmak adına hoyratça harcanır. Zaman artık zembereğinden boşanmıştır. Herkes gidenin bir daha yerine konulamayacak bir hazine olduğunun farkındadır amma nedense insanoğlu bu konuda gaflete sığınmayı tercih eder.</p>
<p>Ne bir eğitimcinin ne de talebenin buna hakkı vardır. Hele daha hayata bile atılmamış bir delikanlının her yıl eğitim-öğretim döneminin son günlerini rind-meşrep şâirin ifadesiyle <em>“Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”</em> mantığı içerisinde yaşaması ne kabul edilebilir bir durumdur ne de rasyoneldir.</p>
<p>Zaman zaman bir eğitimci olarak yaptığım bu tespiti öğrencilerimle paylaşır, hedefi on ikiden vurduğumu gösteren dönüşler alırım. Benim yaptığım farkındalık kazandırmaktır. Gaflet ve rehâvetle içine düştükleri fakat tam anlamıyla içyüzünü kavrayamadıkları bir durumla onları yüzleştirmektir.</p>
<p>“Evet, haklısınız hocam!” demeseler de tavır, jest ve mimikleriyle beni onaylarlar. Kaçamak bakışlarla birbirlerinin yüzüne bakıp bıyık altından mânidâr gülücükler fırlatırlar. Çehrelerde beliren tebessüm, zımnen de olsa haklılığımıza alkış tutar.</p>
<p>Ne yazık ki ibadet hayatımız da ana odaklanamayan sürekli olarak ileri ve geri vitese basan bu zihin ve gönül sefaletinin gölgesinde gidip gelir. Çoğu zaman kılınan namaz, edilen duadan geriye kalan vücut yorgunluğudur. Hâlbuki namaz bir ruhî meditasyondur. Yapılan ibadetten sonra yüreğe bir ferahlık hissi düşmüyor, huzûr ve itmînan hâli hâsıl olmuyorsa o namaz namaz olur mu hiç!</p>
<p>Namazın bizde bir hakkı varsa, bizim de onda bir hakkımız vardır. Eğer ondaki hakkımızı alamıyorsak ona hakkını vermediğimiz içindir. Zîrâ siz kendinizi bir şeye vermedikçe o da size kendisini vermez. Şüphesiz bedenen eksik ya da sakat olmak namaza mâni değildir. Çünkü namaz için gereken vücut tamlığı değil, gönül ve ruh disiplinidir.</p>
<p>Maalesef “Allahuekber” derken bile zihnimiz o disiplinden mahrumdur. Namaz kılmak için camiye giren adamın zihni ekseriyetle namazın biteceği vakte ayarlıdır. O yüzden de kendisini namaza akort edemez. Hâliyle namazın rükünleri de içine düştüğü o acele ve telâş deryasının girdabında kaybolur. Zihin anda olmadığından beden de ta’dîl-i erkândan uzaktır. Dil ile gönül arasında sağlam bir rabıta yoktur. Ancak dingin bir ruhla yapılan secde, dille gönül arasındaki râbıtayı tesis eder.</p>
<p>İşine olan muhabbeti ve eşine ender rastlanan çalışma temposuyla dünya çapında bir fenomen olan büyük dâhi Edison’a bir gün yakın dostlarından birisi sorar: “Bu sıra dışı çalışma temponu neye borçlusun, nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” Edison’un cevabı enteresandır: “Ben hayatım boyunca tek bir gün bile çalışmadım.” Şu hayatta Edison’un bakış açısıyla hayat disiplinine sahip insan sayısı ne yazık ki çok azdır. Ama vaktini kıymetlendirip hayatına anlam katanlar da ekseriya onlar içinden çıkar. Olağanüstü başarıların altında dâima onların imzası vardır.</p>
<p>Evet, Edison gibilerdir zamanı yaşayan. Ne gerisindedirler vaktin ne de ilerisinde… Zamana hükmedebilmenin sırrı da orada yatar zaten. Beden ile zihnin tam bir uyum içinde anda var olması. Bu hakikati kavrayamayansa vaktin bereketinden mahrum kalır.</p>
<p>İnsanoğlu vaktin hükmüne uymak, talebine râm olmak zorunda. On gün ya da on saat değil, on dakika sonrasında bile gezinen zihin, topallamaya mahkûmdur.</p>
<p>Bu konuda sufilerin ahlâk ve hayat disiplini bizim için her zaman yol gösterici olmuştur. Sufi, ibnü&#8217;l-vakt’tir. Yani vaktin çocuğudur. İbnü&#8217;l-vakt olan şahıs, geçmiş ve gelecek kaygısından kurtulmuş olup yalnızca anı değerlendirmekle meşguldür. Gücünün yettiği yalnızca o andır, o da onu kıymetlendirmenin peşindedir. O yüzden de hep anda yaşar, onun dışına çıkmaz; geçmişe dönük bir hayıflanmayla geleceğe dönük bir kaygının seline kapılmaz.</p>
<p>Zamanın keşkesi yok. Bizse vaktimizin çoğunu geçmişle gelecek arasında köşe kapmaca oynayarak geçiriyoruz. Geçmişle geleceğin olmadığını, sonsuz bir şimdinin içinde olduğumuzu bilelim. Evet, var olan yalnızca şimdidir. Daha doğrusu zamana ilişkin elle tutulur tek hakikat odur. Gayrısı müphemdir. Zamandan kopuk yaşayarak başardığımız tek şey, elden çıkmış ya da henüz ele geçmemiş zamanların vehim ve hayaliyle elimizin altındaki anı da buruşturup çöp sepetine atmaktır. Geçmiş-gelecek döngüsü içinde elimizdeki biricik imkânı da ıskalamaktır.</p>
<p>Zamanın kovalamadığı, onun baskısı altında yaşamayan insanlar. İşte onlar en mutlu olanlar. Huzûr duygusunu serâpâ yaşayanlar. Telâş ve acele hâli bütün işlerin önündeki engel. Kaygılar içinde hep bir yerlere yetişme modunda olan insan hiçbir yere yetişemez ve de hiçbir işin hakkını veremez.</p>
<p>İnsanoğlu zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşüyor. Zamana galebe çalmanın yoluysa ibnü&#8217;l-vakt olmaktan geçiyor. Ancak hayatın doğal ritmine uyarak bir şeyleri başarırsınız. Ve yaptığınız şey de ancak o zaman anlamlı ve kalıcı olur.</p>
<p>Yaşadığını zanneden birçok insan gerçekte yaşamıyor, sadece nefes alıp veriyor. Hakikî anlamda yaşamaksa vaktin efendisi olmakla mümkün. Hâlbuki günümüz insanı acele edip zamanın önüne geçmeye çalışırken akıntıya kapılmış yaprak misâli onun ardından sürükleniyor. Vaktin efendisi değil, kölesi oluyor.</p>
<p>İnsanoğlu îmarla mükellef. Ama yalnızca mekânı değil, zamanı da îmarla yükümlü o. Zamanın hakkını verelim. Vaktin kaybolmasını, elinin altından kayıp gitmesini istemeyen kişi, içinden geçtiği ana zihin ve gönül tellerini akort etmek zorunda. Ne yazık ki çoğu yürek bu hakikatten bîgâne olduğu için yaşamadığı bir hayatın sahibi olarak son nefesini veriyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fahreddîn Râzî’den Samimi Duygusal Paylaşımlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fahreddin-raziden-samimi-duygusal-paylasimlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fahreddin-raziden-samimi-duygusal-paylasimlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Mar 2023 07:30:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Öğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18711</guid>

					<description><![CDATA[İNSANA DAYANMA ÖLÜR, DAĞA DAYANMA YIKILIR Büyük İslam düşünürü allâme Fahreddin Râzî, Hicretin 601 (Miladî 1205) yılında tamamladığı Yusuf Suresinin 42. ayetini tefsir ederken sözü kendisine getirerek bir tecrübesini samimiyetle paylamıştır. Bu aslında kişinin dünya hayatında kime dayanacağının ve kime güveneceğinin bir tecrübesidir. Anadolu irfanında dile gelen “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allah’a dayan!” tecrübesini Razî, 56 yıllık hayatı içinde yaşamış ve yazmıştır: “Ömrümün başından şu ana kadar tecrübe ettim ki, insan her ne zaman Allah’ın dışında birine dayansa ve güvense başı beladan, sıkıntıdan, musibetten kurtulmuyor. Aksine başkasına değil de sadece Yüce Allah’a güvenirse her halükarda en güzel şekliyle istediği ve beklediği sonuç meydana geliyor. Ömrümün başlangıcından şu geldiğim elli altı (56) yaşına kadar ki süreç içinde hayat bunu bana gösterdi. Yüce Allah’ın dışında bir kimseden bir ihsan ve ikram beklememek hususunda kalbimde tam bir sükûnet oluştu.” (et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XVIII, 145). Not: Kendisinden sonraki alimlerin el-İmâm diye andığı allâme Fahreddin Râzî, 606 / M. 1210 yılında Herat’ta vefat etmiştir. Yani bu satırları yazdıktan beş (5) yıl sonra. DÜŞMAN BURADA, DOSTLAR NEREDE? Her gerçek âlimin yaşadığı gibi allame Fahreddîn Râzî de iftiralara uğramış, çamur atmalara hedef olmuş, bühtanlara maruz kalmıştır. Ama o iftiracılardan değil de, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İNSANA DAYANMA ÖLÜR, DAĞA DAYANMA YIKILIR</strong></p>



<p>Büyük İslam düşünürü allâme Fahreddin Râzî, Hicretin 601 (Miladî 1205) yılında tamamladığı Yusuf Suresinin 42. ayetini tefsir ederken sözü kendisine getirerek bir tecrübesini samimiyetle paylamıştır. Bu aslında kişinin dünya hayatında kime dayanacağının ve kime güveneceğinin bir tecrübesidir. Anadolu irfanında dile gelen “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allah’a dayan!” tecrübesini Razî, 56 yıllık hayatı içinde yaşamış ve yazmıştır:</p>



<p>“Ömrümün başından şu ana kadar tecrübe ettim ki, insan her ne zaman Allah’ın dışında birine dayansa ve güvense başı beladan, sıkıntıdan, musibetten kurtulmuyor. Aksine başkasına değil de sadece Yüce Allah’a güvenirse her halükarda en güzel şekliyle istediği ve beklediği sonuç meydana geliyor. Ömrümün başlangıcından şu geldiğim elli altı (56) yaşına kadar ki süreç içinde hayat bunu bana gösterdi. Yüce Allah’ın dışında bir kimseden bir ihsan ve ikram beklememek hususunda kalbimde tam bir sükûnet oluştu.”</p>



<p>(<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XVIII, 145).</p>



<p><strong>Not</strong>: Kendisinden sonraki alimlerin <em>el-İmâm</em> diye andığı allâme Fahreddin Râzî, 606 / M. 1210 yılında Herat’ta vefat etmiştir. Yani bu satırları yazdıktan beş (5) yıl sonra.</p>



<p><strong>DÜŞMAN BURADA, DOSTLAR NEREDE?</strong></p>



<p>Her gerçek âlimin yaşadığı gibi allame Fahreddîn Râzî de iftiralara uğramış, çamur atmalara hedef olmuş, bühtanlara maruz kalmıştır. Ama o iftiracılardan değil de, kılını kıpırdatmayan kendisine gerekli desteği vermeyen dostlarından şikâyetçidir. Okuyalım efendim:</p>



<p>“Kelam ilmini öğrenme uğraşımın başında, iddialarına cevap vermek için felsefecilerin kitaplarına yöneldim. Bu yolda ömrümün yarısını harcadım. Onların fikirlerine cevap teşkil edecek birçok kitap yazmaya Yüce Allah beni muvaffak kıldı. (Burada İmam sekiz kadar kitabının ismini vermiştir). Bu kitapların tamamı bir yönüyle dinin asıllarının açıklaması, diğer yönüyle ise felsefecilerin ve diğer muhaliflerin ortaya attığı şüpheleri reddetme içeriklidir. Hem taraftarlarım hem de karşıtlarım, önceki ve sonrakiler içinde hiç kimsenin bunlara benzer bir kitap yapmadığını itiraf etmişlerdir.</p>



<p>Bunların dışında diğer ilim dallarına dair eserlerim de vardır, ancak burada onları zikretmeyeceğim.</p>



<p>Ömrüm boyunca bütün çalışmam ve çabam Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancını savunmak iken bana düşmanlık besleyenler ve haset edenler durmadan çamur atıyorlar. Benim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancında olmadığımı iddia ediyorlar. Önyargısız bilenler biliyor ki hem ben hem geçmişlerim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolundayız. Nitekim dünyanın dört bir yanına dağılmış hem benim hem de babamın öğrencileri insanları yalnızca hak dine ve hak mezhebe çağırmaktadırlar. Onlar bütün bidatleri geçersiz kılma yolunda gayret göstermektedirler.</p>



<p>Beni esas şaşkınlığa sevk eden; iftiracılar, çamur atanlar ve hasetçiler değil de, bu tür ithamlara maruz kaldığımda destekleme hususunda kıllarını bile kıpırdatmayan ve hiçbir şekilde düşmanlarıma cevap verme zahmetine girmeyen dostlarım ve ahbaplarım olmuştur. Şunu herkes bilir ki, bir zorluğun üstesinden gelmek ancak yardımlaşma ve dayanışmayla olur. Eğer böyle olmasaydı, Kelîmullah olan Hz. Musa (as) elinde apaçık deliller ve kesin mucizeler olduğu halde Yüce Allah’a dönüp “Harun’u da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder” (Kasas 28/34) diye talepte bulunmazdı.</p>



<p>Rabbim bizi de sizi de hayırlara ulaştırsın, lütuf ve keremiyle dünyada ve ahirette cezayı hak ettirecek işlerden cümlemizi korusun!”</p>



<p>(<em>İ’tikâdâtu firaki’l-müslimîn ve’l-müşrikîn</em>, nşr. Muhmmed Mu’tasım billah el-Bağdadî, Daru’l-Kütübi’l-Arabî 1407/1986, s. 128-130).</p>



<p><strong>EVLAT ACISI YÜREK YANGISI</strong></p>



<p>Hayatının baharında, gurbet elde, anadan, babadan ve kardeşten uzak bir diyarda kaybettiği evladı Muhammed’in acısı ve yürek yangısı 56 yaşındaki İmam Fahreddîn Râzî’nin benliğini o kadar kaplamış ki, Hicretin 601. (Miladî 1205) yılında yazdığı Yunus, Hûd, Yusuf, Ra’d ve İbrahim Surelerinin sonunda bu yürek yangısını bizlerle paylaşmış, içini dökmüş, dua ve Fatiha talebinde bulunmuştur. &nbsp;Hatta oğlu için yazdığı mersiyeden bazı beyitleri surelerin sonuna eklemiştir. Her birini yazarken de İmam gün, ay ve yıl olarak tarih koymayı ihmal etmemiştir. Adeta genç oğlunun ölümünü kayda geçirmiştir.</p>



<p><strong>1. Hicrî 601. (Miladî 1205) yılı Recep ayının Cumartesi günü, Yunus Suresinin sonu:</strong></p>



<p>“Oğlum Muhammed’in vefatı sebebiyle kalbim daralıyor ve çok üzülüyorum. Yüce Rabbim onu ruhuyla ve cesediyle mağfiret ve rahmetine gark etsin. Bu kitabımı okuyanlardan özel olarak oğlum için dua etmelerini, rahmet ve mağfiret dilemelerini istiyorum.</p>



<p>(<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XVII, 187).</p>



<p><strong>2. Hicrî 601. (Miladî 1205) yılı Recep ayının Pazartesi gecesi, Hûd Suresi sonu:</strong></p>



<p>Salih ve güzel ahlak sahibi, gençliğinin baharında oğlumun gurbet ilde vefat ettiği haberini aldım. Bu sebepten kalbime ateş düştü, cayır cayır yanıyor. Bütün din kardeşlerimden, hakikat yolu yoldaşlarımdan, bu kitabı okuyan ve istifade eden meslektaşlarımdan Allah adına oğulcuğumu rahmet ve mağfiretle anmalarını talep ediyorum.”</p>



<p>(<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XVIII, 82).</p>



<p><strong>3.</strong> <strong>Hicrî 601. (Miladî 1205) yılı Şaban ayının yedisi, Çarşamba günü, Yusuf Suresi sonu:</strong></p>



<p>“Oğlum Muhammed’in vefatı dolayısıyla bugün kalbim çok daralıyor. Rabbim onu rahmet ve bağışlamasıyla sarıp sarmalasın, yüksek dereceler ihsan eylesin. Bu kitabımı mütalaa edenlerden hem oğlum hem de kendim için bir <em>fatiha</em> okunmasını istiyorum. Hassaten gurbette kardeşlerden, anneden ve babadan uzakta vefat eden oğlum için dua istiyorum. Bu isteğimi yerine getirenlere ben de çok dua edeceğim.”</p>



<p>(<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XVIII, 229).</p>



<p><strong>4.</strong> <strong>Hicrî 601. (Miladî&nbsp; 1205) yılı Şaban ayının on sekizi, Pazar günü, Ra’d Suresi sonu:</strong></p>



<p>“Bu kitabımı okuyan ve istifade eden herkesten hassaten oğlum Muhammed için rahmet ve mağfiret dilemelerini istirham ediyorum. Onun için yazdığım mersiyeden bir beyitte şöyle ifade ettim:</p>



<p>Bu fani âlemde hüzün de korku da birbirine karışıktır</p>



<p>Hayırları rüya gibi geçici, şerleri sürekli ve yakındır.”</p>



<p>(<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XIX, 71).</p>



<p><strong>5. Hicri 601 (Miladî 1205) yılı Şaban ayının son günleri Bağdat’ta, İbrahim Suresin sonu:</strong></p>



<p>“Yüce Allah’tan gam ve üzüntüden kurtulmayı, cennetin yüksek derecelerine erişmeyi, cehennem çukurlarından uzak kalmayı diliyorum. O melik, mennân, rahîm ve deyyândır…” (<em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’t-Turasi’l-Arabî, XIX, 150).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fahreddin-raziden-samimi-duygusal-paylasimlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Devrin Âdeti: Eskiye Övgü Yeniye Yergi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/her-devrin-adeti-eskiye-ovgu-yeniye-yergi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/her-devrin-adeti-eskiye-ovgu-yeniye-yergi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Dec 2021 06:02:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[eski]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17960</guid>

					<description><![CDATA[Efendim, her dönemde âlimler, kendi dönemlerinin kötüye gittiğini, eski zamanların ne kadar da iyi olduğunu anlatmışlar. Halk arasında bir söz vardır: “Gelen gideni aratır.”&#160; Özellikle yaşadığı hayattan memnun olmayanlar, her gelen günün sıkıntı getirdiğini görenler, hep kötü gelişmelere maruz kalanlar, olumsuz tecrübeler yaşayanlar için dün bugünden, geçmiş günümüzden mutlaka çok daha iyidir. Çünkü “ateş düştüğü yeri yakar” ve yaktığı zaman acıtır. Bir de “Kaçan balık büyük olurmuş” sözü var. Demek ki insanlar ellerinden kaçırdıklarını ya da kaçırdıkları fırsatları gözlerinde o kadar büyütüyorlar ki, şu anda ellerinde olan gözlerine küçük görünüyor. Çünkü insan için ulaştığı veya elde ettiği şey artık kendisinin olmuş, sıradanlaşmış ve büyütülecek tarafı kalmamıştır. Zaten insan iki şeyi gözünde büyütüyor: Kaçırdığı ve hedeflediği. Kaçan balık sözü, kaçırdığını ne kadar büyüttüğünü anlatıyor. Gelecektekini yani hedeflediğini ise “Aşk vuslat ile bitermiş” sözü anlatır. Demek ki, ulaşana kadar gözünde çok büyük, gözü karartmaya bile değer. Belki de karasevda sözü böyle ortaya çıkmış. Ama bir de sevdiğine ulaşınca, her zaman elinde her yerde yanında olunca, artık sıradan bir şey. Ama kaçırınca gene gözünde büyütüyor, hatta zorbalaşıyor: “Ya benimsin ya kara toprağın”. Bundandır işte Rahmet Peygamberi’nin “Sevdiğini ölçülü sev!” buyurması. Çünkü ölçüsüzlük zorbalığı ve magandalığı getiriyor. Bu her zaman böyle olmuş. Kaçan ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Efendim, her dönemde âlimler, kendi dönemlerinin kötüye gittiğini, eski zamanların ne kadar da iyi olduğunu anlatmışlar. Halk arasında bir söz vardır: “Gelen gideni aratır.”&nbsp; Özellikle yaşadığı hayattan memnun olmayanlar, her gelen günün sıkıntı getirdiğini görenler, hep kötü gelişmelere maruz kalanlar, olumsuz tecrübeler yaşayanlar için dün bugünden, geçmiş günümüzden mutlaka çok daha iyidir. Çünkü “ateş düştüğü yeri yakar” ve yaktığı zaman acıtır.</p>



<p>Bir de “Kaçan balık büyük olurmuş” sözü var. Demek ki insanlar ellerinden kaçırdıklarını ya da kaçırdıkları fırsatları gözlerinde o kadar büyütüyorlar ki, şu anda ellerinde olan gözlerine küçük görünüyor. Çünkü insan için ulaştığı veya elde ettiği şey artık kendisinin olmuş, sıradanlaşmış ve büyütülecek tarafı kalmamıştır. Zaten insan iki şeyi gözünde büyütüyor: Kaçırdığı ve hedeflediği. Kaçan balık sözü, kaçırdığını ne kadar büyüttüğünü anlatıyor.</p>



<p>Gelecektekini yani hedeflediğini ise “Aşk vuslat ile bitermiş” sözü anlatır. Demek ki, ulaşana kadar gözünde çok büyük, gözü karartmaya bile değer. Belki de karasevda sözü böyle ortaya çıkmış. Ama bir de sevdiğine ulaşınca, her zaman elinde her yerde yanında olunca, artık sıradan bir şey. Ama kaçırınca gene gözünde büyütüyor, hatta zorbalaşıyor: “Ya benimsin ya kara toprağın”. Bundandır işte Rahmet Peygamberi’nin “Sevdiğini ölçülü sev!” buyurması. Çünkü ölçüsüzlük zorbalığı ve magandalığı getiriyor.</p>



<p>Bu her zaman böyle olmuş. Kaçan ve arzulanan gözde büyümüş, yakalanan ve tadılan küçülmüş gitmiş. Öyleyse kaçan eskidedir ve eski güzeldir. Yaşanan hayat hissedilendir, çetindir, zorludur ve acıları çekilmezdir.&nbsp; Geçmiş ise artık hayaldir, istediğin gibi kurgula, hayal senin hayalindir!</p>



<p>Neyse lafı uzatmayalım, biz gelelim geçmişten örneklere:</p>



<p><strong>1.Eski Yeni İlim Talibi</strong></p>



<p>Kahramanımız, İbn Kuteybe Dîneverî. Kûfe’de doğmuş, Bağdat’ta yaşamış. Hicrî 276 Miladi 889’da dünyadan ayrılmış. Döneminde Kur’an ilimleri, hadîs, dil, edebiyat, tarih konularında üstad. Ünlü edip Cahız’a kafa tutacak kadar kendine güvenen. Aynı zamanda iyi bir eleştirmen. Ciddi ve değerli eserleri var. Bizim nakilde bulunacağımız eseri: el-İhtilâf fi’l-lafız –er-Red ale’l-Cehmiyye ve’l-Müşebbihe. Türkçesi, dildeki sözcükler hakkında ihtilaf. Alt başlığı ilahî sıfatları yok sayan Cehmiye ile bu sıfatları yaratılmışların sıfatları gibi kabul eden Müşebbihe’ye yani insanbiçimcilere eleştiri. Kendisi bu ikisinin ortasında duruyor, orta yolu tutuyor. Kitabın girişinde ilim konusunda yeni yetmelerden umutsuzluğunu dile getirmiş.</p>



<p>“Eskiden ilim talibi, öğrenmek için ders dinlerdi, uygulamak için bilgi öğrenirdi. Hem kendisi hem de başkaları istifade etsinler diye Allah’ın dinini anlama gayreti içinde olurdu.</p>



<p>Şimdilerde ilim talebesi bilgi toplamak için ders dinliyor. Etrafındaki insanlara anlatmak için biriktiriyor. Başkasına üstün gelmek, büyük görünmek ve hava atmak için ezberliyor.”</p>



<p><strong>2.Eski Yeni Tasavvuf Erbabı</strong></p>



<p>Buradaki kahramanımız, Ebû Bekir Muhammed Kelâbâzî veya Gülâbâdî. Maveraünnehir’in incisi Buhara’dan. Hicrî 380 Miladî 990’da ayrılmış dünyadan. Başka hiçbir eseri olmasa bile <em>et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf</em> adlı eseri yeter.&nbsp; Eser isminden de anlaşılacağı gibi tasavvuf ehlinin görüşlerini bilmeye dair. Eserin Kahire baskısında isminin altında şöyle bir not düşülmüş: “Taarruf olmasaydı, tasavvuf anlaşılmazdı.” Eh, doğru söze ne denir. Eserin kıymeti için bu söz yeter.</p>



<p>Eserin girişinde bu zat da yenilerden şikâyetçi.</p>



<p>“Bakın hele şimdilere: içerik gitti, isim kaldı; hakikat gitti resim kaldı. Tahkik kolye, tasdik ziynet oldu. Tasavvufu bilmeyen sufilik tasladı, hiçbir niteliğini taşımayan sufilik elbisesine büründü. Diliyle ikrar eden davranışlarıyla yalanladı. Sözleriyle tasavvufu dillendiren doğruluğuyla gizledi. Tasavvufta olmayanı tasavvufa soktu ve böylece hak olanı batıl kıldı. Yolun bilenini cahil saydı. Hakikat ehli yalnız kaldı, tasavvufu bilen gayretinden sukut etti. Kalpler yoldan uzaklaştı, insanlar yüz çevirdi. İlim de ehli de; açıklayan da açıkladığı da geçti gitti; artık cahiller âlim sayıldı, âlimler de bir köşeye itildi.”</p>



<p><strong>3.Eski Yeni İlim Erbabı</strong></p>



<p>Buradaki kahramanımız ise Muhammed b. Yusuf Senusî. Âlim ve sufî. Her alanda çok iyi. Cezayir’in Tilimsan şehrinden. Hicrî 895 Miladî 1490’da dünyadan ayrılmış. Kuzey Afrika’nın yıldız âlimlerinden. Kelam alanında güzel eserleri var. Küçük, orta, büyük diye isimlendirilen kelam eserleri kaleme almış. Anlayacağınız her kesime hitap etme kabiliyeti olan bir kelam ve kalem erbabı. Elimizdeki eser Ümmü’l-Berahîn adlı küçük risalesine kendisinin yazdığı şerh. Kitabın tam ismi: <em>Şerhu Ümmi’l-Berâhîn</em> (İstanbul: Haşimi Yayınları 2014, s. 12-13)</p>



<p>Bu kitaptan naklediyoruz üstadın şikâyetini:</p>



<p>“Bu zamanda kelam ilmini tam kavrayan ne çok azaldı. Zamanımızda cehalet denizi kabardı, batıl olanı her tarafa yaydı. Hakkı inkâr eden ve hak ehline kin besleyen dalga boyları etrafta kaldı. Batıl aldanmışlık süsüyle süslendi. Ne mutlu inancını tahkike muvaffak olana ve zahir ve bâtınıyla bunların gereğini bilene ve yerine getirene!”</p>



<p><strong>Gelelim Günümüze</strong></p>



<p>Aksakal nam hocalarımızdan Celal Kırca Beyfendiyle telefonda konuşurken şöyle bir cümle kurdu: “Biz bilgi peşindeydik, şimdikiler belge peşinde.” Demek ki diplomaya sahip olmak bilginin önüne geçmiş durumda.</p>



<p>Eskilerin çok önem verdiği icazet bile ayağa düştü. Öyle adamlar var ki, fabrikasyon usulü icazet dağıtıyorlar, bir de dönüp övünüyorlar.</p>



<p>2014 yılında Nevşehir/Kozaklı’da İsav ile Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ortaklaşa düzenlediği çalıştayda sunduğum tebliğin sonuna şöyle bir cümle yazmıştım:</p>



<p>“<strong>Bizim eskiden hayatla yürüyen, yürürken yön veren, halka ve hakikate tepeden bakmayan bir ilim ve eğitim geleneğimiz vardı. Bunun yerini Batının ayrıksı, halka ve hakikate tepeden bakan ve adeta bir mühendisin cansız varlıklara şekil vermesi gibi canlı, akıllı ve iradeli insana şekil verme iddiasında olan bir yöntem aldı.”</strong></p>



<p>Söz çok, burada bitirelim. Son sözümüz Yüce Rabbimize hamdimiz olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/her-devrin-adeti-eskiye-ovgu-yeniye-yergi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölüm Bilincinin Hayata Yansıması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2021 14:18:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17620</guid>

					<description><![CDATA[İnsanın, son anını imanla noktalayabilmesi için cenneti dünyada aramak gibi bir yanlışlığa düşmemesi ve dünya hayatını mutlaklaştırmaması şarttır. Bu nedenle insan, ölümü sık hatırlayıp akıbetini tefekkür etmelidir. Hz. Peygamber (sav), bu konuda şu uyarıyı yapmıştır: “Ağzınızın tadını bozan / yaşama zevkinizi yok eden ölümü çok hatırlayınız.”[1]Yaşadığımız dünyadaki etkin Batı medeniyeti ölümü unutturmuş ve her an unutturmaya çalışmaktadır. Bu medeniyetin girdabına dalan Müslümanlar da aynı hastalığa yakalandıkları için ölümü tefekkür kültüründen uzaklaştılar. Bunun sonunda, dünyayı idealleştirip Batı medeniyetinin değirmenine su taşıyarak onunla hesaplaşamayacak bir entegrasyon yaşadılar. Artık kimse “Ben nasıl öleceğim?” sorusunun cevabını aramaz hâle geldi. Hâlbuki Resulullah (sav), ümmetine şu ikazı yapmıştır: “Akıllı kimse kendini kontrol edebilen, benliğine hâkim olan ve ölümden sonraki hayat için çalışandır.”[2] Ölümü hatırlatsın diye Hz. Peygamber (sav), mescidin yanına Cennetülbaki mezarlığını kurmuştur. Mescidinebi’ye ve Medine çarşısına çok yakın olan bu mezarlık Müslümanların her an onu seyredip ölümü zikretmelerini sağlamıştır. Sırf ölümü hatırlattığı için kabir ziyaretini tavsiye etmiştir.[3] Bu tavsiyelerinden amaç mü’minleri ahiret hayatına hazırlamaktır. Nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: “Ölüm gelmeden önce ölüme hazırlıklı olun.”[4]Çünkü ölüm, kişinin tüm sevdiklerinden ayrılık vaktidir. Yeni hayatta herkes kendi derdine düşecek ve en yakınlarından bile kaçacaktır.[5] Hatta Resulullah (sav) bile, “Amel defterleri verilirken, yapılan işler mizanda tartılırken ve sırattan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanın, son anını imanla noktalayabilmesi için cenneti dünyada aramak gibi bir yanlışlığa düşmemesi ve dünya hayatını mutlaklaştırmaması şarttır. Bu nedenle insan, ölümü sık hatırlayıp akıbetini tefekkür etmelidir. Hz. Peygamber (sav), bu konuda şu uyarıyı yapmıştır: “Ağzınızın tadını bozan / yaşama zevkinizi yok eden ölümü çok hatırlayınız.”[1]Yaşadığımız dünyadaki etkin Batı medeniyeti ölümü unutturmuş ve her an unutturmaya çalışmaktadır. Bu medeniyetin girdabına dalan Müslümanlar da aynı hastalığa yakalandıkları için ölümü tefekkür kültüründen uzaklaştılar. Bunun sonunda, dünyayı idealleştirip Batı medeniyetinin değirmenine su taşıyarak onunla hesaplaşamayacak bir entegrasyon yaşadılar. Artık kimse “Ben nasıl öleceğim?” sorusunun cevabını aramaz hâle geldi. Hâlbuki Resulullah (sav), ümmetine şu ikazı yapmıştır: “Akıllı kimse kendini kontrol edebilen, benliğine hâkim olan ve ölümden sonraki hayat için çalışandır.”[2] Ölümü hatırlatsın diye Hz. Peygamber (sav), mescidin yanına Cennetülbaki mezarlığını kurmuştur. Mescidinebi’ye ve Medine çarşısına çok yakın olan bu mezarlık Müslümanların her an onu seyredip ölümü zikretmelerini sağlamıştır. Sırf ölümü hatırlattığı için kabir ziyaretini tavsiye etmiştir.[3] Bu tavsiyelerinden amaç mü’minleri ahiret hayatına hazırlamaktır. Nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: “Ölüm gelmeden önce ölüme hazırlıklı olun.”[4]Çünkü ölüm, kişinin tüm sevdiklerinden ayrılık vaktidir. Yeni hayatta herkes kendi derdine düşecek ve en yakınlarından bile kaçacaktır.[5] Hatta Resulullah (sav) bile, “Amel defterleri verilirken, yapılan işler mizanda tartılırken ve sırattan geçilirken, kendisinin bile ehlini hatırlamayacağını” söylemiştir.[6] “Ölüm bilincinin zayıflığını, tembelliği, uykuya çok düşkün olmayı ve göbeklerin yağ bağlamasını” ümmeti hakkındaki korku alanları[7] diye belirleyen Resulullah (sav), ölümün zorluğuna da zaman zaman dikkat çekmiştir. Kendisi de son nefesini vermeden önce; “Ey Allah’ım! Ölümün sekeratından / insanı kendinden geçirip ne yaptığını bilmez hâle getirmesinden sana sığınırım.”[8] duasını yapmıştır. Ölümün kolay olması ile günahı az işlemek arasındaki ilgiyi de şöyle açıklamıştır: “Günahları az işleyin ki ölüm size kolay olsun. Az borç yapın ki özgür kalasınız.”[9] Ölüm anının güçlüğünü; “Âdemoğlu yaratıldığından beri ölümden daha zor bir şeyle karşılaşmadı. Ama daha sonrasına göre ölüm, en kolayıdır.”[10]buyurmak suretiyle ahiret ahvalinin güçlüğüne işaret etmiştir. Bu güçlüğün içerisinde kabir azabı da vardır.</p>



<p>[1] İbni Mace, Zühd, 31, h. no: 4258, c: II, s. 1422; İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 348, I / 304.</p>



<p>[2] İbni Mace, Zühd, 31, h. no: 4260, II / 1423.</p>



<p>[3] Buharî, Edebü’l-Müfred, Iyadet’ü-l Merda, s. 149; Heysemî, Mecmau’z Zevaid, c.III, s. 58.</p>



<p>[4] İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, I / 213.</p>



<p>[5] Bak: Abese 80 / 33-37.</p>



<p>[6] İbni Hanbel, Müsned, VI / 101.</p>



<p>[7] Suyûtî, Camiu’s-Sagir, I / 24.</p>



<p>[8] İbni Mace, Cevaiz, h. no:1623, I / 518.</p>



<p>[9] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, h. no: 491, I / 163; İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 341, I / 298.</p>



<p>[10] Heysemî, Mecmau’z Zevaid, II / 219.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olum-bilincinin-hayata-yansimasi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hicbir-sey-eskisi-gibi-olmayacak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hicbir-sey-eskisi-gibi-olmayacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan ÜNLÜ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2021 06:30:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17451</guid>

					<description><![CDATA[Son iki yıldır insanlığı adeta esir alan Covid-19 serüveni de göstermiştir ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! İnsanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin “külli kader” planında ne varsa başa gelecek, “külli irade” her zaman olduğu gibi galip gelecektir. Külli kader planı ise beşerin “cüz’i kader” planlarıyla bağlantılı olarak ağlarını örmeye devam edecek. İnsanlığın kaderiyle oynamak isteyen, adeta “küçük dağları ben yarattım” edasında olan insan(cık)lar artık haddini bilmek zorunda kalacak. Tanrı’yı kendi köşesine hapseden ‘deist’ inanış ve düşünüşler, kâinata sürekli müdahil olan Allah karşısında tekrar oturup düşünecekler. “Ben yaptım oldu” mantığıyla âleme nizamât vermeye kalkışanlar başlarını önlerine eğip tekrar düşünecekler. “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu” (Rum/41) ayeti hükmünce, müsilaj dahil doğada ve evrende olup bitenleri tekrar gözden geçirecekler. Evreni ve içindekileri denge üzerine yaratan Yaracının kozmik ve fıtri kanunlarına ters düşmenin nelere mal olduğunu tekrar hatırlayacak. Kâinatı temizliğin sembolü olan ‘su’ üzerine inşa eden Mâlik’in mülkünü sahiplenmenin ve dahası kaynakları insafsızca ve adaletsizce kullanmanın nasıl bir yıkımı beraberinde getirdiğini herkes görecek. “Önce insan” diyen evrensel ilkeler ve değerler ön plana çıkacak. ‘İnsan’ unsurunu görmezden gelen, dininden, renginden, ırkından, cinsiyetinden dolayı insanları yok sayan ve ötekileştiren anlayışlar kaybedecektir. Medeniyetin sembolü sayılan temizlik ve hijyen, hayatın “olmazsa olmaz”ı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son iki yıldır insanlığı adeta esir alan Covid-19 serüveni de göstermiştir ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!</p>



<p>İnsanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin “külli kader” planında ne varsa başa gelecek, “külli irade” her zaman olduğu gibi galip gelecektir.</p>



<p>Külli kader planı ise beşerin “cüz’i kader” planlarıyla bağlantılı olarak ağlarını örmeye devam edecek.</p>



<p>İnsanlığın kaderiyle oynamak isteyen, adeta “küçük dağları ben yarattım” edasında olan insan(cık)lar artık haddini bilmek zorunda kalacak.</p>



<p>Tanrı’yı kendi köşesine hapseden ‘deist’ inanış ve düşünüşler, kâinata sürekli müdahil olan Allah karşısında tekrar oturup düşünecekler.</p>



<p>“Ben yaptım oldu” mantığıyla âleme nizamât vermeye kalkışanlar başlarını önlerine eğip tekrar düşünecekler.</p>



<p>“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu” (Rum/41) ayeti hükmünce, müsilaj dahil doğada ve evrende olup bitenleri tekrar gözden geçirecekler.</p>



<p>Evreni ve içindekileri denge üzerine yaratan Yaracının kozmik ve fıtri kanunlarına ters düşmenin nelere mal olduğunu tekrar hatırlayacak.</p>



<p>Kâinatı temizliğin sembolü olan ‘su’ üzerine inşa eden Mâlik’in mülkünü sahiplenmenin ve dahası kaynakları insafsızca ve adaletsizce kullanmanın nasıl bir yıkımı beraberinde getirdiğini herkes görecek.</p>



<p>“Önce insan” diyen evrensel ilkeler ve değerler ön plana çıkacak. ‘İnsan’ unsurunu görmezden gelen, dininden, renginden, ırkından, cinsiyetinden dolayı insanları yok sayan ve ötekileştiren anlayışlar kaybedecektir.</p>



<p>Medeniyetin sembolü sayılan temizlik ve hijyen, hayatın “olmazsa olmaz”ı olarak yaşatılmaya devam edecektir.</p>



<p>İnsanlığın ortak mirası “bilim” geçer akçe olmaya devam edecek, akıl ve bilim yolundan giden milletler üst liglerde yer alacaklardır.</p>



<p>“Kader gayrete aşıktır” fehvasınca, insanlık yararına çalışıp üretenler, alın terini kısa yoldan kazanmaya yeğleyenler son tahlilde kazanacaktır.</p>



<p>Son hadiselerin de işaret etiği gibi, aslında global bir köy haline gelen dünyada teknolojiye yatırım yapanlar maddi anlamda kazanacaklardır.</p>



<p>Manevi anlamda ise, teknolojik her türlü imkana rağmen yalnızlık girdabında buhrana sürüklenen insanlara yaratılış amacını hatırlatanlar kazanacaktır.</p>



<p>Bu meyanda insanlığa nefes aldıran Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaş Veliler tekrar hatırlanacak ve yeni nesillere rol model olmaya devam edecekleridir.</p>



<p>İnsanlığın “ortak aklı” olan dürüstlük, adalet, merhamet, özgürlük, meşru kazanç gibi değerler insanlığın favorileri olmaya devam edecek, bu ilkelere riayet eden devletler ayakta kalacaktır.</p>



<p>Akla ve bilime uymayan hurafe yığını anlayışlar yerini salim akılla beslenen ilahi mesajlara bırakacak, ortak vicdan öne çıkacaktır.</p>



<p>Dünyanın baş belası haline gelen terörün iyisinin, kötüsünün olmadığı daha iyi anlaşılacak, insanlık alemi terörün her türlüsüne karşı ortak cephe geliştirecektir.</p>



<p>Her milletin iyisi de kötüsü de olabileceğinden hareketle toplumlara karşı ön yargı ve faşizan duygular azalma eğilimine girecektir.</p>



<p>Toplumların en büyük sermayesi olan genç nesillere iyi eğitim verenler, onlara insanlık adına ideal ufuklar kazandıranlar ayakta kalacaklardır.</p>



<p>Tarihteki olaylardan ders çıkarıp geleceğe yönelik analiz ve stratejiler geliştiren ülkeler gelişmeye ve kalkınmaya devam edecektir.</p>



<p>Tabi bütün bunların, namusluların sesinin en az namussuzlar kadar güçlü olduğu toplumlarda olacağını söylemeye gerek var mı?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hicbir-sey-eskisi-gibi-olmayacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorla Güzellik Olur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 12:02:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17010</guid>

					<description><![CDATA[Bir arkadaşı ile karşılaşır, arkadaşı selam vererek hal hatır sorar.-Selamünaleyküm-Ve aleykümselam-Nasılsın? Ne var ne yok?-İyiyiz demek adetten olmuş, ben de iyiyim diyeyim, işte o kadar.-Hayırdır. Pek sitemkarsın? -Nasıl sitem etmem ki, hayatta bin bir güçlükle ve dertlerle mücadele ederek yaşayıp gidiyoruz. Yani anlayacağın ne iyiyim ne de hayattan bir beklentim var. Her gün ayrı bir dert ayrı bir problem çıkıyor. Tam bunları düzeltip rahat bir nefes alacağım derken yeni sıkıntılar geliyor peşi sıra. İşte bu sebepten adetten iyiyim diyorum ama içim tam tersine hüzün içinde. -Ooo! Sen daha fırtına kopmadan gemileri batırmışsın arkadaşım. -Benim her gün içimde ne fırtınalar kopuyor biliyor musun? Her gün bu fırtınalarda ki dalgalarla boğuşmaktan artık ne gücüm kaldı ne de takatim.Bu sözlere karşısındaki gülmeye başlar. Arkadaşının kendisine gülmesine bozulur. -Niye gülüyorsun. Tabii senin rahatın iyi, işlerin güçlerin yolunda. Ne dert ne tasa var. Gülersin tabii, derdin olmayınca dertlinin halinden anlamazsın.Arkadaşı gülüşüne devam ederek sağ elini yan tarafa doğru açtı ohooo der gibi salladı ve başını da iki yana hayır manasında sallayarak konuşmasına başladı. -Bu dünyada bir senin mi derdin var? “Herkesin kendine göre bir derdi vardır.” Sözünü hiç duymadın galiba. Bu dünyada dertsiz insan yoktur. Atalarımız “Dışı seni yakar içi beni yakar” demişler. Dışarıdan mutlu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir arkadaşı ile karşılaşır, arkadaşı selam vererek hal hatır sorar.<br>-Selamünaleyküm<br>-Ve aleykümselam<br>-Nasılsın? Ne var ne yok?<br>-İyiyiz demek adetten olmuş, ben de iyiyim diyeyim, işte o kadar.<br>-Hayırdır. Pek sitemkarsın?<br></p>



<p>-Nasıl sitem etmem ki, hayatta bin bir güçlükle ve dertlerle mücadele ederek yaşayıp gidiyoruz. Yani anlayacağın ne iyiyim ne de hayattan bir beklentim var. Her gün ayrı bir dert ayrı bir problem çıkıyor. Tam bunları düzeltip rahat bir nefes alacağım derken yeni sıkıntılar geliyor peşi sıra. İşte bu sebepten adetten iyiyim diyorum ama içim tam tersine hüzün içinde.<br></p>



<p>-Ooo! Sen daha fırtına kopmadan gemileri batırmışsın arkadaşım.<br></p>



<p>-Benim her gün içimde ne fırtınalar kopuyor biliyor musun? Her gün bu fırtınalarda ki dalgalarla boğuşmaktan artık ne gücüm kaldı ne de takatim.<br>Bu sözlere karşısındaki gülmeye başlar. Arkadaşının kendisine gülmesine bozulur.<br></p>



<p>-Niye gülüyorsun. Tabii senin rahatın iyi, işlerin güçlerin yolunda. Ne dert ne tasa var. Gülersin tabii, derdin olmayınca dertlinin halinden anlamazsın.<br>Arkadaşı gülüşüne devam ederek sağ elini yan tarafa doğru açtı ohooo der gibi salladı ve başını da iki yana hayır manasında sallayarak konuşmasına başladı.<br></p>



<p>-Bu dünyada bir senin mi derdin var? “Herkesin kendine göre bir derdi vardır.” Sözünü hiç duymadın galiba. Bu dünyada dertsiz insan yoktur. Atalarımız “Dışı seni yakar içi beni yakar” demişler. Dışarıdan mutlu, rahat görünen insanların hepsinin bir derdi vardır. Vardır var olmasına amma kimileri hayatın sunduğu fırsatları yakalamaya çalışırlar, kimileri “Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün” sözünden ilhamla hayatın güzelliklerini görmeye çalışarak huzuru bulurlar, kimileri “Bu da geçer ya hu” sözüne istinaden dertlerin mutlaka bir gün biteceğini düşünürler ve dertlerine aldırış etmezler, kimileri de “Güzel gören güzel düşünür” sözünün hikmetini kendilerine düstur edinerek her olayın güzel tarafına bakarak hayatın güzelliklerini yakalarlar, kimileri de sahabelerin köpek iskeletini pis görmesine rağmen Peygamberimizin (SAS) o iskeletteki kafatasında bulunan dişlerinin güzelliğini görmesini örnek alarak daima ne kadar kötü olursa olsun mutlaka bir yerde bir güzellik vardır diyerek kötülüğün içindeki güzellikleri çıkarmaya çalışırlar, kimileri de İnşirah suresinde ki “Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var.” ayetine bakarak her zorluğun, her musibetin, her güçlüğün içinde ve beraberinde mutlaka bir kolaylığın olduğunu bilirler ve o kolaylığı yakalamaya çalışırlar, kimileri de yine “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ayetine dayanarak kötülüklerin hissetmeseler de kendileri için güzel, gerçekte faydalı ve güzel olduğunu düşünerek o dertlere, sıkıntılara sabrederek üstesinden gelir ve hayatın tadına varırlar.<br></p>



<p>Evet, hayat dediğin zorluklarla, meşakketlerle doludur. Eğer bunlar olmazsa hayatın ne anlamını bilirsin ne de tadına varabilirsin. Şimdi diyeceksin<br></p>



<p>-Bu hayatın zorluğu bize ne gibi fayda sağlar, hayatın anlamını nasıl anlamamıza yardımcı olur?<br></p>



<p>-Baltanın iyi kesmesi için bilenmesi gerekir. Bilenmeden keskin olamaz ve koca koca kütükleri kesemez. Tabi bilenmesi için de çarka tutulması gerekir. Baltayı çarkta bir güzel keskinleştirirsin. Anlayacağın baya bir hırpalarsın. Fakat balta, balta olma özelliğini bu çark ve örselenmesi sayesinde elde eder. Hayattaki bela, musibet ve zorluklar bizi çark gibi örseleyerek biler. Şimdiki meşakketlerimiz gelecekteki daha zor zahmetlere karşı dayanmamızı ve üstesinden gelmemizi qsağlar. Yaşadığımız zorluklar bize güç, kuvvet, sabır, metanet, tecrübe kazandırarak bizi biler ve önümüze çıkan dağ gibi engelleri bir vuruşla yıkmamızı sağlar.<br></p>



<p>Bu hayatı daha iyi yaşamamız için Allah bizi zorlar. Bize dertler, musibetler verir. Bu belalar bizlere direnç, azim ve sabır aşılar. Böylece hayatın olumsuzluklarını yılmadan, yıkılmadan ortadan kaldırma gücüne ve kudretine sahip oluruz. Ne kadar “Zorla güzellik olmaz “deseler de “Zorla güzellik olur.”<br></p>



<p>Şimdi, sende olan ne kadar bela ve güçlük varsa sabrederek onların içindeki güzellikleri fark edebilir ve o güzelliklerle iyi olabilirsin.<br>Nasılsın sorusuna canı gönülden iyiyim diyerek cevap verirsen yaratılış gayemiz olan şükrü yerine getirmiş olursun. Şükrü yerine getirince de olduğun halden memnun olursun. Böylece ne halde olursan ol mesut ve bahtiyar bir hayatın olur.<br></p>



<p>Arkadaşını kelimesi kelimesine dinledikten sonra<br></p>



<p>-Çok güzel anlattın teşekkür ederim. Ata sözlerimiz, Peygamberimiz (SAS) ve Yüce Kitabımız Kur’andaki ayetler ile örnek vererek zorluğun hayatımıza güzellik ve renk kattığını çok iyi anladım. Bundan sonra zorluklara, bela ve musibetlere şikayet edeceğime onlara alışmaya ve onların içindeki güzellikleri fark edip yakalayarak yaşadığım her andan lezzet almaya çalışacağım ve mesut bir hayat süreceğim. Teşekkür ederim.<br></p>



<p>Arkadaşı tekrar sorar<br></p>



<p>-Eee, şimdi nasılsın bakalım?<br></p>



<p>(Gülümser, arkadaşına çok samimi bakarak) Elhamdülillah her halime, çok iyiyim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keşfedilmemiş Ganimet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2021 15:07:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ömür]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16858</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir. Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir.</p>



<p><br>Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası ile tarif edemeyiz. Hayat tüm alemlerin başlangıcı ve sonu, varlıklara can veren ve yaşamlarını idame ettiren en önemli hayatiyete sahip bir olgudur. Görüldüğü üzere hayatı yine hayat ile tarif ediyoruz. Fakat asıl hayat sahibi olan ve hayatı yaratan Cenab-ı Halık’a yöneldiğimizde ve sığındığımızda hayatı anlayabiliriz. Çünkü, gerçek hayat sahibi ve hayatı yaratan O’dur. O öyle bir hayat sahibidir ki var olmak ve can taşımak için hiçbir şeye muhtaç değildir. Bizim yaşantımızdaki muhtaç olduğumuz yeme-içme, giyinme gibi en küçüğünden en büyüğüne kadar ihtiyaç duyulan şeylere Allah muhtaç değildir. Bilakis biz tüm muhtaçlığımızla Allah’a muhtacız. Hayat Allah’tan sudur eder yani Allah, Hayat ismi ile hayatı yaratır. Böylece bizler can buluruz ve ömür denen hayat zamanımızı sürdürür gideriz vesselam.</p>



<p><br>Hayat Allah’ın bize lütfettiği en büyük nimetlerden birisidir (En büyük nimet imandır). Hayat, iki kısma ayrılır. Cenab-ı Erhamerrahimîn ilk yarattığı ve kıyamete kadar hatta ahirette ebedi olacak olan tüm canlı varlıkları kapsayan hayat. İkincisi ise, hayat içindeki varlıkların sürdürdükleri bireysel ömürleridir. Her bir canlının kendine ait bir hayatı ve hayatın bağlı olduğu bir zamanı vardır. Hayat ömürle biçimlenir, zamanla anlam kazanır.</p>



<p><br>Ömür ve zamana gelince bu ikisi, hayatın içinde birbirinden ayrılmaz iki parçanın bir bütün halidir. Her canlının bir ömrü vardır. Ömür ise zamana kayıtlanmıştır. Vakti geldiğinde can bulup bir bedene girerek hayata adım atmış olur. Ve böylece ömür başlar. Canlının hayatındaki zaman ilerledikçe ömür de geri sayarak tükenir dakika dakika, saniye saniye. Bir bakmışsın vakit gelmiş ömre biçilen zaman tükenmiş. Böylelikle canlının hayatı, zamanı ve ömrü sona ermiş.</p>



<p><br>Şimdi gelelim asıl meseleye, keşfedilmemiş ganimete. Esasında hepimiz biliyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz. Hayatımızın en büyük hazinesi diyoruz. Önemi hakkında ve bizim için ne kadar büyük bir değere haiz olduğu, hayatımızın telafisi olmayan nimeti olduğu hakkında, binlerce gerek hikayeler gerekse nasihatler yazmışız. Bu kadar bizim için öneme sahip olan ömürdür. Ömür ve ömrümüzün devam ettiği zamanın her bir dakikası ve saniyesi sahip olduğumuz en büyük hazinedir. Bunu çok iyi bildiğimiz halde ya farkına varamıyoruz ya da kıymetini tam olarak idrak edemiyoruz. Bu sebeple zamanımızı boş yere harcıyor ve ömrümüzü heba ediyoruz.</p>



<p><br>Ömür, hayata gizlenmiş, hayat da zamana bağlanmıştır. Zaman, telafisi olmayan bir hengamedir. Kur&#8217;an’da Allah birçok sureye Duha, Fecr, leyl, Asr ve Felak gibi zamana yemin ederek başlar. Hatta yemin ile başlayan bu zaman kavramları surelere isim olmuştur. Cenab-ı Mevla zamanın her konumuna sabah, gece, gündüz, güneşin doğuşu vb. atıflarda bulunmuş ve yemin etmiştir. Zamanın her durumunu Kur’an işliyor ve yemin ediyorsa zaman, bizim için hayatımızın en değerli hazinesidir. Her bir geçmiş zaman yitirilmiş bir hazinedir. Ömrümüzdeki gelecek zaman ise keşfedilmemiş ganimetlerdir. Zaman hiç durmadan ilerlerler. İlerledikçe hayat ve ömür için saatin yelkovan ve akrepleri geriye gider. Kar, damla damla eridiği gibi ömür ve hayat, saniye saniye zamanını tüketir.</p>



<p><br>Görüldüğü üzere yaşadığımız her bir an mücevherdir. Eğer bu geçen zaman zarfında geleceğimize yönelik yatırımlar yapmazsak yani bu mücevheri har vurup harman savurarak elimizden kaçırırsak, zamanın girdaplarında kaybedersek geleceğimiz olan ganimeti keşfedemeyiz. Maalesef ihtiyarlayınca ve bilhassa hesap gününde keşkeleri yaşarız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayat Bizden Ne İster</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hayat-bizden-ne-ister/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hayat-bizden-ne-ister/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 08:58:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16718</guid>

					<description><![CDATA[Her gün güneş doğar, hayat tekrar dünden kaldığı yerden devam eder. Yaşanan güzelliklerin devamı, aksaklıkların da düzeltilmesi için yeni günde yeni bir başlangıca adım atılır. Yeni güne, yeni bir hayata başlarken kimi nefesler kesilmiş, yeni canlar hayata gözlerini açmış, nice umutlar sönmüş, kim bilir ne kadar yeni ümitler kalplere doğmuş, bazı kötülüklerin izleri silinmiş, bazılarının da yaraları deşildikçe deşilmiş yeni gün merhem olmak için bu yaraların üzerine serilmiş. Yeni başlangıçlar ve sonlar için ve hayatın devamı için güneş, hayata can katmak üzere her sabah doğar. Bu yeni gün içinde neler saklıyor neler. Bunları yaşadıkça görürüz. Bir soru aklıma geliyor. Yukarıdaki saydıklarımız neden oluyor? Kimileri hüzün yaşarken kimileri sevinç yaşıyor. Yeni umutlar doğarken bazı umutlar ölüyor. Yeni canlar hayat bulurken bazı canlar hayata veda ediyor. Bunlar hep yaşanan gün içinde aynı anda oluyor. Herhalde bu soruya verebileceğimiz cevabı her zaman danıştığımız en büyük rehberimiz olan Kur’an’a bakarak bulabileceğiz. “Güneş ve ay bir hesaba bağlı (olarak hareket ederler). Yıldızlar da ağaçlar da secde ederler. Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmayasınız; Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız.” (Rahman 55/5-9) “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer 54/49) ayetlerinde her şeyin bir denge üzerinde kurulu olduğu bildirilmektedir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Her gün güneş doğar, hayat tekrar dünden kaldığı yerden devam eder. Yaşanan güzelliklerin devamı, aksaklıkların da düzeltilmesi için yeni günde yeni bir başlangıca adım atılır. Yeni güne, yeni bir hayata başlarken kimi nefesler kesilmiş, yeni canlar hayata gözlerini açmış, nice umutlar sönmüş, kim bilir ne kadar yeni ümitler kalplere doğmuş, bazı kötülüklerin izleri silinmiş, bazılarının da yaraları deşildikçe deşilmiş yeni gün merhem olmak için bu yaraların üzerine serilmiş. Yeni başlangıçlar ve sonlar için ve hayatın devamı için güneş, hayata can katmak üzere her sabah doğar. Bu yeni gün içinde neler saklıyor neler. Bunları yaşadıkça görürüz.</p>



<p>Bir soru aklıma geliyor. Yukarıdaki saydıklarımız neden oluyor? Kimileri hüzün yaşarken kimileri sevinç yaşıyor. Yeni umutlar doğarken bazı umutlar ölüyor. Yeni canlar hayat bulurken bazı canlar hayata veda ediyor. Bunlar hep yaşanan gün içinde aynı anda oluyor. Herhalde bu soruya verebileceğimiz cevabı her zaman danıştığımız en büyük rehberimiz olan Kur’an’a bakarak bulabileceğiz. “Güneş ve ay bir hesaba bağlı (olarak hareket ederler). Yıldızlar da ağaçlar da secde ederler. Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmayasınız; Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız.” (Rahman 55/5-9) “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer 54/49) ayetlerinde her şeyin bir denge üzerinde kurulu olduğu bildirilmektedir. Doğada her şey tam bir denge üzerine kurulmuştur. Yağmur bile yağdığı yere bu dengeyi korumak için belli bir ölçüde yani tam ihtiyacı karşılayacak kadar yağar. “Gökten uygun ölçüde su indirir, onu arzda tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter.” (Mü&#8217;minûn 23/18)</p>



<p>Hayatı daima diri ve canlı tutan, hayatı yaşanır kılan en büyük etken dengedir. İyilik ve kötülük, sevinç ve hüzün, ölüm ve can hepsi birlikte dengede yani bir uyum ve ahenk içinde devam edecek ki hayatın anlamı ve manası anlaşılsın ve hayattan lezzet alınsın.</p>



<p>Allah her şeyi bir denge üzerine yaratmıştır. “O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratan, yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren Allah’tır.” (Furkan 25/2) sonsuz kudret sahibi Allah var olan ne varsa en mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Bu mükemmellik tüm varlıkların birbirleriyle uyum içinde hareket etmeleridir. Allah, yarattığı varlıklarının, uyumu devam ettirebilmeleri ve iletişim halinde olmaları için dengeyi kurmuştur. Bu sebeple ne gece ne de gündüz ne yaz ne de kış birbirlerini geçmektedir. Gece ve gündüz, yaz ve kış birbiri arkasında gelip gitmektedirler.</p>



<p>Denge kelimesinin manalarına baktığımızda şunları görmekteyiz: “Bir nesnenin veya bir insanın devrilmeden durma hâli, muvazene. Ekonomik hayatın uyumlu düzeni. Birbirini ortadan kaldıran güçlerin sonucu olan durma hâli. Zihinsel ve duygusal uyum, istikrar” bu manalar içinde insanı ilgilendiren ve insanın hem kendisi ile hem insan ve diğer varlıklarla hem de dünya ile uyumlu olarak yaşamasını sağlayacak manası, “Zihinsel ve duygusal uyum, istikrarı” ele alacağız. Bir kişi çevresiyle barışık yaşaması için ilk önce kendisi ile barışık olması, kendisini sevmesi ve kendi içindeki dengeyi kurması lazım. Kişi kendi içindeki dengeyi kurması için ilk önce kendisinin dünyaya gönderiliş ve yaratılmasının gayesini bilecek. Bu gayenin Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na iman edip kulluk vazifelerini yapmak olduğunu bilmesidir. Dünyanın ve her şeyin insan için ve insanın tüm varlıklarının merkezinde olduğunu ve insanı kaldırıldığında evrenin hiçbir hükmünün kalmayacağını kabul edecek. Kısacası kişi kendi iç alemi ile çevresi arasında manevi bir bağ kurup o bağı sağlam ilişkilerle kuvvetlendirecek. Bunu da kendi ruhu ve maddi olan dış dünya ile dengeyi koruyarak yapacak.</p>



<p>Hayat sanki zıtlıklarıyla sürüp gidiyor şeklinde görünüyor fakat içinde öyle mükemmel bir denge var ki, dünya ve insan o denge içinde hayat ile birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaşamlarını, kusursuzlukla sürdürmektedirler. &#8220;Gökleri yedi kat yaratan odur. Rahman&#8217;ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görüyor musun?&#8221; (Mülk 67/3) Bu ayet insan ve dünya arasındaki dengeyi ve uyumu ispat etmektedir.</p>



<p>“Hey şey zıddı ile kaimdir (bilinmektedir ve varlığını devam ettirmektedir)” sözü dünyanın bir denge üzerinde olduğunu gösteren delilerden bir tanesidir. Sıcaklık kavramını anlamamız için soğuğun olması gerekir. Kısayı ölçmemiz için uzunluğun olması gerekir. Güzeli karşıtı olan çirkinlikle severiz. Çirkinden de aynı şekilde güzellikle nefret ederiz. İki zıtlık arasındaki ilişki dengedir. Bu zıtlıklar arasındaki dengeyi muhafaza edip zıtlıklar arasında muvazeneli, dengeli bir şekilde yaşadığımız takdirde bizden iyisi olmaz. Bu zıtlıklar arasındaki denge ise kötü haldeyken sabır, iyi haldeyken şükür, kötü haldeyken iyiliği düşünüp bir gün iyiliğe kavuşacağımıza inanarak o kötü halin durumuna ve şartlarına göre hareket etmektir.</p>



<p>İnsan bu hayatta huzuru, saadeti ister. Bu mutluluğu da ancak kendinde ve dünyadaki dengeyi kurabilirse kazanabilir. En başta bu denge bize bulunduğumuz halin devamlı olmayacağını, gündüzün, yazın, baharın devamlı olmadığı gibi ister neşe olsun ister hüzün olsun mutlaka bir gün geçeceğine inanmamızı sağlar. Bilhassa musibet anlarımızda nasıl gece, gündüze geçiyorsa biz gece de iken diğer yerler gündüzü yaşıyorsa başkalarının yaşadığı saadetler mutlaka bir gün bize de gelecektir inancı ile musibet hüzünlerimiz sevince dönüşür.</p>



<p>Evet, hayat bir denge üzerine dizayn edilerek yaratılmıştır. Hayat, özellikle de Cenab-ı Allah bizden dengeyi kurup ölçüyü bozmamamızı, bilhassa dünya ve ahiret dengesini iyi kurmamızı istiyor. Peygamberimiz (s.a.s.) &#8220;Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahirete çalış.&#8221; (Câmiu’s-Sagîr, II/12, Hadis No:1201) Hadisi ile çok güzel dengeyi nasıl kuracağımızı bize öğretmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hayat-bizden-ne-ister/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
