<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Halil Berktay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/halil-berktay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Oct 2018 16:50:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Halil Berktay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bu Yılın Pinokyo Ödüllerini Açıklıyoruz:</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-yilin-pinokyo-odullerini-acikliyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-yilin-pinokyo-odullerini-acikliyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Oct 2018 13:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed bin Salman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3334</guid>

					<description><![CDATA[HALİL BERKTAY BU YILIN PİNOKYO ÖDÜLLERİNİ AÇIKLIYORUZ: SUUDİ YÖNETİMİ VE PRENS MUHAMMED BİN SALMAN 2009-2011 arasında Amerika’da üç sezon gösterilen “Lie to Me” dizisi vardı; Türkiye’de de epey izlemiştik, “Bana Yalan Söyle” başlığıyla. Tim Roth’un oynadığı Dr Carl Lightman, sanıkların vücut dili ve mimiklerinden, küçük ifade değişikliklerinden, doğru söyleyip söylemediklerini, ya da sakladıkları bir şey olup olmadığını anlıyordu. [27 Ekim 2018] Hâlâ yazabiliyorum, çünkü günler, haftalar geçiyor, ama konu yatışmıyor bir türlü. Kaşıkçı cinayeti ve sonrasında birilerinin burnu habire uzamaya devam ediyor. Ayrıntılarını herkes biliyor artık. (1) Geçmişte Suudi hanedanına oldukça yakınken zamanla muhalif ve eleştirel bir konuma yerleşen Cemal Kaşıkçı, bir TC vatandaşı olan nişanlısıyla evlenmek için gerekli belgenin ancak Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki diplomatik misyonlarından verilebileceği gerekçesiyle, ilk adımda yaşamakta olduğu ABD’den Türkiye’ye gelmeye ikna ediliyor. (2) Her nasılsa inanıyor buna. (3) Nişanlısıyla birlikte, 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğu önüne geliyor.  (4) İçeri giriyor ve bir daha çıkmıyor. (5) “Sonra, malûm olmadı insanlara / Arhavili İsmail’in akibeti” denecekken&#8230; birden malûm oluveriyor insanlara, Cemal Kaşıkçı’nın akibeti. (6) Nişanlısı harekete geçiyor, başvurmadık yer bırakmıyor. (7) Türkiye ve Türkiye basını olaya el atıyor; çok büyük kısmı hakkında istihbarat servislerince sızdırıldığı izlenimi hâkim olan bilgileri peşpeşe yayınlamaya başlıyor. Bu çerçevede kamuoyu, (8) Kaşıkçı’dan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><span lang="TR">HALİL BERKTAY</span></b></p>
<p><b><span lang="TR">BU YILIN PİNOKYO ÖDÜLLERİNİ AÇIKLIYORUZ:</span></b></p>
<p><b><span lang="TR">SUUDİ YÖNETİMİ VE PRENS MUHAMMED BİN SALMAN</span></b></p>
<p><b><span lang="TR"><span class="wmi-callto">2009-2011</span> arasında Amerika’da üç sezon gösterilen “Lie to Me” dizisi vardı; Türkiye’de de epey izlemiştik, “Bana Yalan Söyle” başlığıyla. Tim Roth’un oynadığı Dr Carl Lightman, sanıkların vücut dili ve mimiklerinden, küçük ifade değişikliklerinden, doğru söyleyip söylemediklerini, ya da sakladıkları bir şey olup olmadığını anlıyordu.</span></b></p>
<p><span lang="TR">[27 Ekim 2018] Hâlâ yazabiliyorum, çünkü günler, haftalar geçiyor, ama konu yatışmıyor bir türlü. Kaşıkçı cinayeti ve sonrasında birilerinin burnu habire uzamaya devam ediyor.</span></p>
<p><span lang="TR">Ayrıntılarını herkes biliyor artık. (1) Geçmişte Suudi hanedanına oldukça yakınken zamanla muhalif ve eleştirel bir konuma yerleşen Cemal Kaşıkçı, bir TC vatandaşı olan nişanlısıyla evlenmek için gerekli belgenin ancak Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki diplomatik misyonlarından verilebileceği gerekçesiyle, ilk adımda yaşamakta olduğu ABD’den Türkiye’ye gelmeye ikna ediliyor. (2) Her nasılsa inanıyor buna. (3) Nişanlısıyla birlikte, 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğu önüne geliyor.  (4) İçeri giriyor ve bir daha çıkmıyor.</span></p>
<p><span lang="TR">(5) “Sonra, malûm olmadı insanlara / Arhavili İsmail’in akibeti” denecekken&#8230; birden malûm oluveriyor insanlara, Cemal Kaşıkçı’nın akibeti. (6) Nişanlısı harekete geçiyor, başvurmadık yer bırakmıyor. (7) Türkiye ve Türkiye basını olaya el atıyor; çok büyük kısmı hakkında istihbarat servislerince sızdırıldığı izlenimi hâkim olan bilgileri peşpeşe yayınlamaya başlıyor. Bu çerçevede kamuoyu, (8) Kaşıkçı’dan hemen önce 15 Suudi görevlisinin özel bir uçakla İstanbul’a geldiğini; (9) içlerinden en az dördünün, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çok yakın ve nüfuzlu konumlarda yer alan istihbarat görevlileri olduğunu; (10) hele birinin, “otopsi uzmanı” olarak tanındığını ve beraberinde özel bir kemik testeresiyle geldiğini; (11) 2 Ekim sabahı Cemal Kaşıkçı’dan önce konsolosluğa girmiş bulunduklarını; (12) Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluğa girmesinden bir süre sonra, bir dizi büyük, siyah, pencereleri karartılmış, içi görünmeyen, minibüsümsü veya minivanımsı SUV’un (<em>sport-utility vehicle</em>) konosolosluk bahçesinden peşpeşe çıkıp, başkonsolosun topu topu 200 metre ötedeki evine gittiğini; (13) söz konusu 15 “esrarengiz” kişinin ise, bir kısmı geldikleri özel uçakla, bir kısmı ise normal tarifeli seferlerle hemen o gün İstanbul’dan ayrıldığını öğreniyor. (Nasıl, Rusya’nın Skripal’ler operasyonu hakkında İngiliz güvenlik servislerinin hazırladığı dosyanın ikna ediciliği ile Suudilerin Kaşıkçı operasyonu hakkında Türkiye basınına yansıyan “dosya”nın ikna ediciliği arasında bir paralellik oluşuyorsa, bu kaçış-terkediş aşamasında da, “Petrov” ve “Bushirov”un derhal Londra’dan gitmesi ile Suudi 15’lerinin derhal İstanbul’dan gitmesi arasında da, ilginç bir operasyonel paralellik oluşuyor.</span><span lang="TR"> </span></p>
<p><span lang="TR">Bu ve benzeri detaylar, adım adım açığa çıkıyor, üstüste biniyor ve (14) Suudi Arabistan istihbaratının Cemal Kaşıkçı’yı bir şekilde yokettiğine; (14a) belki kaçırıp Suudi Arabistan’a götürdüğüne, (14b) belki konsolosluktan canlı çıkarıp sonra başka bir yerde öldürdüğüne, ya da (14c) belki hemen oracıkta öldürüp parçaladığına dair kuvvetli bir kanaat oluşuyor. (15) El altından bilgilendirildiği giderek netleşen Türkiye basını, bütün ağırlığını, Cemal Kaşıkçı’nın hemen oracıkta bir anlamda “tutuklandığı,” sorgulandığı, işkence gördüğü, öldürüldüğü ve parçalandığı tezinden yana koyuyor. Zira (16) süreç içinde, Türk resmî makamlarının elinde bunu kanıtlayan 10-15 dakikalık bir bant kaydının dahi olduğu iddiası, önce bir rivayet, sonra bir kesinlik olarak dolaşmaya başlıyor. (17) Tabii bu, Suudi konsolosluğunun şu veya bu TC kuruluşu tarafından dinleniyor olduğunu imâ ediyor, ama pek durulmuyor işin bu yönü üzerinde. Buna karşılık (18) mezkûr bandın teferrüatına dahi giriliyor; gerek Kaşıkçı’nın işkence altında veya öldürülürkenki çığlıklarının, gerekse özel harekât ekibinin yaptıkları karşısında dehşete düşen konsolosun (mealen) “durun, yapmayın” kabilinden feryatlarının açıkça duyulduğu söyleniyor, yazılıp çizilmeye başlıyor. </span></p>
<p><span lang="TR">Özetle (19) tam bir “derin devlet” pisliği saçılıyor ortaya. Örtbas edilebilir gibi değil. (20) Dolayısıyla iş ayyuka çıkıyor; sırf Türkiye’de değil, bütün dünyada izlenmeye başlıyor. (21) Diplomatik tepkiler gelmekte gecikmiyor. Suudi yönetimi yaygın olarak kınanıyor; diplomatik usuller açısından çok ağır sayılabilecek muamelelere maruz kalıyor. Gerek bazı ülkeler, gerekse büyük şirketler, Riyad’da yapılacak büyük ekonomik işbirliği ve yatırım toplantısından çekildiklerini (ya da en azından, en üst düzey temsilcilerini çektiklerini ve çok daha aşağıdaki görevlileriyle katılacaklarını) açıklıyor. (22) En önemlisi, bu protesto kervanına ABD, Donald Trump ve bir bütün olarak Trump yönetimi de katılıyor.</span></p>
<p><span lang="TR">Ve işte bu yankı ve sarsıntılar karşısında, Suudi Pinokyosu sahneye çıkıveriyor. Hem de öyle bir çıkıyor ki, Pinokyo’nun anavatanının İtalya değil Suudi Arabistan, yazarının Carlo Collodi değil Muhammed bin Salman olabileceğini ciddî surette düşünmemiz gerekiyor. Bunu da kendi içinde aşamalandıralım. (i) Önce doğrudan ve cepheden yüzde yüz inkâr geliyor. Bir Suudi Dışişleri yetkilisi ekrana çıkıyor; Cemal Kaşıkçı’nın aynı gün konsolosluktan çıkıp gittiğini; başka herşeyin yalan ve iftira olduğunu iddia ediyor. Hattâ (ii) nerede olabileceğini siz asıl Türkiye’ye sorun demeye getiriyor. (<em>New York Times</em> veya BBC dökümlerinden kolayca bulabileceğiniz bu sahneyi defalarca seyrettim; yüzünün her köşesi ayrı oynuyor adamın. Gözlerini kırpıştırıyor ve sağa sola kaçırıyor; yanakları seyiriyor; başını dik tutup tek yöne bakamıyor. <span class="wmi-callto">2009-2011</span>arasında Amerika’da  üç sezon gösterilen <em>Lie to Me</em> dizisi vardı; Türkiye’de de epey izlemiştik, <em>Bana Yalan Söyle</em> başlığıyla. Tim Roth’un oynadığı Dr Carl Lightman, sanıkların vücut dili ve mimiklerinden, küçük ifade değişikliklerinden, doğru söyleyip söylemediklerini, ya da sakladıkları bir şey olup olmadığını anlıyordu. Hani bu Suudi sözcüsünü o diziye çıkarsak, herhalde yalan sinyallerinin beynine aşırı hücumundan ötürü Lightman’ın bu yüzleşmeye beş saniyeden fazla tahammül edebileceğini sanmıyorum. Buna rağmen) (iii) inkâr uzun süre devam etti ve hattâ, Trump’ın ve ABD’nin devreye girip, bakın hesap sorarız demeye getirmesine karşı (iv) (mealen) hiçbir tehdide boyun eğmeyeceğiz gibi millî ve yerli beyanlara kadar vardı.</span></p>
<p><span lang="TR">Derken ne olduysa oldu; ağız değiştirdiler, hafif geri adım atmaya başladılar ve aradaki telefon konuşmalarında ne dedilerse, (v) “kendi başlarına hareket eden katiller”in (<em>rogue killers</em>) işi olabileceğini, ama tabii (vi) ne olduysa, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın tümüyle bilgisi dışında gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, ilk defa bizzat Trump’a telâffuz ettirmeyi başardılar. Bir sonraki aşamada, bu “kendi başına hareket” hikâyesi biraz daha dal budak saldı. (vii) Efendim, her ne kadar, yurtdışındaki bütün muhaliflerin Suudi Arabistan’a geri getirilmesi şeklinde bir politika yürürlükteyse de, (viii) elbette bu, hepsinin kandırılıp derdest edilerek kaçırılması (veya öldürülmesi) demek değildi, ama (ix) gelin görün ki “bazıları” bunu yanlış anlamış ve üstelik “yanlışlıkla” bir ölüme sebebiyet vermişlerdi. (x) Evet, 15 kişilik o özel grup maalesef gerçekti &#8212; ama bir kere daha, kesinlikle Muhammed bin Salman’dan habersiz, istihbarat ikinci başkanı General Muhammed Assiri’nin talimatıyla yola çıkmışlar ve asla Kaşıkçı’yı öldürmeyi değil, sadece sorguya çekmeyi öngörmüşlerdi. Gelgelelim (xi) Kaşıkçı’yla konuşma girişimleri sırasında, Kaşıkçı (her nedense?!) fizikman mukavemet gösterince iş karşılıklı yumruklaşmaya dönüşmüş; bu sırada 15’lerden biri Kaşıkçı’ya “boyunduruk” takmış (<em>choke-hold</em>’a almış)  ve istemeden ölümüne sebebiyet vermişti. (xii) Ancak sonra bedenini parçalamak filân söz konusu değildi; cesedi “halletmesi” için “yerel bir işbirlikçi”lerine teslim etmişlerdi ve gerisini bilmiyorlardı. (xiii) Gene de çok üzücü bir olaydı kuşkusuz &#8212; ve sorumlulukları hakkında mutlaka gereken yapılacaktı. (xiv) Nitekim ilk ağızda 15’ler ekibini tamamı ile üç konsolosluk görevlisi açığa alınıyor; (xv) aynı şekilde, istihbarat ikinci başkanı General Assiri ile (Prens Muhammed bin Salman’ın bütün medya ilişkilerinden sorumlu olan) Kahtanî’ye de işten el çektiriliyor ve (xvi) hepsi hakkında hukukî soruşturma ve kovuşturma süreçleri başlıyordu. (xvii) Suudi basını da derhal yeni çizgiyi yaymaya girişmişti bu arada. Öncesinde, yalan&#8230; iftira&#8230; belki Türkiye’nin işi&#8230; teranelerini tekrarlarken şimdi yeniden hizaya giriyor ve son resmî açıklamayı harfi harfine yansıtıyorlardı. (xviii) Veliaht Prens için dahi aynı viraj söz konusuydu. İki hafta önce, bütün söylentilerin ne kadar yalan ve iftira olduğunu hangi inanç ve samimiyet görntüsüyle dile getiriyorduysa, şimdi de tamamen gıyabında gerçekleşen bir keyfî yetki aşımı sonucu yaşanan bu korkunç cinayeti aynı inanç ve samimiyet görüntüsüyle kınıyor; birilerinin (?) Türkiye ile Suudî Arabistan’a arasını açmaya çalıştığını, ama bunu asla başaramıyacaklarını da ekliyordu.</span></p>
<p><span lang="TR">İyi de, amaçları sırf konuşmak, belki sorgulamak idiyse, niye 15 kişiyle ve üstelik, ancak otopsilerde kullanılan bir kemik testeresiyle gelmişlerdi gelirken? Dahası, kimdi o “yerel işbirlikçi” ve asıl önemlisi, Kaşıkçı’nın cesedi neredeydi? Adı belirtilmeyen Türk yetkililerin, sırf bunun için Ankara’ya gelip giden CIA Direktörü Gina Haspel’e dinlettiği söylenen bantta, tam olatrak ne gibi detaylar mevcuttu? Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan niçin şahsen Veliaht Prensin “elinin kanlı” olduğundan söz ediyor ve aynı zamanda Suudi Arabistan Başsavcısı, (sorgu sırasında kazara ölüm değil) “taammüden” işlenmiş (<em>premeditated</em>) bir cinayet ifadesini kullanıyordu?  </span></p>
<p><span lang="TR">İlk baştaki topyekûn inkâr tavrından, bu kadarını dahi kabul etmeye geçiş, ne kadar radikal bir dönüş anlamına gelirse gelsin, şimdi kurulmaya çalışılan savunma barikatının da çok çürük olduğu ortadaydı. O kadar ki, zaten çok yüksek ahlâk standartlarıyla tanımadığımız Donald Trump bile açıkça söylüyordu bunu; daha önce ilk kendisi, Suudilerce sufle edilen <em>“rogue killers”</em> ifadesini alenen kullanmışken, şimdi “karşılıklı yumruklaşma sırasında boyunduruk takarak kazara nefessiz bırakma” izahını, hayatında duyduğu en kötü örtbas etme senaryosu (<em>worst cover-up scenario ever</em>) diye nitelemekten çekinmiyordu.</span></p>
<p><span lang="TR">Kimbilir böyle kaç örtbas etme senaryosu görmüş, ya da belki kaçına bizzat taraf olmuş (ve olacak) olan ABD Cumhurbaşkanının kişisel uzmanlığına itiraz, bizim ne haddimize? Sırf bu bilirkişi raporu yeter. Gene de, delillerin tamamını dikkatle inceleme sorumluluğunu ihmal etmeyen jürimiz, 2018 Yılı Pinokyo Yarışmamızda ikincilik ödülünü <strong>genel olarak Suudi yönetimi ve özel olarak Veliaht Prens Muhammed bin Salman</strong>’ın fazlasıyla hak ettiğini kararlaştırmış bulunuyor.  </span></p>
<p><span lang="TR">Birinci sırayı ve Büyük Ödülü Cumhuriyetin 95. Yıldönümünde, 29 Ekim Pazartesi günü açıklayacağız. Özel bir nedeni var. Bizden ayrılmayınız.</span></p>
<p><a href="http://www.serbestiyet.com">www.serbestiyet.com</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-yilin-pinokyo-odullerini-acikliyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Erdoğan İçin MHP İle İttifak Hayatî Önem Kazandı.”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1724</guid>

					<description><![CDATA[Son beş yılda Türkiye’nin, Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Amerika’nın koyduğu sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı. Batı dünyasında yaşanan krizler üzerine yaptığımız söyleşilerde Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay; Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini, Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri, Batı’nın kültür dünyamıza etkilerini anlatmıştı. Söyleşi dizimizin son bölümünde bu tarihsel çerçeveden hareketle güncel siyaset üzerine konuştuk. Önceki söyleşilerimizde Türkiye’nin ve Türkiye somutunda birçok Batı dışı toplumun Batı ile ilişkisinin daha ziyade kültür ve medeniyet boyutları üzerinde durduk. Bugün artık siyasetten konuşalım mı? Zaten gümbürtü önce siyasi ilişkiler alanında kopuyor. Çatışmalar, muhalefet, yol ayrımları siyasi-askeri ilişkiler alanında meydana geliyor. Ve budur ki Batı’nın sadece siyasi açıdan değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet olarak sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Türkiye’nin durumu açık. Gerilim ve anlaşmazlık hep vardı. Aslında Türk milliyetçiliği (o zamanki haliyle Kemalist devletçi-milliyetçilik) Batı’dan o kadar hoşlanmıyordu. Batı (ve 1945 sonrasında hegemonik konuma yükselen Amerika) da bu devletçi Türk milliyetçiliğinden nasibini almıştı ama Soğuk Savaş süresince bunlar bastırılmış, sathın altına itilmişti. Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin çöküşü, Soğuk Savaşın sona ermesi büyük bir değişim anlamına geldi. Türkiye, Batı (ABD) için Soğuk Savaş değerini yitirdi, Batı da Türkiye için. Dolayısıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son beş yılda Türkiye’nin, Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Amerika’nın koyduğu sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı.</strong></p>
<p><em>Batı dünyasında yaşanan krizler üzerine yaptığımız söyleşilerde Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay; Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini, Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri, Batı’nın kültür dünyamıza etkilerini anlatmıştı. Söyleşi dizimizin son bölümünde bu tarihsel çerçeveden hareketle güncel siyaset üzerine konuştuk.</em></p>
<p><strong>Önceki söyleşilerimizde Türkiye’nin ve Türkiye somutunda birçok Batı dışı toplumun Batı ile ilişkisinin daha ziyade kültür ve medeniyet boyutları üzerinde durduk. Bugün artık siyasetten konuşalım mı?</strong></p>
<p>Zaten gümbürtü önce siyasi ilişkiler alanında kopuyor. Çatışmalar, muhalefet, yol ayrımları siyasi-askeri ilişkiler alanında meydana geliyor. Ve budur ki Batı’nın sadece siyasi açıdan değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet olarak sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Türkiye’nin durumu açık. Gerilim ve anlaşmazlık hep vardı. Aslında Türk milliyetçiliği (o zamanki haliyle Kemalist devletçi-milliyetçilik) Batı’dan o kadar hoşlanmıyordu. Batı (ve 1945 sonrasında hegemonik konuma yükselen Amerika) da bu devletçi Türk milliyetçiliğinden nasibini almıştı ama Soğuk Savaş süresince bunlar bastırılmış, sathın altına itilmişti.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin çöküşü, Soğuk Savaşın sona ermesi büyük bir değişim anlamına geldi. Türkiye, Batı (ABD) için Soğuk Savaş değerini yitirdi, Batı da Türkiye için. Dolayısıyla her iki taraf birbirinden görece soğumaya, uzaklaşmaya başladı. 1989-2002 arasındaki ilk aşamada, devletçi vesayet rejimi henüz ayaktaydı. Soğuk Savaş sonrasında Batı’nın insan hakları ve demokrasi konularında daha ısrarcı olmasına tepki göstermeye başladı. Derken 2002’de AKP ilk seçimini kazandı; iktidara geldi demiyorum, iktidar olmaya giden zor ve uzun yola girdi. Batı bu sefer İslâmofobik bir tedirginliğe girdi. Nerede bizim o güzel laik generallerimiz demeye başladı. Gene de AK Parti’nin özellikle AB ile ilişkileri sağlam tutmaya önem veren, liberal-demokratik ilk on yılında bu sefer bu tedirginlik kısmen bastırıldı. Kabaca 2012 dolaylarına kadar işler nispeten iyi gitti.</p>
<p>Buna karşılık son beş yılda Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Türkiye’nin, Amerika’nın koyduğu (veya hep uyulacağını varsaydığı) sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı. Daha sonra, Türkiye’nin ve AKP’nin DAEŞ’i korumak, beslemek, el altından yardım etmekle suçlandığı bir aşamadan geçildi. Tam bir dezenformasyon kampanyası açıldı. Anlaşmazlık noktaları giderek çoğaldı ve bugün en başta Suriye, Kuzey Suriye (Rojava) ve Suriye Kürtleri sorunu geliyor. Madalyonun diğer yüzü, DAEŞ’i korumak ve desteklemekle suçlanan Türkiye’nin, bir sonraki aşamada DAEŞ’e karşı mücadeleden dışlanması, ekarte edilmesi oldu. Obama döneminden itibaren ABD yönetimi, DAEŞ’e karşı Türkiye’yi müttefik almaktansa Kuzey Suriye’deki Kürt nüfusa, daha da spesifik olarak PKK’nın bir uzantısı olarak değerlendirilen PYD örgütüne ve onun silahlı gücü olan YPG’ye dayandı; onları eğitti ve silahlandırdı. Batı, öncelikle Suriye’de Türk değil önemli bir Kürt nüfusunun bulunduğunu hesaba kattı; ardından solcu Kürtleri DAEŞ’in temsil ettiği cihadcılığa karşı daha seküler bir güç gibi gördü. Bu politikanın Trump seçilirse sona ereceği umulmuştu ama hiç de öyle çıkmadı. Aynı politika daha kapsamlı olarak devam etti, ediyor. Obama döneminde verilmeyen ağır silâhların, en ileri uçaksavar ve tanksavar füzelerinin vb. verilmesine ilişkin anlaşmalar Trump yönetiminde devreye girdi. YPG bayrakları tankların ve zırhlı araçların üzerine Amerikan bayraklarıyla yan yana dalgalandı. CENTCOM’un (ABD Merkez Komutanlığı’nın) web sitelerinde YPG gerillalarının “modern” genç kız ve delikanlılar olarak reklamı yapıldı. Öyle bir süreç yaşandı ki Türkiye bu adımların her birini protesto etti ama zerrece aldıran çıkmadı. Hepsi şu veya bu şekilde geçiştirildi, giderek olağan kılındı. Son olarak Batı koalisyonunun “Birleşik Ortak Görev Gücü &#8211; Doğal Kararlılık Harekâtı”nı temsil eden bir sözcüsünün, Defense Post sitesine, DAEŞ’in bertaraf edilmesi sonrasında Suriye’nin kuzey sınırında güvenliğin, yarı yarıya (YPG’nin cephe örgütü niteliğindeki) Demokratik Suriye Güçleri’nden oluşan 30.000 kişilik bir kuvvet tarafından sağlanacağını açıklaması, bardağı taşıran damla oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir “terör ordusu” olarak nitelediği bu güce izin verilmeyeceğini açıkladı ve ardından zaten haftalardır konuşulan Afrin operasyonu gelmekte gecikmedi.</p>
<p><strong>FETÖ, Batı İle Türkiye Arasına Girmeyi Başardı</strong></p>
<p><strong>İyi de sorunlar bundan mı ibaret? Kuzey Suriye ve Suriye Kürtleri (ya da PYD/YPG), Türkiye ile Amerika arasındaki tek çatışma nedeni mi?</strong></p>
<p>Değil kuşkusuz; daha 2012’den itibaren, Batı ve özellikle ABD, AK Parti iktidarından hoşnut olmadığını giderek daha net biçimde ortaya koydu. AKP ile Gülen Cemaatinin yollarının ilk ayrıldığı andan itibaren, Batının en önemli medya kuruluşlarının, New York Times’ın, Wall Street Journal’ın, Washington Post’un, BBC’nin, Le Monde’un, Guardian’ın vb. Türkiye haber ve yorumları “otoriterleşme” ve “diktatörlük” üzerinden kurulmaya başladı. O noktaya gelinceye kadar, Gülenciler gerek kilit NATO mevkileri ve diğer askerî temsil-temas noktaları açısından, gerekse medya mecraları açısından (özellikle Zaman ve Today’s Zaman sayesinde) o kadar güçlü bir şekilde mevzilenmiş ve Batı ile Türkiye arasına girmeyi başarmışlardı ki Gülenci yayın organları ile ABD’nin özellikle neo-con ve/ya İsrail yanlısı think tank’leri arasında öyle yoğun ilişkiler kurulmuştu ki 2012-16 arasındaki dört beş yıl boyunca Batı medyası hükümetten çok Gülencilere kulak verdi (ve bugün de vermeye devam ediyor). Bir tür dış kuşatma yaratıldı ve Batının ne yapıp yapıp Erdoğan’dan kurtulmak istediği hissi giderek belirgin hale geldi. 2015 yaz başında PKK’nın “yeni devrimci halk savaşı” ilânına giden süreç, gene Batı basınında (belki en tipik olarak Le Monde’da) hayli partizan yorumlara konu oldu. Gerillaların hazırlığını, PKK gençliğinin kararlılığını, TSK’nın asla bu kent ve kasabalara giremeyeceğini, hendek ve barikatların ötesinde yeni, komünal bir yaşam kurulmakta olduğunu ballandıran, göklere çıkaran yazılar yazıldı. İçerde ise, sol aydın ve öğretim üyelerinin bir kesimi maalesef PKK’nın ilçe merkezi işgallerine karşı güvenlik güçlerinin verdiği mücadeleyi neredeyse yeni bir Ermeni soykırımı gibi göstermeyi ve dışarıya, Batıya, Birleşmiş Milletlere, uluslararası kamuoyuna şikâyet etmeyi denedi. Bu da yanlış bir muhalefet tarzıydı ve her türlü gerilimin artmasına katkıda bulundu.</p>
<p>Hepsinin üzerine 15 Temmuz 2016 darbe girişimi geldi. Acaba ardında bir şekilde ABD var mıydı ya da Amerikan derin devletinin ne kadarı, ne ölçüde haberdardı FETÖ’nün bu hazırlığı ve hamlesinden? ABD bunu tabii resmen ve şiddetle reddediyor. Öte yandan, gerek Amerika’nın gerekse birçok Avrupa ülkesinin darbe karşısında uzun süre sessiz kaldığı; darbeyi başından itibaren asla kabul edilemeyecek bir girişim olarak değerlendirmediği, en azından bekle gör politikası izlediği de son derece açık. Belki içten içe darbenin başarısının pususuna yattılar, umutlandılar ve daha sonra ancak kerhen kınadılar. Tavır aldılarsa da biraz zoraki bir şekilde ve Türkiye’nin atlattığı badireyi küçümseyerek tavır aldılar. Halen de gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da FETÖ propagandası büyük itibar görüyor. Türkiye’nin kendini anlatma çabalarından çok daha fazla güven duyuluyor, inanılıyor. Gülenciler ellerindeki bütün kanal ve olanaklarla hem darbeyi uydurma gibi gösteriyor hem de darbenin püskürtülmesinin ardından kendilerine karşı girişilen zorunlu tasfiye hareketlerini Türkiye’nin insan hakları sorunlarının en başında sayıyor. Kurulduğunu söyledikleri “baskı rejimi”nin özü ve esasını kendilerine yapılanlar gibi resmediyor. Türkiye ısrarla Amerika’dan Fethullah Gülen’in iadesini talep ediyor (veya ediyordu). Fakat bu hiç olacak gibi gözükmüyor. Hele Michael Flynn vakasından sonra hiç mümkünatı kalmamış gibi. FETÖ orada sımsıkı kök salmış; Türkiye içindeki aygıtı ne kadar hasar görmüş olursa olsun, yurtdışında geniş bir cemaate kumanda etmeyi sürdürüyor. Bunun, ucu Türkiye’ye uzanan bazı dava ve soruşturmalara da önemli yansımaları var. Bir Rıza Zarrab ve Hakan Atilla davasında savcılığın başvurduğu tanıklar ve tanıklıklar büyük ölçüde FETÖ cenahından geliyor. Yolsuzluk iddialarında hiçbir gerçek payı yok demek istemiyorum ama 17-25 Aralık 2013’le de örtüşen bir şekilde, davanın dokusunda, hazırlanışında ve kumaşında FETÖ’nün varlığı hissediliyor.</p>
<p>15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye, bir de anayasa referandumu sürecinde bazı Avrupa ülkeleri ile önemli çatışmalar yaşadı. Özellikle Hollanda ve Almanya ile Türkiye arasında büyük bir diplomatik kriz doğdu. Bu iki hükümet, kısmen Erdoğan’ın ve AKP’nin kazanmamasını istememek gibi bir tarafgirliğe, kısmen de kendi içlerinde gelişen aşırı sağcı, yabancı düşmanı, Müslüman düşmanı cereyanların fazla tepkisini çekmemek gibi popülist bir kaygıya kapıldı. Öyle veya böyle; referandumda hayır propagandasını şu veya bu ölçüde serbest bırakır veya normal görürken, evet yanlısı bir kampanyanın yürütülmesine izin vermediler. Bu bağlamda Türkiye’nin bakanları ve diplomatlarını dahi ülkelerine sokmadılar. Hollanda’daki Türkiye temsilciliklerinin diplomatik hakları çiğnendi. Fiziksel tacize dahi uğradılar. Türkiye’nin de buna karşı özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından tepkisi çok sert oldu. Erdoğan her iki ülkeyi doğrudan doğruya Nazizm ile suçladı; Almanya için, siz Nazizm’e geri döndünüz dedi. O zaman da yazdım; bence bu da yanlıştı. Tarihsel açıdan da yanlıştı, diplomatik açıdan da yanlıştı. İlişkiler ha koptu ha kopacak bir noktaya geldi.</p>
<p><strong>Peki, bütün bunlar sırf Türkiye’ye mi özgü? Yeryüzünde sadece Türkiye mi özellikle Amerika ile bu kadar sert biçimde çatışıyor?</strong></p>
<p>Hayır. Daha önceki söyleşilerimizde de ifade ettiğim gibi, bugün dünyada Amerika’nın güçlenen değil zayıflayan bir nüfuzu söz konusu. Bir kere, dünyanın Soğuk Savaş dönemindeki gibi ideolojik bloklara ayrışmıyor olması, ABD’nin kendi müttefikleri üzerindeki ağırlığını azaltıcı bir rol oynuyor. Eski ideolojik militanlıklar geçerli değil. Amerika’ya en çok meydan okuyan iki ülke, tabii Rusya ve Çin. Rusya, komünizmin çöküşü ve Sovyetlerin dağılmasıyla maruz kaldığı düşüşten bir ölçüde çıktı. ABD ile dünya çapında bir hegemonya yarışına girecek gibi olmasa da kendi yakın çevresi (güneyi ve batısı, Ortadoğu ve Doğu Avrupa) üzerinde tekrar söz sahibi olmayı büyük ölçüde başarıyor. (Ocak sonu itibariyle) Putin’in sembolik açıdan anlamlı son adımı, İngiliz yapımı Stalin’in Ölümü komedisini, Rus tarihini karaladığı ve yaşlı nesillerin duygularını rencide edeceği gerekçesiyle yasaklatmak. Böylece devrik komünizmin diktatörlük mirasına neredeyse doğrudan sahip çıkıyor.</p>
<p>Çin ise geleceğin hızla yükselen gücü. Aslında şimdiden ikinci süper devlet. Amerika ve Avrupa’nın kendi içlerine döndüğü koşullarda, dünya çapında bir liderlik alternatifi sunmakta. En son, küresel ısınma sonucu artık buzkıransız seyrüsefere izin veren Kuzey Buz Denizi ve Norveç’ten Kore’ye uzanan kuzey rotasını yeni bir İpek Yolu’na dönüştürme projesini ortaya attı. Bu gibi konularda klasik kapitalist ülkelerden bile çok daha atik davranıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Zi Cinping hemen bütün yetkileri tekeline alırken, yedi kişilik Politbüro Daimî Komitesi’nin yeni ismi Wang Huning demokrasiye karşı “yeni otoritarizm”in teorisini kuruyor. İşte bu Çin, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki adalar ve karasuları konusunda, hem ABD hem bütün diğer bölge ülkeleri (Japonya, Filipinler, Vietnam vb.) ile çatışmakta. Gene Çin’in, çeşitli Afrika ülkelerine hızla artan yardım ve yatırımları söz konusu. Şimdi şu nokta çok önemli: Rusya ile Amerika veya Çin ile Amerika arasındaki bu rekabet, artık herhangi bir ideolojik kılıfa sokulamıyor. Bu da Çin ve Rusya’nın lehine, Amerika’nın aleyhine. Çünkü (hele Trump yönetiminde) herhangi bir ahlâkî üstünlük iddiası ve bunu bir tahakküm aracına dönüştürme olanağı kalmıyor. Paradoksal olarak, büyük bir ideolojik çatıyı değil de “sadece” kendi devlet çıkarlarını savunuyor olmak, Çin ve Rusya’yı daha “normal” aktörler haline getiriyor.</p>
<p>Eski blokların dağıldığı bu giderek daha “çoklu” dünyada, başka birçok ülke de Amerika ile giderek daha fazla sürtüşmeyi göze alabiliyor. Örneğin Avrupa Birliği, özellikle Donald Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ABD’den epey soğumuş ve araya mesafe koymuş durumda. Macron ve Merkel, Trump’a neredeyse fiziksel bir tepki gösteriyor. Göçmen sorunları gibi alanlarda, ABD ile gerek AB gerekse dünyanın kalanı arasında büyük bir sürtüşme konusu. Kuzey Kore ABD’ye cepheden meydan okuyan ülkelerin en çıkıntısı. Onu İran izliyor. Her ikisinin ana sorunu, kendilerini savunacak bir nükleer güce kavuşmak. Çünkü her ikisi de bıçak kemiğe dayandığında ABD’ye (İran örneğinde aynı zamanda İsrail’e) karşı direnmenin başka yolu olmadığı kanısında.</p>
<p>Kuzey Kore bu konuda çok daha açık. Atom ve hidrojen bombaları zaten var ve şimdi (a) Amerika’ya ulaşacak kadar uzun menzilli füzeler yapmaya; (b) elindeki nükleer patlayıcıları yeteri kadar küçük savaş başlıklarına dönüştürüp bu füzelere yerleştirmeye çalışıyor. İran ise (en azından görünüşte) ekonomik ambargonun kaldırılması karşılığı nükleer silâh programından vazgeçmiş gibi. Trump’a kadar, öyle gibiydi demek daha doğru olur. Asıl problem şu ki ABD ne yapacağını bilemiyor her iki ülke karşısında. Herhangi bir “önleyici saldırı” veya “ilk vuruş” doğrudan doğruya Amerikan ordusu tarafından çok riskli görülüyor. Elbette ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı sırf ABD ile çatışıyorlar diye aklayacak, yeryüzünün azizleri arasına katacak değilim. Demokrasi nedir bilmeyen birer diktatörlük ikisi de. Böyle bir diğer menfur rejim ve lider, Filipinler’de Duterte. Uyuşturucu kaçakçılığı ve kullanımına karşı mücadeleyi, büyük mafya babalarına değil sokaktaki küçük ve zavallı satıcılara yöneltirken hukuk diye bir şey tanımayıp güvenlik güçlerine rastgele infaz yetkisi vermesiyle ünlü. Davao belediye başkanı olduğu 1998-2016 arasında bu yolla 1400’ü aşkın cinayet işlettirdiği; cumhurbaşkanlığının Mayıs 2016 &#8211; Ocak 2017 arasındaki ilk sekiz ayında ise yasadışı infazların 7000’i geçmesiyle Filipinler polisin artık istatistikî bilgi vermeyi durdurduğu söyleniyor. Madalyonun diğer yüzünde, Duterte de dış dünyaya meydan okuyan bir duruş ve profile sahip. İnsan hakları konusunda Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirilerin yoğunlaşması karşısında, “bağımsız bir dış politika” izlemekten, gerekirse ülkesini BM’den çekmekten, Çin ve bazı Afrika ülkeleriyle birlikte yeni bir uluslararası kuruluşa yönelmekten söz ediyor.</p>
<p>Tabii Amerika ve Batı açısından dünyanın en hassas bölgesi Ortadoğu. Burada bile, Amerika’nın konumu (en azından eskisine kıyasla) sallantılı. ABD Irak’ta taşları kendi eliyle yerinden oynattı ve bir daha toparlayamadı; Suriye’nin kaosa sürüklenmesine ise gene büyük katkıda bulundu. Şu anda Suudi Arabistan (Prens Muhammed bin Salman), Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır üzerinden, İran’a karşı yeni bir Sünni blok inşasına çalışıyor gibi. Fakat bu, ilk ağızda Katar’ın ve dolayısıyla kısmen de Türkiye’nin hedef alınmasını beraberinde getirdi. Doğrudan doğruya Suud’un kendi içindeki sarsıntı az buz değil. Lüks otellerde gözaltında tutulan iki yüz kadar prens ve işadamından, baskı yoluyla milyarlar tırtıklanmakta. Dolayısıyla Ortadoğu’da da geçmişteki istikrarın söz konusu olmadığını ve her an işlerin daha fazla karışabileceğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Amerikan Emperyalizmi Sadece 75 Yıllık</strong></p>
<p><strong>Bu tablo, geçmiş görüşmelerimizde söylediğiniz gibi, Batı dışı ülkelerin siyasî ve askerî bakımdan güçlenmesi ve bağımsızlık olanaklarının artması dışında, Batı hakkında da bir şey söylüyor mu?</strong></p>
<p>Güzel soru. Kurbağa kuyunun dibinde yaşar; aşağıdan yukarı baktığında gökyüzünü ve kâinatı kuyunun ağzı kadar sanırmış. Biz de öyle mi olacağız, yani çok sınırlı bir alanı mı göreceğiz sırf Türkiye açısından bakarken? Yoksa bunu daha bütünsel bir çerçeveye oturtabilecek miyiz?</p>
<p>Önce, belirli bir tarih ve zaman perspektifinden söz etmek istiyorum. Batı dediğimiz olayın nedir insanlık serüveninin bütünü içindeki yeri? Batının dünyanın kalanı üzerindeki siyasî ve askerî, ekonomik ve ideolojik nüfuzu&#8230; sonuçta kaç yıllık; ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? En fazla 500 yıllık, herhalde daha doğru bir ölçüt olarak 250 yıllık bir dönem söz konusu. Anatomik anlamda modern insanlar (yani Homo sapiens) olarak, “arkaik insan türleri”nin bize en yakın olanından (yani Homo erectus’tan) ayrışmamız belki 300-200.000 yıl önce. Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmamız bundan 50.000 yıl önce (fakat şimdi İsrail’de yapılan yeni bazı kazılar bu tarihi çok daha gerilere, günümüzden 185.000 yıl öncelerine götürdü); yeryüzünde akrabasız ve yapayalnız kalmamız (yani Homo neandertalensis’in de yok olması) belki 30.000 yıl önce. Günümüzden 10-12 bin yıl öncesine kadarki varlığımızın da yüzde 99’u avcılık ve toplayıcılıkla; daha doğrusu leş yiyicilik, toplayıcılık ve avcılıkla geçiyor. Doğada ne bulursak el koyuyoruz; gerçek anlamıyla üretim yok henüz. Ancak bundan 10-12 bin yıl önce, bazı bitki ve hayvanları evcilleştirip tarım yapmaya; edinimden üretime geçmeye başlıyoruz. Bir beş ilâ yedi bin yıl da böyle gidiyor ve (yazıyla, kentlerle, devlet dediğimiz örgütlenme biçimiyle) medeniyet vücut buluyor. Başka bir deyişle, İÖ 3000’den günümüze, yani sadece beş bin yıldır devletli toplumlardan ve medeniyetten ya da medeniyetlerden söz edebiliyoruz.</p>
<p>Bu beş bin yılın içinde de İlkçağ 3500 yıl, sonra Ortaçağ 1000 yıl; geliyoruz İS 1500 dolaylarına. Bu arada, dikkat ederseniz, giderek hızlanıyor tarih, yani her bir büyük çağ kendinden öncekilerden daha kısa sürüyor; tersten söyleyecek olursak, çağ dönümleri gitgide daha sık çıkageliyor. Buraya kadar kuzey ve güney, doğu ve batı var da, büyük harfle Batı ve büyük harfle Doğu yok, farklı sosyo-ekonomik ve kültürel formasyonlar anlamında. Avrasya’nın kendi içinde böyle bir ayrışma söz konusu değil. Hattâ Avrupa’nın batısı meselâ Ortadoğu, Çin veya Hindistan’a göre gerinin gerisi, periferinin periferisi bir konumda. Lâkin iki görünmeyen avantajı var, ansızın sahneye çıkacak. Bir, meğer coğrafî bakımdan Amerika’ya çok yakın(mış). İki, meğer o Amerika’nın yerli halkları karşısında mutlak bir askerî üstünlüğe sahip(miş). Bu sayede ne oluyor? İS 1500 dolaylarında, Kristof Kolomb’la Çin’e gidelim derken kazara Amerika’lara tosluyorlar. Kolomb’un takipçileriyle de ilk ağızda Çin’i veya Hindistan’ı değil Amerika’ları ele geçiriyorlar. Kuvvet dengesi bakımından kendilerinden çok zayıf yerli toplumlar bunlar. Madeni zırh ve silahları bile yok; yarı çıplak bedenleri ve kenarına obsidyen geçirilmiş ağır tahta balyozlarıyla savaşıyor. Dolayısıyla karşılarındaki İnkaları ve Aztekleri çok küçük kuvvetlerle altedebiliyor İspanyollar. Yağmalıyor, sömürgeleştiriyor, altın ve gümüş madenlerinde çalıştırıyorlar. 1500-1750 arasındaki bu Yeni Dünya yağması Avrupa’daki servet ve sermaye birikimini çok büyük ölçüde hızlandırıyor. Aksi takdirde Avrupa’nın kapitalizme ve sanayi devrimine sıçraması çok zor. Bırakın sanayi devrimini; 1750’lere kadar Hint Okyanusu ticaretine giremiyor Avrupa tüccarı. Çünkü alım gücü yok; (a) altın ve gümüş gibi kıymetli madenler bakımından çok fakir; (b) Çin ve Hindistan gibi çok daha ileri klasik uygarlıklar karşısında satacak (ihraç edecek) bir şeyi yok. Uzun süre mal beğendiremiyorlar Çin ve Hint tüccarına. Fakat ne oluyor; bu nakit satın alma gücü de, ihraç edebilecekleri yeni yeni ürünler de Amerika’lara el koymalarından geliyor. 1750’lerden itibaren bu sayede Hint Okyanusu ticaretine, Çin-Hindistan ekonomik bölgesine giriyor ve elle tutulur bir ekonomik üstünlük sağlamaya başlıyorlar. Ardından sanayi devrimi perçinleyici ve mutlaklaştırıcı oluyor.</p>
<p>Özetle, tekrar edeyim, Batının dünyanın geri kalanı üzerinde yükselişi ya da Batının çokgelişmişleşmesi ve Doğunun azgelişmişleşmesi dediğimiz şey, insanlık tarihinin sadece son iki üç yüzyılı. Bu iki üç yüzyıl içinde de Amerikan emperyalizmi topu topu 75 yıllık. Sakın, ezelden beri var sanmayalım; 19. yüzyılda veya 20. yüzyılın neredeyse bütün ilk yarısı boyunca emperyalizm dendiğinde Amerika anlaşılmıyordu. Öncelikle İngiltere anlaşılıyordu; belki biraz da Fransa ama asıl, “üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” diye bilinen Britanya imparatorluğu ve emperyalizmi anlaşılıyordu. Dönemin bütün akademik ve siyasi literatürü ile edebiyatına sinmiş durumdaydı İngiltere’nin üstünlüğü. Jules Verne’in (aslen bir Hint mihracesi olduğunu imâ ettiği) Kaptan Nemo’su, adını vermeksizin “o ülke”yi nefretle anıyor; Nazım Hikmet gençlik şiirlerinde “adalı haydut”tan söz ediyordu. Amerika’nın dünya siyaset sahnesinde öne çıkması ve Batının başına geçmesi ancak 1945 sonrasında oldu.</p>
<p><strong>Sosyal Formasyonları Kavrayabilmemize Marksizm Büyük Katkıda Bulundu</strong></p>
<p><strong>Batı değerleri için de benzer bir serüven mi söz konusu?</strong></p>
<p>Tabii. Bizim Batı ile özdeşleştirmeye alıştığımız değerler, yani demokrasi, liberalizm (veya liberal demokrasi), bireysel hak ve özgürlükler, dinsel ve toplumsal hoşgörü, çok-kültürlülük… Önce bir ayırım yapayım; ben bunlara Batıya özgü değerler değil, tarihin bir noktasında Batıyla çıkagelen değerler diye bakıyorum. Batıyla iki yönlü bir özdeşlik söz konusu değil yani; Batıya münhasır olması başka, Batıyla çıkagelmesi başka. Örneğin Yahudi-Hıristiyan inanç geleneği için belki Batıya münhasır diyebiliriz ama yukarıda saydığım diğer değerler için diyemeyiz bunu. Bir parantez açabilirsem, meselâ Marksizm için de, Marksizm’e münhasır şeyler ile Marksizm’le çıkagelen şeyler arasında bir ayırım yapabiliriz. 19. yüzyılda tarihçilikte bazı şeyler Marksizm’le çıkageldi. Tarihsel gerçekçiliğe, tarihsel düşünme kapasitemize, sosyal formasyonları (toplumu ve toplumları) birer bütün olarak kavrayabilmemize Marksizm büyük katkıda bulundu. Bir yere kadar bu sezgiler, duyarlılıklar ve teorileştirmeler Marksizm’le sınırlıydı. Öyle olmaktan çıktı; zamanla bütün tarihçiliğe mâl oldu. Proletarya ihtilâli ve diktatörlüğü (teorisi ve pratiği) ise Marksizm’e münhasır kaldı (ve kadük oldu). Buna benzer bir ayırım yapıyorum, Batıya münhasır olan ile Batıyla çıkagelenler arasında.</p>
<p>Neden Batıyla çıkageldi; ona da değinirsek mesele biraz daha anlaşılabilir. Demokrasi, liberalizm, anayasalar, parlamentolar, bireysel hak ve özgürlükler&#8230; Bunların da insanlık tarihinin topu topu son 200 yılında ve Batıyla birlikte ortaya çıkmasının çok güçlü bir nedeni var. Çünkü bunları mümkün kılan göreli refah ancak son 200 yılda oluştu. Kuşkusuz insanların tamamı bu refahı eşit olarak paylaşmıyor. İlk önce Batıda doğdu; orada nisbî bir bolluk oluştu ve sonra dünyanın kalanına yayılmaya başladı. Hâlâ da dünyanın kalanına yayılması son derece eşitsiz ve buna ayrıca değineceğim. Ama sanayi devrimi öncesindeki genel ve bütünsel yoksulluk, geleneksel tarım ve köylü toplumlarının yoksulluğu, bugün bizim tasavvur edebileceğimiz bir şey değildir kolay kolay. Şunu görmemiz lâzım; beş bin yıllık medeniyet tarihinin de yüzde doksanı, 4500-4700 yılı boyunca, sonraki Batı dâhil dünya çok yoksuldu. Her toplumun yüzde 90-95 kadarı köylüydü. Köylü deyince de bugünkü Türkiye çiftçisini anlamamak lâzım;</p>
<p>İlkçağ ve Ortaçağ köylüleriydi söz konusu olan. Belki kerpiç, belki saz veya hasır örgü, dar, basık ve karanlık izbeler ile bitişiğindeki ağıllarda hayvanlarıyla birlikte yarı aç yarı tok yaşayan, kalorik minimumların sınırında gezinen, kendilerinin ve sığırlarının sıskası çıkmış, gün doğumuyla kalkan ve günbatımıyla yatan, bebek ve çocuk ölüm oranları çok yüksek, ortalama hayat beklentisi 40-45 yılı ancak bulan yüz milyonlarca insan söz konusuydu (milyarlar diyemiyorum, çünkü dünya nüfusunun ilk 1804’te 1 milyarı ve 1927’de 2 milyarı geçtiği tahmin ediliyor). Bu yoksul köylü kitlelerinin tepesinde ise çok küçük elitler oturuyordu. İster XIV. Louis dönemi Fransız mutlak monarşisinin, ister Osmanlı hanedanı ve sarayının debdebesi aslında toplumun yüzde 1’i kadar bir elitle sınırlıydı. Medreseler (veya Avrupa’da dinî kolejler) dışında, örgütlü, okullaşmış ve hele temel eğitim diye bir şey de yoktu. Dolayısıyla yaygın okuryazarlık da söz konusu değildi.</p>
<p>Bu genelleştirilmiş yoksulluk koşullarında monarşiden ve hanedan devletlerinden başka bir şey olamazdı. En basiti, yönetici elit ile ezici çoğunluğu köylü olan halk arasında belirli bir kamusal alanın, onun da içinde bir siyaset sahnesinin, siyaset “sınıfı”nın ve siyasal katılımın teşekkül etmesi mümkün değildi.</p>
<p>Farklı fikir ve platformların yazılı ve basılı propagandası mümkün değildi (18. yüzyılın ikinci yarısının basın, dergicilik, ansiklopedicilik, kitap yayıncılığı ve okuryazarlık patlaması olmasaydı, muhtemelen Fransız Devrimi gerçekleşemezdi). Eski Yunan şehir devletleri gibi son derece küçük yerleşimler dışında, geniş ve çok heterojen alanların “demokrasi” ile veya tek bir hükümdarın mutlak otoritesi dışında herhangi bir yöntemle idaresi mümkün değildi. Özetle, Batının yükselişinin beraberinde getirdiği, liberal demokrasiyle ilişkilendirdiğimiz ve şahsen benim bütün insanlığa mal olmasını arzu ettiğim değerler ve siyasi pratikler de sanayi devrimi ve sanayi kapitalizminin beraberinde getirdiği bolluk ve zenginlik sayesinde mümkün olabildi.</p>
<p><strong>Bu kronolojiik gözlemlerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir, hiçbir şeyin ebedî olmadığı, her şeyin geçici ve değişken olduğu sonucunu çıkarıyorum. İki, daha önce sözünü ettiğim, tarihin giderek hızlanması ve her bir çağın öncekinden daha kısa sürmesi çerçevesinde, acaba, diyorum, bizim bildiğimiz ve tanıdığımız şekliyle “modernite = Batı modernitesi” de miadını dolduruyor olabilir mi? Yeniçağ veya Erken Modernite, kabaca 1500-1800 arası, yani topu topu 300 yıl. Yakınçağ veya Modernite, geç Modernite ya da Sanayi Modernitesi, kabaca 1800’den 1990’lara yani Sovyetlerin çöküşüne; dolayısıyla daha kısa; alt tarafı 200 yıl. Şimdi yeni bir çağdayız aslında; henüz sadece Modernite Sonrası (postmodern) diye tarif edebiliyor ama pek içini dolduramıyoruz. Bilmiyorum, bu fay hattı Batının iki üç yüzyıldır alıştığımız üstünlüğünün de sonu olabilir mi? Çeşitli işaretler ufak ufak bunu düşündürtüyor.</p>
<p><strong>Nasıl bir çöküş, iniş veya gerileyiş söz konusu olabilir?</strong></p>
<p>Burada şematizme düşmemek lâzım. Bugünden yarına çökecek, Amerika’da ve/ya Avrupa’da devrim olacak ya da dünya halkları bir şekilde gelip Batıyı zapt edecekler demiyorum. Zaten böyle büyük değişimlerin alacağı biçimi önceden tahmin etmek kesinlikle imkânsız. Ancak bazı trendlerden söz edebiliriz. Bu trendlerin birikme ve kesişmesinin hangi noktada ve nasıl bir dönüşüme yol açacağını öngöremeyiz.</p>
<p>Şunun altını çizmek lâzım. Kapitalizm öncesine, modernite öncesine kıyasla büyük bir bolluk ve zenginlikten söz ettik. Batının başarısı ya da belki bizim Batının başarısı olarak gördüğümüz kapitalist modernitenin başarısı ve dünyada umut kaynağı olmaya devam etmesi, ekonomik büyümeye bağlı. Her toplumun belirli bir taşıma kapasitesi var. Mevcut teknolojiyle ve ekonomik kaynaklarıyla, limitte ne kadar nüfusu kaldırabilir? Nüfus o limitlere toslar ve ekonominin taşıma kapasitesini aşarsa, çatırtılar kaçınılmaz olur. Eğer büyüme varsa ve sürekliyse, eh, küçük küçük sorunlar olabilir ama taşıma kapasitesi de genişleyeceği için çok temel bir sorun olamaz. Çünkü pastanın tamamı dünyanın tamamında ve her yerde büyüyor; tek tek ülkelerden bazıları daha hızlı, bazıları daha yavaş büyüyebilir ama son tahlilde Amerika’da da, İngiltere’de de, bütün Avrupa’da da, Çin’de de, Hindistan’da da ve Türkiye’de de büyüyor demektir. Dolayısıyla pastadan herkesin aldığı pay artar ve bölüşüm kavgaları keskinleşmez. Kapitalizm arada bir tökezleyerek de olsa yoluna devam eder.</p>
<p>Peki ama büyüme durursa ne olur? Unutmayalım; Marx’ın böyle bir öngörüsü vardı kapitalizmin geleceği hakkında. Belirli bir ekonomik kriz ve çöküş öngörüsü vardı ve buna eklemlenen bir de işçi sınıfı devrimi ve sosyalizm öngörüsü vardı. Biri ekonomik, diğeri siyasîydi; kriz devrimi tetikleyecekti. Sosyalizm yürümedi, ihtilâl diktatörlüğe dönüştü, o eski işçi sınıfı da mevcut değil artık. Dolayısıyla iki unsuru ayıralım ve işin ikinci kısmını koyalım bir yana. Ama bu, ilk kısmını, doğrudan doğruya kapitalist gelişmenin geleceğine ilişkin ekonomik boyutunu da toptan göz ardı etmemizi gerektirmiyor.<br />
Marx’ın nihaî kriz yaklaşımında, zaman içinde yatırımların azalması eğilimi, dolayısıyla efektif talep yetersizliği ve üretilen toplam zenginliğin “realize” edilemezliği (satılamazlığı, paraya çevrilemezliği) gibi faktörler büyük yer tutuyordu. Bunların ne kadar ciddî olduğunu, 20. yüzyılın ilk yarısında Keynes de tescil etti bir bakıma. 1929’da patlak veren Büyük Bunalımdan hareketle, yatırımları ve toplam talebi ayakta tutmak için mutlak serbest piyasa idealinden uzaklaşan maliye politikalarını makroekonominin ana mecrasına yerleştirdi.</p>
<p>İlginçtir, bugün Batı sosyal bilimlerinde, Batı uygarlığı çökebilir mi tarzı sorgulamalar gündeme geliyor. Bu arayışların görünüşte Marx’la herhangi bir teorik devamlılığı yok gibi. Lâkin herkesin gözü önündeki bazı olaylardan hareketle, büyümenin sürüp sürmeyeceğini soran iktisatçı, tarihçi ve çevrebilimciler çoğalıyor. Bugünkü Batı ekonomilerinin, büyümenin durabileceği veya önemli ölçüde yavaşlayabileceği yolunda sinyaller verdiğini düşünüyorlar.</p>
<p><strong>Küresel Isınmadan Kaynaklanan Çevre Sorunlarıyla Yüz Yüzeyiz</strong></p>
<p><strong>Büyümeyi durdurucu tehlikeler nereden gelebilir?</strong></p>
<p>İlki çevre, yani ekolojinin zorlanması. Marx bunu öngörmemişti; kapitalist modernitenin çevreyi tüketerek ve yok ederek sürdürülebilir büyümeyi tehlikeye düşürebileceğini fark edememişti. Anlaşılabilir, çünkü 19. yüzyılda henüz çok belirgin değildi bu süreç; doğa sınırsız gibi gözüküyordu. Günümüzde ise bu sorun çok ön planda; herkes bunun oldukça farkında. Çevrecilik bazen estetik ve ahlâkî bir fantezi gibi anlaşılabiliyor. Oysa küresel ısınma, Kuzey Buz denizi ile Grönland ve Antarktika buzullarının giderek hızla eriyor olması, dolayısıyla genel deniz seviyesinin yükselmesi tehlikesi, gene küresel ısınmaya bağlı olarak taban sularının çekilmesi ve kuraklıkların sıklaşıp uzaması, toprak erozyonu, atmosferin kirlenmesi, fosil yakıtlarının tükenmesi gibi bir dizi muazzam sorunla yüz yüzeyiz. Bunların hepsi, tek tek ve bir arada, üretimi ve büyümeyi yavaşlatma, hatta durdurma potansiyeli gösteriyor.</p>
<p>Bu kadar göze çarpmayan başka bir olay var (ki bu, Marx’a daha yakın ve yatkın bir gözlem): Ekonomik kutuplaşma ve katmanlaşmanın derinleşmesi. Kapitalizm bu açıdan çeşitli alt aşamalardan geçti ve geçiyor. Sanayi Devriminin ilk başlarında fabrikatör ve bankerler ile işçiler arasındaki uçurum korkunçtu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının ve diğer çalışanların durumu bir nebze düzelmeye başladı. Üzerine 20. yüzyılın, Birinci Dünya Savaşı sonrasının refah devleti uygulamaları geldi. Toplumun önemli kesimleri belirli bir orta sınıf refahına kavuştu. Bugün ise çeşitli araştırmalar, gelir ve servet eşitsizliklerinin tekrar uçurumlaştığını gösteriyor. Hem ülkeler arasında hem de tek tek ülkelerin kendi içinde, en zenginler başlarını almış gidiyor. Ve toplumun bu en zengin üst kesimleri aynı zamanda insanlık durumuna en fazla zararı veriyor. Çok basit bir örnek, karbon gazı emisyonları yani ozon tabakasını delen gaz emisyonları. Dünya çapında en zengin yüzde 10’un karbon gazı emisyonları, kalan yüzde 90’ın emisyonlarına aşağı yukarı eşit çıkıyor. Onların fabrikaları, maden işletmeleri, lüks tüketimi bir yanda; Afrika’nın savanlarında üç beş sığırla geçinmeye çalışan Masai’ler, Çin’in veya Hindistan’ın geniş kırsal alanlarındaki en az iki milyar köylü, Kolombiya yamaçlarında kahve ve kakao yetiştiren çiftçiler diğer yanda. Hepimizi tehdit eden sera etkisi, Amerika’sıyla, Avrupa’sıyla, Çin’iyle ve Rusya’sıyla yeryüzünün süper milyarderlerinden kaynaklanıyor. Daha genel olarak, öyle bir süper zengin kesim oluşmakta ki, zenginliğiyle ne yapacağını bilmiyor. Bilemez de. Çünkü bu zenginliği tüketmesi hatta bu zenginliğe kendisinin bilfiil temas etmesi imkânsız aslında. Forbes dergisine göre, dünyada 2000’i aşkın dolar milyarderi var (yani net serveti bir milyar dolardan fazla olan kişi). Yakın geçmişte Suudi Arabistan’da bir çeşit hükümet darbesi oldu; bazı prensler tutuklandı. Açıklanan servet rakamlarına baktınız mı? Kimileri için 15-20 milyar dolardan söz ediliyor (Suudi Arabistan’ın kral ve en yakınları hariç ilk dördü sırasıyla 21.7, 19.8, 18.2 ve 15.3 milyar dolar). Dünyanın en zengin on bir kişisinin servetleri ise Money dergisi tarafından 90.2, 90, 83.2, 74.3, 72.2 , 69.7, 62.1, 53.3, 53, 48.5 ve 48.5 milyar diye sıralanıyor (son ikisi Koch kardeşler). Çok küçük bir kesim modern ekonomi ve teknolojinin verdiği olanaklarla çok aşırı kazanıyor ve bunun sadece bir kısmı tekrar yatırıma, dolayısıyla genişletilmiş yeniden üretime dönüşüyor. Ama önemli bir kısmı da âtıl duruyor veya sadece o çok küçük elitin ultra-lüks tüketim çemberi içinde dönmeye devam ediyor. Putin dönemi Rusya’sının süper milyarderleri de servetleri ile ne yapacağını bilemiyor. Bırakın süper yatları; gidip İngiltere liglerinden futbol kulübü bile satın alıyorlar. Öyle bir servet söz konusu ki tüketilebilir ve tadı çıkarılabilir gibi değil. 2050 yılına gelindiğinde, deniyor, ABD ve İngiltere esas olarak iki sınıflı toplumlara indirgenecek: bir süper zenginler, bir de başka herkes. Ve bu arada insanlığın yaklaşık yarısı günde 3 dolardan (yaklaşık 11-12 liradan) az bir parayla geçinmeye devam ediyor.</p>
<p><strong>“Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları kapitalizmin sürdürebilirliğini tehlikeye atıyor”</strong></p>
<p>Belki çok ütopik bir şey söyleyeceğim ama, yeni süper zenginler kesimi servetlerinin birazını olsun topluma geri vermeyi genellikle aklından hayalinden geçirmiyor. “Bu servet neye yarar, ben bu servetin ne kadarını tüketebilirim, 50 milyar değil de sadece 10 milyarım olsa, yani meselâ 40 milyarımı dağıtsam, farkına bile varır mıyım hiç?” Kimse böyle demiyor; tersine, böyle bir bölüşümcülük geliştirilmek şöyle dursun sürekli köreltiliyor. Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları var; özel mülkiyet dokunulmaz, özel servet dokunulmaz. Meselâ Trump’ın felsefesi, bunların vergilerini artırmak yerine (kapitalizme daha fazla dinamizm kazandıracağı ve büyümeyi canlandıracağı gerekçesiyle) azaltalım yönünde gidiyor. Bu servetlerin bir insanlık fonuna dönüştürülmesi gibi, mevcut uygulamalardan çok daha geniş bir sosyal bölüşümcülük projesi üretmiyor, liberal (veya neoliberal) kapitalist ideoloji. Bunun için gerekli ideolojik ve kültürel konsensüse şans tanınmıyor hiçbir şekilde. Bunun ekonomik büyüme açısından şöyle bir sonucu var; o muazzam servetler faraza yoksul ülkelere yönelik, şimdikinden çok geniş ve gerçekten sürdürülebilir ekonomik kalkınma programlarına kanalize edilmiyor.</p>
<p>Yeri gelmişken belirteyim; Batının ağırlıkta olduğu dünya yönetişim mekanizmaları bu konuda bir şey yapamıyorsa, başka güçler ne yapabilir? Marksist sosyalizm bitti; ne kaldı geriye? Daha önceki söyleşilerimizde hep, “itiraz yeterli değil; İslâm’ın sunacağı, önereceği alternatif nedir” diye sormuştum. Şimdi bunu sırf kültür ve medeniyet açısından değil, doğrudan doğruya siyasi planda da soruyorum. Meselâ İslâm ülkeleri şu ekolojik zorlanma sorununa kendileri sahip çıkacaklar mı? Günümüz dünyasında İslâmiyetin veya İslâmcı akım(lar)ın sıkı bir çevre programı var mı? Ya da Batı kapitalizminin önleyemediği ekonomik uçurumlaşmaya karşı gene çağdaş İslâmiyet’in kendi içinden yeni bir bölüşümcülük ve sosyal refah devleti programı çıkarması mümkün mü? Bunlara cevap vermeyen yeni bir medeniyetler sentezinin şansı ne olabilir?</p>
<p><strong>Göç, Küresel Bir Sorun</strong></p>
<p><strong>Sözünü ettiğiniz ekolojik zorlanma ve ekonomik uçurumlaşma eğilimleri nereye varabilir?</strong></p>
<p>Ülkeler arasındaki en büyük tezahürü göç tabii. Öyle bir göç ki, 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarının en büyük uluslararası olayı haline gelmiş durumda. Dünyanın yoksul ülkelerinden bazıları giderek felâket toplumlarına dönüşüyor. İç savaşlar, doğal âfetler, soykırımlar, açlık, AIDS salgınları&#8230; Bunlardan kaynaklanan göç dalgaları gelip gelip Batıya vuruyor; öncelikle Avrupa’ya ama aynı zamanda Amerika’ya vuruyor. Avrupa coğrafi konumu itibariyle çok daha açık, ekspoze durumda, çünkü Asya, Afrika ve Ortadoğu’ya bitişik. Amerika ise iki yanında iki büyük hendekle korunuyor: Pasifik ve Atlas okyanusu. Amerika’nın büyük problemini güneyden, Karayipler ve Meksika’dan almakta olduğu Latino-Hispanik göçleri oluşturuyor. Batı ülkeleri buna karşı neye başvuruyor; yasaklar, kısıtlamalar, duvarlar&#8230; Günümüzde böyle duvar projeleri sürekli çoğalıyor. Bir zamanlar Çin Seddi vardı; Âkif “Garbın âfâkını saran çelik zırhlı duvar”dan söz ediyordu; Nâzım Hikmet aynı metaforu alıp “emperyalizmin İzmir’den denize dökülen ve yakında Bombay’dan da denize dökülecek olan duvar”ına dönüştürüyordu; Soğuk Savaş yıllarında Almanya’yı, Avrupa’yı ve bütün dünyayı Berlin Duvarı bölüyordu. Komünizm çöktü; şimdi başka duvarlar yükselmeye başladı. İsrail kendi etrafında öyle bir güvenlik duvarı inşa etti ki, aslında o da bunun bir parçası, çünkü bölgeye kıyasla müreffeh, süper zengin İsrail’i yoksul Müslümanlardan koruyor. Trump Meksika sınırı boyunca muazzam bir duvar inşa etmekte ısrarlı (ama herhalde yapamayacak). Lâkin maddî duvarlarla birlikte, hukukî ve manevî duvarlar da söz konusu. Göçü durdurmak için giderek daha fazla kısıtlanan hürriyetler, Batının kendisinin otoriterleşmeye başlaması anlamına geliyor.</p>
<p>Bu da özellikle 2008 kriziyle birlikte büyümenin yavaşlaması, yer yer durmasının bugünden uç vermeye başlayan sosyo-kültürel sonuçlarıyla birleşiyor. Toplumlarda etnik, dini, milli kimlik farkları her zaman var; (bütün Batıda) beyazlar ve siyahlar; (ABD’de ilâveten) Asyalılar, Latinolar, Hispanikler; (İngiltere’de ilâveten) Hintli ve Pakistanlılar; (bütün Ortadoğu’da) Sünni ve Şiiler, Kürtler ve Araplar; (Türkiye’de ilâveten) Türkler ve Kürtler, Ermeniler ve Rumlar… Bunun gibi farklı alt kimlikler her toplumda mevcut. Ama daha önce de söylediğim gibi, eğer ekonomi büyüyorsa ve herkesin pastadan daha fazla pay alma şansı varsa, alt-kimlik farkları büyük çatışmalara dönüşmez, dönüşmüyor. Ne ki pasta büyümüyorsa veya küçülmesi dahi söz konusuysa, o zaman herkes hem kendi elindeki avucundakine sımsıkı sarılıyor hem de birbirinin elindekine göz dikiyor. Yurtdışından yabancı işçiler gelip benim işimi almasın; daha çok kişiyle bölüşmek uğruna refahımdan olmayayım; benden alınan vergiler başkasına gitmesin; enfrastrüktür bana çalışsın; iyi mahalle ve apartmanlarda biz oturalım; iyi okullarda bizim çocuklarımız okusun&#8230; Ekonomik büyümenin sarsılmasıyla birlikte böyle korku ve endişeler, tepki ve kıskançlıklar satha çıkıyor. Bu da çeşitli alt-kimliklerin katılaşmasını beraberinde getiriyor. Sertleşen kimlikler arasında şiddet potansiyeli doğuyor. Bütün bunları bugün Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da aşırı sağın yükseliş süreçlerinde aynen görüyoruz. Trump’ın Amerika’sında bütün çıplaklığıyla görüyoruz. DAEŞ de yoktan var olmuş değil ki; Taliban veya El Kaide de yoktan var olmuş değil ki; Marine Le Pen, Geert Wilders veya AfD yoktan var olmuş değil ki; hepsi derinleşen ve katılaşan kimlik çatışmalarının üzerine oturuyor. Bu çatışmalar toplumları iç savaşlara da sürükleyebilir; eğer söz konusu toplum küçük ve zayıfsa, böyle bir iç savaş dış müdahaleye, istilâ ve işgale de yol açabilir.</p>
<p><strong>Dünyada böyle çöküş süreçlerinin ön habercileri var mı, pilot vakalar söz konusu mu, işler biraz daha kötüleşirse Batıda olabileceklere de işaret eden?</strong></p>
<p>Evet, var; işte burnumuzun dibindeki Suriye. Biz bakınca Suriye’yi sadece politik kertede görüyoruz, sadece Esad rejimini görüyoruz ve şöyle düşünüyoruz (yorum 1): Arap Baharı ile bir özgürlük dalgası patlak verdi; Amerika bunu kısmen destekledi fakat sonra (İsrail’in yalnızlaşması korkusuyla) Mısır’da olduğu gibi Suriye’de de geri çekildi; sonuçta diktatörlük yıkılmadı, her şey yarım yamalak kaldı ve kaosa dönüştü. Belirli bir düzeyde doğru ama ardında başka şeyler var mı acaba? Şimdi konunun uzmanları geriye dönüp bakıyor ve şunları da ekliyor (yorum 2): 1990’lar boyunca Suriye’de doğum oranları aşırı yüksekti. Nüfus çok arttı ve ekonominin “taşıma kapasitesi”nin sınırına dayandı. Derken 2000’lerin başında (aslında küresel ısınmanın şiddetlendirdiği; bkz. ekolojik faktörler) büyük bir kuraklık patlak verdi. Taban suları azalıp çekildi; üstelik tam bu sırada hükümet, neo-liberal takıntıları yüzünden sulama sübvansiyonlarını kesmek gibi çok büyük bir hatâ da işledi; kuraklıkla birlikte tarımda çok büyük bir üretim bunalımı meydana geldi. Hızla yoksullaşan, işsiz ve umutsuz gençler kırsal alanları terk edip şehirlere göç etmeye başladı. Fazla nüfus bunu taşıyamayan şehirlere yığıldı. (Bu noktada, ekilebilir toprakların sınırına varılması ve tarımsal arazinin nüfusu taşıyamaması sonucu 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı Suhte İsyanları ve giderek Celalî İsyanlarını, Mustafa Akdağ’ın ifadesiyle Büyük Kaçgun’u hatırlamamak olanaksız.) İşte bu koşullarda, eskiden beri mevcut ama rejimin bastırdığı bütün alt-kimlik çatışmaları patlak verdi. Cemaatler arası şiddet baş gösterdi ve 2011 iç savaşına götürdü.</p>
<p>Bu iki yaklaşım birbirini dışlayan şeyler olmayabilir. İkincisinin (sosyo-ekonomik krizin) üzerine birincisi (Tunus’tan yuvarlanarak gelen Arap Baharı dalgasının siyasî tetikleyiciliği) bindi de diyebiliriz. Fakat asıl önemli olan şu: yorum 2’deki anlatım, Batıyı ve genel olarak modern dünya sistemini tehdit ettiğini söylediğimiz bütün yapısal unsurları içeriyor. Bu anlamda, belki bir pilot vaka gözüyle bakmak lazım Suriye’ye. Belki de bizim, Batının ve bütün dünyanın kaderinin (kaderimizin) ne olabileceği hakkında bir şeyler söylüyor. Tabii buna, Batıya ve özellikle Amerika’ya özgü bazı faktörleri de eklemek gerekir. Devleti, ordusu, nükleer cephaneliği, istihbarat servisleri ve teknolojisi, uzaydaki uyduları, bütün deniz ve okyanuslardaki filoları, uluslararası yatırımları, yardımları ve diğer çıkarları, dış politikasında el attığı bölge ve ülkeler&#8230; düşünüldüğünde, devasa ve çok karmaşık (complex) bir sistem, ABD dediğimiz şey. Bütün karmaşık sistemler gibi, sürekli enerji (yani kaynak) yutuyor; giderek de karmaşıklaşıyor ve daha fazla, daha fazla kaynak gerektiriyor. Bunlar dünya çapında hegemonya peşinde koşmanın, dünya jandarmalığına oynamanın kaçınılmaz bedeli. Bir zamanlar Roma İmparatorluğu fazla büyüme ve karmaşıklaşmanın yükünü taşıyamaz olmuştu. Bugün ise belki ABD benzer bir noktaya gidiyor. Zaten bakın, Trump’ın “Önce Amerika” (America First) sloganı ve kâh Birleşmiş Milletler bütçesine, kâh NATO harcamalarına bu kadar katkı yapmayacağını söylemesi, ya da (Kudüs konusunda aleyhte oy kullandıkları gibi bahanelerle) çeşitli ülkelere yardımı kesmekten dem vurması, herhalde bu tür sıkıntı ve çıkmazları yansıtıyor.</p>
<p><strong>Kapitalizm; Bencildir, Miyoptur</strong></p>
<p><strong>Kriz belirtileri çoğalıyorsa ve önümüzde Suriye gibi bir örnek de varsa, neden önlem alınmıyor?</strong></p>
<p>Bir kere, şu anda hükümetler nezdinde bütünsel bir kavrayış ve ortak bir teşhisten söz etmek mümkün değil. Akademi, üniversiteler, bilim ve düşünce insanları ayrı; politika ve politikacılar ayrı. Biri diğerine otomatik olarak söz geçiremiyor. İkincisi, kapitalizm (kapitalizm olarak) bencildir, miyoptur, burnunun ucundan ötesini kolay kolay göremez. Örneğin gerek ekolojik tahribat konusunda, gerekse derinleşen eşitsizlikler konusunda çok yayın var (meselâ bkz. Piketty ve Krugman), ama Amerika’da bütün Cumhuriyetçi Parti ve hele Trump ekibi, bu sorunları düpedüz yok sayıyor. Küresel ısınmanın durdurulması, en azından yavaşlatılması pekâlâ mümkün. Ama bunun kısa vadede çok ciddî bir maliyeti var ve o bedeli ödemek istemeyen büyük çıkar grupları söz konusu. Ekonomi biliminde “dış ekonomiler” veya “dış efektler”den söz edilir (external economies). Tek tek üretici ve tüketicilerin bazı kararları, herkese zarar verebilir; müdahele edilmediği takdirde kendilerinin ödemeyeceği, kimsenin ödemeyeceği genel bir maliyet doğurur. Bu noktada mutlak piyasacılık, mutlak laissez-faire’cilik işlemez artık; bu maliyetin kolektif bir şekilde karşılanması gerekir.</p>
<p>Gelgelelim bir ideoloji, genel bir teorik kalıp olarak liberalizm (ekonomik liberalizmden söz ediyorum) bunu derinlemesine benimseyemez; sürekli direnir ve ayak sürür, en hafifinden. İşte görüyoruz, Trump’ın seçim kampanyasının çok önemli bir parçasıydı, küresel ısınmanın insan ürünü olmadığı; çevre vergileri ve emisyon-kirlenme kısıtlamaları Amerikan sanayisinin gelişmesini yavaşlatıyor diye Paris anlaşmasını bile terk etti; dünyanın çevre konusunda ulaştığı bu en önemli konsensüsten çekti Amerika’yı tek taraflı olarak. Çok tipik bir bencillik ve miyopluk örneği. Kısa vadede bu maliyeti ödemek istemiyor, bütün kanıtlar herkesin gözü önündeyken. Bu sohbetin başlarında da söyledim; ilk defa geçtiğimiz Ağustos ayında, bir Rus tankeri Kuzey Kutup Dairesi boyunca Norveç’ten Güney Kore’ye buzkıran refakati olmaksızın gidebildi. Neden? Çünkü deniz artık bütün o rota boyunca donmuyor da ondan. Gerçekler bu kadar çıplak, alenî. Peki, Grönland ve Antarktika buzullarının erimesi hızlandığı için, bundan yirmi otuz yıl sonra Manhattan’ın sular altında kalması tehlikesi belirirse ne olacak? Ben söyleyeyim ne olacağını; muazzam bir(er) deniz seddi kurmak gerekecek, New York’un da etrafına, Londra, Boston, Bristol ve Liverpool’un da etrafına. Venedik giderek batıyor ve sulara karşı korunması çok zorlaşıyor. Diyelim ki Venedik, üzerine kurulduğu zemin itibariyle özel bir problem; ne ki, bugün istisnaî olan yarın genel bir sorun halini alacak. Fakat bunun muazzam maliyetini kimse düşünmüyor nedense. Bugün küresel ısınmayı önlemek, tek tek firmalara ve ABD hükümetine, ödemek istemedikleri bedeller getiriyor. Ama bu yapılmazsa bunun çok daha fazlasını yirmi, otuz veya elli yıl sonra ödemek zorunda kalacaklarını kabul etmek istemiyorlar. “Çizgi dışılık” veya “çizgi dışı olaylar” (non-linearities) diye bir kavram var; normal gelişme beklentisinin tamamen dışındaki “sapma”ları anlatmak için kullanılıyor. 2008 ekonomik krizi, DAEŞ’in zuhuru, Brexit (İngiltere’nin hiç beklenmedik bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermesi), nihayet Trump’ın seçilmesi bütün bunlar günümüz dünyasında çoğalmakta olan “çizgi dışı” olaylar. Bunların çoğalmasının genel bir krizin yaklaşmasını yansıttığı düşünülüyor. Ama küresel ısınma öyle değil. Son derece öngörülebilir bir süreç. Tamamen miyopluk ve bencillik yüzünden göz yumuyorlar.</p>
<p><strong>Geçtiğimiz söyleşilerde de tüm dünyanın refahı uğruna Marshall Planının bir benzerine, ama belki çok daha büyüğüne ihtiyaç var dediniz. Böyle bir planın maliyeti de var tabii. Ama şimdi bir yandan da bakıyoruz, Amerika PYD’yi destekliyor; belki farklı ülkelerde bunun gibi birçok örgütü besliyor. Bu maliyete katlanıyor, ama tüm dünyaya huzur getirebilecek başka bir maliyetin altına girmek istemiyor Bu sadece bir vizyonsuzluk sorunu mu?</strong></p>
<p>Evet, bence esas olarak bir ideoloji ve ideolojiden kaynaklanan vizyonsuzluk sorunu. Son tahlilde bu, demin sözünü ettiğim kısa, orta ve uzun vâdeli maliyetleri görememe sorunu. Yöneticiler, hükümetler, iktidarlar belli bir anda etraflarını saran acil sorunları görüyor ve hemen nasıl bir önlem alabilirim diye düşünüyor. Amerika’yı yönetenlerin tamamı veya bir bölümü, bugün yeryüzünün çeşitli köşelerindeki Amerikan nüfuzunu nasıl idame ettirebileceklerine bakıyor, ama yirmi yıl sonrasının dünyasıyla ilgili bir soru sormuyorlar. Şimdi, şu anda bu örgütlere ihtiyaçları var. Ortadoğu’nun ve petrol kaynaklarının güvenliği için DAEŞ’in elimine edilmesi, Irak ve Suriye’de istikrar sağlanması lâzım. Bunun için sahada kimlerle işbirliği yapabiliriz? Bu çerçevede, bu sığlıkta düşünüyorlar. Bir adım geriye gidelim. 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı istila ve işgal etti. ABD ise Sovyetler Birliği’ni mümkün olduğu kadar zor durumda bırakmak, bataklığa çekmek ve iyice hırpalamak için, Taliban veya El Kaide’nin ataları diyebileceğimiz Müslüman mücahidin örgütlerini destekledi. Selefi ve cihatçı eğilimleri vardı ya da selefi cihadizm büyük ölçüde bu fidelikten yeşerdi. Şimdi ise, ironiktir, ABD bir “felâket toplumu”na (disaster society) dönüşen Afganistan’da Sovyetlerin yerini almış ve sonu gelmeyen bir savaşa batmış durumda, (Afganistan’ın çökertilmesinde Sovyetlerin sorumluluğu da muazzam, kuşkusuz.) Bu benim söylediğim, tarihin “öngörülemeyen sonuçlar yasası” gibi bir şey.</p>
<p>Benzer bir şeyi Türkiye açısından da söyleyebiliriz. Sadece son AK Parti iktidarı değil, bütün Cumhuriyet yönetimleri Kürt meselesine nasıl baktı? PKK ile savaşın ve şimdi kuzey Suriye’deki operasyonların Türkiye’ye maliyeti acaba yılda kaç milyar dolar? Bu sorun nereye gidiyor ve nasıl çözülebilir? Cumhuriyet kurulduğundan bu yana kimse bunun uzun vâdeli maliyet hesabını yapmadı.</p>
<p>1922’de Büyük Taarruz zaferle sonuçlandıktan sonra, Cumhuriyetin ilânına kadar on üç ay daha geçti aradan. Millî Mücadeleyi yöneten, önderlik eden ve kazanan elit, söz konusu on üç ay boyunca kendi içinde ne yapacağını, bundan sonra ne olacağını tartıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in o sırada Kürtlere özerklik fikrini ciddi olarak düşündüğü açık. Belgeleriyle ortada. Herhalde yurt gezilerinde diğer önde gelen komutanlara ve mülkî amirlere götürüyor; taraftar bulmuyor ki geri çekiyor, vazgeçiyor bu fikirden. Başka her şey eşit olmak kaydıyla, 1922’de Mustafa Kemal’in ortaya attığı formül bir şekilde uygulansaydı, Türkiye bugün siyasi ve ekonomik bakımdan çok daha ilerde olmaz mıydı? 1925’teki Şeyh Sait isyanından bu yana Kürt sorununu güvenlikçi yöntemlerle çözme veya belirli sınırlar içinde tutma çabasının maliyetini zaman içinde toplayabiliyor musunuz? Bu sorunun bize uzun vadede maliyeti nedir, bu kamburdan bir bütün olarak nasıl kurtulabiliriz diyen bir devlet adamı çıkmamış Türkiye’de (veya düşündüyse bile hayata geçirememiş). Vizyon sorunu Amerika ile sınırlı değil; onu demek istiyorum.</p>
<p><strong>AK Parti İle MHP Arasındaki İttifak</strong></p>
<p><strong>Aslında sadece liderin belirli vizyonun olması yetmiyor tek başına. Bu vizyona halkın da katılması önemli. Bu destek olmazsa, belki vizyonunu uygulamaya kalktığında iktidardan düşecek, yapmaya çalıştıkları yarım kalacak ya da belki yapmak istediği başka şeyleri de yapamayacak&#8230;</strong></p>
<p>Aynen. Politika yapılabilirliğin sanatı. Bazen neyi zorlayabilir, neyi zorlayamazsınız; bilmek zorundasınız. Her şey bıçak sırtında; çok ince çizgiler söz konusu. Mustafa Kemal’in kendisi pek İttihatçı değil, en azından İTC’ye muhalif ve marjinal. Herhalde İttihatçılıktan daha ileri, daha geniş bir vizyonu da var. Ama Mustafa Kemal’in kadrosu hemen bütün paşaları, albayları, yarbayları, binbaşıları, vali ve kaymakamları İttihatçı. Bugün gelinen koşullarda da Cumhurbaşkanı Erdoğan için MHP ile ittifak hayatî önem kazandı. Dolayısıyla Kürt meselesinde atacağı her adım, en azından 2019 seçimlerine kadar, MHP’nin ne yapacağı veya yapmayacağı ile sınırlı.</p>
<p><strong>Peki, bu kriz gelip çatar ve derinleşir, keskinleşirse Batı çöker mi gerçekten? Batı çöker de biz (veya dünyanın kalanı) ayakta mı kalır? Bu arada “Batı değerleri”ne ne olacak?</strong></p>
<p>Bütün sorunlar Batı uygarlığından ve/ya kapitalizmden, kapitalist moderniteden kaynaklanıyor, öyleyse çöküş de onlarla sınırlı kalır, yok öyle bir şey. İnsanlık olarak batmak veya çıkmak problemiyle yüz yüzeyiz. Dünya ekonomisi bir bütün; küreselleşme bir vakıa. 1929’da patlak veren Büyük Bunalım Amerika ile sınırlı mı kaldı? Hattâ Avrupa ile sınırlı mı kaldı? Bütün dünyayı etkiledi; genel bir demokrasisizleşmeye yol açtı; bu arada Türkiye’yi de rayından çıkardı, 1920’lere kıyasla çok daha katı ve otarşik bir devletçiliğe itti ve Tek Parti diktatörlüğünü pekiştirici bir rol oynadı. Bugün de öyle olur.</p>
<p>Çok kapsamlı zincirleme reaksiyonlar meydana gelir. Batının en büyük ekonomilerindeki küçülme ve daralma herkesi küçültür ve daraltır.<br />
Batı otoriterleşirse başka her yerde demokrasi yeşermez. Batı toplumlarının alt-kimlikleri arasında şiddet tırmanırsa, bu da bütün dünyayı dolaşır, yeryüzünün her köşesine sirayet eder. (Öyle çok fazla yer de yok kaçacak. Marjlar: en güneyde belki Avustralya ve Yeni Zelanda, en kuzeyde belki İsveç, Norveç ve İzlanda). Bunların tam nasıl gerçekleşeceğini bilemeyiz, ayrıntılarını tasvir etmeye kalkamayız, ancak içeriğini bu genellik ölçüleri içinde tahmin edebiliriz. Tabii çok şey demokrasi güçlerinin toparlanması ve direnmesine bağlı. Ama Batı uygarlığının en azından kırılganlaşması ve bir gülün solması gibi yavaş yavaş solması, eskimesi, eprimesi söz konusu olabilir. Değerleri sordunuz; evet, kritik mesele değerlerdir. Batı kendi yükselişiyle birlikte çıkagelen ve giderek bütün insanlığa mal olan demokratik değerleri şu veya bu ölçüde terk edebilir; bu değerlere bağlılığı inandırıcılığını yitirebilir; yerini bugünkünden çok daha yaygın ve derin bir çifte standartlılık alabilir. Bunun da şimdiden bazı işaretleri mevcut. ABD’de Trump yönetimi Amerika’yı Amerika yapan demokratik değerleri hızla aşındırıyor. Ku Klux Klan’a varıncaya dek ırkçılıkla flört ediyor; göçmenlere kapıyı kapatıyor; dinî hoşgörü yerine İslamofobiyi, farklı kökenlerden insanları tek bir potada birleştirme ve kaynaştırma yerine bölme ve ayırmayı, hoşgörü yerine bağnazlığı pompalıyor.</p>
<p>Referandum sürecinde Hollanda ve Almanya, Türkiye ve AK Parti ile çatışmalarında kendi eşitlik, demokrasi ve siyasal özgürlük ölçütlerini askıya alıverdi. Dünyanın pek çok yerinde güvenlikçilik ve otoritarizm yükselişte. Acaba Batı inişe geçerken Çin gibi otoriter tek parti yönetimlerinin yükselişine mi tanık olacağız? İki dünya savaşı arasında, 1918-1939’da olduğu gibi, insanlık şu âna kadar tanıdığımız şekliyle demokrasiye sırt mı çevirecek?</p>
<p>Mark Mazower Karanlık Kıta’sında demokrasinin 1918’de önce yükseldiğini (cumhuriyetlerin kurulduğunu, anayasaların kabul edildiğini) ama sonra düşüşe geçtiğini söylüyor; 1920’lerden itibaren demokrasinin “terkedilmiş tapınağı”ndan söz ediyor. Gene böyle mi olacak? Bir yönüyle insanların kanıksadığı, soğuduğu ve yabancılaştığı (Batıda seçimlere katılma oranlarına bakın), bir yönüyle ise toplumları yönetilemez hale getirmekle suçlanan “mevcut demokrasi”nin yerini, hiç olmazsa bir süre, geçmiş imparatorlukları andıran otoriter rejim ve sistemler mi alacak? Ben bir demokrat olarak kendimi böyle bir döneme başını görmeye başladığım ama herhalde sonunu göremeyeceğim bir döneme hazırlamak ihtiyacını duyuyorum.</p>
<p><strong>Karanlık veya kararan bir tablo çiziyorsunuz. Herhangi bir ülke, meselâ Türkiye, Batıyla ilişkilerinde nelere dikkat etmeli; nasıl yol alabilir bu giderek zorlaşan uluslararası ortamda?</strong></p>
<p>Hem bireyler hem ülke açısından konuşuyorum.</p>
<p>Bir. Bütünün farkında olmalı; nereden geçtiğimizi veya geçeceğimizi bilmeli; bu bilincin sabrı ve serinkanlı tahammülünü içimize sindirmeliyiz.</p>
<p>İki. Uluslararası anlaşmazlık konularında, özünde haklı ama üslûpta yumuşak ve alçakgönüllü olmaya özen göstermeliyiz.</p>
<p>Üç. Nâzım’ın “Güneşe akın var / güneşe akın / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın” hayali gibi, Batının da zaptının yakın olduğu illüzyonuna kapılmamaya dikkat etmeliyiz. Batı dediğimiz şey öyle gidip zapt edilecek bir diyar değil. Zaten “Kızılelma”mız epey küçülmüş yüzyıllar boyu; Viyana veya Roma’dan Afrin’e indirgenmiş. Meselenin bir fetih, bir devirme veya alaşağı etme eylemi değil bir kültür ve zihniyet sentezi olduğunu idrak etmeliyiz.</p>
<p>Dört. Batıyı herhangi bir çatışmada ne kadar sıkıştırabiliriz? Günümüz dünyasında çatışmacılığı ne kadar ileri götürebiliriz? Bir bankacılık benzetmesi yapayım. Bankaların zayıf olduğu şayiası çıkarsa herkes bankadan parasını çekmeye koşar ve kriz büsbütün derinleşir, bankalar gerçekten batar. Hâlbuki insanlar paniklemese, hesaplarını kapatıp paralarını çekmeye ve yastık altı etmeye koşmasa belki de sistem yaşayacaktır. Ama kimse böyle düşünmez; kendini kurtarmaya bakar. ( Bir Amerikan fıkrası: New York’ta bir sinemada yangın çıkmış. Panik başlamış; herkes kapılara varacağım diye üst üste yığılmış. Derken kadının biri avazı çıktığı kadar bağırmış, utanmıyor musunuz diye. Bütün erkekler derhal yerlerine oturmuş. Ortalık rahatlayınca kadın da açılan koridordan koşarak dışarı çıkmış). İşte bu da devletsiz, saf ve mutlak bir liberalizmin cevap veremediği bir diğer nokta. Serbest piyasanın işleyişi her zaman Adam Smith’in öngördüğü ideal sonuçları vermez; bazen toptan çöküşe yol açar. Kıssadan hisse: tek tek ülkeler, siyasi örgütler veya akımlar Batı ile alıp veremediklerini hangi noktaya kadar götürebilir? Sistemde anlaşmazlık, uzlaşmazlık, çatışma ve kavga ögeleri ne kadar çoğalabilir? Dünyada uçurumlar, antagonizmalar ve siyasi kapışmalar derinleşiyor; Batının da köşeye sıkıştırılmışlık, sırtını duvara dayamışlık duygusu belki giderek artıyor. Siyasette karşı tarafa bir çıkış noktası bırakmamak doğru mudur? Unutmayalım; bazı Batı ülkelerinin kendilerini tamamen köşeye sıkışmış hissetmeleri Avrupa tarihinde Faşizme ve Nazizm’e yol açtı.</p>
<p>Beş. Müttefiklerimiz kimler; kimlerle yan yana ve omuz omuza duruyoruz veya durabiliriz? 1945-1990 arasının Soğuk Savaş dünyasında bunun cevabı ister yanlış ister doğru, şu veya bu yönde çok netti. Bugünün çoklu dünyasında ise hiçbir açık cevabı yok. En başta uzun uzadıya saydım; bugün Batıya meydan okuyanların hangisi sağlam ayakkabı; hangisi Batıya kıyasla daha ileri ve ahlâklı bir duruş veya medeniyeti temsil ediyor? Eğer Batı uygarlığı yavaş yavaş solma sürecine girecekse, kimlerle ve hangi değerler etrafında birleşebiliriz, birleşmeliyiz?</p>
<p>Altı. Demokrasi, çoğulculuk, bireysel hak ve özgürlükler, tolerans, çok-kültürlülük ve birlikte yaşama değerlerini Batı terk etmeye (veya soldurmaya) yüz tutarsa, biz buna sahip çıkabilecek miyiz? Ömer Seyfeddin’in Primo’sunda (1912) Kenan, Batının fazilet ve insaniyet diye diye emperyalistlik yapmasından o kadar tiksinir ki&#8230; fazilet ve insaniyet gibi değerleri toptan reddeder. Batıyı çifte standartlılığı bırakıp tutarlı olmaya çağırmaz; böyle bir ideolojik mücadele vermez emperyalizme karşı; tersine, bu değerlerin tümüyle sahtekârlık olduğuna hükmeder. Yeni ve daha güçlü bir ahlâkı benimsemez. Bağlayıcı bir ahlâkın yerine, tipik bir İttihatçı bilimperesti olarak, Sosyal Darwinizmin “amoral”liğini, ahlâküstücülüğünü koyar. Biz de aynı yoldan mı gideceğiz, 105 yıl sonra bugün? Batı saydığım değerleri şu veya bu ölçüde aşındırıyor olabilir. Biz buna oh ne iyi diye mi bakacağız? Yoksa bunlar insanlık değerleri haline gelmiştir; biz icabında Batıya rağmen bunlara sahip çıkıyoruz; iki yüz yıllık Batının getirdiği noktadan bu insanlık, evrensellik, demokrasi, adalet ve hürriyet bayrağını devralıyoruz mu diyeceğiz? İkincisine muhtaç olduğumuz ve ikincisini yapmamız gerektiği kanısındayım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: &#8220;Biz&#8221; ve Batı Sorunu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-biz-ve-bati-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:28:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1477</guid>

					<description><![CDATA[Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk. Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli. Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir. Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor.</strong></p>
<p><em>Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk.</em></p>
<p><strong>Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli.</strong></p>
<p>Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir.</p>
<p>Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza modern emperyalizmi ve sömürge imparatorluklarını eleştiren en iyi kitaplar gene Batıda yazılmış durumda. Britanya İmparatorluğu hakkında bizzat İngiliz tarihçilerin yazdıkları kitaplarda -ki bende çeşitli örnekleri var- sömürge halklara neler çektirildiği konusunda hiçbir bilgi ve eleştiri esirgenmiyor. 1857’deki Büyük Hindistan İsyanı’nı nasıl bastırdığı; 1881-1898 arasında Sudan’daki Mehdi hareketini ezerken neler yaptığı; ya da önce Güney Afrika’yı, sonra oradan hareketle Rodezya’yı (şimdi Zimbabwe) kolonileştirirken ne gibi yöntemlere başvurduğu konusunda her şey ortada; kitaplarda (ders kitaplarında) mevcut. Suç işledikleri için elleri bilekten kesilmiş ve sonra diğer ellerine tutuşturulup fotoğrafı çekilmiş siyahlar var o kitaplarda. Zulme karşı ayaklandıkları gerekçesiyle sıra sıra asılmış siyahların yanında, yüzlerinde lakonik ifadelerle purolarını tüttüren beyazlar var. Esasen en sert, en doktriner anti-emperyalistler de uzun süre hep bir tür (Marksist) Batılı (Hilferding, Lenin, Rosa Luxemburg). İş bununla bitmiyor; edebiyatta güçlü bir emperyalizm eleştirisi söz konusu (Kafka, Ceza Sömürgesi; Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği [Heart of Darkness]).</p>
<p>ABD’de benzer bir literatür, beyazların Amerika’nın yerli halkına (“Kızılderili”lere), sonra Afrikalı Amerikalılara (“siyah”lara) neler yaptığını konu alıyor. Akademik literatürün Batı karşısındaki eleştirelliği ise düşünsel alana, ideolojik alana uzanıyor (ırkçılık, Avrupa-merkezcilik, Oryantalizm). Edward Said’in bir yönü Filistin kökenli olması, ama diğer yönü Batı’dan yetişme ve Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olması.</p>
<p>Antre-parantez, Batı içinde böyle eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Futbol maçlarına giden geniş kitlelerin bir kısmı hâlâ siyah futbolcular aleyhinde tezahürat yapıyor, “maymun” diye sataşıyor, hakaret ediyor. Trump’ın sosyal tabanının (ve kendisinin) beyaz ırkçılığı, Charlottesville’de ortaya çıktı. Ama bir toplumun okumuş yazmış elitlerinin neler bildiği veya müfredatta, ders kitaplarında, araştırma makalelerinde neler yazdığından söz edecek olursak, bu ciddi Batı eleştirisi Batının kendisinde var. Biz de, dürüst olalım, büyük ölçüde oradan öğreniyoruz. Dolayısıyla ciddi bir Batı ve aynı zamanda ciddi bir Doğu eleştirisi yaparken, kendi kendimizi eleştirirken buluşacağımız ve müttefik alacağımız insanlar onlar. Çok esaslı dünya tarihçileri var, karşılaştırmalı uygarlık tarihçileri var, emperyalizm tarihçileri var. Meselâ Türkiye’de düzenlenecek eleştirel dünya tarihi, uygarlıklar tarihi konferans veya sempozyumlarında mutlak surette olmaları lâzım. Kendi dışına düşman ve kıskanç bir Batıyı değil, insanlığın bilgi ve bilim arayışını, doğruyu arayışını temsil ediyorlar.</p>
<p><strong>Geri dönüş mümkün mü, ya da nostalji geçerli bir duygu mudur tarih araştırmalarında?</strong></p>
<p>İsterseniz bir metafor olarak İstanbul’dan başlayalım. Şimdi ne kadar İstanbul’un nüfusu? 14-15 milyon. Çirkinleşiyor mu? Evet, çirkinleşiyor. Eski İstanbul’u özlüyor muyuz? Evet, ben şahsen özlüyorum. 1961-64 yılları arasında liseye gittiğim İstanbul ancak 1,5 milyondu. İcabında Taksim’den çıkar ve kuzenimin Levent’teki evine Zincirlikuyu üzerinden yürüyerek giderdim. Hoş, sâkin, güzel bir gezintiydi. Bugün mümkün değil; Zincirlikuyu’yu geçemezsiniz, yani Zincirlikuyu’yu tanımak mümkün değil bir kere. Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin, Nâzım Hikmet’in İstanbul’unu elbette özlüyorum sürekli olarak.</p>
<p>Ama geri dönmek, geri getirmek mümkün mü? Hayır, imkânsız. İstanbul’u yüzde 90 oranında küçültemeyiz, var olanı yıkamayız. Böyle bir restorasyon salt mimari açıdan mümkün değil. Ancak daha fazla çirkinleştirmemeye, daha fazla saçmalamamaya dikkat edebiliriz. İtalya’da Floransa’ya 1 saat mesafedeki Siena şehrinin bir şehir meydanı vardır, Il Campo diye bilinen. Bir yamaca oturduğu için hafif eğik bir yarım dairedir; bir tarafında, yarım dairenin çapı gibi duran düz kenarında çan kulesiyle birlikte belediye sarayı vardır; yarım dairenin kavisli çeperinde ise, çepeçevre çeşitli soylu ailelerin sarayları (şehir konakları) yer alır&#8230;</p>
<p><strong>Gittim, biliyorum.</strong></p>
<p>Hah, iyi işte; gittiğinize göre biliyorsunuz, hepsi koyu sarı, turuncu, toprak ve tuğla tonlarında binalardır; üstelik hepsi aynı yüksekliktedir, aşağı yukarı. Hiza, renk ve yükseklik bakımından zarif bir armoni hâkimdir. Çünkü Siena şehri daha 13. yüzyılda, meydanın çevresindeki hiçbir binanın belediye sarayından daha yüksek olamayacağını, ayrıca cephelerin uyumunu da bozmaması gerektiğini emreden bir yasa çıkarmıştır. Adamlar 800 yıl boyunca uymuşlar da buna. Medeniyet devamlılığı, estetik devamlılığı, işte böyle oluyor. Ne yapalım, biz zamanında düşünmemiş, koymamışız. Osmanlı da düşünmemiş ve hele modernizasyon süreçlerinde, Tanzimat’tan bu yana hiç düşünülmemiş böyle bir şey. Bir an önce modernleşme telâşı içinde, şimdi o kadar sözünü ettiğimiz geçmişle bağlantı ve devamlılık sorununu hiç düşünmemiş, sonuçta muazzam bir tahribat yaratmışız (ve yaratmaya devam ediyoruz).</p>
<p>Haydi İstanbul’u geçtim; bir Osmanlı estetiğine dönmek mümkün mü? Ya da bizim için nedir bir Osmanlı estetiği, hiç düşünüyor muyuz? Bir kere hangi yüzyılın, hangi Osmanlı estetiğinden söz ediyoruz? Bursa döneminin estetiği mi; 15-16. yüzyılların, Fatih ve Kanuni çağının estetiği mi? 18. yüzyılın, faraza Nedim’in yaşadığı dönemin estetiği mi, 19. yüzyılın estetiği mi? Ben Osmanlı kültürü ve estetiği diye konuşan, yazıp çizen, bazen deyim yerindeyse gürleyen insanlara bakıyorum da tam olarak hangi estetikten bahsettiklerini anlayamıyorum. Meselâ şiirsel estetik olarak hangisinden söz ediyorlar? Baki’yi mi tercih ederler, Nefi’yi mi, Nedim’i mi, Yahya Kemal’i mi, çok zor bunu kestirmesi. Dahası şöyle bir problem var; kültür ve medeniyetlerin belli bir bütünlüğü, iç tutarlılığı söz konusu. En basiti, şehrin sesleri, kokusu, görüntüsü, hayatın akış hızı ve eldeki malzemeler (taş mı betonarme mi); yürümek mi ata binmek mi, at arabası mı yoksa otomobil, otobüs, troleybüs ve ambülans mı? Mimari, sanat, şiir, hepsi belirli bir hayat tarzı ve temposunun etrafında dönüyor. O insanlar belirli mekânlarda oturuyorlar, belirli şekillerde oturup kalkıyorlar; evleri belirli bir şekilde yapılmış, iki katlı küçük ahşap evler. O modernite öncesi, makina öncesi, motor çağı öncesi şehrin kendine göre bir gürültüsü, daha doğrusu belki kendine göre bir sessizliği, gürültüsüzlüğü var. O ortamda oturup çay içiyor, o ortamda oturup Süleymaniye’yi seyrediyor ve şiir yazıyorlar. Yahya Kemal Kocamustafapaşa şiirinde “Türk’ün asude mizaciyle Bizans’ın kaderi”ni düşlüyor: “Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan, / Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık&#8230;” Ya da Orhan Veli “Urumelihisarı’nda oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum” diyor veya “İstanbul›u dinliyor[um] gözleri[m] kapalı.” Bunlar başka bir zamana ve yaşam tarzına ait. O şehir yok artık ve o tahayyüller bile mümkün değil. Bizim hayatlarımız inanılmaz derecede hızlı akıyor. Günlerimiz gün ışığı süresiyle sınırlı değil; sabahın 6’sında başlıyor, gecenin 12’si ve sonrasına uzanıyor. Kapitalizm, piyasa, pahalılık, dolar kuru, istihdam kaygısı, iş bulmak, hayatımızı kazanmak&#8230; Bu yoğunluklar her tarafımızı sarmışken, Osmanlı estetiğine dönüş ne ifade ediyor? Dönülemez demiyorum ama muazzam bir sofistikasyon gerektiriyor. Bu bir taklit meselesi değil. Nasıl günümüzde Batıyı taklitten şikâyet ediyorsak, Osmanlı estetiği arayışının da çok ucuz, kitsch ve çok yavan bir taklitçiliğe dönüşmesi tehlikesi var.</p>
<p><strong>Çoğu belediyenin bu hataya düştüğünü görüyoruz; beton binanın üstüne ahşap geçirdin mi Osmanlı konağı oluyor.</strong></p>
<p>Aynen. Ve camiler de böyle. Süleymaniye’yi betonla çoğaltıp sağa sola, diyelim Ataşehir’e veya Çamlıca’nın tepesine irili ufaklı Süleymaniye taklitleri diktiğinizde hatta birine Mimar Sinan Camii dediğinizde ve diğerinin minarelerini (1071 Malazgirt’e atfen) 107.1 metre yüksekliğinde, kubbesini ise (İstanbul’un plaka numarasına atfen) 34 metre çapında yaptığınızda, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle bir zamanlar kopan bağımız bu ucuz sembolizmler sayesinde yeniden tesis edilmiş mi oluyor? Şu cami formu üzerinde biraz duralım. Merkezî kubbeli cami formu özel bir İstanbul estetiğidir. Osmanlılar Konstantinopolis’i almadan önce Diyar-ı Rum’da böyle bir gelenekten pek söz edilemez. Beyliklerde bir tek örneği vardır merkezî planlı, tek kubbeli camiin. Selçukluların Anadolu camileri farklıdır. Divriği Ulucami farklıdır. Tek ve muazzam bir kubbenin altında çok büyük, bölünmemiş bir iç mekân yaratmak, esas olarak Ayasofya’dan öğrenilen bir estetiktir. Muhteşem midir; muhteşemdir. Neyle yapılırsa muhteşemdir? Taşla yapılırsa muhteşemdir. Eğer malzemeniz taş ve tuğlaysa, yani bir kemer iki yanından sıra sıra çıkıyorsa, adım adım içeri kıvrılıyorsa ve tepesine kilit taşını oturttuğunuzda artık harç dahi gerekmeksizin bütün taşların içe doğru bastıran ağırlığı sayesinde her şey yerli yerinde duruyorsa, bu büyük bir maharettir. Aynı yarım daire kemeri kendi etrafında 360 derece döndürüp bir kürenin yarısı ölçülerinde bir kubbe elde edebiliyorsanız; bu kubbenin de taş sıralarını adım adım içe bükülecek ve sonunda üzeri kapanıp gene kendi ağırlığıyla yerinde duracak şekilde oturtabiliyorsanız daha da büyük bir maharettir. Taşla yapıldığında bir maharettir, bir emek ve deha eseridir. İster Roma’da Michelangelo’nun San Pietro kubbesinde; ister Floransa Katedrali’nin Brunelleschi tarafından yapılan sekizgen kesitli kubbesinde; ister Anthemius ve İsidorus’un Ayasofya’sında; ister Sinan’ın Süleymaniye’sinde ve Edirne’deki Selimiye’sinde ve diğer bütün hassa mimarlarının yaptığı bütün büyük selatin camilerinde bir emek ve deha eseridir. Betonarme ile, bırakın emek ve dehayı, bir maharet bile değildir.</p>
<p><strong>“Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil.”</strong></p>
<p>Geçmişi nasıl damıtacağımızı ve yeniden kullanacağımızı bulmak için çok öğrenmeye ve çok düşünmeye ihtiyacımız var. Bu büyük bir kültür birikimi ve sofistikasyonu gerektirir. Meselâ 20. yüzyıl başlarının Sedat Hakkı Eldem’in de içinde yer aldığı mimari akımlarına baktığımızda, Osmanlı mimarisinin aynısını değil, ama çeşitli unsur ve motiflerde esintilerini görüyoruz saçaklarda, orantılarda, cephelerde, zarafetin ölçülerinde. Belki budur mesele; önce eski uygarlığı çok iyi bilmek ve tanımak, gerçekten içine girebilmek; sonra onu tekrarlayarak değil ondan esinlenerek yeni bir şey yaratabilmektir. Hep aynı (artık betonarme) kubbe ve hep aynı dört minare; bu hiçbir şey ifade etmiyor. Günümüzde Nedim tarzı gazel yazılabilir mi? Mümkün değil ama belki kısmen Yahya Kemal’in, kısmen Nâzım Hikmet’in yaptığını yapabilir, aruz veznine dayalı Osmanlı şiirinin müzikal ahengini aruz olmadan da yakalamaya çalışabilirsiniz. Bu bir ses, bir musiki meselesidir; bir müzikalite, mısranın akışı, ahengi meselesidir. Bunu ilk defa Yahya Kemal yapıyor, tabii aruz temelinde. İlk defa, 20. yüzyıl başı İstanbul Türkçesinin aruzla pürüzsüz sentezini başarıyor (öyle ki diğer geç 19. yüzyıl denemeleri, faraza Servet-i Fünun’cular veya Edebiyat-ı Cedide’ciler, takır tukur kalıyor yanında). Bazı şiirlerinde Nâzım bunu aruzsuz yapıyor. Çünkü biliyor, çünkü o kültürle temas halinde, çünkü kendisi gençliğinde aruzla şiir yazmış; bundan ötürü biliyor. Şeyh Bedrettin Destanı’na Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi / duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, / gümüş ibriklerde şarap, / bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi diye girdiğinde, hissediyorsunuz gelenekle, divan şiiriyle içsel bağını. Osmanlı konulu modern bir destan yaratabiliyor; o destanın girişinde bütün bir Osmanlı atmosferi yaratabiliyor.</p>
<p>Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil. Şu çok doğru: hoyrat bir modernite, hoyrat bir Tanzimat ve sonra Cumhuriyet modernizmi, bizi Osmanlı kültürel geçmişinden hayli koparmış, bu da belirli bir kültürel fakirleşme, yoksunlaşma ve manevî bir boşluk yaratmış bulunuyor. Buna katılıyorum. Ama çözümün kolay olmadığı kanısındayım. Gidip o geçmiş formları tekrarlamakla aşılmıyor, kopuş veya kesinti. Artık Osmanlıyı seviyoruz, inkâr etmiyoruz demek yetmiyor, Osmanlı estetiğini ihya etmeye. Zaten olduğu gibi ihya edemezsin; ancak yer yer kullanabilirsin. O da olacaksa, nesiller boyu oluşacak yeni bir olgunluğu gerektiriyor.</p>
<p><strong>Tanzimat ve Cumhuriyet reformlarıyla kısa ve kolay yoldan Batılılaşmaya çalışmıştık. Şimdi de benzer bir hatayı geçmişe dönme çabasında yapıyor, aynı kolaycılığa düşüyoruz.</strong></p>
<p>Özellikle kültür ve sanat alanında bizi muazzam sorunlar bekliyor. Tabii bu “biz” meselesiyle de ilgili. Biz kimiz? Çok söylendiğine, yazıldığına, konuşulduğuna tanık oluyorum: “Biz, bizim kültürümüz, bizim geleneklerimiz, bizim öz benliğimiz.” Yani? Biz mesela Orta Asya mıyız, atlı göçebeler miyiz, bozkır imparatorlukları mıyız? Peçenekler veya Uygurlar mıyız ya da Çağatay Hanlığı mıyız? Türk milliyetçiliğinin bazı varyantlarında bu da denenmiş durumda. Bizi efsanevi, tarih öncesi bir Orta Asya’da arayan, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi var, ona Güneş Dil Teorisi gibi başka bir zırvalık eşlik ediyor. Bir de resmi olmayan başka bir Orta Asyacılık var. Meselâ Yusuf Akçura, Cengiz’in büyük Moğol imparatorluğunda arıyor; Nihal Atsız ve takipçileri bizi 6-8. yüzyılların Kök Türk kağanlıklarında arıyor. Herkes bir tür altın çağ arayışı içinde. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında altın çağ diye Kök Türk kağanlıklarını seçmesinin iki nedeni var. Bir, kendisi beyaz ırkçı ve Kök Türkler sarı değil (diyor), yani Moğollar veya Tatarlar gibi sarı ırktan saymıyor (19. yüzyıl fiziksel antropolojisinin kafatası ölçümcülüğü hiç uzak değil, 1930’ların Atatürkçüleri gibi Nihal Atsız’lara da). İki, Müslüman değiller. Çoğu insan farkında olmayabilir Nihal Atsız’ın ne kadar anti-Müslüman ve anti-Arap olduğunun. Örneğin ordudan Arap subayları tokatlayıp dövdüğü için atıldığının. Çok ciddi bir İslâmiyet nefreti var; Almanya’da Nazi ideolojisi ne kadar Hıristiyanlığa karşı pagan boyutlar içeriyorduysa aynı şekilde Nihal Atsız tarzı Orta Asya özlemciliği de İslâmiyete karşı çok kuvvetli, daha bile kuvvetli pagan unsurlar içeriyor. Türk milliyetçi romanının erken dönemlerine baktığımızda karşımıza ilk çıkan Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Kızıl Tuğ’u da buna benzer. Gerçi Kozanoğlu, ömrünün ve kariyerinin bir noktasında saf değiştirdi, Orta Asyacılıktan Osmanlıcılığa geçti. Ama ilk evresinde çok sıkı Orta Asyacıydı ve dikkatli bakıldığında önemli ölçüde anti-İslâm bir konumdaydı. Kentleşmiş Müslüman hayatını uyuşuk ve miskin bir medeniyet olarak görüyordu.</p>
<p>Ey, peki, “biz” neyiz o zaman? Öncelikle hangi dönemin ruhu ve estetiğini arıyoruz ya da bütün bu çağlardan eklektik bir şekilde değişik estetik unsurları mı örnek alacağız? Tabii ikincisi. Seçici olmamız kaçınılmaz. Bütün toplumlar geçmişlerine karşı seçicidir, toptancı değil.<br />
Öyleyse bizim seçiciliğimiz hangi unsurları içerecek? Hangi güzel, vasat ve çirkinleri; hangi iyi, renksiz ve kötüleri birbirinden (nasıl) ayrıştıracak?</p>
<p><strong>“Saflık arayışı olanaksız.”</strong></p>
<p>Tam bu noktada belki altını çizmek lâzım; saflık arayışı olanaksız. Ne bizim geçmişimizde ne de başka herhangi bir toplumun geçmişinde, saf ve bozulmamış bir kültür ve uygarlık “öz”ü mevcut. Hiç el sürülmemiş bir topluluk, hiç değişmemiş bir Müslümanlık, mükemmelliğe ermiş ve artık değişmeyecek bir Türk-İslâm sentezi… asla bulunamaz. Medeniyetler sürekli birbiriyle alışveriş içinde. Dil değişiyor, minyatürler değişiyor, mimari değişiyor, mecazlar değişiyor, yaşam tarzı değişiyor. Karaman Beyi Türkçeyi resmi dil kabul etmiş diye kutlamalar yapılıyor ama kimse bunun arka planını doğru dürüst söylemiyor. Farklı çünkü Anadolu Selçuklularının Konya sarayında Farsça konuşuluyor. En büyük Selçuklu sultanlarının isimleri Keyhüsrev, Keykâvüs, Keykubat; bunlar tamamen Fars isimleri. Mevlânâ Konya’da oturup Farsça şiir yazıyor. Osmanlı muazzam bir Fars ve Arap mirasını devralmış. Şimdi bu kötü mü, iyi mi? 16. yüzyılın başlarında üç rakip devlet ve üç sultan var, birbirleriyle savaşan: Osmanlılar ve Birinci Selim (Yavuz); Safeviler ve Şah İsmail; Memluklar ve Kansu Gavri. Üçü de şiir yazıyor. Hangi dilde? Selim Farsça yazıyor; Şah İsmail Azerî Türkçesiyle yazıyor; Kansu Gavri bir tür Kafkas Türkçesiyle yazıyor. Dönemin kültürel sentezleri öyle ki, bir Şii aşiret tabanıyla İran’da iktidara gelen Şah İsmail kendi çıktığı yörenin Türkçesiyle yazıyor; Yavuz Selim ise güçlü İran kültür dairesinin diliyle yazıyor (onun içindir ki bir Osmanlı tarihçisi Osmanlıcanın yanı sıra iyi Farsça ve Arapça da bilmeli diyoruz). Şimdi bunu bir kirlenme olarak görmeye imkan var mı? Daha önce de söylediğim gibi 20. yüzyılın Kemalist Türk milliyetçiliği, Türkçeyi Arapça ve Farsça “kirlenme”sinden arındırmak için Öz Türkçecilik icad etti, serpintileri bugüne kadar geliyor.</p>
<p>İyi bir İngiliz okulundan çıkma bir genç, biraz sözlük yardımıyla Shakespeare okur ve anlar. Ama bizim gençlerimizin, bırakın daha eski yüzyılları, 20. yüzyıl başı Türk edebiyatını anlaması mümkün değil. Bunun için ne yapıyoruz; sürekli “sade”leştiriyoruz edebiyat klasiklerimizi. Halit Ziya Uşaklıgil’i sadeleştiriyoruz. Hatta Atatürk’ün 1927 Nutuk’unu. Bana göre komiktir, rezalettir bunları “Türkçeleştirmek” zorunda kalmak. Nasıl şehirlerimizi 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyorsak, âdeta Türkçeyi de 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyoruz.</p>
<p><strong>Müslüman Türklerin geçmişte temasta oldukları diğer kültür ve uygarlıkları bir kirlenme unsuru olarak görmeyeceksek, günümüzdeki kültürel etkileşimleri neden illâ yüzde yüz kirlenme unsuru olarak görelim? Meselâ İngilizceden gelen kelimeler.</strong></p>
<p>Pek çok durumda uygun Türkçe karşılıkları da bulunabilir fakat kolay da değil bu kadar yabancı film, televizyonlarda bu kadar yabancı dizi ve hepsinden önemlisi, dijital teknoloji, internet ve sosyal medya varken. Pek çok sözcük geliyor ister istemez, önlemek mümkün değil gibi geliyor. Azeri Türkçesine herhalde en az yüzde 30-40 oranında Rusça sözcük girmiş olmalı. Çarlık ve Sovyetler döneminde Rus dili, kültürü ve edebiyatıyla böyle bir alışverişleri olmuş. Şimdi bunların hepsini toptan temizlemeye kalksalar, kim bilir Azeri Türkçesi ne duruma düşer? İngiltere’de, 1884’ten bu yana İngiliz dilinin kale muhafızı Oxford English Dictionary’dir (kısaca OED). 1000 küsur yıl boyunca birikmiş 600.000 küsur kelimeyi içerir. Arkasında büyük bir uzmanlar heyeti ve çok ciddî bir editoryal kurul vardır. Her güncellemede lügate girecek yeni İngilizce sözcükleri onlar belirler. Böyle her yıllık güncellemede 1000 dolayında yeni sözcük ve/ya anlam artık İngilizceye yerleşmiş kabul ediliyor ve OED’ye alınıyor. Günlük hayattan gelmiş olabilir, argodan gelmiş olabilir, bilgisayar ve internet kullanımından gelmiş olabilir (surfing, downloading, uploading vb), eski İngiliz sömürgelerinden gelmiş olabilir (Pakistan, Hindistan, Karayipler veya Afrika’dan). Ben şimdiye kadar hiçbir sözcüğün Oxford English Dictionary’den çıkarıldığını bilmiyorum. Yakında katıldığım İbn Haldun Üniversitesi’nin geniş ve kucaklayıcı vizyonları var, sosyal bilimler alanında. Medeniyetler İttifakı diyoruz örneğin, Açık Medeniyet diyoruz. İşte açık medeniyet biraz da budur. Düşünün ki İngilizce sürekli zenginleşiyor ve hiç fakirleşmiyor. Sözcüklerin yanında belirtilir, eskidir, arkaiktir, artık kullanılmamaktadır diye. Ama çıkartmazlar; bu sözcüğün artık İngilizcede yeri yok veya bu sözcük İngilizceyi kirletiyor diye hiçbir şey çıkartılmaz Oxford English Dictionary’den. İngiltere’nin Hindistan ile ilişkisini bir düşünelim: Batı ve Doğu, emperyalist ve sömürge. Ama aynı zamanda iki kültür, iki uygarlık, hem alan hem veren. Bugün İngilizcede çeşitli Hint dillerinden gelen tonla sözcük kullanılmakta.1 Buna karşılık Türkçenin var mı böyle, sürekli büyüyen ve zenginleşen bir lügâti? Tersine her yeni sözlük, fakirleşmede yeni bir aşamayı temsil ediyor. 19. yüzyılda başlayan Redhouse’ların eski basımları, sadece akademik uzmanların vazgeçilmez başvuru hazinesini oluşturuyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin modernleşme serüveninde sanatçı ve aydınların devletin üstten indirgemeci tavrını benimsediğini unutmamak gerek. Dil üzerinden gidecek olursak birçok çeviri eser Öz Türkçe kelimeler yüzünden anlaşılmayacak durumda…</strong></p>
<p>Ben neden çeviri kitap (ister tarih ister roman) okuyamaz oldum, ya da neden hiçbir makalemin başkaları tarafından çevrilmesini istemiyorum? İşte tam da bu yüzden. Öz Türkçe terimler berbat, bu terimlerle örülen üslûp berbat. En ufak bir akıcılığı yok. Yuvarlak değil de köşeli bir tekerlek gibi takıla takıla dönüyor. Kimse bu dersi öğrenmemiş durumda. Oktay Rıfat büyük bir şair olma potansiyeli taşıyordu. Öz Türkçeci oldu ve kurudu, fakirleşti şiiri. Maalesef ben kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum ki bu çeviri sorunları hepimizi çileden çıkarıyor. Öz Türkçe, hele Osmanlı tarihine uygulandığında büsbütün felâket halini alıyor. Bir Osmanlı tarihi metninin biraz Osmanlı/ca kokması; sayfalara, satır aralarına o kokunun sinmiş olması lâzım. “Doğru” başka, “güzel” başka. Bunu gözetmeden yapılan çeviriler doğru ama çirkin olduğundan okunmaz hale geliyor.</p>
<p><strong>Peki, bunun çaresi ne?</strong></p>
<p>Bizde olmayan bir şey: eleştiri. Türkiye’nin bilimsel eleştiri damarları ve pratikleri çok zayıf. Seksen milyonu bırakın; (a) akademiklerin, üniversite camiasının okuduğu ve kulak verdiği ortak dergiler (b) akademik olmayan üst düzey kamusal aydınların okuduğu ortak bilgi ve düşünce dergileri mevcut değil. Böyle dergilerin (telif-tercüme) kitap eleştirisi bölümleri üzerinden irili ufaklı bilimsel konsensüslerin tesisi ve ortak bir çeviri estetiğinin oluşturulması mümkün değil. Piyasaya belirli bir disiplinin ve estetiğin empoze edilmesi mümkün değil. Şimdi hepimiz, Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar için dahi, daha çok İngilizce (ve belki biraz da Fransızca) dergileri okuyoruz. Ve tabii Türkçeye çeviriler bunların kapsamına girmiyor. Yani asıl Türkçede öyle tarih dergileri olacak ki, ahbap çavuş ilişkilerine uzak, hatır gönül gözetmeyen, kimsenin gözünün yaşına bakmayan öyle (telif-tercüme) kitap eleştirileri yayınlanacak ki, orada hesabı sorulacak kötü, yanlış ve/ya zevksiz çevirinin. Bir, iki, üç, beş derken, yayınevleri ve editörler alacak mesajı. Gördüğünüz gibi devlet önlemlerine değil, bilimsel eleştiri ve özeleştirinin, sivil toplum mekanizmalarının çalışmasına bel bağlıyorum, çözüm ancak buradan gelebilir. Yoksa, Kemalist geçmişteki gibi Türk Tarih Kurumu veya Türk Dil Kurumu’nun (ve yayınladığı Türk Dili dergisinin) koymaya kalktığı normların, oralardan gelecek talimatların hiçbir faydası olamaz. Öyle müdahaleler, kendi bilgisizlik ve seviyesizlikleri içinde, kendi estetiksizlikleri içinde, düzelteceklerine berbat eder.</p>
<p>Bakın, çok ciddi kültürel sorunlarımızın olduğu aşikâr. Bunların çaresi, aslında Türkiye’de yeni bir entelijansiyanın yaratılması. Bu, nesiller alacak. Çalışmakla, öğrenmekle, ürün vermekle olacak bir şey. Örneğin yeni bir Osmanlı estetiği, ancak yeni yeni ressam ve mimar, sanat ve mimarlık tarihçisi nesillerin gelip geçmesiyle oluşabilir. Belki içlerinden çıkarsa birkaç kişi çıkar, böyle kitsch olmayan esinti ve sentezlere uzanabilecek. Oraya giden yolda, farklı kesimlerin birbiriyle konuşabilir hale gelmesinin çaresi, belki bu tür ortak entelektüel, bilimsel, akademik girişimler. Şuna peşinen niyet etmek lâzım: illâ birimizin ak dediğine kara demeyeceğiz, hiçbir meseleye böyle bir dar kafalılıkla yaklaşmayacağız, düzgün eleştiriyi ortak bir dille yapmaya ve dinlemeye, anlamaya çalışacağız. Birbirimizle konuşmak için yeni bir dil yaratmalıyız. Bu tartışmanın bir parçası da geçmişten ne alacağımız. Her “biz” şu veya bu şekilde tarihten süzülmüş bir varlıktır. O içinden süzülüp gelmekte olduğumuz tarihe karşı nihilist, inkârcı, reddiyeci ve yasakçı olmamaya çok dikkat etmek zorundayız. Bütün geleneklerle ilişki, ne yasaklanmalı, ne zorla kabul ettirilmeli. Benim sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerim alla franca. Ama fanatik bir alla franca’cı değilim ve ayrıca alla franca olan her şeyi sevdiğim, Batının her şeyine hayran olduğum da söylenemez. Bir tarihçi olarak Batının hegemonyasının nasıl ve hangi açılardan eleştirdiğim de açık, bugün Türkiye’nin neresinde yanında durduğum da. Kültürel tercihlerimde de belirli bir seçicilik söz konusu.</p>
<p>Meselâ ben rock ve pop sevmem pek; en azından kulak vermem ve dolayısıyla şarkı sözcüklerini de bilmem. Kendi neslimin Beatles ve Rolling Stones’unu dahi kaçırmışımdır bu yüzden. Caz da dinlemem fazla. Ben başka bir şeyin içinde büyüdüm. Dinlersem klasik Batı müziği dinlerim. Özetle, ben bir seçicilik örneğiyim. Kendi seçimlerimi, tercihlerimi yapmışım ve yapıyorum. Bırakın herkes kendi seçiciliğini yapsın serbestçe. Sonuç olarak toplumun bütününün seçiciliği, birey ve grupların seçiciliklerinden oluşur. Topluma iyi ve güzel şeyler, kaliteli şeyler sunarsanız, toplum zamanla bunları ayırt etmeyi öğrenir. Başka bir şeye de bel bağlayamayız. Kültür alanında başka umudumuz da yoktur diye düşünüyorum. Herhangi bir saflığın, olmayan bir saflığın, bir saflık teorisi ve modelinin peşinde koşamayız.<br />
Benim eleştirdiğim, şikâyet ettiğim yasakçılığın ya da tek tipçiliğin, topluma empoze edilmek istenen kültürel cenderenin geçmişte dünyadaki en sert örneği (neyse ki uzun ömürlü olamayan) Faşizm ve Nazizm. Sonra Sovyetler Birliği’nde Stalin ve Çin’de Mao dönemleri (Kültür Devrimi). Türkiye’deki en sert örneği ise Kemalizm ve Tek Parti rejimi. Kemalist kültür devrimi denemesi dediğimiz şey 1930’larda Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, ezanın Türkçe okunması, Öz Türkçecilik, radyolarda alaturka müzik yasağı… Hepsi bir bütün. Şimdi bunun karşısında başka türlü bir yasakçılığa, başka türlü bir basitçiliğe düşmemek lâzım.</p>
<p>Türklerin ve/ya Müslümanların, ya da isterseniz Türk-Müslüman medeniyetinin ve meselâ Osmanlıların, Avrupa-merkezci, Oryantalist bir yaklaşımda hakkının yendiği çok açık. İslâm da küçümsenmiş, Osmanlı da (hem birlikte, hem ayrı ayrı). İslâmiyet için fatalist, bağnaz, gerilik kaynağı, aşırı bölüşümcü ve dolayısıyla kapitalizm potansiyelinden (Protestan ahlâkının bir benzerinden) yoksun denmiş.<br />
Osmanlı için, kâh steplerden gelen yıkıcı bir barbarlık seli denmiş, kâh klasik İslam’ın taklidi ve tekrarı denmiş, kâh sırf Bizans taklidi denmiş, kâh hiçbir kültürel orijinalitesi ve medenî hayatiyeti olmayan, tamamen yıkıcı ve askerî bir emperyalizme indirgenmiş.</p>
<p>Bu önyargılara karşı, tarihte biz de varız, bizim de insanlığa katkılarımız oldu, biz de başka medeniyetlerle etkileşime ve alışverişe girdik, biz de orijinal bir kültür dairesi oluşturduk, bizden de Batıya giden ve tekrar Batıdan bize gelen şeyler var, derken bizim de son iki yüz yılda üzerimizde tepinildi, ezildik ve çiğnendik, dışlandık ve ötekileştirildik&#8230; demek, temelde haklı ve gerekli. Ama bunların hepsinin doğru olması, “biz”i bugün ne tanımlıyorsa onun da otomatik olarak haklılığı anlamına gelmiyor.</p>
<p><strong>Peki, haklılığını nasıl ispat etmeli Müslüman Türk medeniyeti?</strong></p>
<p>Bu, genel lâflarla olmaz; ihtisaslaşmayla, mütehassıslıkla olur. Hamasetle olmaz, çok çalışmakla olur. Herkesin kendi alanında, kendi işini doğru yapmasıyla olur. Bana göre bunun akademi alanında, bilim alanında, tarih alanında en büyük ve en başarılı mücadelesini, yakın zamanda kaybettiğimiz Halil İnalcık verdi. İnalcık’ın 100 yaşına, neredeyse ölüm döşeğine kadar uzanan tarihçilik pratiği, esas olarak buradan bütün bu saydığım dışlanmışlıktan, hakkı yenmişlikten, ötekileştirilmişlikten, küçümsenmişlikten, tarihteki yeri ve payının hiçe sayılmışlığından motive oldu. Meslek hayatı ve yazdıkları Oryantalizme, Batı-merkezciliğe karşı bir isyandır aslında. Ama aynı zamanda bilimin icaplarına riayet eden bir isyandır. Palavra değildir. Hamaset değildir. Ruhunun bir yerinde motivasyonunu buradan alır. Ama sonra başka bir düzleme sıçrar.</p>
<p>Onun içindir ki hiçbir kolaycılık, hiçbir ucuzculuk görmüyorum Halil İnalcık’a baktığımda. Çıkıp yirmi kere, elli kere, yüz kere “biz önemliyiz, biz önemliyiz.” diye bağırsanız ne yazar? Siz o disiplinin içinde, o malzemeyle, doğrudan birincil kaynaklara hâkimiyetinizle, meselâ ipek ticaretinde Bursa’nın rolü üzerine bir makale yazacaksınız ya da Osmanlının Balkanlarda yayılma başarısının ardındaki politikaları aydınlatacaksınız ya da timar sisteminin Osmanlı öncesi toprak düzenleriyle nasıl eklemlendiğini göstereceksiniz (ve bu arada “Hıristiyan sipahi”leri bulup çıkaracaksınız) ya da ateşli silâhların yayılması ve Celâlî isyanlarını Yeniçğ sarsıntılarının genel çerçevesi içine oturtacaksınız ki Osmanlı nasıl bir toplumdu, nasıl bir ekonomiydi, nasıl bir devletti, herkesçe anlaşılabilir bir elle tutulurluk kazansın, bunlar akademide yerleşsin, kabul edilsin. Halil İnalcık, hem Osmanlının (ve belki, Osmanlının şahsında genel olarak Doğunun) hakkının verilmesini sağlama dürtüsünün hem de bunun evrensel bilim normlarına riayet ederek nasıl yapılabileceğinin emsalsiz bir örneğidir.<br />
Son yıllarında en önemi katkısı saydığı çift-hane kavramını ele alalım. Bir an geldi; İnalcık Osmanlı köylü tarımını çift-hane sistemi olarak tanımladı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun sui generis’liğine, egzotize edilmişliğine son verdi. Osmanlı tarım ve köylü toplumunu yeryüzündeki bütün köylü toplumları içinde tanınabilir bir yere oturttu. Ayrıca savının kendinden önceki Batı sosyal bilimler literatürü ile bağlantısını da kurdu. Sovyetler Birliği’nde Çayanov vardır, 1920’lerin ve 30’ların ünlü köylü ekonomisi teorisyeni. Stalin terörünün kurbanlarındandır. Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği” (the peasant family-labor farm) kavramlaştırması vardı. Halil İnalcık sadece çift-hane sistemini ortaya atmakla kalmadı, bunu yeryüzünde ilk ben söyledim havalarına girmeksizin, Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği”nin Osmanlı halinin çift-hane sistemi olduğunu gösterdi. Evrenselliğini kurdu; Batı bilim adamlarının yerlerinde doğrulup dinleyeceği şekilde evrenselliğini kurdu, onların anlayabileceği bir örnek verdi ve herkes anladı Halil İnalcık’ın ne dediğini. Çünkü kültürler-arası tercüme işini, teorik terminoloji sistemleri arasında tercüme işini, birimler-arası tercüme işini çok başarılı bir şekilde yerine getirdi. “Nasıl söylersem anlarlar?” çok önemli bir mesele. Kendi kendimize mi konuşuyoruz; çok yönlü, çok taraflı bir sohbet içinde miyiz? Halil Hoca bunun son derece farkındaydı; asla kendi kendine sayıklamıyordu.</p>
<p><strong>“Halil İnalcık kültürel bir sentezdi.”</strong></p>
<p>Halil İnalcık, Osmanlı divan şiirini de bilir ve severdi, halk şiirini de bilir ve severdi, alaturka musiki ya da klasik Türk musikisini de bilirdi ve severdi, klasik Batı müziğini de bilirdi ve severdi. Halil Hoca da kültürel bir sentezdi kendi başına. O da seçiciliklerini yapmıştı, o da açık bir medeniyetti. Diğer kişinin ismini vermeden, bir anekdot anlatacağım Halil İnalcık’tan. 1940’ların sonları, İnalcık doktorasını bitirmiş ve ünlü tarihçi Paul Wittek’in Osmanlı tarihi seminerlerine katılmak için Londra’ya gitmiş. Tabii Londra klasik müziğin büyük merkezlerinden biri, Halil Hoca da kaçırmıyor özellikle Covent Garden konserlerini. O sırada bir başka Türk tarihçi de Londra’da. Aşağı yukarı aynı nesilden. Otuz küsurlarında iki genç adam. Halil Hoca yalvarıyor, bak böyle kendini kapatma, gel beraber konsere, Covent Garden’a gidelim, bak Handel performansları var diyor (İngilizlerin Handel performansları meşhur, yüzlerce kişilik dev koro ve orkestralarla). Batı medeniyeti nedir, sanatsal gücü nerededir, bunu görürsün biraz. Bin bir dereden su getirse de “gâvur müziğidir, bizimle ilgisi yoktur.” diyor o diğer kişi; kendini kapatıyor ve gelmeyi reddediyor.</p>
<p>İşte burada itiraz, itirazdan öte geçemiyor; anti-tez, senteze dönüşemiyor. Halil İnalcık Batı medeniyetinin kulu kölesi mi? Adamın bütün duruşu, “biz/im” gördüğü Osmanlının tarihteki yerinin iadesi üzerine kurulu. Ama aynı zamanda çok yönlü bir adam, dışa açık bir adam, medeniyetleri kendi içinde kapalı ve birbirini dışlayan birimler olarak görmüyor. Osmanlı hakkında da rahatça şunu yazabiliyor: Osmanlı devleti eski İslâm, İran, İlhanlı ve Bizans geleneklerinin bir sentezidir (1973). İki kuşak önce, bir diğer çok değerli tarihçimiz Fuat Köprülü için böyle bir kabul söz konusu olamaz. Onun bakış açısına göre ya İslâm ya Bizans. Öyle ki Osmanlının pek Bizans’tan etkilenmiş olamayacağını ispatlamak için neredeyse 200 sayfalık kitap boyutlarında bir makale yazıyor: “Bizans  müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri üzerine bazı mülahazalar” (1931). Halil İnalcık ise benim Türkçeye çevirdiğim 400 küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi -1 (1994) kitabında, Osmanlı gümrük vergileri ve bölgelerinin nasıl olduğu gibi Bizans’tan alındığını uzun uzadıya anlatıyor. Hiçbir kompleksi olmadan anlatıyor. Hatta bunun üzerine Batıya karşı şöyle bir pozisyon aldığını da görüyoruz: (mealen) “Siz ne diyorsunuz? Roma’nın esas mirasçıları aslında Roma yıkıldıktan sonra Batıda kurulan Germen krallıkları değildir. Bizans üzerinden Osmanlı daha çok tevarüs etmiştir Roma’nın emperyal geleneğine.” Burada medeniyetlerin kesişim ve etkileşimlerine ilişkin çok sofistike bir tavır var. Tabii Türkiye’de Yunan ve Roma uygarlıklarına karşı bir düşmanlık da söz konusu. Oysa İnalcık çok farklı bir anlayışı temsil ediyor.</p>
<p>Özetle, Halil İnalcık örneği çok şey söylüyor bana. Siyasetten bahsetmiyorum, tamamen kültür ve medeniyetler planında konuşuyorum. Bu çerçevede, nasıl hem belirli bir anlamda “biz”ci olabiliriz, hem de açık fikirliliği muhafaza edebilir, nihilizme kapılmayabiliriz? Bunun ve somut “hak arama”nın ne kadar profesyonelce yapılabileceğinin önemli bir örneğini oluşturuyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof.Dr. Halil Berktay: &#8220;İslâmî hareket, Batı&#8217;da nelere itiraz ettiğini biliyor, sıra alternatifini üretmekte&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-islami-hareket-batida-nelere-itiraz-ettigini-biliyor-sira-alternatifini-uretmekte/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 11:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1292</guid>

					<description><![CDATA[Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk. Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı? Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. Pasifikten önce Atlas &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk.</em></p>
<p><strong>Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı?</strong></p>
<p>Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. </p>
<p>Pasifikten önce Atlas Okyanusuydu büyük coğrafi keşifler çağında, ondan önce Hint Okyanusu, ondan önce de Akdeniz… Sürekli yer değiştiriyor yani; ülkelerin durumu ve konumu da değişiyor. Sanayi Devriminin beşiği, 19. yüzyılın “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğunun efendisi İngiltere, bugün ikinci, hattâ üçüncü sınıf bir güç. Bu değişimlerin kaçınılmazlığını ve dolayısıyla olağanlığını idrak etmek başlı başına önemli. Donmuş bir “altın çağ” idealine sarılmamak bakımından. </p>
<p>Biliyorsunuz, ben solcu bir geçmişten geldiğim için bir zamanlar Marksizmin ve sosyalist hareketin yaşadıkları ile bugün ister dünyada, ister Türkiye’de İslamiyetin ve İslâmcılığın yaşadıkları arasındaki benzerlikler beni çok ilgilendiriyor. </p>
<p>Marksizmin ve sosyalistlerin düştüğü tuzaklara, yaptığımız yanlışlara Müslümanlar düşmesin, İslâmî hareket düşmesin istiyorum.</p>
<p>Bir zamanlar Marksizm, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet iddiasıyla; eşitsizliğin, baskı ve sömürünün kalmadığı bir sosyal adalet arayışıyla ortaya çıkmıştı. Her ne kadar Fransız Devrimi ve diğer 19. yüzyıl devrimleriyle kanun önünde eşitlik gerçekleşmiş veya gerçekleşecek gibi olsa da bu, yeterli değildir; sosyal ve ekonomik eşitlik olması gerekir. Politik demokrasi yeterli değildir; sosyal demokrasi olması gerekir. Diyordu ki; imtiyazlı sınıfların, kanun önünde farklı yetki veya yetkisizliklerle birbirlerinden ayrılan hukuki sınıfların ortadan kalkması yetmez, diyordu; bütün sosyo-ekonomik sınıfların ortadan kalkması gerekir. </p>
<p><strong>“Marksizmin çöküşünden sonra eşitlik ve adalet arayışının temsilcisi İslamiyet oldu”</strong></p>
<p>Zaman bunların birer illüzyon olduğunu gösterdi. Bunlar mümkün değilmiş, en azından bu yolla mümkün değilmiş; bir “işçi sınıfı” (?) ihtilâli ve sonra sosyalizmin zorla, cebir ve şiddetle, yukarıdan aşağı kurulması yoluyla mümkün değilmiş. Fakat şu var; 150 yıl boyunca Marksizm (veya daha doğru bir deyimle Marksist sosyalizm), bütün insanlığın gözünde değilse de önemli bir kesiminin gözünde, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet arayışını temsil etti. Derken çöktü ve yerini başka bir eşitlik ve adalet arayışı olarak; mevcut haksızlıklardan şikâyet eden bir diğer büyük ve kitlesel ideoloji, bir dünya görüşü, bir inanç sistemi olarak İslâmiyet aldı. Ben “Batı’ya İslâm medeniyeti dışında bir medeniyet meydan okuyuşu yok” diyen arkadaşlarımın, meslekdaşlarımın bu ifadesine katılmıyorum. Ama şöyle söylenirse katılırım; Marksizmin de çöküşünden sonra, klasik liberalizm ve onun türevleri dışında alternatif ideoloji kalmadı; o liberalizmi de bir kenara koyarsak, makro planda insanlığın eşitlik, adalet ve hakkaniyet özlemine sahip çıkmaya çalışan, İslâmiyetten başka bir ideoloji kalmadı. </p>
<p><strong>Peki bu, laiklerin dindarlarla ilişki kurmasını kolaylaştırıyor mu, yoksa hiç farketmiyor mu?</strong></p>
<p>Kendimden örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin en alla franca kesimlerinden ve üstelik de Marksist sol gelenekten gelen birisi olarak, ne yapıyorum bugün, örneğin İbn Haldun Üniversitesi’nde; veya neden iki yıldır 24TV’de Zeynep Türkoğlu ile program yapabiliyorum? Pratik ve kestirme cevabı şu: Çünkü İslamiyetten ve Müslümanlardan korkmuyorum; beraber olmaktan, bir toplantıda birlikte oturmaktan, bir üniversiteyi beraber dizayn ediyor olmaktan, ya da güncel olayları birlikte tartışmaktan korkmuyorum. Çünkü benim için “öteki” değil bu kişiler. Ben karşımdakileri insan olarak görüyorum, akademik olarak görüyorum, entellektüel olarak görüyorum. Ve bu her şeyin üstüne çıkıyor. Ötekileştirmiyorum, ötekileştirmediğim için de korkmuyorum. Hiçbir yabancılık veya yadırgılık duymuyorum.</p>
<p>Bir adım ötede, daha düşünsel bir boyut da var. Ben geçmişte Batının hegemonyasını Marksist çerçevede, Leninist bir anti-emperyalizm çerçevesinde sorguladım. Şimdi ortada doğru dürüst bir Marksist sol kalmadı. Şahsen de dünya kapitalizmine karşı anti-emperyalist bir devrim hayali içinde değilim. Fakat enteresan olan şu ki, bugün bu hegemonyanın kültürel tezahürlerini, uygarlık bazındaki tezahürlerini Müslüman entellektüeller sorguluyor. Müslüman aydın ve akademisyenlerin Batı medeniyeti ve hegemonyasını sorgulayışlarında, yirmi otuz yıl önceki kendi Marksist sorgulayışımın bir uzantısı veya benzerini görüyorum. Bu yüzden de yabancılık duymuyorum. Türkiye’nin benim içimden geldiğim kesimlerinin önemli bir bölümü, o eski Marksist sorgulamadan vazgeçtikleri gibi, onun yerine hiçbir şey de koymamış durumdalar. Olduğu gibi kabulleniyorlar, çünkü İslamiyetin “tehdidi”ne karşı bir melce olarak görüyor ve sığınma ihtiyacı hissediyorlar. Hepsi demiyorum, ama birçoğu için bu ciddi bir ihtiyaç. Örneğin Amerika’nın Trump yönetiminden önce veya sonra İslam dünyasına yaptıkları, ya da Türkiye’nin maruz kaldığı çeşitli haksızlık, müdahale veya yarı- müdahale girişimleri, eskiden olsa ve güçlü bir sol hareket olsa kıyamet kopardı, ama şu an hiç ses çıkmıyor. Çünkü Türkiye’de Kemalist, laik ve sol kesimler kendilerini o kadar yeni ve o kadar okkanın altına gitmiş hissediyorlar ki, iş dışarıdan bir kurtarıcı aramalarına kadar varıyor. Bu da Batı sorunsalına duyarlılığı büyük ölçüde yok ediyor. Bu açıdan biraz yalnız kalmış durumdayım. </p>
<p><strong>Marksizmin kapitalizme ve Batı’ya meydan okumasına kıyasla, İslâmiyetin meydan okuması bugün ne durumda?</strong></p>
<p>Yukarıdaki ön-açıklamalardan sonra şuna işaret etmek istiyorum; ilk röportajda da sormuştum, muarız ve muteriz olmak yeter mi diye. Yetmeyeceğini imâ ediyorum. Örneğin Marksizm, aslında sadece kapitalizme itiraz ve reddiye olarak başladı; kapitalizmin eski fotoğrafçı deyimiyle “arabı”ydı, negatifiydi yola çıktığında. Sosyalist sistemin kendisi nedir, nasıl işleyecek; kimse bunu ortaya koymaya kalkmadı, tâ 1920 ve 30’lara kadar. Kapitalizm kötüydü, çünkü özel mülkiyet ve özel mülkiyete dayalı piyasa ekonomisi kötüydü, çünkü sosyo-ekonomik eşitsizlikleri iyice çığırından çıkarıyordu. Sosyalizmin kapitalizme tepkisi böyle başladı. Ana fikir buydu; kapitalizm kötüdür özel mülkiyet, özel teşebbüs ve piyasa ekonomisinden dolayı. Öyleyse sosyalizm nasıl olacak? Marx ve Engels de dahil kimse, çok uzun süre, çok basit bazı şeylerin ötesinde, sosyalizm şöyle olacak diyemedi. Sadece şu kadarını söyleyebildiler; özel mülkiyet yerine bütün toplumun kollektif mülkiyeti olacak. Bütün toplumun ürettiği zenginlikler, küçük bir azınlığın değil, gene bütün toplumun olacak&#8230; Peki, bütün toplumun kollektif mülkiyeti nasıl bir şeydir; bunun hukuki formülü ne olacak; müesseseleri, kurumsal biçimlenişi nasıl olacak? Hiç. Piyasa ekonomisi olmayacak, kâr uğruna boğazlaşma olmayacak; ya ne olacak? Toplum, her türlü ekonomik faaliyeti gene bütün toplumun lehine rasyonel bir şekilde planlayacak&#8230; Bunun da nasıl olacağını kimse söylemedi çok uzun süre. </p>
<p>Hattâ bir şey söylememenin teorisi yapıldı; ortalıkta henüz sosyalist bir pratik yok(tu) ki söylensin dendi. Bir zamanların Sovyet el kitaplarında, sosyalizm sözlükleri veya ansiklopedilerinde, hattâ doğrudan Lenin’in Marx, Engels ve Marksizm konulu makalelerinde söylediklerine bakın, hep aynı şey: (mealen) “Geçmişte yeni üretim tarzı hep eskisinin bağrında beliriyordu. Sosyalizmin ise kapitalizmin bağrında (rahminde) şekillenmesi mümkün değildi(r). Dolayısıyla Marksizmin kurucuları çok genel anahatları dışında bir şey söyleyemezlerdi bu konuda. Söylemeye kalkmaları bilime aykırı olurdu, kehanet olurdu.” </p>
<p><strong>“Marksizm’in Kehaneti”</strong></p>
<p>Ya, öyle mi? Henüz sosyalizmin pratiği yokken gene de mutlaka kapitalizmden iyi ve üstün olacağını nereden biliyoruz o zaman? Bu sorunun Marksizmde cevabını bulmak olanaksız. Marx ve Engels sosyalizmin somut şeklini göremiyorlardı, ama gene de üstün olacağını biliyorlardı hangi bilimsellik; şimdi bu tepeden tırnağa kehanet değil mi? Bir kere muazzam bir tutarsızlık söz konusu. Fakat Marx problemin büyüklüğünün belki sadece ömrünün sonuna doğru, örneğin 1875’te yazdığı Gotha Programının Eleştirisi metninde farkına vardı.  İş sosyalizmin tam nasıl işleyeceğini tarif etmeye geldiğinde, sosyalizmi kapitalizmden ayrıştırmanın ne kadar zor olduğunu görür gibi oldu. Uyardı: öyle devrimden sonra hemen kapitalizmin taban tabana zıddı bir sosyalizm olacağını sanmayın. Yumuşattı, şekere buladı bu fikri: sosyalizm kendi içinde iki aşamaya ayrılacak. İlk şamasında sosyalizm, henüz kendi ayakları üzerinde duruyor olmayacak. Bu safhada kapitalizmin birçok özelliği devam edecek. Örneğin “ücret biçimi” (the wage-form) devam edecek. Bir başka deyişle, işçiler özel kapitalistlerden değilse bile artık kamuya ait olan fabrikalardan ücret almaya devam edecek. Ama bu biçimsel görüntüye aldanmayın, zira bu artık kapitalist bir öz taşımayacak. Kaçınılmaz, çünkü bütün toplumsal hasılanın herkese kişi  bazında bölüştürülmesi gibi bir ütopya pratikte olanaksız. Emekçiler millî gelirin bir kısmını (ücretleriyle satın alabildikleri) bireysel tüketim olarak, bir kısmını da (işçi devletinin bedava sağladığı eğitim, sağlık vb hizmetleri üzerinden) kollektif tüketim olarak temellük edecekler. Fakat burada bile toplum adına hareket eden kamu otoritesi herşeyi vermeyecek aslında. Bir kısmını alıkoymaya ve yatırıma dönüştürmeye devam edecek. Sakın bunu da kapitalistlerin artı-değeri kâra dönüştürmesiyle karıştırmayın; işçilerin ücretleri için olduğu gibi bu da artık kapitalist birikim değil sosyalist birikim karakteri taşıyacak&#8230; Eski Yunan Sofistlerine taş çıkartacak bu öz-biçim ayırımlarının üzerine örttüğü Hegelci retorik aracılığıyla Marx ne yapmaya çalışıyordu acaba? Sosyalizmin kapitalizmden farkını mı ispatlıyordu? Yoksa aslında pek farklı olmayacağını teoriyle kamufle edilmiş biçimde itiraf mı ediyordu? </p>
<p><strong>Marx’tan sonra sosyalizm, Lenin ve Stalin’le mi ete kemiğe büründü, maddî bir gerçekliğe dönüştü?</strong></p>
<p>Lenin’den çok Stalin demek daha doğru olur. Çünkü yakından baktığımızda, Lenin de bilmiyordu aslında, sosyalist ekonominin nasıl bir şey olacağı ve nasıl yönetilebileceğini. Klasik Marksist teorinin etkisiyle onda da, herşeye el koyma, toptan müsadere ve millîleştirme, sonra da eşitlikçi bölüşümcülük anlayışları hâkimdi. Nitekim 1917-21 arasına bu yaklaşım damgasını vurdu. Sonradan buna Savaş Komünizmi adı verildi; yani (mealen) “biz çalışan, işleyen bir sosyalizmin böyle olmayacağını tabii biliyorduk ama İç Savaş koşulları yüzünden bu çok geniş müsaderelere ve cebrî bölüştürmeciliğe zorlandık” demeye getirildi. Pek öyle değildi; kanımca bu da “derhal komünizm” anlayışından geri çekilmeyi mazur göstermeye yönelik bir apolojiden ibaretti.  </p>
<p>Öyle veya böyle, 1920’ler ve 30’larda sosyalizmi asıl icat eden Stalin oldu. Devletleştirilmiş bir sanayi, ticaret ve bankacılık sektörü; o zamana kadar küçük üretimin hâkim olduğu tarımın (güya ikna yoluyla ve gönüllülükle, ama gerçekte zorla) kollektifleştirilmesi; hepsinin üzerinde, GOSPLAN’dan en aşağılara kadar uzanan emredici bir merkezî planlama  sisteminin yükselmesi&#8230; Bu kurumsal “çözüm”leri Stalin önermek ve uygulamakla kalmadı; aynı zamanda teorileştirdi, Marksizm’in yeni ortodoksisine sımsıkı yerleştirdi. Öyle ki, bu andan itibaren bu model Marksizm açısından biricik doğru sosyalizm sayıldı ve bundan her sapma “revizyonizm”le bir görüldü. 1945 sonrasında Sovyet nüfuzuna giren bütün Doğu Avrupa “halk demokrasileri”nde, 1949 sonrasında Çin’de, 1950’lerden itibaren Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’da, ardından Küba’da tekrar tekrar aynı model, aynı dogma uygulandı. Sonuç da hep kapitalizme göre daha iyi değil daha kötü oldu. Ancak Mao 1976’da öldükten ve Sovyetler de 1989-90’da çöktükten sonradır  ki, 1980’lerden itibaren Çin’de, zamanla Vietnam’da ve yakın zamanda Küba’da  bile, bu katı Stalinist cendereyi esnetip gevşeten, çok daha piyasacı ve özel mülkiyetçi politikalara geçilebildi. </p>
<p>Alışılmış kalıpların “içeriden” dilini papağan gibi tekrarlayan bir Marksizm ve sosyalizm tarihinden, daha “dışarıdan,” objektif ve ikonoklastik bir Marksizm ve sosyalizm tarihine geçişler yapmış olduk bu suretle. Geçelim; ana konumuz olan İslâmiyet ve Batı sorunsalına dönelim. </p>
<p>İslâmî öncellerden gelen ve büyük ölçüde Müslüman tabanına yaslanmayı sürdüren AK Parti (en azından bazı kesimleriyle) Batı’ya alternatif bir İslâm medeniyeti arayışı içinde.  Gelgelelim, nasıl sosyalizmin kapitalizmi sorgulayışı sadece bir itirazla başladı ve uzun süre (hemen bütün 19. yüzyıl boyunca) öyle kaldıysa, bugün İslâmiyet ve/ya İslâmcılık da Batı karşısında aynı durumda. Marksizmin bıraktığı boşluğu doldurmaya girişen bir eşitlik ve adalet arayışı olarak İslâmî hareket, Batı’da nelerden hoşlanmadığını veya nelere itiraz ettiğini kısmen de olsa biliyor, ama alternatifinin ne olabileceğini bilmiyor (henüz). Şimdilik bu aşamadayız. Bundan ileriye gidebilecek mi, ya da bir şeyin negatifinden hareketle pozitifini yaratalım derken benzer hatalara mı düşecek; bunu önümüzdeki onyıllarda göreceğiz.</p>
<p>Bu hatâlara düşmemek için Batı’nın serüvenini iyi okumak gerekiyor. </p>
<p>Batı’yı tartışır ve konuşurken, Batı’nın merkezde olduğu bir dünya tarihini ele alırken, nelere dikkat etmemiz lâzım?</p>
<p>Şimdi birincisi, başlı başına bir dil ve terminoloji meselesi var. Bu konuyu konuşurken öyle bir sözcük hazinesine başvuruyoruz ki, hepsi değer yargılarıyla sarılıp sarmalanmış durumda. Şu terimlerden kaçınmak mümkün değil: imparatorluk, emperyal ve emperyalist, kolonyal ve kolonyalist, post-emperyal ve post-kolonyal, tahakküm, hakimiyet, hegemonya. Hepsi kötü/lük yüklü; başka türlü algılanması (örneğin imparatorlukların objektif bir kategori olarak düşünülmesi) olanaksız. Devam edelim; daha uzun ibareler var: Batının dünyanın diğer köşe ve bölgelerinin üzerinde yükselişi; öteki kültür ve uygarlıkların kapılarını zorlayarak yıkması ve girip hegemonyası altına alması gibi özetlemeler, âdetâ bugün de hâlâ intikamını almaya çalışmamız gereken bir haydutluğu, bir kriminaliteyi çağrıştırıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Batı modernitesinin eşiği(miz)e dayanmasından önceki kültür ve uygarlıkları(mız) dediğimiz anda, bir zamanlar yerli olan şeylerin yıkılmış olmasına hayıflanmaya başlıyoruz. Zalime karşı mazlum, gaddara karşı mağdur oluyoruz. Bozkır imparatorlukları, İslâmiyet ve/ya klasik İslâm diyarları, Selçuklu veya Osmanlı gibi isimler, sırf birer isim olmakla kalmıyor; kamuoyunda, medyada veya ders ortamında hep “biz”i çağrıştırıyor. 19. yüzyıl çerçevesinde alla franca ve alla turca iki sosyo-kültürel kesimi anlatıyor. Ama daha anlamlarını açıklamadan bile, ilki yabancılığı ve yabancıları, ecnebileri, Avrupalıları beyaz adamı ve onların ikincisine, alla turca’ya, yani “biz”e neler empoze ettiklerini akla getiriyor. Modernleşme ve Batılılaşma süreçlerinde, kültürel kopuş ve kırılmalar kaçınılmaz. Ama böyle kesintilerden “keşke olmasaydı” demeden ve dedirtmeden söz etmek neredeyse olanaksız. Bu da, bunların henüz yaşanmamış olduğu bir zamana geri dönebilir miyiz türü nostaljik özlemleri beraberinde getiriyor. 19. yüzyıl Tanzimat reformlarından ya da 20. yüzyıl Cumhuriyet inkılâplarından söz ederken meselâ Batı kültürü, Batı bilimi, Batı tipi okullar ve eğitim tarzı vb. dediğimizde, bazı kesimlerin zihninde pozitif, bazılarında ise negatif çağrışımlar uyanıyor. </p>
<p>Türkiye’nin kültürel ve siyasi kutuplaşmalarına öyle ki, bu terminoloji bizi durduğumuz yere göre bazı şeyleri mutlaka kötü, bazı şeyleri mutlaka iyi diye düşünmeye şartlandırıyor. Batı ile dünyanın kalanını karşı karşıya getirmiş olan bu tür olay ve süreçleri, sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her yerinde ve hemen her dilde objektif ölçüler içinde tartışmak çok zor. Halbuki tarihte ne olduğunu analitik bir biçimde incelemek istiyorsak, objektif bir yaklaşım tutturabilmemiz lâzım. Nötr olarak yapabilmemiz lazım. Ama başlı başına terminoloji karşımıza muazzam bir engel olarak çıkıyor. Bunun içindir ki, bu röportajın ilk bölümünde ısrarla “hiçbir değer yargısı olmadan söylüyorum” demek ihtiyacını duyuyordum.</p>
<p><strong>“Batı modernitesi, girdiği birçok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor.”</strong></p>
<p>İkincisi, özellikle şu verdiğim “karşılaşma” örneklerine bakalım. Batı henüz çıkagelmeden, dünyanın diğer bölgelerinin modernite-öncesi kültür ve medeniyet daireleri şurada yanyana duruyor. Derken Batı gelip çarpıyor onlara; Steven Spielberg’in uzaylılarla olacağını tahayyül ettiği gibi bir encounter, bir karşılaşma, boy ölçüşme ve eklemlenme noktası oluşuyor.. Karayiplerin yerlilerine gelip çarpıyor, Azteklere çarpıyor, İnkalara çarpıyor, Kuzey Amerika’nın yerli halklarına çarpıyor; Afrika ülkelerine, Kuzey Afrika’nın Arap ülkeleri ve halklarına çarpıyor; Çin’e çarpıyor, Hindistan’a çarpıyor; Avustralya ve Yeni Zelanda’ya çarpıyor, Güneydoğu Asya’ya çarpıyor; Ortadoğu’ya ve İslâm âlemine çarpıyor, Osmanlı’ya çarpıyor, İran’a çarpıyor. Ve hakikaten, aradaki kuvvet dengesi veya dengesizliğine göre Batı modernitesi, girdiği bir çok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor pek çok durumda. Londra’da Victoria and Albert müzesi vardır, âdetâ özellikle 19. yüzyıla ve Britanya İmparatorluğu ile kolonilerine odaklanmış. Çok geniş antropoloji ve etnoloji bölümlerini içerir. İngiltere’nin sömürgeleştirdiği Afrika halklarının Batı ile temas ânından itibaren neler üretmeye çalıştıklarının, yerli kültürlerin nasıl yıkıma uğradığının ve onun yerine ne koymaya çabaladıklarının, bazen insanı ağlatacak kadar trajik ve dramatik örneklerini o bölümlerde görebilirsiniz.</p>
<p>Kendi dinsel inanışlarına dair ahşaptan oydukları heykelcikler kalmamıştır da İngiliz ordusunun metal artıklarından ya da Coca Cola kutularından, otomobil lastiklerinden veya başka kalıntılardan kendilerine bir sanat üretmeye çalışmışlardır örneğin. Bunlara bakarak kendi kendine acıma ve hayıflanma (self-pity) duygularıyla sürüklenmek çok mümkün. Şark olarak, Afrikalılar olarak, Müslümanlar olarak veya Türkler ve Türkiye Türkleri olarak kendimize acımamız, kendimizi tamamen mağdur ve mazlum hissetmemiz, tarihin bu dönüm noktasını tamamen bir ak-kara ilişkisi gibi görmemiz çok mümkün. </p>
<p><strong>Öyle değil mi? Ya da alternatifi nedir? Batıyla temas öncesi duruma nasıl bakmayı öneriyorsunuz? İdealize etmemek mi lâzım?</strong></p>
<p>Buna karşı şöyle bir tarihselliği korumakta yarar var: O tâyin edici temas ânı öncesinde dünyanın diğer toplum ve kültürleri pir-ü pak mıydılar? Zemzem suyuyla mı yıkanmışlardı? İdeal bir insanlık halini mi temsil ediyorlardı? Onların muazzam eşitsizlikleri, zulüm ve hiyerarşileri, bugün kabul edemeyeceğimiz davranışları söz konusu değil miydi? Batılılar çok zalimdi de onlar çok mu barışçıydılar? Dünyanın o diğer bölgelerinin halklarının encounter öncesindeki (veya daha uzak geçmişteki), bizim “kendi geçmişimiz” saydığımız kültürleri (bugüne göre) çok mu üstün ve ileriydi?  </p>
<p>Çok basit bir örnek verebilirim, dil üzerinden. Günümüz Türkçesinden önce Osmanlı Türkçesi, ondan önce Eski Anadolu Türkçesi (veya Anadolu Ortaçağ Türkçesi) onun da gerisinde Çağatayca ve diğer Orta Asya lehçeleri var. Meselâ bugün hangisini tercih ederiz; hangisi bize en işlek, en zengin, en kıvrak anlatım ve iletişim aracını sunar? Bana göre, 20. yüzyılın ilk yarısının İstanbul Türkçesi; Yahya Kemal’in, Nâzım Hikmet’in ve Orhan Veli’nin paylaştığı Türkçe, belki benzersizdir bu açıdan. </p>
<p>Medeniyetler arası ilişkilerin, hem alanı hem vereniyle hepsini zenginleştiren bir tarafı vardır. Geç dönem Osmanlı ve Meşrutiyet Türkçesi de, Arpça ve Farsça dahil Osmanlıların etkileşimde olduğu bütün diğer kültür dairelerinden bir şeyler alarak 20. yüzyıla süzülmüştü. Gelgelelim 1930’larda öyle bir öztürkçecilik başgösterdi ki, tasfiye etmeye kalktı bu birikimi. Önemli ölçüde etti de. Yazık oldu; Türkçe bir ölçüde fakirleşti bu yüzden. Ama bugün bile, (mealen) “ne kadar eski ve geri olursa o kdar saf ve iyi olur” zannedenler mevcut. Önlerine Çağatayca bir metin veya Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış bir metin konsa ne kadarını anlayabilirler, çok şüpheli. Yunus Emre tek istisna bu açıdan. Kıssadan hisse, sırf bizim olsun diye saf ve bozulmamış bir geçmiş arayarak, hiçbir yabancı elin değmediği bir geçmiş arayarak nereye gidebiliriz? </p>
<p>Başka kültürlere de bakalım. Bazı Afrika yerlilerinin, Borneo veya Hawaii yerlilerinin geçmişinde yamyamlık var, insan eti yemek var. Aztek ve İnkalar desek, geçmişlerinde canlı insan kurban etmek var tanrılarına. Mezoamerika savaşlarının önemli bir amacı karşı tarafın soylularından, klan ve kabile şeflerinden esir alıp sonra onları kendi tanrılarına kurban etmek. Sonra belirli bir yortu, dinsel bir tören zamanı yaklaşınca besledikleri esirleri çıkarıp dolaştırıyor, çeşitli işkenceler uyguluyor, korku gösterip göstermediğine bakıyor, ölüm öncesinde erkekliğini sınıyorlar. Sonra da biliyorsunuz, rahipleri kurbanın diri diri göğsünü yararak hâlâ atan kalbini çıkartıyor ve tanrılara adıyorlar. Anlatması bile zor kan ve şiddet olayları. Ama yani İspanyol conquistador’ları, fetih taşeronları, bütün o Pizarro’lar, Cortes’ler, Aguirre’ler vb zalimdi de yerliler çok mu saf ve masumdu? Yenilmiş, ezilmiş ve kahredilmiş olmaları bu soruyu ortadan kaldırmıyor. Geleneksel Hindu kültüründe suttee veya sati âdeti var. Özellikle yukarı kast’lardan güçlü ve zengin bir erkek, diyelim bir raca veya mihrace öldüğünde, nâşı yakılırken dul karısı da kocasıyla birlikte diri diri yakılıyor. Bu da onların “bizim kendi kültürümüz” dediği şeyin bir parçası. İngiliz sömürge yönetimi 19. yüzyılda bu âdeti yasaklamaya çalışıyor. Modernite müdahale ediyor ve zorla kaldırtıyor diye, sati’nin savunulacak yanı var mı? </p>
<p><strong>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri</strong></p>
<p>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri olarak ne vardı; kimse bunlardan konuşmuyor. Hemen bütün cezalar fizikseldi bir kere; esire, suçluya, mahkûma eza ve cefa çektirmeyi içeriyordu. Modernite öncesi devletlerde, bizim bugün bildiğimiz hapis (belirli süreler için hürriyetinden yoksun bırakma) cezaları çok nadirdir; ya önemli savaş esirleri (fidye alınıncaya kadar) zindanda tutulur, ya (işkenceyle) sorgulanacak şüpheliler, ya da idamı bekleyenler. Başka bir deyişle, hapis çoğu zaman idama giden yolda kısa bir aşamadır. Osmanlı toplumu, kültürü ve medeniyeti de bu genellemenin dışında değil. Şiddet günlük hayatın her ânında mevcut. Cezalarda, aşağıdan yukarı uzanan bir acı ve dehşet ıskalası söz konusu. Kadılar en basit “âdi” suçlar için çoğu zaman değnek sayısına karar veriyor. Bu da falaka demek, ki başınıza gelmediyse tasavvur etmesi zordur; binlerce insan gibi ben de 12 Mart’ta yatırıldığım için biliyorum ne demek olduğunu. Bir aşama sonra, kafasını kesiyor ve mızrak  ucunda dolaştırıyorlar. Oradan, kancaya geçirme veya kazığa oturtma gibi fecaatlere doğru tırmanıyor. İlkinde, balık iğnesine yem takar gibi insanı büyük ve sivri bir kancaya takıyorlar. Zavallıyı iki büklüm katlayıp bağlıyor; kancayı kalçalarından sokup böğründen çıkararak yukarı çekiyor, asıp bırakıyorlar. İkincisinin, yani kazığa oturtmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Kurban her kimse, sucuk gibi bağlanıp yere yatırılıyor, uzun ve sivri uçlu, iyice yağlanmış bir ahşap kazık, bu işin tekniğini çok iyi bilen bir cellat tarafından usul usul (affedersiniz) makadından içeri sokuluyor. Hayatî iç orgnlarına hemen ölümcül zarar vermemesi, ya da büyük damarlardan birini kesmemesi, maksimum süre maksimum ızdırap vermesi gerekiyor. Belki midesine kadar makattan soktuktan sonra, şişe geçirilmiş gibi olan zavallıyı dikiyor, kazığı da hazırlanmış bir çukura gömüyor, o vaziyette bırakıyorlar. Mahkûm kendi ağırlığıyla yavaş yavaş aşağılara kayıyor o kazığın üzerinde; tersten söyleyecek olursak, kazık vücudunun içinde santim santim yükseliyor ve öldürüyor. </p>
<p>Batıdaki çarmıha germe yönteminin karşılığı gibi. Çarmıha germe Hıristiyanlıktan önce Roma’da vardı. O da bir medeniyetti kuşkusuz. Hem de büyük bir medeniyet. Ama işte o kültür ve medeniyet, gladyatör dövüşleri ile çarmıh germeyi de içeriyordu. Nâsıralı İsa’yı da çarmıha gererek idam ettikleri içindir ki, çarmıhın şekli, yani haç, Hıristiyanlığın kutsal sembolü  oldu. Geçelim. Ellerinden, kollarından, ayak bileklerinden çarmıha çivilenen mahkûm, nasıl kendi ağırlığıyla sarkarak ölüyorduysa, kazığa oturtmada da bunun başka bir şekli söz konusuydu.</p>
<p>Osmanlı tarihinde saltanat uğruna kardeş ve evlât katli de var tabii; azledildikten sonra idam da edilen sadrazamlar ise onlarla sayılıyor. Durup düşünmemiz lâzım, bunların anlamını. Özel olarak Osmanlının diğer modernite-öncesi toplumlardan çok daha fazla şiddet içerdiğini söylemeye çalışmıyorum. Modernite-öncesi bütün toplumlar muazzam miktar ve biçimlerde şiddet içeriyor. Ortaçağda Avrupa’da işkencenin daniskası var. Kerpetenle tırnak çekmeler; kollarından, bileklerinden asıp kendi ağırlığıyla vücudu germeler (strappado). İşkence çarkı (rack) veya dolabına (wheel) bağlayarak vücudunu çekip uzatmak, bütün eklemlerinin teker teker kopmasını seyretmek&#8230; Orada da var korkunç işkenceler. Ama yalnız orda değil; benim söylemek istediğim, meselâ Osmanlı’da da olduğu. Şunu söyleyebiliyor muyuz: Batının getirdiği her şey yüzde 100 kötüydü de bizim her şeyimiz yüzde 100 iyiydi? Böyle bir şey söz konusu mu? Bunu demek olanaksız. Bunu hatırlatmak bakımından söylüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof.Dr. Halil BERKTAY: &#8220;Batı Dünyasında Bir Vizyon ve Liderlik Krizi Var.&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-bati-dunyasinda-bir-vizyon-ve-liderlik-krizi-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 12:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1161</guid>

					<description><![CDATA[Son dönemde Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini merak edenler için Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay, Hande Yücel’in sorularını yanıtladı. Günümüzde dünya yoğun bir kriz sürecinde. Bu hali oluşturan, bir yanda Batının krizi, diğer yanda ise modern dünya sistemi içinde yer alan diğer ülkelerde patlak veren tekil, tikel krizler (ki bunlar da belki bir noktada küreselleşmenin, dolayısıyla son tahlilde Batının yol açtığı krizler gibi düşünülebilir). Öyle veya böyle; insanlığı bugün yaşadıklarına getiren sürecin tarihsel arka planında neler var? İlk olarak altını çizmek istediğim husus; bu dar anlamda bir siyaset meselesi de değil, dar anlamda bir medeniyetler meselesi de değil. Dinler, medeniyetler, siyasal formasyonlar (devlet veya imparatorluklar)&#8230; Hepsi bir arada ve bu kademeler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Hem birlikte düşünmek, hem de ayrıştırabilmek lâzım. Kabaca bundan 500 yıl kadar önce, Batı diye bir şeyin ortaya çıkması ve giderek dünyanın diğer bölgelerinden, diğer uygarlıklarından, diğer kültür dairelerinden üstün bir konuma yükselmesi diye bir süreç yaşanmaya başladı. Belki 1450’lere, 15. yüzyılın ortalarına kadar yatay bir dünyadan söz edebiliriz. Derken o yatay dünya giderek dikey bir dünyaya dönüştü. Yatay bir dünya derken, şöyle bir şey kastediyorum; modernite öncesinde, yeryüzünün çeşitli köşelerinde belirli ekolojik nişlere oturan bazı kültür ve uygarlık daireleri söz konusuydu. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Son dönemde Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini merak edenler için Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay, Hande Yücel’in sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Günümüzde dünya yoğun bir kriz sürecinde. Bu hali oluşturan, bir yanda Batının krizi, diğer yanda ise modern dünya sistemi içinde yer alan diğer ülkelerde patlak veren tekil, tikel krizler (ki bunlar da belki bir noktada küreselleşmenin, dolayısıyla son tahlilde Batının yol açtığı krizler gibi düşünülebilir). Öyle veya böyle; insanlığı bugün yaşadıklarına getiren sürecin tarihsel arka planında neler var?</strong></p>
<p>İlk olarak altını çizmek istediğim husus; bu dar anlamda bir siyaset meselesi de değil, dar anlamda bir medeniyetler meselesi de değil. Dinler, medeniyetler, siyasal formasyonlar (devlet veya imparatorluklar)&#8230; Hepsi bir arada ve bu kademeler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Hem birlikte düşünmek, hem de ayrıştırabilmek lâzım.</p>
<p>Kabaca bundan 500 yıl kadar önce, Batı diye bir şeyin ortaya çıkması ve giderek dünyanın diğer bölgelerinden, diğer uygarlıklarından, diğer kültür dairelerinden üstün bir konuma yükselmesi diye bir süreç yaşanmaya başladı. Belki 1450’lere, 15. yüzyılın ortalarına kadar yatay bir dünyadan söz edebiliriz. Derken o yatay dünya giderek dikey bir dünyaya dönüştü. Yatay bir dünya derken, şöyle bir şey kastediyorum; modernite öncesinde, yeryüzünün çeşitli köşelerinde belirli ekolojik nişlere oturan bazı kültür ve uygarlık daireleri söz konusuydu. Uzakdoğu’da (veya Doğu Asya’da) Çin, Japonya, Kore; Güneydoğu Asya (Hindiçini); Güney Asya (Hindistan ve Hint Okyanusu); İslâmiyet öncesi Ortadoğu ve 7. yüzyıldan başlayarak İslâmî Ortadoğu; Hıristiyanlıkla yoğrulmuş bir Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa uygarlığı; Batı Afrika krallıkları; o sırada “Eski Dünya”da (Avrasya topraklarında) yaşayan kimsenin varlığından haberdar olmadığı, İnkalar, Mayalar, Aztekler gibi Orta Amerika (Mezoamerika) uygarlıkları&#8230; Bu yatay dünyanın özelliği şuydu: her bir kültür dairesi kendi eko-kültürel ortamında vücut buluyordu. Diğerleriyle teması sıfır değildi; birbirlerinin farkındaydılar yani. Faraza Marco Polo Venedik’ten kalkıp Çin’e gitmişti ailesiyle birlikte; ya da Endonezya’dan baharat yüklü gemiler yola çıkıp Hindistan’a uğruyor ve oradan Kızıldeniz’e giriyor, Süveyş’e, İskenderiye’ye kadar çıkıyorlardı. Kristof Kolomb yola çıktığında Çin’in üç aşağı beş yukarı nerede olduğunu biliyordu. Bilmediği bir şeyler vardı; ama “batıya yelken açarsam Dünya yuvarlak olduğundan dönüp dolaşıp Çin’e gelirim” varsayımı hiç de hatâlı bir varsayım değildi aslında. Kaldı ki bazıları birbirleriyle daha da yakın temas içindeydi &#8212; Haçlı Seferleri, ya da gene Ortadoğu İslam uygarlığı matrisinden yükselen Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa’nın ilişkileri gibi. Fakat birbirlerinin varlığını hayatî ve tâyin edici bir şekilde etkilemiyor veya tehdit etmiyorlardı. Şöyle basit bir test yapabiliriz; hangisi en güçlüydü diye sorsak, doğru cevabı sadece her birinin kendi köşesinde en güçlü olduğu olabilir. Hayalî bir güç egzersizinde, Hıristiyan Avrupa Ortaçağ uygarlığı ile Çin’i veya Hindistan’ı dövüştürüp hangisi üstün gelecek diye bakmak mümkün değildir. Her birinin bir efektif eylem yarıçapı vardı; örneğin Osmanlının efektif eylem yarıçapı batıda Budapeşte’ye ve doğuda batı İran’a kadar uzanıyor, daha ötesine geçemiyordu. Dolayısıyla sorunun doğru cevabı şu oluyor; her biri kendi nişinde, kendi efektif eylem yarıçapı içinde “en güçlü”ydü. Bu anlamda dünya, yatay bir çizgi üzerinde aralıklı olarak yer alan ve herhangi biri diğerlerinden daha yukarıda olmayan yanyana kubbeler ya da yarım kürelerden oluşuyordu.</p>
<p>1450-1500 dolaylarından itibaren yeni ve farklı bir şey olmaya başladı. Modernite öncesinin bu büyük yerel uygarlıklardan biri ve sadece biri, diğerlerinin üzerinde yükselişe geçti. Diğerlerini adım adım kendi yörüngesine aldı, kendi etekleri etrafında topladı. Tabii bu, dört beş yüzyıllık bir süreç. Küçük küçük ve birbirinden bağımsız tepeciklerin yerine bir büyük dağ oluştu ve diğerleri ona eklemlendiler; onun yamaçlarına yapıştırıldılar âdetâ. Batı diye yükselen o büyük dağın yörüngesine girdiler, eteklerine dönüştüler de diyebiliriz. Önce bir Avrupa merkezli deniz imparatorlukları aşaması yaşandı; Kristof Kolomblar, Macellanlar, Amerigo Vespucciler, İspanyol conquistador’ları (fetih taşaronları)&#8230; İlk olarak Atlantik’in, arkasından Pasifik’in keşfi ve fethiyle, İspanya ve Portekiz, derken İngiltere, Hollanda ve Fransa deniz imparatorlukları kurulmaya başladı. Bu safha, bu ilk atılım 150 yıl kadar sürdü, 1500-1650 arasında. Ancak adım adım ilk hızını, momentumunu kaybetti. Çünkü dünyanın o teknolojiyle, o çağın ağızdan dolma ateşli silahları ve ahşap yelkenli gemileriyle ele geçirilebilecek kadarını ele geçirdi Batılılar. 17. yüzyılın ikinci yarısı ile 18. yüzyılda bu büyük Avrupa-merkezli denizaşırı sömürge imparatorlukları bir parça yerinde saydı. Derken 19. yüzyıl sonlarında yeni bir sıçrama yaptılar, 1870’lerden itibaren. Buna Yeni Emperyalizm Çağı ya da Modern Emperyalizm Çağı diyoruz. Sanayi Devrimi teknolojisi sayesinde yeni bir dizi imparatorluk araç gereci geldi; arkadan (mekanizmadan) dolma ateşli silahlar, uzun menzilli ve patlayıcı konik mermi atan toplar, buhar makinesiyle donatılmış çelik gövdeli savaş gemileri, makineli tüfekler, tıbbın yeni olanakları, demiryolları, telsiz, telgraf vesaire. Özetle, bütün bir buhar ve çelik uygarlığı. Bu da yeni bir patlamaya yol açtı. 1870-1914 arası, aslında Batı ile dünyanın kalanı (the West and the Rest) arasındaki kuvvet eşitsizliğinin doruğu oldu; uçurum en fazla orada açıldı. Nitekim yeryüzünün Avrupalı devletler tarafından elkonmuş, mülk edinilmiş alanı 1800’de yüzde 39 dolayından 1900’de yüzde 80’in üzerine sıçradı. Şöyle de diyebiliriz; yeryüzünde paylaşılmamış, sahipsiz toprak kalmadı. En ücra Polinezya adasına kadar her yerin artık çok muhtemelen Avrupalı bir sahibi, bir maliki vardı. Dünyanın teritoryal paylaşımı tamamlandı. Ama artık o dönemden çok farklı bir durumdayız.</p>
<p>Sömürge döneminin bitmesi, Batının hakimiyetinin bittiğini göstermiyor ama, öyle değil mi?</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kederlerimin Krallığında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kederlerimin-kralliginda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kederlerimin-kralliginda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil BERKTAY]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Oct 2017 15:31:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Kederlerimin Krallığında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=865</guid>

					<description><![CDATA[İnsan hakları aktivistlerinin tutuklanması ve medyada açılan “şer odağı &#8211; kaos toplantısı &#8211; 24 Temmuz komplosu &#8211; casuslar &#8211; ajanlar &#8211; provokatörler” kampanyası, Almanya ile ilişkileri (şeklen sürdürülen kuyruğu dik tutma retorikleri bir yana) Türkiye’nin altından zor kalkabileceği bir noktaya getirdi. Vahim bir yalnızlık oluşuyor, biz ne dersek diyelim. Parti liderliğinde bir endişe uç veriyor mu acaba? “Fazla ileri gidildiği” hissi doğuyorsa, uçurumun kıyısından nasıl dönülecek? Kendi kendime bu soruyu sorarken, bir de Cumhuriyet dâvâsı başladı, dünyanın dikkatle izlediği. İlk gün Kadri Gürsel’in savunmasını okudum; başkalarının kendisine yazıp iletişim kurmak istemesinden ötürü kendisinin (üstelik de bir gazeteci olarak) asla sorumlu tutulamıyacağı yolundaki açıklamalarına hak verdim. Daha önemlisi, Gürsel’in “Türkiye’nin otoriterleştiğine yönelik algı yaratmak”la da suçlandığını hayretle öğrendim. Bu siyasî bir tartışma konusu olur da, nasıl kriminal bir faaliyet gibi gösterilebilir; bunu kavramaktan âcizim. Ama işte, CHP’nin Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin “provokasyon” iddialarının da, insan hakları aktivistlerinin daha yargılama başlamadan infaz edilmek istenmelerinde kullanılan gerekçelerin de, şimdi (12’si dokuz aydır tutuklu) toplam 19 Cumhuriyet çalışanına yönelik ithamların da ardında, hep aynı asgarî müşterekin: AKP’ye muhalefetin başlı başına suç olduğu fikrinin (zira böyle her demarşın, daha baştan önü alınmazsa, büyüyüp devirmeci bir kalkışmaya dönüşeceği korkusunun) kendini hissettirdiği kanısındayım. Maalesef Türkiye böyle bir noktaya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsan hakları aktivistlerinin tutuklanması ve medyada açılan “şer odağı &#8211; kaos toplantısı &#8211; 24 Temmuz komplosu &#8211; casuslar &#8211; ajanlar &#8211; provokatörler” kampanyası, Almanya ile ilişkileri (şeklen sürdürülen kuyruğu dik tutma retorikleri bir yana) Türkiye’nin altından zor kalkabileceği bir noktaya getirdi. Vahim bir yalnızlık oluşuyor, biz ne dersek diyelim. Parti liderliğinde bir endişe uç veriyor mu acaba? “Fazla ileri gidildiği” hissi doğuyorsa, uçurumun kıyısından nasıl dönülecek?</strong></p>
<p>Kendi kendime bu soruyu sorarken, bir de Cumhuriyet dâvâsı başladı, dünyanın dikkatle izlediği. İlk gün Kadri Gürsel’in savunmasını okudum; başkalarının kendisine yazıp iletişim kurmak istemesinden ötürü kendisinin (üstelik de bir gazeteci olarak) asla sorumlu tutulamıyacağı yolundaki açıklamalarına hak verdim.</p>
<p>Daha önemlisi, Gürsel’in “Türkiye’nin otoriterleştiğine yönelik algı yaratmak”la da suçlandığını hayretle öğrendim. Bu siyasî bir tartışma konusu olur da, nasıl kriminal bir faaliyet gibi gösterilebilir; bunu kavramaktan âcizim. Ama işte, CHP’nin Adalet Yürüyüşü’ne ilişkin “provokasyon” iddialarının da, insan hakları aktivistlerinin daha yargılama başlamadan infaz edilmek istenmelerinde kullanılan gerekçelerin de, şimdi (12’si dokuz aydır tutuklu) toplam 19 Cumhuriyet çalışanına yönelik ithamların da ardında, hep aynı asgarî müşterekin: AKP’ye muhalefetin başlı başına suç olduğu fikrinin (zira böyle her demarşın, daha baştan önü alınmazsa, büyüyüp devirmeci bir kalkışmaya dönüşeceği korkusunun) kendini hissettirdiği kanısındayım. Maalesef Türkiye böyle bir noktaya itildi. Oryantalizm, İslamofobi, Türkofobi, 2002-2004 arasının (birçoğu gerçek olan) darbe hazırlık veya umutları, 2007’nin “367” sahtekârlığı ve cumhurbaşkanlığı krizi, ardından AKP’yi kapatma dâvâsı, ardından Gülencilerin sahneye çıkışı, 2012 MİT Müsteşarı komplosu, MİT tırları komplosu, 2013 yazının Gezi radikalizasyonu, 17-25 Aralık 2013 “yolsuzluk” operasyonları, 2015’te PKK’nın ilân ettiği “yeni devrimci halk savaşı” ve beraberinde getirdiği hendek-barikat muharebeleri, nihayet 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, darbeye Batı’da gösterilen tepkilerin tuhaflığı ve çifte standartlılığı, bugün de dış dünyada FETÖ’nün ve özellikle 15 Temmuz darbe kaçkınlarının çeşitli biçim ve düzeylerde himaye görüyor olması, Suriye ve Rojava politikalarının başarısızlığı, ABD-Küürt ittifakının pekişmesi, öte yandan TSK’nın subay kadrolarının bugün bile ya Kemalist, ya Gülenci, ya kripto-Gülencilerden oluşması…</p>
<p>Bunların hepsi birer vakıa; hepsi peşpeşe geldi, üstüste bindi ve herhangi bir iktidarın sabırla göğüslemesi, tahammül etmesinin çok zor olduğu kümülatif bir tazyik yarattı. Siyasetin ve iktidar olmanın, ideolojiden görece özerk dinamikleri vardır; bunu da unutmayalım.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kederlerimin-kralliginda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
