<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hakikat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hakikat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Oct 2021 12:39:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Hakikat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hakikatte Bütünlük</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-butunluk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-butunluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Oct 2021 12:39:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17784</guid>

					<description><![CDATA[Ne demiştik? “Ben bilirim”, “Ben bulurum”, “Ben kurtarırım” diyenler kendilerini ve başkalarını aldatanlardır. Hepsi birden aldananlardır. Aldatan da aldanan da kaybeder. Biri sahtekârlığından diğer tamahkârlığından. Bunlar birkaç tipten oluşur: Kimi göksel âlemle ilişki kurduğunu iddia eder, kimi gökteki yıldızlardan yorum üretir, kimi ilahî alandan bilgi aldığını ihsas eder, kimi düşe yatıp ermiş havasına girer, kimi ise gündüz gözü kimsenin görmediğini görür… Çoğalmak mümkün bu örnekleri. Akıllı sanılan bazı insanların yanlış yorumları da bu tiplere dayanak teşkil eder. Geçmişte koca koca adamlar göğü hakikatin kaynağı, kapalı bilginin yumağı, hakikat erenlerinin oymağı zannetmişler. O kaynağa ulaştıklarında, yumağın bir ucunu tuttuklarında, göktekilerle irtibat kurduklarında hakikate ulaşacaklarını vehmine kapılmışlar. Kimi faal akılla ilişki ve iletişim kurma derdine düşmüş, kimi fanilik perdesi arkasında bakilik düşüne yatmış; kimi erdim, kimi ulaştım, kimi ilişki kurdum demiş. Ama her birine itibar edenler bulunmuş. Bu itibarlar onları daha bir tahrik etmiş, uçurumun kenarına itmiş, kimi düşmüş, kimi son anda kurtulmuş. Aldatanlar da aldananlar da verilen imkânları ve bulundukları şartları yeterli bulmayanlardan çıkmış; sizin anlayacağınız duygularına yenik düşen, harislerden ve kanaatsizlerden. Daha fazlasını istemiş, hırs sarmalının içine düşmüş, döndükçe dolanmış, dolandıkça ilerlediğini sanmış; dönmenin verdiği sarhoşluğa kapılmış; gündüz güneşin parıltısı, gece ayın ışığı, yıldızların ışıltısı gözünü almış, böylece geçici ışıkların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ne demiştik? “Ben bilirim”, “Ben bulurum”, “Ben kurtarırım” diyenler kendilerini ve başkalarını aldatanlardır. Hepsi birden aldananlardır. Aldatan da aldanan da kaybeder. Biri sahtekârlığından diğer tamahkârlığından.</p>



<p>Bunlar birkaç tipten oluşur: Kimi göksel âlemle ilişki kurduğunu iddia eder, kimi gökteki yıldızlardan yorum üretir, kimi ilahî alandan bilgi aldığını ihsas eder, kimi düşe yatıp ermiş havasına girer, kimi ise gündüz gözü kimsenin görmediğini görür… Çoğalmak mümkün bu örnekleri. Akıllı sanılan bazı insanların yanlış yorumları da bu tiplere dayanak teşkil eder.</p>



<p>Geçmişte koca koca adamlar göğü hakikatin kaynağı, kapalı bilginin yumağı, hakikat erenlerinin oymağı zannetmişler. O kaynağa ulaştıklarında, yumağın bir ucunu tuttuklarında, göktekilerle irtibat kurduklarında hakikate ulaşacaklarını vehmine kapılmışlar. Kimi faal akılla ilişki ve iletişim kurma derdine düşmüş, kimi fanilik perdesi arkasında bakilik düşüne yatmış; kimi erdim, kimi ulaştım, kimi ilişki kurdum demiş. Ama her birine itibar edenler bulunmuş. Bu itibarlar onları daha bir tahrik etmiş, uçurumun kenarına itmiş, kimi düşmüş, kimi son anda kurtulmuş.</p>



<p>Aldatanlar da aldananlar da verilen imkânları ve bulundukları şartları yeterli bulmayanlardan çıkmış; sizin anlayacağınız duygularına yenik düşen, harislerden ve kanaatsizlerden. Daha fazlasını istemiş, hırs sarmalının içine düşmüş, döndükçe dolanmış, dolandıkça ilerlediğini sanmış; dönmenin verdiği sarhoşluğa kapılmış; gündüz güneşin parıltısı, gece ayın ışığı, yıldızların ışıltısı gözünü almış, böylece geçici ışıkların cazibesine kapılmış, sonunda her şey kararmış, bir çukura yuvarlanmış, dibi bulmuş, ne kendi olmuş, ne etrafını oldurmuş…</p>



<p>Düşünmezler ki evren Allah’ın yarattığı varlıkların bütünü, insan bu bütünün küçük bir unsuru. Evreni de insanı da parçalayanlar, her ikisine de zarar vermişler, hala vermekteler. Hâlbuki evren göğüyle ve yeriyle, görüneniyle ve görünmeyeniyle bir bütün olduğu gibi, insan da ruhuyla ve bedeniyle bir bütün. Yer göğe, görünen görünmeyene, insan evrene, ruh bedene, beden ruha… ama hepsinin toplamı bir Yaratıcıya muhtaç. Her bir parçanın tek başına ne bir anlamı ne de kendine yeterli olması söz konusu. Ne işe yarar tek başına ruh veya ruhtan ayrılan beden? Gidenin gelmediği yer olmasa ne anlam ifade eder yaşanılan hayat? Bir gün gelecek, vakit dolacak, o gelinmeyen yere herkes gidecek.</p>



<p>Her şey fâni, Allah bâki; her şey muhtaç, Allah müstağni.</p>



<p>Demek ki neymiş? Evrene, insana, hayata ve varlığa bir bütün olarak bakmak gerekmiş. Görülen ayrılıklar ve aykırılıklar seni aldatmasın! Kadın ve erkek birbirinden ayrı ve birbirine aykırı ama insanlığın devamı onların birlikteliğine bağlı. Toprak, hava, ateş ve su da birbirinden ayrı ve birbirine aykırı. Ama toprak havaya, hava suya, su ateşe ve insanoğlu hepsine muhtaç.</p>



<p>Kopabilir misin topraktan, içme hele bir sudan, nefes alma havadan, ısınma ateşten?</p>



<p>Niye korkar insanlar acaba son nefesten?</p>



<p>Sen bu saydıklarımda güç vehmetme, hepsinin ipi Yüce Kudretin elinde. Nefes verdiren de, nefesini kesen de O’dur nihayetinde. Zira Yüce Yaratan böyle kurmuş düzeni, her şeyi her şeye muhtaç kılmış, hepsinin ipini de avucuna almış. Hakikati keşfetmek, işte bu bütünü görüp her şeyin bir ve yegâne olan Yüce Allah’ın bilgisi, dilemesi ve eylemesine bağlı olduğunu bilmektir. Aksi ise, çokluğun sarhoşluğuna kapılıp bütünlüğü görmemek, ayrılık derdine düşüp birliği yok etmek, vahdet denizinde kesret dalgasına kapılmak, yüce dağda bir tümseğe takılmak, düz ovada bir çukura saplanmak, denizi geçip derede boğulmak, dağı aşıp düz yolda şaşırmaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-butunluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikatte Haddi Bilmek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-haddi-bilmek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-haddi-bilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2021 12:19:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17618</guid>

					<description><![CDATA[Demek ki, insanoğlunun hakikate ulaşması ancak doğru araç ve doğru yöntem kullanmasıyladır. Doğru araç herkesin bildiği ve kullanabildiğidir. Bu sayede aracın doğruluğunu ölçme ve sınama imkânı olabilmektedir. Bu da ancak herkeste bulunan duyular ve akıl yardımıyladır. Yöntemin doğruluğu ise duyuların algılarıyla aklın hükümleri arasında uyum ve tutarlılık bulunmasıyla tespit edilir. Tersinden söylersek ikisi arasında çatışma ve çelişki olmamasıdır. Buna rağmen ulaşılamayan hakikatler vardır. İlahî bildirim almadığı sürece insan o hakikatlerden sorumlu değildir. Bildirim aldığında da, aldığı bildirim kadar sorumludur. “Bilgin olmayan şeyin veya bildirilmeyen bir bilginin peşine düşme” (İsrâ 36) emri bunu ihtar etmektedir. Sen bunu “elindeki bilgi imkânlarıyla ulaşamayacağın hakikatin peşine düşme” şeklinde de okuyabilirsin. Bu duyu ve akılla elde edebileceğin bilgiye sınırlama değil, tam tersine kişiyi elinde olana yoğunlaşmaya teşvik ve telkindir. Bir başka deyişle bu ihtar “elindeki imkanla ulaşabileceğine yönel ve oraya yoğunlaş” demektir. Bunun anlamı, insanoğlunun bilimde ve teknolojideki ilerleyişinin önü her zaman açık olduğudur. Yeter ki kendine, çevresine ve doğaya zarar vermesin. &#160; İlahî bildirimle ulaşılabilen şey insana kapalı olandır, eskilerin tabiriyle gâib alandır. Bunun ne kadarını bilebileceğini, o alanı sana kapatan karar vermiştir. Gönderdiği habercileri vasıtasıyla bunu bildirmiştir. Son Haberciyle de gerekli olanı bildirmiş ve bildirim yolunu kapatmıştır. Öyleyse sorumluluğumuz Son Habercinin bildirimlerini bilmekle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Demek ki, insanoğlunun hakikate ulaşması ancak doğru araç ve doğru yöntem kullanmasıyladır. Doğru araç herkesin bildiği ve kullanabildiğidir. Bu sayede aracın doğruluğunu ölçme ve sınama imkânı olabilmektedir. Bu da ancak herkeste bulunan duyular ve akıl yardımıyladır. Yöntemin doğruluğu ise duyuların algılarıyla aklın hükümleri arasında uyum ve tutarlılık bulunmasıyla tespit edilir. Tersinden söylersek ikisi arasında çatışma ve çelişki olmamasıdır.</p>



<p>Buna rağmen ulaşılamayan hakikatler vardır. İlahî bildirim almadığı sürece insan o hakikatlerden sorumlu değildir. Bildirim aldığında da, aldığı bildirim kadar sorumludur. “Bilgin olmayan şeyin veya bildirilmeyen bir bilginin peşine düşme” (İsrâ 36) emri bunu ihtar etmektedir. Sen bunu “elindeki bilgi imkânlarıyla ulaşamayacağın hakikatin peşine düşme” şeklinde de okuyabilirsin. Bu duyu ve akılla elde edebileceğin bilgiye sınırlama değil, tam tersine kişiyi elinde olana yoğunlaşmaya teşvik ve telkindir. Bir başka deyişle bu ihtar “elindeki imkanla ulaşabileceğine yönel ve oraya yoğunlaş” demektir. Bunun anlamı, insanoğlunun bilimde ve teknolojideki ilerleyişinin önü her zaman açık olduğudur. Yeter ki kendine, çevresine ve doğaya zarar vermesin. &nbsp;</p>



<p>İlahî bildirimle ulaşılabilen şey insana kapalı olandır, eskilerin tabiriyle gâib alandır. Bunun ne kadarını bilebileceğini, o alanı sana kapatan karar vermiştir. Gönderdiği habercileri vasıtasıyla bunu bildirmiştir. Son Haberciyle de gerekli olanı bildirmiş ve bildirim yolunu kapatmıştır. Öyleyse sorumluluğumuz Son Habercinin bildirimlerini bilmekle sınırlıdır. Duyu ve akıl yoluyla elde edeceğin hakikatlere ise, kendine ve başkasına zarar vermediği takdirde bir sınır getirilmemiştir; faydasız olandan da kaçınılması istenmiştir.</p>



<p>İnsanoğlunun en çok merak ettiği iki alan vardır: geçmiş ve gelecek. Siz buna tarih ve kehanet diyebilirsiniz. Yıllarca bunun peşinde koşan insanlar olmuş. Onlara inananlar da onların peşinden koşmuş.&nbsp; Herkes bir arayış içinde: bir kısmı gün ışığında aramış, bir kısmı düşünde. Doğru yöntem kullanan ve haddini bilenler sınırda durmuş, hırslı olanlar bilme iddiasında olmuş. Gerçek tarih ile uydurma tarih bu iki kesimin elinde doğmuş. Gelecek ise hepten muamma. Geçmişin tecrübesini gözetenler, imkânlarını kullananlar ve anın şartlarını dikkate alanlar başarılı olmuş; kehanet peşinde koşanlar, buldum havasına girenler, bilirim rüyasına yatanlar yolda kalmış, yolunu şaşırmış, sonları hüsran ve felaket olmuş.</p>



<p>Zaten insanoğlunu en çok “ben bilirim” ve “ben bulurum” diyenler aldatmış. “Sen nasıl bileceksin ve bulacaksın?” diye sormamışlar çoğu zaman. Onların da kendileri gibi iki gözü, iki kulağı ve bir kafası olduğunu göz ardı etmişler; peşlerine takılmışlar ve hüsran ırmağını boylamışlar. Hâlbuki gâib alandan haber getirenler hiç böyle dememişler. Ben bilirim ve bulurum havasına girmemişler. Tam aksine “Ben sizin gibi bir insanım, bana ilahınızın tek bir ilah olduğu haber veriliyor” (Kehf 110), “Ben, Allah’ın hazinelerinin yanımda olduğunu söylemiyorum, gaybı da bilmem, ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahiyle bildirilene tabi oluyorum. Söyle onlara, hiç görenle görmeyen bir olur mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?” (En’âm 50). “Ben peygamberler arasında bir bidatçı değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmem, bana vahiyle bildirilene uyarım ancak. ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf 9). Hz. Yusuf ne güzel demişti zindandan arkadaşlarına “Bu yaptığım yorumlar, Rabbimin bana öğrettikleridir.” (Yusuf 37)</p>



<p>Demek ki neymiş? İnsanoğlunun bilgi sınırları belliymiş. O sınırlara uyduğunda ve haddini bildiğinde ulaşabileceği hakikate erişirmiş insan, uymadığında ve haddini aştığında düz yolda şaşırır, aldanır ve aldatırmış; farkına vararak veya varmayarak yolun haramisi olur, kendi yolda kalır, kendine uyanları yoldan çıkartırmış.</p>



<p>Büyük Haberci boşuna dememiş: “Ben ancak bir beşerim. Size dininizle ilgili bir bilgi verirsem, bunu hemen alın. Kendi düşüncemle bir şey söylersem unutmayın ki ben sadece bir beşerim. Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” (Müslim “Fadâil” 38). Etrafındaki dostları da anlayışlı insanlarmış. Ne demek istediğini çok iyi anlamışlar. Çünkü onlar Kur’an okuyan ve okuduklarını takip edenlerdi. “O kendi arzu ve isteklerine göre bir şey söylemez. Söyledikleri ilahi bildirimdir” (Necm 3-4). Zaten O’nu diğerlerinden ayıran “kendisine ilahî bildirim gelmesiydi.” Onun ötesinde gâib alana ulaşacak ne bir imkânı ve ne de ihtimali söz konusuydu. Zaten “Ben size iki şey bırakıyorum, bunlara uyarsanız kurtuluşa esersiniz: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti” sözü de bu gerçeğin ifadesiydi. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatte-haddi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikatin Keşfi &#8211; 3</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-3/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Aug 2021 09:02:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17546</guid>

					<description><![CDATA[Yüce Allah imtihan etmek üzere yarattı insanı. Şartlarını ve imkânlarını oluşturduğu bir ortama yani dünyaya gönderdi onu. Dünyadaki bazı şeyler hoşuna giderken bazı şeylerden nefret etti. Çünkü bazı şeyler övgüye değer iken bazı şeyler yergiyi gerektiriyordu. İnsan hoşa giden ve övgüyü gerektiren işler yaptığında kazandı, nefret edilen ve yergiyi gerektiren işler yaptığında kaybetti; böylece kendisini kaçma-kovalama, çatışma-uzlaşma, ulaşma-uzaklaşma, sevgi-nefret, kazanma-kaybetme… ikilemi hatta sarmalı içinde buldu. İşte bu onun yaratılış hikmeti olan sınavıydı. Tercih ettikleriyle ve etmedikleriyle sınanıyordu, çünkü bu dünyada her yaptığı hatta yapmadığı imtihana tabiydi. Nasıl ki sınava girip soruları yanlış yapmanın bir bedeli varsa, soruları yapmadan çıkmanın da bir bedeli vardır. Yüce Allah yarattığı kulunu yalnız bırakmadı, ona ilave destek çıktı. Bir takım haberciler gönderdi ki, hak ve hakikati kolayca keşfetsinler, sevilen ve övgüye layık olan şeyleri onlar vasıtasıyla bilsinler. Ayrıca O, kullarına bu bildirimlere uyduklarında kazanacaklarını, aksi durumda kaybedeceklerini de bildirdi. Bütün bunlar sınavın ve alınan sonuçların sürpriz olmaması, hayatın anlamsız görülmemesi, bildirimsiz cezayla karşılaşılmaması içindi. Zaten öncesinde Yüce Allah bunların hikmetini ve gereğini anlayacak duyularla ve akılla onları donatmıştı. Öte yandan bilinenler yani bilgiye konu olanlar, ya açık ya da kapalıydı. Açık olanları insan, beş duyuyla kavrayabilir, akılla haklarında karar verebilirdi; kapalı olanları ise, yine akıl &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yüce Allah imtihan etmek üzere yarattı insanı. Şartlarını ve imkânlarını oluşturduğu bir ortama yani dünyaya gönderdi onu. Dünyadaki bazı şeyler hoşuna giderken bazı şeylerden nefret etti. Çünkü bazı şeyler övgüye değer iken bazı şeyler yergiyi gerektiriyordu. İnsan hoşa giden ve övgüyü gerektiren işler yaptığında kazandı, nefret edilen ve yergiyi gerektiren işler yaptığında kaybetti; böylece kendisini kaçma-kovalama, çatışma-uzlaşma, ulaşma-uzaklaşma, sevgi-nefret, kazanma-kaybetme… ikilemi hatta sarmalı içinde buldu. İşte bu onun yaratılış hikmeti olan sınavıydı. Tercih ettikleriyle ve etmedikleriyle sınanıyordu, çünkü bu dünyada her yaptığı hatta yapmadığı imtihana tabiydi. Nasıl ki sınava girip soruları yanlış yapmanın bir bedeli varsa, soruları yapmadan çıkmanın da bir bedeli vardır.</p>



<p>Yüce Allah yarattığı kulunu yalnız bırakmadı, ona ilave destek çıktı. Bir takım haberciler gönderdi ki, hak ve hakikati kolayca keşfetsinler, sevilen ve övgüye layık olan şeyleri onlar vasıtasıyla bilsinler. Ayrıca O, kullarına bu bildirimlere uyduklarında kazanacaklarını, aksi durumda kaybedeceklerini de bildirdi. Bütün bunlar sınavın ve alınan sonuçların sürpriz olmaması, hayatın anlamsız görülmemesi, bildirimsiz cezayla karşılaşılmaması içindi. Zaten öncesinde Yüce Allah bunların hikmetini ve gereğini anlayacak duyularla ve akılla onları donatmıştı.</p>



<p>Öte yandan bilinenler yani bilgiye konu olanlar, ya açık ya da kapalıydı. Açık olanları insan, beş duyuyla kavrayabilir, akılla haklarında karar verebilirdi; kapalı olanları ise, yine akıl yardımıyla açık olanlara bakarak, duyular yoluyla elde ettiği verileri kullanarak kıyas yoluyla bilme imkânına sahipti. Fakat bunun sınırı ve kapasiteyi aşan bir tarafı vardı. İşte tam burada dışardan bir desteğe ihtiyaç kaçınılmazdı insanın. Yüce Allah bu noktada ona gönderdiği ve görevlendirdiği haberciler vasıtasıyla bir takım bildirimlerde bulundu ve bazı kapalı şeyleri nasıl bilebileceğini öğretsin, asla bilemeyecek olan şeylerin boş yere peşine düşmesin diye.</p>



<p>Zaten hayatta da her şeyin bilinmesi mümkün olmadığı gibi, bazı şeylerin bilinmesi gereksiz, hatta zararlı olabilirdi. Bu gereksizlik kimi zaman kendi hayatına bir şey katmaması, kimi zaman başkalarının zararına olması, kimi zaman da hem kendisine hem de çevresine zarar vermesi şeklinde tezahür edebilirdi. Bu durumda insanın bildiği şey, yararlı olabileceği gibi zararlı da olabilirdi. Hayatta asla kullanmayacağı şeyi bilmeye çalışmak gereksiz, büyü gibi şeyleri öğrenmek zararlı, başkalarının özelini merak etmek zarar vericiydi. Yüce Yaratıcı işte böyle kullarına neyi, nasıl ve ne kadar öğrenmeleri gerektiğini bildirdiği gibi öğrenmemeleri gereken şeyleri de bildirmişti.</p>



<p>Bilgiyi veren ve haber getiren haberci de önemliydi; getirdiği haber işe yaramalı, hem kendisine hem de çevresine yarar sağlamalıydı; geçici zevklerin değil kalıcı kazançların bilgisi olmalıydı; hayatın anlamını öğretmeli, yol ve yöntem göstermeli, umut vermeli ve gayrete getirmeliydi.</p>



<p>Habercinin getirdiği bilgi de hayat gibiydi; ya kolayca anlaşılan ya da benzeşikliği yüzünden karıştırılan, ya çok açıktı ya da kapalı ve örtüktü. Buna eskiler muhkem ve müteşâbih, müfesser ve müphem demişlerdi. Muhkem sağlam ve anlaşılır, müteşâbih ise karıştırmaya müsait; müfesser çok açık, müphem ise o nispette kapalı. Bunların neden olduğunu büyük düşünür Matüridî çok güzel açıklamış. Hayat gibidir bunlar demiş, neyi bileceğini neyi bilemeyeceğini, nerede duracağını nerede hareket edeceğini, neye yetebileceğini neye yetemeyeceğini sana öğretir. Kesin olan muhkemi bilebilirsin, müteşâbihi bilmek istersen muhkeme başvurursun; açık olan müfesseri anlayabilirsin, kapalı olan müphemi bilmek istersen açık olana gidersin. Yüce Allah sana kıyas yapasın diye akıl vermedi mi? İşte onu kullanılacağı yer tam da burası. Yapamıyorsan yapabilene sorarsın. Böylece bilginin ve bilenin değerini kavrarsın.</p>



<p>Hayat da böyle değil mi? Kimi yer ve zamanda bazı şeyler açık, kimi yer ve zamanda kapalı. Açık olana gidecek, kapalıda duracaksın; bilmek istersen ya açık olandan yola çıkacak ya bir bilene soracak ya da önceki tecrübelerden yararlanacaksın. Bütün bunlar insana imkânlarını ve sınırlarını göstermek, insan olmanın ne demek olduğunu öğretmek ve Yaratana kul olduğun bilincine ermek içindir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikatin Keşfi -2-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2021 08:21:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17494</guid>

					<description><![CDATA[Bir olgu veya olayı bilmek için, onunla aynı zaman ve mekânda olmanın yanında bilgi gücü ve kapasitesine sahip olmak gerekir. Demek ki içinde bulunduğumuz mekânda ve zamanın şimdisinde gerçekleşen olgu veya olayı, ancak sahip olduğumuz bilgi ve kapasitemiz kadarıyla kavrayabiliriz. Çünkü geçmiş elimizden çıkmış, gelecek elimize geçmemiş, var olan şimdiyle ve içinde bulunduğumuz mekânla yetinmek zorundayız. Bir de bilme gücünün sınırları var. Duyular ancak ulaşabildiği kadarını kavrar; her şeye ve her yöne ulaşamaz. Göz aynı anda her yere bakamaz, kulak aynı anda her yönden gelen sesi işitemez; aynı anda her şeyin tadına bakamaz dil, her şeye dokunamaz el, her şeyi koklayamaz burun. Aynı yöne bakarken bile gözü aldatan bir gözbağcı çıkar, kulak tek yönden gelen sözü yanlış anlar; dil her tadı, burun her kokuyu alamaz, dokunduğunu her zaman tam algılayamaz el. Ayrıca duyuların algısı, aklın hükmüne muhtaç. Aklın değerlendirmesi olmadan duyuların verilerinden bir hüküm çıkmaz. Akıl da yanılma ihtimali olan bir alet. Ne kadar yanıldığını bilmesi bile aynı yanılma ihtimaline tabi.Bu iki bilme gücü yani akıl ve duyular yine de hayat boyu insana büyük tecrübeler kazandırmış. Kimi zaman görerek, kimi zaman gözleyerek kimi zaman da deneyerek; tutturarak ve yanılarak, isabet ederek ve hataya düşerek, ulaşarak ve uzaklaşarak, yakalayarak ve kaçırarak, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir olgu veya olayı bilmek için, onunla aynı zaman ve mekânda olmanın yanında bilgi gücü ve kapasitesine sahip olmak gerekir. Demek ki içinde bulunduğumuz mekânda ve zamanın şimdisinde gerçekleşen olgu veya olayı, ancak sahip olduğumuz bilgi ve kapasitemiz kadarıyla kavrayabiliriz. Çünkü geçmiş elimizden çıkmış, gelecek elimize geçmemiş, var olan şimdiyle ve içinde bulunduğumuz mekânla yetinmek zorundayız.</p>



<p><br>Bir de bilme gücünün sınırları var. Duyular ancak ulaşabildiği kadarını kavrar; her şeye ve her yöne ulaşamaz. Göz aynı anda her yere bakamaz, kulak aynı anda her yönden gelen sesi işitemez; aynı anda her şeyin tadına bakamaz dil, her şeye dokunamaz el, her şeyi koklayamaz burun. Aynı yöne bakarken bile gözü aldatan bir gözbağcı çıkar, kulak tek yönden gelen sözü yanlış anlar; dil her tadı, burun her kokuyu alamaz, dokunduğunu her zaman tam algılayamaz el.</p>



<p><br>Ayrıca duyuların algısı, aklın hükmüne muhtaç. Aklın değerlendirmesi olmadan duyuların verilerinden bir hüküm çıkmaz. Akıl da yanılma ihtimali olan bir alet. Ne kadar yanıldığını bilmesi bile aynı yanılma ihtimaline tabi.<br>Bu iki bilme gücü yani akıl ve duyular yine de hayat boyu insana büyük tecrübeler kazandırmış. Kimi zaman görerek, kimi zaman gözleyerek kimi zaman da deneyerek; tutturarak ve yanılarak, isabet ederek ve hataya düşerek, ulaşarak ve uzaklaşarak, yakalayarak ve kaçırarak, bularak ve kaybederek, yetişerek ve geç kalarak… İşte böyle dolmuş insanoğlunun tecrübe dağarcığı.</p>



<p><br>Edinilen tecrübe bir zamanda ve bir mekânda kalmamış, nesilden nesle aktarılmış; kalsaydı, herkes sıfırdan yeni bir tecrübe oluşturmak zorunda kalırdı. Bir insan sınırlı ömür süresinde ne kadar tecrübe edinebilir ki? İster yüzyıl, isterse yüz elli yıl yaşasın!</p>



<p><br>Şöyle bir hayata bakalım: bilgilerimizin çoğu kendi tecrübelerimizden mi, yoksa öncekilerden aktarılanlardan mı? Öyleyse herkes herkesin tecrübesine muhtaç. Başkasının tecrübesini elde etmenin yolu, dinlemek ve haber almak. Geçmiş zamanlarda ve uzak mekânlarda ne olmuş, nasıl olmuş, ne sonuç vermiş; burada olur mu, olursa nasıl olur, nasıl bir sonuç verir?<br>Bu yüzden her dönemde geçmişin bilgi ve tecrübelerini derleyen toplayan haber veren tarihçiler çıkmış, uzak diyarların haberlerini getiren gezginler. Bunlara kulak verilmiş, öğrenilmiş hatta kayda geçirilmiş. Bunların hepsi haber bilgisi; kulakla elde edildiği için de, kulak bilgisi denilmiş. Okullarda öğrettiğimiz ve öğrendiğimiz bilgilerin çoğunluğu bunlardan oluşuyor. Bu bilgilerden denenmiş ve doğrulanmış olanlara, gerçek denilmiş; sırf anlatı olarak kalanlara kulaktan dolma ismi verilmiş.</p>



<p><br>Bir de ötelerden gelen bilgi var. Beş duyunun erişemediği, aklın hüküm vermeye güç yetiremediği, eskilerin “gâib alem” dedikleri “duyuötesi alan”dan gelen bilgiler. Ona ulaşmanın en kesin ve kestirme yolu, oradan haber veren haberciyi bulmak. Burada en önemli sorun, habercinin doğruluğunu tespit etmek. Habercinin sadece doğru olması yetmez, aynı zamanda güvenilir olması gerek. Özü sözü bir, dediğini yapan, yaptığını diyen; söylediği ile eylediği birbirine uyan; gördüğüne inanılan, duyduğuna güvenilen; her halinden emin olunan; varlığı güven veren, yokluğu tedirgin eden… şaibenin bulunmadığı, kötünün ve kötülüğün kendisinden kaçtığı, onu gören şeytanın girecek delik aradığı, üstündeki tozun bile kendinden utandığı… Böyle birinin verdiği haber elbet doğrudur.</p>



<p><br>Bu haberciler, peygamberlerdir. Görüneni-görünmeyeni, geçmişi-geleceği, canlıyı-cansızı hâsılı her fânîyi yaratan Yüce Allah, bu tür haberleri ulaştıracak kişileri işte böyle özelliklerde seçmiş, bilgileri onlara vermiş, onlar da bu bilgileri bize belletmiş.<br>Niyedir bütün bunlar? Kulları dinlesin ve haberdar olsunlar; düz yolda şaşmasınlar, dağ başında kalmasınlar, çöl ortasında kaybolmasınlar, denizin dalgaları arasında çaresiz kıvranmasınlar; bir dua kadar yakın, rahmân ve rahîm olan Rablerinin olduğunu bilsinler; bir gün huzurunda toplaşacaklarının bilincinde olsunlar diye.</p>



<p><br>Ama gene de iman ve tasdiki yani habercilerin ve haberlerinin doğrulamasını kullarının tercihine bırakmış. Ne de olsa veri toplayan beş duyu, bunları değerlendiren akıl, iyi niyete ayarlı kalp ve vicdan ile onları donatmış Yüce Allah. Aklını kullanan, kalbini düzgün tutan, vicdanına danışan kulları hakikati görmüş, doğrulamış, doğru yola girmiş, hedefe ulaşmış; aklını kullanmayan, kalbini bozan, vicdanını körelten kulları ise aksilik etmiş, aksine gitmiş, yoldan çıkmış, değerlerini yitirmiş, hedeften şaşmış.</p>



<p><br>Demek ki hakikatin keşfi tek yönle, tek aletle ve tek başına olmuyor. Şöyle ifade edelim: Tek başına sınırlı duyularla, yanılma ihtimali bulunan akılla, doğrulanmaya muhtaç haberle hakikate ulaşılmak ne kadar mümkün? Öyleyse özü sözü bir, doğru ve güvenilir bir haberciye ihtiyaç olduğu gün kadar açık. Ama habercinin güvenilirliğinin tespiti de yine duyu, akıl ve haber kaynaklarını hep birlikte, eşzamanlı, iyi niyetle, insan olma bilinciyle, doğruyu bulma gayretiyle kullanmaya bağlı. Yüce Allah kullarına hakikati dayatmıyor, verdiği imkânlar ve sağladığı desteklerle kendilerinin hakikati bulmalarını istiyor. Şartlarını oluşturduğu dünya sahnesinde verdiği imkânlarla onları sınava tabi tutuyor. Her birey kendi imkânına göre sınava giriyor ve sorumlu tutuluyor; kontenjan sınırlaması yok; bir ömür süre, her neredeysen orada; ecele kadar telafi imkânı var, umut kapısı daima açık; gönülden gelen, kendini bilen, yolu takip eden kazanıyor; gelmeyen, yoldan çıkan, yan çizen, başına buyruk giden kaybediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikatin Keşfi -1-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2021 11:54:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17468</guid>

					<description><![CDATA[Perde açılmadan hakikat görülmez, hakikat görülmeden de anlaşılmaz. Bu görmeyi sadece baş gözüyle görmekle de sınırlandırmamak lazım. Zira baş gözüyle gördüğün kalbin ışığıyla aydınlanır, aklın hükmüne göre anlam kazanır. Bu yüzden perdenin açılması bazen dış dünyadaki somut varlıkların beş duyuyla en, boy ve derinliklerinin kavranması anlamına gelirken bazen de kalbin, aklın, vicdanın ve fikrin imkânlarıyla varlığı, mahiyeti ve özü keşfetmektir. Bir üçüncü yol ise, ilahî kaynaktan gelen haber bilgisidir. Bu, Kitap ve Sünnet bilgisidir. Bu bilgiyle duyu ötesindeki ve zahirin arkasındaki hakikatten haberdar olunur. Çünkü duyular, şeylerin bir yönünü, bir yönden kavrarken akıl kıyasla bütününü, kalp varlığını ve varlık nedenini, ilahî haber ise varlığın hakikatini kavramamızı sağlar. Bir de duygular var. Bizi kıpır kıpır hale getiren, yerimizde durdurmayan, sürekli bir yerlere sürükleyen, gaz verip tozu dumana katan… Bu duyguları akıl freniyle gerekli yerde gerektiği kadar durdurmazsak ya yoldan çıkarız ya uçurumdan uçarız. Gerekli yerin ve gerektiği kadarın ölçüsü ilahi haberde saklıdır. Demek ki neymiş? Duygular harekete geçirir, duyular veri sağlar; akıl durmaya ve yürümeye karar verir; kalp ışık tutar ve önünü aydınlatır, ilahî haber ise ölçü koyar ve istikameti gösterir. &#160; Duyguları öne çıkarmak kalbi perdeler, vicdanı kör eder, aklı karıştırır, fikri işlemez hale getirir; duyuları öne çıkarmak zahirin sığlığına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Perde açılmadan hakikat görülmez, hakikat görülmeden de anlaşılmaz. Bu görmeyi sadece baş gözüyle görmekle de sınırlandırmamak lazım. Zira baş gözüyle gördüğün kalbin ışığıyla aydınlanır, aklın hükmüne göre anlam kazanır. Bu yüzden perdenin açılması bazen dış dünyadaki somut varlıkların beş duyuyla en, boy ve derinliklerinin kavranması anlamına gelirken bazen de kalbin, aklın, vicdanın ve fikrin imkânlarıyla varlığı, mahiyeti ve özü keşfetmektir. Bir üçüncü yol ise, ilahî kaynaktan gelen haber bilgisidir. Bu, Kitap ve Sünnet bilgisidir. Bu bilgiyle duyu ötesindeki ve zahirin arkasındaki hakikatten haberdar olunur. Çünkü duyular, şeylerin bir yönünü, bir yönden kavrarken akıl kıyasla bütününü, kalp varlığını ve varlık nedenini, ilahî haber ise varlığın hakikatini kavramamızı sağlar.</p>



<p>Bir de duygular var. Bizi kıpır kıpır hale getiren, yerimizde durdurmayan, sürekli bir yerlere sürükleyen, gaz verip tozu dumana katan… Bu duyguları akıl freniyle gerekli yerde gerektiği kadar durdurmazsak ya yoldan çıkarız ya uçurumdan uçarız. Gerekli yerin ve gerektiği kadarın ölçüsü ilahi haberde saklıdır. Demek ki neymiş? Duygular harekete geçirir, duyular veri sağlar; akıl durmaya ve yürümeye karar verir; kalp ışık tutar ve önünü aydınlatır, ilahî haber ise ölçü koyar ve istikameti gösterir. &nbsp;</p>



<p>Duyguları öne çıkarmak kalbi perdeler, vicdanı kör eder, aklı karıştırır, fikri işlemez hale getirir; duyuları öne çıkarmak zahirin sığlığına mahkûm eder; aklı öne çıkarmak bencilliği, başına buyrukluğu ve istikametsizliği özendirir; kalbi öne çıkarmak ise duygu ve vicdan haramilerinin iştahını kabartır. Öyleyse üç temel bilgi kaynağı olan <strong>duyular, akıl ve ilahî haber</strong> eşzamanlı birlikte kullanılmalıdır. Bunun anlamı, beş duyunun verileri mutlaka vicdan ve akıl süzgecinden geçirilmeli, ilahî haber ölçüsüne vurulmalıdır. Böylece hareketin ve sükûnetin dengesi bulunur, yürümenin ve durmanın ahengi yakalanır; görev bilinir, bilinç gelişir, hedef çizilir, istikamet üzere yola girilir; azimetle gelen desteğe güvenilir; sonrası gözde pırıltı, kulakta müjde, kalpte sürur, her yer pür nur; ne geçmişe üzüntü ne gelecekten ürküntü…</p>



<p>Yeter ki sen, umut ve kaygı dengesini tuttur, kalbini güzelliklerle doldur, yolun ortasını buldur, emin ol varacağın yerin nimeti boldur, Sahibi senden hoşnuttur…</p>



<p>Bütün bu ölçüler kimseye haksızlık yapılmasın, kimse görünene aldanmasın, görünmeyen hakkında ahkâm kesmesin; algılar olguları şekillendirmesin, yalanlar dolaşıma girmesin, öz ile söz ayrı düşmesin; vicdan haramileri meydanı boş bulmasın, fırsatçıya imkân doğmasın, ortam sahtekârlar ve tamahkârlara kalmasın, hırslılar tepişip kanaatkârlar ezilmesin; garibanlar aç ve açıkta bırakılmasın, güçsüzler haksızlığa uğramasın, güçlüler zalim olmasın diyedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vazgeçilmez İnsan Yoktur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[M Esad Coşan]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Vazgeçilmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1730</guid>

					<description><![CDATA[“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.” “Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler&#8230; Hem de kendisi takip etmez&#8230; Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.” “Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!” “Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan&#8230;” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.” “Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!” “Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını &#8211;hain bir kimseyi&#8211; koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.” “Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”</strong></p>
<p>“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler&#8230; Hem de kendisi takip etmez&#8230; Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez.<br />
Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”</p>
<p>“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”</p>
<p>“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım.</p>
<p>“Tek lider, vazgeçilmez insan&#8230;” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”</p>
<p>“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”</p>
<p>“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını &#8211;hain bir kimseyi&#8211; koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”</p>
<p>“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz&#8230; Tâbî olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler.</p>
<p>İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun! Allah’ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!</p>
<p>“Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.</p>
<p>“Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be! Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın? Kimse kimseye hürriyetini vermesin! Hürriyet aziz şeydir.<br />
İnsan, ancak Allah’a kul olur. “Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” (5 Mayıs 1990)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
