<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hakan Temiztürk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hakan-temizturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 May 2019 09:05:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Hakan Temiztürk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kullanılışlı Aptallar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kullanilisli-aptallar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kullanilisli-aptallar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 09:05:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10594</guid>

					<description><![CDATA[Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu? Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar. Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basını Körfez Savaşı&#8217;nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor. Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu?</strong></p>
<p>Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar.</p>
<p>Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basını Körfez Savaşı&#8217;nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor.</p>
<p><strong>Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor</strong></p>
<p>Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif medya kuruluşu. Dünya üzerinde haber akışı Batı kaynaklı yapılıyor. Batıdan-doğuya, kuzeyden-güneye doğru. Batı’dan kastedilen şey Amerika -New York ve İngiltere merkezli ajanslar ve haber kanalları. Doğu ve güney kesim haberi bu kaynaklardan alıyor. Bir anlamda çaresizlik durumu söz konusu ne yazık ki!</p>
<p>Yakın bir zamanda da kırılacak gibi gözükmüyor bu akış. Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkeleri medyada çok yetersiz. Örneğin, Türkiye’de Anadolu Ajansı&#8217;nın, İhlas Haber Ajansı’nın haberleriyle insanların algılarını değiştirmesi, haberleriyle dünyaya yön vermesi söz konusu değil. Birçok ülkede durum bu şekilde.</p>
<p><strong>Bu kitabı yazarken ne düşündünüz, ne umuyordunuz, ne buldunuz? </strong></p>
<p>Amerikan basın tarihinde yaşanan olaylar aynı zamanda dünyanın geri kalanı içinde referans noktaları. İliştirilmiş gazetecilik daha çok Körfez Savaşı&#8217;nda Amerikan askerleri ile birlikte gazetecilerin Bağdat&#8217;ta ilerlemesi sırasında gündeme geldi. Dünya basınının üzerinde önemle durduğu konular bunlar. Amerikan basınının değinilmemiş yönlerine dikkat çekerek, üzerinde durarak kaynak oluşturalım istedim.</p>
<p>Türkiye&#8217;de, Amerikan basınıyla ilgili derinlemesine yapılan bir çalışma yok. Amerikan basın tarihinde olanlar dünya basın tarihi için de önemli. Basın yayın organları New York Times, World Street Journal, CNN, Bloomberg bunlar dünyanın büyük markaları. Dünyaya yön veren kurumlar. Onları daha yakından tanıtmak istedim. Yaşanan olaylar karşısında nasıl gazetecilik yaptılar, nasıl yayıncılık yapıyorlar? Bunları araştırmak ve göstermek istedim. Medya patronlarının irtibatları faaliyetleri bunları bilmek lazım.</p>
<p>Amerika Orta Doğu&#8217;yla iç içe. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen Türkiye&#8217;nin yanı başındaki ülkelerle yanı başındaki olaylarla çok iç içe. Birçoğunda yönlendirici, birçoğunda Türkiye açısından sorun oluşturuyor. Dünyanın gündemini belirleyen, dünyanın geleceğine yön veren siyasete, ekonomiye etki edebilen insanlar kurumlar. Onların örneklerine yer verdim ne yaptılar, ne yapmadılar, nasıl yapmalıydılar? Tüm bu soruları cevaplamaya çalıştım.</p>
<p><strong>Telkin Olmasa da Kimileri İşin Kolayına Kaçıyor</strong></p>
<p><strong>Amerikan basınını inceledikten sonra Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Hem Türkiye&#8217;yi hem de dünyanın önde gelen büyük büyük ülkelerini bir tarafa koyalım… Amerikan basını ile karşılaştırdığımızda çok büyük açıklar olduğu görebiliyoruz. Hem nicelik hem de nitelik açısından. Amerika&#8217;da yüzlerce dergi, yüzlerce gazete, onlarca televizyon kanalı çok büyük bir medya pazarı var. Milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bu büyüklük hiçbir yerde yok. Türkiye’de habercilik anlamında iyi işler yapılıyor, iyi yapılmayan ya da eksik bırakılan işler de var.</p>
<p>Ama Türkiye&#8217;de ne yazık ki iktidarla ilişkiler bağlamında gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Bu işin önemli bir kısmı siyasi iktidarları ilgilendiren bir durum, medya çok rahat bırakılmıyor. Gazetecilik açısından baktığımızda sorumluluğun büyük bir kısmını gazete-medya patronlarına yüklüyorum ama gazetecileri de çok ayırt edemiyorum ne yazık ki!</p>
<p>Medya tartışmalarında “kullanışlı aptallar” diye bir kavram geçer. Kendini içinde bulunduğu ortama çok çabuk adapte eden, gerçekte olmadığı şekli ile hareket eden gazeteciler var. Hem yazarlar açısından hem de muhabirler açısından söz konusu bu. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, yöneticiler kendilerini çok fazla siyasete angaje ediyor. Bu bakımdan Türkiye’de gazetecilik tam anlamıyla yapılamıyor. Ne yapalım; ülkedeki siyasi ortam, iktidar böyle yapıyor, böyle yapmaya bizi zorluyor noktasına gelip dayatıyorlar. Siyasetçiler medya patronlarına, gazetecilere telkin veya uyarıda bulunmasa da öyleymiş gibi hareket edenler var.</p>
<p>Bu, işin kolayına kaçmak bence.</p>
<p>Amerika&#8217;da medya patronları kendilerini siyasete angaje etmiyor. ABD Başkanı Donald Trump&#8217;ın basın toplantılarında görüyoruz, gazeteciler soru soruyor, Trump bazı muhabirleri azarlıyor ama soru sormaktan alıkoymuyor, toplantılara gelmeyin ya da biz toplantılarına gitmeyelim durumu yaşanmıyor.</p>
<p>Amerika’da medyanın finansal açıdan bağımsız olduklarını düşünebiliriz. Daha sağlam zemine oturmuş güçlü kurumlar. Medya patronları ve gazeteciler güçlü. Onun için gazetecilik daha kolay yapılabiliyor, gazeteciler daha rahat hareket edebiliyor. Bu, Avrupa ülkelerinde kısmen var ancak başka ülkelerde çok fazla yok. Diğer ülkelerde iktidarların söylemi, etkisi ile beraber gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Medya patronları kendilerini kullandırmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra iktidarla bağlantılı ekonomik ilişkiler de buna etki ediyor. Böylelikle gazeteciler istedikleri haberleri yapamıyor, yapmak isteseler bile yapıp yapmamakta çok emin olamıyorlar.</p>
<p><strong>RÖPORTAJ AYNUR BAYRAM</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kullanilisli-aptallar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’de Medya Sorunsuz Değil</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdde-medya-sorunsuz-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdde-medya-sorunsuz-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 May 2019 06:40:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10545</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  Amerika&#8217;da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900&#8217;lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırma haberlerinin konusu. Bu açıdan bakınca gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika&#8217;da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım. Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950&#8217;lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa&#8217;da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum. &#160; Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi? Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  </strong></p>
<p>Amerika&#8217;da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900&#8217;lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırma haberlerinin konusu. Bu açıdan bakınca gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika&#8217;da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım.</p>
<p>Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950&#8217;lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa&#8217;da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi?</strong></p>
<p>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelenmiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Zaman zaman bazı bilgileri haberleştirmemesi yönünde telkine uğradığını görüyoruz. Bu özellikle kriz dönemlerinde başka ülkelerde de olabildiği gibi savaş ortamlarında; Körfez Savaşı&#8217;nda ya da Amerikan basın tarihi açısından önem arz eden “Domuzlar Körfezi” çıkarmasında görülüyor.</p>
<p>1960&#8217;larda Amerikan ordusunun, komünistlere karşı bir faaliyeti destekleme amaçlı askeri çıkarma yapacağı gazeteciler tarafından öğreniliyor. Gazeteciler bilgiyi teyit ediyor ancak Amerikan yönetimi, &#8220;Bu haberi yaparsanız bizim bütün planlarımızı altüst olur. Amerikan çıkarları için uygun değil” diyor. Gazete kendi içinde tartışmalar yaşıyor ve bu haberi yayınlamaktan vazgeçiyor. Sonradan yapılan çıkarma Amerikan hükümetinin planladığı şekilde gerçekleşmiyor. Küba’da bataklığa saplanıyor, öngörülemeyen durumlar ile karşılaşılıyor. Küba, Amerika&#8217;yı başarısızlığa uğratıyor. Çıkarmadan yıllar sonra görevden ayrılan Amerikan başkanı gazetenin yetkililerine; “Keşke siz o haberi yapsaydınız, biz o çıkarmayı yapmasaydık” diyor ve pişmanlık duyuyor müdahale ettiği için.</p>
<p>Amerika, araştırmacı gazetecilik yönünde iyi ama sorunsuz değil. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. Diğer ülkelerle karşılaştırılınca özellikle bizim gibi Orta Doğu ülkeleri karşısında daha az sorunlu olduğunu söyleyebiliriz sadece. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını Amerika&#8217;da yok. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Amerika&#8217;da basının güçlü olması, araştırma isteyen konuların, olayların haberleştirilmesiyle ilgili. Bunun yanı sıra Amerika&#8217;da niceliksel olarak da basın büyük ve güçlü.</p>
<p><strong>Röportaj Aynur Bayram</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdde-medya-sorunsuz-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öyle Demiş Olamaz! Değiştirin!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oyle-demis-olamaz-degistirin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oyle-demis-olamaz-degistirin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Mar 2019 07:43:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Binali Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[ertuğrul özkök]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9276</guid>

					<description><![CDATA[İki-üç yıl önce Sivas&#8217;ta bir gazetede çalışan bir öğrencimiz, &#8220;Yayın yönetmenimiz röportaj yaptığım bir kişinin ağzından çıkan cümleleri değiştirerek gazeteye koydu; o kişinin öyle konuşmaması gerektiğini söyledi bunu yaparken!&#8221; demişti. Binali Yıldırım&#8217;ın Hürriyet&#8217;e, hem de Ertuğrul Özkök&#8217;e verdiği röportajdaki sözlerinin sonradan değiştirilmesi bana Sivas&#8217;taki o &#8220;değiştirme&#8221;yi hatırlattı&#8230; Gazetecilikte artık yeni bir dönem başlıyor demek ki: Kazara ağzından farklı bir cümle çıkan siyasetçilerin sözleri artık sözün sahibi tarafından değil, gazeteciler tarafından değiştirilecek! 28 Şubat günlerinin berbat Özkök gazeteciliğinden sonra bu dönemde yapılanlara da Soysal gazeteciliği deriz artık! Hakan Temiztürk]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki-üç yıl önce Sivas&#8217;ta bir gazetede çalışan bir öğrencimiz, &#8220;Yayın yönetmenimiz röportaj yaptığım bir kişinin ağzından çıkan cümleleri değiştirerek gazeteye koydu; o kişinin öyle konuşmaması gerektiğini söyledi bunu yaparken!&#8221; demişti.<br />
Binali Yıldırım&#8217;ın Hürriyet&#8217;e, hem de Ertuğrul Özkök&#8217;e verdiği röportajdaki sözlerinin sonradan değiştirilmesi bana Sivas&#8217;taki o &#8220;değiştirme&#8221;yi hatırlattı&#8230;<br />
Gazetecilikte artık yeni bir dönem başlıyor demek ki: Kazara ağzından farklı bir cümle çıkan siyasetçilerin sözleri artık sözün sahibi tarafından değil, gazeteciler tarafından değiştirilecek!<br />
28 Şubat günlerinin berbat Özkök gazeteciliğinden sonra bu dönemde yapılanlara da Soysal gazeteciliği deriz artık!</p>
<p>Hakan Temiztürk</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oyle-demis-olamaz-degistirin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haberin Sınırı, Sınır Ötesinin Haberi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/haberin-siniri-sinir-otesinin-haberi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/haberin-siniri-sinir-otesinin-haberi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:07:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Sınır Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1708</guid>

					<description><![CDATA[Haberlerden, özellikle televizyon haberlerinden birçok kesim şikâyetçi; iktidar çevreleri de, muhalefet partileri de, sivil toplum kurtuluşları da, bu işe kafa yoran akademisyenler de. Peki, ne oldu da böyle oldu? Medya, televizyonlar, televizyoncular, haber kanalları, anlı şanlı anchormanlar, sunucular, haber programcıları niye 1990’ların acemilerine döndüler yeniden? Başbakan Binali Yıldırım, aralık ayında “Ana haber bültenleri reyting ölçümünden çıksın” talebinde bulunmuş; bu talebini de geniş kitlelere ulaşan ana haber bültenlerinin katliam, kaza, cinayet gibi adli olaylara çok fazla yer ayırmasına dayandırmıştı. Yıldırım’a göre, haber bültenlerinin böyle hazırlanmasının sebebi, ‘reyting kaygısı’ idi. Eğer, reyting ölçümlerinden ana haber bültenleri çıkarılırsa rekabet kalkacak ve böylece daha doğru bir içerikle haber yayını yapılabilecekti. Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) bir araya geldiği televizyon kanallarının haber yöneticileri ise Yıldırım’ın tepkisine “Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız!” tepkisi vermişti. Aradan yaklaşık iki ay geçti; bu defa Ak Parti sözcüsü Mahir Ünal, haber bültenlerini eleştirdi. Birilerinin ‘milletin itibarına saldırdığını’ söyledi Ünal ve şöyle devam etti: “Ana haber programlarını 30 dakika izleyin, zannedersiniz ki bu millet, hırsızlıktan, tacizden, çocuk istismarından, çirkin işlerden başka sanki hiçbir şey yapmıyor gibi yarım saat içerisinde ne hale gelirsiniz? Kendinizden ve milletinizden nefret eder hale gelirsiniz. Peki niye yapıyorlar bunu? Uyuyan dev uyandı, şimdi onun özgüvenine saldırıyorlar. Onun &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Haberlerden, özellikle televizyon haberlerinden birçok kesim şikâyetçi; iktidar çevreleri de, muhalefet partileri de, sivil toplum kurtuluşları da, bu işe kafa yoran akademisyenler de. Peki, ne oldu da böyle oldu? Medya, televizyonlar, televizyoncular, haber kanalları, anlı şanlı anchormanlar, sunucular, haber programcıları niye 1990’ların acemilerine döndüler yeniden?</strong></p>
<p>Başbakan Binali Yıldırım, aralık ayında “Ana haber bültenleri reyting ölçümünden çıksın” talebinde bulunmuş; bu talebini de geniş kitlelere ulaşan ana haber bültenlerinin katliam, kaza, cinayet gibi adli olaylara çok fazla yer ayırmasına dayandırmıştı. Yıldırım’a göre, haber bültenlerinin böyle hazırlanmasının sebebi, ‘reyting kaygısı’ idi. Eğer, reyting ölçümlerinden ana haber bültenleri çıkarılırsa rekabet kalkacak ve böylece daha doğru bir içerikle haber yayını yapılabilecekti. Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) bir araya geldiği televizyon kanallarının haber yöneticileri ise Yıldırım’ın tepkisine “Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız!” tepkisi vermişti.</p>
<p>Aradan yaklaşık iki ay geçti; bu defa Ak Parti sözcüsü Mahir Ünal, haber bültenlerini eleştirdi. Birilerinin ‘milletin itibarına saldırdığını’ söyledi Ünal ve şöyle devam etti: “Ana haber programlarını 30 dakika izleyin, zannedersiniz ki bu millet, hırsızlıktan, tacizden, çocuk istismarından, çirkin işlerden başka sanki hiçbir şey yapmıyor gibi yarım saat içerisinde ne hale gelirsiniz? Kendinizden ve milletinizden nefret eder hale gelirsiniz. Peki niye yapıyorlar bunu? Uyuyan dev uyandı, şimdi onun özgüvenine saldırıyorlar. Onun erdemlerine, onun ferasetine, onun cesaretine saldırıyorlar. Biz bunun farkındayız. Bunun farkında olacağız.” Haberlerden, özellikle televizyon haberlerinden birçok kesim şikâyetçi; iktidar çevreleri de, muhalefet partileri de, sivil toplum kurtuluşları da, bu işe kafa yoran akademisyenler de. Peki, ne oldu da böyle oldu? Medya, televizyonlar, televizyoncular, haber kanalları, anlı şanlı anchormanlar, sunucular, haber programcıları niye 1990’ların acemilerine döndüler yeniden?</p>
<p><strong>Son Dakika: Haber Bitti!</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabını birkaç örnek habercilik vakasından sonra arayalım: Kanal D Haber’deyiz: Ahmet Hakan ‘İşte Türkiye’nin başına yeni bir sorun’ havasında Hollanda hükümetinin Ankara’daki büyükelçisini geri çektiğinin haberini veriyor. (Gün boyunca haber kanallarında da işleniyor konu) Günün akşamında Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, “Geçen yıl, bakanımıza yaptıkları muamele üzerine, Hollanda Büyükelçimizi geri çağırdık. Hollanda Büyükelçisi’nin de Türkiye’ye gelmemesini istedik. 1 yıldır Ankara’da zaten Hollanda Büyükelçisi yok. Türkiye’ye giremeyen o büyükelçiyi geri çektiler. Bu yeni bir şey değil, malumun ilamıdır. İki ülke arasında diplomatik ilişkiler sürüyor.” açıklamasıyla gerçek durumu açıklıyor. Bu açıklama Ahmet Hakan’ın haberleri sunduğu dakikalarda olmasına rağmen Kanal D Haber’de yer almıyor. Ahmet Hakan yorum olarak, not olarak, ‘yeni gelişme’ olarak, ‘son dakika’ olarak Bozdağ’ın açıklamasını aktarmayıp ‘Başımıza bir bela daha’ izlenimini aktarıyor izleyiciye. Bir anlamda yanıltıyor izleyiciyi.</p>
<p>Aynı bültende “90 araçta yüklü Amerikan silahları ve otobüsler dolusu 400 terörist Afrin yolunda” şeklinde görüntülü bir haber. Görüntünün kaynağı belli değil; karanlıklar içinde giden araçlar görüntüsünün ne zaman çekildiği, araçların geçip gittiği kent ve caddenin neresi olduğu, görüntüyü kanalın nasıl temin ettiği, hangi kaynaktan aldığı belli değil; yani 5 N, 1 K kuralının gözetilmediği bir haber. Hıncal Uluç’u ‘Ahmet Hakan markası’nı harcadığı için isyan ettiren bu görüntüler “Türkiye hava kontrol sahasının altında Afrin’e giden bu koskoca konvoy ve 400 terörist taşıyan otobüsleri göremedi mi? Sen görüntü yayınladın da, TSK 24 saat farkına bile varmadı mı?” sorularını sordurttu. Birkaç gün sonrası yine Kanal D Haber’de HDP’li iki milletvekili hakkında parti kongresindeki konuşmaları dolayısıyla soruşturma açıldığı, muhataplardan biri olan Sırrı Süreyya Önder’in de buna tepkisi veriliyor. Önder, yanında Filiz Kerestecioğlu ile birlikte savcının soruşturma kararına sert tepkisini dile getiriyor. Kanal D Haber, Önder’in isyanına hak verir tarzda aracılık ediyor; ancak bir şeyi atlıyor, hem de en önemli şeyi: Önder’in soruşturmaya sebep olan konuşmasını; hani “Afrin direnişi”ne selam gönderen, Apo’ya, şuna buna selam gönderen konuşmasını. Aslında diğer kanallarda da yakından bakınca buna benzer veya benzemez çok ‘defolu’ yayınlara rastlanıyor. Meşhur ‘son dakika’ spotları mesela… Bazen çok sıradan açıklamalar, bazen üzerinden saatler geçmiş olaylar ve konuşmalar, bazen milleti ilgilendirmeyen ‘şey’ler ‘son dakika’ bandında izleyiciye yutturuluyor. Bir başka sorun ekranda karşımıza çıkan sunucu, yorumcu ve muhabirlerin tavrında. Anchorman’lık icat olunduğu günden bu yana çok değişik tipte haber sunucularıyla karşılaştı televizyon izleyicisi. Kimi çokbilmiş edasındaydı, kimi el kol hareketleriyle, vücut dilleriyle şov yapıyordu karşımızda, canlı yayındaki muhabirleri de hakeza fazlasıyla hareketliydiler; ama bu ilk örneklerin hiçbiri bugünkü kadar işi çığırından çıkarmamıştı.</p>
<p>Fox tv izleyicisi olduğunuzu düşünün; sabah ya da akşam haber izlemek için ekran karşısına geçiyorsunuz: Sabah İsmail Küçükkaya, akşam Fatih Portakal haber sunmak yerine kendilerini, kendi şov becerilerini sergiliyorlar. ‘Yorum’ başlığı/penceresi altında kanaatini bildirmek belki savunulabilir bülten içinde de olsa ama her haberin önünde ve arkasında insanları yönlendirme, birilerini aşağılama, başka birilerini yüceltme hakkı olamaz habercide, olmamalı. TGRT Haber’deki haber dili, sunumu, muhabir ve sunucu davranışı, müzik kullanımı uzun süredir insanları ürküten bir halde; sürekli bir kriz havasında veriliyor haberler. TGRT, Kanal D, Fox ve daha birçoğunda adeta seyircinin suratında patlayan ‘şok’lar, ‘flaş’lar, spotlar, başlıklar, konuşmaların gereksizce bir de ekranda pata küte yazılması; hem görüntü kirliliği oluşturan hem de seyirciyi sersemleten ‘en yeni’ habercilik uygulamaları olarak bu tabloyu tamamlıyor! Akit Tv’deki şu kan donduran ifadeler neyin nesi?: “Tek adam rejimi olsaydı ah keşke olsa. Sizi iki dakikada kapatsa, keşke bir de Şeriat olsa, keşke idam olsa sizi sallandırsa. Açık konuşuyorum hepiniz hainsiniz. Demokrasi kılıfının ardına saklanan sizler bu vatanın başına belasınız. İster alının, ister yırtının, keşke bu ülkede idam olsa. Kellelerin gitmesi lazım. Demokrasi filan hikâye, sizin gibileri savaşta katletmek mubahtır!” “Öfkeme yenik düşüyorum siz hakikaten namus yoksunusunuz. Sizlerin Allah belasını versin! Kansızsınız, namussuzsunuz, şerefsizsiniz, haysiyetsizsiniz, sizde bir dirhem din iman yok. Bir dönemin kalıntılarısınız!” “Bunlar kripto Siyonist. Böyle bir dönemde bu ülkeye operasyon çeken haindir.” Sunucu/haberci bu sözleriyle iktidara yakın olduğunu, onu koruyup kolladığını, ona karşı çıkanlara haddini bildirdiğini kanıtlama derdinde anlaşılan. Maksat hasıl oluyor mu? Orasını düşünmek, ölçülü olmak o anda aklından geçmiyor.</p>
<p><strong>Magazinleştirme</strong></p>
<p>Show Tv ve Kanal D çok izlenen iki ana haber bülteni olmanın getirisini haber kuşağı öncesindeki 20 dakikalık ‘haber önü’yle desteklemeye yöneldiler. Kaza, gasp, cinayet, sapıklık, amatör kamera görüntüleri. Başbakan Yıldırım ve daha birçok kimseyi isyan ettiren ‘Bu memleket batmış!’ duygusu oluşturmaya hizmet eden şeyler. Ve her ‘haber’de abartı, sulandırma, magazinleştirme, tekrarlarla izleyenlerin duygularını istismar etme.</p>
<p><strong>Sınırdan Haberler</strong></p>
<p>Son haftaların en önemli haberleri hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’deki PKK/PYD hedeflerine yönelik operasyonundan geliyor. Hain terör örgütü ve onun arkasındaki güçlere haddini bildirecek olan bu operasyonun haberleri nasıl yapılıyor, hangi kriterlere, ne tür ölçütlere göre aktarılıyor? Dikkat çeken iki husus var medyanın ‘Afrin haberleri’nde: Birincisi haber bültenlerinin/programlarının sınırdan sunuluyor olması. İkincisi ise özellikle muhabir takımının askerlerle adeta iç içe olması, olan biten her şeyi göze alarak büyük tehlikelere sebep olma riskiyle habercilik yapması. ‘Hedef Kızıl Elma’ haberi yapmak, askerimizin ağzından o ifadeleri yansıtmak İHA muhabiri için büyük başarıydı ama çok da riskli değil miydi? Habercinin askerleri konuşturması, görüntülemesi, onların coşkusuna, moraline tanıklık etmesi ve bunu ekrana getirmesi gururunu ve gururumuzu okşuyor; buraya kadar iyi, normal ama kanalların/habercilerin operasyonu canlı canlı izleyicilerine aktarmaları olumsuzluklara da sebep olabiliyor.</p>
<p>1990’lı yıllarda TRT’nin canlı yayınladığı maçlarda, futbolcuların sakatlandığı vakitlerde veya duraklama anlarında sahaya fırlayan muhabir, hakeme veya futbolculara mikrofon uzatıp ‘Ne oldu?’, ‘Nasıl oldu?’ tarzı sorular yöneltirdi. Şimdi çok tuhafımıza giden görüntülerdi. ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nda da muhabirler neredeyse hainlerin hedefindeki Mehmetçiklere mikrofon uzatıp duygu ve düşüncelerini soracak kadar cephenin/siperin içine girmiş durumdalar. Olanı biteni aktarmak elbette medyanın kamusal görevi. Ancak bu görev yapılarken olayın sıcaklığından olsa gerek bazı hususlar ıskalanıyor. Hatta zaman zaman cephede olanların hayatını riske edebilecek bilgiler dahi sunulabiliyor.</p>
<p>Mesela operasyonu kimin yönettiği, askerlerin hangi koordinatlardan veya bölgelerden giriş yaptığı, ne tür silahların kullanıldığı gibi, operasyonun stratejik kodları, amaçları, hedefleri, neredeyse askerin yediği yemeğe kadar tüm bilgiler an be an aktarılıyor. İletişimin bu kadar yaygın olduğu bir çağda, tüm bu bilgiler elbette düşman tarafından takip ediliyor ve not ediliyor. Bunu tahmin etmek zor değil. Genelkurmay Başkanı’nın, komutanların, sevkiyatların an be an haber verilmesinin habercilik olduğu söylenemez. Ya da televizyonlara çıkarılan uzmanların, akıllarına veya gönüllerine gelen her şeyi aktarmaları da savaşın stratejisi açısından çok tehlikeli, çok riskli, destek olmak isterken köstek olmak çok mümkün.</p>
<p><strong>Çalıntı Görüntü, Yanlış Haber!</strong></p>
<p>Haber kanalları savaşın ve savaş görüntülerinin şehvetine kendini kaptırmış olmalılar ki, başka zamanlarda/zeminlerde çekilmiş görüntüleri, “Operasyondan sıcak görüntüler” olarak sunabiliyorlar, reytingin hatırına. Bu görüntülerin bir kısmının doğru olmadığı, bir kısmının başka olaylarla ilgili olduğu, hatta bazılarının bilgisayar oyunlarından (ç)alındığı ortaya çıkıyor çok geçmeden; doğal olarak medyanın güvenilirliği yeniden tartışılmaya başlıyor ama ne gam; reyting, sansasyon, heyecan, gerilim, televizyonun doğasında var nasılsa! Sonradan yanlışlanacak, yalanlanacak, tekzip edilecek görüntüler, bilgiler, yorumlar kanalın izlenme başarısına engel oluşturmayacak nasılsa. Oysa sosyal medyanın çok yoğun ve yaygın olarak kullanıldığı günümüzde deformasyonun, dezenformasyonun, misenformasyonun, propagandanın fark edilmemesi, gizli kalması, karşılıksız bırakılması mümkün değil. Aktarılan bilgilerin bağımsız kaynaklardan teyit edilememesi de kitleyi ve kamuoyunu spekülasyonlara açık hale getiriyor. Medyanın artık denetleme görevi kalmadı, bağımsız kaynaklardan bilgi paylaşma özgürlüğü bulunmuyor. Örneğin 2 Şubat’ta yayımlanan bir haber buna çok güzel örnek teşkil ediyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın “Uzun dönem silahaltı askerlerin, askerlik süreleri 12 ay, 4 dönem iken 18 ay, 6 dönem süresine çıkarılmış olup ikinci bir emre kadar değiştirilmeyecektir.” açıklaması, basın yayın kuruluşlarında ‘son dakika’ haberi olarak verildi. Fakat çok kısa bir sürede açıklamanın sahte olduğu anlaşıldı. Genelkurmay Başkanlığı, bu haberin doğru olmadığını ve kendilerinin böyle bir açıklama yapmadıklarını duyurdu. Medyanın savaşın sıcaklığıyla gelen her haberi anında servis etmesi, bu tür kazalara sebebiyet verebiliyor.</p>
<p><strong>Haberin Sınırları</strong></p>
<p>Afrin haberlerinin adeta stüdyoların taşınarak Suriye sınırından, Hatay’dan sunulması habercilerin işini iyi yaptığını göstermeye yeter mi? ‘Deli düzün ortası’ denecek bir yerden Veyis Ateş’in Habertürk haberlerini sunması, A Haber programcılarının tamamının Suriye sınırında arkalarındaki ateş fonuyla tartışma programı yapması, diğerlerinden geri kalmış olsa da NTV Haber spikerinin Hatay’dan İstanbul’daki stüdyoda bekleyen konuğuna sorular sorarak harekât ile ilgili gelişmeleri yorumlatması. Özellikle haber kanallarının yıllardır ihmal ettikleri işleri yaptıklarına delalet eder mi? Türkiye’nin etrafı tam bir ateş çemberi; bu, haberciler için hem haber zenginliği demek, hem de milletine, memleketine karşı sorumluluğunun gereği olarak yürütülmesi gereken görev demek.</p>
<p>O kriz noktalarına, çatışma bölgelerine, hain tuzakların kurulduğu dehlizlere habercinin girmesi, olan biteni takip edip haberleştirmesi bir görev, bir sorumluluk olmasına rağmen yıllardır buralardan uzak duruldu; görevleri gereği zaten oraları takip etmesi gerekenler lütfedip gittiklerinde bunu büyük bir iş olarak pazarlamaktan geri durmadılar. Şimdi stüdyoları sınıra taşımak bu açığı kapatmaya yetmez! Muhabirler dikkatli davranmak kaydıyla, hem kendilerini hem askerlerimizi hem harekâtın selametini düşünerek haber yapmak kaydıyla orada olmalı, olayları/haberleri yerinden aktarmalılar. Ancak stüdyoda daha iyi, daha doyurucu, daha bilgilendirici program yapacak/yapabilecek olan programların sınırdan yapılmasının bir mantığı yoktur.</p>
<p><strong>Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?</strong></p>
<p>Haberciler daha dikkatli olmalı; hem kendileri hem kurumları hem gazetecilik hem de harekâtın amacı açısından. Ekrandaki/stüdyodaki başta sunucular/haberciler/programcılar olmak üzere uzmanlar, yetkililer, ilgililer konuşmalarında, yorumlarında, bilgi aktarımında ölçülü olmalı; hiç olmazsa Zeytin Dalı Harekâtı gibi çok önemli, çok hayati bir meselede haddi aşmamaya, yanlış bilgi vermemeye, işleri zorlaştıracak, insanların zihnini bulandıracak konuşmalardan kaçınmaya dikkat etmeli. Bütün yayıncıların özellikle kayıplardan bahsederken hassasiyet göstermesi şarttır. Ve hiçbir haberin askerlerin güvenliğini tehlikeye atmaması gerekir. Hayatını kaybedenlerin veya yaralananların sayıları veya isimleri, bu kişilerin yakınları yetkililer tarafından bilgilendirilmeden önce duyurulmamalıdır.</p>
<p>Çatışmalarda kaçınılmaz olarak, yakınların haberinin olup olmadığını öğrenemeden aktarılması gereken büyük olaylar da olacaktır. Bu durumlarda olabildiğince net ve hassas olmak gereklidir.<br />
Çatışmalarda insanların çektikleri acılar sakin, serinkanlı ve tarafsız bir şekilde aktarılmalıdır; ölümler, acılar, yakınmalar, haykırışlar, gözyaşları magazine/reytinge malzeme yapılmamalıdır. Ölüm ve yaralanma görüntüleri ıstırap vericidir. Ölü ve yaralıların görüntülerinin veya ölüm anı görüntülerinin büyük bir özenle ele alınması gerekir. Muhabirin görevi savaşın gerçekliklerini sterilize etmek olmasa da düşüncesizce veya ses getirmek için rahatsız edici görüntüler yayınlamak da değildir.</p>
<p><strong>Bizim Kanallar</strong></p>
<p>Bir çift laf da İslamcı kanallara; İslamcı görünme gayretinde olanlara. Televizyon etkili bir kitle iletişim aracı; hâlâ öyle! Televizyon görsellikle, iyi/güzel konuşmayla/sunumla, şık dekor ve şık sunucularla (ve programcılarla) yürüyen bir alan. Abdurrahman Dilipak’ın bunca tecrübesi, şu kadar müktesebatı, şöyle düşünmesi, böyle araştırması televizyon programı yapmasına yetmez; diğerlerinin seyirci kapmak için bin bir takla attıkları bir ortamda yürümez böyle bir şey.</p>
<p>Dilipak ve Hilal Tv tek örnek değil; başkaları da var işinin gereğini yapmayan, yapmayı çok gerekli görmeyen. Seyirci sizinle yetinmek zorunda niye olsun, niye diğer kanallarda canlı, renkli, hareketli, konuklu, konuşkan ortam varken monoton, tek düze, monolog yayınlara razı olsun?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/haberin-siniri-sinir-otesinin-haberi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alkış Caiz midir Hocam?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alkis-caiz-midir-hocam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:16:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Alkış caiz midir]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1566</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizin son yıllarda kat ettiği mesafeyi, elde ettiği kazanımları heder etmemek için, daha ileriye gitmek, daha müreffeh bir toplum olmak için herkes elini taşın altına koymalı. Birbirimizi alkışlamak yerine uyarmalı, teşvik etmeliyiz. Artık en önemli bilgi kaynağımız olan Google’a başlıktaki soruyu yazıp ‘fetva sorduğumda’ Nurettin Yıldız Hoca’nın şu açıklamasıyla karşılaştım: “Enfal suresinin 35. ayetinde Allah Teâlâ müşriklerin Kâ’be’nin etrafında ıslık çalıp alkış tutmaktan başka bir iş yapmadıklarını haber vermektedir. Bundan anlaşılıyor ki alkışın dini bir değeri yoktur. Duyguları ifade etmede kullanılmasının haram olduğunu söylememiz için bir delil yoktur. En iyisi, alkışı tercih etmemektir. Tekbir getirmek ise her yer için uygun olmayabilir.” Alkışsız konuşamadığımız, uygun ‘es’lerde alkış ‘kopma’dığı zaman ne yapacağımızı bilemediğimiz, davranışlarımıza/konuşmalarımıza/işlerimize alkışlara göre yön verdiğimiz bir dönemdeyiz. Cahiliye âdeti olarak kınanan bir ‘şey’ Müslümanların çok önemli bir enstrümanı oluverdi artık. O kadar içimize işledi ki bu durum, alkış almak için, alkışlanmak için yapılır oldu birçok şey. Tersi de doğru: Karşımızda alkışlanacak kişiler görmek, hoşumuza giden sözler söyleyen insanları dinlemek ister duruma geldik. Bizi “Kendine gel, sorumluluğunu hatırla, işini doğru yap, çalış, çabala, boş durma, makamının, mevkiinin, maaşının hakkını ver” diye uyaranlardan rahatsız olmaya başladık. İşte somut bir örnek: Bir bakanlığın lüks bir otelde düzenlediği eğitim toplantısı. Bakanlığın faaliyetlerinin medyada &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ülkemizin son yıllarda kat ettiği mesafeyi, elde ettiği kazanımları heder etmemek için, daha ileriye gitmek, daha müreffeh bir toplum olmak için herkes elini taşın altına koymalı. Birbirimizi</strong><br />
<strong> alkışlamak yerine uyarmalı, teşvik etmeliyiz.</strong></p>
<p>Artık en önemli bilgi kaynağımız olan Google’a başlıktaki soruyu yazıp ‘fetva sorduğumda’ Nurettin Yıldız Hoca’nın şu açıklamasıyla karşılaştım:</p>
<p>“Enfal suresinin 35. ayetinde Allah Teâlâ müşriklerin Kâ’be’nin etrafında ıslık çalıp alkış tutmaktan başka bir iş yapmadıklarını haber vermektedir. Bundan anlaşılıyor ki alkışın dini bir değeri yoktur. Duyguları ifade etmede kullanılmasının haram olduğunu söylememiz için bir delil yoktur. En iyisi, alkışı tercih etmemektir. Tekbir getirmek ise her yer için uygun olmayabilir.”</p>
<p>Alkışsız konuşamadığımız, uygun ‘es’lerde alkış ‘kopma’dığı zaman ne yapacağımızı bilemediğimiz, davranışlarımıza/konuşmalarımıza/işlerimize alkışlara göre yön verdiğimiz bir dönemdeyiz. Cahiliye âdeti olarak kınanan bir ‘şey’ Müslümanların çok önemli bir enstrümanı oluverdi artık. O kadar içimize işledi ki bu durum, alkış almak için, alkışlanmak için yapılır oldu birçok şey. Tersi de doğru: Karşımızda alkışlanacak kişiler görmek, hoşumuza giden sözler söyleyen insanları dinlemek ister duruma geldik. Bizi “Kendine gel, sorumluluğunu hatırla, işini doğru yap, çalış, çabala, boş durma, makamının, mevkiinin, maaşının hakkını ver” diye uyaranlardan rahatsız olmaya başladık. İşte somut bir örnek: Bir bakanlığın lüks bir otelde düzenlediği eğitim toplantısı. Bakanlığın faaliyetlerinin medyada daha iyi/güzel duyurulması/tanıtılması hakkında bir toplantı. Bakanlığın merkez teşkilatının ilgili çalışanları ile il ve bölge müdürlerinin, üst düzey yöneticilerinin katılımı ile yapılıyor. Katılım iyi, ortam iyi, konu önemli. Bir öğretim üyesi de çağrılı toplantıya. Öğretim üyesi, sunumunda, “Bakanlık birçok hizmet üretiyor. Bunların tanıtımının yeterli olmadığı, vatandaşın hangi hizmetin Bakanlık tarafından verildiğini bilmediği, birçok şeyden de hiç haberdar olmadığı açık, bunun düzeltilmesi gerekir.” diyor.</p>
<p>“Bakanlığın il ve ilçelerdeki bazı işlerinin daha sonuç alıcı olması bakımından sıkı takip gerekir, ağaç dikimi, sulama, balık üretimi gibi işlerin başlatıldıktan sonra kontrol edilmesi, ara ara ‘ne oldu, başlatılan iş ne durumda?’ diye gezilip görülmesi gerekir” diyor.</p>
<p>“Memurlar artık 80’lerin, 90’ların memurları olmadıklarını idrak etmeli, ‘vatandaşa iyi davranıyor ya’ noktasından öteye geçmeli, iş yapmalı, üretken olmalı, daha çok çalışmalı, boş durmamalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın programdan programa koştuğu, bakanın sürekli çalıştığı göz önündeyken memurlar boş oturamaz, oturmamalı.” diyor.</p>
<p>“Tarım, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık önemli/stratejik sektörler, bunların gelişmesi için de bakanlıklar (başka kurumlar da) bir sürü teşvik öngörüyor, ancak teşviklerin kullanımı projelerle oluyor, proje hazırlamak da zor iş, hele de köylü vatandaş için. Bu durumda il ve ilçelerde proje hazırlamakla görevli memurlar/teknikerler olmalı, vatandaş adına projeyi bizzat hazırlamalı ve teşviklerin bir faydaya dönüşmesine katkıda bulunmalı.” diyor.</p>
<p>“Taşradaki birimlerin vatandaş/muhtar müracaat ettiğinde, talepte bulunduğunda değil, sürekli/periyodik olarak araziye çıkması, bir sorun, bir sıkıntı, bir istek, bir eksik olup olmadığını kontrol etmesi gerekir, büroda oturup beklemek yerine. Tarlaya gitmeyen ziraatçı, ahıra girmeyen veteriner, ormanda gezmeyen ormancı ile Türkiye’de tarımın, hayvancılığın, ormancılığın gelişip büyümesi mümkün olmaz.” diyor.</p>
<p>Öğretim üyesi medya/sosyal medya stratejileri üzerine de konuşuyor, tekliflerde bulunuyor. Ancak kürsüde alkışlanacak bir hatip göremeye alışmış gözler için bu sözler çok da kabul görmüyor. Homurdanmalar başlıyor, itirazlar yükseliyor, “Hoca sen de işin hep kötü tarafını gösteriyorsun, biz işimizi yaptık, HES’ler konusunda tabii ki insanları bilgilendirdik, karşı çıkanlar art niyetliler” biçiminde tepkiler veriliyor. Kendisini alkışlatacak, ‘işler yolunda, böylece devam’ diyerek salondakilerin hoşuna gidecek sözler söylemesi de hiç de zor olmayacak öğretim üyesi ‘Madem bir eğitim toplantısı, madem eksikler görülecek/gösterilecek, böylece bundan sonrası için daha dikkatli, daha sorumlu, daha üretken olmaya yarayacak tavsiyelerde bulunulacak, o halde hoşa gitmese de, alkış getirmese de bir şeyler söylemek lazım’ mantığıyla konuşmayı tercih ediyor. Ediyor da iyi mi ediyor? Belli ki değil! Başta işaret edildiği üzere, birçok kademede, memurundan bürokratına, sıradan vatandaşından yetkilisine kadar insanımız artık alkışlanacak şeyler duymak istiyor. Eleştiriden, tavsiyeden, telkinden hoşlanmıyor. Velev ki bu bir eğitim toplantısı olsun. Türkiye’de her hafta -belki her gün- çok sayıda eğitim/meslek içi eğitim, kongre, çalıştay yapılıyor, lüks otellerde hem de çok katılımlı, bol eğlenceli, yemeli, içmeli, gezmeli. Birçok kurum yapıyor bunu, kamu-özel. Sonunda hangi fayda hasıl oluyor? Orası meçhul! Bu kadar kaynak, bu kadar zaman, bu kadar enerji israfına yazık değil mi? Ülkemizin son yıllarda kat ettiği mesafeyi, elde ettiği kazanımları heder etmemek için, daha ileriye gitmek, daha müreffeh bir toplum olmak için herkes elini taşın altına koymalı.<br />
Birbirimizi alkışlamak yerine uyarmalı, teşvik etmeliyiz. Uyarılardan rahatsız olmamalıyız. Toplantıların, törenlerin, çalıştayların, kongrelerin bir sonuç doğurması, bir fayda üretmesi, bir işe yaraması için de çalışmalıyız.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dindarlaşıyor muyuz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dindarlasiyor-muyuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:16:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[dindarlaşıyor muyuz]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Temiztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1461</guid>

					<description><![CDATA[Görüldüğü gibi, memleket bir taraftan dindarlaşıyor, evet. Alternatifler çoğalıyor, eğitimde, yayıncılıkta, yaşamın her alanında artık dindarlığın göstergeleri karşımıza çıkıyor. Ama keyfiyet kemiyete eşlik edemiyor; olan biten her şey istatistiki bir değer olarak kayıtlara geçiyor. ‘Görüngüler’ artıyor, öz/ruh kayboluyor. Laik kesimlerin endişe ile karşıladığı, ‘dindar/muhafazakâr’ kesimlerin özlemle/gururla sahiplendiği bir ‘aşama’yı işaret ediyordu ‘dindarlaşma’. Bazıları korkuyordu yetişmesi muhayyel ‘dindar’ nesilden, bazıları umutla bekliyordu öyle bir nesli. Peki, geldiğimiz nokta neresi? Dindarlaştık mı? ‘Endişeliler’ mi haklı çıktı son kertede, ‘umutlular’ mı? Cevap: İkisi de. Acemi bir gözlemcinin gözlemleriyle ‘her ikisi de’nin altını doldurmaya çalışalım: Gözlemci İstanbul’da, Atatürk Havalimanı mescidinde. Genç, yakışıklı, iyi giyimli biri; bir havalimanı çalışanı. Kollarını çemremiş, abdest alıyor. Gözlemci giyim kuşamına, temizliğine, abdest alışına bakıp gururlanıyor. Yeni nesil hem temiz, düzenli, iş-güç sahibi, hem de abdestli-namazlı; daha ne olsun! Genç adam abdestini aldıktan sonra kurulanmak için kâğıt havluları kullanıyor; yok, kullanmıyor, israf ediyor açıkça. Gözlemci cebinde taşıdığı, duruma göre, kurutarak tekrar tekrar kullandığı kâğıt havlusu ile kurulanırken genç adamın 3-5, 7-8, belki 10 kez kopardığı kâğıt havluları bu kadar hoyratça kullanmasına içerliyor. Gözlemci Ankara-Afyon-Isparta otobüsünde. Vakit ikindi namazı için oldukça daralmış durumda. Polatlı’ya yaklaşırken şoförden “5 dakikalık namaz molası” rica ediyor. Şoför 20-30 yıl öncesinin ‘fetva makamı’ndaki şoförleri gibi: “Otobüste &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Görüldüğü gibi, memleket bir taraftan dindarlaşıyor, evet. Alternatifler çoğalıyor, eğitimde, yayıncılıkta, yaşamın her alanında artık dindarlığın göstergeleri karşımıza çıkıyor. Ama keyfiyet kemiyete eşlik edemiyor; olan biten her şey istatistiki bir değer olarak kayıtlara geçiyor. ‘Görüngüler’ artıyor, öz/ruh kayboluyor.</strong></p>
<p>Laik kesimlerin endişe ile karşıladığı, ‘dindar/muhafazakâr’ kesimlerin özlemle/gururla sahiplendiği bir ‘aşama’yı işaret ediyordu ‘dindarlaşma’. Bazıları korkuyordu yetişmesi muhayyel ‘dindar’ nesilden, bazıları umutla bekliyordu öyle bir nesli.<br />
Peki, geldiğimiz nokta neresi? Dindarlaştık mı? ‘Endişeliler’ mi haklı çıktı son kertede, ‘umutlular’ mı?	</p>
<p>Cevap: İkisi de.</p>
<p>Acemi bir gözlemcinin gözlemleriyle ‘her ikisi de’nin altını doldurmaya çalışalım:</p>
<p>Gözlemci İstanbul’da, Atatürk Havalimanı mescidinde.</p>
<p>Genç, yakışıklı, iyi giyimli biri; bir havalimanı çalışanı. Kollarını çemremiş, abdest alıyor. Gözlemci giyim kuşamına, temizliğine, abdest alışına bakıp gururlanıyor. Yeni nesil hem temiz, düzenli, iş-güç sahibi, hem de abdestli-namazlı; daha ne olsun! Genç adam abdestini aldıktan sonra kurulanmak için kâğıt havluları kullanıyor; yok, kullanmıyor, israf ediyor açıkça. Gözlemci cebinde taşıdığı, duruma göre, kurutarak tekrar tekrar kullandığı kâğıt havlusu ile kurulanırken genç adamın 3-5, 7-8, belki 10 kez kopardığı kâğıt havluları bu kadar hoyratça kullanmasına içerliyor.</p>
<p>Gözlemci Ankara-Afyon-Isparta otobüsünde.</p>
<p>Vakit ikindi namazı için oldukça daralmış durumda. Polatlı’ya yaklaşırken şoförden “5 dakikalık namaz molası” rica ediyor. Şoför 20-30 yıl öncesinin ‘fetva makamı’ndaki şoförleri gibi: “Otobüste kılabilirsin! Yolculuk sırasında kıble şart değil!”</p>
<p>Polatlı’da yolcu almak için duruyor otobüs. Bir yazıhanede yere serdiği montunun üstünde namazını hızlıca eda ediyor gözlemci; şoföre yine de minnettar kalıyor.</p>
<p>Gözlemci İzmir’de, Konak Meydanı’nda.</p>
<p>Hava ılık, insanlar hareketli, meydan cıvıl cıvıl. Saat kulesinin dibindeki küçük ve şirin mescit arı kovanı gibi; namaz kılmaya girenlerle dolup taşıyor. </p>
<p>Bacaklarını sımsıkı saran kotlarıyla, vücut hatlarını apaçık gösteren kıyafetleriyle, altı kot üstü kısa mont fiks giyimleriyle genç kızlar, orta yaşlı hanımlar da mescidin bir kenarında perde gerisinde namazlarını kılıyor. Namazlarını kılan genç erkek ve kızlar çıkışta kordona doğru yol alıyor ve kalabalık içerisinde kaybettiriyorlar kendilerini.</p>
<p>Gözlemci Erzurum’da bir cami bahçesinde.</p>
<p>Cuma namazı için camiye akın ediyor Müslümanlar. Camiye girmeden önce birbirlerini görmedikleri bir haftalık sürede neler olup bittiğini konuşuyorlar sigaralarını tüttürürken. Biraz sonra sigara kokusuyla saftaki dindaşlarını rahatsız edeceklerinin farkında görünmüyorlar; laflarken şunu bunu, ötekini berikini, amirini memurunu, hocasını öğrencisini çekiştirmekten rahatsız olmadıkları gibi. Cami çıkışında yine aynı tablo: Kur’an ayetleri okuyan diller dışarı çıkınca anında dedikoduda, gıybette, galiz ifadeler kullanmakta bir beis görmüyor. </p>
<p>Camiye gelen zevatın bir kısmının resmi araçlarla, korumalarla, güvenlikçilerle gelenlerin araçlarına ayrılmış park alanındaki araçlarına binerek uzaklaşmaları da gözden kaçmıyor bu arınma gününde.</p>
<p>Gözlemci ekran karşısında.</p>
<p>Kanallarda dinin öğütlediği tevazudan, hoşgörüden, insana saygıdan eser yok. ‘Haber’ programı diye insanlara dayatılan şeylerde kavganın, üstün gelme hırsının, iftiranın, yalanın haddi var hesabı yok. Kendisini dindar insanların oluşturduğu iktidar kadrolarının destekçisi sayan kanallar da dahil bir çok kanalda müstehcenliğin her türünden örnekler akıtılıyor. Dizileriyle iddialı kanalın neredeyse her dizisinde şiddet, erotizm, cinsellik kol geziyor.</p>
<p>‘Cemaat’ kanalları ‘en dindar’ olma iddiasında; biri diğerini, öteki berikini yerden yere vurma, aşağılama, hor görme yarışında. Atatürk kitabıyla ortaya çıkanı tuhaf/acayip/garip söylem ve iddialarıyla milletin parasını 75’er 75’er cebe indirme derdinde. Bir diğeri yazdığı 25’ten fazla risalesiyle her konuyu aydınlatma iddiasında; onu okursan başka hiçbir şeye ihtiyacın kalmayacakmış gibi oluyorsun.<br />
100 bilmem kaç liraya seti aldığında muska hediyeni de alıp dört dörtlük bir dindar oluyorsun. Cemaat çok, kanal/yayın da ziyadesiyle; birinin kanalını izlerken memlekette başka hoca/cemaat/mezhep/meşrep yokmuş diye düşünüyorsun.</p>
<p>Örnekleri/manzaraları/tabloları çoğaltmak mümkün.</p>
<p>Görüldüğü gibi, memleket bir taraftan dindarlaşıyor, evet. Alternatifler çoğalıyor, eğitimde, yayıncılıkta, yaşamın her alanında artık dindarlığın göstergeleri karşımıza çıkıyor. Ama keyfiyet kemiyete eşlik edemiyor; olan biten her şey istatistiki bir değer olarak kayıtlara geçiyor. ‘Görüngüler’ artıyor, öz/ruh kayboluyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
