<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hadis &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/hadis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Apr 2022 13:29:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Hadis &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘’Kur’an Yetmez’’ Öyle Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuran-yetmez-oyle-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuran-yetmez-oyle-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2022 13:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18240</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın 2 gün önce TRT ekranında söylediği “Nüfus cüzdanı Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçmek için gerekli bilinç düzeyine ulaşma zamanı geldi.” sözü için ‘’TRT&#8217;de hiç böyle bir gayret göremiyoruz ama biz yine de inşallah diyelim, her şeye rağmen güzel bir temenni çünkü’’ demiştim. Nitekim TRT, Serdar Tuncer’in sunduğu dün akşamki iftar programında Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof.Dr.Ömer Kara’yı konuk ederek bizi yanıltmadı. Program boyunca neden Kur’anın yetmeyeceğini anlatıp durdular. Ne kadar hazin bir durum değil mi? Kur&#8217;an&#8217;ı tebliğ etmesi gerekenler, deizme, ateizme yönelen gençler için uygun sunumlar yapması gereken insanlar, TRT ekranlarında Kur&#8217;an&#8217;ın yeterli olmadığını anlatıp duruyorlar! Sonra da &#8221;Bu Müslümanlar niye tefrika içinde?&#8221; diye soruyoruz. Niye böyle olmasın ki? Güya İslamı/Kuranı tebliğ etmesi gerekenler, Allahın ipine(kitabına) sarılın demesi gerekenler, Resul&#8217;ün tebliğ ettiği bu kitaba eksiklik izafe edip duruyorlar, daha başka nasıl olalım ki? Ömer Kara’ya göre ‘’Din için Kur&#8217;an yetmez, çünkü din, Kur&#8217;an+Sünnet+Kıyas+İcma’dan ibarettir, Kur&#8217;anda her şey yoktur, o kısıtlı sayfaları olan bir metindir, boşlukları çoktur, peygamber de şari’dir&#160; yani o da [Allah gibi] hüküm koyar, Kur’anın boşluklarını o doldurur, Kur&#8217;anda bulunmayan hükümleri o ihdas eder, mesela Kuran namazdan abdestten bahseder ama çok az bahseder, abdestin nasıl alınacağını peygambere Kur&#8217;an dışı vahiyle Cebrail öğretmiştir, hem de ibriğin nasıl &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın 2 gün önce TRT ekranında söylediği “Nüfus cüzdanı Müslümanlığından Kur’an Müslümanlığına geçmek için gerekli bilinç düzeyine ulaşma zamanı geldi.” sözü için ‘’TRT&#8217;de hiç böyle bir gayret göremiyoruz ama biz yine de inşallah diyelim, her şeye rağmen güzel bir temenni çünkü’’ demiştim.</p>



<p>Nitekim TRT, Serdar Tuncer’in sunduğu dün akşamki iftar programında Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof.Dr.Ömer Kara’yı konuk ederek bizi yanıltmadı. Program boyunca neden Kur’anın yetmeyeceğini anlatıp durdular. Ne kadar hazin bir durum değil mi? Kur&#8217;an&#8217;ı tebliğ etmesi gerekenler, deizme, ateizme yönelen gençler için uygun sunumlar yapması gereken insanlar, TRT ekranlarında Kur&#8217;an&#8217;ın yeterli olmadığını anlatıp duruyorlar! Sonra da &#8221;Bu Müslümanlar niye tefrika içinde?&#8221; diye soruyoruz. Niye böyle olmasın ki? Güya İslamı/Kuranı tebliğ etmesi gerekenler, Allahın ipine(kitabına) sarılın demesi gerekenler, Resul&#8217;ün tebliğ ettiği bu kitaba eksiklik izafe edip duruyorlar, daha başka nasıl olalım ki?</p>



<p>Ömer Kara’ya göre ‘’Din için Kur&#8217;an yetmez, çünkü din, Kur&#8217;an+Sünnet+Kıyas+İcma’dan ibarettir, Kur&#8217;anda her şey yoktur, o kısıtlı sayfaları olan bir metindir, boşlukları çoktur, peygamber de şari’dir&nbsp; yani o da [Allah gibi] hüküm koyar, Kur’anın boşluklarını o doldurur, Kur&#8217;anda bulunmayan hükümleri o ihdas eder, mesela Kuran namazdan abdestten bahseder ama çok az bahseder, abdestin nasıl alınacağını peygambere Kur&#8217;an dışı vahiyle Cebrail öğretmiştir, hem de ibriğin nasıl doldurulacağına kadar, vs vs…’’ Tabi Serdar Tuncer de büyük bir zevkle ‘’değil mi, değil mi&#8221; deyip durdu, ’&#8217;Kur&#8217;an ciltlenmiş bir kitap olarak inmedi ya’’ diye ekleyerek.</p>



<p>A mübarekler, ‘’Kur&#8217;an ciltlenmiş bir kitap olarak inmedi’’ diyorsunuz ama tam da ‘’Kur&#8217;an ciltlenmiş bir kitap olarak indi, içinde resul hiç yok&#8217;’ gibi konuşuyorsunuz, yaptığınız tam olarak bu. Kur&#8217;anın içinde Resul yoksa [Kur&#8217;an=Resul değilse] Kur&#8217;anda kim var?</p>



<p>Kuran dediğimiz kitap, 23 yıl boyunca Nebi-Resule indirilen ve onun tebliğ ettiği vahiyleri&nbsp; içermiyor mu? Bu vahiyler Nebi-Resulün tebliğini, mücadelesini, sorulan soruları, cevaplarını, içtihatlarını, onun dini, askeri, içtimai ve hatta özel hayatını anlatmıyor mu bize? Kısaca Kuran&nbsp; [önceki nebilerin kıssaları ile birlikte] nebi-resulün söz, fiil ve takrirlerini anlatmıyor mu bize?</p>



<p>Kuranın nüzülü nebi-resul vefat ettiği ana kadar devam etmedi mi?</p>



<p>Neden Kuranın nüzülü sanki nübüvvetin 10. Yılında bitmiş ve cildi kapanmış da ondan sonra gelen vahiyler Kurana girememiş gibi konuşuyorsunuz? &#8221;Kuran nazil olurken sorduklarınız Kur&#8217;an ile cevaplanır&#8221; diyen ayeti okumuyor musunuz?[5/101]</p>



<p>‘’Sana şundan soruyorlar, deki…’’[2/222 vd] diye başlayan ayetlerdeki bilgileri Buhari ve Müslim ‘’Bir gün&nbsp; ashaptan biri Nebiye şunu sordu ve o da şöyle şöyle dedi’’ diye nakledince bu sözler nebi-resulün sünneti oluyor da, aynı bilgileri Allah kendi kelamı ile nakledince niye onun sünneti olamıyor?</p>



<p>Tirmizi ‘’bir gün kadının biri nebiye geldi ve ona şunu soru, o da şöyle dedi…’’ deyince bu rivayet sünnet oluyor da benzer bilgileri Allah kelamı ile nakledince niye bu bilgiler Resulullahın sünneti olamıyor?[58/1]</p>



<p>‘’Nebi eşleri ile şöyle sorunlar yaşadı, şöyle oldu, böyle oldu’’ gibi bilgiler veya ‘’ashab nebinin evine davetsiz gitti, yemekten sonra fazla kaldılar nebi bundan hoşlanmadı ama onlara da bunu söyleyemedi’’ şeklindeki bilgiler bize beşerin yazdığı kitaplarla gelince siyer-sünnet oluyor da bu bilgiler bize Allah kelamı ile gelince niye siyer-sünnet olamıyor?[33/53;66/1-5]</p>



<p>Niye ilk düğmeyi yanlış ilikliyorsunuz? Niye nebi-resulü Kuranın içinden çıkarıyor ve sanki hiç yokmuş gibi davranıyorsunuz? Baştan sona kadar Allah kelamı olan Kuran, Resulün 23 yıllık siretini-sünnetini nakleden bir kitap değil midir? O Resulün vahye dayalı gerçek hadisleri değil midir [nebi-resul farkına dikkat]</p>



<p>Allahın kendi kelamına layık gördüğü, kelamı ile naklettiği bu sireti/sünneti, niye Allahın kelamından çıkarıyor ve beşeri kitaplara layık görüyorsunuz?</p>



<p>Allah resulüne 23 yıl boyunca vahyetmedi mi? O elçi olarak aldığı&nbsp; bu vahiyleri tebliğ etmedi mi? Bunun için ne mücadeleler verdi, nasıl içtihatlar yaptı, hangilerinde isabet etti, hangilerinde yanıldı, hangilerinde ikaz edildi, hangilerinde &#8221;evet, doğrusun, böyle yapmaya devam et&#8221; dendi, vs Allah bunların hepsini, onun örnekliğe layık olan kesitlerini kitabına alarak bize nakletmedi mi?</p>



<p>Hani diyorsunuz ya, &#8221;Resulullah Kuran haricinde hiç konuşmadı mı? Siz konuşuyorsunuz da onun konuşmaya hakkı yok mu?&#8221; Eğer Kuranı bir kez olsun düşünerek okusaydınız bu soruları sormazdınız, çünkü Kuran tam da sizin dediğiniz gibi zaten nebi-resulün sözleri, fiilleri ve takrirlerini naklediyor. Kuranda konuşan kim? Veya Kuran ile konuşan kim? ALLAH KELAMINDA KİMİ KONUŞTURUYOR?</p>



<p>Nebi-resul kendi siretini-sünnetini [örnek yaşamını] yine kendisinin aldığı vahiy cümleleri ile [resul hadisleri olarak, Kuranla] nakletmiyor mu? Ve biz bunların tümünü elimizdeki mushafta bulamıyor muyuz?</p>



<p>Kısaca Kuran Allahın ahkamını da Resulün sünnetini de Nebinin siretini de içermiyor mu? Hatta önceki nebilerin siretlerini de…</p>



<p>Nesini beğenmiyorsunuz bunun? Allah kelamı olarak nakledilmiş olmasını mı? Falanca falancadan duydu, o da falancadan, o da falancadan şeklinde rivayet edilmediği için mi sizin nezdinizde değeri olamıyor bu bilgilerin?</p>



<p>Ne yani Allah nebi-resulüne vefat ettiği son ana kadar vahyetmeye devam etti, bu vahiylerle ahkamını nasıl tebliğ ettiğini, mücadelesini, müşriklerin ona neler dediklerini, iftiralarını, suikastlarını, zalimliklerini, hicretini, savaşlarını, ehli kitapla diyaloglarını, tartışmalarını, ashabla ilişkilerini, hatta eşleri ile özel denebilecek münasebetlerini vs&#8230; tüm bunları Allah nebi-resulüne vahyederek kitabına aldı ve bize nakletti de neden var idiyse eğer, bize intikal etmesi gereken bazı vahiylerini kitabına almamış olsun? Neden böyle bir şey yapsın? Neden? Haşa bize pusu kurmak için mi? Sizin pusu kuran bir ilah tasavvurunuz var, farkında mısınız?</p>



<p>Allah Teala, Adem-İblis kıssasını kitabına aldı, Nuh kıssasını aldı, İbrahim-Nemrud kıssasını aldı, Süleyman-Sebe melikesini aldı, Musa-Firavn kıssasını aldı, Musa-kul kıssasını, mağara ehlini, Yusuf-Züleyha kıssasını, Zulkarneyni, Yecüc-Mecücü vs [ilk bakışta bize lazım olmadığı sanılan, çoğu hüküm ihtiva etmeyen] bu bilgileri nebi-resulüne vahyetti ve kitabına aldı da, var idiyse neden bize lazım olacak bazı vahiyleri kitabına almamış olsun? Neden?</p>



<p>Nebi-Resul, kendisine isnad edilen ve Kuranda bulunmayan hadisleri de yaşarken söylemedi mi?</p>



<p>Onun sünneti dediğiniz söz, fiil ve takrirler de onun yaşamında -yani vefatından önce ve Kuran nazil olurken- gerçekleşmedi mi? Allah nebi-resulün eşleri ile girdiği tartışmalarını bile kitabına aldı da eğer bunların içinde bize nakledilmesi gereken diğer bazı bilgileri niye bizden saklasın? Niye?</p>



<p>Lütfen Kuran-Resul denklemini doğru kurun, ilk düğmeyi yanlış iliklemeyin, nebi-resulü Kuranın dışına atmayın, vahyin 23 yıllık nübüvvet-risalet döneminin sonuna kadar -nebinin vefatına kadar- devam ettiğini ve Kuranın bu dönemi kapsadığını unutmayın.</p>



<p>Kur&#8217;an Allah’ın ahkamını, Resulün sünnetini, Nebinin siretini içeren bir kitaptır ve din dediğimiz&nbsp; de budur. ‘’Din için Kur&#8217;an yetmez’ demek, &#8221;bu kitap müminler için her şeyi tafsil eden-açıklayan bir kitaptı[12/11]&#8221; diyen, &#8221;bu kitap Müslümanlar için her şeyi beyan eden bir kitaptır[16/89]&#8221; diyen Allah&#8217;a iftiradır. &#8221;Kur&#8217;an yetmez&#8221; demek, ‘’Allah’ın kitabı ile naklettiği ahkamı, resulün kelamullahla&nbsp; nakledilen sünneti/örnekliği ve nebinin Kur&#8217;anla nakledilen sireti yetmez, Allah 23 yıllık nübüvvet-risalet hayatına bunları sığdıramadı’’ demektir. Veya &#8220;sığdırdı, bize lazım olan tüm bilgileri bu 23 yıllık sürede nebi-resulüne vahyetti ama bu bilgilerin bir bölümünü kitabına alıp bir bölümünü almayarak bize pusu kurdu’’ demektir, haşa, haşa&#8230;</p>



<p>Ben, sizin, pusu kuran ilah tasavvurunuzu reddediyorum.</p>



<p>Allah müminlere pusu kurmaz, kurmamıştır, o dinini Kur&#8217;an ile ikmal&nbsp; etmiş[5/3] ve alemlere rahmet ve hidayet olan kitabını bize resulü ile [resulünü/kitabını] göndermiştir.&nbsp;</p>



<p>&#8221;[Ey Resul] Sana bu kitabı göğsünde sıkıntı olsun diye değil onunla müminleri uyarasın ve öğüt veresin diye indirdik. [Ey müminler] Rabbinizden size indirilene (resulün tebliğ ettiği bu kitaba) tabi olun. Ondan başka bir evliyaya/rehbere tabi olmayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.&#8221; [Araf 2,3]</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuran-yetmez-oyle-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadiste Muhafazakarlık Lüzumundan Fazla Olursa Zarar Verir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hadiste-muhafazakarlik-luzumundan-fazla-olursa-zarar-verir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hadiste-muhafazakarlik-luzumundan-fazla-olursa-zarar-verir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Aug 2021 11:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17555</guid>

					<description><![CDATA[Bazı örnekler: 1. &#8220;Yangın gördüğünüz zaman tekbir getirin, zira tekbir gerçekten onu söndürür&#8221; (İbnü&#8217;s-Sünnî, Amelü&#8217;l-Yevm, hd. no. 289-292) 2. Said b. Gazvan hac dönüşü Tebük&#8217;e gelmişti. Bir de ne görsün. Yere oturtulmuş sakat bir adam duruyor. Yanına yaklaştı, niçin bu hâle düştüğünü sordu. Sakat adam şöyle dedi: &#8220;Sana bir hadis haber vereceğim, fakat ben sağ oldukça benden duyduğunu kimseye söylemeyeceksin. Hâdise şöyle: Resulullah Tebük&#8217;e geldiğinde bir hurma ağacının önüne inmişti. “Şu ağaç bizim kıblemizdir.” buyurdu. Ve hurma ağacına dönerek namaza durdu. Ben daha o zaman çocuktum. Koşarak geldim. Sütre olarak duran hurma ağacı ile onun arasından geçtim. Bunun üzerine Resulullah: “O bizim namazımızı kesti, Allah da onun ayağını kessin.” dedi. O günden bugüne kadar ayağa kalkamaz oldum.” (Ebû Dâvud, Salât: 110) 3. “Herhangi birinin konuşması sırasında yanındakinin aksırması bu konuşmanın hak olduğuna delalet eder”. (Ebu Ya’la ve Taberanî rivayet etmiştir) 4. “Şayet kocanda bir çıban olsa, sen de onu dilinle yalasan onun hakkını ödeyemezsin”. Hâkim nakletmiştir. 5. &#8220;Kadınlarınızı odalarda oturtunuz, onlara yazıyı öğretmeyiniz”.&#160;&#160; (Hakîm et-Tirmizî nakletmekletmiştir) 6. “Satranç oynayan lanetlenmiştir, oyunculara bakan da domuz eti yemiş gibidir.&#8221; (Kenzu’l-ummal, no. 40636) 7. “Ümmetim içinde iki sınıf vardır ki, İslâm’dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiye”. (Tirmizî, Kader, 13; İbn Mace, Mukaddime, 9) &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bazı örnekler:</p>



<p>1. &#8220;Yangın gördüğünüz zaman tekbir getirin, zira tekbir gerçekten onu söndürür&#8221; (İbnü&#8217;s-Sünnî, Amelü&#8217;l-Yevm, hd. no. 289-292)</p>



<p>2. Said b. Gazvan hac dönüşü Tebük&#8217;e gelmişti. Bir de ne görsün. Yere oturtulmuş sakat bir adam duruyor. Yanına yaklaştı, niçin bu hâle düştüğünü sordu. Sakat adam şöyle dedi: &#8220;Sana bir hadis haber vereceğim, fakat ben sağ oldukça benden duyduğunu kimseye söylemeyeceksin. Hâdise şöyle: Resulullah Tebük&#8217;e geldiğinde bir hurma ağacının önüne inmişti. “Şu ağaç bizim kıblemizdir.” buyurdu. Ve hurma ağacına dönerek namaza durdu. Ben daha o zaman çocuktum. Koşarak geldim. Sütre olarak duran hurma ağacı ile onun arasından geçtim. Bunun üzerine Resulullah: “O bizim namazımızı kesti, Allah da onun ayağını kessin.” dedi. O günden bugüne kadar ayağa kalkamaz oldum.” (Ebû Dâvud, Salât: 110)</p>



<p>3. “Herhangi birinin konuşması sırasında yanındakinin aksırması bu konuşmanın hak olduğuna delalet eder”. (Ebu Ya’la ve Taberanî rivayet etmiştir)</p>



<p>4. “Şayet kocanda bir çıban olsa, sen de onu dilinle yalasan onun hakkını ödeyemezsin”. Hâkim nakletmiştir.</p>



<p>5. &#8220;Kadınlarınızı odalarda oturtunuz, onlara yazıyı öğretmeyiniz”.&nbsp;&nbsp; (Hakîm et-Tirmizî nakletmekletmiştir)</p>



<p>6. “Satranç oynayan lanetlenmiştir, oyunculara bakan da domuz eti yemiş gibidir.&#8221; (Kenzu’l-ummal, no. 40636)</p>



<p>7. “Ümmetim içinde iki sınıf vardır ki, İslâm’dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiye”. (Tirmizî, Kader, 13; İbn Mace, Mukaddime, 9)</p>



<p>8. “Haricîler cehennem ehlinin köpekleridir”. (İbn Hanbel, Müsned, IV, 355; İbn Mâce, Mukaddime, 129)</p>



<p>9. &#8220;Size herhangi bir faziletli, hayırlı amel gelirse ben onu söylemiş olayım ya da olmayayım onu ben söyledim. Onunla amel edin.&#8221; (Darekutnî nakletmiştir)</p>



<p>10. Dünya öküz ve balığın üzerindedir”. Bu lafızla nakledilmemiştir. Şu lafızla bir rivayeti ise Bezzar nakletmiştir: “Arz/yer su üzerindedir, su bir kaya üzerindedir. Kaya, ucu arşta olan bir balık üzerindedir. Balık ise ayakları havada olan bir meleğin omuzu üzerindedir”. Uydurmadır.</p>



<p>11. ’Cebrail as Bana öyle bir ilaç öğretti ki, (o ilaç sayesinde, insanların) doktorların ilaçlarına hiç ihtiyacı kalmaz’’</p>



<p>Eshab-ı Kiram: (o ilaçtan) Bize de haber ver, Ya Rasulullah dediler, Rasulullah (sav): ‘’Nisan yağmurunu alınız (toplayınız) Ona; 70 defa Fatiha-i şerife, 70 defa İhlâs-ı şerif, 70 defa Felak suresini, 70 defa Nâs suresini, 70 defa Tesbih duasını (Sübhanellahi vel-hamdüLillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vâllahü ekber ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyıl-azîm) okuyunuz Sonra, 7 gün devamlı olarak sabah akşam birer bardak içiniz Beni hak Peygamber olarak gönderen Cenâb-u Hakk’a yemin ederim ki, Cebrâil Bana dedi ki ; “Bu sudan içen kimsenin, cesedinden, damarından, sinirinden, etlerinden, o kimseye ağrı, acı veren rahatsızlığını Cenâb-u Hakk giderir ve o kimseye sıhhat ve afiyet verir’’ (Kaynağı yok)</p>



<p>Bu hadislerin bazısı zayıf, bazısı çok zayıf, bazısı uydurma; bazısının da son örnekte görüldüğü gibi kaynağı yoktur. Bazı alimleri zayıf hadisler konusunda gevşek davranmış ve özellikle zayıf olanları takviye yoluyla hasen seviyesine çıkarabilmiş; bazı alimler de zayıf hadisleri te&#8217;vil yoluyla kurtarmaya çalışmıştır. Bu meseleden şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Elbette bazı zayıf hadislerle akaid ve helal-haram dışında bazı konularda amel etmek mümkün. Ancak bu konuda gevşek davranmamak gerekir. Zayıf hadisin metni eğer bir problem taşıyorsa o hadisi (uydurmadır demeksizin) reddetmek gerekir. Hadisin senedinin zayıflığını da metindeki problemi destekleyen bir unsur olarak görmek lazım. Sened zayıf, metin müşkil ise artık tariklerden takviye edecek şey aramaya gerek yoktur. Dolayısıyla bu hadisleri te&#8217;vil etmenin de fazla bir anlamı yoktur. Sahih hadisler bize yeter. Diğerlerini kullanmanın ne lüzumu var? Üstelik, bugün itibariyle söylersek din hakkında gençler nazarında ciddi şüphelere de yol açmaktadırlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hadiste-muhafazakarlik-luzumundan-fazla-olursa-zarar-verir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis ve Sünnet Farklı Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hadis-ve-sunnet-farkli-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hadis-ve-sunnet-farkli-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2020 07:01:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16496</guid>

					<description><![CDATA[Bir açıdan farklı değil, ama iki açıdan farklıdır.Bir açıdan kastım hadis ilminde sünnet ve hadisin aynı şekilde tarif edilmesidir. Yani tarifte eşittirler. Hadis veya sünnet Hz. Peygamber&#8217;in söz, fiil ve takrirlerine denmektedir. Hadis ilminin amacı Hz. Peygamber&#8217;e isnad edilen rivayetlerin subutunu araştırmaktır. İki açıdan farklıdırlar:a. Sünnet, hüküm itibariyle normatif bir karaktere sahiptir. Sağ elle yemek sünnettir deriz; sağ elle yemek hadistir, demeyiz, denilmez. Sağ elle yemenin sünnet olduğunu hadisten çıkarırız. Hadis, bize sünneti taşıyan bir formdur.b. Sünnet ameldir, uygulamadır; öyle bir kaç kişinin ameli değil, topluma mal olan bir ameldir; hadis ise ahad olup birkaç kişinin rivayetidir. Peki bugün mesele nasıl ele alınmaktadır? Mesela şöyle:&#8220;Hadis ve sünnet ayırımı Şafii’den önce vardı. Ama Şafii, sünneti, hadise indirgemiş ve bu ayırımı yok etmiştir. Yani sünnetin yegane taşıyıcısı olarak ravileri sika ve senedi muttasıl sahih hadisi kabul etmiştir. Şafii’den önce İmam Malik, Medine ameli kriterini; Ebu Hanife ve Ebu Yusuf da ma’ruf sünnet ölçüsünü kullanarak (bazı) hadislerle amel etmemişlerdir.&#8221; Ne oldu? Şafiî ile birlikte hadis ve sünnet ayrımı ortadan kalktı. O zaman buna göre bizim hadis ve sünnet anlayışımız Şafiî merkezlidir ve yanlıştır. Öyle midir? Konu sanıldığı kadar basit değil, ama basitleştirerek anlatmak gerekirse; Hz. Peygamber&#8217;e dayanan bir uygulama var ve merfu bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir açıdan farklı değil, ama iki açıdan farklıdır.<br>Bir açıdan kastım hadis ilminde sünnet ve hadisin aynı şekilde tarif edilmesidir. Yani tarifte eşittirler. Hadis veya sünnet Hz. Peygamber&#8217;in söz, fiil ve takrirlerine denmektedir. Hadis ilminin amacı Hz. Peygamber&#8217;e isnad edilen rivayetlerin subutunu araştırmaktır.</p>



<p>İki açıdan farklıdırlar:<br>a. Sünnet, hüküm itibariyle normatif bir karaktere sahiptir. Sağ elle yemek sünnettir deriz; sağ elle yemek hadistir, demeyiz, denilmez. Sağ elle yemenin sünnet olduğunu hadisten çıkarırız. Hadis, bize sünneti taşıyan bir formdur.<br>b. Sünnet ameldir, uygulamadır; öyle bir kaç kişinin ameli değil, topluma mal olan bir ameldir; hadis ise ahad olup birkaç kişinin rivayetidir.</p>



<p>Peki bugün mesele nasıl ele alınmaktadır? Mesela şöyle:<br>&#8220;Hadis ve sünnet ayırımı Şafii’den önce vardı. Ama Şafii, sünneti, hadise indirgemiş ve bu ayırımı yok etmiştir. Yani sünnetin yegane taşıyıcısı olarak ravileri sika ve senedi muttasıl sahih hadisi kabul etmiştir. Şafii’den önce İmam Malik, Medine ameli kriterini; Ebu Hanife ve Ebu Yusuf da ma’ruf sünnet ölçüsünü kullanarak (bazı) hadislerle amel etmemişlerdir.&#8221;</p>



<p>Ne oldu? Şafiî ile birlikte hadis ve sünnet ayrımı ortadan kalktı. O zaman buna göre bizim hadis ve sünnet anlayışımız Şafiî merkezlidir ve yanlıştır. Öyle midir?</p>



<p>Konu sanıldığı kadar basit değil, ama basitleştirerek anlatmak gerekirse;</p>



<p>Hz. Peygamber&#8217;e dayanan bir uygulama var ve merfu bir hadisle çelişmiyor. Şafiî için bunda bir problem yoktur.</p>



<p>Hz. Peygamber&#8217;e dayanmayan, ama 10-15 sahabeden nakledilen bir uygulama var. Merfu bir hadisle çelişmiyorsa sorun yok! Çelişiyorsa ne olacak? Bu noktada mezhepler ayrışıyor. Sahabenin uygulamasını kabul eder, ahad hadis reddedilir diyen de var; ahad hadis esastır, sahabenin uygulaması &#8220;haber, onlara ulaşmadı&#8221; şeklinde te&#8217;vil edilir diyen de…</p>



<p>Hz. Peygamber&#8217;e dayanmayan, ama toplumsal olarak süregelen bir uygulama var. Merfu bir hadisle çelişmiyor. Şafiî için bunda da muhtemelen problem yoktur. Nas gibi olmasa da kabul edilebilir bir şeydir.</p>



<p>Hz. Peygamber&#8217;e dayanmayan, ama merfu bir hadisle çelişen bir uygulama var. Yani peygamber veya sahabe olsun herhangi bir kaynağı olmayan ama toplumda süregelen bir uygulama… Asıl sorun budur. Ne olacak? Uygulamanın gücüne dayanarak haber-i vahid red mi edilecek yoksa haber-i vahidin sahih yolla geldiği kabul edilerek uygulama mı kabul edilmeyecek? Mezheplerin bu konuda farklı tavırları var: Malikîler, böyle bir ameli -Medine ameli gibi- kabul ederken özellikle Şafiiler reddetmektedir.</p>



<p>Şimdi Şafiiler bu konuda haksız mı? Dayanağı belli olmayan bir uygulamayı kabul edip ahad olduğu için hadis red mi edilmelidir? Bu, hiç de kolay bir şey değildir. Basit bir örnek üzerinden gidelim. Diyelim ki, toplumda ölüm haberini ilan etmek için bir sala olgusu var. Topluma hakim olan yaygın bir uygulama… Bunun dinî değerini nasıl belirleyeceğiz? Evet, bu bir ameldir, uygulamadır, diğer bir ifadeyle sünnettir, hem de yaygın bir sünnet… Ama dinî değeri nedir? Hz. Peygamber&#8217;in bir sünneti midir? Yoksa toplumsal bir örf müdür? Yani bir anlamda müslümanların güzel görüp uyguladığı bir sünnet midir? Hz. Peygamber&#8217;in sünneti olduğunu belirlemek için sahih bir hadise referans vermek şart değil midir? Buna işaret eden bir hadis olmasa bunun Hz. Peygamber&#8217;in sünneti olduğunu nasıl söyleyebileceğiz? Mümkün mü? Şayet söylersek bu toplumdaki kabul görmüş ama yanlış olabilecek bir takım uygulamaları da dinî bir şey kabul etmek anlamına gelmeyecek midir? Bir olayın dinî değerini, toplumda kabul görmesi mi belirlemektedir? Yoksa ona işaret eden bir hadisin varlığı mı?</p>



<p>Bir başka örnek verelim. Ezan, fiilî bir sünnettir. onuyla ilgili hadisler ise ahaddır. Ancak biz ezanın çok güçlü bir sünnet olduğunu biliyoruz. Zira Hz. Peygamber döneminden beri uygulandığını görmekteyiz. Dolayısıyla hakkında ahad hadisin olması bir şeyi değiştirmiyor. Bir de şöyle düşünelim: Hz. Peygamber döneminde ezanın olduğunu bilmiyoruz. Onuyla ilgili ahad da olsa herhangi bir hadis yok! Ancak elimizde sonradan ezan diye bir uygulamanın olduğuna dair bilgi var. Ezanın dinî durumunu nasıl belirleyeceğiz? Bu durumda herhalde ezan için hiçkimse çok kuvvetli bir sünnettir, terki caiz değildir, diyemeyecektir. Olsa olsa ezan toplumsal bir örf olur. Bu yönüyle müslümanların güzel bir ameli, uygulaması olur. Örfler değiştikçe de ezan da değişebilir. Zira Peygambere dayanan herhangi bir kaynağı yoktur.</p>



<p>Sonuç olarak bunları düşününce çok basit olarak &#8220;sünnet, başka; hadis başkadır; Şafii, sünneti hadise indirgemiştir, yanlış yapmıştır&#8221; diyebilecek miyiz? Mesele bir uygulamanın dindeki değerini araştırmak olunca fiilî olsun veya rivayet formunda olsun Hz. Peygamber&#8217;e refere edilmeyen bir kaynak, bir delil olmadan bunun hükmünü belirlemek mümkün olabilecek midir?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hadis-ve-sunnet-farkli-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendi Dilinden Resulullah</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kendi-dilinden-resulullah/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kendi-dilinden-resulullah/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2020 07:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16063</guid>

					<description><![CDATA[Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilmiş olan Allah Resulüyüm. (Araf, 7/158) (O halde) Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın (Ali İmran, 3/31) (Çünkü) Ben O’nun tarafından size gönderilmiş olan bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hud,11/2)Ben –Rabbimden- bana ne vahyolunuyorsa sadece ona uyuyor ve sizi de onunla uyarıyorum. (Enam 50,51)* Bu Kuran bana -bunun için, yani- sizi ve ulaştığı herkesi kendisi ile uyarayım diye vahyediliyor/vahyedildi.(Enam, 6/19).Ben –Kur’an bana vayhedilmeden önce, ki ben onun bana vahyedileceğini ummuyordum (28/86)- kitap nedir, iman nedir bilmezdim.(Şura,42/52)* (Ama Allah) Bana sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye onu bana vahyetti.(Enam,6/19). Ve ben de sizi onunla uyarıyor, onunla sizi doğru yola iletiyorum.(Şura, 42/52)*Benim –daha önce- mele-i ala/melekler topluluğunun tartışmaları hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ama artık açık bir uyarıcı olduğum için –bunlar- bana vahyolunuyor. (Sad 69,70).Ben Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa sadece ona uyuyorum. (Araf, 7/203)Benim yaptığım sadece Allah’tan geleni, O&#8217;nun risaletini tebliğ etmekten ibarettir.(Cin, 72/23)Ben gaybı bilmem. (Enam, 6/50) Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, -o zaman kendim için- tabi ki daha çok hayır yapardım. Ve -o zaman- bana hiçbir fenalık da dokunmazdı. Ama ben sadece inananlar için gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Araf, 7/188)Allahın Resulü/Elçisi olarak bana düşen sadece tebliğdir. (Ali İmran, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilmiş olan Allah Resulüyüm. (Araf, 7/158) (O halde) Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın (Ali İmran, 3/31) (Çünkü) Ben O’nun tarafından size gönderilmiş olan bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hud,11/2)<br><br>Ben –Rabbimden- bana ne vahyolunuyorsa sadece ona uyuyor ve sizi de onunla uyarıyorum. (Enam 50,51)* Bu Kuran bana -bunun için, yani- sizi ve ulaştığı herkesi kendisi ile uyarayım diye vahyediliyor/vahyedildi.(Enam, 6/19).<br><br>Ben –Kur’an bana vayhedilmeden önce, ki ben onun bana vahyedileceğini ummuyordum (28/86)- kitap nedir, iman nedir bilmezdim.(Şura,42/52)* (Ama Allah) Bana sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye onu bana vahyetti.(Enam,6/19). Ve ben de sizi onunla uyarıyor, onunla sizi doğru yola iletiyorum.(Şura, 42/52)*<br><br>Benim –daha önce- mele-i ala/melekler topluluğunun tartışmaları hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ama artık açık bir uyarıcı olduğum için –bunlar- bana vahyolunuyor. (Sad 69,70).<br><br>Ben Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa sadece ona uyuyorum. (Araf, 7/203)<br><br>Benim yaptığım sadece Allah’tan geleni, O&#8217;nun risaletini tebliğ etmekten ibarettir.(Cin, 72/23)<br><br>Ben gaybı bilmem. (Enam, 6/50) Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, -o zaman kendim için- tabi ki daha çok hayır yapardım. Ve -o zaman- bana hiçbir fenalık da dokunmazdı. Ama ben sadece inananlar için gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Araf, 7/188)<br><br>Allahın Resulü/Elçisi olarak bana düşen sadece tebliğdir. (Ali İmran, 3/20;Maide, 5/92)* Ben, buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.(Sad, 38/86) Eğer ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah&#8217;a aittir. O, her şeye şahittir. (Sebe, 34/ 47)<br><br>Ben, Rabbimin bana indirdiği (Kur’anı) size tebliğ etmekle görevliyim. Eğer bunu yapmazsam, risaleti tebliğ etmemiş, O’nun elçiliğini yapmamış olurum.(Maide, 5/67)*<br><br>Ben –daha önce benzeri olmayan- türedi bir Resul/Elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım. (Ahkaf, 46/9)<br><br>Ben, tıpkı sizin gibi bir beşerim (ilah değilim). Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. (O halde) Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, güzel ameller işlesin ve Rabbine yaptığı ibadetlerinde –ben dahil- hiç kimseyi O’na ortak koşmasın.(Fussilet, 41/6)<br><br>(Çünkü) Ben, sizin için herhangi bir zarar verme veya fayda sağlama gücüne sahip değilim. (Cin, 72/21) (Hatta) Ben, Allah&#8217;ın dilemesi haricinde kendim için bile bir fayda sağlama veya –gelecek- zararı önleme gücüne sahip değilim. (Araf, 7/188;Yunus, 10/49)<br><br>Beni Allah&#8217;a karşı himaye edecek hiçbir güç/ kimse yoktur, benim Allah’tan başka sığınacak kimsem de yoktur. (Cin, 72/22) Benim velim/koruyucum Allah’tır. Ki O, Kitabı indirmiştir. Ve O, salihlerin veliliğini (koruyuculuğunu) da yapandır. (Araf,7/196)<br><br>Ben sizin üzerinize vekil değilim.(Yunus, 12/108) Ben, sizin üzerinize bir zorba da değilim (Ğaşiye, 88/22) Ben sizin için sadece bir uyarıcıyım (Hicr, 22/49).<br><br>Ben size, Allah&#8217;ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmiyorum. Ben size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, bana ne vahyolunuyorsa sadece ona uyuyorum. (Enam, 6/50)<br><br>Bana Müslümanlardan olmam ve Kur&#8217;ân okumam emrolunmuştur. (Neml, 27/91) Eğer Allah dileseydi, ben size onu okuyamazdım, Allah da onu size bildirmezdi (ama Allah diledi ve onu size okudum). Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? (Yunus, 10/16)<br><br>(İstediğiniz gibi bir ayet getirmediğim zaman, bana diyorsunuz ki, ‘derleyip toplasana’)* Oysa ben Rabbim bana ne vahyediyorsa sadece ona uyuyorum. İşte bu (Kur&#8217;an), inananlar için Rabbinizden gelen basiretler, hidayet ve rahmettir. (Araf, 7/203)<br><br>Ben o (Kuranı) asla kendiliğimden değiştiremem, -sizin ‘ya bu Kuranı değiştir ya da bize başka bir Kuran getir’ şeklindeki talebiniz-* olacak şey değildir. Çünkü ben, bana ne vahyolunuyorsa ona uyuyorum. Eğer Rabbime karşı isyanda bulunursam büyük günün azabından korkarım. (Yunus, 10/15)<br><br>Eğer –iddia ettiğiniz gibi-* onu gerçekten ben uydurmuş isem, sizin Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, sizin Kur&#8217;an hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.(Ahkaf 46/8)<br><br>Eğer ben –haktan- saparsam, bu, kendi kusurumdandır. Ama eğer doğru yolu bulursam, bu, Rabbimin bana vahyettiği (Kur&#8217;an) sayesindedir. (Sebe, 34/50)<br><br>Ben dinimi yalnızca Allah’a halis kılar ve yalnızca Allah&#8217;a ibadet ederim. (Zümer, 39/ 14)<br><br>Benim salatım ve ibadetlerim ve hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir (Enam, 6/162)<br><br>Ben sadece Rabbime dua eder ve –dualarımda- hiç kimseyi ona ortak koşmam. (Cin, 72/20)<br><br>Ben Rabbimden gelen açık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Ama sizin çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Çünkü hüküm Allah&#8217;ındır. (Enam, 6/57)<br><br>Eğer acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızdaki iş çoktan bitirilmiş olurdu (ama bu benim elimde değildir). Allah zalimleri daha iyi bilir.(Enam, 6/58)<br><br>Ben hepinize –gerçekleri- ilan ettim. Ben, tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır yoksa uzak mı, onu bilemem. (Enbiya, 21/109)<br><br>Ben -hak olduğu halde Kuranı yalanlayan kavmimin- vekili değilim.(Enam, 6/66)* (Ey beni yalanlayanlar!) Benim amellerim bana, sizin emelleriniz size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.(Yunus, 10/41)<br><br>Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.(Kafirun, 109/1,2) Sizin dininiz size, benim dinim bana. (Kafirun, 109/6)<br><br>Şüphesiz Rabbim beni doğru yola yöneltmiştir; sapasağlam dine; Hanif (muvahhid olan) İbrahim&#8217;in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.(Enam, 6/161)<br><br>Ben, her şeyin Rabbi olan Allah’tan başka Rab mı arayacağım?/aramam (Enam, 6/163)<br><br>Ben, mufassal kitabı indiren Allah’tan başka hakem mi arayacağım?/aramam (Enam, 6/114)<br><br>Ben Allah&#8217;ın indirdiği –o- Kitab&#8217;a inandım. Ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Aramızda tartışılacak bir konu/belge yoktur. Hepimizi bir araya toplayacak olan Allah’tır. Ve dönüşümüz de O&#8217;nadır. (Şura,42/15)<br><br>Allah bana bu Kitabı indirmiş (7/2) ve bana onunla uyarmamı (6/19,92), onunla hükmetmemi (4/105), onunla insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmamı (14/1), insanlar arasındaki ihtilafları onunla çözmemi (16/64) ve insanlara onunla beyanat vermemi (16/44) emretmiştir.*<br><br>(Ey Resul) Bu Kitap sana göğsünde bir sıkıntı oluşsun diye değil onunla uyarman ve müminlere onunla öğüt vermen için indirilmiştir. (Ey inananlar) Rabbinizden size indirilen (bu kitaba) tabi olun. Ve ondan başka bir evliyaya tabi olmayın. (Lakin) Ne kadar da azınız bu öğüdümüzü tutuyorsunuz! (Araf, 7/2,3).<br><br>Sen, sana vahyedilen (bu Kur’an’a) sımsıkı sarıl. Çünkü sen –onun sayesinde- doğru yol üzerindesin. O, hem senin hem de kavmin için bir öğüttür. Ve hepiniz ondan hesaba çekileceksiniz (Zuhruf, 43//43,44).<br>.….<br>*Bu ayetlerin tercümesi hitap dili ile değil muhatap dili ile yapılmıştır. Yani ayetlerin manaları böyle ama terkipleri –lafzen- tam olarak böyle değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kendi-dilinden-resulullah/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Metodik Bir Hatırlatma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/metodik-bir-hatirlatma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/metodik-bir-hatirlatma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2020 08:36:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[metod]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15175</guid>

					<description><![CDATA[Bazı kimseler usul/metodoloji konularına vakıf olamadıklarından ve kaynaklara inemediklerinden dolayı herhangi bir ayetin bir kısmıyla istişhad etmeyi şiddetle eleştiriye tabi tutmuşlardır. İslâmî ilimlerde derinleşen kimseler böyle bir uygulama yapıyorlarsa, bunu bir metot dâhilinde yapıyorlar demektir. Bu uygulamanın Hz. Peygamber’de ve sahabede de örnekleri bir hayli çoktur. Ayetin bir kısmını alıp herhangi bir konuda delil getirebilmemiz; daha doğrusu uygulamanın meşru olması için şu şartlara harfiyen uyulması gerekir: a. Yapılan uygulama ayet, sure ve Kur’an bütünlüğü çerçevesinde olmalıdır. Kur’an’ın başka ayetlerindeki hükümlerle çatışmamalıdır. b. Sahih hadisler ve nebevi uygulamaya ters düşmemelidir. c. Makasidu’ş-Şeria’ya aykırı olmamalıdır. d. Asla haramı helal yapmamalıdır. e. Helali haram yapmamalıdır. f. İslâmî ilimlerin usulüne vakıf ilim ehli kimseler bir yöntem dahilinde yapmalıdır. g. Ön kabullü bir yaklaşımla fasit bir düşünceyi veya ideolojiyi haklı çıkarmaya matuf olmamalıdır. h. Hz. Peygamber’in sünnetinde böyle bir şeyin yapılacağına dair örnekler olmalıdır “Namaza yaklaşmayın” mantığıyla ayetlerden deliller getirmek ise ön kabullü, metotsuz, helali haram yapma ve Resulullah’tan örneksiz olması nedeniyle doğru değildir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.), yerinde örnekler sadır olmuştur. Bir defasında Resulullah (s.a.v.), boşanmayla ilgili uzun bir ayet olan Talak Suresi’nin ikinci ayetinin sonundaki yarım satırlık bölümünü okumuştur: “وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًاۙ” “Kim Allah’a karşı takvalı olursa Allah Teâlâ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bazı kimseler usul/metodoloji konularına vakıf olamadıklarından ve kaynaklara inemediklerinden dolayı herhangi bir ayetin bir kısmıyla istişhad etmeyi şiddetle eleştiriye tabi tutmuşlardır. İslâmî ilimlerde derinleşen kimseler böyle bir uygulama yapıyorlarsa, bunu bir metot dâhilinde yapıyorlar demektir. Bu uygulamanın Hz. Peygamber’de ve sahabede de örnekleri bir hayli çoktur. Ayetin bir kısmını alıp herhangi bir konuda delil getirebilmemiz; daha doğrusu uygulamanın meşru olması için şu şartlara harfiyen uyulması gerekir:</p>



<p>a. Yapılan uygulama ayet, sure ve Kur’an bütünlüğü çerçevesinde olmalıdır. Kur’an’ın başka ayetlerindeki hükümlerle çatışmamalıdır.</p>



<p>b. Sahih hadisler ve nebevi uygulamaya ters düşmemelidir.</p>



<p>c. Makasidu’ş-Şeria’ya aykırı olmamalıdır.</p>



<p>d. Asla haramı helal yapmamalıdır.</p>



<p>e. Helali haram yapmamalıdır.</p>



<p>f. İslâmî ilimlerin usulüne vakıf ilim ehli kimseler bir yöntem dahilinde yapmalıdır.</p>



<p>g. Ön kabullü bir yaklaşımla fasit bir düşünceyi veya ideolojiyi haklı çıkarmaya matuf olmamalıdır.</p>



<p>h. Hz. Peygamber’in sünnetinde böyle bir şeyin yapılacağına dair örnekler olmalıdır</p>



<p>“Namaza yaklaşmayın” mantığıyla ayetlerden deliller getirmek ise ön kabullü, metotsuz, helali haram yapma ve Resulullah’tan örneksiz olması nedeniyle doğru değildir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.), yerinde örnekler sadır olmuştur. Bir defasında Resulullah (s.a.v.), boşanmayla ilgili uzun bir ayet olan Talak Suresi’nin ikinci ayetinin sonundaki yarım satırlık bölümünü okumuştur: “وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًاۙ” “Kim Allah’a karşı takvalı olursa Allah Teâlâ ona (her türlü sıkıntıdan) çıkış yolunu gösterir.”[1] Bu bölümü okuduktan sonra Hz. Muhammed (s.a.v.), “Ey Ebu Zer! İnsanların tamamı bu ayete gereği gibi sarılsalardı, bu ayet hepsine yeterdi.”[2]buyurmuştur. Yukarıdaki saymış olduğumuz şartlarla, Hz. Peygamber’in kullanım biçiminin bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla birinin kalkıp “bu ayet talakla ilgilidir, bağlamından koparılmıştır, takva hususunda delil olarak kullanılmaz” deme hakkı olamaz. Çünkü bu uygulama belirli bir yöntem dâhilinde ve İslâm’ın ruhuna uygun olarak yapılmıştır. Kur’an ve şeriatın gönderiliş maksadından ayrılmadan yapılan örnek bir uygulamadır.</p>



<p>Hz. Peygamber’in sünnetinin bağlayıcı ve teşride delil oluşu ile ilgili şu ayete sık sık başvuran usul bilginleri olmuştur: “وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا” “Resul size neyi verdiyse alın ve size neyi yasakladıysa onu da bırakın.”[3] Ayetle ilgili itiraz yapanlar; “Bu ayet, fey ve ganimetle” ilgilidir. “Gazilere, Hz. Peygamber’in kendilerine verdiği ganimetleri almalarını tavsiye ediyor. Bağlamından kopararak, sünnetin delil olması hususunda bu ayeti kullanmak yanlıştır,” diyorlar. Hâlbuki Hz. Peygamber, Arapların içki koyduğu kaplardan bahsetmiş ve bunlar daha sonra sızdırma yaptığı için Müslümanlara, önceden kullanılan bu kapları kullanmamalarını söylemiştir. Hemen akabinde de “Resul size neyi verdiyse alın ve neyi yasakladıysa ondan da kaçının” ayetini okumuştur.[4] Uzun bir ayetten spot bir cümle almıştır. İlahi denetim altında Peygamber’in de teşri hakkının olduğuna ayetten delil getirmiştir. Hz. Peygamber, böyle bir uygulama yaptığına göre ve Abdullah b. Mesud gibi müçtehid sahabiler de aynı usule zaman zaman başvurduklarından dolayı,[5] tefsirde yöntem olarak belli şartlar dâhilinde başvurmanın hiçbir sakıncası yoktur. Yeterki yukardaki saymış olduğumuz şartlardan birisiyle çatışmasın.</p>



<p>[1] Talak 65/2</p>



<p>[2] Ahmed, Müsned, c.V, s.179.</p>



<p>[3] Haşr 59/7.</p>



<p>[4] Nesai, Eşribe, 51, h. no: 36, c.VIII, s.307.</p>



<p>[5] Abdullah b. Mesud ve Amr b. As’ın uygulamaları için bak: Abdurrezzak, Musannef, Salat, c.III, s.145; Ahmed, Müsned, c.I, s.415; Ebu Davud, 27, Tereccül, 1, 5, h. no: 4169, c.IV, s.397-9; Ebu Davud, 1, Taharet, 126, h. no: 334, c.I, s.238.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/metodik-bir-hatirlatma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadislere Göre Kadınlar Zararlı Varlıklar Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hadislere-gore-kadinlar-zararli-varliklar-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hadislere-gore-kadinlar-zararli-varliklar-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 07:48:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14605</guid>

					<description><![CDATA[Üsame b. Zeyd’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Benden sonra erkeklere kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım”. (Buhârî Nikâh 17; Müslim Zikir 97, 98. Ayrıca bk. Tirmizî Edeb 31; İbn Mâce Fiten 31) Soru 1: Kadın, varlık olarak nasıl zararlı olabilir? Bu hadisin, ilk bakışta bütün kadınları fitne ve fesada yol açan uğursuz yaratıklar kabul ettiği sanılabilir. Hayır, Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. Bu hadisi iki türlü anlayabiliriz: a. Bu hadiste bazı problemli kadınlara işaret edilmekte, huysuzlukları sebebiyle onların erkekleri zor durumda bırakacakları belirtilmektedir. Şu âyet-i kerîme konumuza ışık tutmaktadır: “Ey imân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah da çok bağışlayan çok esirgeyendir.” (Tegâbün, 14) Malını ve canını Allah yoluna adayan bazı mü’minleri, eşleri ve çocukları daha çok duygularına hitap etmek suretiyle bu davranıştan vazgeçirebilirler.“Sen ölürsen biz ne yaparız; savaşa gitme.” diyebilirler. “Paranı boş yere harcama, çoluğunu çocuğunu düşün.” diyerek, erkeğin hayır yapmasına engel olabilirler. Sahip olduklarından daha fazlasını istemek suretiyle, kocalarını gayr-i meşrû kazanmaya sevkedip günaha itebilirler. b. Diğer taraftan, bu hadisin çevirisinde göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. “Fitne” kelimesinin Türkçede kullanıldığı anlamın, hadiste kullanılan anlamdan çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Üsame b. Zeyd’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Benden sonra erkeklere kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım”. (Buhârî Nikâh 17; Müslim Zikir 97, 98. Ayrıca bk. Tirmizî Edeb 31; İbn Mâce Fiten 31)</p>



<p>Soru 1: Kadın, varlık olarak nasıl zararlı olabilir?</p>



<p>Bu hadisin, ilk bakışta bütün kadınları fitne ve fesada yol açan uğursuz yaratıklar kabul ettiği sanılabilir. Hayır, Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. Bu hadisi iki türlü anlayabiliriz:</p>



<p>a. Bu hadiste bazı problemli kadınlara işaret edilmekte, huysuzlukları sebebiyle onların erkekleri zor durumda bırakacakları belirtilmektedir. Şu âyet-i kerîme konumuza ışık tutmaktadır:</p>



<p>“Ey imân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah da çok bağışlayan çok esirgeyendir.” (Tegâbün, 14)</p>



<p>Malını ve canını Allah yoluna adayan bazı mü’minleri, eşleri ve çocukları daha çok duygularına hitap etmek suretiyle bu davranıştan vazgeçirebilirler.“Sen ölürsen biz ne yaparız; savaşa gitme.” diyebilirler. “Paranı boş yere harcama, çoluğunu çocuğunu düşün.” diyerek, erkeğin hayır yapmasına engel olabilirler. Sahip olduklarından daha fazlasını istemek suretiyle, kocalarını gayr-i meşrû kazanmaya sevkedip günaha itebilirler.</p>



<p>b. Diğer taraftan, bu hadisin çevirisinde göz önünde bulundurulması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. “Fitne” kelimesinin Türkçede kullanıldığı anlamın, hadiste kullanılan anlamdan çok farklı olmasıdır. Bu sebeple, Arapçadaki anlamı, özellikle de hadisin söylendiği dönemdeki anlamı dikkate alınmadan “fitne” kelimesi Türkçeye, olduğu gibi “fitne” olarak çevrildiği zaman, kanaatimizce önemli bir anlam kayması ile karşı karşıya kalınacaktır. “Fitne” kelimesi, Arapça’da “imtihan” anlamına gelmektedir. Nitekim, Enfal, 28’de de bu anlamda kullanılmıştır: “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir.” Bu durumda hadiste vurgu, kadınların erkekler için cezp edici ve başka yönleri itibariyle “imtihan” oluşlarınadır.</p>



<p>Soru 2: Kadın erkekler için imtihan vesilesi oluyor da, erkekler kadınlar için imtihan vesilesi olmuyor mu?</p>



<p>Oluyor elbette. Hadiste söz konusu olan bir realiteye, vakıaya vurgu yapmaktır. Realite erkekleri kadının cazibesi karşısında uyarmayı gerekli kılmaktadır. Evet, bu vurgu kadın psikolojine de uygundur. Kadın, süsü sever; güzelliğini ortaya koyar. Kadın etkileyicidir, cezp edecidir, çekim merkezidir. Bu bir vakıadır. İstisnalar kaideyi bozmaz. Kur’an da kadının erkeklere süslü gösterildiğini vurgulamaktadır: “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Al-i İmran, 14) Şimdi buna bakıp “neden kadınlara erkekler süslü gösterilmedi” diye sorulabilir mi? Sorulsa bile cevabı kadınların cazibelik yönündeki baskın yapılarındadır. Aynı şekilde Allah “Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” (Nur, 31) buyurmaktadır. “Erkeklerin de vurmamasına dair ayet niye yok!” denilebilir mi? Erkeklerin dört kadınla evlenme ruhsatı var. “Niye kadınların da dört erkekle evlenme ruhsatı yok!” demeye gerek var mıdır? Bütün bunlar kadın ve erkeğin bireysel fıtratı ve toplumsal psikolojiyle ilgilidir. Yukarıdaki sorunun arkaplanında kadın ve erkeği eşit görme anlayışının yattığı da sezilmektedir. Oysa buna gerek yoktur. Batı, eşitlik anlayışıyla kadını her kılığa sokup fıtratını tahrip etmiştir. Buna bakıp kadın ve erkek psikolojisini görmezden gelmek mümkün müdür?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hadislere-gore-kadinlar-zararli-varliklar-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadınların Aklı Noksan Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kadinlarin-akli-noksan-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kadinlarin-akli-noksan-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2020 07:37:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14593</guid>

					<description><![CDATA[Hadis şöyle: Ebû Sa‘îd el-Hudrî anlatıyor: “Hz. Peygamber, bir kurban veya ramazan bayramında, bayram namazı için mescide çıktı. Namazdan sonra insanlara va’az etti ve ‘ey insanlar sadaka veriniz’ diyerek onlara sadaka vermelerini emretti. Sonra kadınların yanına gitti ve onlara hitaben şöyle dedi: ‘Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz. Cehennemdekilerin çoğunun siz kadınlar olduğunu gördüm.’ Kadınlar, ‘Niçin ya Resûlallah’ diye sordular. Şöyle buyurdu: ‘Çok lanet ediyorsunuz. Kocalarınızın sizin için yaptığı iyiliklere nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim, ey kadınlar topluluğu.’ Kadınlar tekrar sordular: &#8220;Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?&#8221; Resulullah (a.s.m.) &#8220;Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?&#8221; diye sordu. Kadınlar &#8220;Evet!..&#8221; cevabını verdiler. Resul-i Ekrem Efendimiz izah etti ve tekrar sordu: &#8220;İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman [günlerce bekler] namaz kılmaz, Ramazan`da bir müddet oruç tutmaz değil mi?&#8221; Kadınlar, &#8220;Evet!..&#8221; dediler. (Buhârî, Zekât, 44; Hayz, 6; Nikah, 88; Müslim, Küsûf, 17; İman, 132; Îdeyn, 8) Netameli bir konu. Nasıl anlasak, nasıl yaklaşsak konuya? Yoksa reddet gitsin mi desek? Biz anlamayı deneyelim. Kadınların aklının noksan olmasından ne kastedilmektedir? Bunu cevaplayabilmek için aklın ne manada kullanıldığını ortaya koymak gerekir. Gazalî aklın dört manada kullanıldığını söyler. Dördüncüsünü bir yana bırakıp &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hadis şöyle:</p>



<p>Ebû Sa‘îd el-Hudrî anlatıyor: “Hz. Peygamber, bir kurban veya ramazan bayramında, bayram namazı için mescide çıktı. Namazdan sonra insanlara va’az etti ve ‘ey insanlar sadaka veriniz’ diyerek onlara sadaka vermelerini emretti. Sonra kadınların yanına gitti ve onlara hitaben şöyle dedi: ‘Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz. Cehennemdekilerin çoğunun siz kadınlar olduğunu gördüm.’ Kadınlar, ‘Niçin ya Resûlallah’ diye sordular. Şöyle buyurdu: ‘Çok lanet ediyorsunuz. Kocalarınızın sizin için yaptığı iyiliklere nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim, ey kadınlar topluluğu.’ Kadınlar tekrar sordular: &#8220;Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?&#8221; Resulullah (a.s.m.) &#8220;Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?&#8221; diye sordu. Kadınlar &#8220;Evet!..&#8221; cevabını verdiler. Resul-i Ekrem Efendimiz izah etti ve tekrar sordu: &#8220;İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman [günlerce bekler] namaz kılmaz, Ramazan`da bir müddet oruç tutmaz değil mi?&#8221; Kadınlar, &#8220;Evet!..&#8221; dediler. (Buhârî, Zekât, 44; Hayz, 6; Nikah, 88; Müslim, Küsûf, 17; İman, 132; Îdeyn, 8)</p>



<p>Netameli bir konu. Nasıl anlasak, nasıl yaklaşsak konuya? Yoksa reddet gitsin mi desek? Biz anlamayı deneyelim. Kadınların aklının noksan olmasından ne kastedilmektedir? Bunu cevaplayabilmek için aklın ne manada kullanıldığını ortaya koymak gerekir. Gazalî aklın dört manada kullanıldığını söyler. Dördüncüsünü bir yana bırakıp aklın muhtemel üç manasını esas alırsak şunlar söylenebilir:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Akıl, insanın diğer canlılardan ayrılmasını, nazarî ilimleri ve gizli sanatları öğrenmesini sağlayan niteliktir.</li><li>İkinin birden çok olması, mümkünün imkanı ve muhalin imkansızlığı gibi bir kısım zarurî bilgilerdir.</li><li>Tecrübelerden elde edilen bilgilerdir. Nitekim bu anlamda tecrübelerden istifade edip olgunlaşan kişiye “akıllı” denir.</li></ol>



<p>Aklın ilk iki kısmına yaratılışta bulunduğu için garîzî akıl; son kısmına da sonradan kazanıldığı için mükteseb akıl denilebilir.</p>



<p>Bunlar ve akla gelebilecek diğer manaları hesaba katarak özetlersek akıl şunlar olmaktadır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Akıl, idrak kuvveti ve kabiliyetidir.</li><li>Akıl, cehaletin zıttıdır. Yani ilimdir.</li><li>Akıl, diyet anlamına da gelmektedir. Evet, gerçekten pek çok hadiste bu anlamda kullanıldığı görülmektedir.</li><li>Akıl, tecrübe demektir.</li><li>Akıl, akletmenin, yani idrak kuvvetinin kendisi değil, işleyiş tarzıdır.</li></ol>



<p>Peki bu anlamlardan hangisidir?</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Birincisine göre mana şöyle olur: “Kadınların idrak kuvveti eksiktir.” Bu, kadınların özsel ve fıtrî/yaratılış olarak eksik olduğu anlamına gelir ki, bunu kabul etmek mümkün değildir. Dinin her şeyiyle onlar da mükelleftir. Toplumun yarısını oluşturan insanlara böyle hitap etmek de makul değildir.</li><li>İkincisine göre mana şöyle olur: “Kadınların ilmi eksiktir.” Yani bilgi edinme kabiliyetleri eksiktir. Bunu kabul etmek de vakıaya aykırıdır. Tarihte ve bugün ilimle meşgul nice kadın vardır ki, yer yer erkeklerden fersah fersah ilerden gittikleri dahi söylenebilir.</li><li>Üçüncü anlam farklı bir yaklaşımı temsil eder. Bazı çağdaş araştırmacılar tarafından kabul edilmiştir. Buna göre mana şöyle olur: “Kadının diyeti, (erkeğin diyetinin) yarısıdır.” Buna göre mana hadiste sayılan diğer hususlarla uyumludur. İşte kadın şahitlikte erkekten farklı, özel hallerinde namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirmede farklı; haliyle diyet konusunda da farklılık var. İlk planda bu mana kuvvetli gibi gözüküyorsa da hadisin bağlamına pek oturmamaktadır. Şayet mana diyet ise kadınlar niye bunu sorsun ki?! Kadınların bu manayı bilmesi gerekirdi. Ayrıca akıl, diyet anlamına geliyorsa cevaben niye “şahitlik” gösterilsin ki?! Hz. Peygamber’in bu, diyettir demesi gerekirdi. Son olarak kadının diyetinin erkeğin diyetinin yarısı olması da fıkhen tartışmalıdır. Çoğunluk diyetin yarı olduğunu kabul eder.</li><li>Dördüncü anlama gelince, mana şöyle olur: “Kadının aklı, yani tecrübesi azdır.” Buna örnek verilen “şahitliği” göz önünde bulundurup, şahitliğin de daha ziyade malî vb. konularda olduğunu bildiğimizde aklın “tecrübe” anlamına gelebileceği söylemek mümkün görünmektedir. Ayette geçen “unutkanlık”; “tecrübe”, odaklanma ve yoğunlaşma ile ilgilidir. Bu, mana mümkün, ancak ne gibi problemleri olabilir, diye düşünmek gerekir. Burada söz konusu olan “unutkanlık” yaratılışta olan bazı şeylerle mi ilgilidir yoksa sosyal anlamda tecrübe edememekten kaynaklana bir husus mudur? Bunu yaratışla ilişkilendiren psikolojik yaklaşımlar vardır. Buna göre hadiste kadınların akıllarının noksanlığına delil olarak gösterilen ayette geçen “tedılle” kelimesi, ”unutma”yı ifade etmektedir. “Unutkanlık” gerekçesi ise, işin başka boyutunu da ortaya koyar. Yani burada gerçekten akılları noksan kadınlar değil, büyük çoğunlukla karşılaşacakları, gebeliğin, loğusalığın, özellikle de her ay söz konusu olan ay hâlinin, kadının psikolojisi üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Bununla birlikte, psikoloji ve özellikle de jinekoloji bilim dalı uzmanlarınca yapılacak ciddi bir araştırma, bu konuda önemli gerçekleri ortaya çıkaracaktır.</li><li>Beşinci anlam, dördüncü anlamın ikinci yarısıyla ilgilidir. Bu anlam aslında meselenin psikolojik yönüyle paralellik arzeder. Belki onun biraz daha açılmış halidir. Buna sosyo-psikolojik açıklama mı demek lazım, bilemiyorum. Bazı çağdaş araştırmacılar bunu kabul etmiştir. Buna göre mana şöyle olur: “Kadının aklı, akletme işi/aktivitesi yönünden eksiktir.” Bunu biraz şerhedelim: Aklın Kur’ân’da fonksiyonel olarak kullanılmış olması gerçeğinden hareketle bu hadisteki عَقْل kelimesi “akletmek (bir meseleyi bir hükme/neticeye bağlama)” anlamıyla ele alınabilir. Buna göre, bu terkibin mânâsı “aklı eksik, aklı kısa” olmayıp ‘akletme işini/aktivitesini eksik bırakanlar’ olacaktır. Bu cümleden olmak üzere, “nâkısâtu akl” ifadesindeki eksikliğin, bizatihi aklın kendisinde/özünde değil, aklın aktivitesinde (akletmede) düşünülmesi gerekir. Şöyle ki; kadının yaratılışından gelen zengin hayal dünyası, hisleri-heyecanları ve buna bağlı olarak meydana gelen kararsızlık hâlleri, onun zihin faaliyetleri üzerinde mühim tesirler icra eder. Bu yönleriyle bir kadın zihnin aktivitesinde (işleyiş tarzı hususunda) erkeğin berisinde kalabilmektedir. Bu madde içinde vurgulanması gereken bir diğer husus da şudur: Eksiklik nisbî/göreceli bir mefhumdur. Dolayısıyla tek başına bir anlam ifade etmez. Öyleyse bu cümlede dile getirilen “akletmeyi eksik bırakma” vurgusu, bir başkası düşünüldüğünde bir anlam ifade edecektir ki o da erkeklerdir. Burada izahına çalıştığımız mesele şudur: Pratik hayatta da açıkça görüleceği üzere, bir kadın his dünyasını zorlayan bazı hadiseler karşısında –rahat konsantre olamaması sebebiyle- mevcut akletme gücünü bir erkek kadar ileri götürememektedir. O, yaratılışının neticesi olarak bir noktadan sonra akletme yerine, yola hissî temayülleriyle devam etmektedir. Daha açık bir ifadeyle; metanet, soğukkanlılık ve cesaret isteyen bir konuda bir erkek akletme gücünü (sözgelimi) yüzde doksan nispetinde kullanıyorsa, hislerinin öne geçmesiyle kadın bunun altında bir oranda bu gücünü kullanabiliyor. Dolayısıyla ortaya -aklın kendisinde değil, onun kullanılması (akletme) noktasında- nisbî/göreceli bir noksanlık çıkmış oluyor. Bu mana da mümkündür. Üzerinde düşünmeye değer.</li></ol>



<p>Son verirken bir tecrübemi paylaşmak isterim. Biz hocalık yapıyoruz. Kızlar ve erkekler bazen derslerle ilgili bir şey sormak, bazen özel hayatlarıyla ilgili bir şeyler danışmak için gelmektedir. Meseleyi arzettiklerinde sonuçta şu veya bu sebeple, bilemiyorum, kızların yüzde doksanı ağlayıp bizi de hüzne boğarken erkeklerin ağlamadığına, daha soğukkanlı olduklarına şahit olmuşumdur. Netice itibariyle hadisi hemen reddetmek o kadar kolay değildir. Sadece kabul edilemeyecek tarafları ortaya koyarız. Mümkün manaları veririz. Bunlar tatmin etmezse şayet hadisi olduğu gibi bırakırız. Belki sonradan daha iyi anlaşılabilecektir. Şayet akla kesin aykırı bir şey olsa veya Kur’an’a kesin aykırı olsa –ki, yanlış anlaşıldığında Kur’an’a aykırılık da oluşabilir- bunu reddederdik, ancak hadisi anlamada o aşamada olmadığımızı belirtmek isterim. Vallahu a’lem.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kadinlarin-akli-noksan-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis Müdafiliği Mi, İlahiyatçı Hazımsızlığı Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hadis-mudafiligi-mi-ilahiyatci-hazimsizligi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hadis-mudafiligi-mi-ilahiyatci-hazimsizligi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jan 2019 10:15:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyatçı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7736</guid>

					<description><![CDATA[Son beş-on yıldır Türkiye’de ilahiyatçılara yönelik yıpratma çabaları, ağırlıklı olarak hadis müdafiliği ve Ehl-i Sünnet savunuculuğu şemsiyesi altında yapılmaktadır. Bu da gelenekselleşenin ne olursa olsun doğru, yeninin ne va‘d ederse etsin yanlış olduğu psiko-patolojisinin belirgin bir yansımasıdır. Oysa eleştirdikleri ilahiyatçıların hadislerle ya da Ehl-i Sünnet düşüncesiyle ilmi hassasiyet dışında kategorik bir kavgaları yoktur. Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Takındıkları tavırlar, Müslümanlar için belli bir zaman sonra ilerlemeye mani prangalara dönüşmüştür. İlahiyat fakülteleri ilk olarak Cumhuriyet’ten çok önce II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında) geleneksel eğitim kurumlarının toplumun ve devletin ayağına dolanması nedeniyle Darülfünun bünyesinde açılmıştır. Açıldığında medreselerle aynı alanda eğitim-öğretim yapan ilahiyatın, ne yazık ki ömrü çok uzun olmamış; medreselerin yeniden yapılandırıldığı iddiasıyla daha emekleme aşamasında kapatılmıştır. İmam hatip mektepleri ve ilahiyat fakültesi, medreselerin alternatifi olduğu gibi devamıdır da. Bu kurumlar, yakıştırıldığı gibi Cumhuriyet’in dini tahrip etme amacıyla işe koştuğu tahrip kurumları, ilahiyatçılar da bu amacın koçbaşları olmamıştır. İzan sahibi olanlarca olup bitenlere bir de bu taraftan bakmak icap eder. Medrese ve tekke, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son beş-on yıldır Türkiye’de ilahiyatçılara yönelik yıpratma çabaları, ağırlıklı olarak hadis müdafiliği ve Ehl-i Sünnet savunuculuğu şemsiyesi altında yapılmaktadır. Bu da gelenekselleşenin ne olursa olsun doğru, yeninin ne va‘d ederse etsin yanlış olduğu psiko-patolojisinin belirgin bir yansımasıdır. Oysa eleştirdikleri ilahiyatçıların hadislerle ya da Ehl-i Sünnet düşüncesiyle ilmi hassasiyet dışında kategorik bir kavgaları yoktur.</p>
<p>Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Takındıkları tavırlar, Müslümanlar için belli bir zaman sonra ilerlemeye mani prangalara dönüşmüştür.</p>
<p>İlahiyat fakülteleri ilk olarak Cumhuriyet’ten çok önce II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında) geleneksel eğitim kurumlarının toplumun ve devletin ayağına dolanması nedeniyle Darülfünun bünyesinde açılmıştır. Açıldığında medreselerle aynı alanda eğitim-öğretim yapan ilahiyatın, ne yazık ki ömrü çok uzun olmamış; medreselerin yeniden yapılandırıldığı iddiasıyla daha emekleme aşamasında kapatılmıştır.</p>
<p>İmam hatip mektepleri ve ilahiyat fakültesi, medreselerin alternatifi olduğu gibi devamıdır da. Bu kurumlar, yakıştırıldığı gibi Cumhuriyet’in dini tahrip etme amacıyla işe koştuğu tahrip kurumları, ilahiyatçılar da bu amacın koçbaşları olmamıştır. İzan sahibi olanlarca olup bitenlere bir de bu taraftan bakmak icap eder.</p>
<p>Medrese ve tekke, toplumu bulunduğu hal üzere tutmaya yeminli olmaları, çöküşün başat faktörü olmuştur. Bu süreçte ilmi gelenek; öncü, yenilikçi ve dinamik olmaktan uzaklaşmış; muasır medeniyetin gerisinde kalarak tutucu, durağan ve yoz bir hale bürünmüştür. Bu ilmi geleneğin boyasıyla boyanmış toplum da hayatın hemen her alanında zillet içinde kalmıştır.</p>
<p>Kuşkusuz devlet kontrolünde verilen din eğitimi, ideal olarak en istendik din eğitimi türü değildir. Çünkü devlet, din öğretirken kendi ilkelerini, kabullerini, değerlerini göz ardı edemez. Dahası devlet hiçbir alanda kendi siyasal ve ideolojik yapısıyla çelişen derslere tahammül gösteremez. Ancak Türkiye özelinde düşünecek olursak, din hizmeti sunan kaynaklar içinde devletten daha iyisi de yoktur.</p>
<p>Tekke ve medreseler, her ne kadar resmen ilga edilmiş olsalar da ülkenin pek çok noktasında yeraltına inerek eğitim-öğretim faaliyetlerine gizlice devam etmiştir. Otuzlu yıllardan ellili yıllara kadar yaşanan bu ara dönem, Müslüman Türk toplumunu, din ve din eğitimi anlamında kayıt dışı tekke ve medreselerin çizdiği sınırlara, koyduğu kurallara ve ürettiği sorunlu bilgilere mecbur bırakmıştır.</p>
<p><strong>DOÇ. DR. BAYRAMALİ NAZIROĞLU</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hadis-mudafiligi-mi-ilahiyatci-hazimsizligi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
