<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>gündem &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/gundem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Mar 2021 14:06:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>gündem &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gündemi Belirlemek Üzerine Kısaca Yazdım</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gundemi-belirlemek-uzerine-kisaca-yazdim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gundemi-belirlemek-uzerine-kisaca-yazdim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Mar 2021 11:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17015</guid>

					<description><![CDATA[Hz. Peygamber(s.a.v.), hiçbir zaman başkalarının belirlediği gündeme göre fikir imal edip Müslümanları yapay gündemlerle uğraştırmamıştır. Kendi hedefini her zaman belirleyen Hz. Peygamber’dir. Başka din mensupları ve toplumlar Hz. Peygamber’in belirlediği gündemi takip etmek zorunda olmuşlardır. Bu durumda İslâm, her zaman etkin ve hâkim konumdadır. Bunun en büyük faydalarından birisi de İslâm’ın sürekli gündemde kalmasıdır. Lehde veya aleyhde konuşmalar dinin araştırılmasına vesile olmuş ve birçok insan bu sayede hakkı bulmuştur. Bugün Müslümanların en büyük sorunu dünya ölçeğinde olsun, yerel anlamda olsun kendi gündemlerini belirleyememeleridir. Şöyle de denilebilir; günümüz İslâmî hareketleri gündem belirleme konusunda sıkıntı çekmektedirler. Zira Müslümanlar günümüzde İslâmî ilimler alanında kadim dönemlerde üretilenleri tüketmektedirler. Yeni sorunlara dinden çözümler üretememektedirler. İlim adamlarımız bile başta siyaset/velayet, yoksulluk sorununa çözüm, çocuk eğitimi, toplumsal değişimin ahlaki alt yapısı, suç ceza dengesindeki eksiklerin hayata olumsuz yansımaları, madenler ve refahın halka yansıtılması, alternatif öğretim modelleri, enflasyonist siyasete karşı tavır, yeni bir toprak dağıtım ve bölüşüm tasarısı, faizsiz iktisadi sistemin devreye sokulması vb. konularla ilgili birşeyler söylememektedirler. Hocalarımızın çoğu sistemin yaptıklarını meşrulaştırma adına söylemlerde bulunmaktadırlar. Bu nedenle, halkı Müslüman ülkelerdeki gündemsizlik ideolojilerin öne çıkarak dinleşmesini ve hayatı belirlemesini sağlamıştır. Ülkemizdeki ateizmi ve deizmi üreten nedenlerden birisi de budur. Daha doğrusu Müslümanlar, emperyalizmin belirlediği gündemlerin arkasında koşmakla ömürlerini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hz. Peygamber(s.a.v.), hiçbir zaman başkalarının belirlediği gündeme göre fikir imal edip Müslümanları yapay gündemlerle uğraştırmamıştır. Kendi hedefini her zaman belirleyen Hz. Peygamber’dir. Başka din mensupları ve toplumlar Hz. Peygamber’in belirlediği gündemi takip etmek zorunda olmuşlardır. Bu durumda İslâm, her zaman etkin ve hâkim konumdadır. Bunun en büyük faydalarından birisi de İslâm’ın sürekli gündemde kalmasıdır. Lehde veya aleyhde konuşmalar dinin araştırılmasına vesile olmuş ve birçok insan bu sayede hakkı bulmuştur. Bugün Müslümanların en büyük sorunu dünya ölçeğinde olsun, yerel anlamda olsun kendi gündemlerini belirleyememeleridir. Şöyle de denilebilir; günümüz İslâmî hareketleri gündem belirleme konusunda sıkıntı çekmektedirler. Zira Müslümanlar günümüzde İslâmî ilimler alanında kadim dönemlerde üretilenleri tüketmektedirler. Yeni sorunlara dinden çözümler üretememektedirler. İlim adamlarımız bile başta siyaset/velayet, yoksulluk sorununa çözüm, çocuk eğitimi, toplumsal değişimin ahlaki alt yapısı, suç ceza dengesindeki eksiklerin hayata olumsuz yansımaları, madenler ve refahın halka yansıtılması, alternatif öğretim modelleri, enflasyonist siyasete karşı tavır, yeni bir toprak dağıtım ve bölüşüm tasarısı, faizsiz iktisadi sistemin devreye sokulması vb. konularla ilgili birşeyler söylememektedirler. Hocalarımızın çoğu sistemin yaptıklarını meşrulaştırma adına söylemlerde bulunmaktadırlar. Bu nedenle, halkı Müslüman ülkelerdeki gündemsizlik ideolojilerin öne çıkarak dinleşmesini ve hayatı belirlemesini sağlamıştır. Ülkemizdeki ateizmi ve deizmi üreten nedenlerden birisi de budur. Daha doğrusu Müslümanlar, emperyalizmin belirlediği gündemlerin arkasında koşmakla ömürlerini tüketmektedirler. Bunda hatalı olan taraflar, eskiyi mutlaklaştıran geleneksel kesim, modern dünya görüşüne teslim olup dinin böyle bir meselesinin olmadığını iddia eden yeni ilahiyatçılar, radikallik adına; “Önce medineni kur sonra yeni meselelere çözüm ara” diyerek taşın altına ellerini sokmayıp ülkelerine yabancılaşanlar ve dinin hayata müdâhil olmamasını savunan laikçilerdir. Bunlara karşı ilmi duruş sergileyecek istikamet sahibi âlimleri yetiştirmek, kurumlar oluşturmak ve İslâm’ı edilgen hâlden kurtarmak, Müslüman olduğunu söyleyen herkese bir vecibedir.</p>



<p>Bir ülkede gündemi futbol veya magazin kültürü belirliyor ve Müslümanlar da bu gündem dâhilinde yok oluyorlarsa, keyfiyetini kaybetmiş bir Müslüman kalabalıktan bahsedebiliriz. Bu kalabalık suyun üzerindeki çörçöp gibidir. Hayatın öznesi olamazlar. Böylesi bir kitle hukuk zayiatının ve zalim siyasetin etkinleşme alanlarının farkında bile olmaz. İşte bu farkında olmayış hâli “istihmar/merkepleşmek”dir. İnsanı böyle düşük bir dereceden, sadece İslâmı hakkıyla anlama şuuru kurtarabilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gundemi-belirlemek-uzerine-kisaca-yazdim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derdimi Anlatamadım Galiba</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/derdimi-anlatamadim-galiba/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/derdimi-anlatamadim-galiba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2021 13:54:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16972</guid>

					<description><![CDATA[Dün yazdığım yazıda milletvekili Özlem Zengin ile Ayasofya Camii İmamı Muhammed Boynukalın hoca arasında meydana gelen sürtüşmeye yönelik tutumumu beyan etmiştim. Yanlış anlaşıldım galiba… Yazımda, konuşan tarafların sözlerinin içeriklerinden daha çok, siyasi manada bilerek veya bilmeden üstlendikleri rollerine itirazım vardı…Yol sorunludur bu yolla sorun çözülmeyeceğine inanmamdır. İtirazım milletvekilinin konuşmasının içeriğine yönelik olur ama aynı üniversiteden mezun olduğumuz Muhammed hocanın konuşma içeriğine ilmi derinliğine yönelik asla olmaz. Bu nedenle konuşma içeriğinde ve sözlerinde ihtilâfımız yoktur. Milletvekilinin sorunlu sözleriyle yapılmak istenen, İstanbul Sözleşmesinin taraftarı olanları elde tutmak, Muhammed hoca ile yapılmak istenense fıtratımıza, inancımıza ve toplumsal yönlerimize uygun düşmeyen sözleşmeye itiraz edenleri rahatlatmak. Hepsi bu! İki zıddı bu yolla bir arada tutmak. İslam Fıkhı Profesörü ilim adamı Muhammed hocamızın ille de bu konuda bir çözüm önerisi varsa bunu bu yolla değil de İstanbul Sözleşmesini boşa dürecek, işe yaramaz hale getirecek, tam da aradığımız budur dedirtecek alternatif bir öneri sunmasıdır. İstanbul sözleşmesi hangi maddesiyle neyi tahrip etmişse onu ortaya koyması, değerlerimiz üzerinden de çoğumuzun anlayabileceği şekilde de çözüm önerisi ortaya koymasıdır. Bunun dışına düşen her çaba siyasi malzeme olmak dışında işe yaramayacaktır. Söylediğim budur! Aile yapımız neden tahrip oluyor, yuvalar neden dağılıyor, kadınlar neden öldürülüyor bu ve benzeri toplumsal sorunları dert edinip üzerinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dün yazdığım yazıda milletvekili Özlem Zengin ile Ayasofya Camii İmamı Muhammed Boynukalın hoca arasında meydana gelen sürtüşmeye yönelik tutumumu beyan etmiştim. Yanlış anlaşıldım galiba…</p>



<p>Yazımda, konuşan tarafların sözlerinin içeriklerinden daha çok, siyasi manada bilerek veya bilmeden üstlendikleri rollerine itirazım vardı…Yol sorunludur bu yolla sorun çözülmeyeceğine inanmamdır.</p>



<p>İtirazım milletvekilinin konuşmasının içeriğine yönelik olur ama aynı üniversiteden mezun olduğumuz Muhammed hocanın konuşma içeriğine ilmi derinliğine yönelik asla olmaz. Bu nedenle konuşma içeriğinde ve sözlerinde ihtilâfımız yoktur.</p>



<p>Milletvekilinin sorunlu sözleriyle yapılmak istenen, İstanbul Sözleşmesinin taraftarı olanları elde tutmak, Muhammed hoca ile yapılmak istenense fıtratımıza, inancımıza ve toplumsal yönlerimize uygun düşmeyen sözleşmeye itiraz edenleri rahatlatmak. Hepsi bu! İki zıddı bu yolla bir arada tutmak.</p>



<p>İslam Fıkhı Profesörü ilim adamı Muhammed hocamızın ille de bu konuda bir çözüm önerisi varsa bunu bu yolla değil de İstanbul Sözleşmesini boşa dürecek, işe yaramaz hale getirecek, tam da aradığımız budur dedirtecek alternatif bir öneri sunmasıdır. İstanbul sözleşmesi hangi maddesiyle neyi tahrip etmişse onu ortaya koyması, değerlerimiz üzerinden de çoğumuzun anlayabileceği şekilde de çözüm önerisi ortaya koymasıdır. Bunun dışına düşen her çaba siyasi malzeme olmak dışında işe yaramayacaktır. Söylediğim budur!</p>



<p>Aile yapımız neden tahrip oluyor, yuvalar neden dağılıyor, kadınlar neden öldürülüyor bu ve benzeri toplumsal sorunları dert edinip üzerinde çalışan bir grup şimdiye kadar ben duymadım. Söylenen ise sadece bu olmazdır. Sorunun halli konusunda ne olacağı, nasıl olacağı konusunda akıllardaki soruları gideren, vicdanları rahatlatan bir reçeteniz olmazsa oluşan boşluğun başkaları tarafından doldurulması kaçınılmazdır. Burada olan da budur!</p>



<p>Bugünlerde anayasa değişikliği konuşuluyor. Milletimizin önüne koyacağımız adil ve sorun çözen bir metne sahip miyiz? Hadis ve tefsir sohbetleri dışında ülkemizde kurulmak istenen adil düzen için bir çalışmamız var mı? Bilmediğim için soruyorum…Bu çalışma bir tek merhum Necmettin Erbakan hocamızın döneminde yapıldı. Üzerinde çok çalışıldı o kadar! Sonra da bitti bir daha gündeme gelmedi.</p>



<p>Bugünden tezi yok, hem ülkemize hem de bizi örnek alan diğer İslam ülkelerine faydalı olması bakımından derhal her alanla ilgili düzenlemelere kafa yormalıyız. İstanbul sözleşmesi olmazsa nasıl olacağını ortaya koymak bizlerin görevidir. Nasıl olmayacağını değil de nasıl olacağını gösterelim var mısınız?</p>



<p>Kolay gelsin!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/derdimi-anlatamadim-galiba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazetecilikte Türkü Yine O Türkü Sazlarda Tel Değişti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazetecilikte-turku-yine-o-turku-sazlarda-tel-degisti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazetecilikte-turku-yine-o-turku-sazlarda-tel-degisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürkan Zengin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:45:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8816</guid>

					<description><![CDATA[Eğer basının tek sorunu ‘oligarşik düzenin medya ayağı’ olmak olsaydı,  uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra nihayet feraha ermiş olurduk. Ama mesele bundan ibaret değildi. Devlet gücü el değiştirince, ana akım medyanın da yeni sahiplerinin kontrolüne girdiğini/kucağına oturduğunu gördük. ‘Yeni sahipleri’ sözümüz yanlış anlaşılmasın; burada değişimin yönü Aydın Doğan’dan Yıldırım Demirören’e doğru değil, askerden hükümete doğrudur. “Bâbıâli hiçbir zaman pek matah bir şey değildi… Ama hiçbir zaman da bugünkü kadar pespâyeleşmemişdi&#8230; Bâbıâlî, Azîzem, doğuştan sakat bir müessesedir. Zirâ ‘yerden bitme’ değil; ‘tepeden inme’dir! Başka bir söyleyişle, ‘halkın ihtiyacı’ sonucu değil; ‘Devlet’in ihtiyâcı’ netîcesi ortaya çıkmışdır…” Yukarıdaki satırlar Yağmur Atsız’ın 2002 yılında basılan “Meçhûl Genç Gazeteciye Mektuplar” kitabından alındı. Acaba Atsız, ‘Babıâli hiç bu kadar pespayeleşmemişti’ dedikten sonra geçen 16-17 yılda, zaten ‘pek matah bir şey olmayan’ o Bâbıâli’den geriye ne kaldı? Belki daha doğru ifadeyle ‘Bâbıâli’  -ki siz onu ‘Türk basını’ şeklinde okuyun-  diye bir şey kaldı mı? AK Parti döneminde ‘elde kalan’ın ne olduğuna ilerleyen satırlarda bakarız. Ama öncesinde ‘neydi’, ‘ne durumdaydı’ ona bir bakalım ki tablo daha net görülsün. Bir ‘Sakat Doğum’: Türk Matbuatı Türkiye’de basın, Batı’dakinden farklı bir serencam içinde doğup büyüdü. Yağmur Atsız’ın dediği gibi, Türkiye’de matbuat, “halkın değil devletin ihtiyacı”nın sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Eğer &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Eğer basının tek sorunu ‘oligarşik düzenin medya ayağı’ olmak olsaydı,<span class="Apple-converted-space">  </span>uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra nihayet feraha ermiş olurduk. Ama mesele bundan ibaret değildi. Devlet gücü el değiştirince, ana akım medyanın da yeni sahiplerinin kontrolüne girdiğini/kucağına oturduğunu gördük. ‘Yeni sahipleri’ sözümüz yanlış anlaşılmasın; burada değişimin yönü Aydın Doğan’dan Yıldırım Demirören’e doğru değil, askerden hükümete doğrudur.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>“Bâbıâli hiçbir zaman pek matah bir şey değildi… Ama hiçbir zaman da bugünkü kadar pespâyeleşmemişdi&#8230; Bâbıâlî, Azîzem, doğuştan sakat bir müessesedir. Zirâ ‘yerden bitme’ değil; ‘tepeden inme’dir! Başka bir söyleyişle, ‘halkın ihtiyacı’ sonucu değil; ‘Devlet’in ihtiyâcı’ netîcesi ortaya çıkmışdır…”</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yukarıdaki satırlar Yağmur Atsız’ın 2002 yılında basılan “Meçhûl Genç Gazeteciye Mektuplar” kitabından alındı. Acaba Atsız, ‘Babıâli hiç bu kadar pespayeleşmemişti’ dedikten sonra geçen 16-17 yılda, zaten ‘pek matah bir şey olmayan’ o Bâbıâli’den geriye ne kaldı? Belki daha doğru ifadeyle ‘Bâbıâli’<span class="Apple-converted-space">  </span>-ki siz onu ‘Türk basını’ şeklinde okuyun-<span class="Apple-converted-space">  </span>diye bir şey kaldı mı? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">AK Parti döneminde ‘elde kalan’ın ne olduğuna ilerleyen satırlarda bakarız. Ama öncesinde ‘neydi’, ‘ne durumdaydı’ ona bir bakalım ki tablo daha net görülsün.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Bir ‘Sakat Doğum’: Türk Matbuatı</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkiye’de basın, Batı’dakinden farklı bir serencam içinde doğup büyüdü. Yağmur Atsız’ın dediği gibi, Türkiye’de matbuat, “halkın değil devletin ihtiyacı”nın sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Eğer gazetecilik ‘kamu otoritesini halk adına denetlemek, halkı yönetim faaliyetiyle ilgili doğru bilgilendirmek’ şeklinde özetlenecek olursa Türk basınının, halkın değil de devletin ihtiyacından doğmuş olmasını pekâlâ bir “sakat doğum” diye nitelendirebiliriz. </span></p>
<p class="p6"><span class="s2">Öyle ya, </span><span class="s1"><b>bütün demokratik ülkelerde basın müessesesi yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen ‘dördüncü güç’ olarak bilinir. Bizde ise basın; ordu, yüksek yargı ve büyük sermayenin yanında oligarşik düzenin dördüncü ayağı konumundaydı.</b></span><span class="s2"> (Bazı unsurları itibarıyla hâlâ da öyledir.) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Halkın hukukunu savunması gereken basın, adeta halka karşı mevzilenmiş ve devletlû elitlerin savunucusu olmuştu. Darbelere destek vermesi bir yana, kimi zaman sipariş üzerine, çoğu zaman da kendi ürettiği yalan dolan ve çarpıtılmış haberlerle darbelere zemin hazırlayan bir basından ve darbecilerin pis işlerini görmekten utanmayan bir gazetecilik anlayışından söz ediyoruz. Yağmur Atsız’ın “pespayeleşme” dediği şey en çok bu pis işler görülürken kendini belli etti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hal böyle olunca, ana akım medyanın son 20 yılda menfaatleri zarar gören öteki oligarşik unsurlarla işbirliği içinde seçilmiş hükümetlerin karşısına dikilmesinde şaşırtıcı bir şey yoktu.<span class="Apple-converted-space">  </span>Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Kozmik Oda” kitabında yazdıklarına bakar mısınız: </span><span class="s3"><b>“28 Şubat’ın altında ekonomik nedenler ve sermaye sahiplerinin de rolü aranmalıdır. Erbakan’ın başbakan olmasıyla devlet ihalelerinin başka yerlere gideceği endişesini taşıyan sermaye ve medya grupları oldu. Ama bunun siyasal dile yansıması ve Silahlı Kuvvetler’e yansıtılması ‘irtica geliyor’ şeklinde olmuştur&#8230;”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat (1997) döneminde Refah-Yol hükümetine yönelik baskıların da; on yıl sonra AK Parti’ye açılan kapatma davasının da temel argümanları çarpıtılmış ve/veya tahrif edilmiş haberler ve manşetlerdi. AK Partili yıllarda ana akım medyanın seçilmiş hükümetlere karşı verdiği ‘mücadele’, Türkiye’de basının tarihsel kimliğini bir kez daha net çizgileriyle ortaya koydu.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Tasfiye Olan Aydın Bey Değildi</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>‘Bir Liderin Doğuşu’</b></span><span class="s1"> adlı kitapta Tayyip Erdoğan, partisinin iktidara geldiği ilk günlerde Aydın Doğan ile arasında geçen bir diyaloğu aktarıyor: <i>“Aydın Doğan, benimle görüşmek istemişti. Conrad Otel’de buluştuk. Bana önceki başbakanlarla yaşadığı kavgaları ve bu kavgaları nasıl kazandığını anlatmaya başladı. Aydın Bey şöyle diyordu: ‘Turgut Özal önceleri bize karşı çok sertti ama sonradan öyle bir noktaya geldi ki, ‘ne onlarla, ne onlarsız’ demek durumunda kaldı. Barışık bir süreç yaşadık. Aynı şeyleri Demirel’le de yaşadık. Ama aramızdaki soğukluk fazla uzun sürmedi. Onunla da barıştık. Keza Tansu Hanım da başlarda aynı sertlikteydi. Farklı bir şekilde üzerimize gelmek istedi ama sonunda o da adeta pes etti.’</i></span></p>
<p class="p7"><span class="s1"><i>Aydın Bey dedim, Sadede gelin.<span class="Apple-converted-space">  </span>Yani şimdi pes etme sırası bende mi? Bunu mu demek istiyorsunuz?</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>‘Hayır, öyle demek istemiyorum, ben sizinle iyi geçinmekten yanayım’ dedi.</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>Bu anlattıklarınız, hiç de o manaya gelmiyor, dedim ve ona şunları söyledim: Bakın Aydın Bey, her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. Benden öncekilerle yaşadıklarınız beni ilgilendirmez. Ben haklı olduğunuz sürece, haklı olduğunuz her konuda, hakkınızın verilmesinden yanayım. Ama hak etmediğiniz bir şeyi de benden istemeye kalkarsanız, her zaman karşınızda olurum!..”</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu konuşmadaki soğukluğun veya gerilimin neticesinde Aydın Doğan, ilerleyen yıllarda oyunun dışına itildi. </span><span class="s3"><b>Aydın Bey, kimilerinin zannettiği gibi basın özgürlüğü mücadelesini değil, iktidar oyununu kaybetmişti. Bu bakımdan, sahneden çekilen esasen ‘Aydın Doğan ve kızları’ ya da ‘Doğan Medya Grubu’ değil, Türkiye’deki oligarşik yapının medya ayağıydı.</b></span><span class="s1"> Bir başka deyişle Aydın Doğan’ın medyadan çekilme kararı, sadece bireysel bir teslim oluş olarak okunamaz. O karar, Türkiye’deki oligarşik yapının tasfiye sürecinin bir sonucudur. Nitekim aynı dönemde TSK’daki darbecilik damarının zayıflaması, Yüksek Yargı’daki dönüşüm ve Büyük Sermaye’nin 28 Şubat’taki askerle birlikte üstlendiği ‘oyun kurucu’ rolünü kaybetmesi de, o büyük tasfiye sürecinin yansımalarıydı.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Oligarşinin Kucağından Kalkıp Hükümetin Kucağına Oturmak</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Eğer basının tek sorunu ‘oligarşik düzenin medya ayağı’ olmak olsaydı,<span class="Apple-converted-space">  </span>uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra nihayet feraha ermiş olurduk. Ama mesele bundan ibaret değildi. Çünkü ‘sakat doğumun’ bünyede yarattığı başka travmalar da vardı. Devlet gücü el değiştirince, ana akım medyanın da yeni sahiplerinin kontrolüne girdiğini/kucağına oturduğunu gördük. ‘Yeni sahipleri’ sözümüz yanlış anlaşılmasın; burada değişimin yönü Aydın Doğan’dan Yıldırım Demirören’e doğru değil, askerden hükümete doğrudur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hükümet, tıpkı selefi olan güç merkezi gibi, basına bir ‘kale’ gözüyle baktı. Önce karşı kuvvetin merkez medya kalelerine karşı kendi kalelerini kurdu. Böylece </span><span class="s3"><b>‘Hükümetin her yaptığına yanlış gözüyle bakan’ </b></span><span class="s1">ana akım medyanın karşısında </span><span class="s3"><b>‘hükümetin her yaptığı doğrudur diyen’</b></span><span class="s1"> bir ‘iktidar medyası’ yaratılmış oldu.</span></p>
<p class="p6"><span class="s2">André Gide, “<i>Hakikatin rengi gridir</i>” demişti. Türkiye’de ise hakikatin rengi ya hep siyah ya da hep beyaz oldu! Derin siyasi kutuplaşma basını, ‘ya o tarafın ya da bu tarafın sesi’ olmaya doğru savurdu. </span><span class="s1"><b>Ülkede çok sayıda gazete ve televizyon olmasına rağmen esasen iki temel görüş var: Hükümetin (daha doğrusu Erdoğan’ın) her yaptığı iyidir diyenler ve her yaptığı kötüdür diyenler. Hakikat duygusu da işte bu zeminde el birliğiyle kurban edildi.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Öylesine keskin bir kutuplaşma hali var ki gazete okurları için olup bitenlere dair hakikati öğrenme talebi, Erdoğan’ı övme veya Erdoğan’ı yerme ihtiyacının gerisinde kalabiliyor. Gazeteleri ve televizyon haberlerini gerçekleri öğrenmekten ziyade, yüreğini soğutmak için takip eden okurlar ve izleyiciler var. Bu hâkim iklim, kendi ‘haber yöneticilerini’ üretiyor. Bu yöneticiler de kitlelerin istedikleri afyonu onlara ‘haber’ kılıfında sunuyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İktidar medyası zaman içinde yeni mevziler kazandıkça, karşı tarafın kalelerini de bir bir ele geçirmeye başladı. Bu satırlar yazılırken ‘ele geçirme’ süreci tamamlanmıştı. Açıktır ki bu yeni düzen de yeni bir ‘sakat doğum’a işaret ediyor.<span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Avrupa demokrasilerinde de hükümetteki partiye veya muhalefetteki partinin dünya görüşüne yakın duran basın-yayın organları vardır. Ama bu durum gazeteciliği ayağa düşürmez. Siyasetin solunda veya sağında yer almak demek, pespaye bir hükümet destekçiliği veya hükümet düşmanlığı yapmak demek değildir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Medya gücü hükümetleri ayakta tutmaz. AK Parti’yi 17 yıldır iktidarda tutan medyanın gücü değildir. Keza medyayı daha fazla zapturapt altına almak da iktidarın ömrünü uzatmayacaktır. AK Parti ne medya gücüyle iktidara geldi ne de medyanın gücüyle iktidarda duruyor. Kendi tecrübesi bunun apaçık bir kanıtıyken hâlâ bütün medya organlarını kontrol altına alma çabası anlaşılır gibi değil. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kim ne derse desin, Türkiye’nin demokratikleşme süreçlerinde çığır açmış, büyük reformlara imza atmış bu politik hareketin, basın alanındaki siciline kaydedilecek olumlu bir şey var mı? </span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>O günlerde askere “yandaşlık” yapan bir merkez medya vardı, bugünlerde ise hükümete “yandaşlık” yapan bir merkez medya var. Sonuç: “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti.”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Okurlar zaten ne olup bittiğinin farkında. Ama yine de tarihe kayıt düşmek için bugün haber merkezlerinde nasıl bir iklimin hüküm sürdüğünü yazalım. Ana akım medya organlarında yöneticiler, Ankara’dan gelebilecek pek de ‘hayırlara vesile olmayan’ muhayyel bir telefonun endişesiyle yaşıyor; haberlerini yazarken, manşetlerini atarken bu endişeyle hareket ediyor. Haber kanalları tartışma programlarına çağırdıkları isimleri önceden belirlenmiş bir yorumcu havuzunun içinden seçmek zorunda. Öyle yapmaları ‘güvenli bölge’de kalmaları açısından şart. Dinç Bilgin, 28 Şubat döneminde tetikçilik yapan iki büyük gazeteden Sabah’ın (öteki Hürriyet idi) patronuydu. Yıllar sonra itiraf ve özeleştiri diyebileceğimiz içerikte bir röportaj vermiş ve </span><span class="s3"><b>“O günlerde askere karşı çıkmak nasıl diyeyim, sağlığa zararlıydı” </b></span><span class="s1">demişti. Darbe dönemleri bambaşka dönemlerdir, tamam ama vicdanı olan söylesin, bugün gazetecilikte ‘sağlığa zararlı’ şeyler az mı?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bugün en sıkıntı konulardan biri röportaj yapmak. Aslında gazeteciler için röportaj, habere ulaşmanın en zevkli yanlarından biridir. Tabii doğru soruları sorabilmek şartıyla. Gazeteciler işlerini soru sorarak yapar. Türkiye’deki gazetecilerin kahir ekseriyeti için soru sormak veya sorularının peşinden gitmek, işlerini kaybetme riskini göze almak demektir. Röportajların sıkıntılı olması bu yüzden. Televizyonda en son ne zaman gerçek bir ‘lider röportajı’ izlediğini hatırlayan var mı? İnşallah mesleğe yeni başlayan gazeteciler son dönemde izlediklerini o kategoride görmüyordur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bugün Cumhurbaşkanı’na soru soramayan gazetecilik, bölgesel liderlik iddiasındaki Türkiye’ye yakışmıyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan bakanlara kadar yöneticiler, soruları cevaplandırmak için değil, görüşlerini ve icraatlarını anlatmak için röportaj veriyorlar. Gazetecilerin bir kısmı zaten yayın organlarının el değiştirmesinden sonra yeni patronları tarafından işten çıkarıldı. Halen ana akım medyada çalışmakta olanlarsa -bir meslektaşımızın ifadesiyle- “Haysiyetleriyle çocuklarının geleceği arasında sıkışmış durumda.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Üzücü ve umut kırıcı olan bir başka şey ise genç gazeteci kuşağının gerçek anlamda bir gazetecilik faaliyetini neredeyse hiç tanımadan yetişiyor olması. Bu noktada 28 Şubat medyasının yöneticileriyle bugünün medya yöneticilerinin sorumluluğu ortaktır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">O dönemde kalemini darbecilerin emrine veren, darbecilerle mesai yapan, ‘Sisler Bulvarı’ndan bildiren yazarların, o dehşetengiz manşetleri atan genel yayın yönetmenlerinin, bugün o devirmeye çalıştıkları siyasi gruba yakın duran gazetelerde yazmaya devam edebilmeleri hem kendileri hem de yeni dönemin karakteri hakkında bir fikir veriyor. </span></p>
<p class="p6"><span class="s2">Dün AK Parti’ye karşı mücadele gazeteciliği yürütenler, mesleklerini bu mücadelenin hizmetine vermişlerdi. Bugün de ‘iktidar basını’ aynı şeyi, kendilerinden öncekilerle aynı zihinsel kodları benimsemiş şekilde yapıyor. </span><span class="s1"><b>Dün AK Parti’ye karşı verilen ‘mücadelede’ meslek adına utanç verici tablolar görmüştük. AK Parti’ye karşı tetikçilik yapılan medya kalelerinde bugün bu partinin bayrağı dalgalanırken gördüğümüz tablo da gurur verici değil.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dün meslek etiğinden ve hakkaniyetten yoksun, vicdansız bir basın düzeni vardı.<span class="Apple-converted-space">  </span>Acaba bugün meslek etiğine bağlı, hak hukuk bilen, vicdanlı bir basın düzeni var mı? O zaman medyada yıktığınız o ‘kötü’nün -ki fena halde kötüydü- yerine koyduğunuz ‘iyi’ nedir? Yaptığınız ‘iyilik’ nedir? Aydın Bey’in koltuğuna Yıldırım Bey’i oturtmak mı?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bugün bir televizyon kanalında iki programcının şöyle bir diyaloğuna şahit olabiliyoruz:<span class="Apple-converted-space">  </span>(İsimleri çıkararak yazıyorum)</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>&#8211; “……….’u ben tanımam, sen tanıyor musun?</b></span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>&#8211; O mu? O, ………’ın köpeğidir. Bildiğin bir köpek!”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Böyle bir diyalog ‘seyredilmez’, ‘işitilmez’. Böyle bir diyaloğa olsa olsa mâruz kalınır. Böyle bir diyaloğa ‘mâruz kalmak’, bu seviyenin ekranlarda kabul görmesi, gazetecilik dili olarak normalleşmesi vahim bir durum değil midir?</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Şu son 20 yıl için medya tarihine düşülecek kayıt herhalde şudur: Türkiye’nin medyası bu 20 yıl içinde bir değil iki kez iğdiş edildi. Birincisini o eski oligarşik düzenin sahipleri ve onun medyadaki uzantıları;<span class="Apple-converted-space">  </span>ikincisini ise eski düzeni yıkan, o kaleleri bir bir ele geçiren, sonra da tıpkı selefleri gibi hareket edenler gerçekleştirdi. </b></span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Türkiye’nin yeni iktidar elitlerinin medya vizyonu, ekranlarda bu seviyede bir tartışma dili, manşetlerde hükümet övgüsüyle sınırlı bir habercilik ise bizlere de “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti” demekten başka bir şey kalmıyor. </b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkiye’nin neredeyse bütün sosyo-ekonomik göstergelerinde son derece olumlu performans sergilemiş bir hükümetin medya vizyonu böyle mi olmalıydı?<span class="Apple-converted-space">  </span>Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na verdiği gün konuşmasını, “Bugünden sonra hiçbir şey artık eskisi olmayacak” diyerek bitirmişti. Kendi sözlerini unutmuş olan bugünkü iktidar sahiplerine, ‘Bilge Kral’ Aliya İzzetbegoviç’in sözünü hatırlatarak bitirelim: </span><b> </b></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>“Savaşı, düşmanlarımıza yenildiğimiz zaman değil, onlara benzediğimiz zaman kaybederiz.”</b></span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazetecilikte-turku-yine-o-turku-sazlarda-tel-degisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
