<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Göç &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/goc/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Sep 2025 14:14:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Göç &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Suriye Nedir? Coğrafya Mı, Yoksa Vatan Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 14:14:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20089</guid>

					<description><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği. Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir. Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey… Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği.</p>
<p>Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir.</p>
<p>Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey…</p>
<p>Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi doğru zeminde ele alarak üzerinde spekülasyon yapılan insan varlığını yakından tanımak zorundayız evvelemirde.</p>
<p>Bir defa şu çok iyi bilinmelidir ki, Ortadoğu’nun bugünkü sınırları bütünüyle sunidir. Birinci Dünya Harbi sonrasında Batılı istihbârât servisleri tarafından tamamıyla kendi menfaat ve bölüşüm hesaplarıyla aralarındaki politik angajmanlara göre çizilmiş yapay siyasî ünitelerdir bu devletçiklerin her biri. Boşuna demiyoruz devletçik diye. Çünkü onların hiçbiri devlet değildir gerçek anlamda. Demokrasinin semtlerine uğramadığı, halkların irâde ve temâyüllerinin yönetime yansımadığı, her birinin üzerinde bir diktatörün bağdaş kurduğu kabile konfederasyonlarıdır onlar. Daha doğrusu Batılı güçlerin nüfûz bölgeleridir. Sınırları tarihî-sosyolojik realiteler üzerine oturmaz. Ve tabiatiyle o sınırlar içerisinde hayat süren insanların, vatandaşı oldukları devletlerle aralarında bir gönüllü beraberlik ve bizimkine benzer bir yakınlık ve âidiyet ilişkisi de yoktur. Bu yüzden bağlılık duygusu ve mensûbiyet hissi de hayli zayıftır. Yani bizim Türklüğümüz gibi değildir Suriyeli, Iraklı ya da Ürdünlü olmak.</p>
<p>Hâlbuki Anadolu insanı aynı siyasî geleneğe yaslanan ve birbirini tarihî seyir içinde takip eden üç devletin vatandaşı olmuş, o itibârla da bir kimlik krizi içine düşmemiş, âidiyet sıkıntısı yaşamamıştır.</p>
<p>Modern zamanlarda Ortadoğu’da kurulmuş, daha doğrusu kurdurulmuş suni devletçiklerin vatandaşları ise bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olsalar da çoğunluğu gerçek anlamda bir millet oluşturmaz kendi arasında. Ne Suriye, ne Irak, ne Ürdün, ne de Lübnan adıyla bir devlet olmamıştır tarihin hiçbir döneminde. Bunlar yirminci yüzyılda ortaya çıkan nevzuhûr siyasî yapılardır. Hattâ Mısır, Suriye gibi ülkelerde adında Türk ibâresi bulunan devletler bile var olmuştur tarih boyunca. Mezopotamya’nın bu çilekeş halklarının hiçbiri kendilerini geçmişte yaşamış bir milletin devamı olarak görmezler. Zîrâ bir asır evveline kadar hepsi Osmanlı pasaportuyla yolculuk eden insanların yaşadığı bir coğrafyadır burası.</p>
<p>Bundan beş yüz yıl evvel bugün yaşadıkları ülkede yaşayan bir Fransız ulusu vardır. Ama bundan yüzyıl önce bile Suriyeli etiketine sahip bir insan topluluğu yoktur. Sadece üzerinde yaşadıkları coğrafyaya nispetlerinden dolayı Suriyeli denir bu insanlara. İster Müslüman ister Hıristiyan olsun, farklı etnik kökenlere sahip olan hepsinin ortak özelliğidir bu. Yani Suriyelilik, bir milliyete mensûbiyetin adı değildir kesinlikle.</p>
<p>Anadolu insanıyla Suriyeli denilen kitle arasındaki en bâriz fark şudur: Orta Asya’dan Küçük Asya’ya gelen Türkler, ayak bastıkları coğrafyaya kimliklerinin kaşesini basmıştır. Suriyelilerse isimlerini yaşadıkları coğrafyadan almıştır. Anadolu, burada Türkler yaşadığı için Türkiye’dir. Suriyelilerse, Suriye’de yaşadıklarından dolayı Suriyelidir.</p>
<p>Ve nitekim bizler coğrafi menşelerinden dolayı ülkemize sığınan Türkmen kardeşlerimize bile Suriyeli diyoruz bu sebeple. Hâlbuki onların Türklüğü Suriyeli olmalarından önce gelir.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiğinde, bu coğrafyanın adı Türkiye değildir. Fakat kısa bir süre sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır. Hattâ bu coğrafyaya Türkiye adını veren de Avrupalılar olmuştur. Türkler yerleştikleri coğrafyaya mühürlerini vurmuş, etiketlerini basmış ve bunu hasımlarına bile kabul ettirmişlerdir. Suriye’de ise son bin yılda bu türden bir gelişme yaşanmamış, bir millet realitesi ortaya çıkmamış ve neticede bizdekine denk bir bağlılık duygusu ve âidiyet hissi teşekkül etmemiştir.</p>
<p>Ortadoğu halklarını birbirine yaklaştıran en önemli unsur, Arap ortak paydasıdır. Çünkü burada yaşayan halkların çoğunluğu aralarında farklı anâsır da olsa Arap’tır. Fakat Araplar milliyetin mütemmim cüzü olan din nokta-i nazarından müttehid değildirler. Şahsiyetin en belirleyici ifadesi olan bu husûs da bir birlik yoktur aralarında. Türkler arasında ancak binde ile ifade edilebilen Hıristiyan nüfûs, Araplar arasında yüzdelik oranlara sahiptir. Lübnan’da nüfûsun yarıya yakını Hristiyan’dır. Suriye’de Hıristiyan ve Dürzilerin oranı %13 civarındadır. Irak, Mısır, Ürdün gibi ülkeler ağırlıklı olarak Müslüman da olsalar, yine de kayda değer bir Hıristiyan Arap nüfûsu barındırırlar kendi içlerinde.</p>
<p>Ortadoğu halkları tarihin derinliklerinden bugüne gelen baskın ve müşterek bir kimlik öğesine sahip olmadıkları için bir potada eriyip millet olma vasfına erişememişlerdir. Ezcümle, Suriyeliler büyük ölçüde bizden farklı bir tarihî tecrübenin çocuklarıdırlar. Böyle olunca hâdiseler karşısındaki refleks ve tepkileri de hâliyle bizden farklı olacaktır.</p>
<p>Muhârip güçler bile ancak güçlü bir milliyet bağına sahip olup hakikî bir ideale yaslandıklarında mücâdele azmi taşırlar. O yüzdendir ki, Körfez Savaşı sırasında Irak’ı işgal eden ABD karşısında Saddam’ın cumhûriyet muhâfızları savaşmadan mağlûbiyeti kabul etmiş, ölmektense düşmanının potinini öpmeyi tercih etmiştir.</p>
<p>Yirminci yüzyılda kurulan bu uydu devletler, sentetik sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlara bir nüfûs cüzdanıyla vatandaşlık bağışlasa da bir âidiyet duygusu ve ortak bir sosyal kimlik kazandıramamıştır. Kazandırması da mümkün değildir zâten.</p>
<p>Emperyalistlerin tarih ve sosyolojiyi dikkate almadan sadece kendi çıkar hesaplarına göre yaptıkları planlamalarla bir yerlere varmak imkânsızdı. Hiçbir gerçekliği olmayan realiteye aykırı sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlardan bir millet olmaları beklenemezdi.</p>
<p>Ayrıca bu ülkenin yakın tarihi kelimenin tam anlamıyla bir katliamlar tarihidir. Halk, Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığını kazandığı 1946’dan sonra çeşitli katliamlara mâruz bırakılmış, bu durum Esad’ın iktidara geldiği tarihten(1971) itibârense gittikçe artarak tam bir devlet terörüne dönüşmüştür. İktidarı ellerinde tutan Nusayriler (%12) asıl çoğunluğu oluşturan Sünni nüfusu (%74) dışlayarak yönetim üzerinde bir tekel oluşturmuştur. Nüfûsun dörtte üçü uzun yıllar boyu görmezden gelinmiş, siyasî ve insânî hakları ellerinden alınmıştır.</p>
<p>Suriye halkının bizden farklı olan tarihî serüveni, sömürge döneminden mîras kalan defolar, demografik yapının birlik oluşturmaya elvermeyen yapısı, yönetimle halk arasındaki doku uyuşmazlığı, halkın yönetimin baskıcı ve şedit tutumundan nefret eder hâle gelmesi ve daha sayılamayacak nice sebep, iç savaş şartlarını hazırlayarak bugünkü ortamın doğmasına yol açmıştır.</p>
<p>Durum böyle olunca da bu insanlar için üzerinde yaşadıkları topraklar kendileri için bir coğrafya olmaktan çıkıp vatan olma husûsiyetini kazanamamıştır.</p>
<p>Neticede böyle bir toplumdan omuz omuza vererek bizim millî mücâdele yıllarımızdakine benzer bir kuvvet teşkil etmesini beklemek abestir. Ayrıca bizim İstiklâl Savaşı yıllarımızda bile halkın çoğunluğu millî mücâdeleye destek verse de yine de ayaklanmalar ve asker kaçağı vak’aları görülmüş ve bu yüzden de İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur.</p>
<p>Bu gerçekleri bilmeden bu insanları suçlayıp kendimizle mukayese etmeye kalkıyoruz. Onlardan bizdekine benzer bir duygu ve mücâdele azmine sahip olmalarını bekliyoruz. Konu hakkında yapılan yorumlar ve Suriyelilere karşı yürütülen linç kampanyası Türkiye’nin bu coğrafyada her şeyden evvel bir beka mücâdelesi verdiğini görmek istemeyenler tarafından üretilen kimi hissî, kimi de Ortadoğu siyasetimizi zaafa uğratmaya dönük kasıtlı bir propagandanın ürünü olan söylemlerdir.</p>
<p>Genel durum ve şartlar bütün zorluklara rağmen sürekli olarak lehimize doğru gelişiyor. Bunu görmemek için idrâk özürlü olmak lazım. İçimizden bazıları yaşanan sıkıntılara bakarak kaderin önümüzde açtığı bu yeni parantezin bizi daha ciddî olumsuzluklarla karşılaştıracağını söylüyor. Hayır, açılan o parantez, bizi müstesnâ bir geleceğe taşıyacak inşâallah. Şerden hayır doğacak bu millet için. Artık Türkiye kendi sınırları içinde müdâfaa devrini kapatmış olup sınırları dışında hakkını arama ve gerektiğinde de savlet etme dönemine girmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doktorlar Göçüyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-gocuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-gocuyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2021 14:20:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17974</guid>

					<description><![CDATA[Sağlıkta devrim niteliğinde işler yapıldı. Ancak [farklı bir bağlamda söylenen] ‘’her devrim kendi çocuklarını yer&#8221; sözü sanki burada da geçerli oluyor. Sistemin yükünü çeken [bel kemiği niteliğindeki] doktorlar küstürülüyor ve göçüyorlar!Ülkeden başka ülkelere, kamudan özele, özelden emekliliğe göç var!Mekânsal olarak göçmeyen de zihinsel olarak göçüyor! Göçüyoruz!Neden mi? Çünkü sistemsel sorunların mağdurlarından olan ve asıl yükü çeken/yüklenen doktorlar, sanki bu sorunların mağduru değil de müsebbibi gibi görülüyor, değersizleştiriliyor, hakarete uğruyor ve haysiyetleri kırılıyor.Beş dakikada bir hasta bakan, buna mecbur edilen, bir günde yüzlerce hasta ve yakını ile muhatap olan, hepsinin sorunlarını çözmeye çalışan, hepsi ile konuşan, anlatan, didişen… doktor ama hakaret edilen, saldırıya uğrayan, darp edilen ve hatta öldürülen de doktor…Randevu alamayan -randevusuz gelen- hasta doktora patlıyor…Sırasını beklemek istemeyen hasta doktora patlıyor…Acil olmadığı halde acile gelen -böylece acil hastaları mağdur eden- hasta ve yakınları doktora patlıyor…Mesaisine sabahın köründe [06-07 gibi] başlayan, akşama kadar aç-biilaç devam eden, akşam-gece nöbete devam eden, uykusuz kalan, işlerini yetiştirmeye çalışan, acile, ameliyathaneye, doğumhaneye koşturan, müdahale eden, muayene eden, didinen ve bunları yaparken doğru düzgün yemek bile yiyemeyen [asistan] doktorlar, muhatap olduğu hasta ve yakınları tarafından sanki işten kaytarmaya çalışıyormuş gibi kabul edilen, sataşılan, tahammül gösterilmeyen, hakaret edilen ve hatta saldırılan da doktorlar…&#8221;Bana bu ilaçları yaz/acaksın&#8221; diye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sağlıkta devrim niteliğinde işler yapıldı. Ancak [farklı bir bağlamda söylenen] ‘’her devrim kendi çocuklarını yer&#8221; sözü sanki burada da geçerli oluyor. Sistemin yükünü çeken [bel kemiği niteliğindeki] doktorlar küstürülüyor ve göçüyorlar!<br><br>Ülkeden başka ülkelere, kamudan özele, özelden emekliliğe göç var!<br>Mekânsal olarak göçmeyen de zihinsel olarak göçüyor! Göçüyoruz!<br><br>Neden mi? Çünkü sistemsel sorunların mağdurlarından olan ve asıl yükü çeken/yüklenen doktorlar, sanki bu sorunların mağduru değil de müsebbibi gibi görülüyor, değersizleştiriliyor, hakarete uğruyor ve haysiyetleri kırılıyor.<br><br>Beş dakikada bir hasta bakan, buna mecbur edilen, bir günde yüzlerce hasta ve yakını ile muhatap olan, hepsinin sorunlarını çözmeye çalışan, hepsi ile konuşan, anlatan, didişen… doktor ama hakaret edilen, saldırıya uğrayan, darp edilen ve hatta öldürülen de doktor…<br><br>Randevu alamayan -randevusuz gelen- hasta doktora patlıyor…<br>Sırasını beklemek istemeyen hasta doktora patlıyor…<br>Acil olmadığı halde acile gelen -böylece acil hastaları mağdur eden- hasta ve yakınları doktora patlıyor…<br>Mesaisine sabahın köründe [06-07 gibi] başlayan, akşama kadar aç-biilaç devam eden, akşam-gece nöbete devam eden, uykusuz kalan, işlerini yetiştirmeye çalışan, acile, ameliyathaneye, doğumhaneye koşturan, müdahale eden, muayene eden, didinen ve bunları yaparken doğru düzgün yemek bile yiyemeyen [asistan] doktorlar, muhatap olduğu hasta ve yakınları tarafından sanki işten kaytarmaya çalışıyormuş gibi kabul edilen, sataşılan, tahammül gösterilmeyen, hakaret edilen ve hatta saldırılan da doktorlar…<br><br>&#8221;Bana bu ilaçları yaz/acaksın&#8221; diye emir verilen, yazılmayınca da saldırılan, darp edilen doktor,<br>‘’Patronum izin vermedi, git rapor al dedi, bana rapor vere/eceksin’’ şeklinde -yasal ve etik olmayan- taleplerle karşılaşan, bu kabul edilmeyince de darp edilen doktor,<br>Muayene randevusu alamayan hastadan küfür yiyen de doktor…<br>Ameliyat edecek cerrah bulunamayınca küfür yiyen de doktor…<br>Kimsenin cesaret edemediği riskli ameliyatları kabul eden ama çıkan sorunlarla mücadele eden, dava açılan, tazminat ödemek zorunda kalan da doktor…<br>Hemen her gün ‘’istediğim ilacı yazmadı’’, ‘’ bana rapor vermedi’’, ‘’bu acil değil, polikliniğe git dedi’’, ’randevusuz bakmadı’’ vb saçma sağan şikâyet dilekçeleri ile uğraşan da doktor…<br><br>Kısaca sistemden kaynaklanan tüm sorunları göğüslemek zorunda kalan [çünkü cephede olan o] ve kendisi de mağdur olan doktor, ama suçlu ilan edilen ve fatura kesilen de doktor…<br><br>Tüm bunlara ilaveten son günlerde yaşanan maaş-ücret tartışmaları hekimlere yapılan hakaretler, aşağılamalar… Ne yazık ki içinde yardımcı sağlık personeli ve sendikaların da bulunduğu bu tartışmalar tabiri caizse resmen tüy dikmiş durumda…<br><br>6 yıllık fakülte mezunu bir doktorun maaşı 5.300 TL, evet yanlış okumadınız 5.300 TL, yani asgari ücretin biraz üzerinde, bu sabit döner sermaye ile 7 bin TL civarında oluyor [artık 500 dolar bile değil]. Kamuda çalışan 20-25 yıllık bir uzman doktorun aldığı ücret [maaş+sabit döner] 9 bin TL civarında, çalıştığı hastane, yaptığı ameliyatlar vb işlemlere yani branşına göre ilaveten 3-5 bin TL daha döner sermaye alan doktorlar var ama bunlar emekliliğe yansımıyor çünkü maaş 5.300-5.500 TL, diğerleri döner sermaye, izinli veya raporlu olduğu aylarda alamıyor, emekliliğine de yansımıyor, o hani doktorlara 2500-5000 TL zam yapıldı meselesi vardı ya [sonra iptal edilen], işte bu doktorların döner sermayeden aldıkları bu ücretin maaşa dahil edilmesi idi. zam değildi yani. Bunun faydası emekli ücretlerine yansıması olacaktı. Ama bu geri alındı, yapılmadı yani bu düzenleme. Neyi sağlayacaktı bu? Kamudan istifaları kısmen durdurabilirdi. Ama bu bile yapılamadı, buna karşı türlü türlü hakaretler yapıldı doktorlara…<br>Artık bu iş para pul meselesi olmaktan çıkmış, onur meselesi haline gelmiştir. Hiçbir meslek erbabı hakareti hak etmez ama doktorlar için bu adeta rutin haline geldi, hiçbir gün geçmiyor ki ülke genelinde hakarete uğrayan, itilen, kakılan, darp edilen bir doktor olmasın.<br><br>Gece-gündüz çalışılarak, uzun, upuzun eğitimlerle elde dilen hangi meslek grubu bu kadar aşağılanıyor? Hangi meslek grubu bu kadar değersizleştiriliyor?<br>Hekimlik hem zihinsel hem fiziksel olarak yorucu/tüketici bir meslek, bu kadar uzun bir eğitimden sonra hem zihinsel hem fiziksel olarak bu kadar yorulan başka bir meslek var mı?<br>Bir cerrahın yetişmesi için 6 yıllık fakülteden sonra 4-5 yıllık ihtisas gerekiyor, araya 1-2 yıllık mecburi hizmet girmese ve direkt ihtisasa başlasa bile bir cerrah en erken 30 yaşlarında yetişiyor. Askerler haricinde hangi eğitimli meslek erbabını siz kan-ter içinde görüyorsunuz?<br>Siz 3-4 saatlik bir ameliyattan çıkan cerrahın üzerindeki terleri -bitkinliği- gördünüz mü hiç?<br>Riskli ameliyatlarda [ki her ameliyat belli bir riski barındırır, insanın hayatı ile uğraşıyorsunuz], bir cerrahın yaşadığı fiziksel ve zihinsel yorgunluğun ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?<br>Bir cerrahın mesaisinin hastaneden çıkınca da bitmediğini, ameliyat ettiği her hastasını zihnen ve fiilen akşam-gece de takip ettiğini, telefon orderları ile talimatlarını verdiğini, akşam-gece çalan her telefonun yüreğini hoplattığını [bu telefon eşinden dostundan gelse bile] bilir misiniz? Nereden bileceksiniz değil mi, bunu yaşayan bilir çünkü…<br><br>Her mesleğin kendine göre bir riski-tüketiciliği vardır. Ayrıca her mesleğin akademisyenleri zihinsel olarak yorulur, peki hangi akademisyen [40-50 yaşında bir doçent veya profesör], aynı zamanda kan-ter içinde de kalır? Yıllarca emek veren, gece gündüz çalışan, zihinsel olarak tükenen ama buna ilaveten yaptığı işten dolayı fiziksel olarak da tükenen hangi akademisyen grup var? Ve siz bu uzmanları 7-9 bin TL maaşla kamuda tutmaya çalışıyorsunuz?<br><br>3-4 saatlik riskli bir ameliyat için ay sonunda dönerine eklenen ücret 100 TL, ama maruz kaldığı tazminat davası 1 milyon TL [1 trilyon yani]. Niye bu riski alsın ki? Ücret yok, teşekkür yok hatta hakaret ve dava var. Neden bu riski alsın bu cerrahlar?<br><br>Uyarıyorum! Bu süreç böyle devam ederse, akılcı bir çözüm bulunmazsa, pek yakın bir dönemde kamuda riskli ameliyatları yapacak cerrah bulunamayacak, zaten süreç başladı, çünkü cerrahlar artık karşılaştıkları tazminat davaları [yani nimeti olmayan külfetler nedeniyle] artık riskli ameliyatları yapmak, bu hastaları kabul etmek istemiyorlar. İnanılır gibi değil ama resmen bindiğimiz dalları kesiyoruz. Sağlık hizmeti binalarla değil doktorlarla verilir. Eğer doktorunuz, cerrahınız yoksa 5 yıldızlı değil 25 yıldızlı hastane de yapsanız bir anlamı olmaz, ama doktorunuz varsa bu yaptığınız hizmetler parlayarak algılanır.<br><br>Ben ve eşim meslek hayatımızda 30 yılımızı doldurduk, ben özeldeyim, eşim kamuda [yılbaşından sonra emekli olmayı düşünüyor] yani yapılacak düzenlemelerin bizim için pek bir anlamı yok denebilir, ama mesleğe bu yıl başlayan bir kızımız var ve hem onun hem arkadaşlarının duygularını [çevremizi] gözlemliyoruz, büyük bir hayal kırıklığı ve küskünlük içindeler, tek gündemleri yurt dışına gitmek, zaten kızımın bazı arkadaşları yurt dışına gitmiş durumda, bazısı da göçe hazırlanıyor, kızım gibi -fiziksel olarak- göçemeyenler de ruhsal olarak göçmüş durumdalar!<br>Artık bu gençlere ‘’yapmayın, etmeyin, düzelir bu işler, sabredin’’ demenin de bir anlamı kalmadı. Çünkü olan biteni ve tartışmaları kendileri görüyor, kendileri yorumluyor.<br>Yazık ettik bu ülkeye, yazık ediyoruz.</p>



<p>Binlerce hekim yurt dışına gitti ve binlercesi de gitmek üzere, sadece burada kazandıklarının en az 10 katını kazanacakları için değil, bunu buradaki çalışmalarının 10’da birini yaparak kazanacakları, sadece görevlerini yapacakları, hakarete uğramayacakları, darp edilmeyecekleri, ‘’bana şu ilacı yaz’’, &#8220;bana rapor ver’’, ‘’randevum yoksa da bakacaksın’’ tehditleri ile karşılaşmayacakları…. Ve buna benzer pek çok avantajları için gidiyorlar. Bütün bunlara rağmen kolay mı sanıyorsunuz bu göçü? Kolay mı insanın ailesinden, yurdundan göç etmesi?<br><br>Sağlık Bakanımızın da dediği gibi ‘’doktorlarımız zengin ülkelerin alıcı gözlerle baktığı, en iyi yetişmiş hekimlerdir.’’ Bu gerçekten de böyledir çünkü bizim hem kökleşmiş, çok iyi bir tıp eğitimimiz var hem de tıbbı en başarılı öğrenciler seçiyor[du]. Ama artık bu tercihler değişiyor, maalesef. Ve önümüzdeki 5-10 yıl içinde başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Avrupa’nın 50 binin üzerinde doktor alacağı söyleniyor, tehlikenin farkında mıyız?<br><br>Bu tablo hepimizin eseri, doktorların, hükümetin ve halkın…<br>Önceki sistem çok kötü idi ve bazı doktorlar bunu istismar ettiler, tabii halk da mağdur oldu, Erdoğan bu sistemi düzeltmek için devrim niteliğinde işler yaptı ve halkın memnuniyetini artırdı, nitekim bunun karşılığını da girdiği her seçimde aldı, ama Erdoğan bir şeyi unuttu, bu sistem doktorlar üzerinden yürüyordu ve doktorların yükü her geçen gün artıyordu, mağdur oluyorlardı, gün geçtikçe şartlar iyileşeceğine daha da kötüleşti, ilaveten halk da sistemi [konforu, rahatlığı] istismar etmeye başladı, ne demek istediğimi anlamak için Avrupa’da yaşayan bir yakınınız varsa sorun, uzman hekime ulaşabiliyorlar mı? 9 aylık bir gebelik boyunca hiç Dr. İle karşılaştılar mı? kaç kez? Dileyen dilediği anda uzman Dr’a gidebiliyor mu? İstediği ilacı yazdırabiliyor mu? MR-tomografi çektirebiliyor mu? Muayene ve ameliyat randevusunu nasıl alıyorlar, alabiliyorlar mı? vs. bunları bir sorun, işte o zaman bu sistemi hepimiz [hükümet, doktorlar ve halk] nasıl bu hale getirdiğimizi daha iyi anlayacaksınız.<br><br>Herkes doktorları acıkmayan, susamayan, yorulmayan, uyumayan, sinirlenmeyen, üzülmeyen bir robot sanıyor galiba, yemeden, içmeden, uyumadan 24-36 saat çalışacak ve yüzlerce hastayı ilk hastadaki gibi güler yüzle karşılayacak, bu mümkün mü Allah aşkına? Randevu almadan gelen ve durumu da acil olmayan hasta ‘’benim verdiğim vergilerle maaş alıyorsun, tabii ki bakacaksın, mecbursun’’ naraları atıyor, had bildiriyor, hakaret ve hatta darp ediyor. Böyle bir olay dünyanın hangi ülkesinde var? [böyle bir sadece Avusturya’da oldu ve maalesef bunu da yapanlar Türklerdi].<br><br>Kısacası suç hepimizde, doktorlarda, hükümette, halkta… ama çözümü sadece doktorlar üretsin istiyoruz, gece-gündüz çalışsınlar, nöbet tutsunlar, uyumasınlar, her gün yüzlerce hastaya baksınlar, didişsinler, hakarete uğrasınlar, darp edilsinler, ama karşılığını da almasınlar, öyle mi? Hakarete uğramasalar, darp edilmeseler ve teşekkürle karşılansalar, buna da razı olabilirler, zira bu işin maddi bir karşılığı olamaz zaten, ama o da yok.<br><br>Umarım yakında kendimizi, çocuklarımızı, torunlarımızı tedavi ettirecek [riskli ameliyatları yaptıracak] doktor bulmakta sıkıntı yaşamayız. Zira çoğu cerrah artık kamuda riskli ameliyatları yapmak istemiyor. Çünkü maddi bir karşılığı olmadığı gibi manevi bir karşılığı [şükran] da yok, ama işler bir ters gitse [haklı veya haksız] trilyonluk tazminat davaları var. Sağlık ihtisas mahkemeleri de olmadığı için hekimler yok yere yıllarca sıkıntılar yaşıyor ve artık bu iş yapılmaz diyerek &#8221;kanıta dayalı defansif tıp&#8221; pratiğine geçiyor [tıbben gerekli olmayan ama mahkemelerin talep ettiği, yapılmayınca ceza kestiği tetkikleri -ceza almayayım- yaptırıyor fakat riskli ise ameliyatı yapmaktan kaçınıyor].<br>Sonuç mu; gereksiz yere yapılan mükerrer tıbbi tetkikler, artan kamu sağlık harcamaları ve buna rağmen tedavi olamayan, hastane hastane dolaşan hastalar.<br><br>Bu suç hepimizin, hükümet, doktorlar, halk… kimse kendisini aklamasın. Çözüm mü? Çözüm belli, bu bilinmeyen bir şey değil, üstelik bunun sadece bir kısmı paraya dayanıyor, çoğu paraya dayanmıyor, ama bunun için irade gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/doktorlar-gocuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göç Ülkesi Olduğumuzu Geç Anladık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Dec 2018 09:02:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6077</guid>

					<description><![CDATA[Merkel’den Özeleştiri Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Göç, Mülteci ve Uyum dairesinin kuruluşunun 40’ıncı yıldönümü kutlamasına katılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın göç ülkesi olduğu gerçeğini kabul etmelerinin çok uzun sürdüğünü söyledi. Berlin’de, Haus der Kulturen der Welt (Dünya Kültürleri Evi) salonunda gerçekleştirilen kutlamaya eski göç, mülteci ve uyumdan sorumlu devlet bakanları, çok sayıda göçmen temsilcisi ve Alman davetliler katıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, konuşmasına özeleştiri yaparak başladı. &#8220;ALMANYA&#8217;NIN GÖÇ ÜLKESİ OLDUĞUNU GEÇ ANLADIK&#8221; Angela Merkel uyumun bir azınlık politikası değil, bir toplum politikası olduğunu vurguladı. Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Merkel konuşmasının devamında şu ifadelere yer verdi: “Bazıları küreselleşme boyutunda, toplumsal çeşitliliğin artı bir güç olduğunu hâlâ anlayamadı. Bu bağlamda uyum konusunda konuşabilmemiz, açık olabilmemiz ve özeleştiri yapabilmemiz de çok zaman aldı. Ayrıca ekonomik perspektiften bakacak olursak, her vasıflı insan bizim için önemlidir. İleride yine dışarıdan gelecek nitelikli işgücüne ihtiyacımız olacak. Bu nedenle dış ülkelerden nitelikli işgücü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Merkel’den Özeleştiri</strong></p>
<p>Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti.</p>
<p>Göç, Mülteci ve Uyum dairesinin kuruluşunun 40’ıncı yıldönümü kutlamasına katılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Almanya’nın göç ülkesi olduğu gerçeğini kabul etmelerinin çok uzun sürdüğünü söyledi.</p>
<p>Berlin’de, Haus der Kulturen der Welt (Dünya Kültürleri Evi) salonunda gerçekleştirilen kutlamaya eski göç, mülteci ve uyumdan sorumlu devlet bakanları, çok sayıda göçmen temsilcisi ve Alman davetliler katıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, konuşmasına özeleştiri yaparak başladı.</p>
<p><strong>&#8220;ALMANYA&#8217;NIN GÖÇ ÜLKESİ OLDUĞUNU GEÇ ANLADIK&#8221;</strong></p>
<p>Angela Merkel uyumun bir azınlık politikası değil, bir toplum politikası olduğunu vurguladı. Almanya’nın artık dünyaya daha da açık bir ülke olduğunu gururla söyleyebildiğine değinen Merkel, biraz da özeleştiri yaparak, ülkesinin, özellikle kendi partisinin (CDU) Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu anlamasının uzun sürdüğünü belirtti. Merkel konuşmasının devamında şu ifadelere yer verdi:</p>
<p>“Bazıları küreselleşme boyutunda, toplumsal çeşitliliğin artı bir güç olduğunu hâlâ anlayamadı. Bu bağlamda uyum konusunda konuşabilmemiz, açık olabilmemiz ve özeleştiri yapabilmemiz de çok zaman aldı. Ayrıca ekonomik perspektiften bakacak olursak, her vasıflı insan bizim için önemlidir. İleride yine dışarıdan gelecek nitelikli işgücüne ihtiyacımız olacak. Bu nedenle dış ülkelerden nitelikli işgücü alımı yasası konusunda çalışıyoruz. Aydan Özoğuz (eski Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı) toplumsal çeşitliliğin herkesin eşit şans eşitliğine sahip olmasıyla mümkün olacağını söylemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu henüz tam olarak başaramadık. Uyum konusunda çok yol kat ettik ama hâlâ yapılması gereken çok şey var. Göçmenleri ve toplumumuzun bir parçası olmak isteyen mültecileri her alanda desteklemeye devam edeceğiz.”</p>
<p>Uyumda kadınların oynadığı önemli role de değinen Merkel, “Kadınlar için yapılan eğitim ve uyum yatırımları, çarpan etkisiyle çok verimli olarak geri dönmekte” dedi.</p>
<p><strong>&#8220;MÜLTECİLERE SALDIRILAR KABUL EDİLEMEZ&#8221;</strong></p>
<p>Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Annette- Widmann-Mauz ise konuşmasına, Strasburg’daki saldırıyı kınayarak başladı. Bakan Mauz, duygu ve düşüncelerinin saldırıda hayatını kaybedenler ile yaralananlarla olduğunu belirtti. Saldırıların, barış içerisinde bir arada yaşayan masum insanları hedef aldığını hatırlatan Mauz, “Saldırılar hiçbir şekilde kabul edilemez. Değerlerimiz için mücadele etmeye devam edeceğiz ki aynı zamanda bunun içinde bugün buradayız” dedi.</p>
<p><strong>&#8220;GÖÇMENLER ÜLKEMİZ İÇİN BİR ŞANS&#8221;</strong></p>
<p>Geride bırakılan 40 yılı, saygı, çeşitlilik ve insanlık olarak özetleyen Bakan Mauz, “Bugün Almanya’da uyumda 40. yılı kutluyoruz. Kırk sene, saygı, çeşitlilik ve insanlık. Kırk sene, ülkemizde dayanışma içerisinde, birlikte yaşama. 1978 senesinden bu yana çok yol kat ettik ve pek çok şeyi başardık. Göçmenler yıllar önce geldiler ve ülkemizin kalkınmasına, büyümesine büyük katkı sağladılar. Bugün ülkemizde yaşayan her dört kişiden birisinin bir göç hikâyesi var. Bu çeşitliliği bir değer olarak algılamak ve ülkemiz için bir şans olarak değerlendirmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Programın son bölümünde aralarında Aydan Özoğuz’un da bulunduğu eski Göç, Mülteci ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanları çalışmaları sırasında kendi edindikleri tecrübeleri aktardı. Halihazırda bu görevi yürüten Devlet Bakanı Annette- Widmann-Mauz’da gruba katıldı.</p>
<p>Almanya’da göçmenlere yönelik resmi uyum çalışmalarının 40. yılı müzik dinletisiyle son buldu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/goc-ulkesi-oldugumuzu-gec-anladik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
