<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gezi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/gezi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Jul 2023 15:48:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Gezi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İki Dağın Düşündürdükleri: “Sevr ve Hira’dan Yansımalar”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iki-dagin-dusundurdukleri-sevr-ve-hiradan-yansimalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iki-dagin-dusundurdukleri-sevr-ve-hiradan-yansimalar/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jul 2023 15:44:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[sevr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18833</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Hayır, Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabul etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti.&#8221;&#160;(İbn-i Hanbel, VI, 118) “Bana Cebrail geldi, ben de ona, benimle hicret edecek olanın kim olduğunu sorunca dedi ki: ‘Ebu Bekir&#8217;dir. O senden sonra ümmetinin işlerini üzerine alıp yürütecek kimsedir ve ümmetinin en hayırlısıdır.’ ”&#160;(Kenzul-Ummâl, 10/550-551) Hayli bozuk ve taşlı bir dağ yolu. Dinlenerek çıkıyorsanız zirveye ulaşmak en az iki buçuk saatinizi alır. Kısa molalar vermeden çıkmak da pek mümkün değil zâten. Oldukça yorucu olmasına rağmen her yaştan insan en tepeye çıkabilmek adına olağanüstü bir çaba içinde. Adımlar nefeslere, nefesler de adımlara karışıyor yol boyunca. Akıp geçen insanların kiminin yüzünü kimininse sırtını görüyorsunuz. Çünkü birileri inerken birileri çıkıyor dâima. Burada hiç bitmeyen bir cevelân var. Dünya durdukça da olmaya devam edecek. Güneşin bunaltıcı tesirinden kaçanlar, ekseriyetle günün siyah örtüye büründüğü vakti tercih ediyor. Dağın eteklerinden tepelere doğru baktığınızda, sürü hâlindeki karıncaları andıran insan manzaraları çarpıyor gözünüze. Gecenin kızıl karanlığında bir bölük halk, Hacca niyet etmiş karınca misâli yavaş fakat kararlı adımlarla ağır ağır ilerliyor. İnenler çıkanları; “Ha gayret, az kaldı!” türünden doping &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center"><em>&#8220;Hayır, Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabul etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti.&#8221;&nbsp;(İbn-i Hanbel, VI, 118</em>)</p>



<p class="has-text-align-center"><em>“Bana Cebrail geldi, ben de ona, benimle hicret edecek olanın kim olduğunu sorunca dedi ki: ‘Ebu Bekir&#8217;dir. O senden sonra ümmetinin işlerini üzerine alıp yürütecek kimsedir ve ümmetinin en hayırlısıdır.’ ”&nbsp;(Kenzul-Ummâl, 10/550-551)</em></p>



<p>Hayli bozuk ve taşlı bir dağ yolu. Dinlenerek çıkıyorsanız zirveye ulaşmak en az iki buçuk saatinizi alır. Kısa molalar vermeden çıkmak da pek mümkün değil zâten. Oldukça yorucu olmasına rağmen her yaştan insan en tepeye çıkabilmek adına olağanüstü bir çaba içinde. Adımlar nefeslere, nefesler de adımlara karışıyor yol boyunca. Akıp geçen insanların kiminin yüzünü kimininse sırtını görüyorsunuz. Çünkü birileri inerken birileri çıkıyor dâima. Burada hiç bitmeyen bir cevelân var. Dünya durdukça da olmaya devam edecek.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="768" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-1024x768.jpg" alt="" class="wp-image-18835" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-1024x768.jpg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-300x225.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-768x576.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-1536x1152.jpg 1536w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-95x71.jpg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004-320x240.jpg 320w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0004.jpg 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Güneşin bunaltıcı tesirinden kaçanlar, ekseriyetle günün siyah örtüye büründüğü vakti tercih ediyor. Dağın eteklerinden tepelere doğru baktığınızda, sürü hâlindeki karıncaları andıran insan manzaraları çarpıyor gözünüze. Gecenin kızıl karanlığında bir bölük halk, Hacca niyet etmiş karınca misâli yavaş fakat kararlı adımlarla ağır ağır ilerliyor. İnenler çıkanları; “Ha gayret, az kaldı!” türünden doping etkisi yapacak sözlerle destekliyor. İstisnasız herkes o sözlerden meşrebine uygunlukla nasibini alıyor. Kimisi için gayret, kimisi içinse muhabbet sebebi… Fakat kimsenin aklından kesinlikle aksi bir ihtimal geçmiyor. Yorulup tükenseler de geri dönmek, vazgeçmek yok gündemlerinde. Hayatlarında en az bir kez o tecrübeyi yaşamak istiyor yola düşenlerin hepsi. Habîb-i Ekrem’in rûhâniyetinde kaybolmayı istiyor dağa tepeye meydan okuyan inanmış yürekler.</p>



<p>Buranın yolcuları ekseriyetle Türk. Bir ara yalnız başına yürüyen ihtiyar bir kadınla yan yana geliyoruz. Bakıyorum, o da bizden. Her hâlinden belli çilekeş bir Anadolu kadını olduğu… Fakat yaşına rağmen ne vücudunda bir bozgun alâmeti var, ne de yüzünde en ufak bir bıkkınlık ifadesi. Evet, burada herkes birer yorgun savaşçı. Ama hepsinde ortak olan bir boyut var: Yolundan dönmemeye ahdetmiş kesin bir kararlılık.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="768" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-1024x768.jpg" alt="" class="wp-image-18836" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-1024x768.jpg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-300x225.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-768x576.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-1536x1152.jpg 1536w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-95x71.jpg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005-320x240.jpg 320w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0005.jpg 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Kendisine dönüp; “Helâl olsun teyzecim sana!” diyorum içimden gelen bir coşkuyla… Ve hemen ardından iki kez daha tekrarlıyorum aynı his ve heyecanla… Belli etmemeye çalışsa da memnun ve müteşekkir… Gözlerinin içi gülüyor.<br></p>



<p>Adımlarda dahi sıra dışı bir hâl, bir ihtiram edâsı var. Çünkü herkes farkında soylu bir yürüyüşte olduğunun. O yüzden de edebi muhafaza hususunda azamî bir gayret gösteriliyor.</p>



<p>Biraz sonra yanımdan geçen ve yol arkadaşıyla konuşan bir başka ihtiyarın sözleri yalıyor kulaklarımı. “Hiçbir kalem yazamaz burayı.” diyor saf bir yürekle inanmış adam. Şaşırıyor muyum? Hayır! Hattâ “Ne doğru tespit!” de diyorum içimden. Zîrâ inip çıkmanın hiç de kolay olmadığı burayı en azından her kalem yazamaz. Belki de bizimkisi cahil cesareti.</p>



<p>Tabiî yorgunluk zaman zaman insanoğlunun belini bükmüyor da değil. İşte o dem şu çerçevede gelişen konuşmalara da şâhit oluyoruz: “Şu yola bir asfalt dökseler ne iyi olurdu.” diyor birisi. Tıknefes kalmış bir başkası ise; “Acaba buraya bir teleferik kurulamaz mıydı?” serzenişinde bulunuyor. Fakat bu tür diyaloglar yanlarından geçen bir hanımefendinin şu sözüyle hemen kesiliyor: “Ben bu yolu bu şekilde çıkmayı tercih ederim.”</p>



<p>İşin aslına bakılırsa, herkesin tercihi o istikamette. Gönlünde muhabbeti mayalayıp zihninde anlam inşâ etmek isteyen her mü’min kul, onu asr-ı saâdettekine benzer bir biçimde yaşamak istiyor. Aynı soruyu ben de soruyorum kendime. Fakat onca yorgunluğa rağmen aynı cevabı vermekten alamıyorum kendimi. Evet, böyle bir tecrübe aslına uygun yaşanmalı. Ayrıca Resûlullah ve ashâbının, bin türlü çileye göğüs gererek çıktıkları bir tepeye, rahatından ödün vermeden ulaşmaya çalışmak edebe de aykırı düşmez mi?</p>



<p><br>Tefekkür ehli için hayat tedâîlerle güzel. Zihnim bu düşüncelerle meşbû iken Mısır Seferi sırasında Sina Çölü’nü yürüyerek geçen Yavuz Sultan Selim Han geliyor aklıma. Elli dereceye varan sıcakta yürüyen hünkâra ata binmesi için rica edildiğinde, gözü yaşlı verdiği şu cevap yüreğimi titretiyor: “Görmüyor musunuz, Resûlullah önümde yürürken ben nasıl ata binerim?” Ecdatta, Efendimiz ve ashâbına karşı böylesine derin bir hürmet hissi varken herhalde o yokuşu yorulmadan çıkmayı düşünmek bile bir züldür bizim için. Yavuz gibi görmesek göremesek de biliyoruz ki Resûlullah önümüzde yürüyor, biz o dağa nasıl başka bir şekilde çıkmayı düşünürüz?<br></p>



<p>Bakışlarınızı dağdan yara doğru çevirdiğinizde, Mekke’nin feri gözlerinizi alıyor. Şehri baştan ayağa kuşatan ışık demeti âdeta bir şehrâyini andırıyor. Mübârek beldeden yansıyan nur hem yolunuzu hem de serâpâ gönlünüzü aydınlatıyor.</p>



<p>Sevr Dağı’nın eteklerindeyiz. Fahr-i Kâinat’ın yâr-ı gârı olan Sıddık-ı Ekber’le beraber üç gün boyunca kaldıkları mağaranın bulunduğu noktaya doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Mekke yedi dağın çevrelediği bir şehir. Ayrıca etrafında başka dağ ve tepeler de var. Kutsal şehir tam anlamıyla bir dağ silsilesinin ortasında yer alıyor. O dağlardan ikisi ise diğerlerini kıskandıracak kadar emsâlsiz bir imtiyâza sahip. Ötekilerin ismini kimseler bilmese de bu ikisinin ismi, mağripten maşrıka&nbsp;kadar gönlü tevhîde adanmış bütün yüreklere ta çocukluğundan itibaren kazınıyor. Bunun da sebebi, yaratılmışların en üstünüyle yollarının kesişmiş olması. Her ikisinin de varlığın tâcına kucak açmış olması.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="768" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-1024x768.jpg" alt="" class="wp-image-18838" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-1024x768.jpg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-300x225.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-768x576.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-1536x1152.jpg 1536w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-95x71.jpg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006-320x240.jpg 320w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0006.jpg 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Mekke-i Mükerreme’de ziyaretçisi hiç eksik olmayan tek yer yalnızca Mescid-i Harâm değil. Ziyaretçisi onun kadar çok olmasa da muhipleri yirmi dört saat boyunca hiç eksilmeyen başka mahaller de var. Eteklerinde sürekli bir med-cezir hâlinin yaşandığı Sevr ve Cebel-i Nur dağlarından bahsediyoruz. Hira Mağarası’nın bulunduğu Cebel-i Nur, göklerden gelen mesajın nazargâhı. Sevr ise Medine’ye hicret eden Hâtemü’l Enbiyâ’nın Mekke’deki son istinatgâhı…</p>



<p>Önce Sevr’e çıkıyoruz, birkaç gün sonra ise yolumuz Hira’ya düşüyor. Daha doğrusu biz yolumuzu oraya düşürüyoruz. Zîrâ her iki dağı da selâmlamadan Mekke’den ayrılmak olmaz.</p>



<p>Yalnızlık insanoğlunun en büyük sığınağı. Beşerin kalabalıklar ve hayatın keşmekeşinden kaçarak derûnuna yol bulduğu bir melce. Kişinin sırf kendisine yönelebilmek için değil, insanları anlayabilmek için de bazen bir kuytu köşeye çekilmesi gerekiyor. Zaman zaman herkes onu arıyor. İçe dönük derinliğe sahip, mânevî nafakası yüksek ruhlarsa ona herkesten daha fazla ihtiyaç duyuyor. Verimli olabilmek, potansiyelini kullanabilmek açısından da insanoğlunun yalnızlık rıhtımına demir atması şart.</p>



<p>Sanıldığının aksine yalnızlığa kaçış, modern hayatın bir cilvesi değil. Onun, içinde yaşadığımız asra mahsus bir ihtiyaç olmadığını, evvelemirde Hazreti Peygamberin yaşadığı olağanüstü tecrübeden anlıyoruz. Ruhlarda insanlığın ilki, kendine dönmek, varlığında meknuz olanı keşfedebilmek adına, insanlardan uzaklaşmayı tercih etmiş. Kalabalıklardan kaçarak arınmış, durulmuş, gönlünü ve ruhunu vahyin aydınlığına hazır hâle getirmiş. Nitekim ilk vahiy de burada, yine yalnız olduğu bir anda iniyor.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="768" height="1024" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0001-768x1024.jpg" alt="" class="wp-image-18839" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0001-768x1024.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0001-225x300.jpg 225w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0001-1152x1536.jpg 1152w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2023/07/IMG-20230729-WA0001.jpg 1200w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></figure>



<p>Yirmi üç yıl boyunca dünya tarihinin en kutlu ve kutlu olduğu kadar da ağır ve mesuliyetli vazifesini omuzlarında taşıdı Hazreti Peygamber. Tarih boyunca hiçbir beşere öylesine ağır bir sorumluluk yüklenmedi. İşte o büyük vazifenin hazırlık devresinin son beş yılı burada geçiyor. Yani Muhammedü’l-Emin olmaktan Resûlullah olmaya giden sürecin son günleri…</p>



<p>Hira’ya Muhammedü’l-Emin çıkıyor, Sevr’e ise Muhammed Mustafa… Hira onu peygamberliğe hazırlamış, Sevr ise sinesinde saklayıp müşriklere karşı siper olmuş. İlki “İkra (Oku!)” diğeriyse “La Tahzen (Üzülme!)” âyetiyle özdeşleşip ebediyete mâl olmuş.</p>



<p><br>Nur Dağı’nın eteklerinde adımlarken gönlümüze bunlar düşüyor. Burada Hz. Peygamber’den sonra aklımıza gelen ilk isimse Hz. Hatice oluyor. Çünkü oraya tırmanan herkes bir yönüyle ona benziyor. Oraya Efendimizi anlamak, gönül zenginliğinden nasibdâr olmak için çıkılıyor. Tıpkı beş yıl boyunca oraya Efendisi için çıkmış o her zerresi aşkla yüklü anamız gibi…</p>



<p><br>Nübüvvet ehlini anlamak zor. Resûlullah’ı anlamaksa hepsinden de zor. Biz onları hakkıyla anlayamayız. Ancak vahye muhatap olan ruhlar anlar birbirini. O yüzden her iki dağa da Resûlullah’a inanmış yürekleri hakîkî veçheleriyle tanımak, insanî derinliklerine nüfûz etmek için çıkıyoruz.</p>



<p>Hira’ya yalnızca bir sefer çıkan, oraya beş yıl boyunca çıkmış Hz. Hatice’yi de daha iyi anlıyor. Ve kendisine niçin Haticetü’l-Kübra denildiğini de…</p>



<p>O latif ruh, aşk denilen mefhûmun mücessem ifadesi. Evet, âşığa mâşûkuna kavuşmak uğruna her seferînde bir maratonu göze aldıran nasıl bir aşk, nasıl bir muhabbetmiş o öyle… “Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi.” diyen Peygamber sözünün muhatabını olanca derinlik ve ihtişamıyla seyrediyoruz burada.</p>



<p><br>Birisi bana; “Sen aşkın resmini yapabilir misin?” diye sorsaydı, Hira’ya inip çıkmış bir kul olarak tereddütsüz o dağı gösterirdim. Hiç şüphesiz Haticetü’l-Kübra ile yan yana geldiğinde bu dağ, aşkla muhabbetin, îmân ile teslimiyetin de resmidir. İşte o yüzdendir ki, ilk Müslüman olma şerefi de o yüce ruhlu insana nasip oluyor.</p>



<p>Buraya tırmanan herkes aynı zamanda Hz. Peygamberin dünyanın en şanslı ve sevilmiş erkeği olduğu gerçeğini de kavrıyor. Hiçbir erkek, bir kadın tarafından onun kadar sevilmedi ve sevilmeyecek de… Attığımız her adımda bu engin hakikat iliklerimize kadar işliyor.</p>



<p>Muhakkak ki o dağa her iniş-çıkışında Hz. Hatice de yoruluyordu. Fakat ruhunda bestelediği mânâlarla diriliyor, oraya yeniden çıkmak için kendisinde güç buluyordu. Her seferinde yeniden doğuyor, tazelenmiş olarak yola koyuluyordu. O yolu teperken sadece zevcine erzak taşımıyor, aşkla muhabbetin, ferâgat ile fedakârlığın da zirvesine çıkıyordu.</p>



<p>Resûlullah’a duyduğu aşkla dereyi tepeyi düz eden Haticetü’l-Kübra’nın azim ve muhabbeti, Peygamberin bir sözüne, “Anam, babam sana feda olsun Ya Resûlallah!” hitâbıyla karşılık veren sahâbenin îmân ve sadakati canlanıyor gözlerimizin önünde…</p>



<p><br>Hiçbir günü diğerine benzemeyen ve her anı da ezâ ve cefâyla örülmüş bir hayatın sahibi olan sahâbeler için bu ne ki! Onlar bu yolda daha ne zulümlere muhatap olup daha ne çilelere katlandılar.</p>



<p>İki dağın koynunda geçirdiğimiz zaman, varlığımıza tutulmuş bir ayna olup kendimizle ilgili daha mühim fark edişlerin de kapısını açıyor bize. En başta da îmân iddiamızla yüzleşiyoruz burada. Mensubiyetin bedelini, Müslüman olmanın borcunu ödemeden hayat sürdüğümüzü anlıyoruz.</p>



<p>Sahâbe-i Kirâm’daki asâlet ve sadakati hecelerken Hak kelâmında geçen; “Ey iman edenler! İman ediniz.” âyetinin ne anlama geldiğini, sanki onun bu asrın Müslümanı, yani bizler için inmiş olduğunu hissediyoruz.</p>



<p><br>Sahâbedeki îmân ve itâat şuûrunun kaçta kaçı bizde var diye düşünmeden de edemiyoruz. Doruklara tırmanma tecrübesi, âlemlerin nurunu dünya gözüyle görenleri daha iyi anlama imkânı verirken kendi îmânımızı da sorgulama fırsatı sunuyor bize.</p>



<p><br>Burada mânâlar ete kemiğe bürünüyor. Çocukluğumuzdan beri işittiklerimiz, bir kuru ezber olmaktan çıkıp gözümüzün önünde canlanıyor. Resûlullah’la özdeşleşen bu iki dağ, gönül ufkumuzda daha ulvî menzillere doğru kanat açıyor.</p>



<p>&#8220;Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” diyen derviş Yunus gibi biz de burada atmış olduğumuz her adımla birlikte her an yeniden doğduğumuzu hissediyoruz. Her iki dağın zirvesinden Kâbe’ye doğru dönüp secde ederken ruhumuza çarpan lâhûtî bir esintiyle ferahlıyor, bir diriliş ve uyanış muştusunun râyihasıyla kendimizden geçiyoruz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iki-dagin-dusundurdukleri-sevr-ve-hiradan-yansimalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gezi Notlarım – 1</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gezi-notlarim-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gezi-notlarim-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jun 2023 09:28:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18786</guid>

					<description><![CDATA[Asıl gün; 31 Mayıs 2013 &#8230;&#8220;Niçin yazıyorsun?&#8221;&#8220;Gördüklerim var.&#8221;&#8220;Başka gören var mı?&#8221;&#8220;Bilmiyorum. Ama yazacaklarımı anlatan olmadı. Hem&#8230;  Benim yaşadıklarımı başka yaşayan var mı?  Ya da senin yaşadıklarını&#8230;&#8221; &#8230; 2013 yılı. Sekiz ay kadar olmuştu Polen Menkul Değerler&#8217;de ikinci defa çalışmaya başlayalı.&#160; Boşandıktan sonra, 9 yaşındaki oğlumla İstanbul&#8217;da yapamamış, memlekete köye gitmiştim.&#160; 4 yıl kadar iş hayatına ara verip çiftçilik yapmış ve oğlumun liseye gitme vakti gelince de mecburen şehre dönüş olmuştu.&#160; Memleket ki, Ordu. Şehir ki,&#160; İstanbul.&#160; İşi üç ay arkanda bıraksan,&#160; neredeyse her şeyin yeni baştan değiştiği İstanbul.&#160; Borsacılığı sevmem. Ama mesleğim bu. Güneydoğudan, askerden gelince tesadüfen başladığım bir iş. Sermaye Piyasası temel düzey lisansımı yani brokerlik belgemi yenilemiştim.&#160; Bir şirket, iş ve aile ortamı olarak daha önce de çalıştığım Polen farklı bir kurum. Hala seans salonu olan, klasik müşteri memnuniyeti anlayışından taviz vermeyen bir kurum. Çayı da çay gibi olan bir mekan aynı zamanda.&#160; Mesai saatleri içinde, Taksim meydana ne zaman yolum düşse,&#160; eğer ki vaktim varsa uğrardım. Salondaki müşterilerle iki piyasa konuşur,&#160; üç bardak çayı da bedavaya getirirdim.&#160; Bu defa iş için gittim, konuştum. Konuştum derken Patron Ali Baba,&#160; kıdemli çalışan Selma Hanım, kızı,&#160; oğlu,&#160; damadı ve yeni çalışanlar&#8230; Hepsi de memnuniyetlerini tebessümler ile belli ettiler&#160; Maaş politikaları belliydi, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Asıl gün; 31 Mayıs 2013 &#8230;<br>&#8220;Niçin yazıyorsun?&#8221;<br>&#8220;Gördüklerim var.&#8221;<br>&#8220;Başka gören var mı?&#8221;<br>&#8220;Bilmiyorum. Ama yazacaklarımı anlatan olmadı. Hem&#8230;  Benim yaşadıklarımı başka yaşayan var mı?  Ya da senin yaşadıklarını&#8230;&#8221;</p>



<p>&#8230;</p>



<p>2013 yılı. Sekiz ay kadar olmuştu Polen Menkul Değerler&#8217;de ikinci defa çalışmaya başlayalı.&nbsp;</p>



<p><br>Boşandıktan sonra, 9 yaşındaki oğlumla İstanbul&#8217;da yapamamış, memlekete köye gitmiştim.&nbsp; 4 yıl kadar iş hayatına ara verip çiftçilik yapmış ve oğlumun liseye gitme vakti gelince de mecburen şehre dönüş olmuştu.&nbsp;</p>



<p>Memleket ki, Ordu. Şehir ki,&nbsp; İstanbul.&nbsp; İşi üç ay arkanda bıraksan,&nbsp; neredeyse her şeyin yeni baştan değiştiği İstanbul.&nbsp;</p>



<p>Borsacılığı sevmem. Ama mesleğim bu. Güneydoğudan, askerden gelince tesadüfen başladığım bir iş. Sermaye Piyasası temel düzey lisansımı yani brokerlik belgemi yenilemiştim.&nbsp;</p>



<p>Bir şirket, iş ve aile ortamı olarak daha önce de çalıştığım Polen farklı bir kurum. Hala seans salonu olan, klasik müşteri memnuniyeti anlayışından taviz vermeyen bir kurum. Çayı da çay gibi olan bir mekan aynı zamanda.&nbsp;</p>



<p>Mesai saatleri içinde, Taksim meydana ne zaman yolum düşse,&nbsp; eğer ki vaktim varsa uğrardım. Salondaki müşterilerle iki piyasa konuşur,&nbsp; üç bardak çayı da bedavaya getirirdim.&nbsp;</p>



<p>Bu defa iş için gittim, konuştum. Konuştum derken Patron Ali Baba,&nbsp; kıdemli çalışan Selma Hanım, kızı,&nbsp; oğlu,&nbsp; damadı ve yeni çalışanlar&#8230; Hepsi de memnuniyetlerini tebessümler ile belli ettiler&nbsp;</p>



<p>Maaş politikaları belliydi, biliyordum. Asgari ücret veya müşteri komisyonundan iade.&nbsp; Hem,&nbsp; SPK lisanslı bir kişiye daha ihtiyaçları varmış.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Tanıdık ve bildik olarak, hemen başladım.&nbsp;</p>



<p>Hemen sola dönünce,&nbsp; dördüncü kattan Taksim Meydanın ayaklarımın altında olduğunu hissettiğim bir masam vardı . Yeni tanıştığım Emre ile beraber çalışıyorduk. O da tam karşımdaki masadaydı. Aramızda müşteriler ve kocaman bir Borsa İstanbul ekranı&#8230;&nbsp;</p>



<p>Tarih 31 Mayıs demiştim&#8230; Günlerden cuma.&nbsp; Emre sessiz sakin bir delikanlı idi. Cumaya erkenden kaybolmuştu. Benim daha sonraları cami ararken Süryani Kilisesine girdiğim yerin hemen ara sokağındaki camiye gidiyormuş meğer&#8230;&nbsp;</p>



<p>Ben klasik meydandaki mescidine yöneldim. Tuvaletlerin yanında, herkesle ve her şeyle iç içe olan meydan mescidine&#8230; Bu meydanda kıldığım cuma namazlarının çok ilginç hikayeleri vardır. Namaz kılarken hemen yanımıza çöp dökmeler, selam verince hemen yanda yere bağdaş kurmuş mini etekli ablalarla göz göze gelmeler ve elinde bira kutusu bizi izleyenlere tahammüller bunlardan sadece bir kaçı sayılır.</p>



<p>Meydanda oturma eylemi vardı. Ortalık sanki ana baba günü ve mahşeri bir kalabalık halindeydi.&nbsp; Çevrede blok blok hepsi gaz maskeli polisler vardı. Polisler bu sıra hiç eksik olmuyordu zaten.&nbsp;</p>



<p>Etrafın mahşeri kalabalık halinden abdest alamadım. Normal halinde bile zaten kalabalık olan meydan, kameralar karşısında oturma eylemi yapan HDP&#8217;li siyasiler ve meraklıları ile dolup taşmıştı. Biraz daha zaman vardı. Şirkete dönüp orada abdest almaya karar verdim.&nbsp;</p>



<p>Çok iyi hatırlıyorum, saat 13:05 olmadan hemen önce camdan dışarı bakıyordum. Cuma kılmaya nereye gideceğime karar verememiştim.&nbsp;</p>



<p>Biri tarihin 80&#8217;li yıllarında takılıp kalmış Özalcı ve diğeri sosyalist ve deist iki müşteri, yanında danışmadaki kız, hep beraber dışarı bakıyorduk.&nbsp;</p>



<p>Kalabalık içinde kimler olduğu konuşuluyordu.&nbsp;&#8220;Sırrı Süreyya ile iki HDP&#8217;li karı vardı. Onları gördüm. Bir sürü de gazeteci&#8230; Gazeteciler ve televizyoncular, bir de turistler oturma eylemi yapanlardan fazlaydı&#8221; dedim.&nbsp;</p>



<p>Derken&#8230; Hepsi beş veya on saniyelik bir olay hatırlıyorum.&nbsp;</p>



<p>Kalabalığın ortasına gaz bombaları atıldı. Masanın üzerine bırakmak üzere olduğum telefonla hemen resmini çektim. Net sayı: En az 50-60 adet gaz bombası sadece o an için atıldı.</p>



<p>Bizim danışmadaki kız mı, Selma Hanım mıydı şimdi tam hatırlamıyorum birisi;&nbsp;&#8220;Gündüz Bey kameraya alın&#8221; demişti.</p>



<p>Kimse görünmüyordu. Koca Taksim Meydanı toz ve duman yığını altında boğulmuş gibiydi. Marmara Etap Oteli sanki bulutlar arasında yükseliyor gibiydi. Hayır, bulutlar arasında kayboluyordu koca otel.</p>



<p>Sonra dakika olmadan gaz kokusu kapalı olan camdan içeri de girdi. Nefeste yırtılırcasına bir gıcık ve acı&#8230; Gözlerde yaşarma. Kapalı camdan bu kadar azıcık gelen gazın etkisini konuştuk. Teoriler ürettik meydandakilerin nefes alma durumları hakkında.&nbsp;&nbsp;Cuma namazı ölmüştü artık. Ve o gün çok olay oldu, çok da kimse öldü. Bir kaçına ben de şahit oldum.</p>



<p>Bir zamanlar terasından boğazın en can alıcı manzaralarını izlediğim Marmara Etap Oteli yavaş yavaş gizlendiği bulutların arasından görünmeye başlamış ve net şekilde ortaya çıkmaya başlamıştı.&nbsp;Polisler 50&#8217;şerlik gruplar halinde meydanın bütün köşelerini tuttular. Hatta kuşattılar. O cıvıl cıvıl meydan bomboştu. Tek tük koşuşarak ortamdan kurtulmak için kaçan insanlara bile gaz bombası atılıyordu.&nbsp;Saat 15:00 suları&#8230; Günü dördüncü kattaki camdan, müşterilerle izlemeye devam ediyoruz. Seansı takan yok. Ekrandaki rakamların hepsi kırmızı.</p>



<p>Vadeli işlem oynayan bir VIP müşteri vardı. &#8220;Battım&#8221; diyordu. 9 milyon taahhütlü alımı bir saat içinde sıfırlanmıştı.&nbsp;&#8220;Hepsi mi bitti&#8221; dedim.&#8221;860 bin lira var boşta.&#8221; &#8220;Satış denedin mi, açığa&#8230; Pazartesi, bugünden iyi olmaz.&#8221;&nbsp;</p>



<p>Antiparantez bilgi&#8230; Bu müşteri 9 milyon lirayı bir günde kaybetmişti. Ama o 860 bin lira ile aldığı açığa satış sözleşmesi taahhüdünden 12 milyon kazandı.&nbsp;</p>



<p>Bu durum aklıma gelince, bu eylemi organize edenlerin kazandıkları para, manipülasyon sonucu kabaran hesapları ve yüzde 5&#8217;lerden o gün 15&#8217;lere, şimdi 25&#8217;lere çıkan faiz etkisini iyi görmek lazım olduğunu düşünürüm hep.</p>



<p>Ve o günü unutamam.&nbsp;Etap Otelinin önünde polisler vardı. Oradaki kafelerde mahsur kalanlar çaresiz durumu izliyorlardı. İlk hengamede kaçanlar kaçtı. Şimdi kimseye izin verilmiyor.&nbsp;İlginç bir olay&#8230; İki kız&#8230; Polisle konuştu. Önce sakin sonra koşar adımlarla, bizim binadan yana gelmeye başladılar. AKM ile bizim binanın arasındaki gruptan birileri ikişer gaz bombası attı. Biri kızlardan birinin sırtına geldi. Yere kapaklandı, çırpınıyordu. Diğeri Mete Caddesine doğru kaçtı, gitti. Mete Caddesi bizim binanın önü. Derken oradaki grubun içinden polisin biri, o iki kıza gaz bombası atan arkadaşlarına bir şeyler söyledi. Muhtemelen küfretti. El hareketlerinden çıkardığımız sonuç, izlerken bu yorumu yaptık. Sonra gaz maskesini çıkardı, yerde yatan kızı tutup kaldırdı. Maskeyi başına geçirdi ve arkadaşlarına bir kaç el hareketi daha kızı kolundan tutup caddeye aşağı kayboldu. Belki de mesleği terk etmişti.&nbsp;Saat 16:20 ve devamında&#8230; Yine Etap yanındaki kafelerden birinden baş örtülü bir kadın ve bir adam ve yanlarında bir bebek arabası&#8230; Polisle konuşuyorlar. Oradaki gruptaki polisin biri ve bir kaçı eliyle &#8220;tamam&#8221; işareti yaptı. Yine AKM ile bizim aramızdaki polis grubunun önüne gelince, dört gaz bombası daha atıldı. Bombalardan biri bebek arabasının içine girdi. Biz bir taraftan ambülans ararken, bir taraftan üç arkadaş aşağı indik. Bizim dış kapı kale kapısı gibi itmekle bile zor açılan çeşit kapılardan. Ambülansa o bebeği bizim kızlar verdi. Ana babası feryatlar içindeydi. Ağıtları İngilizce ve Farsçaydı. Ambülansa verilen bebek bize göre ölüydü&#8230; Ama o bebeğin arabası tam dört ay bizim bina girişinin içinde canlı kaldı. Ana baba gelip almadı.&nbsp;O gün çok gaz bombası atıldı. Meydana çıkan yolların hemen hepsi kapatılmıştı.&nbsp;Akşam 17:50 sistemde işlemlerin valörünü yapmıştım ama iş yerinden hiç kimse çıkmıyordu.&nbsp;O akşam 20:30&#8217;da çıkmaya başladık iş yeri binasından. Giderken polislerle konuştum. Üsküdar&#8217;a geçeceğimi ve Kabataş güzergahı açık mı, sordum. Muhatap olmaktaki amacım, tepkilerini ölçmekti. Robotvari ama normal kafa idiler.&nbsp;Polislerin olduğu gruptan ayrıldım, Gümüşsuyu istikametine yürümeye başladım. Taş çatlasın 40 ya da 50 metre uzaklaştım polis bloğundan. Tam Park Otel önünde yol ortasındaki adadayım. Alman Konsolosluğuna varmadan hemen önceki yol ortası ada. Normal bir yürüyüş. Kaçarcasına uzaklaşmak istemiyorum. İki ses duydum &#8220;pat pat&#8221; diye.. Biri önümdeydi. Biri tam da ayakkabımın topuğuna denk gelmişti. Duman çıkmaya başlamıştı bile&#8230; Saniyeler bile değil. Elimi yüzüme götürdüm. Nefesimi tuttum. Teorik olarak gaz bombasına karşı ne tedbir gerekiyordu, internetten bakmıştım. Bu şartlarda yürüyemezdim. Bir an öylece kaldım.&nbsp;Gün boyu gaz bombası nedir, iyice görmüş, öğrenmiş ve araştırmıştım da ama bu derece yaşamamıştım. Şimdi ilk defa şahsıma atılan iki adet gaz bombası ile muhatap idim. Dumanlar içinde olduğumu tahmin ediyordum ama gözlerimi kapatmış, nefesimi ayakta bekliyordum.&nbsp;Gümüşsuyu Askeri Hastane önündeki kalabalığın yanına varınca durdum.&nbsp;Telefonun internetinden, Kabataş&#8217;tan Üsküdar&#8217;a en son motor ne zaman, kalkış saatine baktım. 01:45&#8230; O saate kadar buradaydım. zaten yarın da cumartesi ve iş te yoktu.&nbsp;Ve&#8230; Gözlemi yapılacak çok şey vardı.</p>



<p>Az ötede birileri tartışıyordu.&nbsp;</p>



<p>&#8220;Yarın herkesi Kadıköy&#8217;e bekliyoruz.&#8221; &#8220;Yarın herkes buraya gelecek sayın vekilim. Bu iş CHP&#8217;lik iş değil.&#8221; &#8220;Sakin olun, bu hareketin sahibi CHP&#8217;dir.&#8221; &#8220;Biz sizi buraya bekliyoruz sayın vekilim&#8230; Göreceksiniz, tıpış tıpış geleceksiniz&#8230;&#8221;&#8230;</p>



<p>Konuşma biraz daha uzundu. Bunlar aklımda oldukça net şekilde kalan ifadeler.&nbsp;</p>



<p>CHP milletvekilleri Akif Hamzaçebi ve Sezgin Tanrıkulu, tam da Japonya konsolosluğunun önünde kalabalıkla konuşuyor, tartışıyordu. Beşiktaş Çarşı Grubunun içinden çıkan iri yarı sarışın delikanlı, milletvekili Akif Beye&nbsp; &#8220;tıpış tıpış&#8221; demişti&#8230; Yanlış yazmadım. Yarım metre mesafeden duyduğum sözlerdi bunlar.</p>



<p>31 Mayıs 2013 cuma akşamı, Alman Konsolosluğu önünden itibaren Gümüşsuyu Askeri Hastane arasında ne olduysa hepsine şahit oldum.&nbsp;</p>



<p>O akşam kimsenin öldüğünü görmedim. Panzerler filan kimseyi de ezmedi. İstiklal Caddesi ve Elmadağ tarafını bilmem&#8230;</p>



<p>Belçika&#8217;daki bir arkadaş, Norveç Televizyonlarında canlı yayın olduğunu söylüyordu. Onunla yazışmıştık bir süre&#8230; Yayının yüksek çekimlerinin yapıldığı, meydanın canlı resimlerinin gösterildiği açı o kadar tanıdıktı ki&#8230; Bina yöneticisi bizim patrondu. Ali Baba, Ali Koca&#8230; Birgün önce apartman görevlisinin bahsettiği,&nbsp; &#8220;Gazeteci Cüneyt&#8221; dediği&nbsp; kişinin garsonyeri bu açıya tıpatıp uyuyordu. 20 Mayıs tarihinde günlüğü bin dolara kiralanmış bir stüdyo daire&#8230; Genelde mankenlerin girip çıktığı bu yer, bir Norveç kanalının yayın merkezi olmuştu.</p>



<p>O akşam, Çarşı Grubu gelen polis otobüslerine attıkları taşları normal bir savaşta atsa, o savaş kaybedilmezdi diye düşündüm.</p>



<p>Divan otel&#8230; Başlangıçta kapıları açmadı. Arka kapıyı kırarak girdiler. Helikopterle gaz bombaları atılırken o tarafa da&nbsp;geçmiştim&#8230;</p>



<p>Askılı atletli,&nbsp; kaslı ve uzun boylu sarışın bir kadın vardı dikkat çeken. Üç defa Alman Konsolosluğuna girip çıkmıştı. Bir defasında takip ettim. O zaman tadilatta olan Opera Otel&#8217;in yan binaya gidip geliyordu.&nbsp;</p>



<p>Askeri hastane oldukça erzak yardımı yaptı. Özellikle de su&#8230; Bana da nasip oldu.</p>



<p>Divan otel&#8230; Başlangıçta kapıları açmadı. Çarşı grununun eylemcileri arka kapıyı kırarak girdi içeri. Helikopterle gaz bombaları atılırken o tarafa da geçmiştim. Kırık kapıyı gördüm. Otel müdürünü dövdüklerini söyleyenler de vardı.&nbsp;</p>



<p>Dolmabahçe Camii&#8230; İki gün sonra mevzu olacaktı ama daha o akşam, ayakkabılarla giren de vardı, içeride aşırılık yapanı durdurmaya çalışan da. Üstelik o tarafta polis takibi de yokken&#8230;&nbsp;</p>



<p>Ve aslında o akşam birine sözüm vardı. &#8220;Kızım&#8221; dediğim birine&#8230; Komşu kızı Elif&#8217;e. Gece yarısı dershane harçlığı için çalıştığı işyerinden alıp, evine bırakacaktım. Telefonumun şarzı çoktan bitmişti. Saatin gece yarısı olduğunu öğrenip Kabataş&#8217;a doğru inerken aklımda bunlar vardı&#8230; Çok şeye geç kalmıştım. Her zaman olduğu gibi&#8230;&#8230;</p>



<p>&#8211; devam edecek-</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gezi-notlarim-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Sefer Kosova’ya Murat Hüdavendigar’ı Anmaya -İkinci Kısım-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-sefer-kosovaya-murat-hudavendigari-anmaya-ikinci-kisim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-sefer-kosovaya-murat-hudavendigari-anmaya-ikinci-kisim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 14:27:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Kosova]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18387</guid>

					<description><![CDATA[NOT: Bu yazı 13-16 Haziran 2022 tarihinde Şehit Hünkâr Murat Hüdavandgar’ın Kosova’da kabri başında anma toplantısı dolayısıyla gerçekleşen gezinin biraz duygusal yanı ağır basan anlatımıdır. Yazı uzun olduğu için ikiye bölerek yayınlamanın uygun olacağını düşündüm. Şimdi ikinci kısım. Hayırlı ve bereketli okumalar efendim! KOSOVA İkinci gün esas hedefimiz olan Kosova’ya geçtik. Burası yüzde doksan beşi Müslüman olan yeni bir devlet. Yirminci Yüzyılın sonunda verdikleri bağımsızlık mücadelesinden başarıyla çıkmışlar ve devletlerini kurmuşlardı. Çoğunluk Arnavut Müslümanlarından oluşmakla birlikte Türk, Boşnak ve Pomaklar da nüfusun bir parçasını teşkil ediyordu. En büyük kent Başkent Piriştina. Oteli ararken otobüsle şehrin birçok caddesini görmek fırsatını elde ettik. Devasa binaları ve hızlı yapılaşmayı gösteren inşaatlarıyla modern bir kent görünümü vardı. İstanbul’un yanında sanki Ankara gibi duruyordu. Akşama doğru gittiğimiz Prizren ise daha tarihi ve geleneksel şehir görüntüsünü veriyordu. Seyahatteki esas amaç ve hedefimiz olan şehit hünkâr Murat Hüdavendigar’ın anılacağı Türbe’ye öğleden sonra intikal ettik. Murat Hüdavendigar’ın iç organlarının defnedildiği yerin adı Türbe diye anılıyordu buralarda. Birbirlerinden ayrılırken “Türbe’de görüşürüz” diyorlardı insanlar. Murat Hüdavendigar’ın türbesi Bursa’daki padişah türbeleri tarzındaydı. Taştan yapılmış mütevazı bir yapıydı. İçeri girdik, dua ettik ve zihnimizi tazeledik. Osmanlı’yı şaha kaldıran, Rumeli yollarına daldıran, Balkan kapılarını açıp yurt yaptıran, Balkan halklarını İslam’la buluşturan büyük hünkâr &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>NOT:</strong> Bu yazı 13-16 Haziran 2022 tarihinde Şehit Hünkâr Murat Hüdavandgar’ın Kosova’da kabri başında anma toplantısı dolayısıyla gerçekleşen gezinin biraz duygusal yanı ağır basan anlatımıdır. Yazı uzun olduğu için ikiye bölerek yayınlamanın uygun olacağını düşündüm. Şimdi ikinci kısım. Hayırlı ve bereketli okumalar efendim!</p>



<p>KOSOVA</p>



<p>İkinci gün esas hedefimiz olan Kosova’ya geçtik. Burası yüzde doksan beşi Müslüman olan yeni bir devlet. Yirminci Yüzyılın sonunda verdikleri bağımsızlık mücadelesinden başarıyla çıkmışlar ve devletlerini kurmuşlardı. Çoğunluk Arnavut Müslümanlarından oluşmakla birlikte Türk, Boşnak ve Pomaklar da nüfusun bir parçasını teşkil ediyordu. En büyük kent Başkent Piriştina. Oteli ararken otobüsle şehrin birçok caddesini görmek fırsatını elde ettik. Devasa binaları ve hızlı yapılaşmayı gösteren inşaatlarıyla modern bir kent görünümü vardı. İstanbul’un yanında sanki Ankara gibi duruyordu. Akşama doğru gittiğimiz Prizren ise daha tarihi ve geleneksel şehir görüntüsünü veriyordu.</p>



<p>Seyahatteki esas amaç ve hedefimiz olan şehit hünkâr Murat Hüdavendigar’ın anılacağı Türbe’ye öğleden sonra intikal ettik. Murat Hüdavendigar’ın iç organlarının defnedildiği yerin adı <em>Türbe</em> diye anılıyordu buralarda. Birbirlerinden ayrılırken “Türbe’de görüşürüz” diyorlardı insanlar.</p>



<p>Murat Hüdavendigar’ın türbesi Bursa’daki padişah türbeleri tarzındaydı. Taştan yapılmış mütevazı bir yapıydı. İçeri girdik, dua ettik ve zihnimizi tazeledik.</p>



<p>Osmanlı’yı şaha kaldıran, Rumeli yollarına daldıran, Balkan kapılarını açıp yurt yaptıran, Balkan halklarını İslam’la buluşturan büyük hünkâr Murat Hüdavendigar. O vesile oldu Boşnakların, Pomakların ve Arnavutların İslam’la şereflenmesine, Goralıların hidayete gelmesine, o toprakların dört yüz yıl sulh ve sükûn içinde hayat sürmesine… Ta ki, emperyalistlerin hırsları galip gelene, ırkçılık fitnesi yeşerene, Müslüman nefreti serpilene kadar. Osmanlı gitti bu topraklar ne barış ne huzur ne de sükûnet gördü. Dört yüz yıldır, komşuları gayr-i Müslimlere öte git demeyen Müslüman ahali bir anda istemeyen halk ilan edildi, yollara dizildi ana yurda yolcu edildi.</p>



<p>Ama kalanlar direndi. İyi ki de direnmişler. Ne kadar yok etmeye çalışsalar da, o topraklar hala Osmanlı izleri taşıyor, Osmanlı kokusu yayıyor, Osmanlı tadı veriyor. Vermeye de devam edecek. Bütün emperyalist ve ırkçı fitnelere, içerden ve dışardan telkin edilen vesveselere, yakılmak istenen ayrılık ateşlerine, içimize sokulan şeytan askerlerine rağmen…</p>



<p>O yüce Hünkâr kazandığı zaferin sevincini yaşamadan şehit edildi. Ortaya çıkan görüntü buydu, göze görünen de. Hakikat ise bambaşkaydı. Halbuki Yüce Hünkâr, iki güzel başlangıca aynı anda imza atmıştı: Zafer ve şehitlik. Bu, hem dünyada bir güzellik hem ahirette bir güzellikti. Başka ne isterdi ki bir mümin! “Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik, ahirette bir güzellik ver, kavurucu cehennem ateşinden bizi koru!” Bu değil miydi her daim müminin duası, her namazının sonunda yakarışı? İşte oldu. O erdi muradına. Hem de düşmanına boyun eğdirerek, şeytanı meyus ederek. Artık onun için ne gelecek korkusu, ne de geçmiş üzüntüsü vardı.</p>



<p>Evet, böylesi düşünceler hâkimdi herkesin zihninde, tören alanında: Murat Hüdavendigar’ın duası, bir gaza ve şehadet havası, hem Türkçesi hem Arnavutçası…&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Törende aşırı olmasa da oldukça iyi ve seviyeli bir insan topluluğu vardı. Hemen her milletten, her bölgeden her renkten insanlar gelmişti. Türkiye ve Makedonya’dan gelenler dikkat çekiyorlardı. Törene Türkiye’den devleti temsilen büyükelçi, milletvekilleri ve belediye başkanlarının katılması önemliydi. Kosova’yı temsilen bir bakanın ve dini idare başkanının katılması da anlamlıydı.</p>



<p>Özellikle bölgeyle yakından ilgilenen Bursa bir adım öne çıkıyordu. Çünkü burada bulunan insanların Bursa’da ya bir akrabası ya bir ahbabı vardı. Zaten tören Bursa Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa DÜNDAR Beyin himayesinde gerçekleşiyordu. Ancak törene Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur AKTAŞ Beyle birlikte iki milletvekilinin katılması Bursa’nın ağırlığını daha fazla hissettiriyordu.</p>



<p>PRİZREN</p>



<p>Prizren ayrı bir sayfa. Orada bizden parçalarımızı bulduk: Öğrencilerimizi, Balkanlardan gelen ilk göz ağrılarımızı. Şehrin ortasından geçen nehir sanki şehre can taşıyor, nefes aldırıyordu. Her iki yakasında yer alan ulu minareler şehre tam bir Osmanlı havası katıyordu. Nehirle şehir bütünleşmiş, minarelerle süslenmiş, köprülerle iki yaka arasına ilmek atılmış, şehir bir bütün olmuştu.</p>



<p>Eski dostlarımız şehre hâkim yüksek bir mekânda ağırladılar bizi. Güneşin batışını, kurşuni bir rengin şehrin üzerine düşüşünü seyrettik. Profesyonel fotoğrafçı değildim ama elimdeki telefonla o anları akan zamanı sabitlemeye çalıştım. Ne kadar becerdiysem.</p>



<p>Eski dostlar dediğim ilk göz ağrılarımız o bölgeden öğrencilerimiz. Sead Paqarizi, Besim Berisha, Erol Raka, Valon İbrahimi, Shqipron Saramati, Bayram Pomak Hepsi pırlanta gençler. Büyük kısmı dini idarede görev almış, Bayram ise basın ve yayın alanına kendini adamış. Hepsinin ortak noktası bizim de kafamızda olan dertlerimizdi. Dertli insandan daha başka ne beklenirdi? Gecenin sürprizi Erol’un anne babasıydı. “İlle de hocaları getirin bir kahvemizi bari içsinler” diye ısrar etmişler. Ben geç fark ettim. Baştan bilseydim o güzel insanlarla beş on dakika bile olsa birlikte olmak için bir kahvelerini içerdim. Gözlerindeki ışıltıyı, sözlerindeki sıcaklığı, hallerindeki samimiyeti kelimelerle anlatamam. Çünkü yaşadım. Bir şey vermek itiyorlar, gönüllerinin en mutena yerinden kopararak, gönül köprüsü kurmaya vesile olsun diyerek. En son bahçedeki ıhlamur ağacından bir dal kopardı annemiz, bize uzattı. Bari yol boyu bu dal arabanızda kokar diye. İşte böyle! Onlar gönlü bol, dili tatlı, gözü ışıltılı, yüzü nurlu, içi duygulu insanlar&#8230;</p>



<p>Prizren’de bulunan Sinan Paşa Camii adeta Balkan müslümanlarının çilesinin somut örneği.</p>



<p>Cami, Hicrî 1024 Miladî 1615 tarihinde yapıldığı tahmin edilmektedir.</p>



<p>Niye tahmin ediliyor?</p>



<p>Çünkü 1915 yılında bir patlama sonucu kitabesinin kaybolması net tarihini belirlemeyi zorlaştırmış.</p>



<p>Bu patlama neden olmuş?</p>



<p>Bazı Sırp kaynaklar camiinin Svati Arhangel Manastırı yıkılarak elde edilen taşlardan yapıldığını iddia etmişler. Bu iddia üzerine şehrin Hıristiyan halkı camii yıkmaya karar vermiş. Müslüman ahalinin direnmesi üzerine bu emellerini yerine getirememişler. Ancak 29 Kasım 1915 tarihinde bir bomba patlaması sonucu Sinan Paşa Camiinin son cemaat mahalli olan üç kubbeli revak bölümü yıkılmış ve orada bulunan kitabe de kaybolmuş.</p>



<p>Camii 1948 yılında Tarihi Anıtları Koruma Kuruluna geçerek devlet korumasına alınmış, 1952 yılından itibaren tamire başlanmış, uzun yıllar depo olarak kullanılmış, 1968 yılında Osmanlı El Yazmaları Müzesine çevrilmiş, 1969 yılında Prizren İslam Birliği mülkiyetine geçmiş.</p>



<p>Camide uzun süre ibadet edilmemiş, 1991 yılından itibaren sadece Ramazan aylarında ibadete açılmış, Kosova Bağımsızlık Savaşı sonrası Kosova İslam Birliği ile TC. Diyanet İşleri Başkanlığı arasında yapılan mutabakatla bir imam atanmış ve sürekli ibadet edilmeye başlanmış.</p>



<p>(bk. Raif Virmiçe, Camiler Kenti Prizren, Kosova Cumhuriyeti İslam Birliği Yayını, İstanbul ts. s. 167-173)</p>



<p>İSKECE &#8211; GÜMÜLCİNE</p>



<p>Dönüş yolunda bir kez daha Üsküp’e uğrayacak, damağımızda kalan tadı tazeleyecektik ama olmadı. “Yolcunun işini Allah bilir” derler ya, tam da öyle oldu. Yaşanan gecikme sonucu, yol uzun, yolcular yorgundu, doğrudan dönmeye karar verildi. Son bir defa güzergâhımızda olan İskeçe ve Gümülcine’yi görelim isteği ağır bastı haydi oralar da görülsün dedik.</p>



<p>Ne demiştik yukarıda “Batı Trakya Bursa’nın bir parçası”. Niye öyle? Çünkü her Batı Trakyalı’nın bir yanı Bursa’dadır da ondan. Bunun canlı şahidi ile de karşılaştık nitekim. İskeçe’den çıkarken namaz kılmak ve çay içmek için uğradığımız Koyunköy’de karşılaştığımız Hüseyin Ağabinin dört oğlundan üçü Bursa’da, biri yanında İskece’de. Bursa’ya gidiyor musun? diye sorduk. “Gitmem mi, orada benim evim var” dedi. Bunun için deriz Batı Trakya Bursa’nın bir parçası diye. Ama acı bir gerçek dile geldi, ayrılırken Gümülcine’den. “Artık yaşlılar kaldı buralarda. Gençler ya Avrupa’ya ya da Türkiye’ye gittiler. Buraya baba ocağına ana kucağına bir gün dönerler mi, bilinmez.”</p>



<p>Böyle zamanlarda aklıma hep şu şarkı sözleri gelir:</p>



<p>“Batan gün kana benziyor</p>



<p>Yaralı cana benziyor</p>



<p>Ah ediyor bir gül için</p>



<p>Şu bülbül bana benziyor.</p>



<p>Vah benim garip gönlüm”.</p>



<p>Ama gene de Allah’tan ümit kesilmez. Ne badireler atlattı bu coğrafya. Bunu da atlatır ve Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi,</p>



<p>“Sevinin, Mehmed’im başlar yüksekte!</p>



<p>Ölsek de sevinin, eve dönsek de.</p>



<p>Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!</p>



<p>Yarın elbet bizim elbet bizimdir,</p>



<p>Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”</p>



<p>“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” ilahî emri ümmetin her ferdinin zihnine işte böyle işlenmiş, gönlüne girmiş; şiirlerine, nesirlerine, hâsılı her hallerine yansımış, ete kemiğe bürünmüş mümin diye görünmüş.</p>



<p>Gezi boyunca otobüste çokça dinlediğimiz bir balkan türküsü vardı. Özellikle nakarat olarak söylenen iki mısraı dilime gelip yerleşti.</p>



<p>“Ayletme beni, söyletme beni</p>



<p>Alçak yüksek tepelerde bekletme beni”</p>



<p> Ne anlatıyordu? Bir oğlanın bir kıza aşkını. Bu yazıyı yazarken ben başka bir şey anladım: Balkanların Anadolu’ya, Anadolu’nun Balkanlara olan aşkını. Aramızda bir aşk vardı, eğletmeye ve söyletmeye gelmezdi; öyle alçak ve yüksek yanı da yoktu, dümdüz ve pürüzsüz; aynı düzlemde, seviye farksız; rengi, kokusu, tadı bir; görüntüsü, şekli, adı bir; hâsılı aşkımız bir.  Vessalâm…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-sefer-kosovaya-murat-hudavendigari-anmaya-ikinci-kisim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzlanda’ya Dair</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/izlandaya-dair/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/izlandaya-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahattin Yaman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Apr 2022 08:48:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[İzlanda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18223</guid>

					<description><![CDATA[Benim için hiçbir bilimsel araştırma ya da  akademik amacın olmadığı, kişisel bir geziydi. Ucuza uçak bileti görünce almış, sonrasında ise İzlanda’ya inene kadar gözümde büyüyen, gerek zamanlama gerekse diğer masraflar için almasam daha iyiymiş dediğim bir seyahatti. Ama iyi ki gaza gelip bilet almışım. Aslında İzlanda maceram 15-20 öncesine dayanıyor. Üniversite mail sisteminden&#160; İzlanda’dan Erasmus kapsamından partner arayan birinin maili gelmişti. Ben de, volkanlar ve buzullarıyla&#160; tam da İzlanda’yı temsil eden yarısı buz yarısı ateş olan melek minyatürünü göndererek ateş ve buz kültürü&#160; ile ilgili proje önermiştim. Karşı taraf da çok istekli olsa da&#160; sonuçta gerçekleşmemişti.&#160; Kısmet bugüne imiş. İzlanda toplamda 350.000 civarında nüfusu, yani yaşadığım şehir olan Isparta nüfusu kadar bir ülke. Isparta’ya haftada, sadece İstanbul’a ve&#160; sadece 4&#160; uçak seferi varken, hatta&#160; o bile yeterli talep görmezken, İzlanda’nın başkenti Reykjavik de biri iç hatlar biri dış hatlar olmak üzere,&#160; vızır vızır işleyen birbirinden uzak&#160; iki havaalanı var.&#160; Sadece 350 bin nüfuslu, yani Isparta kadar olan ülkenin diğer&#160; şehirlerinde irili ufaklı 100’e yakın havaalanı varmış. Şuan Nisan ayı ortaları olmasına rağmen güneş saat 5:30 da doğuyor 9:20 de batıyor. Yani gün bir türlü bitmiyor. İzlanda’nın&#160; Kuzey tarafları bilmiyorum ama güney kısmından gördüğüm kadarıyla, arada vadiler olsa da genelde dağlardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Benim için hiçbir bilimsel araştırma ya da  akademik amacın olmadığı, kişisel bir geziydi. Ucuza uçak bileti görünce almış, sonrasında ise İzlanda’ya inene kadar gözümde büyüyen, gerek zamanlama gerekse diğer masraflar için almasam daha iyiymiş dediğim bir seyahatti. Ama iyi ki gaza gelip bilet almışım.</p>



<p>Aslında İzlanda maceram 15-20 öncesine dayanıyor. Üniversite mail sisteminden&nbsp; İzlanda’dan Erasmus kapsamından partner arayan birinin maili gelmişti. Ben de, volkanlar ve buzullarıyla&nbsp; tam da İzlanda’yı temsil eden yarısı buz yarısı ateş olan melek minyatürünü göndererek ateş ve buz kültürü&nbsp; ile ilgili proje önermiştim. Karşı taraf da çok istekli olsa da&nbsp; sonuçta gerçekleşmemişti.&nbsp; Kısmet bugüne imiş.</p>



<p>İzlanda toplamda 350.000 civarında nüfusu, yani yaşadığım şehir olan Isparta nüfusu kadar bir ülke. Isparta’ya haftada, sadece İstanbul’a ve&nbsp; sadece 4&nbsp; uçak seferi varken, hatta&nbsp; o bile yeterli talep görmezken, İzlanda’nın başkenti Reykjavik de biri iç hatlar biri dış hatlar olmak üzere,&nbsp; vızır vızır işleyen birbirinden uzak&nbsp; iki havaalanı var.&nbsp; Sadece 350 bin nüfuslu, yani Isparta kadar olan ülkenin diğer&nbsp; şehirlerinde irili ufaklı 100’e yakın havaalanı varmış.</p>



<p>Şuan Nisan ayı ortaları olmasına rağmen güneş saat 5:30 da doğuyor 9:20 de batıyor. Yani gün bir türlü bitmiyor.</p>



<p>İzlanda’nın&nbsp; Kuzey tarafları bilmiyorum ama güney kısmından gördüğüm kadarıyla, arada vadiler olsa da genelde dağlardan oluşan, taşlık, ot haricinde başka bir şeyin yetişmediği bir toprağa sahip. Rehber sadece güneyde birkaç yerde tarım yapılabildiğini söyledi. Ben de geçerken sadece&nbsp; birkaç köyde ekili tarlalar görmüştüm. Birkaç küçük bölgede&nbsp; ağaçlandırma nedeniyle ağaç gördüm. Her yerden su fışkırıyor. Hatta tarım yapılan yerlerde, tarlaların etrafına derin kanallar açıp toprağın suyunu tahliye etmeye çalışıyorlar. Bazı yerlerde toprağı jeotermal su ile ısıtıp seracılık yapılıyormuş. Su&nbsp; bol olunca vadilerde bol miktarda ot yetişiyor. Buna karşılık hayvancılık da öyle yaygın değil. Nüfus az olunca&nbsp; araziler bomboş haliyle. En temel geçim kaynağı balıkçılık ve buna bağlı endüstri imiş.</p>



<p>Turizm de en önemli gelirlerinde biri. Turizm içişini çok profesyonel yapıyorlar. Katıldığım bir turda bunu çok güzel tecrübe ettim. En küçük değeri bile turizme kazandırmışlar. Aslında çok fazla Turizm alternatifi yok ama olan kısıtlı güzellikleri mükemmel şekilde değerlendirip bu işten çok ciddi para kazanıyorlar. Kaldığım kapsül otelde kendimi kaptan Spark’ın uzay gemisinde gibi hissettim.</p>



<p>Nerdeyse hiçbir şeyin yetiştirilemediği topraklarda zengin, medeni bir toplum oluşturulmuş. Hayat bize göre burada&nbsp; çok pahalı. İngiltere ile yarışıyor hatta daha da pahalı diyebilirim. 1 tl 9 izlanda kronu ama, küçücük bir anahtarlık alayım dedim 1000 kron, yaklaşık 110 tl. Bir elma 180 kron, yani 20 tl.</p>



<p>Yollar, sokaklar, caddeler kaldırımlar ve yaya geçitleri çok düzenli ve bakımlı. Araçlarda genelde çivili lastikler kullanıyorlar. Marketlerde, dükkanlarda, alışveriş yerlerinde naylon poşet görmedim, kağıt torbalar kullanıyorlar. O nedenle çevrede hiç poşet görmüyorsunuz.</p>



<p>İnsanları çok nazik. Bir mağazanın kapısından&nbsp; çıkarken 5-6 yaşlarında çok hızlıca yanımdan geçti. Ben hiç fark etmedim bile. Anlaşılan kolu hafifçe bana dokunmuş. İlerde anne babası hemen uyardı ve çocuk dönüp gelip benden özür diledi. Ben utandım, halbuki farkında bile değilim. Çocuk terbiyesi açısından benim için güzel örnekti.</p>



<p>Başkent Reykjavik de 3 cami varmış. Reykjavik Grand Masjid en büyükleri imiş. Cami kültürü açısından çok güzel örnek. Caminin içinde mutfak yemek yiyecek yer, kütüphane oturulacak mekan, market toplantı yeri, çalışma ofisi vs. Yani sosyal ortam için her şey düşünülmüş. Çocuklar içerde top oynuyor ve kimse bir şey demiyor. Burada hergün iftar ve sahur yemekleri veriliyor. Yani cami sahura kadar açık. Yemekler harika.&nbsp; Buradaki Müslümanlar genellikle Ortadoğulu ve Afrikalı göçmenlerden oluşuyor. Tabi yıllar önce gelip vatandaşlık almışlar.</p>



<p>Öğrendiğim kadarıyla dünyanın bir uçunda olan İzlanda bile Ukrayna’dan çok sayıda mülteci kabul etmiş. Görüldüğü kadarıyla Ukrayna’nın mülteci yükünü Avrupa paylaşınca hiç kimseye aşırı yük binmemiş.</p>



<p>Vatanı için ölüme gitmek sadece bize has durum değil. Cami cemaatinden Ömer amcanın anlattığına göre, aslen Ukraynalı olup&nbsp; burada yaşayan, buranın vatandaşı olan Ukraynalı Müslüman bir aile varmış. Savaş çıkınca baba, eşini ve çocuklarını İzlanda’da bırakıp Ukrayna’ya gitmiş. Ailesine biz gözkulak oluyoruz dedi.</p>



<p>Haliyle soğuk ve yağışlı bir yer. Şansımdan iki gündür hava güneşli. Ancak rehber, bu güneş ve sıcaklık sizi aldatmasın, anormal bir durum. Bu havayı biz ancak yazda görürüz, yoksa bu mevsimde böyle bir hava pek olmaz dedi. Yine rehberin anlatımı ve tavrından anladığım kadarıyla, soğuk bir ülke olsa da insanlar iklim sıcaklığının artmasına ve buzulların erimesine çok üzülüyorlar. Yani sıcaklık artsa da domates yetiştirsek demiyorlar.</p>



<p>İzlandaca diye kendi dilleri varmış ve başkası için öğrenmek çok zormuş. 8-10 yıldır burada yaşayan resepsiyon görevlisi ben hala öğrenebilmiş değilim diyor. Genelde herkes İngilizce biliyor.</p>



<p>Dışardan bakıldığında çok cazip doğa harikaları olsa da, bizim gibi çok farklı iklim ve bitki örtüsüne alışkın birinin, mecbur kalmadıkça uzun süre yaşayabileceği bir yer değil. Çarşısında turistik bölge dışında hiçbir hareketlilik yok. Belirli güzellikleri gördükten sonra artık insan sıkılmaya başlıyor. Hele bir de, bitmeyen, uzun süren gündüz saatlerini göz önüne alırsak…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/izlandaya-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bügünden Tarihe Tarihten Bugüne İznik’ten Yarhisar’a Tarihi Gezme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bugunden-tarihe-tarihten-bugune-iznikten-yarhisara-tarihi-gezme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bugunden-tarihe-tarihten-bugune-iznikten-yarhisara-tarihi-gezme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2021 10:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Yarhisar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16674</guid>

					<description><![CDATA[Efendim, bunca yıl Bursa’dayım, doya doya bir tarih ve kültür gezisi yapamadım. Gezmelerim oldu olmasına da, tarihe ve ecdat mirasına yakışır şekilde olmadı. Şöyle bir Osman Çetin veya Mustafa Kara hocalarımızla tarihe doğru bir gezmeye çıkamadım. Şimdi Osman hocanın “Bursa Gezileri” kitabını okuyarak telafi etmeye çalışıyorum. Bu da benim eksikliğim, belki de vefasızlığım. Herhalde içinde olduğumdan mıdır nedir, kıymetini bilemeyişim. Ne güzel demiş şair Hayalî efendi: “Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balıklar gibi etrafımızda bir hazine yatar ama kıymetini idrak edemeyiz. Kim onlar? İşte biz! Her neyse efendim! Bir gün telefonum çaldı. Salih Bahadır nam ağabeyimiz, aradılar, “bir geziye çıkacağız, meşguliyetiniz yoksa siz de buyurun” dediler. Davete icabet nezakettir deyip derhal kabul ettik. “Arkadaşlık ve dostluk pekey demekle kaimdir” demişler, doğru kelam etmişler, kitabın ortasından söylemişler. Yüce Rabbim hayırlar getire diyerek niyetine girdik ve sabahı bekledik. Tarih 8 Ocak 2021, günlerden Cuma. Güzel insan Hasan Kırcali kardeşimizin nezaket gösterip evimizin önünden bizi almasıyla yola koyulduk. Zira korona belası burnumuzun ucunda. Vallahi burnumuzdan girip ciğerimizden çıkıyor, sistemi tahrip edip nefesimizi kesiyor. Biz de tedbirimizi aldık, üçlü kurala sık sıkıya uyduk: Temizlik, maske, mesafe. Zira dostluk kar etmez bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Efendim, bunca yıl Bursa’dayım, doya doya bir tarih ve kültür gezisi yapamadım. Gezmelerim oldu olmasına da, tarihe ve ecdat mirasına yakışır şekilde olmadı. Şöyle bir Osman Çetin veya Mustafa Kara hocalarımızla tarihe doğru bir gezmeye çıkamadım. Şimdi Osman hocanın “Bursa Gezileri” kitabını okuyarak telafi etmeye çalışıyorum.</p>



<p>Bu da benim eksikliğim, belki de vefasızlığım. Herhalde içinde olduğumdan mıdır nedir, kıymetini bilemeyişim. Ne güzel demiş şair Hayalî efendi:</p>



<p>“Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler</p>



<p>Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”</p>



<p>Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balıklar gibi etrafımızda bir hazine yatar ama kıymetini idrak edemeyiz. Kim onlar? İşte biz!</p>



<p>Her neyse efendim! Bir gün telefonum çaldı. Salih Bahadır nam ağabeyimiz, aradılar, “bir geziye çıkacağız, meşguliyetiniz yoksa siz de buyurun” dediler. Davete icabet nezakettir deyip derhal kabul ettik. “Arkadaşlık ve dostluk <em>pekey</em> demekle kaimdir” demişler, doğru kelam etmişler, kitabın ortasından söylemişler. Yüce Rabbim hayırlar getire diyerek niyetine girdik ve sabahı bekledik.</p>



<p>Tarih 8 Ocak 2021, günlerden Cuma. Güzel insan Hasan Kırcali kardeşimizin nezaket gösterip evimizin önünden bizi almasıyla yola koyulduk. Zira korona belası burnumuzun ucunda. Vallahi burnumuzdan girip ciğerimizden çıkıyor, sistemi tahrip edip nefesimizi kesiyor. Biz de tedbirimizi aldık, üçlü kurala sık sıkıya uyduk: Temizlik, maske, mesafe. Zira dostluk kar etmez bu illete. Vekilimiz Osman Mestan bey de bize katıldı. Bütün unvanlar ve konumlar bir tarafa bırakıldı, herkes tarihi ve ecdat mirasını keşfetmenin keyifli dünyasına daldı.</p>



<p>Gezimizin ilk güzelliği, belediye başkanımız Kağan Mehmet Usta’nın güler yüzlü, samimi ve memnuniyet dolu karşılamasıydı. İlk görüşte ısınmıştım. Tevekkeli yani boşuna değilmiş, meğer başkanımız da bir Elbeyliliymiş.</p>



<p>Elbeyli deyip geçmeyin efendim! Bu, Anadolu’nun her yanında bulunan bir isim. Kimi yerde köy, kim yerde bölge, kimi yerde ilçe. Benim memleketim Sivas’ta tam kırk iki köyden oluşur Elbeyli bölgesi. Benim köyüm de bunlardan biri. Kırk iki kere maşallah desek yeridir. Muhterem eşimim memleketi Kilis’te bir ilkçe, Mersin, Urfa, Maraş, Tokat’da bir veya birçok köy. İznik’te de bu köylerden bir tane var. Bunlar daha benim bildiklerim. Bilmediklerim ne kadar, Allah bilir. Bu Elbeylililer büyük bir aşiretmiş. Selçuklu ve Osmanlı’nın iskan politikası gereği böyle dağıtılmışlar, Anadolu’nun her yerine serpiştirilmişler.</p>



<p>Her neyse gezimize büyük nezaket gösterip başkan vekilimiz Zeliha Peşte hanımefendi mihmandar olarak katıldılar. Çok da iyi ettiler. Biz ondan daha iyi bilecek değiliz İznik’i. Bir güzel gösterdi bize tarihi eserleri&#8230;</p>



<p>İznik de İznik’miş meğer! Gözün erdiği, elin değdiği her yerden tarih fışkırıyor. Altında Roma/Bizans, üstünde Selçuklu/Osmanlı. Roma putperestliğinden Hıristiyanlığa oradan İslam’a büyük bir serüven geçirmiş bir şehir. Şimdi tam yerini bulmuş. Bir güzel İslam şehri olmuş. Ne eserler dikmiş ecdat buraya. Mescit, medrese, han, hamam gibi nice nadide eserler yapmışlar şehrin her bir yanına; Nilüfer Hatun kondurmuş bir güzel imaret fakir fukara yararına, şehrin tam ortasına.</p>



<p>*</p>



<p>Eskinin beyleri de hanımları de bir başka.</p>



<p>Kimisi işte, kimisi aşta, kimisi savaşta</p>



<p>Ama her biri yararlı bir uğraşta…</p>



<p>Gençler, çocuklar bile tatlı bir telaşta.</p>



<p>Her biri iyilik ve güzellik yolunda yarışta.</p>



<p>*</p>



<p>Niyet halis, hedef rıza-yı Bari olunca</p>



<p>Taşı taşın üstüne koyunca</p>



<p>Ortaya çıkar işte böyle eserler</p>



<p>Her sokak başında, her yol boyunda…</p>



<p>*</p>



<p>Bu güzel eserlerden biri de Süleyman Paşa medresesi. İlk Osmanlı medresesi diye tanıtılır. Ama ilk mi, bilinmez. Bu konuda Salih Bahadır ile tarih yarışına girilmez. Muhterem ne bulduysa okumuş, içi dışı tarih dolmuş. Vekilimiz Osman bey de tarih konusunda fena değilmiş maşallah. Benim de azıcık bilmişliğim var. Arada bir tatlı tartışma kopmadı değil. Yok, o değil bu; orası değil burası…</p>



<p>Benim bildiğim ilk medrese Orhan Gazi’nin yaptırdığı eser olmalı. İlk müderrisi de Kayseri’li Davud, nâm-ı diğer Davud-i Kayserî. Osmanlı’ya epey hizmetleri olmuş. Ömrünün son on beş yılını burada geçirmiş. Bu topraklarda yüksek eğitimin temelini atmış. Asıl memleketi bugün İran topraklarında Save şehri. Bu ismi Rahmet Peygamberi’nin doğumuyla ilgili olaylar anlatılırken “Save gölü kurudu” ifadesinden hatırlarsınız. Ailesi oradan gelip Anadolu’nun Erciyes eteklerinde kurulmuş Kayseri şehrine yerleşmiş. Oranın suyunu içmiş, ekmeğini yemiş. Tıpkı benim gibi. Yıllarım geçti o şehirde efendim, nasıl anmayayım? Yedi yıl okuduğum Kayseri İmam-Hatip Lisesi unutulur mu hiç? Ne güzel günlerdi o günler! Ne muhterem hocalarım, değerli dostlarım, arkadaşlarım oldu. İlk göz ağrım da orada Argıncık Selçuk İlkokuluydu.</p>



<p>İşte bu büyük âlim Kayserili Davud çıkmış Kayseri’den, Karaman’a uğramış, oradan Mısır’a, oradan Horasan’a, oradan memleketi Save’ye, Urmiye’ye gitmiş. Büyük âlim ve sufî Abdurrezzak Kaşanî’nin dizi dibinde yıllarını geçirmiş, alacağını almış, ilim heybesini doldurmuş, doğru İznik’in yolunu tutmuş. İznik’teki ilk Osmanlı Medresesinin baş müderrisi olmuş. İyi de etmiş! İznik’de güzel insanlar yetiştirmiş. Onun izinden gitmiş, nice alimler, fazıllar; nasihatlerini dinlemiş nice devletlular. Mezarını gördük biraz garipçe, ama etrafı düzeltilmiş epeyce. Bir ulu çınarın duldasına sığınmış öylece, ama unutulmamış, çokça uğrayanı ve dua edeni de varmış.</p>



<p>Maalesef, ilk medrese olan bu İznik Medresesinden, diğer adıyla İznik Orhaniyesi’nden eser kalmamış. Daha nice eserler kaybolmuş, Eşrefoğlu Rumi’nin dergâhı bile yok olmuş. Kalan bir dikili minare, o da olmasa, yoktur bir emare. Yanı başındaki Hacı Özbek mescidi İznik’in en eski camisiymiş, önüne yapılan betonarme bir ekle yazık edilmiş, adeta önü perdelenmiş, yüzü gölgelenmiş; yapılan garip bir mihrapla iç sadeliğini de yitirmiş.</p>



<p>&nbsp;Günlerden Cuma. Koronalı günler de olsa, yetişmeliyiz cemaate. Artık omuz omuza saf yok. Herkese birbirinden uzakta. İmaretin yanındaki İznik Yeşil Caminin bahçesinde niyet ettik namaza. Rahman’ın huzurunda durduk niyaza…</p>



<p>Bu yüzden biraz acele gezdik Nilüfer Hatun imaretini. Orası şimdi müze olmuş, içerde Osmanlı eserleri dışında Bizans mezar taşları. Nazik ve kibar müze müdürümüz ve müze tarihçisi hanımefendi bir mezar taşına dikkatimizi çekti: Üzerinde hiçbir resim ve heykel yok. Bu mezar taşı ilk Hıristiyanlara aitmiş. Üzerinde sadece belli belirsiz haç kabartması bulunmakta. Çünkü Roma/Bizans mezar taşları yani lahitler heykel yığıntısı adeta. Kafada putperestlik olunca mezarları böyle oluyormuş. Bu mezar taşından da anlıyoruz ki Hıristiyanlığın erken dönemlerinde Yahudiler de olduğu gibi resim ve heykele mesafeli durulmuş. Bu lahit de bu tespitin açık ve net bir delili, ama aynı zamanda Bisans kültürünü kabullenişin ilk örneği.</p>



<p>Dinler tarihçimiz Muhammet Tarakçı hocanın tabiriyle “Bizans Hıristiyanlaşmış ama Hırisitiyanlar da Bizanslılaşmışlar”. Değerlerini ve inançlarını bir tarafa atıp putperestliğin bütün figürlerini almışlar. Kiliselerini, manastırlarını, mezarlarını resim heykelle doldurmuşlar. Kıblelerini bile doğuya dönük yapmışlar. İznik’in bunda payı büyük. Allah’tan İslam aynı akıbete uğramamış.</p>



<p>İznik’in payı büyük dedik. Hıristiyanların Bizanslılaşması bir ölçüde burada olmuş. Bizans kralının İznik sarayında birincisi M. 325, ikincisi M. 787’de olmak üzere iki konsil toplanmış. Bugünkü dört İncil burada kanonik yani meşru ilan edilmiş, diğerleri geçersiz ve yok hükmünde sayılmış. Ayrıca Hz. İsa’nın Tanrı’nın aynı özden ezelî ve ebedî oğlu olduğu inancı da burada resmileştirilmiş. Hz. İsa’yı ezelî değil, yaratılmış kabul eden Arius ve takipçileri Aryanlar burada aforoz edilmiş. İkon denilen resim ve heykellerin kutsanması burada karara bağlanmış. (bu bilgiler için bk. Mehmet Aydın, I.ve II. İznik Konsillerinin Hıristiyanlık Açısından Önemi, <em>Uluslarası İznik Sempozyumu</em>, haz: Ali Erbaş ve diğerleri, 5-7 Eylül 2005, İznik)</p>



<p>Her neyse, biz yolumuza devam edelim. Değerli belediye başkanımızın güzel bir cemilesinden sonra İznik’teki son ziyaretlerimiz yaptık. Ta Kırgızistan’dan gelip burada vefat etmiş olan Kırgızların Türbesinde dua edip seyir tepesini gördük, oradan bütün bir İznik’i seyrettik. Ayrılırken büyük âlim Kayserili Davûd ve büyük sufi Eşrefoğlu Rumî’nin mezarlarına uğradık, birer Fatiha hediyemizi yolladık.</p>



<p>Tam bitti dediğimiz yerde, meğer bitmemiş. Salih Bahadır ağabeyimizin tarih merakı biter mi? Bizi aldı, Yenişehir’in bir köyüne götürdü. Kendi adıma biraz da gönülsüzdüm. Yorulmuşum, akşam olmuş, gideceğimiz yer bir köy. Zaten ben bir köy çocuğuyum. Ne işim var köyde. Bunlar, içimden geçen duygulardı. O zaman hiç sezdirmedim ama aha da burada yazmış oldum.</p>



<p>Peki, sonuç ne? İyi ki de gitmişim! Bütün o düşüncelerim alt üst oldu. Hatta büyük bir mahcubiyet içime doldu. “Neden buraya daha önce gelmedim?” diye de epey bir hayıflandım.</p>



<p>Efendim! Yarhisar isminde bir köy burası. Yar ve hisardan oluştuğuna göre burada hem bir dağ hem de o dağın eteğinde muhkem bir kale olmalı. Dağ kalmış ama kaleden eser yok.</p>



<p>Kale dayanamamış Orhan Gazi’ye ve teslim olmuş. Sadece kale mi? Güzeller güzeli Nilüfer Hatun’da. Hem teslim olmuş, hem İslam olmuş. Güzelliği İslam’da bulmuş. Anlatıldığına göre, ne güzel bir Müslüman kulmuş! Her ayak bastığı yere adına İslam eserleri kondurmuş. İşte bu köy, bunun en güzel şahidi.</p>



<p>Bir cami, bir çeşme, bir de hamam. Hamamda yıkan, çeşmede abdestini al, gir camiye, teslim ol ulu Rabbine… Zira temizlik imandan, teslimiyet namaz ve niyazdan…</p>



<p>Nilüfer Hatun bu köyden. Dönemin Yarhisar tekfurunun kızı. Orhan Gazi’ye gelin olmuş. Orhan Gazi’de hem hanımının hatırı olsun hem de hatırası kalsın diye o köye işte bu üç güzel eseri yaptırmış. Arkadan gelen torunlarından II. Abduhhamid Han da vefakârlığını göstermiş, camiyi bir güzel tamir ettirmiş. Bize de düşen bu hatıralara saygı göstererek çeşmesinde bir abdest alıp camisinde namaz kılıp ruhlarına bir Fatiha göndermek kalmış.</p>



<p>Unutmadan söyleyelim, bu köyde çok ilginç de bir de şelale var. Yukarıdan aşağıya akan su, dağı adeta ikiye bölmüş. Tepeyi iki hörgüçlü deve sırtına döndürmüş. Allah vermiş, kulları da esirgememiş. Tarihiyle, tabiatıyla, güzel insanlarıyla ne güzel bir yer olmuş!</p>



<p>Tarih deyince, aşka gelen, vecde kapılan Salih Bahadır ağabeyimiz daha nice yerleri gösterecekti de, çok yorulmuştuk kıyamadı bize. Artık onlar da bir başka sefere…</p>



<p>Efendim böylece sonlandı bizim İznik-Yarhisar tarihi gezimiz. Rabbim size de nasip etsin! Tarihi bizden ayırmasın, bizi de tarihe vefasızlık edenlerden etmesin… Bu geziye vesile olan, emeği geçen ve ekmeği nasip olanlardan da Allah razı olsun…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bugunden-tarihe-tarihten-bugune-iznikten-yarhisara-tarihi-gezme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gezi Provokatörleri İmamoğlu İçin Tehdit Etti!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gezi-provokatorleri-imamoglu-icin-tehdit-etti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gezi-provokatorleri-imamoglu-icin-tehdit-etti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Apr 2019 08:08:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ekrem imamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9576</guid>

					<description><![CDATA[31 Mart yerel seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından İstanbul’da CHP’nin sandıklarda imza attığı usulsüzlük skandalı patlak verdi. CHP&#8217;nin adayı İmamoğlu, skandalların patlak vermesinin ardından sandıktaki usulsüzlüğü kabullense de yeniden sayımı engellemek için partilileri &#8220;nöbet&#8221; adı altında sokaklara davet etmişti. Bu çağrıdan günler sonra Geziciler&#8217;in sosyal medya hesabından YSK&#8217;yı tehdit eden skandal bir açıklama geldi. Sosyal medya hesabından atılan tweette,&#8221;Mazbatayı siz mi verirsiniz, biz mi gelelim?&#8221; ifadelerine yer verildi. İstanbul&#8217;da CHP&#8217;nin sandıktaki usulsüzlük skandalları gündeme bomba gibi düştü. Tam 319 bin 500 geçersiz oy olduğunun ve AK Parti&#8217;nin 17 bin 410 oyunun diğer partilere verildiği gerçeğinin belgeleriyle ortaya çıkmasının ardından AK Parti yönetimi, oyların sağlıklı bir şekilde sayımı ve akıllardaki soru işaretlerinin giderilmesi adına gerekli yasal işlemleri başlatılacağını duyurdu. SOKAK ÇAĞRISI Yüz binlerce oyun geçersiz olduğunu kabullenen fakat gerçeğin ortaya çıkması adına gerekli hukuki adımların atılmasından korkan İmamoğlu, partilileri &#8220;nöbet&#8221; adı altında seçim kurullarına çağırdı. İmamoğlu&#8217;nun bu provokatif çağrısıyla; şüphelerin giderilmesi adına resmi makamlarca atılacak olası bir adım halinde partilileri kışkırtıp oyların yeniden sayımını engelleme peşinde olduğu düşünülüyor. GEZİCİLER HAREKETE GEÇTİ Bu çağrıdan günler sonra gezideki provokatörlerin sosyal medya hesabından YSK&#8217;yı tehdit eden bir açıklama geldi. Tweette, &#8220;Mazbatayı siz mi verirsiniz, biz mi gelelim?&#8221; ifadelerine yer verildi. KENDİNİ BAŞKAN İLAN ETTİ Oldubittiyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>31 Mart yerel seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından İstanbul’da CHP’nin sandıklarda imza attığı usulsüzlük skandalı patlak verdi. CHP&#8217;nin adayı İmamoğlu, skandalların patlak vermesinin ardından sandıktaki usulsüzlüğü kabullense de yeniden sayımı engellemek için partilileri &#8220;nöbet&#8221; adı altında sokaklara davet etmişti. Bu çağrıdan günler sonra Geziciler&#8217;in sosyal medya hesabından YSK&#8217;yı tehdit eden skandal bir açıklama geldi. Sosyal medya hesabından atılan tweette,&#8221;Mazbatayı siz mi verirsiniz, biz mi gelelim?&#8221; ifadelerine yer verildi.</strong></p>
<div class="g-detail-1">
<div class="detail">
<p>İstanbul&#8217;da CHP&#8217;nin sandıktaki usulsüzlük skandalları gündeme bomba gibi düştü. Tam 319 bin 500 geçersiz oy olduğunun ve AK Parti&#8217;nin 17 bin 410 oyunun diğer partilere verildiği gerçeğinin belgeleriyle ortaya çıkmasının ardından AK Parti yönetimi, oyların sağlıklı bir şekilde sayımı ve akıllardaki soru işaretlerinin giderilmesi adına gerekli yasal işlemleri başlatılacağını duyurdu.</p>
<p><strong>SOKAK ÇAĞRISI</strong></p>
<p>Yüz binlerce oyun geçersiz olduğunu kabullenen fakat gerçeğin ortaya çıkması adına gerekli hukuki adımların atılmasından korkan İmamoğlu, partilileri &#8220;nöbet&#8221; adı altında seçim kurullarına çağırdı. İmamoğlu&#8217;nun bu provokatif çağrısıyla; şüphelerin giderilmesi adına resmi makamlarca atılacak olası bir adım halinde partilileri kışkırtıp oyların yeniden sayımını engelleme peşinde olduğu düşünülüyor.</p>
<p><img decoding="async" src="http://cdn.esmedya.com.tr/Content/Resimler/images/01(543).jpg" alt="" /></p>
<p><strong>GEZİCİLER HAREKETE GEÇTİ</strong></p>
<p>Bu çağrıdan günler sonra gezideki provokatörlerin sosyal medya hesabından YSK&#8217;yı tehdit eden bir açıklama geldi. Tweette, &#8220;Mazbatayı siz mi verirsiniz, biz mi gelelim?&#8221; ifadelerine yer verildi.</p>
<p><img decoding="async" src="http://cdn.esmedya.com.tr/Content/Resimler/images/0x0-gezicilerden-kustah-mazbata-tehdidi-1554415077052.jpeg" alt="" /></p>
<p><strong>KENDİNİ BAŞKAN İLAN ETTİ</strong></p>
<p>Oldubittiyle kendini başkan ilan ederek olası bir yeniden sayımda farklı sonuç çıkması halinde algı yaratma ve provokasyon peşine düşen İmamoğlu, onca usulsüzlüğe ve oy hırsızlığına rağmen sosyal medya hesabına &#8220;İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı&#8221; yazdı.</p>
</div>
</div>
<div class="g-slider-2 margin-bottom-lg">
<div class="swiper-container swiper-container-horizontal">
<div class="swiper-wrapper">
<div class="swiper-slide">gunes.com</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gezi-provokatorleri-imamoglu-icin-tehdit-etti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atayurt Özbekistan’a Bir Ramazan Seyrü Seferi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:20:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Özbekistan]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2277</guid>

					<description><![CDATA[Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife. “Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.” Yazıya niçin böyle bir sözle başladığımı merak edenler için şöyle bir alaka kurarak başlayayım: Cahiliyye dönemi Arap şairi Muaydi’nin şiirlerindeki ifade ve güçlü etki okuyanları cezbettiğinden, onların ruh dünyasında efsanevi bir Muaydi figürünün oluşmasına yol açmıştır. Halbuki Muaydi, hayallerdekinin tam tersine çirkin ve alımsız bir cüsse sahibi olarak bir gün o insanların karşısına çıkınca adeta onların hayal dünyalarını yıkar; büyük bir kedere sebep olur. Bunun üzerine Muaydî hakkında şöyle bir söz söylenir: “Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.” Bazen hayalini kurduğunuz bir şey sizde hayal kırıklığına yol açabilir. Bazen de tam tersi olur; hayalinizde canlandırdığınız bir şey size hayallerinizin de ötesinde güzellikler sunar. Özbekistan, benim için bu ikincisine dâhildir. İnsan, vaktin ve içinde yaşadığı mekânın çocuğudur. O sebepten olsa gerek hafızalarımızda bugün canlanan Özbekistan üzerinden tarihteki Özbekistan’ı anlamak kolay değildir. Tarihte Özbekistan, gerek coğrafi konumu gerek tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife.</strong></p>
<p><em>“Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.”</em></p>
<p>Yazıya niçin böyle bir sözle başladığımı merak edenler için şöyle bir alaka kurarak başlayayım: Cahiliyye dönemi Arap şairi Muaydi’nin şiirlerindeki ifade ve güçlü etki okuyanları cezbettiğinden, onların ruh dünyasında efsanevi bir Muaydi figürünün oluşmasına yol açmıştır. Halbuki Muaydi, hayallerdekinin tam tersine çirkin ve alımsız bir cüsse sahibi olarak bir gün o insanların karşısına çıkınca adeta onların hayal dünyalarını yıkar; büyük bir kedere sebep olur. Bunun üzerine Muaydî hakkında şöyle bir söz söylenir: <em>“Muaydî’nin şöhretini işitmen, kendisini bizzat görmenden daha hayırlıdır.”</em> Bazen hayalini kurduğunuz bir şey sizde hayal kırıklığına yol açabilir. Bazen de tam tersi olur; hayalinizde canlandırdığınız bir şey size hayallerinizin de ötesinde güzellikler sunar. Özbekistan, benim için bu ikincisine dâhildir. İnsan, vaktin ve içinde yaşadığı mekânın çocuğudur. O sebepten olsa gerek hafızalarımızda bugün canlanan Özbekistan üzerinden tarihteki Özbekistan’ı anlamak kolay değildir. Tarihte Özbekistan, gerek coğrafi konumu gerek tarihi ipek yolunun topraklarından geçmesi nedeniyle her daim bir ilim, kültür, tarımsal üretim ve ticaret merkezi olmuştur. Jeopolitik konumu nedeniyle aynı zamanda pek çok iktidar mücadelesinin ve kanlı savaşların da canlı şahididir. Kısacası Özbekistan’ın tarihteki etki alanı ve kültürel havzası bugün ile kıyas edilemeyecek kadar çok fazladır.</p>
<p><strong>Maveraünnehir Bölgesi</strong></p>
<p>Beş ana bölgeden oluşan Maveraünnehir’in merkezinde bugünkü Özbekistan sınırları içersinde yer alan iki kadim şehir; Buhara ile Semerkand yer alır. Bu topraklar aynı zamanda Maveraünnehir’in en geniş ve en verimli topraklarını oluşturur. Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında kalan ve oldukça geniş bir alandan oluşan Maveraünnehir yöresi aynı zamanda havasının nezihliği, suyunun temizliği, topraklarının engebesizliği, geniş ovaları ve imar edilmişliği ile bilinir. Maveraünnehir’in diğer bölgeleri Harizm (Hîve), Sağaniyan-Huttel, Bedehşan ve Fergana-Şaş’tan (Taşkent) oluşur. Bölge insanının tarihteki en önemli özelliği ise savaşçı ve mücadeleci bir karaktere sahip oluşudur. Kendileri ayrıca tarihte cömertlik ve hayırseverlilikleri ile tanınırlar. Özbekistan, geçmişi ve bugünü ile bir bütün olarak ele alındığında ezber bozan bir coğrafya olarak karşımıza çıkar. Tarihi süreç içerisinde İslam dünyasının yaşamış olduğu en büyük sarsıntıların ya da yıkımların Taklamakan ve Gobi çöllerinin haşin, bir o kadar da yok edici şartlarında ayakta kalabilmeyi başarabilmiş Moğollar eliyle gerçekleştirildiğini tarih kitaplarından okumaktayız. Bu kavim son derece savaşçı ve tahripçi özelliği ile bilinmektedir. Kendilerine en ufak bir mukavemet gösteren kavimleri, insan ve medeniyet unsurları ile birlikte toptan ortadan kaldırma hususunda hiç bir tereddüt göstermemişlerdir. Bu yıkımlarını Maveraünnehir bölgesinde de fazlasıyla göstermişlerdir. Maveraünnehir bölgesi bir bakıma tarihte medeniyetler arası mücadelenin ve kavimler arası savaşların odak noktasıdır. Bölge esasında Türk, İran ve Moğol hakimiyetinin ciddi etkisi ve mücadelesi altında pek çok olaylara sahne olmuştur. Bu mücadeleler bir yandan yok edici felaketlere yol açmakla birlikte diğer yandan kültürel ve ilmi bir dinamizmi de beraberinde getirmiştir. Müslümanların bu yöreye ilgisi oldukça erken dönemlere ta Muaviye b. Ebu Süfyan devrine dayanır. Ancak bu yörenin kalıcı olarak Müslümanların hakimiyetine dahil olması hicri 86 yılında Horasan valiliğine atanan Kuteybe b. Müslim ile birlikte gerçekleşmiştir. Bölgenin sürekli olarak başkalarının ilgi odağında olmasının pek çok sebebi vardır. Her şeyden önce bu bölge korkunç ve devasa çöllerin ortasında adeta bir cennet misalidir. Dümdüz ovaları, verimli ve sulak toprakları yanında ticaret kervanlarının ana güzergâhı olması, ilme ve alime değer verilmesi gibi pek çok hasletleri ile bir ilim, kültür, ulaşım ve ticaret üssü işlevi görmüştür. Bu yöre alimlerinin bir özelliği paçavradan kağıt üretmeyi başarmış olmalarıdır. Bu yolla bir yandan geçimlerini sağlamış öte yandan bağımsız olarak ilmi faaliyetlerine devam edebilmişlerdir. Kısacası Buhara ve Semerkand başta olmak üzere bu yöre alimlerin ve ilmin ana merkezi olarak tarihteki önemini hep korumuştur.</p>
<p>İlim ve Kültür Merkezi</p>
<p>Bölge ilimde, kültürde ve sanatta en parlak döneminlerinden birini Samaniler döneminde yaşamıştır. Bu dönemde yetişen mümtaz şahsiyetler sadece Maveraünnehir yöresi için değil tüm İslam dünyası için bir öncü rol oynamıştır. Hadis alimlerinden Buhari, Darimi, Tefsir alimlerinden Dahhak b. Müzahim, Kelam ve fıkıh alimlerinden İmam Maturidi ve yine fıkıh alimlerinden Ebu’l-Leys es-Semerkandi bu dönemin alimlerinden sadece bir kaçıdır. Bölge, Türklerin Müslüman olmalarının ve ilk Müslüman Türk Devleti Karahanlıların kuruluşundan itibaren bambaşka bir şekle bürünerek Müslüman Türklerin doğal coğrafyası haline gelmiştir. Bölge üzerinde Müslümanlar adına ilk hakimiyet Emeviler ve Abbasiler tarafından kurulmuştur. Ardından sırasıyla Safariler, Samaniler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlılar, Timurlular, Özbek Hanlığı, Buhara ve Hiva Hanlıkları uzun ya da kısa dönemli olarak burada hakimiyet kurmuşlardır. Bu yörede dünyanın en büyük ve tehlikeli çölleri yer alır. Bu çöllerde en ufak bir ihmal ve dikkatsizlik insanın canına mal olur. Dolayısıyla yöre insanı coğrafi ortamın da bir gereği olarak sert, mücadeleci ve savaşçı bir karaktere sahiptir. Bunun en tipik örneğini Moğollar oluşturur. Cengiz Han döneminde henüz İslam’la tanışmayan bu kavgacı, haşin ve sert mizaçlı milletin, kendisine en ufak bir mukavemet gösteren insanları ve devletleri nasıl yerle bir ettikleri ve çoluk çocuk demeden acımasızca katlettikleri bilinmektedir. Ancak aynı millet Müslüman olduktan ve Türklerle bir arada yaşamaya başladıktan sonra bambaşka bir kimlik kazanarak bu cevvaliyetlerini ilim, kültür ve medeniyete hasretmişlerdir. Bugünkü Özbekistan topraklarında yer alan pek çok medrese ve müessesede onların etkisini görmek mümkündür. Özbeklerin ilk dönemleri hakkında çok net bilgiler olmasa da kendilerinin 14. asırdan itibaren bu adla tarih sahnesinde yer alan Müslüman Türklerden oluşmuş bir topluluk olduğu bilinmektedir. Özbekistan büyük medeniyetlere beşiklik etmiştir. Sadece dini ilimler alanında değil aynı zamanda tıp, astsronomi, felsefe, matematik alanında da dünyaya öncülük etmiştir. Ali Kuşçu, Uluğ Bey ve İbn Sina bu toprakların yetiştirdiği alimlerdendir. Özellikle Maturidi-Hanefi düşünce eksenli fıkhın üretildiği ve tatbik edildiği bu topraklar adeta İslam’ın yeniden asırlara damgasını vurduğu ikinci şahlanış mekânı olmuştur.</p>
<p>İlim ve kültür hazinesinin dayandığı kök açısından Hanefi-Maturidi fıkıh ve itikat geleneğinden gelen bizler için Özbekistan’ın daha doğru bir ifade ile Maveraünnehir’in ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ayrıca bu toprakların sünni tasavvuf geleneğinin ana yurdu ve Şahı Nakşibend’in memleketi olduğu da hatırdan çıkartılmamalıdır. Kısacası medeniyetimizin inşasında etkin üç ana damar olan kelam, fıkıh, tasavvuf ilimlerinin menbaı, alimler ve arifler yatağı bir coğrafyadır Özbekistan. Sadece üç şehir isminin zikredilmesi dahi zihinlerin harekete geçmesi açısından yeterlidir: Semerkand, Buhara, Taşkent. Semerkand aynı zamanda Maveraünnehir’in başkentidir.</p>
<p>Maveraünnehir yöresi alimlerini ismen saymak dahi oldukça zordur. Bununla birlikte İmam Maturidi, Şafii fakihi Kaffal eş-Şaşi, Hadis alimi Buhari ve Tirmizi, Kelam ve fıkıh alimi bir aile olarak Nesefi’ler, Serahsi, Debusi, Pezdevi ve daha pek çok alimi burada zikretmek mümkündür. Aynı zamanda tasavvuf ilminin öncü şahsiyetleri Emir Külal, Ubeydullah Ahrar, Şah-ı Nakşibend ve daha niceleri bu toprakların yetiştirdiği mühim şahsiyetlerdir. Bu insanlar hem yazdıkları eserleri hem de yetiştirdikleri öğrencileri yoluyla ilim ve irfan dünyasında öncü rol oynamışlardır. Bugün dünyanın en zengin el yazması kütüphanelerinden birisinin Taşkent’te olduğu da bilinmektedir. Özbekistan’ın tarihinde inişler ve çıkışlar hep olmuştur. Zira bu topraklarda birlik ve dayanışma zayıfladığı anda düşman bu zaafiyeti çok iyi değerlendirmiş ve anında üstlerine çöreklenmiştir. Maalesef tarih içerisinde Müslüman toplumların veya hanların kendi aralarında iktidar mücadelesine girişmeleri neticesinde bu topraklar çok büyük acılar yaşamıştır. Bunlardan sonuncusu uzun süre Sovyet işgali altında olmak suretiyle gerçekleşmiştir. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yeniden bağımsızlığına kavuşan Özbekistan, bugün küllerinden yeniden doğmanın başarılı bir mücadelesini vermektedir.</p>
<p>Günümüz Özbekistan’ı geleneksel mimarisi ile adeta yeniden inşa edilerek, şehirlerin tarihi dokuları ve hafızaları meydana çıkarılmaya çalışılıyor. Kadim medrese ve camiler aslına uygun bir şekilde ya yeniden inşa ediliyor ya da tamir ediliyor. Bu anlamda Buhara ve Semerkand şehirlerinde adeta geçmişi aynen yaşıyor hissini taşıyorsunuz. Ancak binalarda var olan şekli güzellik henüz mana boyutuna yansıtılabilmiş değil. Bununla birlikte İslami ilimler alanında bir çaba içerisinde oldukları görülüyor. Türbeler, camiler ve medreseler öyle anlaşılıyor ki yeni Maturidilerin, Buharilerin, Şahı Nakşibendlerin yetişmesi amacına dönük olarak değil de daha ziyade Özbekistan kültürünün yeniden diriltilmesi amacına yönelik olarak inşa edilmekte. Camilerinde oldukça kalabalık gözüken cemaatin neredeyse tamamına yakınının gençlerden oluşması, ayrıca mekan açısından hiçbir eksikliklerinin bulunmaması, kadim bir ilim geleneğinden geliyor olmaları bu topraklarda çok hızlı bir şekilde İslami ilimler alanında olumlu gelişmelerin yeşermesine müsait bir zeminin varlığını gösteriyor. Ramazan ayı içerisinde ziyaret imkanı bulduğum Özbekistan’ın dikkat çekici bir başka özelliği ise ibadet hayatlarındaki ciddiyet ve kadim Hanefi fıkhının titizlikle uygulanmaya çalışılması. Bu yönüyle her ne kadar literatürde böyle bir kullanım olmasa da ben bu yöreyi “ameli ehli hanefiyye” yani Hanefi mezhebinin ameli hükümlerinin tatbikat sahası olarak nitelendiriyorum.</p>
<p>Camilerde teravih namazları genellikle hatimle ve oldukça kalabalık bir cemaatle büyük bir şevk içerisinde kılınmakta. Ayrıca teravih namazları, tadili erkana tam uyularak kılınmakta. İftar öncesi camilerde önce iftarlar açılmakta, akabinde cemaatle namazlar eda edildikten sonra insanlar iftar yemeklerini yemekteler. Camilerinde cemaatin rahat bir şekilde teravih namazlarını kılmaları için diz seviyesinde temiz ve estetik şilteler serilmekte, su ikram edilmekte ayrıca namaz aralarında dualar okunmaktadır. Camiler estetik açıdan adeta büyüleyici bir durumda. Kadim ya da çağdaş hangi dönemde yapılmış olursa olsun, camilerinde kullanılan ahşap işçiliği ve süslemeler dini ve kültürel zevkin bir göstergesi, zerafetin zirvesi olarak karşımıza çıkmakta. Türbe ziyaretleri de dahil toplumda dini anlamda şeriata muğayir hiçbir aşırılık göze çarpmamaktadır. Bu yönüyle Özbekistan, asırlarca inkiraza uğmasına rağmen dini/şerî ilimlerin ne denli güçlü bir etkiye sahip olduğunu göstermesi açısından iyi bir örnek teşkil etmektedir.</p>
<p>Emir Timur</p>
<p>Günümüz Özbekistan coğrafyasında gerek insanların konuşmalarından gerekse türbe ve heykellerinden yola çıkarak Emir Timur’a çok değer verildiğini söyleyebiliriz. Bu yönüyle Özbeklerin, tarihi olarak Müslüman Türklerin ve Moğolların kaynaşmasından oluşmuş ve bu birliktelik üzerinden İslam’a çok büyük hizmetler sunmuş bir medeniyet olduğu söylenebilir. Kısacası günümüz Özbekleri için Emir Timur’un müstesna bir yeri var. Emir Timur, savaşçılığı ve devlet adamlığı yanında bu bölgede aynı zamanda ilme ve âlimlere verdiği değerle tanınmakta. Bu nedenle Yıldırım Beyazıt gibi bir sultanı mağlup ederek, Osmanlıyı sendeleten Emir Timur’a Anadolu insanının bakışı doğal olarak olumsuz iken aynı Timur Özbekler için ata konumunda büyük bir emir ve komutan olarak hüsnü kabul görmektedir. Gerçekten de muhteşem bir türbesi olan Emir Timur’un kabrinin baş tarafında hocasının ayak tarafında ise kendi kabrinin yer alması sembolik açıdan da bir emirin ulemaya verdiği değeri göstermesi bakımından manidardır. Bugünkü Özbekistan, aynı zamanda bir Moğol emiri olan Timur’un memleketidir.</p>
<p>Özbekistan’da ya da daha genel ifadesi ile Maveraünnehir bölgesinde hak batıl mücadelesi öteden beri devam etmiştir. Osmanlı’da hukuk sistemi Hanefilik, itikat sistemi ise Maturidilik üzerine oturduğundan dolayı her iki mektebin de ana merkezi olan Maveraünnehir bölgesine fesat hareketlerinin bulaşmaması için Osmanlı Devleti tarih boyunca çok büyük çabalar sarf etmiştir. En son Enver Paşa’nın bu topraklar mücadele ederken şehit düşmesi de bunun bir kanıtıdır. Osmanlı’nın bölgeye değer vermesinin en önemli nedenlerinden birisi de hukuktaki ana kaynaklarının ve aynı zamanda tasavvuf büyüklerinin bu topraklara ait olmasıdır. Dolayısıyla Osmanlı bu toprakları korumakla bir anlamda kendi sahih kaynaklarını korumuş oluyordu. Ne varki Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde düşmanlar da değişik yollarla bu topraklar üzerinde emellerini gerçekleştirerek, Müslümanlara ağır bedeller ödetmişlerdir. Ancak düşmanın en çok işine yarayan şey, Müslümanların belli dönemlerde birlik ve beraberliğini yitirerek kendi aralarında ucuz hesaplarla üstünlük kavgasına girişmiş olmalarıdır. Son iki asır içerisinde bu zafiyetten Ruslar çok iyi yararlanarak her açıdan bu bölgeyi tahrip edip bitirmişlerdir. Özbekistan, çöl ortasında bir cennet. Allah’ın insanlara yaşam hakkını ve bolca nimetini ikram ettiği hayat alanı. Özbekistan dışına çıkıldığı andan itibaren uçsuz bucaksız çöller sizi karşılamakta. Orada hayata tutunmak ise imkansıza yakın bir şey. Bu nedenle Özbekistan’da mevcut ovalara ve doğal kaynaklara sünnetullaha uygun bir şekilde bakmak insanların dikkat etmesi gereken bir vazife. Aksi halde olacakların en canlı misali Aral Gölü. Yakın tarihlere kadar dünyanın ikinci büyük gölü iken, yanlış su kullanımı ve tarım uygulamaları sebebiyle bugün adeta yok olan bu göl bana Kuran’daki bir ayeti hatırlattı: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler (Rum, 41).” Modern insan Özbekistan’ı bugün her yönüyle yeniden tanımalı; kendisini sürekli tahribe çalışan cereyanlardan ibret almalı; ilim, irfan, inanç, tarih şuuru ve kültür damarlarının çölleşmesine müsaade etmemelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/atayurt-ozbekistana-bir-ramazan-seyru-seferi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
