<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gazzali &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/gazzali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 26 May 2021 09:34:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Gazzali &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gazzalî: Büyük Hesaplaşma -I</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-i/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 May 2021 09:34:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17331</guid>

					<description><![CDATA[Dünya bir imtihan. İnsan, bunu yaşadıkça daha bir öğreniyor. Her an yeni bir tecrübe yeni sürprizler… Bu kaçma kovalamaca içinde başka bir şey de beklenmez. Aslında insan bunu biliyor ama her seferinde beklemiyor tepkisi veriyor. Değil mi ki, tarih, öngörülenlerin arkasında veya arasında öngörülemeyen ansızın gelişen olaylar yumağı? Belki de hayatı anlamlı, tarihi renkli kılan da bu öngörülemeyen ani gelişmeler olsa gerek. Bu anlar tarihin kırılması. Zihinlere ok gibi saplıyor ve ardından büyük veya keskin kararlar geliyor… Gazzalin Oğlu sabahtan beri beynini zonklatan işte böylesi düşünceler içerisinde kıvranıyor. Derslerini yaptı ama nasıl yaptığını, öğrencilerin ne anladığını, hatta kendisinin tam olarak ne anlattığını sorsanız cevap verecek durumda değil. Bir yol çatalının veya keskin bir dönüm noktasının başında olduğunun farkında. Fakat şu anda tam karar verecek durumda da görmüyor kendisini. Ölümlerin hepsi anidir insan için. Allah öyle takdir etmiş. Ne zamanı belli ne mekanı. Çoğu zaman ansızın gelir, beklenmedik bir yerde. Yatağında ve yaşlılıktaki ölümler bile ansızın görünür yakınlarına. Kalkacağı ve yaşayacağı düşünülür. İnsanın farkı da budur. Yoksa ot çöp gibi bir şey olurdu. Ama bazı ölümler vardır ki, etkisi yatayına ve dikeyine büyük sarsıntılar meydana getirir. Büyük Vezirin ölümü tam da böyle oldu. Toplumda büyük dalgalanmaya yol açtı. Esas büyük sarsıntı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dünya bir imtihan. İnsan, bunu yaşadıkça daha bir öğreniyor. Her an yeni bir tecrübe yeni sürprizler… Bu kaçma kovalamaca içinde başka bir şey de beklenmez. Aslında insan bunu biliyor ama her seferinde beklemiyor tepkisi veriyor. Değil mi ki, tarih, öngörülenlerin arkasında veya arasında öngörülemeyen ansızın gelişen olaylar yumağı? Belki de hayatı anlamlı, tarihi renkli kılan da bu öngörülemeyen ani gelişmeler olsa gerek. Bu anlar tarihin kırılması. Zihinlere ok gibi saplıyor ve ardından büyük veya keskin kararlar geliyor…</p>



<p>Gazzalin Oğlu sabahtan beri beynini zonklatan işte böylesi düşünceler içerisinde kıvranıyor. Derslerini yaptı ama nasıl yaptığını, öğrencilerin ne anladığını, hatta kendisinin tam olarak ne anlattığını sorsanız cevap verecek durumda değil. Bir yol çatalının veya keskin bir dönüm noktasının başında olduğunun farkında. Fakat şu anda tam karar verecek durumda da görmüyor kendisini.</p>



<p>Ölümlerin hepsi anidir insan için. Allah öyle takdir etmiş. Ne zamanı belli ne mekanı. Çoğu zaman ansızın gelir, beklenmedik bir yerde. Yatağında ve yaşlılıktaki ölümler bile ansızın görünür yakınlarına. Kalkacağı ve yaşayacağı düşünülür. İnsanın farkı da budur. Yoksa ot çöp gibi bir şey olurdu. Ama bazı ölümler vardır ki, etkisi yatayına ve dikeyine büyük sarsıntılar meydana getirir. Büyük Vezirin ölümü tam da böyle oldu. Toplumda büyük dalgalanmaya yol açtı. Esas büyük sarsıntı Gazzalin Oğlu’nun içinde meydana gelmiş gibi görünüyor. Zira bütün düşüncesini ve gelecek planlarını Büyük Vezirin siyaseti üzerine kurmuş gibiydi. Aslında toplumun ve devletin durumu da böyleydi. Bir söylenti kulağına gelmişti de Büyük Vezir’e istemeden de olsa hak vermişti. Eğer doğruysa, aslında o bir gerçeği dile getirmişti. Sultan Melik Şah görevden almak isteyince Büyük Vezir ona “Eğer beni görevden alırsanız bir yıla kalmaz siz de gidersiniz” demiş. Demiş mi dememiş mi, çok kesin değil. Kesin olan bir şey var ki, Vezirin söylediği gerçeğin ta kendisi.</p>



<p>Vezir ölmüş, devlet ve toplum ciddi bir deprem geçirmişti adeta. Kısa vadede hatta uzun vadede toparlamaya yönelik bir ışık da görünmüyordu ufukta. Gazzalin Oğlu’nun zihni de bulanıktı. Derslere giriyor, görevini yapıyordu ama eski heyecanı ve hareketliliği yoktu. Kendisini toparlamak için epey gayret sarf etmiş ancak bir türlü başarılı olamamıştı. Büyük Vezir’in yokluğunun, içinde oluşturduğu boşluk kapanacak gibi değildi. Bu sadece duygusal değil aynı zamanda zihinsel ve bir ölçüde varoluşsal bir boşluktu. Bütün hayat planları onun kaptanlığı üzerine olunca, böyle olması kaçınılmazdı. Kendisi bir kamaranın içinde ve oranın sorumlusuydu. Bu durumdan da çok memnundu. Ama şimdi adeta oraya kıstırılmış gibi görüyordu kendisini. Kaptan gitmiş, gemi karaya oturmuştu. Bir kamara sorumlusunun gemiyi kurtarması hele ki yüzdürmesi olacak şey değildi.</p>



<p>Gemiyi yüzdürmesi gereken Sultan da boşlukta gibiydi. Devletin gidişatı ve toplumun dalgalanması bunu gösteriyordu. Tek teselli kaynağı ilahî imtihan içinde olduğu bilinciydi. Bu da olmasa ya bırakıp gidecek ya da her şeyi ani bir sonla bitirecekti.</p>



<p>Sonuna kadar görmeliyim dedi. Görev sorumluluğu bunu gerektiriyordu. Koca bir kurumu, bu kadar öğrenciyi yüz üstü bırakamazdı. Kendisinin ayrılması hem kurumun çökmesi hem de öğrencilerin dağılması anlamına gelirdi. Ayrılsa bile bunu kontrollü gerçekleştirmesi gerekirdi. Kuruma ve öğrenciye en az zarar verecek şekilde.</p>



<p>Günlerce düşündü. Sultanın varlığı en azından devlet çarkının bir şekilde dönmesini sağlıyordu. Bu durumda bırakması çok da içine sinmiyordu. Kararını verdi, son ana kadar kalacak ve görevini sürdürecekti. O son anı da olayların gelişimi belirleyecekti. İnanan bir insandı. Bütün bu olayların Allah’ın takdirinin dışında gelişmesi söz konusu değildi. Ne var ki, her akıllı ve iradeli kul gibi kendisinin de tercihleri söz konusuydu. Hayatı insana mal eden de bu tercihler değil miydi? Yüce Allah’ın sonsuz iradesinin altında sonlu ve sınırlı bir hareket alanı verilmişti insana. Bu hareket alanının adı dünya. Burada kazanmak da kaybetme de insanın kendi elinde. Çünkü imtihan sahnesinin ana aktörü o. Bu oyunu ciddiye alan kurtuluş ipine tutunur, oyunu oyun olarak gören ise ipten kazıktan kurtulur ve tepe takla yuvarlanır; sahnenin dışına atıldığında ne olduğunu anlar ama iş işten geçmiş olurdu.</p>



<p>Böyle düşünceler içerisinde günleri geçerken ikinci büyük olayın haberi geldi. Medreseye bomba gibi düştü. Öğrencisinden çalışanına herkes şaşkındı. Büyük Sultan ölmüştü. Ölmüş mü öldürülmüş mü şimdilik meçhuldü. Belki de bu meçhullük, onun ölümünün üzerinden hiç kalkmayacaktı. Aslında Gazzalin Oğlunun beklemediği bir gelişme değildi. Demek ki o söylenti doğruymuş. Büyük Vezir’in büyük sözünün gerçekliği gün gibi ortaya çıkmıştı. Bu onun bir kerameti değildi. Yıllarca edindiği tecrübe birikiminin öngörüye dönüşmüş haliydi. Sultan gençti ve onun tecrübesine sahip olmadığı gibi kavrayacak durumda da değildi. Etrafını saran hırslı ve hevesli kişiler de Sultan’ın yanlış kararlar almasına yardımcı olmuşlardı. Vezir gitmiş ve devlet bitmişti. Sultan bunu anladığında artık çok geçti.</p>



<p>Sultanın hevesli ve hırslı karısı Türkan Hatun birden sahnenin en önüne çıktı. Artık onu engelleyecek hiçbir güç, gölgeleyecek hiçbir kişi, sınırlayacak hiçbir eşik yoktu. Elinde nur topu gibi oğlu vardı. Henüz beş yaşındaydı ama bu onun sultan olmasına engel değildi. Esas sultan kendisiydi zaten. O çocuk, önünde bir paravan olacaktı.</p>



<p>Bunun için yapması gereken orduyu ve bürokrasiyi ikna etmekti. En iyi ikna yöntemi de onları maddi imkanlara boğmaktı. Elinin altında koca bir devlet: Büyük Selçuklu. Bizans’ı dize getirmiş. Dönemin en etkili gücü. Böyle bir devletin hazinesi de ona göreydi. Bunu kullanmaması için hiçbir neden ve engel yoktu. Kullandı da nitekim. Orduya dağıttığı yirmi bin altın epey işe yaramıştı. Ordu beş yaşındaki oğulun sultanlığını kabule hazırdı. Sırada bürokrasi ve bürokrasi içinde önemli bir kesim olan ilim erbabı vardı. Onları da ikna zor olmadı. İnsanlar vicdanları ile cüzdanları arasına sıkışınca, kurtuluşu cüzdan tarafını tercihte görürlerdi. Hem ivedi hem de kesin kazanç. Öteki biraz uzak ihtimal. Onun için vakit de var. Çünkü insan yaşarken hiç öleceği aklına gelmez.</p>



<p>Ancak Gazzalin Oğlu’nun tercihi uzak ama daha kesin olan kazanç yönünde oldu. Yani vicdanını cüzdanına tercih etti. Babasını hatırladı. Ölürken gözlerindeki ışığı. Anasını hatırladı, kendileri için çırpınışını. Hele hocası hiç aklından çıkmıyordu. Büyük Vezir’in büyük projesi ölümüyle devlet nezdinde akim kalmıştı ama içinin ta derinlerinde yaşıyordu. Zihnine mıhlanmış bu gerçeklerin hiç birini terk edemezdi. Vicdanı buna elvermezdi.</p>



<p>Bu düşüncelerle başını yastığa koydu. Uyuyor muydu uyanık mıydı belli değildi. Kesin olan bir şey varsa çok yorgundu ve başını yastıktan kaldıracak hali yoktu.</p>



<p class="has-text-align-right">13 Şevval 1442 / 25 Mayıs 2021</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ders Alma Zamanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ders-alma-zamani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ders-alma-zamani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Sep 2019 09:14:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12420</guid>

					<description><![CDATA[Güneş tepeden, kumlar yerden yakıyordu. Develerin gölgesinden başka sığınılacak yer yoktu. Yerde yürüyen de, deve sırtında giden de aynı güneşin yamacındaydı. Kimseden ses çıkmıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Kervandaki deve katarının çıkardığı sesler dışında bir şey duyulmuyordu. Herkes kendi istikametine yürüyor, kendi kaderine boğun eğiyordu. Birden her şey değişti. Ne olduğunu kimse anlamadı, tecrübeli olanlar hariç. Onlar bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Her daim eşkıyanın nefesini enselerinde hissederlerdi. Yine o lanet olası eşkıya kervanı basmıştı. Ne yapmalıydı nereye kaçmalıydı. Kaçacak yer de yoktu. Adeta dünyanın mahşeri kurulmuştu. Bunlar kendilerini çölün tanrıları sanıyordu. Nereye kadar? Tek gerçek Tanrı Allah’ın ölüm meleği enselerine bininceye kadar. Herkes bir tarafa koşuyordu. Kimse kimseye bakacak durumda değildi. Kendini kurtarma ya da elindekini saklama derdindeydi herbiri. Bir telaştı bütün kervanı saran. Korkunun izlerini gözlerinde görmek, kıvranışlarında sezmek mümkündü. Koca çöl, daracık bir mekana dönüşmüştü. Bağrışmalar, çığlıklar, ayak sesleri, yerde yuvarlananların kaldırdığı toz bulutu birbirine karışmıştı. Büyük bir nara ile bütün kervandakiler adeta yerlerine mıhlandılar. Şimdi hiçbir ses yoktu. Herkes çöldeki kumlar kadar sessizdi. Bir bitkiye dönmüştü nefes alış verişleri. Ne yapabilirlerdi ki başka. Bütün muhafızlar derdest edilmiş, silahları alınmış, elleri ve kolları bağlanmıştı. Tek tek aldılar sorguya. En mahrem yerlerine kadar arıyorlar, ne bulurlarsa alıyorlardı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güneş tepeden, kumlar yerden yakıyordu. Develerin gölgesinden başka sığınılacak yer yoktu. Yerde yürüyen de, deve sırtında giden de aynı güneşin yamacındaydı. Kimseden ses çıkmıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Kervandaki deve katarının çıkardığı sesler dışında bir şey duyulmuyordu. Herkes kendi istikametine yürüyor, kendi kaderine boğun eğiyordu.</p>
<p>Birden her şey değişti. Ne olduğunu kimse anlamadı, tecrübeli olanlar hariç. Onlar bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Her daim eşkıyanın nefesini enselerinde hissederlerdi. Yine o lanet olası eşkıya kervanı basmıştı. Ne yapmalıydı nereye kaçmalıydı. Kaçacak yer de yoktu. Adeta dünyanın mahşeri kurulmuştu. Bunlar kendilerini çölün tanrıları sanıyordu. Nereye kadar? Tek gerçek Tanrı Allah’ın ölüm meleği enselerine bininceye kadar.</p>
<p>Herkes bir tarafa koşuyordu. Kimse kimseye bakacak durumda değildi. Kendini kurtarma ya da elindekini saklama derdindeydi herbiri. Bir telaştı bütün kervanı saran. Korkunun izlerini gözlerinde görmek, kıvranışlarında sezmek mümkündü. Koca çöl, daracık bir mekana dönüşmüştü. Bağrışmalar, çığlıklar, ayak sesleri, yerde yuvarlananların kaldırdığı toz bulutu birbirine karışmıştı. Büyük bir nara ile bütün kervandakiler adeta yerlerine mıhlandılar. Şimdi hiçbir ses yoktu. Herkes çöldeki kumlar kadar sessizdi. Bir bitkiye dönmüştü nefes alış verişleri. Ne yapabilirlerdi ki başka. Bütün muhafızlar derdest edilmiş, silahları alınmış, elleri ve kolları bağlanmıştı.</p>
<p>Tek tek aldılar sorguya. En mahrem yerlerine kadar arıyorlar, ne bulurlarsa alıyorlardı. Kimi canını kurtardığına seviniyor, kimi de malını kaybettiğine dövünüyordu. Kendine kızan mı dersin, kervancıyı gözleriyle paylayan mı. Sadece içlerinden söyleniyorlardı: Nereden çıktı bu Allah’ın belası eşkıya sürüsü. Bir günlük yolları kalmıştı aha şuracıkta. O bir günlük yol onlar için artık seneye dönmüştü. Nasıl gideceklerini ve şehre nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlardı. Ama bir şekilde hayatta kalma mücadelesi sürecekti. Sürünerek de olsa gideceklerdi.</p>
<p>En son onu çağırdılar. Gel bakalım delikanlı çıkart üstündekileri. Üstünde ne olabilirdi ki, çelimsiz gariban ilim talebesinin. Var olan son parasını da kervancıya vermiş, kuru bir ekmeği torbasının en dip köşesine saklamıştı. Bir su bulursa, ıslatarak yiyecekti. Döktüler torbasını, kuru ekmeğe hiç bakmadılar. Kağıtlar ilişti gözlerine, tam bir tomar. Özenle yazılmış, destelenmiş ve torbanın içine yine özenle yerleştirilmişti. Kağıtlar döküldüğünde içi cız etti. Bir şeyler koptu gitti içinden. Ne açlığı kalmıştı, ne kuru ekmeği düşünecek hali. İlle de notlarının bulunduğu kâğıt tomarıydı aklında olan, içinden kopan, yüreğini cız ettiren. Dua ediyordu bir şey yapmasınlar onlara diye, kıpır kıpır dudaklarıyla&#8230;</p>
<p>Sonunda bütün cesaretini topladı ve konuşmaya başladı. Herkesin sustuğu, kimsenin ağzını bıçak açmadığı bir ortamda, o konuşuyordu. Sus diyecek oldular. Canına mı susadın, diyenler oldu sessizce. İçlerinden eyvah diyenler oldu. Ama o, konuşmalıydı. İlmi için, sarf ettiği onca çaba için bir şeyler söylemeliydi.</p>
<p>Efendiler dedi, o kağıtlar sizin işinize yaramaz, pazarda da para etmez. O elinizde tutuğunuz kağıtlar, günlerdir hocalarımdan tuttuğum notlardır. Benim bütün ilmim ve birikimim onlardadır.</p>
<p>Kıstı gözlerini eşkıya başı, alaycı ve aşağılayıcı bir eda ile “Ya demek bütün ilmin bu kağıt parçalarında öyle mi? Yani sen değil bu kağıtlar âlim aslında. Demek ki bu kâğıtlar olmasa senin hiçbir kıymetin olmayacak. Hâlbuki bütün bu kağıtlardaki bilgiler kafanda olmalıydı. Verin şu herifin kağıtlarını…”</p>
<p>İlk defa bu kadar aşağılanmıştı. Hem de bir eşkıya parçası tarafından. Onun karşısında yapacak bir şeyi de yoktu. Kimsenin yapacak bir şeyi olmamıştı. Kervan muhafızları bile baş edememişti bu çakal sürüsü ile. Ama ortada bir gerçek vardı. Eşkıya başı doğru söylüyordu. Demek ki hayatta eşkıyadan bile bir şeyler öğrenilebiliyordu. Ne demiş Hz. Ali “Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak”. Eşkıyanın ağzından da doğru sözler çıkabilirdi. Eee… her eğri ağacın az da olsa bir doğru yeri olmalıydı. Altın çöplükte de olsa altındı. Söyleyen eşkıya idi ama söylediği altın değerindeydi.</p>
<p>Eşkıya aslında ona iyi bir ders vermişti ya da Yüce Allah, bu kötü adamlar üzerinden onu sınamış ve ibret almasını sağlamıştı. Zira ilim dediğin kalbin liderliğinde zeka ile işlenir, akılla uç uca eklenir, zihnin en mutena yerinde saklanır, sonra yeri zamanı geldiğinde kadrince ve kararınca harcanırdı. Zihnin her yeri mutenaydı zaten. Allah’tan başka kimse oraya ulaşamaz, soramaz, sorgulayamazdı. Zaten ilim harcandıkça çoğalan, çoğaldıkça zihinde kendine yer açan bir kıymetti. Kıymetini bilen bilirdi. O yüzden herkes ona talip olmaz, her devirde taliplisi az olurdu. Kötü veya çirkin olduğundan değil, ulaşılması ve elde edilmesinin zorluğundandı. Bu zorluğu göze alacak babayiğitler lazımdı. Sonra elle tutulan, yenilen ve içilen bir şeyde değildir ilim. Kim ne yapsındı elle tutulmayan, ağza konulmayan, karın doyurmayan; gündüz hayali, gece rüyası olmayan bu şeyi. Ama bilenler öyle mi? Onlar en derindeki hücrelerine kadar hissederler onu. Varlığı ve varlığın en tepe noktasını onunla kavrayacaklarını bilirlerdi. Nereden geldiklerini, nereye gittiklerini ve sonuçta kimin huzurunda toplanacaklarını ancak ilimle bilebilirlerdi. Bütün varlığı var edeni ancak ilim sahipleri bilir ve takdir edebilirdi. Birileri gördüğüne ve dokunabildiğine ulaşmanın hayalini kurarken ilim adamı, kalbinin ibresinin gösterdiği yere yönelir ve gerçek Varlığı kavramının peşine düşerdi.</p>
<p>Bütün bu düşünceler bir anda zihninden geçti. Sonra kendi geçmişine döndü. Bütün hayat hikayesi hayalinde belirdi. Tus’ta doğduğu ev, annesi, bir yün eğiricisi olan babası; sessiz, sakin ama bakışlarında derinlik bulunan kardeşi Ahmet. Her gün kapıya gelip kendisini <em>Muhammed</em> diye çağıran cıvıl cıvıl arkadaşları. Ne de koşarlardı Tus sokaklarında korkusuz… Her sabah gözlerini aktığında kendisini dışarıda arkadaşları ile oynarken bulurdu. Ta ki annesi ya da ninesi gelip kolundan tutup sofranın başına oturtana kadar. Sonra biraz büyüdü. Nenesinin ve dedesinin yanında yatmaya başladı. Dedesinin sabah namazını kılmaya gittiği ana şahit oldu. Hemen iki rekat namaz kılar evden sessizce çıkar ve camiye giderdi. Ona ve camiye gidişine hayrandı. Ne zaman onun gibi camiye gideceğini düşünür ve derin hayallere dalardı.</p>
<p>Büyüdü mektebe başladı. Orada öğrendi ilk kağıdı, kalemi, yazıyı… Hayran hayran baktı ilk mektep hocasına. Bir çırpıda öğrenirdi her okunanı. Başkalarının okuduğunu yazar ve anında kavrardı. Sürekli yazdığı, ağzında tekrar ettiği şiirler, sözler ve deyişler vardı.</p>
<p>Babası erken yaşta vefat etti. Ama çocuklarındaki pırıltıyı görmüştü. Görmüş, geçirmiş ve feraset sahibi bir zattı. Ne de olsa alimlerin meclislerinde bulunmuştu. Okuyamamıştı ama okuyanların ışığından istifade etmişti. Ölürken, son nefesinde bir arkadaşına sıkı sıkı tembihlemiş, bir miktar da para bırakmıştı. Aman çocuklar okusun. Ben ilmin ışığından istifade ettim, onlar ilmin ışığı olsunlar. Aydınlatsınlar dünyayı. Ahirette de ışığımız olurlar. Onlara bakar da Rabbim bize merhamet eder, cennetinde bir yer gösterir.</p>
<p>Medreseye başladı büyük bir heyecanla… Orada ilk defa adıyla değil de babasının mesleği ile ona hitap ettiler: Gazzalî. Gazzalin yani yün eğiren babanın oğlu. Böyle bilindi daha sonraları. Arkadaşları dışında kimse ona Muhammed diye hitap etmeyecekti. İlim yoluna girmiş, Muhammed el-Gazzalî olmuştu. Babasının dileği yerine gelmiş, baba mesleği ile anılır olmuştu. Aslında babasının hayalleri gerçekleşmiş, yün eğirmekle elde ettiği ilk harçlıkları onun ismini belirlemişti. Eeee… Yüce Allah kimsenin emeğini boşa çıkarmaz, güzel niyetleri de karşılıksız koymazdı.</p>
<p>Cağfer KARADAŞ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ders-alma-zamani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
