<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fuat Sezgin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/fuat-sezgin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Apr 2019 20:52:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Fuat Sezgin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>O, Unutulan Değerlerimizin Tanınmasının Yolunu Araladı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/o-unutulan-degerlerimizin-taninmasinin-yolunu-araladi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/o-unutulan-degerlerimizin-taninmasinin-yolunu-araladi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:12:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Nevzat Kaya]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9470</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Nevzat Kaya, Prof. Dr. Fuat Sezgin’i Anlatıyor: Fuat Sezgin Hoca zamana çok hürmet ederdi. Onun için çalışma yılı 365 gün, çalışma haftası 7 gün, çalışma saati 17 saatten ibaretti. Yetmiş yaş sonrası doktor raporu ile 12 saate zorla indirilmişti. Süleymaniye Kütüphanesi’ne hemen hemen her iki gelişinin birinde Müslümanların çalışmadıklarını söyler, az çalıştıklarından yakınırdı. ‘Benim eserlerim, Müslümanları intibaha getirir, uyandırır, ümidini taşıyorum’ derdi.  1980 yılında Süleymaniye Kütüphanesi Müdür Yardımcılığı görevine getirilen Nevzat Kaya, 1990’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Tarihi Anabilim dalında doktorasını tamamlar. 1996’da aynı kütüphaneye müdür olarak atanır. Dr. Nevzat Kaya, Fuat Sezgin Hoca ile Süleymaniye Kütüphanesi’ne yazma eserleri okumak, incelemek için gidip gelirken tanışır. Nevzat Kaya 2006 yılında buradan emekli olur. Ama bu tanışıklık Fuat Sezgin Hoca’nın dâr-ı bekaya irtihaline kadar sürer. Bazen bir yazma eserin mikrofilmini hazırlar Fuat Sezgin için bazen bir kitabı beraber incelerler. 30 Haziran 2018 tarihine kadar birlikte çalışmaları, sohbetleri devam eder. Nevzat Kaya, Fuat Sezgin ile ilgili pek çok hatıra biriktirir. Kıztaşı’ndaki ofisinde güzel bir bahar Nevzat Kaya’ya misafir olduk. Fuat Sezgin Hoca, eşi Ursula Hanım, Hoca’nın çalışma titizliği, Almanya’ya gidiş gelişleri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışmaları üzerine Yörünge’nin sorularını yanıtladı. 2018/6 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2019 Fuat Sezgin Yılı olarak ilan edildi. İslam Bilim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong>Dr. Nevzat Kaya, Prof. Dr. Fuat Sezgin’i Anlatıyor:</strong></p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hoca zamana çok hürmet ederdi. Onun için çalışma yılı 365 gün, çalışma haftası 7 gün, çalışma saati 17 saatten ibaretti. Yetmiş yaş sonrası doktor raporu ile 12 saate zorla indirilmişti. Süleymaniye Kütüphanesi’ne hemen hemen her iki gelişinin birinde Müslümanların çalışmadıklarını söyler, az çalıştıklarından yakınırdı. ‘Benim eserlerim, Müslümanları intibaha getirir, uyandırır, ümidini taşıyorum’ derdi.<em> </em></strong></p>
<p><em>1980 yılında Süleymaniye Kütüphanesi Müdür Yardımcılığı görevine getirilen Nevzat Kaya, 1990’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Tarihi Anabilim dalında doktorasını tamamlar. 1996’da aynı kütüphaneye müdür olarak atanır. Dr. Nevzat Kaya, Fuat Sezgin Hoca ile Süleymaniye Kütüphanesi’ne yazma eserleri okumak, incelemek için gidip gelirken tanışır. Nevzat Kaya 2006 yılında buradan emekli olur. Ama bu tanışıklık Fuat Sezgin Hoca’nın dâr-ı bekaya irtihaline kadar sürer. Bazen bir yazma eserin mikrofilmini hazırlar Fuat Sezgin için bazen bir kitabı beraber incelerler. 30 Haziran 2018 tarihine kadar birlikte çalışmaları, sohbetleri devam eder. Nevzat Kaya, Fuat Sezgin ile ilgili pek çok hatıra biriktirir. Kıztaşı’ndaki ofisinde güzel bir bahar Nevzat Kaya’ya misafir olduk. Fuat Sezgin Hoca, eşi Ursula Hanım, Hoca’nın çalışma titizliği, Almanya’ya gidiş gelişleri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışmaları üzerine Yörünge’nin sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>2018/6 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2019 Fuat Sezgin Yılı olarak ilan edildi. İslam Bilim Tarihi alanına ömrünü vakfetmiş olan Hoca’nın izinde yürümek isteyen gençlere neler önerirsiniz?</strong></p>
<p>Erzurum Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyan ve 1951 yılında doktorasını tamamlayan Fuat Sezgin, 30 Haziran 2018 tarihinde Hakk’a yürüdü. Vefatına çok yakın bir zamana kadar, yani asistanlık zamanından vefatına kadar olan 67 yıl boyunca çalışmalarının bir kısmını İstanbul’da, diğer ikinci büyük kısmını Almanya’da sürdürdü. Ömrü boyunca eğitim, kitap, kültür sahnesinden hiç ayrılmadı. Buna rağmen 1900’lerin sonlarına kadar Hoca, Türkiye’de hak ettiği kadar tanınamamıştı. “İslami İlimler Tarihi” isimli (1-9 cilt) kitabın yazarı idi. Kitap Almanca olarak Avrupa’da basılmıştı. Türkçeye tercümesi yapılmamıştı.</p>
<p>Gençlere, Müslümanlara, bütün dünya insanlarına Fuat Bey’i yakinen çok iyi tanımalarını tavsiye ederim. İnsanoğlunun Prof. Dr. Fuat Sezgin’den öğreneceği çok şey var. Fuat Bey hakkıyla tanınmamıştır. Hakkında yazılan kitap ve makale sayısı maalesef çok azdır. Ancak kitapları, çalışmaları elimizdedir. Bunlarla onu tanıma yolundaki çabalarımızı sürdürebiliriz.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hoca’nın bilim tarihinde, özellikle İslam bilim tarihindeki yeri ve önemi nedir?</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Bey, İstanbul Üniversitesi’nde 1951 yılında doktorasını verdikten sonra,1954’te “<em>Buhari’nin Kaynakları</em>” isimli teziyle doçent oluyor. 1960 yılında fakülteden uzaklaştırılıyor. Almanya’ya gidiyor. 1965 yılında Almanya’da profesör oluyor. 1967 yılında “<em>Gechichte des Arabichen Schrfttums</em>” (<em>Arapça Yazma Eserler Tarihi</em>) “<em>GAS</em>” isimli eserini yazdı. Bu ve bundan sonraki yazmış olduğu eserlerinde Müslümanların medeniyet sahasında yapmış oldukları çalışmaları ve yazmış oldukları eserleri tanıtıyor:</p>
<p>“Müslümanlar 7.-8. asırlarda ilimleri Yunanlardan, Süryanilerden, İran’dan ve Hindistan’dan aldılar. Önemli kitapları tercüme ettirdiler.”</p>
<p>(Mesela miladi 40-90 civarında yaşamış olan Dioskurides’in “<em>de Materia Medica</em>” isimli botanik konusundaki kitabını Huneyn bin İshak ( 260/873) “<em>Kitâbu’l- Haşâiş fi’t-Tıb</em>” ismiyle Arapçaya tercüme etmiş. Bir el yazma nüshası Süleymaniye Ayasofya Kütüphanesi’nde 3702 numarada kayıtlıdır. Apollonios (MÖ 2. yüzyılda yaşadı) ünlü matematik bilgini. Matematikte konikler hakkındaki kitabını 10. asırda “<em>Kitâbü’l-Mahrûtât</em> ” adıyla Arapçaya tercüme edilmiş. 1050 yıllık bir yazma nüshası Süleymaniye Ayasofya Kütüphanesi’nde 2762 numarada kayıtlıdır.)</p>
<p>“Müslümanlar 7.-9. asırlarda durmadan, dinlenmeden öğrendiler. 9. asırdan sonra öğrendiklerinin üzerine koyup eserler vermeye başladılar. Bu yoğun ilmî faaliyet 17. yüzyıla kadar devam etti. Hatta matematik ve kartografik coğrafya üzerindeki çalışmalar 18. yüzyıla kadar sürdü. Bu tarihten sonra Avrupalılar, Müslümanlardan ilimleri almaya başladılar. Avrupalılar, Müslümanlardan ilimleri alırken hüsnüniyet göstermediler, iyi davranmadılar. Bazen aldıkları kaynağı bildirmediler, sakladılar; bir nevi çaldılar. Bazen düşmanlık göstererek aldılar. İbn-i Sina’dan aldıklarında “<em>Gavur İbn-i Sina</em>” dediler. Hâlbuki Müslümanlar kendilerinden öncekilerden alırken, gayet rahat bir şekilde aldılar, aldıkları yerleri saklamadılar. Aldıkları bilginlere hürmet ederek aldılar. Calinos’tan alırken “<em>Calinos’ü-l Fâzıla</em>” “<em>Faziletli Calinos</em>” diye aldılar.” (Calinos: Milattan önce 200 yılında Mısır-İskenderiye’de yaşamış meşhur tıp bilgini.)</p>
<p>Asırlardır Müslümanların gaflet dünyasında çakılı kalmış ilimlerini meydana çıkaran; beceriksiz, ilim yapamaz, yeni buluşlar gerçekleştiremez gibi aşağılık duygusuna kapılmış Müslümanlara, sizin geçmişte atalarınız şunları yaptılar, şu eserleri yazdılar, dünyayı tanımada büyük çalışmalara imzalarını attılar, mesajını vererek onları uyandırmaya çalışan, kaybettiğimiz benliğimizin kısmen de olsa canlanmasına sebep olan insandır Fuat Sezgin.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin son yıllarından başlayıp Cumhuriyet devrinde de hızlanarak devam eden kültür ve irfanımızın öz kaynaklarından uzaklaşma hareketi, birtakım kıymetli değerlerimizin unutulmasına sebep oldu. Fuat Bey, bu kaynak eserlerin tanınmasının yolunu araladı.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hoca üzerine Sefer Turan’ın hazırladığı Bilim Tarihi Sohbetleri kitabından başka çalışma var mı? Olmamasının sebebi sizce nedir? Fuat Sezgin Hocayı daha yakından tanımak ve tanıtmak için sizce neler yapılmalı?</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Bey’in hakkında yazılan kitap, makale türünden ne varsa toplanmalı, bibliyografya çalışılması yapılmalıdır. Yazdığı eserler detaylıca incelenmelidir. Yaptığı çalışmalar ve yöntemi titizlikle araştırmalıdır. Konferanslar, paneller, daha faydalı olacağına inandığım, gençler için (çok verimli olan) küçük gruplar halinde sohbetler yapılmalı. Adına çeşitli sahalarda ilmî yarışmalar düzenlenmeli.</p>
<p><strong>1924’te Bitlis’te doğan bir çocuk İslam Bilim Tarihine ömrünü vererek o güne kadar yapılmayan çalışmayı yapıp, bu çalışmaya ait çıktıları kitaplar ve müzeler aracılığıyla bizlere ulaştırıyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p>Talebenin kendisinde kabiliyet varsa, aile ve ilk eğitim süresi de düzgünse ki Fuat Bey ilkokul eğitimi yıllarında babasından da birtakım dersler alıyor, sonra Erzurum’a geliyor. Ülkemizin hatırı sayılır liselerinden biri olan Erzurum Lisesi’ni bitiriyor. İstanbul’a gelerek iyi bir kılavuz hocaya talebe oluyor.</p>
<p><strong>“Seminerlerine sadece 3-4 kişinin katıldığı” “büyük âlim” (Ritter) 21 yaşında bir gencin hayatının akışını nasıl değiştiriyor? </strong></p>
<p>Bu Hoca, Helmut Ritter’dir. Ritter, Birinci Cihan Harbi sırasında askerliğini yapmak üzere İstanbul’a gelmiş. Burada Türkçesini geliştirmiş. Bir yıl sonra Irak’a gönderilmiş, orada kaldığı müddetçe Arapçasını geliştirmiş. Askerlik vazifesi bitince Almanya’ya üniversitesine dönmüş. İstanbul’a tekrar gelmiş, el yazması eserler hakkında bir rapor hazırlayarak Alman hükûmetine sunmuş. İstanbul’da (hâlen faaliyette olan) Alman Şarkiyat Enstitüsü’nün şubesini açmış, oraya müdür olmuştur. İstanbul Üniversitesi’nde “Şarkiyat Enstitüsü”nü kurmuş. Yazmalar konusunda kitapları ve kıymetli makaleleri mevcut. “İslam’da insan, kâinat ve Allah konusunu inceleyen hacimli bir eser yazarak 1955 yılında Avrupa’da neşretmiş. Gazali’nin “<em>Kimya-yı Saadet”</em> kitabını tercüme etmiş bir Allah dostu.</p>
<p>Talebe Fuat Sezgin’in enerjisini bentleyen “on-on iki saat çalışmakla ancak fakülte bitirilir, büyük adam olunamaz, günde daha çok saat çalışman gerekir” diyen; asistan olduktan sonra da huzuruna çağırarak, “Senin karakaşına kara gözüne hâris değilim. Bana senede bir dil verirsin, yoksa çekip gidersin” uyarısını yapan çok kıymetli bir kılavuz.</p>
<p><strong>Bir akrabası Fuat Sezgin Hocayı 1943 yılında Edebiyat Fakültesi’ne götürmeyip mühendis olsaydı İslam bilim tarihi neler kaybederdi?</strong></p>
<p>Edebiyat Fakültesinde Helmut Ritter’in yanında kalmamış olsaydı;</p>
<ol>
<li><em>Arapça Yazma Eserler Tarihi</em> (1-17cilt) isimli kitap yazılmayacaktı.</li>
<li><em>İslam’da Bilim ve Teknik</em> (1-5 cilt) isimli kitap yazılmayacaktı.</li>
<li>Safedî’nin, <em>A’yanü’l-Asr ve A’vanü’n-Nasr</em> isimli kitabının neşri yapılmamış olacaktı.</li>
<li>Müslümanların 9. asırdan başlayarak, Kur’an ilimleri, hadis, kelam, tıp, matematik, coğrafya, astronomi gibi ilimler konusunda yazmış oldukları eserlerin elyazmalarının en eski ve en iyi nüshalarını tespit ederek, 68 eserin, 168 ayrı cilt yazma eserin (bazı yazmaların birden fazla cilt içerisinde olduğu biliniyor) “yazma tıpkıbasım”ları yapılamazdı.</li>
<li>Şarkın veya Müslümanların kültür ve medeniyeti konusunda Avrupa’da yayınlanmış matbuların bir araya getirilerek “matbu tıpkıbasımları”nın (1000 cildin üzerinde) yapılma işi gerçekleştirilemezdi. Bunların indeksleri yapılamazdı.</li>
<li>Müslümanların geçmişte icat ederek kullandıkları buluş, alet ve edevatın aynılarını yaptırarak bunlardan Almanya’da 800 obje, İstanbul Gülhane Parkı içerisinde 500 objeyi içerisinde sergileyen iki adet müze olmayacaktı.</li>
</ol>
<p><strong>Hocasının seminere 3 dakika geciken öğrencisine, cebindeki altın saatini çıkarıp göstererek “3 dakika geciktiniz, bu bir daha tekrarlamamalı” uyarısını nasıl algılamak gerek? Aynı şekilde bu uyarıdan sonraki 75 yıllık yaşantısında üç defa randevusuna ulaşamamanın ıstırabını yaşayan öğrenciyi nasıl değerlendirmeli?</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Hoca zamana çok hürmet ederdi. Dakikti. Kaybolacak her saniyesine hayıflanırdı. Onun için çalışma yılı 365 gün, çalışma haftası 7 gün, çalışma saati 17 saatten ibaretti. Yetmiş yaş sonrası doktor raporu ile 12 saate zorla indirilmişti. Süleymaniye Kütüphanesi’ne hemen hemen her iki gelişinin birinde Müslümanların çalışmadıklarını söyler, az çalıştıklarından yakınırdı. “<em>Benim eserlerim, Müslümanları intibaha getirir, uyandırır, ümidini taşıyorum</em>” derdi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/o-unutulan-degerlerimizin-taninmasinin-yolunu-araladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Salih Tuğ, Fuat Sezgin’i Anlatıyor:  “Bir Duvarla  Karşı Karşıya Kaldı”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-salih-tug-fuat-sezgini-anlatiyor-bir-duvarla-karsi-karsiya-kaldi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-salih-tug-fuat-sezgini-anlatiyor-bir-duvarla-karsi-karsiya-kaldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:33:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Salih Tuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2483</guid>

					<description><![CDATA[Mısır’da, Endülüs’te, Sicilya’da, Osmanlı’da bu kadar ilmi eserler, yazma eserler vardı. O kadar yapılmış alet edevat ve teknolojik eserler mevcuttu. Müslümanlar bunu göremiyorlardı. İşte Fuat Sezgin Hoca, İlimler Tarihi’nde yapmış olduğu bu çalışmasıyla var olan genel kanaatin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Dünyanın önde gelen tarihçilerinden İslam Bilim Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin’i, Haziran ayının son günü, 94 yaşında kaybettik. İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde alanında en tanınmış uzmanlardan Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in öğrencisi olan Sezgin, Ritter’in tavsiyesi üzerine İslam bilimlerine yönelmişti. 1954’te Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, “Buhari’nin Kaynakları” adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu tezinde, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, “yazılı kaynaklara dayandığı” tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam’ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Söz konusu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hâlâ tartışma konusu. Prof. Dr. Salih Tuğ da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden diplomasını aldıktan sonra 1956 yılında aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başladı. Prof. Dr. Tuğ’u keşfeden ve bu görevi almasını sağlayansa Prof. Dr. Fuat Sezgin’den başkası değildi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. Salih Tuğ, Prof. Dr. Fuat Sezgin’le ilgili anılarını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mısır’da, Endülüs’te, Sicilya’da, Osmanlı’da bu kadar ilmi eserler, yazma eserler vardı. O kadar yapılmış alet edevat ve teknolojik eserler mevcuttu. Müslümanlar bunu göremiyorlardı. İşte Fuat Sezgin Hoca, İlimler Tarihi’nde yapmış olduğu bu çalışmasıyla var olan genel kanaatin yanlış olduğunu ortaya koymuştur.</strong></p>
<p><em>Dünyanın önde gelen tarihçilerinden İslam Bilim Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin’i, Haziran ayının son günü, 94 yaşında kaybettik. İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde alanında en tanınmış uzmanlardan Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in öğrencisi olan Sezgin, Ritter’in tavsiyesi üzerine İslam bilimlerine yönelmişti.</em></p>
<p><em>1954’te Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, “Buhari’nin Kaynakları” adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu tezinde, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, “yazılı kaynaklara dayandığı” tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam’ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Söz konusu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hâlâ tartışma konusu.</em></p>
<p><em>Prof. Dr. Salih Tuğ da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden diplomasını aldıktan sonra 1956 yılında aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başladı. Prof. Dr. Tuğ’u keşfeden ve bu görevi almasını sağlayansa Prof. Dr. Fuat Sezgin’den başkası değildi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. Salih Tuğ, Prof. Dr. Fuat Sezgin’le ilgili anılarını Yörünge’ye anlattı.</em></p>
<p><strong>Fuat Sezgin’le İlk Tanışma</strong></p>
<p><strong>Prof. Dr. Fuat Sezgin’i, Türkiye’de yakından tanıyan nadir hocalarımızdansınız. İstanbul Üniversitesi’nde mesai arkadaşlığı yaptınız. Onun eğitimi ve çalışma disiplini hakkında bilgi verebilir misiniz?</strong></p>
<p>Rahmetli Fuat Sezgin Hoca, yaptığı çalışmalar, ilme katkılarıyla hakikaten ses ve eserler bırakan bir hocamızdır. Bunu öncelikle tespit etmemiz gerekmektedir. ‘Kendisini nasıl tanıdık?’ diye başlamak isterim. Ortaokuldayken de lisedeyken de derslerimi hep kütüphanelerde çalışırdım. Hukuk Fakültesi’ne geçtikten sonra da daima Hukuk Fakültesi’nin kütüphanesinde çalışıyordum. Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfından itibaren yeni bir kütüphane keşfettim: İstanbul Üniversitesi’nin Genel Kitaplığı. Ancak orada bir usul ve kaide vardı. Bu, yazıyla da ilan edilmişti: “Burası sadece yazma eserlerin tetkik edildiği bir alandır.” Ben de Hukuk Fakültesi’nin öğrencisi olarak kitaplarımı orada okumaya gözümü kestirmiştim. İşte, Fuat Sezgin ile ilk karşılaşmamız orada oldu. Sene 1950-1951, Fuat Sezgin o zaman Edebiyat Fakültesi’nin Arap-Fars Filolojisi’nin bir öğrencisi sıfatıyla orada kütüphane memuruydu. Orada öncelikle Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nden gelen kitapların tasnifiyle meşgul oluyordu. Ayrıca okurlara kitap çıkarıyordu. Kütüphanenin bu sınırlı kullanımı sebebiyle ben de gider, kütüphanenin fişlerine bakmak suretiyle oradaki mevcut kitaplardan birini kendisinden rica ederdim. Kitabı alırdım ve önüme açardım. Ancak masanın üzerinde ise kendi okumak istediğim kitaplar olurdu. Ondan istediğim kitapları bir bakıma kamuflaj nesnesi olarak kullanırdım. Fuat Sezgin ismini sonradan öğrendim. Ona, bir kütüphane memuru gibi bakıyordum. Üstüne, dizlerine kadar uzanan bir önlük giyerdi.</p>
<p>Biraz daha ilerlemiş bir safhada Fuat Sezgin Hocayla tekrar karşılaştım. Hukuk Fakültesi’nde galiba son sınıflarda idim. Fakültedeki arkadaşlar arasında, “İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne Hindistan’dan, Haydarabat’tan bir Profesör gelmiş ve İslam Tarihi’nden bahsediyormuş” sözleri konuşuluyordu. O profesör, İslam Tarihi’nin müesseseler kısmını ve bilhassa Peygamberimiz’in hayatını, siyer bahislerini anlatıyormuş. Ben de Hukuk Fakültesi’nin sonlarına doğru, İslam kültür ve medeniyetinin merakına kapılmıştım.</p>
<p>Ordu Caddesi’nde bulunan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin 3. katındaki seminer odasında Hamidullah Hoca’yı ilk defa gördüm. Peki, yanı başında kim vardı? Fuat Sezgin! Yani kütüphane memuru olarak tanıdığım Fuat Sezgin, mütercim olarak orada Hamidullah Hoca’nın derslerini, Arapçadan Türkçeye tercüme ediyordu. İşte, orada Fuat Sezgin’i bu kez bir doçent olarak gördüm. Fuat Sezgin, 1954’te kurulan İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün ilk müdürü Zeki Velidi Togan’ın müdür yardımcısı sıfatıyla da vazife görüyordu.</p>
<p><strong>“Annesinin Arap Aksanı Vardı”</strong></p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hoca’nın Arapçaya vukufiyeti nereden kaynaklanıyordu?</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in babası, Bitlis müftüsüymüş. Daha sonraki safhalarda annesi ile de tanışmıştım. Annesinin, Arap aksanı vardı. Tahmin ediyorum, ana dili de Arapça idi. Fuat Hoca’nın, Arapçaya olan ünsiyetinin, annesi vasıtasıyla da olduğunu tahmin ediyorum. İslam’ın kültür ve medeniyetiyle alakadar olmaya başladım. Önce beni, Osmanlı medeniyeti cezbediyordu. İdare Hukuku Kürsüsü’nün başkanı da o dönemki İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’dı. Derdimi, Sıddık Sami Onar Hoca’ya açtım. Bana ilk suali, “Sen Arapça biliyor musun? Eski yazıları okuyabiliyor musun” oldu. Arşivlerde başka malzeme yok çünkü. Osmanlı İdare Hukuku’nu anlayabilmek ve tetkik edebilmek için, Arapçayı çok iyi bilmek lazım. Osmanlıcayı keza. Neticede, İslam Müesseseleri Tarihi’ni tetkike karar verdim.</p>
<p><strong>“Mısır’da Savaş Var, Nasıl Göndeririz?”</strong></p>
<p><strong>Fuat Sezgin’in mütercim olarak bulunduğu Muhammed Hamidullah Hoca’nın verdiği konferansların sizin üzerinizde böyle bir etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Evet! Bu fikirler bende, o konferanslardan sonra oluştu. Ancak benim ilk istişare ettiğim kişi, Fuat Sezgin oldu. Hukuk Fakültesi’nden henüz mezun olmuş değildim. Fuat Sezgin’e, ‘İslam Hukuk Tarihi üzerinde çalışmak istiyorum’ dedim. Fuat Hoca, “Türkiye’de böyle bir alan yok” cevabını verdi.</p>
<p>Bunun için bana, Mısır’daki Ezher Üniversitesi’ne gitmemi tavsiye etti. Ben de kendimi hazırlamaya başladım. Fuat Sezgin Hoca’yla sık sık görüşmeye başladık. Fuat Sezgin, “Ezher’e gitmen için Ankara’ya gideceksin ve oradan öğrenci vizesi alacaksın. Mısır’da okumak için öğrenci vizesi almadan pasaport çıkartamazsın” dedi. Beni, Dil Tarih’te hoca olan Osman Turan ile tanıştırdı. Onunla birlikte Ankara’ya gittik. Beni, Dışişleri Bakanlığı’na götürdü. Yurtdışında okuyan öğrencilerle ilgilenen bir daire ile görüştürmek istedi. Müdürle tanıştırdı. Sene 1954. Müdür, Osman Turan Hoca’ya, “Hocam, Mısır’da harp var. Süveyş Savaşı yapılıyor. İngilizler ve Fransızlar buraya hücum ettiler. Harp olan bir yere nasıl öğrenci göndeririz, nasıl vize veririz” diye açıklama yaptı. Bu savaş 2-3 sene sürdü. Bu işin olamayacağı haberini orada aldım ve İstanbul’a geri döndüm.</p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’yla tekrar görüştüm. Durumu kendisine söyledim. Kendimi, Ezher Üniversitesi’ne gideceğim diye şartlandırmıştım. Babamın, Fatih Camisi’nde ders arkadaşı olan Mahmut Bayram Hoca, benim Arapça öğrenme isteğim üzerine bir seneye yakın her gün sabah namazından sonra Mehmet Zihni Efendi’nin usulüne yakın bir usul ile Arapça dersleri verdi.</p>
<p>Fuat Hoca, Ezher ile ilgili durumu öğrendiğinde üzüldü. Sene 1956’da, kabına çekilmiş bir hal almak üzereydim. Bir gün evimin telefonu çaldı. Fuat Sezgin Hoca, “Burada, bazı imkânlar peyda oldu. Bizim, İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde bir kadro ihdas edildi. Asistan kadrosu. Orada çalışmak ister misin? Tarih Bölümü’nde çok kuvvetli hocalar var. Başta, Zeki Velidi Togan. Bizim müdürümüz. Hamidullah Hoca var. İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde mukaveleli bir profesör. Ben varım. Ahmet Ateş, Helmut Ritter var. İslam Hukuk Tarihi doktoranı burada, Tarih Bölümü’nde yapabilirsin” dedi.</p>
<p>‘Yarın geleyim konuşalım Hocam’ yanıtını verdim ama ertesi gün çekinerek Fuat Hoca’nın yanına gittim. Beni alıp Zeki Velidi Togan’ın odasına götürdü. Fuat Hoca, “İşte, benim düşündüğüm aday budur Hocam” dedi. O da bana şöyle bir baktı. Bir sual de sormadı. Kendi işiyle meşgul olmaya devam etti. Fuat Sezgin Hoca’yla birlikte odadan çıktık. Böylece Zeki Velidi Togan, beni kabul etmiş oldu. İmtihanlar yapıldı. Birkaç gün sonra başardığımı söylediler.</p>
<p><strong>Böylece Fuat Sezgin Hocayla meslektaş oldunuz.</strong></p>
<p>Evet, meslektaş olduk! İslam Araştırmaları Enstitüsü o zaman Vezneciler’deki Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nde idi. Edebiyat Fakültesi’nin hemen bitişiğinde. Fuat Hoca, medresedeki odalardan birini bana tahsis etti. Fuat Sezgin Hoca, bu medresenin Enstitü için uygun olmadığını düşünüyordu. Nitekim kitaplar da uygunsuz, eski püskü dolaplara istiflenmiş vaziyette idi. Fuat Hoca bu durumu, bir nevi fakültenin dışına atılmak gibi telakki etmiş. Oranın tahsis edilmesini, İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün “fakültede yeri yoktur” diye anlamış. Oysa Edebiyat Fakültesi’nde mekân çok. Bu mekânlardan biri verilecek yerde, “senin yerin medrese” diye adeta medrese binasının olduğu bir yere atmışlar. Bu medresede, Zeki Velidi Togan’ın, Fuat Sezgin’in ve benim birer odamız, bir de hadememiz vardı. Zeki Velidi Togan, New York’taki Columbia Üniversitesi’ndeki bir öğretim üyeliği teklifini kabul etti. İzinli olarak orada ders vermek üzere ayrıldı. Fuat Sezgin ile baş başa kaldık. Fuat Sezgin ne yaptı etti, Enstitü’nün Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nden alınıp Edebiyat Fakültesi’ne nakledilmesini sağlayacak bir karar çıkarttı. Azimli bir insandı. Edebiyat Fakültesi’nin zemin katında 7-8-9 nolu amfilerin bulunduğu geniş iki salona dahil olduk. Kitapları oraya, ikimiz birlikte adeta sırtımızda taşıdık. Yani o kadar hevesle geldik.</p>
<p>Fuat Hoca seneler sonra Almanya’da neşrettiği yani GAS (Geschichte des Arabischen Schrifttums) dediğimiz çalışmayı, o tarihlerde hocası Helmut Ritter’in de teşvikleriyle hazırlamaya başlamıştı.</p>
<p><strong>“Ama Bu Hanım Örtülü”</strong></p>
<p><strong>Helmut Ritter’in, Fuat Sezgin üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?</strong></p>
<p>Helmut Ritter, Cumhuriyet kurulmadan önce Osmanlı devrinde de Türkiye’ye gelmiş, kendisini iyi yetiştirmiş bir şarkiyatçıdır. Bir ilim adamıdır. Daha çok İslam öncesi Arap edebiyatı üzerinde çalışıyordu. Fuat Sezgin, Arap-Fars Filolojisi’nde okurken, Arapçasının kuvvetiyle derslerinde çok başarılıymış. Hocası Ritter’i bir ideal kimse olarak görüyordu. Bu ideal hocanın fikirlerinin tesiri altında, İlimler Tarihi alanına kaymayı arzu ediyordu. Elde o zamanlar, İlimler Tarihi’nden bir miktar bahseden, ancak katalog çerçevesinde kalabilmiş olan Carl Brockelmann’ın, GAL (Geschichte der Arabischen Litteratur) adıyla bilinen 3 ciltlik bir kitabı vardı. Fuat Sezgin, bunu kifayetsiz görüyordu. Rahmetli Sultan II. Abülhamid’in yaptırdığı, Süleymaniye Kütüphanesi Kataloğu vardır. Carl Brockelmann, bu kataloğa bakmış mesela. Kahire’deki bir kütüphanenin katalogları üzerinde Almanya’da çalışmış. Bir nevi katalogları derlemiş ve toplu bir kitap yapmış.</p>
<p>Fuat Sezgin, bunu bir adım ileri götürdü. Carl Brockelmann’ın listelediği kitapları bizzat gördü ve içine girip muhtevası hakkında bilgi verdi. Fuat Sezgin, ibadat ile ilgili dini eserleri değil, muamelat gibi İlimler Tarihi’ni ilgilendiren eserleri incelemiştir. Talebesi olan Nihat Çetin’e göre, kendisinden duydum, Helmut Ritter, gizli bir Müslümandı. Bana bir defasında, Fuat Sezgin’in İlimler Tarihi’ne dair bu çalışmayı yapması için kendisine Helmut Ritter’in telkinde bulunduğunu söylemişti.</p>
<p>Artık nafakamı kazanıyordum ve evlenme çağım geldi galiba diye bir sürece girmiştim. Birlikte çalıştığımız Fuat Sezgin Hoca’ya da bunu hissettirmiştim. Bir defasında birlikte Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışma yaptık. Çınaraltı’nda çay içerken, kendisine hanımımın o günkü vesikalık resmini gösterdim ve ‘işte böyle bir hanım olduğunu söyleyebilirim’ dedim. Resme baktı ve “Ama bu hanım örtülü” cevabını verdi. ‘Bence bir mahsuru yoktur’ dedim. Hiç cevap vermedi ama daha sonra nikâh şahidim oldu! Benim bir tespitim var. Bunu, Türkoloji Bölümü hocalarından olan Muharrem Ergin’den naklen söylüyorum. Fuat Hoca, Edebiyat Fakültesi’nde Arap-Fars Filolojisi’nde talebe olarak okurken, arkadaşı Muharrem Ergin’in çevresi olan milliyetçi harekete mensup kimselerle hemhal oluyor. Fuat Hoca’nın Edebiyat Fakültesi’nde, Bekir Kütükoğlu, Haldun Taner, Oktay Aslanapa gibi birçok arkadaşları var. O da bu grubun içinde. O dönemde Fuat Sezgin Hoca, beş vakit namazını camide kılıyor ama her camide kılmıyor. Belli imamlar var; onların cemaatine katılıyor. O kadar titiz. İşte, Bitlis müftüsünün oğlu olan ve öğrencilik yıllarında dini hayatı bu kadar muntazam olan Fuat Hoca’nın, Edebiyat Fakültesi’nde bir doçent olarak etrafına dindar havasını vermek istemediğini düşünüyorum. Çünkü fakültede, bu Enstitü’nün kurulmaması ve kapatılması için uğraşan birçok hocanın olduğunu oraya girdikten sonra gördüm. İsimlerini burada vermeyeceğim. Fuat Hoca da onlarla mücadele ediyordu. Bu mücadele çerçevesinde Fuat Hoca fakültede, dindar görünümlü bir akademisyen intibaını bırakmak istemiyordu.</p>
<p>Fuat Sezgin Hoca 1958-1960 yılları arasında, merkezi Almanya’da olan ve dünyadaki ilim adamlarını destekleyen Alexander von Humboldt adında bir vakıf tarafından verilen bursu kazandı. Böylece iki yıllığına Almanya’ya gitti. Ben Enstitü’de yalnız kaldım. Orada Almancayı öğrenmiş.</p>
<p><strong>“Güneşin Batışını İzlerken Başlıyor Ağlamaya”</strong></p>
<p><strong>Türkiye’ye döndüğünde nasıl bir durumla karşılaştı?</strong></p>
<p>Hoca, Almanya’dan döndükten sonra burada bir duvarla, ihtilal yapan ordunun tasfiye girişimiyle karşı karşıya kaldı. Almanya’dan döner dönmez kendisini 147’ler listesinin içinde buluverdi ve o duvarı aşamadı. Aşmasına da imkânı yoktu. Kendisini üniversitenin dışında buluverdi. Çok arkadaşı vardı. Sabri Sözeri bunlardan biridir. Onlarla hep dertleşirdi. Arkadaşları, teskin için Hoca’yı hiç yalnız bırakmadı. Fuat Hoca’nın bu durumu en fazla beş veya altı ay kadar sürdü. Bana anlattığına göre, Karaköy’den dönerken günbatımında Süleymaniye Camisi’nin arka fonunda güneşin batışını izlerken başlıyor ağlamaya. Üsküdar’a dönüp bakıyor, büsbütün üzülüyor. Demek ki “Ben artık gidiyorum” havasında. Aksaray’da bizim eve çok yakın oturuyordu. Ben hep yanındaydım. O günlerde Almanya’ya gitmek üzere mektupları yazmıştı. Mektuplara cevap gelince bayram gibi sevindi. Almanya’da önce Frankfurt Üniversitesi’nde sonra Goethe Üniversitesi’nde bir enstitü kurdu. Orada, yine bir şarkiyatçı olan Ursula Hanım’la izdivaç eyledi. Bir kızı dünyaya geldi. Aile hayatını orada devam ettirdi.</p>
<p><strong>Almanya’da ne tür çalışmalar yaptı?</strong></p>
<p>İlimler Tarihi’nin ortaya çıkarılması için her şeyi yaptı. Hollanda’daki Brill firmasıyla anlaştı. İlimler Tarihi ile ilgili kitabın yayın haklarını Brill’e verdi. Brill, Avrupa’nın en meşhur şarkiyat yayınlarını yapan firmasıdır. Onun katalogları hep bize gelirdi. Hatta Şam’dan, Kahire’den ve Beyrut’tan, oralarda bizim birtakım kaynaklarımız vardı, onların kataloglarından kitapları seçmek suretiyle İslam Araştırmaları Enstitüsü kütüphanesinde Hoca’yla birlikte, otuz bin cilt kitap hamulesi ile büyük bir kütüphane oluşturduk. İşte, büyük bir hareketin bir başlangıcı olan kütüphaneyi tamamlamak üzereydik ki 147’ler meselesi ortaya çıktı.</p>
<p>Brill, Fuat Hoca’ya büyük bir imkân sağladı. Bu eser daha ortaya çıkmadan önce onun ciddi bir çalışma içerisinde bulunduğunu, Almanya’da profesörlük unvanını da taşıdığını dikkate alarak, peşin ödeme yapmıştı.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hoca’nın hazırladığı çalışmanın en önemli özelliği, eserlerin bizzat nüshalarının görülmesi ve incelenmesinden sonra kaydedilmesi idi.</strong></p>
<p>Evet. Brill böyle bir projenin önemli bir finans desteği ile gerçekleşebileceğinin farkında idi. Mesela, Kahire’deki, Yemen’deki veya Pakistan’daki bir kütüphanede mevcut olan bir eserin yerinde görülebilmesi için oraya seyahat edilmesi gerekiyordu. Bunun masraflarını Brill firması garanti etmek suretiyle eserin yayın haklarını elde etti. Fuat Sezgin Hoca, bu proje nedeniyle bol seyahat eden bir kimse idi. Bana naklettiğine göre, Hamidullah Hoca’nın Haydarabat’taki beş katlı aile kütüphanesindeki yazma eserleri görmek ve tetkik etmek için oraya seyahat etmiştir.</p>
<p><strong>Şerhler ve Haşiyeler Dönemi</strong></p>
<p><strong>Fuat Sezgin Hocamızın, “Müslümanlar dünyaya açılmasaydı Avrupa’nın bilimsel ve jeopolitik kaderi başka olurdu” diye bir sözü var.</strong></p>
<p>Onun kastettiği şey Yunan, Fars ve Hint medeniyeti ile karşılaşamazlardı. Müslümanların yapmış oldukları bilimsel çalışmalar sonucunda Avrupa, bu medeniyetlerle karşılaşmıştır. Müslümanların Altın Çağı olarak da bilinen çağlar, Miladi 7. asır ile 15. asra kadar devam eden bir devirdir. İşte, altı yüzyıllık bu ilmi birikim ve tecrübe, Batılıların eline geçti. Kimin vasıtasıyla? Kilisedeki papazlar vasıtasıyla başta Latince olmak üzere Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca gibi Avrupa dillerine nakledilmiştir. Böylece Rönesans dediğimiz Batı’daki ilim hareketi başlıyor.</p>
<p>Fuat Sezgin’in, Helmut Ritter’den naklettiğine göre, 15. asırda Müslümanlar, o güne kadar yazılan eserler ve bu eserleri yazan üstatların büyüsüne ve bunların sözlerinin üstüne söz söylenemeyeceği kanaatine kapılmışlardır. Bundan sonra ise bunları tekrar etmek ve açıklamak üzere şerhler ve haşiyeler dönemi başlamıştır. İşte, Ritter’e göre, Müslümanların yeniliklere kapanmalarının sebebi bu idi. Bu devre, Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.</p>
<p><strong>Tam da bu noktada, Fuat Hoca’nın, “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, Batılılara anlatmaktan daha zordur” sözü nasıl anlaşılmalıdır?</strong></p>
<p>Muzaffer toplumlar, mağlup toplumlar tarafından taklit edilir. Mahkûmdurlar taklit edilmeye. Yani başarılı devletler, daima başarısızların üzerinde taklit edilme şansına sahiptir. Endülüs ve Sicilya’daki İslam hâkimiyeti devri esnasında tersine bir durum vardı. Mesela; Paris üniversitelerinde, Londra üniversitelerinde, daha başka şehirlerde dersler veren hocalar derslerini, Müslüman kıyafetiyle yapıyor. Sarık sarıyorlar, cübbe kullanıyorlar ve kürsüye çıktıklarında Müslümanları taklit ediyorlardı. Çünkü o asırlarda hem ilmen hem askeri hem de iktisadi bakımdan muzaffer olan Müslümanlardı. İslam beldelerindeki bu toplumsal gelişmişliği Haçlı Seferleri esnasında gördüler. İslam medeniyetinden aldıkları ilimleri geliştirdiler. Özellikle tecrübi ilimlerde ileri seviyeye ulaştılar. Bunun soncunda askeri ve ilmi olarak başarılar gösterdiler. Böylece Müslümanlar, onların bu ilmi başarılarının etkisinde kaldı. Batıyı taklit ederek muzaffer olma fikri hakim olmuştu.</p>
<p>Oysa 7. asırdan 15. asra kadar Endülüs medeniyetinde, Sicilya medeniyetinde İlimler Tarihi’ne büyük katkılarda bulunan çalışmalar yapılmıştır. Bunların Müslümanlara gösterilmesi gerekiyordu. Mısır’da, Endülüs’te, Sicilya’da, Osmanlı’da bu kadar ilmi eserler, yazma eserler vardı. O kadar yapılmış alet edevat ve teknolojik eserler mevcuttu. Müslümanlar bunu göremiyorlardı. İşte Fuat Sezgin Hoca, İlimler Tarihi’nde yapmış olduğu bu çalışmasıyla var olan genel kanaatin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Yani Fuat Sezgin’in söylemek istediği; Müslümanlar, Emevilerin başı ile Abbasilerin sonuna kadar bu ilmi çalışmaları yapmamış olsaydı; antik Mısır’ın, eski Yunan’ın ilimlerini ve eski Fars medeniyetinin ilimlerini nasıl nakledebilirlerdi? Oralardan gelen bilgiler aktarılamazdı. Ancak Müslümanlar sadece bir aktarma unsuru değildir. Fuat Sezgin’in kanaatini söylüyorum. Müslümanlar, sadece bir posta memuru gibi Batı’ya mektubu götürüp teslim etmemişlerdir. Müslümanlar; Hint’ten, Fars’tan, Yunan’dan ve Mısır’dan aldıkları bu bilgileri geliştirdiler efendim! Mesele burada! İşte, Fuat Sezgin’in kitabının iddiası ve ana yapısı budur. Geliştirdiler de ortaya da koydular.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-salih-tug-fuat-sezgini-anlatiyor-bir-duvarla-karsi-karsiya-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
