<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evlilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/evlilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 29 Aug 2023 14:09:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Evlilik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bekârlık Dönemindeki Seksüel Deneyim (Partner/ler) Evlilikleri Nasıl Bozuyor? -Seksüel Deneyim, Cinsel Kimya, Ten Uyumu, Durulma Mitleri-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bekarlik-donemindeki-seksuel-deneyim-partner-ler-evlilikleri-nasil-bozuyor-seksuel-deneyim-cinsel-kimya-ten-uyumu-durulma-mitleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bekarlik-donemindeki-seksuel-deneyim-partner-ler-evlilikleri-nasil-bozuyor-seksuel-deneyim-cinsel-kimya-ten-uyumu-durulma-mitleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Aug 2023 14:09:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18853</guid>

					<description><![CDATA[ABD-Brigham Young Üniversitesi Wheatley Enstitüsü tarafından yayınlanan güncel bir araştırma raporu, evlilik öncesindeki cinsel deneyimlerle ilgili bazı inançların bir mit/hurafe olduğunu gösterdi. Daha doğrusu bu tür inançların yanlış olduğunu söyleyen önceki çalışmaları güçlü bir şekilde teyit etti. ‘’The Myth of Sexual Experience-Cinsel Deneyim Miti’’ başlığını taşıyan bu rapora göre; Evlilik öncesindeki seksüel deneyim evliliğin kalitesini şu 4 ana kategoride bozuyor; İlişki doyumu, ilişki istikrarı, cinsel doyum ve duygusal bağ. Evlilik öncesinde cinsel ilişkiden kaçınanlar daha başarılı, daha istikrarlı ve daha mutlu evlilikler yapıyor. Evlilikte ‘’çok yüksek düzeyde ilişki istikrarı’’ bildirme olasılığı, yalnızca eşleriyle seks yapmış evli bireylerde %45 iken, bu oran, evlilik öncesi 5-9 cinsel partneri olan evli bireylerde %25; 10 veya daha fazla cinsel partneri olan evli bireylerde ise %14 bullunmuş [yani 3 kat az]. Evlilik öncesi seksüel partner sayısı/deneyimi arttıkça evlilik ve cinsellikteki bozulma da artıyor. Her ek cinsel partner, evlilikteki cinsel doyum ve mutluluk düzeyini %4, evliliğin ‘’oldukça istikrarlı olma olasılığını’’ %6,5 azaltıyor. Sadece eşiyle seks yapmış bireylerde her 5 evli erkek ve kadından yaklaşık 1&#8217;i evlilikteki cinsel ilişkilerinin birçok yönünden &#8220;çok memnun&#8221; olduklarını bildirmekte iken, bu oran evlilikten önce 10&#8217;dan fazla cinsel partnere sahip olan bireylerde 10’da 1&#8217;e düşüyor. Evlenmeden önce cinsel deneyime sahip olmayan evli &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ABD-Brigham Young Üniversitesi Wheatley Enstitüsü tarafından yayınlanan güncel bir araştırma raporu, evlilik öncesindeki cinsel deneyimlerle ilgili bazı inançların bir mit/hurafe olduğunu gösterdi. Daha doğrusu bu tür inançların yanlış olduğunu söyleyen önceki çalışmaları güçlü bir şekilde teyit etti. ‘’The Myth of Sexual Experience-Cinsel Deneyim Miti’’ başlığını taşıyan bu rapora göre;</p>



<p>Evlilik öncesindeki seksüel deneyim evliliğin kalitesini şu 4 ana kategoride bozuyor; İlişki doyumu, ilişki istikrarı, cinsel doyum ve duygusal bağ.</p>



<p>Evlilik öncesinde cinsel ilişkiden kaçınanlar daha başarılı, daha istikrarlı ve daha mutlu evlilikler yapıyor.</p>



<p>Evlilikte ‘’çok yüksek düzeyde ilişki istikrarı’’ bildirme olasılığı, yalnızca eşleriyle seks yapmış evli bireylerde %45 iken, bu oran, evlilik öncesi 5-9 cinsel partneri olan evli bireylerde %25;</p>



<p>10 veya daha fazla cinsel partneri olan evli bireylerde ise %14 bullunmuş [yani 3 kat az].</p>



<p>Evlilik öncesi seksüel partner sayısı/deneyimi arttıkça evlilik ve cinsellikteki bozulma da artıyor. Her ek cinsel partner, evlilikteki cinsel doyum ve mutluluk düzeyini %4, evliliğin ‘’oldukça istikrarlı olma olasılığını’’ %6,5 azaltıyor.</p>



<p>Sadece eşiyle seks yapmış bireylerde her 5 evli erkek ve kadından yaklaşık 1&#8217;i evlilikteki cinsel ilişkilerinin birçok yönünden &#8220;çok memnun&#8221; olduklarını bildirmekte iken, bu oran evlilikten önce 10&#8217;dan fazla cinsel partnere sahip olan bireylerde 10’da 1&#8217;e düşüyor.</p>



<p>Evlenmeden önce cinsel deneyime sahip olmayan evli bireylerin yaklaşık %80&#8217;i evliliklerinde en yüksek düzeyde duygusal yakınlık bildiriyor. Bu oran evlilik öncesi dönemde yalnızca birden fazla cinsel partneri olan bireylerde bile beşte bir düzeyinde azalıyor [partner sayısı arttıkça bozulma da artıyor].&nbsp;</p>



<p>Kısaca ‘’evlilik öncesi seksüel deneyim/tecrübe’’, ‘’cinsel kimya’’, ‘’ten uyumunun test edilmesi’’ ve ‘’durulma’’ gibi [uygun partner/eş seçimi için faydalı olduğu sanılan] deneyim ve görüşlerin bir mit/hurafe olduğu [bilimsel dayanağının bulunmadığı] bir kez daha gösterilmiş oluyor. Çünkü bu sonuçlar önceki çalışmalarda da tespit edilmişti. Birkaç farklı ulusal veri setini kullanan önceki araştırmalar benzer şekilde flört yıllarında birden fazla cinsel partnere sahip olmanın gelecekteki evliliklerde daha yüksek boşanma oranlarına yol açtığını gösteriyor. Hatta bu çalışmalar, bir kişinin evlenmeden önce sahip olduğu seks partneri sayısının boşanmanın en güçlü yordayıcılarından [ön göstergelerinden] biri olduğu sonucuna varıyor. Ancak Wheatley Enstitüsünün bu raporu ayrıca evli yetişkinler üzerinde yapılan yeni bir ulusal anketin bulgularını da sunuyor; buna göre &#8220;cinsel açıdan deneyimsiz&#8221; bireyler veya ‘’yalnızca eşleriyle seks yapmış’’ olanlar, evlilikte eşleriyle en yüksek düzeyde ilişki doyumu, cinsel doyum ve duygusal yakınlık bildirme olasılığı en yüksek olan bireyler oluyor [1].</p>



<p>PEKİ BU NİYE BÖYLE? EVLİLİKTEN ÖNCE CİNSELLİKTEN KAÇINMA EVLİLİĞE NASIL FAYDA SAĞLIYOR? [raporun tartışma bölümünden özet nakiller]</p>



<p>İlk yapılması gereken açıklama ‘’seçim’’dir. Evlilik öncesi dönemde cinsel deneyimi olmayan bireyler,&nbsp; hem birden fazla seks partnerinden kaçınma hem de evliliğin ilerleyen dönemlerinde sağlıklı ilişki geliştirebilme olasılığı daha yüksek olan benzersiz bir insan tipini temsil ediyor.</p>



<p>Uzun vadeli bir ilişkinin uygulanabilir olup olmadığına karar vermek için, bir partnerle potansiyel cinsel kimyayı değerlendirme arzusu birincil kriter haline geldiğinden, günümüzde erken cinsel başlangıçlar yaygındır. Ancak bu amaçlananın aksine yanlış tercihlere neden olabilir. Çünkü cinsel kimyayı değerlendirme arzusundaki birçok çift, ilişkilerinin başlarında cinsel olarak iç içe geçer ve birbirleriyle güçlü fiziksel ödüller deneyimlemiş olurlar. Ne var ki bu güçlü fiziksel ödüller onların sonraki yıllarda ortaya çıkacak ve evliliklerini bozabilecek daha derin uyumsuzlukları görmezden gelmelerine neden olabilir.</p>



<p>İnsan beyni ve vücudu seks sırasında sadece zevk almaz; ayrıca güçlü bağlanma hisleri de oluşturur. Hızlı cinsel başlangıç, yoğun zevk ve bağlanma duygularını gerçek yakınlık ve kalıcı aşkla karıştırılabilir, bu da genellikle daha zayıf eş seçimine neden olur. Yani erken seks, iki kişinin birbirlerine gerçekte olduğundan daha yakın olduklarını düşünmelerine neden olan bir tür &#8220;sahte yakınlık&#8221; yaratır. Bu, insanların uzun vadede kendileri için iyi bir seçim olmayan birine &#8220;aşık olmasına&#8221; ve hatta evlenmesine neden olabilir. Buna karşı cinsel kısıtlama çiftlere yarar sağlar çünkü kasıtlı eş seçimini kolaylaştırır. Flört partnerinizle cinsel ilişkiye girmediğinizde, flört konusunda daha iyi kararlar verme şansınız daha yüksek olur.</p>



<p>Flört aşamasındaki seksle, fiziksel yakınlık,&nbsp; duygusal yakınlıktan/bağlılıktan ayrılarak veya parçalanarak sahte bir yakınlık/bağlılık yaratılır. Dr. Victor L. Brown bu fenomeni şöyle açıklıyor:</p>



<p>‘’Parçalanma, kullanıcılarının samimiyet taklidi yapmasını sağlıyor… Birbirimizle parçalar halinde ilişki kurarsak, en iyi ihtimalle tam ilişkileri [ilişkinin diğer yönlerini] kaçırmış oluruz. En kötüsü, kendi zevkimiz için başkalarını manipüle eder ve sömürürüz. Cinsel parçalanma özellikle zararlı olabilir çünkü yanılsama olsa da bizi genel ilişkideki ciddi açıkları gözden kaçırmaya geçici olarak ikna edebilen güçlü fizyolojik ödüller verir. İki kişi fiziksel tatmin için evlenebilir ve sonra da birlik yanılsamasının entelektüel, sosyal ve ruhsal uyumsuzluklarının ağırlığı altında çöktüğünü keşfedebilir… [bu nedenle] cinsel parçalanma özellikle zararlıdır çünkü özellikle aldatıcıdır. Zevk alınması ve cinsel birliktelikle sembolize edilmesi gereken yoğun insan mahremiyeti, kabullenmeyi, anlayışı ve sevgiyi öneren -ama sağlayamayan- şehvetli epizotlarla taklit edilir. Bu tür karşılaşmalar, amacı araç yerine koyar.’’</p>



<p>Cinsel Deneyim Miti;</p>



<p>Herhangi bir aktivitede deneyim arttıkça, yeterlilik ve başarı da artar. Cinsel deneyim miti [efsanesi] de bu varsayıma dayanır; birey cinsel deneyim kazandıkça, cinsel ihtiyaçlarını ve arzularını daha iyi iletebilir varsayılır, bu da ilişki memnuniyetini ve istikrarını geliştirmenin temel bir unsurudur. Ancak Wheatley Enstitüsü Raporu bunun tersini gösteriyor. Daha iyi sonuçlar ve başarı ile ilişkilendirilen daha fazla cinsel deneyim yerine, evlilik öncesi ilişkilerde cinsel kısıtlama uygulamak, daha iyi ilişkilere giden yol gibi görünüyor. Cinsel karar verme söz konusu olduğunda, deneyimsizlik ve kendini tutma, mutlu ve sağlıklı ilişkileri artırmanın temel bileşenleri olabilir.</p>



<p>Evlilik öncesinde seksten kaçınma,&nbsp; çiftlerin yararına olur çünkü bu partnerlerin birbirlerine olan çekimlerinin temeli olarak iletişime ve bağlılığa öncelik vermelerini gerektirir. Bu da çiftlere, ilişkilerini fiziksel çekim ve cinsel tatmin üzerine kuran çiftlerden farklı bir temel sağlar. Bu fark, çiftler doğal olarak başlangıçtaki yoğun çekim ve heyecan dönemini aşıp daha çok arkadaşlık ve ortaklıkla karakterize edilen bir ilişkiye geçtiklerinde özellikle kritik hale gelir. Cinsel kısıtlama aynı zamanda çiftlerin ilişkilerinin duygusal yönlerine odaklanmalarına ve bunları değerlendirmelerine de olanak tanır. Evlilik öncesindeki çiftler için cinsel kısıtlamanın değeri, en iyi, duygusal yakınlığın sağlıklı bir evlilikte cinsel yakınlığın gerçek temeli olduğu görüldüğü zaman anlaşılır. İki kişi arasındaki bir ilişkide gerçek duygusal yakınlık, bu iki kişi arasında güven, destek, saygı, rahatlık ve güvenliğin diğer unsurları var olduğunda yaşanır. Flört etmede duygusal yakınlığa odaklanmak, çiftler için sadece dıştan içe değil –aynı zamanda- içten dışa tanıma sürecidir.</p>



<p>Durulma Miti;</p>



<p>Pek çok kişi bekâr yetişkinlerin cinsellikle ilgili dürtüselliği ve rastgeleliği &#8220;sistemlerinden çıkarmak&#8221; için flört yıllarında cinsel deneyim kazanmaları gerektiğine inanıyor. Varsayım şudur; cinsel dürtüler bu şekilde –sözde- tasfiye edilirse, yetişkin bireylerin tek eşli bağlılıktan daha memnun olmalarına yardımcı olacak ve evliliklerinin ilerleyen dönemlerinde &#8220;gözlerini başka yöne çevirme&#8221; ve eşlerine sadakatsizlik etme şanslarını azaltacaktır. Ancak evlilikle ilgili hiçbir araştırma bu varsayımı doğrulamıyor. Tüm analizler şunu gösteriyor; evlilikten önce birden fazla seks partnerine sahip olmak, daha az ilişki istikrarı ve daha yüksek boşanma riskini anlamlı bir şekilde artırıyor. Çünkü evlilik öncesi seks [pre-marital sex] ile evlilik dışı seks [extra-marital sex] yani aldatma arasında çok yakın bir bağ var; evlilik öncesi dönemde cinsel ilişki kuranlar daha fazla aldatma eğilimi içinde oluyorlar[2]. Bu da evlilik istikrarını bozuyor. Çünkü cinsel münhasırlık [sadakat] tüm toplumlarda evliliğin tanımlayıcı bir özelliği olarak kabul edilen ve hemen her kültürde yaygın olarak kabul gören bir sosyal normdur. Bu norm ihlal edildiğinde ortaya çıkan eylem ‘’sadakatsizlik’’ veya ‘’aldatma’’ olarak nitelenmektedir; aldatma ise geleneksel kuralları önemsemeyen çiftlerde bile evlilik istikrarını bozmakta, huzursuzluk ve boşanmalara neden olmaktadır[3].</p>



<p>Peki bu neden böyle oluyor? Evlilik öncesi seks evlilikte aldatma riskini niye artırıyor?</p>



<p>Bunun en kolay açıklaması şu olabilir; evlilik öncesi cinsel deneylerle sisteminizden bir şeyler çıkarmak [ve durulmak]&nbsp; yerine, aslında bu tür davranışlarla sisteminize yeni bir şeyler sokuyorsunuz. Örneğin, bunu yapanlar, başlangıçtan itibaren cinsellik ve cinsel tercihler konusunda yeniliğe veya yeni partnerlerle cinsel deneyimlere başlamanın heyecanına alışıyor olabilir. Oysa başarılı tek eşlilik, eşlerin, ‘’deneyim merkezli’’ bir çekim yerine ‘’kişi merkezli’’ bir sevgi geliştirmelerini gerektirir. Ve bu da evli çiftlerin, yalnızca erken dönem romantik ilişkilerde deneyimlenen cinsel çekimler ve uyarılmalar yerine, bu&nbsp; heyecanlardan farklı olarak, birbirleriyle derin aşklarına, dostluklarına ve ortak yaşamlarına dayanan sürekli bir bağ oluşturmalarını ve ilişkilerini istikrarlı bir şekilde sürdürmelerini sağlar.</p>



<p>Ayrıca evlilik öncesi seks yapan bireyler şöyle bir sisteme girmiş oluyorlar; mevcut partnerlerini[eşlerini] eski partnerleri veya potansiyel partnerleri ile karşılaştırıyor ve değerlendirme eğilimine giriyorlar. Bu karşılaştırma zihniyeti, ilişki uzmanlarının &#8220;alternatif arama&#8221; dediği şeye yol açıyor. Potansiyel partner olabilecek kişiler düşünülmeye, aranmaya başlanıyor. Bu, mevcut ilişkiniz dışındaki partnerler hakkında düşünme veya onları aktif olarak takip etme sürecidir ve bu takip oldukça geniş bir yelpazede gerçekleşebilir; internet ortamında veya şahsen yeni partnerler aramak veya eski bir ortak, iş arkadaşı veya spor salonunda yeni bir tanıdık ile yeni bir ilişkinin nasıl olabileceği hakkında hayaller kurmak gibi.</p>



<p>Gençlik döneminde birden fazla cinsel partneri olan insanların öğrendiği temel şey aslında budur; mevcut partneri önceki partnerlerle nasıl karşılaştıracağı[kıyaslama]. Hatta bu durum, yani önceki partnerlerin varlığı, mevcut partnerde[eşte] hata ve hayal kırıklığı bulmayı da daha kolay hale getirir. Bu da yeni partner arayış ve takiplerini [yani aldatmaları] tetikler.</p>



<p>Evlilik öncesinde seksüel deneyimi [birden çok cinsel partneri] olanlar yakın ve sıkı bir şekilde bağlı oldukları insanlarla ilişkilerini bitirmenin sorun olmadığını da öğrenmiş oluyorlar. Bireyler, bu şekilde ayrıldıkları her seks partnerinden sonra yeni bir partnerin ortaya çıkacağını, kişisel mutluluk ve doyumun devam edeceğini öğreniyorlar. Böylece bir ayrılığa doğru gitme ve ayrılma konusunda daha hızlı karar verir hale geliyorlar. Önceki ilişkiler ve çoklu ayrılıklar, mevcut ilişkinin [evliliğin] istikrarı üzerinde en güçlü olumsuz etkisini bu şekilde göstermiş olabilir. Bu durum bireylerin bir ayrılıktan sonra daha hızlı toparlanmalarına yardımcı olabilir, ancak insanların bir arada kalmasına [evlilik istikrarına] yardımcı olmuyor.</p>



<p>Yazarlar araştırma raporunu şu sonuç cümleleri ile bitiriyorlar;</p>



<p>‘’Modern flört anlayışında cinsel kimyanın kültürel nosyonuna yapılan vurgu ve flörtte cinsel deneyimin varsayılan önemi, birçok bekâr yetişkine, cinsel odaklı flörtün gelecekte ömür boyu sürecek başarılı bir evlilik arzusunu gerçekleştirmelerinde yardımcı olacağına inandırdı. Ya da en azından, bekârlık dönemindeki bu tür davranışların kişinin gelecekteki evlilik ve aile hayatından kopuk olduğuna ve evlilik üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığına inanıldı. Ancak sonuçlarımız, evliliğe kadar seksten kaçınmanın daha sonraki evlilik başarısı için gelişimsel olarak en yararlı ve daha az riskli yol olduğunu gösteriyor, bu&nbsp; konuda yapılan önceki çalışmaların bulgularını doğruluyor. Deneyimin faydası hayatın birçok alanında görülebilse de cinsel deneyimsizlik aslında çoğu insanın hayatlarında arzuladığı evlilik başarısına giden en iyi yol olabilir’’[1].</p>



<p>Araştırma raporunun başyazarı Dr.Willoughby de şöyle diyor; &#8220;Çalışmamız, son yıllarda yapılan diğer ulusal çalışmaları doğruluyor; cinsel açıdan deneyimsiz [seksten kaçınarak] flört eden çiftlerin oldukça istikrarlı bir evlilik içinde olma ihtimali iki ila üç kat daha fazladır. Görünüşe göre eşler arasındaki cinsel münhasırlık, evlilikteki yakınlıklar için [günümüzde] yeterince takdir edilmeyen bir temel sağlıyor ve eşlerin duygusal yakınlık ve sağlıklı iletişim üzerine kurulu, karşılıklı olarak tatmin edici bir ilişki kurmasına yardımcı oluyor.&#8221;[3]</p>



<p>Demek ki sağlıklı bir eş seçimi yapmak ve evlilikte mutluluğu yakalamak için yapılması gereken şeylerden biri de evlilik öncesi dönemde cinsellikten kaçınmaktır.&nbsp; Ama günümüzdeki flört kültürü bunu zorlaştırıyor. Araştırma yazarları haklı olarak şunu soruyorlar; ‘’Günümüzün flört kültüründeki ortalama insan bile neden uzun vadeli ve istikrarlı ilişki umutlarını riske atmaya yetecek kadar düşük kaliteli birliktelikler ve cinsel deneyimler biriktiriyor?’’</p>



<p>Cevabı da yine kendileri veriyor; ‘’Çünkü evlilik öncesi cinsel deneyim/tecrübe, cinsel kimya ve durulma hipotezi gibi kanıta dayalı olmayan kültürel mitlere inanılıyor.’’</p>



<p>Demek ki modern flört anlayışının dayattığı cinsellikle ilgili mitlere inanmamak gerekiyor. Özellikle gençlerimizin bu konuya dikkat etmeleri gerekiyor. Yazımızı Wheatley Enstitüsü raporunun şu sözleri ile bitirelim;&nbsp;</p>



<p>&nbsp;‘’Cinsel ilişkilere dair mevcut kültürel bakış açılarımızın çoğu insan cinselliğini en çok tanımlayan özellikleri -sevgiyi, yakınlık kapasitemizi ve cinsel deneyime derin duygusal anlamlar yükleme yeteneğimizi- hesaba katmıyor. Oysa sevgi dolu ve kalıcı evlilikler, cinsel yakınlığın eşler arasında paylaşılan duygusal yakınlığın anlamlı bir fiziksel sembolü olduğu evliliklerdir [evlilik ancak bu takdirde,&nbsp; cinsel yakınlık, eşler arasındaki duygusal yakınlığın anlamlı bir fiziksel simgesi olabildiğinde sevgi dolu ve kalıcı olabilir]. Bu yoksa seks sadece fizikseldir ve uzun vadede tatmin edici olmaktan çıkar, tatminkâr olması için gereken anlamdan yoksun kalır. Flört eden ve evlenmeyi umut eden çiftler, arkadaşlık ve iletişim temelli bir ilişki geliştirmeye odaklanmalıdırlar, çünkü bu onlara evlendiklerinde cinsel yakınlıklarını süreğen kılma konusunda yardımcı olacak. Aksi halde &#8220;gerçek aşkı beklerken&#8221; tam tersi de olabilir, –beklemek [ise], duygusal yakınlığa, ortak değerlere ve etkili iletişime odaklanan flört deneyimlerini teşvik ederek gerçek aşkı yaratır’’[1].</p>



<p>Son mesajımız şu olsun;</p>



<p>Evlilik için ‘’el değmemiş kız’’ arayan erkekler; bunu talep edebilmeniz için öncelikle sizin de elinizin değmemiş olması lazım ki bunu hak etmiş olun, unutmayın, kadınlara haram olan şey size de haramdır.</p>



<p>Evlilik için ‘’aşk ve bağlılık’’ bekleyen kadınlar; bunu talep edebilmeniz için öncelikle sizin de ‘’aşık ve bağlı’’ olabilmeniz lazım ki bunu hak etmiş olun, unutmayın, yaşamınızı modern flört kültürünün dayattığı mitlere göre düzenlerseniz, erkeklerin başaramadığını siz de başaramazsınız.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>1-Willoughby BJ, Carroll JS, Dover C, Sullivan JT (2023). The Myth of Sexual Experience: Why Sexually Inexperienced Dating Couples Actually Go On to Have Stronger Marriages. The Wheatley Institute. https://wheatley.byu.edu/The-Myth-of-Sexual-Experience</p>



<p>2-Adamczyk A, Hayes B. American Sociological Review 2012;77[5] 723–746&nbsp; doi:10.1177/0003122412458672</p>



<p>3-Previti D, Amato PR. Journal of Social and Personal Relationships, 2004;21, 217-30.</p>



<p>4-https://wheatley.byu.edu/00000187-7c64-d575-ad9f-7c77a1a40001/the-myth-of-sexual-experience-press-release-pdf</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bekarlik-donemindeki-seksuel-deneyim-partner-ler-evlilikleri-nasil-bozuyor-seksuel-deneyim-cinsel-kimya-ten-uyumu-durulma-mitleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TBMM Anayasa Komisyonunda Ne Dedim? Nasıl Linç Edildim?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tbmm-anayasa-komisyonunda-ne-dedim-nasil-linc-edildim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tbmm-anayasa-komisyonunda-ne-dedim-nasil-linc-edildim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2023 11:24:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sapkınlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18649</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz Salı günü [24 Ocak 2023], Anayasa Komisyonunun daveti üzerine meclisteydim. Komisyon, görüşülmekte olan Anayasa değişikliği maddeleri üzerindeki görüşmeler kapsamında ‘’bilgi ve görüşlerime başvurulmak üzere’’ beni de davet etti. Malum, değişiklik önerisi 24. madde [başörtüsüne anayasal güvence] ve 41. madde ile ilgili idi. Ben 41. madde ile ilgili olarak davet edilmiştim. Çünkü tasarı ile olası eşcinsel evlilik ve evlat edinme taleplerinin önü, maddeye ‘’Evlilik birliği, ancak kadın ile erkeğin evlenmesiyle kurulabilir’’ ifadesi eklenerek kesilmek isteniyordu. Yapılmak istenen buydu, ben bu nedenle, eşcinsellikle ilgili kitabı ve çalışmaları olan bir ürolog akademisyen/yazar olarak [41. madde hakkında görüş beyan etmek üzere] davet edilmiştim. Ancak olan biteni olduğu gibi [doğru] nakleden gazeteler olduğu gibi [Sabah, Takvim, Türkiye], komisyon üyesi CHP Ankara milletvekili Murat Emir’in itirazını ön plana çıkaran, bilimsel verilere dayalı olarak sunduğum bilgileri yani asıl beyanlarımı görmezden gelen, verdiğim cevapları çarpıtan, söylemediklerimi isnad eden, dalga geçen, cehaletle suçlayan, iftira atan gazeteler ve siteler de oldu [Cumhuriyet, Evrensel, T24 vb]. Hatta olayı ‘’Başörtüsü teklifi görüşmelerinde ürolog dinlendi…’’ manşeti ile veren -manipülasyon yapan- siteler oldu [artigercek]. Sosyal medyada ise tam bir lince tabi tutuldum, özellikle KAOS GL başta olmak üzere eşcinsel lobi ve aktivistlerin domine ettiği mecralarda türlü türlü hakaretlere, aşağılamalara vs uğradım. Peki bunlar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçtiğimiz Salı günü [24 Ocak 2023], Anayasa Komisyonunun daveti üzerine meclisteydim. Komisyon, görüşülmekte olan Anayasa değişikliği maddeleri üzerindeki görüşmeler kapsamında ‘’bilgi ve görüşlerime başvurulmak üzere’’ beni de davet etti. Malum, değişiklik önerisi 24. madde [başörtüsüne anayasal güvence] ve 41. madde ile ilgili idi. Ben 41. madde ile ilgili olarak davet edilmiştim. Çünkü tasarı ile olası eşcinsel evlilik ve evlat edinme taleplerinin önü, maddeye ‘’Evlilik birliği, ancak kadın ile erkeğin evlenmesiyle kurulabilir’’ ifadesi eklenerek kesilmek isteniyordu. Yapılmak istenen buydu, ben bu nedenle, eşcinsellikle ilgili kitabı ve çalışmaları olan bir ürolog akademisyen/yazar olarak [41. madde hakkında görüş beyan etmek üzere] davet edilmiştim.</p>



<p>Ancak olan biteni olduğu gibi [doğru] nakleden gazeteler olduğu gibi [Sabah, Takvim, Türkiye], komisyon üyesi CHP Ankara milletvekili Murat Emir’in itirazını ön plana çıkaran, bilimsel verilere dayalı olarak sunduğum bilgileri yani asıl beyanlarımı görmezden gelen, verdiğim cevapları çarpıtan, söylemediklerimi isnad eden, dalga geçen, cehaletle suçlayan, iftira atan gazeteler ve siteler de oldu [Cumhuriyet, Evrensel, T24 vb]. Hatta olayı ‘’Başörtüsü teklifi görüşmelerinde ürolog dinlendi…’’ manşeti ile veren -manipülasyon yapan- siteler oldu [artigercek]. Sosyal medyada ise tam bir lince tabi tutuldum, özellikle KAOS GL başta olmak üzere eşcinsel lobi ve aktivistlerin domine ettiği mecralarda türlü türlü hakaretlere, aşağılamalara vs uğradım.</p>



<p>Peki bunlar beni şaşırttı mı? Tabii ki hayır, ben bunların olacağını biliyordum, zaten bu konularda yazan-konuşan biri olarak ben bunlara alışkınım, hatta bunlarla birlikte yaşıyorum, çünkü bu lobinin organize propagandist, etiketleyici, saldırgan, müfteri, çatışmacı yapısını ve hatta bunun eşcinselliğe içkin bir durum olduğunu biliyorum. Bu nedenle de tedbirimi baştan alıyorum. Nedir o? Naklettiğim tüm bilgileri mutlaka bilimsel bir çalışma verisine dayandırmak. Yani bilimsel olmayan [literatürde karşılığı bulunmayan] hiçbir bilgi nakletmemek, ki her halükarda sözlerimin arkasında durabileyim. Nitekim komisyonda naklettiğim tüm bilgiler de böyledir, konuşmayı irticalen yaptığım için tabii ki kaynak zikretmedim orada ama bilimsel dayanağı bulunmayan hiçbir veri nakletmedim, birazdan komisyon tutanaklarını nakledecek ve bunun böyle olduğunu kanıtlayacağım, hadi buyursunlar, görelim bakalım, bilimsel olan, literatürle konuşan kim, bilimsel olmayan, delilsiz konuşan, bazı mitleri bilimsel görüşlermiş gibi soslayarak sunan [dogmatik olan] kimmiş?</p>



<p>Anayasa Komisyonunun herkese açık tutanaklarını [24 Ocak 2023’teki konuşmamı] TBMM’nin sitesinden naklediyorum [sadece eş anlamlı 1-2 parantez ve naklettiğim bilgilerle ilgili literatürleri ekleyerek; cümle sonlarında […1,2] şeklinde eklediğim parantezler yani kaynaklar konuşmayı irticalen yaptığım için tutanaklarda yoktur];TBMM ANAYASA KOMİSYONU 24 OCAK 2023 TARİHLİ OTURUM</p>



<p>…</p>



<p>‘’OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Sayın Küçük, çok teşekkür ediyorum. Son söz, Profesör Zeki Bayraktar, Hocam, herhâlde siz Sağlık Üniversitesi olduğu için aile kısmı ve bu husus [la ilgili konuşacaksınız]?</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – [Evet] 41’inci maddeyle ilgili.</p>



<p>OTURUM BAŞKA NI ALİ ÖZKAYA – Evet, buyurun. Sizden de orayı alabilirsek.</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Sayın Başkan, sayın millet vekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ben, ürolog akademisyenim, hukukçu değilim. Görüşlerimi 41’inc i maddeyle ilgili teknik bağlamda [sunacağım], üç dakikaya neyi sığdırabilirsek…</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Hocam, size üç dakika daha ilave veririz, bize yeter ki konuyu tam anlatın ama bir dakika daha istemeyin.</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Evet, benim çağrılma nedenim, gerekçe, sanıyorum Türkiye’de [yazılan], tercüme olmayan, alandaki tek kitap yazarı olmam herhâlde, “İnterseks-Hermafrodit ve Eşcinsel” isimli kitap ve başka çalışmalarımız var. Şimdi, hukuki bağlamda zaten benim herhangi bir şey söyleme yetkinliğim yok, o konuya girmeyeceğim fakat bu konuda yirmi beş yıldır alanda çalışan bir ürolog olarak gördüklerimizi ve literatürde olan bilgileri harmanlayarak şunu söyleyebilirim: Bir dip dalgayla karşı karşıyayız ve henüz bunun kamuoyu tarafından da [tam] algılanabildiğini düşünmüyoruz çünkü bu dip dalga kamuoyunun algılayabileceği şekle [henüz] gelmemiş. Kamuoyu eşcinsel ve transseksüel bireyleri görür, biz ise bunun öncüllerini görüyoruz şu anda. 2019’da bu konuda yapılan akademik bir çalışmaya göre Türkiye ’de eşcinsellik oranı yüzde 4 olarak raporlanmıştır [1]. Bu konuda yapılan muhtelif [çalışmalar ve] sayılar var ama ben bu akademik çalışmayı naklediyorum, Rahman ve arkadaşları tarafından [yapılmış], İngiltere’de [bulunan] bir akademisyendir bu, bu çalışmaya göre Türkiye’de eşcinsellik oranı yüzde 4, Hollanda’da yüzde 15, en yüksek oran Hollanda’da tespit edilmiş, fakat bütün literatür verileri son on yılda, bunun da özellikle son beş yılında daha önce görmediğimiz yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor [2-7], hatta bu kelime sizi ürkütebilir ama yine bir salgın var [3,5], fakat bu enfeksiyon salgını değil, “ergen karmaşası” dediğimiz, “ergenlerde biseksüel konfüzyon” dediğimiz, aslında eskiden beri var olan ama yüzde 98’i geçici olan bir durumun günümüze özgü koşullar nedeniyle, özellikle internet ve sosyal medya etkileşimleri bağlamında kalıcı hâle gelmesi sonucunda gördüğümüz ve teknik terimle “ergenlerde hızlı başlangıçlı cinsiyet hoşnutsuzluğu” adı verilen bir durum var, bu yeni bir klinik antite [5,7]. Eğer biz bu süreci doğru yönetemezsek; hekimler olarak, yöneticiler olarak, devlet olarak bu süreci rasyonel biçimde, akılcı yöntemlerle, panik yapmadan doğru bir şekilde yönetemezsek ne yazık ki önümüzdeki yıllarda eşcinsel ve transseksüel vakalarda bir patlamayla karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü bu [cinsiyet hoşnutsuzluğu], eşcinselliğin ve transseksüelliğin öncülü olan bir durumdur [8-11].&nbsp;</p>



<p>Aslında eşcinsellik ve transseksüellik büyük oranda erken çocukluk döneminde “cinsiyet kimlik bozukluğu” dediğimiz, ki bu [gelişiminde] hatalı ebeveyn davranışlarının da etkili olduğu, akran etkileşimlerinin rol oynadığı, ergenlik döneminde yaşanan bu karmaşaların rol oynadığı bir süreçtir [8,9,12], busüreci iyi yönetemezsek önümüzdeki yıllarda böyle bir patlamayla karşı karşıya kalabiliriz. [Peki] Şu denilebilir mi: “Olsun -çünkü bizim bunu söyleyen arkadaşlarımızın da var olduğunu biliyoruz; bu bir karşıt görüş olarak da ele alınabilir, bir görüş olarak da ele alınabilir- eşcinsellik diyelim ki önümüzdeki yıllarda Hollanda gibi yüzde 15 ’lere, yüzde 25’lere çıksın, neticede bu da bir tercihtir [yönelimdir], niçin bundan kaygılanalım?” denilebilir mi?</p>



<p>Cevabı şöyle verelim: Devlet, vatandaşının, özellikle gençlerin beden ve ruh sağlığını korumakla yükümlüdür. Bu, devletin Anayasal görevidir, benim bildiğim kadarıyla.</p>



<p>FETİ YILDIZ (İstanbul) – Doğrudur.</p>



<p>PROF. DR. ZEK İ BAYRAKTAR – Eşcinsellik ve transseksüellik, adına ister “hastalık” deyin, ister “tercih” deyin, ister “yönelim” deyin, ister “normatif bir davranış ” deyin… ne derseniz deyin, öyle bir şeydir ki bireyin yaşam süresini on altı yıl ile yirmi yedi yıl arasında kısaltan yani ömrü ortalama yirmi beş yıl kısaltan bir durumdur [13-15]. Niye bu böyle? Çünkü eşcinseller, eşcinselliğe özgü davranışlar nedeniyle multipartnerli bir yaşam sürerler yani çok fazla partnerli bir yaşamları olur; 100’lü, 200’lü, 300’lü, 500’lü [partnerler], ve bu yaşamın getirdiği zührevi hastalıklar, riskler nedeniyle başta HIV olmak üzere bütün cinsel temasla geçen hastalıklara çok yüksek oranda yakalanırlar ve bu nedenle de başta kaposi sarkomu, lenfoma, anal-genital kanserler olmak üzere, kanserler ve enfeksiyonlar çok sık görülür ve bunlardan dolayı bağışıklık sistemi baskılanır ve ortalama yirmi, yirmi beş yıl ömür kısalır bu bireylerde [15]. Ayrıca, yaşadıkları sürede de yüksek oranda psikolojik sorunlar yaşarlar, yani madde bağımlılığı, anksiyete, depresyon, intihara eğilim ve bizatihi intihar, 7 kat ile 16 kat arasında fazla görülür bu bireylerde [15-27]. Dolayısıyla, sanıyorum hepimiz çocuklarımızın, torunlarımızın böyle bir durumla karşılaşmasını arzu etmeyiz. Devletin de vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını korumakla görevli olduğunu düşündüğümüz zaman -teknik detayını ben bilemem ama- bu konuda belli önlemlerin alınması gerektiği ortadadır ve hatta bunun aslında yine benim görebildiğim kadarıyla, daha sistematik bir şekilde [yapılması gerekir], sadece Anayasa veya yasal düzenlemelerle değil, devletin etkin kurumları, Bakanlıklar devreye girerek, bütün ebeveynlerin bu konuda bilinçlendirilmesini, bütün öğretmenlerin bu konuda bilinçlendirilmesini sağlayarak, özellikle bu ergen karmaşasını nasıl yöneteceğimiz konusunda bilinçlendirme yaparak bu süreci iyi yönetmemiz gerekiyor. Bu konuda biz elimizden geldiğince STK&#8217;lerde katkı vermeye çalışıyoruz, bugün de burada bu sunumu yaparak [inşallah] katkı vermiş olduk. Süremi aştım mı bilemiyorum.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Yok, teşekkür ediyoruz Sayın Hocam yani size özellikle teşekkür ediyorum. İsminizi duyuyorduk ama ilk defa gördük. Bu konuyu bu kadar kısa sürede bu kadar vazıh anlattığınız için ayrıca teşekkür ediyorum.</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Bir soru var Sayın Başkanım.</p>



<p>FETİ YILDIZ (İstanbul) – Hangi sene yapıldı bu [çalışma]?</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Az önce verdiğim eşcinsellik oranı 2019’da yapıldı, 25 ülke incelemesi var.</p>



<p>FETİ YIL DIZ (İstanbul) – Yaş aralığı?</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BA YRAKTAR – Erişkinlerde, 20 yaşın üzerindeki [bireylerde], ama o “Ergenlerle ilgili salgın var.” dediğimiz şey ergen grubunda, yani 12 -18 yaş arası grupta.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Evet, Millet vekilimiz Sayın Murat Emir hem doktor hem de hukukçu. Buyurun.</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara) – Sayın Başkan, ben bir Komisyon üyesi olarak şimdiye kadar söz almadım ve soruyu da birkaç dakikalık bir açıştan sonra soracağım eğer izin verirseniz.</p>



<p>MURAT EMİ R (Ankara) – [Önce 24. madde ile ilgili görüşlerini beyan ettikten sonra] …&nbsp;</p>



<p>Devam ediyorum, şimdi ben geçen haftaki oturumda bir talepte bulunmuştum. Hiç olmazsa bakın “ sapkınlık,” “sapıklık” falan deniyor, Türk Psikiyatri Derneğinin bir temsilcisini çağırın demiştim. Bilim insanı gelsin, birkaç kişi gelsin, Türk Tabipler Birliğinden de gelsin ve bu konuda bizi aydınlatsınlar, ben burada derin bir cehalet görüyorum. Kendi pozisyonumu ifade edeyim önce yanlış anlamalara izin verilmemesi için. Türkiye’de, bu ülkede, bu toplumda çocuklarımızı, ergenlerimizi korumak birincil görevimizdir ve bunun için millî eğitimden tutun birçok alanda yapılması gereken birçok şey olduğuna inanıyorum, bu alanın başıboş bırakılmaması gerektiğine inanıyorum.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Çok özür diliyorum ama Genel Kurul ara vermiş, Meclis kapanmış.</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara) – Geliyorum, geldim, bir dakika kaldı Sayın Başkan.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Yine kapattırırsınız Genel Kurulu.</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara ) – Bakın, sayın uzmanı çağırdınız, sayın meslektaşımı çağırdınız, önemli bilgiler verdi, teşekkür ederim ama…</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ Ö ZKAYA – Hocama sorun ki…</p>



<p>MURAT EMİ R (Ankara ) – Soruyorum, şimdi soruyorum. Bakın, kullandığı kelimeleri söylüyorum, sizi şey yapmak için söylemiyorum, siz çünkü ürologsunuz hâliyle. Bakın, ergenlik karmaşası, cinsel kimlik bunalımı, cinsel kimlik arayışı, normatif davranış, psikolojik sorunlar, intihar, depresyon, ya bunlar üroloğun işi değil arkadaşlar, bunlar psikiyatristlerin işi, psikologların işi, ergen psikiyatrisiyle uğraşanların işi; getirin bir tane uzman onlar anlatsın bunları. Ya, bu yüce Meclis bunlara mahkûm mu?</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ Ö ZKA YA – Bak, bu hiç olmadı, bu hiç olmadı Murat Bey.</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara) – Evet, bakın bu soruların hangisi ürolojinin alanıdır?</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Bir cevap verebilir miyim?</p>



<p>MURAT EMİ R (Ankara ) – Hocam, bakın söylediğiniz kelimeler. Ergenlik karmaşası ürolojinin alanı mıdır? Psikolojik sorunlar ürolojinin alanı mıdır? İntihar, depresyon ürolojinin alanı mıdır? Ruh sağlığını korumak, cinsel kimlik ürolojinin alanı mıdır Hocam?</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Teşekkür ediyorum. Şimdi bu [konu] konuşulurken ifade edilen bir kısaltma var, biliyorsunuz, LGBTİ. L, lezbiyen; G, gey, B, biseksüel; T, transseksüel; İ, interseks. Bu kitabım bunların tamamını anlatan bir kitaptır. Mesela interseks dediğimiz hasta grubu tamamen ürolojinin alanındadır, psikiyatristler tek bir interseks [vaka] görmezler, bir. Transseksüeller yani cinsiyet değiştirme ameliyatları, …</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara) – Ya yapmayın, ameliyata son anda size geliyorlar.</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Müsaadenizle…</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Evet, Sayın Emir, Hocam cevap versin. Ben kapatmak durumundayım, bir ara vermek durumundayım, Genel Kurula geçeceğiz.</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Cinsiyet değiştirme ameliyatları da keza ürologların dâhil olduğu bir şeydir. Geyler, biseksüeller psikiyatristlerin terapi alanıyla alakalıdır ama bunlar p sikiyatristlerden 10 kat daha f azla bize gelirler, biyolojik-zührevi hastalıklar nedeniyle yani benim yirmi beş yılda gördüğüm gey, biseksüel…</p>



<p>AYSU BANKOĞL U (Bartın) – Ne alakası var Anayasa değişikliğiyle.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ Ö ZKAYA – Sayın Bankoğlu, lütfen…</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Ama meslektaşımın şu dediği doğru: Buraya bir psikiyatrist de çağırılmalı, çağrılabilir fakat ben burada terapiyle ilgili bir şey söylemedim, dik kat ed erseniz…</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Hocam, mesele …</p>



<p>PROF. DR. ZEKİ BAYRAKTAR – Altını çizmek istiyorum Sayın Başkan. Bakın, ben psikiyatristlerin terapi alanına karışmadım hatta eşcinselliği bir hastalık olarak nitelemedim, yönelim olarak niteledim, normatif veya normatif değil diye de nitelemedim çünkü bu tartışmaları ben biliyorum. Dedim ki: Nasıl nitelerseniz niteleyin sonuca bakıyoruz. Sonuç: Eşcinsellik öyle bir durumdur ki bireyin ortalama yaşamını on altı yıl ile yirmi altı yıl arasında kısaltan bir durumdur. Neden bu [böyle bir] durumdur? İşte bunu [eşcinsellerin maruz kaldığı biyolojik-zührevi hastalıkları ve sonuçlarını] psikiyatristler bilmezler. Bir psikiyatrist arkadaşım olsa tartışırdık. Çünkü ben…</p>



<p>MURAT EMİR (Ankara ) – Olsun diyoruz işte, biz gelsin istiyoruz.</p>



<p>OTURUM BAŞKANI ALİ ÖZKAYA – Onu da biz konuşacağız. Hocam, teşekkür ediyorum, ara vereceğim.’’</p>



<p>Evet, komisyonda naklettiğim bilgiler bunlardı, şimdi bu bilgileri hangi tıbbi literatüre dayalı olarak verdiğimi [kaynaklarımı] naklediyorum, bilimsel olan/olmayan, delille konuşan/konuşmayan kimmiş görelim.</p>



<p>Naklettiğim bu bilgilerin hangisi yanlış?</p>



<p>Hodri meydan…</p>



<p>.</p>



<p>KAYNAKLAR</p>



<p>1-Rahman Q, Xu Y, Lippa RA, Vasey PL.Prevalence of Sexual Orientation Across 28 Nations and Its Association with Gender Equality, Economic Development, and Individualism. Arch Sex Behav. 2019 Dec 3. doi: 10.1007/s10508-019-01590-0.</p>



<p>2- Wood H, Sasaki S, Bradley SJ, et al. Patterns of referral to a gender identity service for children and adolescents (1976–2011): Age, sex ratio, and sexual orientation [Letter to the Editor]. Journal of Sex and Marital Therapy, 2013;39, 1-6.</p>



<p>3-Marchiano L. Outbreak: On transgender teens and psychic epidemics. Psychological Perspectives: A Quarterly Journal of Jungian Thought, 2017;60, 345-66.</p>



<p>4-de Graaf NM, Giovanardi G, Zitz C, Carmichael P Sex ratio in children and adolescents referred to the Gender Identity Development Services in the UK (2009–2016) [Letter to the Editor]. Archives of Sexual Behavior, 2018;47, 1301-304.</p>



<p>5-Zucker KJ. Adolescents with Gender Dysphoria: Refections on Some Contemporary Clinical and Research Issues. Arch Sex Behav. 2019 Oct;48(7):1983-1992.</p>



<p>6-Kaltiala R, Bergman H, Carmichael P, et al. Time trends in referrals to child and adolescent gender identity services: a study in four Nordic countries and in the UK. Nord J Psychiatry. 2020 Jan;74(1):40-44.</p>



<p>7-Littman L. Correction: Parent reports of adolescents and young adults perceived to shown signs of a rapid onset of gender dysphoria. PLoS ONE. 2019; https ://doi.org/10.1371/journ al.pone.02141 57.</p>



<p>8-Bradley SJ, Zucker KJ. Gender identity disorder psychosexual problems in children and adolescents. Canadian Journal of Psychiatry, 1990;35 (6), 477-486.</p>



<p>9-Bailey JM, Zucker KJ. Childhood sex-typed behavior and sexual orientation: a conceptual analysis and quantitive review. Developmental Psychology, 1995;31 (1), 43-55.</p>



<p>10-Wallien MS, Cohen-Kettenis PT. Psychosexual outcome of gender-dysphoric children. J Am Acad Child Adolesc Psychiatry.2008;47:1413-1423.</p>



<p>11-Drummond KD, Bradley SJ, Peterson-Badali M, Zucker K. A follow-up study of girls with gender identity disorder. Dev Psychol. 2016;44:34-45.&nbsp;</p>



<p>12-van den Aardweg GJM. On the Psychogenesis of Homosexuality. Linacre Q. 2011, Aug;78(3):330-354.</p>



<p>13-CDC, “HIV Cost-effectiveness: HIV Survival,”&nbsp;</p>



<p><a href="http://web.archive.org/web/20131107173550/http://www.cdc.gov/hiv/prevention/ongoing/costeffectiveness/">http://web.archive.org/web/20131107173550/http://www.cdc.gov/hiv/prevention/ongoing/costeffectiveness/</a></p>



<p>14-Hogg R, Lima V, Sterne JAC et al; Antiretroviral Therapy Cohort Collaboration. Life expectancy of individuals on combination antiretroviral therapy in high-income countries: a collaborative analysis of 14 cohort studies. Lancet 2008 Jul 26;372(9635):293-9.</p>



<p>15-Camenker B. The health hazards of homosexuality: what the medical and psychological research reveals/Eşcinsel Hayat Tarzının Sağlık Tehlikeleri [Çeviren:Gül Aktaş], Kaknüs y., 2021, s.82, 352</p>



<p>16-Fergusson DM, Horwood LJ, Beautrais AL. Is sexual orientation related to mental health problems and suicidality in young people? Arch Gen Psychiatry. 1999 Oct;56(10):876-80.</p>



<p>17-Fergusson DM, Horwood LJ, Ridder EM, Beautrais AL Suicidal behaviour in adolescence and subsequent mental health outcomes in young adulthood. Psychol Med. 2005 Jul;35(7):983-93.</p>



<p>18-Bostwick WB, Boyd CJ, Hughes TL, McCabe SE. Dimensions Of Sexual Orientation And The Prevalence Of Mood And Anxiety Disorders In The United States. American Journal of Public Health, 2010;100(3), 468-75.</p>



<p>19-Remafedi G, Resnick M, Blum R, Harris L. Demography of sexual orientation in adolescents. Pediatrics. 1992 Apr;89(4 Pt 2):714-21.</p>



<p>20-Lourie MA, Needham BL. Sexual Orientation Discordance and Young Adult Mental Health. J Youth Adolesc. 2017 May;46(5):943-954.</p>



<p>21-Lytle MC, De Luca SM, Blosnich JR, Brownson C. Associations of racial/ethnic identities and religious affiliation with suicidal ideation among lesbian, gay, bisexual, and questioning individuals. J Affect Disord. 2015 Jun 1;178:39-45.</p>



<p>22-Lock J, Steiner H. Gay, lesbian, and bisexual youth risks for emotional, physical, and social problems: results from a community-based survey. J Am Acad Child Adolesc Psychiatry. 1999 Mar;38(3):297-304.</p>



<p>23-Haas AP, Eliason M, Mays VM et al.&nbsp; Suicide and Suicide Risk in Lesbian, Gay, Bisexual, and Transgender Populations: Review and Recommendations, J Homosex. 2011;58(1):10-51.</p>



<p>24-Sandfort TGM, de Graaf R, Bijl RV et al. Same-sex sexual behavior and psychiatric disorders: findings from the Netherlands Mental Health Survey and Incidence Study (NEMESIS). Arch Gen Psychiatry 2001;58:85–91.</p>



<p>25-Sandfort TG, de Graaf R, Ten Have M, Ransome Y, Schnabel P. Same-sex sexuality and psychiatric disorders in the second Netherlands Mental Health Survey and Incidence Study (NEMESIS-2). LGBT Health. 2014 Dec;1(4):292-301. Epub 2014 Oct 16.</p>



<p>26-Yavuz MF,&nbsp; Dalkanat N, Gölge B, Müderrisoğlu S. Eşcinsel erkeklere yönelik fiziksel şiddetin değerlendirilmesi. Adli Tıp Dergisi 2006;20(2):15-21.</p>



<p>27-Zhao Y, Montoro R, Igartua K, Thombs BD. Suicidal ideation and attempt among adolescents reporting &#8220;unsure&#8221; sexual identity or heterosexual identity plus same-sex attraction or behavior: forgotten groups? J Am Acad Child Adolesc Psychiatry. 2010 Feb;49(2):104-13.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tbmm-anayasa-komisyonunda-ne-dedim-nasil-linc-edildim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Gelenek Ne Modernite: Küçüklerle Evlilik Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2023 09:03:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[istismar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18629</guid>

					<description><![CDATA[Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir: 1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer. 2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır. Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım: 1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez. 2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur. Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim: 1. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.</p>



<p>Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir:</p>



<p>1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer.</p>



<p>2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır.</p>



<p>Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım:</p>



<p>1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez.</p>



<p>2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur.</p>



<p>Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim:</p>



<p>1. Gelenekte iki görüş vardır.</p>



<p>a. Kahir ekseriyetin görüşü: Küçük kızlarla evlilik fiziksel olarak zifafa güç yetirmesi halinde caizdir. Bunların en önemli delili sahabe icmaı ve Talak suresi 4. ayettir. Bu ayette geçen ifade &#8220;henüz adet görmemiş kadınlar&#8221; şeklinde anlaşılmıştır. Çoğunluğun başka delilleri de vardır.</p>



<p>b. Azınlıkta kalan alimlerin görüşü: Bu alimlerin Talak 4. ayet hakkında ne düşündüğü bilinmiyor. Bunların esas delili Nisa suresi 6. ayettir. Bu ayette yetimlerin imtihan edileceği zaman &#8220;nikaha ulaşmaları&#8221; şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Nikah kelimesinin ilk anlamı cinsel ilişki; diğer anlamı da akit yani evlenme sözleşmesidir. Kelamda asıl olan hakikat anlamıdır; zorunlu olmadıkça mecaza gidilmez. Dolayısıyla ayette hakikat anlamı gereğince evlenilecek yetimlerin, ilişki kurulabilecek bir olgunluğa erişmiş olmasından bahsedilmektedir. Yani bu azınlık görüşüne göre buluğdan önce evlilik caiz değildir. Ancak bu görüşten anladığımız kadarıyla ilişki kurulabilecek olgunluğa erişme yaşının ne olduğu konusu kapalıdır. Ergenlik yaşı mıdır, yoksa rüşd diyebileceğimiz daha ileri bir yaş mıdır, belli değildir.</p>



<p>2. Modern görüş: Modern görüş hiçbir şekilde küçüklerle evliliği caiz görmez. Evlilik için yaşın 17-18 olması gerekir. Onun içindir ki Hz. Peygamber&#8217;in Hz. Aişe ile evliliğini de 17-18 yaş olarak kabul ederler. Talak 4. ayetini de şöyle anlarlar: Ayetteki &#8220;lem&#8221; edatı &#8220;henüz adet görmemiş olan&#8221; anlamında cehd-i müstağrak değil, &#8220;artık bu iş olmuş bitmiş ve adet görme ihtimali kalmamış&#8221; anlamında cehd-i mutlaktır. Dolayısıyla küçüklük sebebiyle adet görmemeyi değil, menopoz veya başka sebeplerle adet olamamayı göstermektedir.</p>



<p>Görüldüğü gibi çoğunluk zifaf dahil küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylerken, azınlık caiz olmadığını söylemiştir. Biraz zorlanacağımın farkında olsam da ben bir başka görüşün dile getirilebileceği kanaatindeyim.</p>



<p>O da şudur: Küçüklerle evlilik buluğdan önce olacaksa himaye maksatlı olarak caiz; cinsel maksatlı olarak caiz değildir.</p>



<p>Bunun izahı olarak şunları söyleyebilirim:</p>



<p>Evet, buluğa ermiş küçüklerle evliliğin örf olduğu söylenebilir, bunu kabul ederim. Ancak buluğa ermemiş küçüklerle cinsel ilişki anlamında bir evliliği de aynı şekilde örf dairesine sokup caiz kabul etmem söz konusu değildir. Çünkü bu, vicdana uygun olmadığı gibi evliliğin maksatlarıyla da telifi kabil değildir. Bu noktada evlilik yani nikah lafzının ikinci anlamının dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu da cinsel ilişki değil, akid/sözleşmedir. Normalde ilk anlam esas alınır. Ancak bana göre ikinci anlamı almaya zorlayan sebepler vardır. O da az önce söylediğim gibi vicdan ve evlilik maksatlarıdır.</p>



<p>Peki çoğunluğun getirdiği delillere ne demeli? Bu delillerde, evet, küçük çocuklarla evlilik söz konusudur. Ancak bu evliliklerde zifafın olacağı konusunda hiçbir sarahat yoktur. Sahabe evliliklerinin de buluğdan önce ve zifafın dahil olduğu bir evlilik olduğuna dair hiçbir açıklık yoktur. Şayet böyle ise bunları zifafın dahil olduğu bir evlilik şeklinde anlamak zorunlu değildir. Küçüklerle evlilik olmuştur, ancak buna zifaf dahil değildir.</p>



<p>Talak 4. ayet nasıl anlaşılmalıdır? Yukarıda iki anlama şeklini verdik. Çoğunluğun görüşüne uyarak bu ayetten yola çıkmak suretiyle küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylesek bile bunun cinsel ilişki anlamında bir evlilik olacağını söylemek zorunda değiliz. Evet, örfe dayalı böyle evlilikler olabilir, ancak bu evlilikler himaye maksatlı küçükleri ve mallarını korumaya matuftur.</p>



<p>Ayette özellikle boşanma durumunda bu kadınların iddet beklemeleri öngörülmektedir. İddet beklenileceğine göre burada zifaf söz konusudur diye düşünenler olabilir. Oysa böyle olmak zorunda değildir. Çünkü hayız görmeyen kadınlardan bahsedilmektedir. Hayız görmeyen kadınların hamile olması söz konusu değildir veya milyarda bir ihtimaldir. O zaman bu ayette iddet beklemekten maksat salt hamileliği anlamak değil evlilik/aile kurumuna saygıdır.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, buluğa ermiş ama küçük olan çocuklarla evlilik örfen caizdir, örf değiştiğinde bunu yasaklamak da mümkündür. Fakat buluğa ermemiş küçük çocuklarla evlilik caiz değildir. Bunu örf diyerek meşru görmek de isabetli olmaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Aişe Hz. Peygamber’le Evlendiğinde Çocuk Yaşta Mıydı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Nov 2022 14:09:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18550</guid>

					<description><![CDATA[Hocam, sürekli tekrarlanan iddia “Hz. Muhammed’in çocuk yaşta birisiyle evlenmesi”. Gerçekten Hz. Peygamber Hz. Aişe validemizle çocuk yaşta mı evlendi? “Temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp getirmek” deyimiyle ifade edilen bir konu. Hz. Aişe, babası, annesi ve hatta o dönemin toplumu bunu sorun etmemiş, ama bugün birileri buna kafayı takmış durumda. Onların derdi Hz. Aişe ve çocuk evlilikleri değil, İslam’ı getiren Rahmet Elçisini yıpratmak. Ama bu soru gençlerin kafasına takılıyor. Zaten biz de bu yüzden bu soruyu önemsedik. Çünkü işin aslını bilmeyen gençlerin kafasında sanki bugünün ve dünün aynı olması gerekiyormuş gibi bir algı oluşturuyorlar. Bin yıl önce olmuş bir olayı bugün olmuş gibi sunuyorlar. Neden gençler etkileniyor? Gençler hayatın baharındalar, saf ve tertemizler. Güzel hayaller kuruyorlar, geçmişi ve geleceği bazen aynı hayalde buluşturuyorlar. Birileri tam da buradan onları yakalama ve yönlendirme planı kuruyorlar. Onların temiz ve saf hayallerini kirli planlarıyla bulandırıyorlar. İnsanlar hayal kurarlar ve gelecek planlaması yaparlar. Hayallerini de geçmişten gelen bilgiler ile kendi zamanlarında gördükleri ve duydukları üzerinden yaparlar. İşte burada hayalin de ölçüsünü kaçırmamak, kurulan tuzaklara düşmemek lazım. Hayale ölçüsüzce dalmak bazen internetin sunduğu sanal âleme kapılıp gitmeye benzer. Gerçek hayat hiç de öyle değildir. Gerçek hayatla hayal arasındaki fark kaldırımla yolun farkı gibidir. Birbiriyle yan yana &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Hocam, sürekli tekrarlanan iddia “Hz. Muhammed’in çocuk yaşta birisiyle evlenmesi”. Gerçekten Hz. Peygamber Hz. Aişe validemizle çocuk yaşta mı evlendi?</strong></p>



<p>“Temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp getirmek” deyimiyle ifade edilen bir konu. Hz. Aişe, babası, annesi ve hatta o dönemin toplumu bunu sorun etmemiş, ama bugün birileri buna kafayı takmış durumda. Onların derdi Hz. Aişe ve çocuk evlilikleri değil, İslam’ı getiren Rahmet Elçisini yıpratmak.</p>



<p><strong>Ama bu soru gençlerin kafasına takılıyor.</strong></p>



<p>Zaten biz de bu yüzden bu soruyu önemsedik. Çünkü işin aslını bilmeyen gençlerin kafasında sanki bugünün ve dünün aynı olması gerekiyormuş gibi bir algı oluşturuyorlar. Bin yıl önce olmuş bir olayı bugün olmuş gibi sunuyorlar.</p>



<p><strong>Neden gençler etkileniyor?</strong></p>



<p>Gençler hayatın baharındalar, saf ve tertemizler. Güzel hayaller kuruyorlar, geçmişi ve geleceği bazen aynı hayalde buluşturuyorlar. Birileri tam da buradan onları yakalama ve yönlendirme planı kuruyorlar. Onların temiz ve saf hayallerini kirli planlarıyla bulandırıyorlar. İnsanlar hayal kurarlar ve gelecek planlaması yaparlar. Hayallerini de geçmişten gelen bilgiler ile kendi zamanlarında gördükleri ve duydukları üzerinden yaparlar. İşte burada hayalin de ölçüsünü kaçırmamak, kurulan tuzaklara düşmemek lazım. Hayale ölçüsüzce dalmak bazen internetin sunduğu sanal âleme kapılıp gitmeye benzer. Gerçek hayat hiç de öyle değildir. Gerçek hayatla hayal arasındaki fark kaldırımla yolun farkı gibidir. Birbiriyle yan yana ama birbirinden çok farklı. Kaldırımdan iner inmez bir arabayla burun buruna gelebilirsiniz. Öyleyse her adıma dikkat etmek gerek.</p>



<p><strong>Buradan nereye varmak istiyorsunuz?</strong></p>



<p>Nasıl ki yan yana bulunan kaldırımla yol arasında fark varsa bugünle geçmiş arasında da fark vardır. Yaşadığımız dönemin anlayışını geriye doğru her döneme giydirmek tarihi saptırmak ve geçmişe haksızlık etmektir. Mesela neden geçmişte insanlar kendi binekleriyle kervana katılıp toplu seyahat etmek zorunda kalıyorlardı? Yalnız yolculuk eden insanlar neden haydutlar tarafından yakalanıp köle diye satılıyorlardı? Neden herkesin cebinde bir kimlik kartı yoktu? Neden insanlar kendilerini ispat edemiyorlardı? Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılıp, onu bulan kervancılar tarafından pazarda köle diye satılması böyle değil midir? Hz. Yusuf’un neden kimlik kartı yoktu, neden kendini ispat edemedi? Bugünün gencinin kimlik kartı bulunmayan bir dönemi ve insanı düşünmesi çok zordur. Çünkü bugün herkesin cebinde bir kimlik kartı vardır.</p>



<p><strong>Hocam zor sorular sordunuz. Biz Hz. Aişe demiştik.</strong></p>



<p>Hz. Aişe’yi anlamak için biraz onun yaşadığı dönemi ve şartlarını bilmek; toplumun örfünü, âdetini ve anlayışını öğrenmek gerek. Aksi takdirde yanılgı söz konusu olur. Nitekim bundan yüz yıl önce gençler 14-15 yaşlarında evlenebiliyorlardı. 20 yaşına gelip de evlenmemiş gençler <em>beğenilmemiş</em> muamelesi görüyorlardı. 15 yaşında evlenen kız olsun erkek olsun gençler hayatlarından da memnundu. Çünkü hayatın akışı böyleydi. Kaldı ki bunlar tek başına bir eve gitmez, geniş aile içine girerlerdi. Bu yüzden evlilik yükü ve ev sorumluğu bütünüyle üzerlerine gelmezdi. Geniş aile içinde kendilerine düştüğü kadar bir sorumluluk taşırlardı. Yaş ilerleyip geniş ailenin büyüğü olduklarında ancak ağır sorumlulukları söz konusu olurdu.</p>



<p><strong>Hocam bugün değişti. İnsanlar artık ayrı hayat kuruyor ve müstakil evde yaşıyorlar.</strong></p>



<p>Ben de onu söylemeye çalışıyorum. Demek ki her dönemin farklı şartları ve imkânları bulunmaktadır. Nitekim günümüz şartlarında küçük yaşta evlilikler hakikaten sıkıntılı. Ben bu şartlarda kızımı ve oğlumu yirmi yaşından önce evlendirmem. Çünkü müstakil evin ve ailenin sorumluluğunun altında ezilebilirler. Görüyorum ki yirmi yaşından sonra evlenen gençler bile ailelerinden tam kopamıyorlar ve bir şekilde onların desteklerine başvuruyorlar. Çünkü yeni evli iki genç anne-babalarından kopup yeni bir hayata adapte olmakta zorlanıyorlar. Nişanlılık ve balayı süreci hayal gibi geçip gidiyor ve ondan sonra gerçekler başlıyor. Eğer gençler bu gerçeklere hazırlanmamışsa evlilikleri sıkıntıya girebiliyor. Gerçekleri görüp hazırlananlar ise hiç de zorluk çekmiyorlar, aile hayatlarını başarılı bir şekilde sürdürüyorlar.</p>



<p><strong>Hz. Aişe’ye gelirsek hocam.</strong></p>



<p>Hz. Aişe validemiz evlendiğinde genç bir kızdı. Kaç yaşında olduğunu tespit etmek oldukça zor. Çünkü o dönemde nüfus kayıt sistemi yoktu ve doğum tarihleri tutulmuyordu. Hz. Aişe’nin yaşıyla ilgili dokuzdan on sekize kadar birçok rakam veriliyor. Bırakın 1400 yıl öncesini, elli yıl öncesinde bizim köylerimizde çocuklar okula başlarken ancak kimlik kartı çıkartılır ve tahmini bir doğum tarihi yazılırdı. Bendeniz onlardan biriyim. Hatta birçok aile askere geç gitsin diye özellikle erkek çocuklarını küçük yazdırırlardı. Doğumlar hastanelerde olmaya başladığında ancak sağlıklı kayıtlar tutulmaya başlandı. Öte yandan geçmişte yaşamış âlimlerin ve ünlü kişilerin çoğunun sadece ölüm tarihlerini bilebiliyoruz. Ölüm tarihlerinden yola çıkarak tahmini doğum tarihlerini belirliyoruz. Öyle görünüyor ki Hz. Aişe’nin yaşı hakkında da bu yüzden tahmini rakamlar verilmiş.</p>



<p><strong>Peki, Hz. Aişe gerçekten çocuk yaşta mıydı?</strong></p>



<p>Hz. Aişe validemiz evlendiğinde genç bir kızdı. Bunu nereden anlıyoruz? O dönemde Hz. Aişe’nin evliliğini toplumun hiçbir kesiminin sorun etmemesinden ve herkesin bunu olağan bir gelişme olarak karşılamasından. Eğer sorun edilecek bir tarafı olsaydı, başta müşrikler olmak üzere münafıklar, Yahudiler bu evliliği dillerine dolar ve deyim yerindeyse ortalığı velveleye verirlerdi. Nitekim İsra-Mirac olayında o günün şartlarında 30 günlük mesafe olan Mekke-Kudüs yolculuğunu bir gecede gerçekleştirdiğini söylediğinde Hz. Peygamber, müşrikler tarafından alaya alınmıştı. Çünkü mucizeye inanmıyorlar veya mucizeyle normal hayat arasındaki farkı görmek istemiyorlardı. Eğer Hz. Aişe’nin evliliğinde de böyle bir durum olsaydı mutlaka bunu sorun ederlerdi. Çünkü bu evlilik sırasında Müslümanlar çok güçlü değildiler. Zaten müşrikler Müslümanları bir kaşık suda boğmak için fırsat kolluyorlardı. Hz. Peygamber’i yıpratmak için bunu bir fırsat olarak kullanabilirlerdi.</p>



<p><strong>Öyleyse Hz. Aişe’nin evliliği o dönemde normal bir evlilikti?</strong></p>



<p>Tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Nitekim Hz. Aişe’nin babası Hz. Ebû Bekir, nişanlılığın uzaması ve evliliğin gecikmesinin nedenini Hz. Peygamber’e soruyor. O da maddî imkânlarının yeterli olmaması dolayısıyla evliliği geciktirdiğini söylüyor. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, O’na borç veriyor ve evlilik gerçekleşiyor. Görüldüğü gibi Hz. Aişe’nin evliliğinin gecikmesi bile söz konusu. Öte yandan Hz. Ebu Bekir gibi duygusal ve ince yürekli bir babanın çocuk yaşta kızını evlendirmesi düşünülecek bir şey değildir. Zaten böyle bir mecburiyeti de yoktur. Öyleyse bu evliliği o dönemde ailenin onaylamasının yanında Müslümanı, müşriği, Yahudisi ve münafığıyla bütün bir toplumun normal karşılaması söz konusudur.</p>



<p><strong>Bununla Hz. Peygamber’in genç kızlara düşkünlüğü ima edilmeye çalışılıyor sanki.</strong></p>



<p>Hz. Peygamber’in bakire genç kızla evliliği sadece Hz. Aişe’yle gerçekleşmiştir. Diğer eşlerinin hepsi dul hanımefendilerdir. Hz. Peygamber’in öyle bir düşkünlüğü olsaydı bütün hanımlarını bakire genç kızlarla yapardı. Buna engel bir durum da yoktu. Birinci eşi Hz. Hatice duldu bir hanımefendiydi, Mekke döneminde tek hanımıydı ve vefatıyla evliliği sonlanmıştı. Bu evlilik yirmi beş yıl sürmüştür. İkinci hanımı Sevde validemiz çok yaşlıydı. Küçük yaşta olan çocuklarına koruyuculuk yapsın diye bu evliliği gerçekleştirmişti Hz. Peygamber. Hz. Aişe’yle evliliği ise Medine’ye hicretinin ikinci yılında gerçekleşmişti. Medine’de gerçekleşen diğer evlilikleri de yine dul hanımefendilerle olmuştur.</p>



<p><strong>Hz. Peygamber sürekli eş mi değiştirmiştir?</strong></p>



<p>Hz. Peygamber, ölüm hariç hiçbir eşinden boşanarak ayrılmamıştır. O’nun son derece sağlıklı, tutarlı ve müşfik bir aile yaşantısı olmuştur. Hanımlarını boşanma hususunda özgür bıraktığı halde bile hiçbir hanımı O’ndan vazgeçmemiş, hepsi O’nunla evli kalmayı tercih etmiştir. Yine O’nun hiçbir hanımına kötü sözü veya muamelesi asla olmamıştır. Rahmet Elçisi, dönemin şartları ve imkânları ölçüsünde onlara en mutlu hayatı yaşatmıştır. O sadece eşlerinin değil, toplumdaki bütün hanımların haklarını gözetmiştir. Son haccı olan Veda Haccı konuşmalarında özellikle kadınların haklarına vurgu yapmıştır. Sonuç itibariyle Hz. Aişe validemiz, evlendiğinde evlenecek yaşta ve yeterlilikte genç bir kızdı. Avrupa’nın birçok ülkesinde <em>cinsel rüşt yaşının</em> 14 kabul edildiği, ilk cinsel deneyim yaşının 10’lu yaşlara indiği bir ortamda Hz. Peygamber’in genç bir kızla evliliğinin sorun olarak ileri sürülmesi tam bir çelişki ve tutarsızlıktır. (bk. <a href="https://tr.euronews.com/2017/11/14/avrupa-ulkelerinde-cinsel-rust-yasi">https://tr.euronews.com/2017/11/14/avrupa-ulkelerinde-cinsel-rust-yasi</a> 1.06.2022; 13:06). Bugün genç kızlarla yapılan evlilik dışı ilişkileri, hatta eşcinselliği özgürlük ve cinsel tercih kılıfıyla onaylayıp meşru bir evliliği dile dolamak, aileye ve evliliğe karşı son derece olumsuz ve kasıtlı bir yaklaşım görüntüsü vermektedir.</p>



<p><strong>Hz. Aişe’nin bu kadar gündeme getirilmesinin nedeni ne olabilir?</strong></p>



<p>Anadolu tabiriyle söyleyecek olursak, “meyveli ağacı taşlayan çok olur.” Çünkü Hz. Aişe validemiz ister Hz. Peygamber’in hanımları içinde isterse tüm sahabe içinde değerlendirilsin son derece mümtaz bir yere sahiptir. O âlime, müçtehide, mütefekkire ve muallime bir kişiliğe sahiptir. Hem derinliğine hem de genişliğine ciddi bir bilgi birikimi bulunmaktadır. Sadece Kur’an ve Sünnet bilgisi değil, Arap edebiyatı ve kültürüne de son derece hâkimdir. Onun içtihatları sahabeden günümüze itibara alınmış, hüküm ve uygulama kaynağı olmuştur. Bir mütefekkire yani düşünür olarak sahabe içinde bazen çoğunluğa aykırı kendine has görüşler ileri sürmüş ve içtihatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’in en yakınında bulunması, bilgi ve zekâsıyla temayüz etmesi dolayısıyla Hz. Aişe validemiz kadın-erkek birçok sahabenin dinî konularda müracaat merci olmuştur. O muallime yani öğretmen vasfıyla yine birçok erkek sahabenin yanlışını düzeltmiş, eksikliklerini tamamlamış onlar da bunu gönül hoşluğu ve şükran ile karşılamışlardır. Herhangi bir hadîs külliyatını açıp okusanız Hz. Aişe validemizin bu alandaki yeterliliğini ve yetkinliğini çok yakından açık bir şekilde görürsünüz. Hz. Peygamber’in namazı, orucu, haccı ve zekâtı gibi dinin temel esasları hakkında onun verdiği malumat birinci elden önemli bilgilerdir. İyi bir Kur’an bilgisine sahip olduğu için Hz. Aişe validemiz Hz. Peygamber’in sünnetiyle Kur’an’ı en iyi harmanlayan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.</p>



<p><strong>Bugün neden bazı kesimler ona yönelik eleştiri getirmektedirler?</strong></p>



<p>Bazıları Hz. Peygamber sonrası siyasî duruşu dolayısıyla, bazıları da Hz. Peygamber’i yıpratmak maksadıyla onu eleştiri odağına yerleştirmektedirler. Aslında her iki kesime de ondan bir ekmek çıkmaz. Her ne kadar siyasî tercihlerinde Hz. Ali’ye karşı bir tutum içinde olmuşsa da Cemel olayından sonra Hz. Ali’yle devam eden fiilî bir ihtilafı bulunmamıştır. Hz. Ali de halifeliği süresince ona yönelik ne bir eleştiride ne de bir yaptırımda bulunmuştur. O halde ona bakışımız en alt düzeyde Hz. Ali’nin bakışı gibi olmalıdır. Şayet fazilet bakımından da Hz. Aişe validemiz en ön sıralarda yer alır. Hz. Peygamber’in hayatını okuduğumuzda Rahmet Elçisinin ona ne kadar değer verdiğini çok yakından görebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hz-aise-hz-peygamberle-evlendiginde-cocuk-yasta-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evli Erkekler Neden Daha Sağlıklı ve Uzun Yaşıyorlar? -Düşük Testosteron Sayesinde-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/evli-erkekler-neden-daha-saglikli-ve-uzun-yasiyorlar-dusuk-testosteron-sayesinde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/evli-erkekler-neden-daha-saglikli-ve-uzun-yasiyorlar-dusuk-testosteron-sayesinde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Apr 2022 13:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18215</guid>

					<description><![CDATA[Yapılan araştırmalar evli erkek ve kadınların daha sağlıklı ve uzun yaşadıklarını gösteriyor. Kadınlar mutlu değillerse sonuç kısmen değişiyor ama evli erkekler mutlu da olsalar mutsuz da olsalar her halükarda daha sağlıklı ve uzun yaşıyorlar[1-9].  Buna göre sağlıklı ve uzun yaşama konusunda en avantajlı grup evliler, ardından  boşananlar en sonunda ise hiç evlenmeyenler geliyor[10]. Peki bunun nedeni nedir? Bu konuda fiziksel ve zihinsel olarak daha sağlıklı kişilerin evlendiği ve evliliğin korunması için yapılanların da sağladığı sosyal, psikolojik, ekonomik ve çevresel faydalarla daha iyi bir sağlığa neden olduğu şeklinde bazı yorumlar yapılmıştır[6-8,11]. Ancak olay sadece bunlardan ibaret değildir, en azından erkekler için değildir. Erkekler için asıl faktör Testosterondur, Testosteronun evli ve bekârlardaki düzeyidir. Şöyle ki;&#160;&#160; Testosteron[T] bekâr erkeklerde –evlilere göre- daha yüksek olur. Nitekim T seviyesi evlenme ile birlikte düşerken boşanma ile birlikte artar. Kısaca T bekâr erkeklerde daha yüksek, evlilerde daha düşüktür[12-16]. Peki bu durum erkeklerin sağlığını nasıl olumlu etkiliyor? Şöyle; Testosteron bağışıklık sistemini baskılayan bir hormondur [16-18]. Bağışıklık sistemi T artınca baskılanırken, T azalınca güçleniyor. Evli erkek, stabil bir ilişkisi bulunduğu yani rekabetçi partner ortamından kurtulduğu için bu ortamın gerektirdiği T düzeyine ihtiyaç duymuyor. T seviyesini olması gereken düzeye çekiyor. Androjenik enerjisini eşine ve ilişkisine odaklıyor. Arta kalan enerjiyi bağışıklık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yapılan araştırmalar evli erkek ve kadınların daha sağlıklı ve uzun yaşadıklarını gösteriyor. Kadınlar mutlu değillerse sonuç kısmen değişiyor ama evli erkekler mutlu da olsalar mutsuz da olsalar her halükarda daha sağlıklı ve uzun yaşıyorlar[1-9].  Buna göre sağlıklı ve uzun yaşama konusunda en avantajlı grup evliler, ardından  boşananlar en sonunda ise hiç evlenmeyenler geliyor[10].</p>



<p>Peki bunun nedeni nedir? Bu konuda fiziksel ve zihinsel olarak daha sağlıklı kişilerin evlendiği ve evliliğin korunması için yapılanların da sağladığı sosyal, psikolojik, ekonomik ve çevresel faydalarla daha iyi bir sağlığa neden olduğu şeklinde bazı yorumlar yapılmıştır[6-8,11]. Ancak olay sadece bunlardan ibaret değildir, en azından erkekler için değildir. Erkekler için asıl faktör Testosterondur, Testosteronun evli ve bekârlardaki düzeyidir. Şöyle ki;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Testosteron[T] bekâr erkeklerde –evlilere göre- daha yüksek olur. Nitekim T seviyesi evlenme ile birlikte düşerken boşanma ile birlikte artar. Kısaca T bekâr erkeklerde daha yüksek, evlilerde daha düşüktür[12-16]. Peki bu durum erkeklerin sağlığını nasıl olumlu etkiliyor? Şöyle;</p>



<p>Testosteron bağışıklık sistemini baskılayan bir hormondur [16-18]. Bağışıklık sistemi T artınca baskılanırken, T azalınca güçleniyor. Evli erkek, stabil bir ilişkisi bulunduğu yani rekabetçi partner ortamından kurtulduğu için bu ortamın gerektirdiği T düzeyine ihtiyaç duymuyor. T seviyesini olması gereken düzeye çekiyor. Androjenik enerjisini eşine ve ilişkisine odaklıyor. Arta kalan enerjiyi bağışıklık sistemini güçlendirmek için kullanabiliyor. Böylece daha sağlıklı bir hale gelmiş oluyor[16-18].&nbsp;</p>



<p>İmmün yetmezlik hipotezi, Testosteron sayesinde elde edilen ‘’çekici özellikler’’ ile ‘’bağışıklık yeterliliği’’ arasında bir takas olduğunu savunuyor[19]. Buna göre Testosteronun çekiciliği artırmak ve partner rekabetini kolaylaştırmak için daha yüksek bir düzeye çık(arıl)ması, bağışıklık sistemini baskılamakta ve sağlığı bozmaktadır [20]. Buna karşı evli erkeklerde azalmış T, daha iyi bir bağışıklık sitemine ve daha iyi bir sağlık parametrelerine neden olmaktadır. Evli erkeklerde hastalık ve ölüm oranının bekârlara kıyasla daha az görülmesi bu nedenledir[16-18].</p>



<p>Evli erkeklerde görece düşük olan bir T, partnere yönelik ‘’rekabetçi’’ ve ‘’stabil’’ ilişki şeklindeki iki aktivite sınıfı arasında potansiyel bir takası temsil eder ve stabil ilişkiyi yansıtır[16]. O halde bu ilişki stabil değilse [örneğin erkek eşine karşı sadakatsiz ise] T’nin yükselmesi gerekir. Peki bu böyle mi oluyor? Evet, böyle oluyor. Eşini aldatan erkeklerde Testosteron daha yüksek bulunuyor [21].&nbsp; Çünkü bu erkekler potansiyel partner arayışına devam ediyorlar. Yani kendilerini rekabetçi partner ortamına sürüklüyorlar. Bu nedenle de&nbsp; karşıt cinsi etkileyecek –cezbedici- davranışlar sergilemek zorunda kalıyor ve T’lerini yükseltiyorlar [aldatan erkekler T’leri yüksek olduğu için aldatmıyorlar, bilakis potansiyel partner arayışına devam ettikleri ve kur yapıcı aktivitelerde bulundukları için T’lerini yükseltmiş oluyorlar]. Çünkü cinsel veya romantik ilgi amacıyla yapılan günlük aktiviteler/yarışmalar arttıkça T de artar. Nitekim Roney ve ark. kadınlarla bu amaçla yapılan kısa bir sohbetin bile erkeklerde T artışına neden olduğunu göstermiştir [22]. Benzer şekilde erkeklerin tüm ‘’sergileme’’ ve &#8220;gösteri&#8221; davranışları da T’yi artırır [13,14].</p>



<p>Kısaca karşı cinsi etkileme amacını güden tüm düşünce ve faaliyetler erkeklerde T’yi artırır.&nbsp; Evli erkeklerde –eşle ilişki stabil ise- karşı cinsi cezbetme amaçlı davranışlar daha az olduğundan T de daha düşük olur [13,14]. Eğer bu böyle değilse sonuç değişir. Nitekim evli olduğu halde bu tür davranışlar sergileyen [aldatan] erkeklerde T daha yüksektir [21]. Hatta bazı araştırmacılara göre bu durum [evli erkeklerdeki yüksek T], potansiyel bir risk arayışını/rekabeti ve buna bağlı olarak yaşanan daha düşük kalitede bir evlilik etkileşimini yansıtıyor olabilir. Çünkü hormonlar düşünce ve davranışlarımızı etkilediği gibi düşünce ve davranışlarımız da hormonlarımızı etkiler, örneğin aşık olduğumuzda hormon profilimizin değişmesi gibi. Yani hormonlarla düşünce ve davranışlar arasında iki yönlü çalışan bir etkileşim bulunur. Bu testosteron için de geçerli olan bir durumdur; T cinsel düşünce ve aktiviteleri, cinsel düşünce ve aktiviteler de Testosteronu etkiler[16].&nbsp;</p>



<p>Son mesajımız şu olsun; ‘’erkekseniz evlenin ve uslu durun, sağlığınıza dikkat edin’’ 🙂</p>



<p>KAYNAKLAR</p>



<p>1-Jia H, Lubetkin EI. Life expectancy and active life expectancy by marital status among older U.S. adults: Results from the U.S. Medicare Health Outcome Survey (HOS). SSM Popul Health. 2020 Aug 15;12:100642. doi: 10.1016/j.ssmph.2020.100642. eCollection 2020 Dec.PMID: 32875051</p>



<p>2-Chiu CT. Living arrangements and disability-free life expectancy in the United States. PloS One, 14 (2) (2019), Article e0211894.</p>



<p>3-Johnson NJ, Blacklund E, Sorlie PD, Loveless CA. Marital status and mortality: The national longitudinal mortality study. Annals of Epidemiology, 10 (4) (2000), pp. 228-38.</p>



<p>4-Kaplan RM, Kronick RG. Marital status and longevity in the United States population. J Epidemiol Community Health, 60 (9) (2006), pp. 760-65.</p>



<p>5-Lillard LA, Waite LJ. Til death do us part: Marital disruption and mortality. American Journal</p>



<p>of Sociology, 100 (1995), pp. 1131-56.</p>



<p>6-Espinoza J, W.N. Evans WN. Heightened mortality after the death of a spouse: Marriage protection or marriage selection? Journal of Health Economics, 27 (5) (2008), pp. 1326-42.</p>



<p>7-Goldman N. Social factors and health: The causation-selection issue revisited. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 91 (1994), pp. 1251-55.</p>



<p>8-Manzoli L, Villari P, Pirone GM, Boccia A. Marital status and mortality in the elderly: A systematic review and meta-analysis.Social Science &amp; Medicine, 64 (1) (2007), pp. 77-94.</p>



<p>9-Rendall MS, Weden MM, Favreault MM, Waldron H. The protective effect of marriage for survival: A review and update. Demography, 48 (2) (2011), pp. 481-506.</p>



<p>10-Martikainen P, Moustgaard H, Einiö E, Murphy M. Life expectancy in long-term institutional care by marital status: Multistate life table estimates for older Finnish men and women.Journals of Gerontology Series B: Psychological Sciences and Social sciences, 69 (2) (2014), pp. 303-310.</p>



<p>11-Verbrugge LM. Marital status and health. Journal of Marriage and the Family, 41 (2) (1979), pp. 267-285.</p>



<p>12-Burnham RCJ, Flynn Chapman, P. B. Gray, M. H. McIntyre, S. E Lipson, and P. T. Ellison 2003&nbsp;&nbsp; Men in Committed, Romantic Relationships Have Lower Testosterone. Hormones and Behavior 44:119-122.</p>



<p>13-Gray RB, Chapman JE, Burnham TC, Mclntyre MH, Lipson SE, Ellison PT. Human Male Pair Bonding and Testosterone. Human Nature 2004:15:119-131.</p>



<p>14-Gray PB, KahIenberg SM, Barrett ES, Lipson SE, Ellian RT. Marriage and Fatherhood Are Associated with Lower Testosterone in Males. Evolution and Human Behavior 2002: 23:193-201.</p>



<p>15-Mazur A, Michalek J. Marriage, Divorce, and Male Testosterone. Social Forces 1998:77:315-330.</p>



<p>16-van Anders SM, Watson NV. Social&nbsp; neuroendocrinology: Effects of social contexts and behaviors on sex steroids in humans. Hum Nat. 2006 Jun;17(2):212-37.</p>



<p>17-Grossman CJ. Interactions between the Gonoidal Steroids and the Immune System. Science 1985:227:257-261.</p>



<p>18-Yao G, Liang j, Han X, Hou Y. In vivo Modulation of the Circulating Lymphocyte Subsets and Monocytes by Androgen. International lmmunopharmacology 2003: 3:1853-60.</p>



<p>19-Folstad I, Karter AJ. Parasites, Bright&nbsp; Males, and the Immunocompetence&nbsp; Handicap. American Naturalist. 1992;13:603-622.</p>



<p>20-Wingfield JC, Lynn SE, Soma KK. Avoidingthe &#8220;Costs&#8221; ofTestosterone: Ecological Bases of Hormone-Behavior Interactions. Brain, Behavior, and Evolution 2001: 57:239-251.</p>



<p>21-Klimas C, Uhlert U, Lacker TJ, Waldvogel P, Walther A. Higher testosterone levels are associated with unfaithful behavior in men. Biol Psychol.2019 Sep;146:107730.</p>



<p>22-Roney JR, Mahler SV, Maestripieri D. Behavioral and Hormonal Responses of Men to Brief Interactions with Women. Evolution and Human Behavior 2003:24:365-375.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/evli-erkekler-neden-daha-saglikli-ve-uzun-yasiyorlar-dusuk-testosteron-sayesinde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Niçin Evlenir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2021 10:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16917</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlar, şu fani dünyada farklı farklı memleketlerde, ayrı milletlere, çeşitli yörelere, farklı cinsiyetlere sahiptir. Farklı memleketlerde ayrı milletlere sahip ve farklı cins bir erkek bir dişiliği olan insanlar bir araya gelip evlenerek bu farklılıkları ortadan kaldırırlar. Daha önce hiç birbirini tanımayan bir dişi ve erkek çift bazı sebepler (görücü usulü, iş yerinde beraber çalışma, aynı okulda okumak gibi vasıtalar) ile tanışıyorlar, birbirlerini seviyorlar ve iyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta hep beraber olacaklarına ve ancak ölüm ayırıncaya kadar hayat arkadaşı olacaklarına dair birbirlerine söz vererek hayatlarını birleştiriyorlar. Bu erkek ve dişi olan ayrı cinsiyete sahip çift evlenerek bir aile kurarlar. Böylece ayrı cinsten kadın adam diye nitelendirilmez, karı koca olarak nitelendirilir. İki bedende bir can, iki kalbin bir attığı kalbe dönüşürler, farklı yolda yürürken bir yolda aynı adımları atar hale gelirler, bir elmanın iki yarısı olurlar. Hasılı hayatı her şeyi ile paylaşacakları bir yuva sahibi olurlar.Bu yeni yuvanın sahibi olan ailenin iki tarafı yani kız ve erkek tarafı daha önce birbirlerinden hiç haberdar değilken birbirlerini tanımamışken hatta aynı şehirde, aynı belde ve mahallede oturdukları halde varlıklarından bihaber yaşarlarken evlilik vasıtası ile birbirlerini tanırlar ve hısım akraba olurlar. Böylece yeni dostluklar ve güzel yaşantılar meydana gelir. Bu evlilik bağından doğan akrabalıklar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanlar, şu fani dünyada farklı farklı memleketlerde, ayrı milletlere, çeşitli yörelere, farklı cinsiyetlere sahiptir. Farklı memleketlerde ayrı milletlere sahip ve farklı cins bir erkek bir dişiliği olan insanlar bir araya gelip evlenerek bu farklılıkları ortadan kaldırırlar. Daha önce hiç birbirini tanımayan bir dişi ve erkek çift bazı sebepler (görücü usulü, iş yerinde beraber çalışma, aynı okulda okumak gibi vasıtalar) ile tanışıyorlar, birbirlerini seviyorlar ve iyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta hep beraber olacaklarına ve ancak ölüm ayırıncaya kadar hayat arkadaşı olacaklarına dair birbirlerine söz vererek hayatlarını birleştiriyorlar. Bu erkek ve dişi olan ayrı cinsiyete sahip çift evlenerek bir aile kurarlar. Böylece ayrı cinsten kadın adam diye nitelendirilmez, karı koca olarak nitelendirilir. İki bedende bir can, iki kalbin bir attığı kalbe dönüşürler, farklı yolda yürürken bir yolda aynı adımları atar hale gelirler, bir elmanın iki yarısı olurlar. Hasılı hayatı her şeyi ile paylaşacakları bir yuva sahibi olurlar.<br>Bu yeni yuvanın sahibi olan ailenin iki tarafı yani kız ve erkek tarafı daha önce birbirlerinden hiç haberdar değilken birbirlerini tanımamışken hatta aynı şehirde, aynı belde ve mahallede oturdukları halde varlıklarından bihaber yaşarlarken evlilik vasıtası ile birbirlerini tanırlar ve hısım akraba olurlar. Böylece yeni dostluklar ve güzel yaşantılar meydana gelir. Bu evlilik bağından doğan akrabalıklar uzun soluklu olarak sıcak ve samimi ilişkilerle devam edip gider. Maalesef kimi aile ve akrabalık müessesi de kısa olup kavgalarla hatta cinayetlerle hitam bulur.<br></p>



<p>Her evlilik sonsuza dek sevgi ve muhabbetle devam etmesi için yapılır. Her evlilik delicesine sevgi ve aşk ile kurulurken ne acı ki, birbirlerini kopmaz bir bağla severlerken her nasılsa birden karı koca ve akrabalar kız ve erke tarafı birbirlerine amansız bir düşman oluverirler. Öyle düşmanlık ki cinayet işlemeye varıncaya kadar kin ve nefretle evliliklerini sona erdiriyorlar.<br>Şimdi, bizi düşündürmesi gereken durum, büyük mutluluklarla sevgiyle muhabbetle birleştirilen hayatlar, nasıl oluyor da büyük nefretle, kinle, düşmanlıkla, o kadar yaşanan güzellikler unutulup hatırları bile çöpe atılan değersiz görülerek hatta cinayetlerle son buluyor?<br></p>



<p>Bu soru, genelde her boşanan çifte soruluyor. “Hiç o yaşadıklarınızın hatırı yok mu? Biraz birbirinizi idare etseydiniz ya. Halbuki başlangıçta ne kadar da mutluydunuz.” Böyle ortamı yumuşatmak için söylenen sözlere karşılık olarak her iki kız ve erkek tarafı öyle sözler sarf ediyorlar ki, karşı tarafa kin, nefret ve iftira kusuyorlar. Hangi tarafı dinlersen onlar masum karşı taraf dünyanın en geçimsiz, en kötü insanlarıdır.<br></p>



<p>İşin bu raddeye gelmesinin en büyük nedenlerinden birisi, Cenab-ı Allah&#8217;ın bir ayetini unutmamızdandır. &#8220;Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.&#8221; (Hucurât; 13)<br>Bu ayette Allah’ın bizleri bir erkek bir dişi olarak yarattığını bunu da birbirimizle tanışmamız için farklı kabilelerden ırklardan milletlerden yarattığını bildiriyor. Bu farklılıklar, millet, boy sop bizlerin tanış olması içinmiş. Ayette anahtar kelime ve vurgulanmak ve bize ders verilmek istenen tema tanış olmak kelimesi ve manasıdır. Tanış olmayı en güzel şekilde Yunus emre anlatıyor.<br></p>



<p>Gelin tanış olalım<br>İşi kolay kılalım<br>Sevelim sevilelim<br>Dünyaya kimse kalmaz<br></p>



<p>Tanış olmak demek, kişiyi tanımak, birbirini sevmek, paylaşmak, iyi ilişkilerde bulunmak demektir. Kişi tanıdığı insanla konuşur, muhabbet eder, dost olur, samimi ilişkilerde bulunur. Tanımadığı insandan hep çekinir. Çünkü, nasıl bir yapıya sahip, dürüst mü, düzenbaz mı, mülayim mi, sert mi sorularının cevaplarını bulmak için o kişiden uzak durur. Kolay kılmak ise tanış olup birbirimizle güzel ilişkilerde bulunmamız için bütün ayrılıkları, kinleri, kötülükleri, düşmanlıkları, art niyetleri, peşin hükümleri, yargıları ortadan kaldırmak imiş.<br></p>



<p>İnsanların yaratılış gayelerinden biri olan bu dünya hayatımızda barış ve esenlikle yaşamak için birbirimizle tanışık bir hayat yaşamamızı bize salık veren bu ayeti tam anlayamadığımızdan kavgalar düşmanlıklar ve boşanmalar yaşanmaktadır.<br>Hucurat suresinin 13. Ayetini kalplerimize ve dimağlarımıza yerleştirelim ve mesajını idrak ederek evliliğin hikmetini anlayalım. Böylece evlilik çatısını yıkmayalım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber&#8217;in Hz. Zeynep ile Evliliğine Niçin Takılıyorlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamberin-hz-zeynep-ile-evliligine-nicin-takiliyorlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamberin-hz-zeynep-ile-evliligine-nicin-takiliyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 12:58:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[hz. Muhammed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16598</guid>

					<description><![CDATA[-Hocam, Ahzab 37. ayette geçen Hz. Peygamber’le Hz. Zeyneb’in evliliğine takılıyor bazıları. Zeynep kimdir ve olayın aslı nedir?-Evet, ilginç bir takıntı. İlginç olduğu kadar da şaşırtıcı. Efendim, Hz. Peygamber’in ailesinde iki Zeynep var. Biri kızı diğeri eşi. Kızı Zeyneb’in de hayatı çile dolu. Uzun süre hicret edemedi. Kocası izin vermedi, Mekke’de mahsur kaldı. Hicret yolunda saldırıya uğradı ve yaralandı. Otuz bir yaşında vefat etti. Gerçi cahiliye dönemi kadınlarının hepsinin hayatı çileliydi. Ne hakları vardı ne değerleri. Babalarından kalan mala bile mirasçı olamazlardı. Daha kötüsü miras malı gibi görülürlerdi. İslam geldi de haklarında ciddi düzelmeler oldu. Bugünden o güne bakanlar anakronizm türü hikayeler yazıyorlar. -Hocam eş olan Zeynep demiştik.-Ona geldik da. Cahş’ın kızı Zeynep. Rahmet Peygamberinin halakızı. Büyüyüp evlilik çağına geldiğinde Hz. Peygamber, kölelikten azat edip evlatlık edindiği ve yanında yetiştirdiği Zeyd’le evlendirmiş onu. Ancak yapılan evlilik yürümemiş. Zeyd’in dediği yürümeme nedeni: “Zeyneb’in kendisini küçümsemesi”. Anlaşılan eşler arasında anlaşma ve ünsiyet sağlanamamış, uyumsuzluk giderilememiş. Peygamberimiz Zeyd’in boşanma gerekçesini yeterli görmemiş olacak ki, evliliğin devamında ısrar etmiş. Her şeyi bilen Yüce Allah, bu evliliğin bu şartlarda yürümeyeceğini ve Zeyneb’in boşanma sonrası kendisiyle evleneceğini haber vermiş. Yani yürümeyecek evlilikte ısrar etmemesi gerektiğini bildirmiş. Neticede Zeyd’le Zeynep boşanmış. Belli bir zaman geçtikten sonra Hz. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>-Hocam, Ahzab 37. ayette geçen Hz. Peygamber’le Hz. Zeyneb’in evliliğine takılıyor bazıları. Zeynep kimdir ve olayın aslı nedir?<br>-Evet, ilginç bir takıntı. İlginç olduğu kadar da şaşırtıcı. Efendim, Hz. Peygamber’in ailesinde iki Zeynep var. Biri kızı diğeri eşi. Kızı Zeyneb’in de hayatı çile dolu. Uzun süre hicret edemedi. Kocası izin vermedi, Mekke’de mahsur kaldı. Hicret yolunda saldırıya uğradı ve yaralandı. Otuz bir yaşında vefat etti. Gerçi cahiliye dönemi kadınlarının hepsinin hayatı çileliydi. Ne hakları vardı ne değerleri. Babalarından kalan mala bile mirasçı olamazlardı. Daha kötüsü miras malı gibi görülürlerdi. İslam geldi de haklarında ciddi düzelmeler oldu. Bugünden o güne bakanlar anakronizm türü hikayeler yazıyorlar.</p>



<p>-Hocam eş olan Zeynep demiştik.<br>-Ona geldik da. Cahş’ın kızı Zeynep. Rahmet Peygamberinin halakızı. Büyüyüp evlilik çağına geldiğinde Hz. Peygamber, kölelikten azat edip evlatlık edindiği ve yanında yetiştirdiği Zeyd’le evlendirmiş onu. Ancak yapılan evlilik yürümemiş. Zeyd’in dediği yürümeme nedeni: “Zeyneb’in kendisini küçümsemesi”. Anlaşılan eşler arasında anlaşma ve ünsiyet sağlanamamış, uyumsuzluk giderilememiş. Peygamberimiz Zeyd’in boşanma gerekçesini yeterli görmemiş olacak ki, evliliğin devamında ısrar etmiş. Her şeyi bilen Yüce Allah, bu evliliğin bu şartlarda yürümeyeceğini ve Zeyneb’in boşanma sonrası kendisiyle evleneceğini haber vermiş. Yani yürümeyecek evlilikte ısrar etmemesi gerektiğini bildirmiş. Neticede Zeyd’le Zeynep boşanmış. Belli bir zaman geçtikten sonra Hz. Peygamber’in teklifine Zeyneb olumlu cevap vermiş ve evlenmişler.</p>



<p>-Evlatlığın boşanmış hanımıyla evlenilir mi?<br>-Ben de bir soru sorayım: Bir insanın çocuğu, başkasının evladı sayılabilir mi? Benim çocuğum olacak, bir başkası bunu alıp kendi çocuğu yapacak? Bu hak ve adalet mi? Nitekim Ahzab Sûresi 5. ayette “İnsanları gerçek babalarının ismiyle çağırın. Allah katında en adaletlisi budur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Öyleyse bir çocuk ancak gerçek biyolojik anne-babasına nispet edilebilir. Yine aynı Surenin 40. ayetinde “Muhammed sizden hiçbir erkeğin babası değildir, o sadece Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur.” Bu ayette, Hz. Peygamber’in Zeyd’in babası olmadığı açıkça ifade edilmekte. Bu ayetten çıkarılacak genel hüküm şudur: Bir kişinin çocuğu başkasına nispet edilemez ve yine hiç kimse başkasının çocuğuna babalık iddiasında bulunamaz. İşte bu şekilde evlatlık kurumu kaldırılmak suretiyle Hz. Peygamber’le Zeyd arasındaki evlatlık ilişkisi sonlandırılmış oldu. Sonuçta Zeyd gerçek babasına nispet edildi. Zeyd’in gerçek biyolojik babası Hârise idi. Bu gelişme sonucunda Hârise’nin oğlu Zeyd diye anıldı. Ama din kardeşliği ve dostluk baki kaldı. Bu durumda Hz. Peygamber’in Zeyd’in boşanmış eşiyle evlenmesinde dinen ve hukuken hiçbir engel kalmamış oldu. Kaldı ki aynı ayette yer alan “Evlatlıklarının evlilik ilişkisinin bittiği eşleriyle evlenmeleri hususunda müminlere bir zorluk olmasın diye seni o kadınla evlendirdik” ifadesi, bu evlilik kararının tamamıyla Yüce Allah’a ait olduğunu göstermekte. Demek ki bu evliliğin hikmeti, konulan ilahi hükmün Hz. Peygamber üzerinden uygulanmasıdır. Ayrıca bu uygulama, sadece Hz. Peygamber’e ve o döneme özel ve özgü değil, tüm zamanlar ve bütün Müslümanları kapsayacak genişliktedir. Bunun anlamı, bu hüküm o gün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir.</p>



<p>-Halakızıyla evlilik. Bir de ona gönlü düşmüş deniyor.<br>-Hz. Zeyneb’in halakızı olması evliliğe engel değil. Böylesi evlilik sadece İslam’da değil, bütün hukuk sistemlerinde geçerli. Hz. Peygamber’in gönlünün düşmesine gelince, maalesef bazı eski kaynaklarımızda bu konu yer almakta. Onlar bu gönül meselesini ayette geçen “Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyordun” ifadesinden çıkarmışlar. Gizlediği şeyin Zeyneb’e olan sevgisi olduğunu ileri sürmüşler. Hatta daha ileri gidip bunu asılsız olan Hz. Davud’un askerlerinden biri olan Uriya’nın karısıyla evlenmesi hikâyesine benzetmişler. Hz. Davud hakkındaki bu hikayenin uydurma olduğu bir peygambere yakışmayan nitelik taşıdığı âlimlerimizin çoğu tarafından söylenir ve itibar edilmemesi gerektiği vurgulanır. Bu olay, Matta İncil’nin başındaki şecere kısmında “Davud, Uriya’nın karısından doğan Süleyman’ın babasıydı.” diye ifade edilmiş. Hikayenin tamamı, Kitab-ı Mukaddes’te II. Samuel’de (ab 11-12) anlatılmaktadır. İlgilenenler oraya bakabilir. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki, bu olay oralardan nakledilmek suretiyle bazı tefsirlerimizde de yer bulmuştur. Hz. Zeynep olayının ona benzetilmesi ise hakikaten daha vahim bir durumdur.</p>



<p>-Hz. Peygamber’in gönlünün düşmesi doğru değil o zaman?<br>Tabi ki, değil! Zaten bu bilgiler, sahih olmayan haberler ve yorumlara dayanıyor. İmam Matüridî gibi müfessirler bu haber ve yorumları doğru bulmuyorlar ve reddediyorlar. Kaldı ki, Zeynep Hz. Peygamber’in bilmediği ve görmediği bir kız değildi. Halasının kızıydı. Hz. Zeyneb’in güzelliği Zeyd’le evlendikten sonra da ortaya çıkmadı. Denildiği gibi bir gönül işi olsaydı, Peygamberimiz baştan kendisine nikahlardı onu. Zeyneb validemizin “Allah beni Hz. Peygamber’le evlendirdi” sözü de bu evliliğin gönül düşmesiyle değil, Yüce Allah’ın izni ve iradesiyle gerçekleştiğini göstermekte.</p>



<p>-Peki, Hz. Peygamber’in gizlediği neydi?<br>Hz. Peygamber’in gizlediği şey, yukarıda geçen Yüce Allah’ın kendisine haber verdiği “Zeyneb’in boşanacağı ve kendisiyle evleneceği” bilgisi. Çünkü cahiliye Arapları evlatlıklarının boşanmış eşleriyle evlenmeyi yasak sayıyorlardı. Her ne kadar evlatlık kaldırılmış olsa da, zihinlerdeki tabu, tam olarak yıkılamamıştı. Hz. Peygamber, müşriklerin ve münafıkların bu evlilik üzerinden fitne çıkarmalarından endişe duyduğundan bu bilgiyi gizlemeyi tercih etmiş. Yüce Allah ise, bu cahiliye tabusunun yıkılması için açıklamasını istemiş.</p>



<p>-Öyleyse bu evliliğin nedeni çok başka?<br>Ünlü müfessir Fahreddîn Razî’nin dediği gibi burada ciddi ve zorlu bir hukukî uygulamanın hayata geçirilmesi sürece var. Cahiliye döneminden kalma bir tabunun daha yıkılması. Tabuların yıkılması çok kolay değil. Nitekim kadınlara miras hakkı tanındığında, bırakın müşrikleri, bazı Müslüman erkekler bile “ata binemeyen, silah kullanamayan, ailesini koruyamayan kadınlara neden miras verilecekmiş?” şeklinde itiraz etmişler. Toplumsal değişimleri gerçekleştirmek ve zihinlerdeki tabuları yıkmak, işte bu kadar zor. Baksanıza günümüzde boşanmış kadınlara! Boşanmak suretiyle bütün hukukî bağları kesilmiş olmasına rağmen bazı zorba eski eşler, peşlerini bırakmamakta, hareket alanlarını daraltmakta, evliliklerine mani olmakta, olamadıklarında da biçare kadınları sokak ortasında öldürebilmekteler. O kadar kanun çıkarılmasına ve toplumsal baskı oluşturulmasına rağmen maalesef bu cinayetlerin önüne geçilememekte. İşte bu evlilikle İslam, iki tabuyu yıkmıştır: Birincisi, bir çocuk ancak biyolojik anne-babasına nispet edilebilir. Dolayısıyla İslam’da evlatlık kurumu yoktur, olanlar da geçersizdir yani hükümsüzdür. İkincisi boşanmış kadın helal olmak kaydıyla kendi iradesiyle hareket etme hakkına sahiptir. İstediği kişiyle evlenebilir veya evlenmez. Nitekim Hz. Peygamber’in Zeyneb’le evliliği, iki tarafın da irade ve rızasıyla gerçekleşmiştir. Hz. Zeyneb’in eski eşi Hz. Zeyd de bugünkü zorba kocalar gibi davranmamıştır.</p>



<p>-Hz. Peygamber Allah’tan gelen bilgiyi gizleyebilir mi?<br>Asla gizleyemez. Gizlese bile, Allah ortaya çıkartır. Çünkü peygamberler, gelen ilahî bilgiyi olduğu gibi açıklamakla yükümlüdürler. Nitekim Hz. Aişe: “Eğer Hz. Peygamber Kur’an’dan bir şey gizlemek isteseydi, bu ayeti gizlerdi” demiş. O yüzden bu ayet, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı kendisinin yazmadığının, Allah kelamı olduğunun en açık delili sayılmış. Kaldı ki Hz. Peygamber’in gizlediği söylenen şey, vacip bir emir değil, mubah cinsinden bir bilgidir. Bu gizleme tıpkı düğün sırasında yemek yenilip toplantı bittiği ve herkes dağıldığı halde, bıktıracak ve eziyet verecek şekilde evde oturmayı sürdüren bir kaç kişiyi Hz. Peygamber’in hayâsından dolayı uyaramamasına benzer. İçinden onların kalkıp gitmelerini istiyor ama bunu bir türlü açıktan söyleyemiyor. Bunları biz nereden biliyoruz? Yüce Allah Kur’an’da açıklıyor. Nitekim bu türden hal ve hareketler hemen hepimizin bir şekilde başına gelmiştir. Hayatta birçok nezaketsizliklerle karşılaşıyoruz ama her zaman söyleyemiyoruz. İşte Hz. Peygamber’in düğün sırasında nezaketsiz davranan kişileri uyaramaması neyse Hz. Zeynep’le ilgili bilgiyi söyleyememesi odur. Ama Yüce Allah indirdiği ayet-i kerimeyle tüm zamanlar için geçerli olan sosyal nezaket kurallarını hatırlatmış ve bu tür gereksiz uzatılan, huzursuzluk veren, hatta ev halkına eziyete dönüşen ziyaretlerin ve ev oturmalarının yanlışlığını bildirmiştir (bk. Ahzâb 33/53). Bunu bildiren Yüce Allah, Hz. Zeyneb’le ilgili olayı da bildirmiştir. Peygamberimiz de bu konuyla ilgili gelen ayetleri olduğu gibi insanlara ulaştırmış ve gereğini yapmıştır.</p>



<p>-Hz. Peygamber için zor bir durum. Ancak O’nun endişe etmesi kafama takıldı.<br>-Bilmek gerekir ki, Hz. Peygamber sadece Kur’an’ı getiren değil, aynı zamanda açıklayan ve uygulayandır. Bu uygulamaya, O’nun sünnet-i seniyyesi diyoruz. Peygamberlik, zorlu bir görev. Her babayiğidin harcı değil. Dindeki her uygulama O’nun üzerinden ve O örnek kılınarak uygulanmakta. Çünkü Hz. Peygamber ümmetinin önderi ve örneğidir. Öte yandan peygamberler de insan. Çekinme ve korku gibi insanî özelliklerin onlarda da bulunması gayet doğal. Bunlar yeme, içme ve evlenme gibi insanî özellikler ve aynı zamanda peygamberler için caiz olan hususlardır. Nitekim Hz. Musa, Yüce Allah ile ilk görüşmesinde yere attığı asa yılana dönüşünce korkmuştur. (Tâhâ 20/20-21). Yine Hz. Musa’yı Yüce Allah, Firavuna gönderdiğinde korktuğunu ifade etmiştir. (Şuara 26/14) Aynı şekilde Hz. Harun, Hz. Musa’ya “Yahudilerin arasına ayrılık soktun diyeceğinden korktum” demiştir (Tâhâ 20/94). Müfessirlerimizden Yusuf es-Safedî’nin dediği gibi, peygamberler ilahî mesajı bildirmek ve dinî emirleri uygulamak hususunda asla korkmazlar. Ne müşrikten ne de kâfirden çekinirler; ne zorbalara ne de alay edenlere aldırış ederler. Çünkü bunlar peygamberler için mutlaka yerine getirilmesi gereken vacip görevlerdir. Görevi veren de her şeyin sahibi ve hükümranı Yüce Allah’dır. Ama her insan gibi peygamberler da eve hırsız girmesinden, insanların saldırmasından, depremden, yılandan, çıyandan korkabilirler. Böylesi haller, onların peygamberliklerine de zarar vermez. Çünkü bunlar, peygamberler hakkında caiz olan özelliklerdir.</p>



<p>-Demek ki İslam’ın emirlerini ilk yaşayan yani uygulayan Hz. Peygamber.<br>-Zaten hak dinin ölçüsü budur. Önce dini getirenin ona uyması ve onu uygulaması gerekir. Eskilerin dediği “ilmiyle amil olmak” tam da budur. Bunun anlamı, sözü ile özünün bir olması, söylediği ile davranışının tutarlılık göstermesidir. Bu hal çok değerlidir ve öncelikle ümmeti için önder ve örnek olan peygamberin üzerinde görülmelidir. İşte tam da bu nedenle, getirdikleri emir ve yasakları önce peygamberlerin kendileri uygularlar. Eğer özel durum varsa bu açıkça belirtilir ve bildirilir. Bu yüzden İslam’da din adamı halk ayrımı yoktur. Bir âlim dinden ne karar sorumluysa halk da o kadar sorumludur. Âlimlerin fazladan sorumlulukları bildiklerini öğretme ve söylediklerine önce kendilerinin uyması gereğidir. Söylediğine uymayan âlim, örnek alınmaz; örnek alan kişi de kendi sorumluluğunu o âlimin üzerine atıp kurtulamaz.</p>



<p>-Mesele gerçekten çok boyutluymuş.<br>-Doğrudur, ama meselenin aslı ve özeti budur. Kaynaklardan edindiğimiz ve öğrendiğimiz bilgi bundan ibarettir. Tabi ki, her işin en doğrusunu ve gerçeğini bilen sadece Yüce Allah’tır.<br>*<br>Not: Buradaki bilgiler için aşağıdaki tefsirlerin Ahzab Sûresi 37. ayetinin yorumlarına bakılabilir:<br>Matüridî, Te’vilâtü’l-Kur’ân, nşr. komisyon, İstanbul 2006, Mizan Yayınları.<br>Zemahşerî, el-Keşşâf, nşr. Muhammed Said Muhammed, Kahire ts. Daru’t-Tevfikiyye.<br>Farheddin er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, İhyau’t-Turasi’l-Arabî.<br>Safedî, Keşfü’l-esrâr ve hetkü’l-estâr, nşr. Bahattin Dartma, TDV İsam Yayınları, İstanbul 2019.<br>Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul ts. Eser Neşriyat.<br>Komisyon, Kur’an Yolu, DİB Yayınları, Ankara 2007.<br>Muhammed Hamidullah, “Zeynep bint Cahş”, DİA, İstanbul 2013, XXXXIV, 357-358.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hz-peygamberin-hz-zeynep-ile-evliligine-nicin-takiliyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Romantizm Diktası Evlilikleri Tehdit Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/romantizm-diktasi-evlilikleri-tehdit-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/romantizm-diktasi-evlilikleri-tehdit-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2020 07:39:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16177</guid>

					<description><![CDATA[Ben ‘’TV ve sosyal medya romantizm, erotizm ve pornografiyi dikta ediyor’’ deyince bazı dostlarımız da ‘’erotizm ve pornografi tamam ama romantizm neden olmasın?’’ diyor. Elbette ki olması gerektiği kadarına benim de bir itirazım yok ama olması gerektiği kadarına. Lakin durum farklı.Artık olması gerekenden çok daha fazla ve daha da önemlisi aşırı ritüalize edilmiş bir romantizm dayatılıyor. Gerçek romantizm değil bunlar, yapay bazı ritüeller. Yani romantizmin karikatürü. Dolayısıyla aslında yapılan romantizmin fetişizmi veya romantizmin pazarlama aracı olarak kullanılmasından başka bir şey değil.Ama ne oluyor? Öyle ya da böyle satın alınıyor bunlar, özellikle de kadınlar tarafından. Çünkü fıtratları buna uygun. Dayatılan bu romantik diktaya göre -TV’de, sosyal medyada vs- öyle bir hava var ki, eşiniz/kocanız böyle romantik ritüelleri yapmıyorsa, sizi sevmiyordur! Terk et onu!Öyle bir sürpriz evlilik teklifi organize etmeli (dikkat, ‘’evlilik teklifi yapmalı’’ değil, evlilik teklifi ‘’organize etmelisiniz’’) ki, eşi benzeri olmasın ve günlerce sosyal medyada konuşulsun… Bütün özel günler, doğum günleri, tanışma günü, ilk yemeğe çıkma günü, ilk etkinlik günü, söz günü, nişan günü, düğün günü, vs… bunların hepsi hatırlanacak, hepsi için yıl dönümlerinde sürpriz organizasyonlar hazırlanacak, günün anlam ve önemine uygun hediyeler alınacak ve her yıl da bir önceki yılı aratmayacak nitelikte sürpriz organizasyonlarla tekrar edilecek…Eğer bu başarılamazsa, organizasyon &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ben ‘’TV ve sosyal medya romantizm, erotizm ve pornografiyi dikta ediyor’’ deyince bazı dostlarımız da ‘’erotizm ve pornografi tamam ama romantizm neden olmasın?’’ diyor. Elbette ki olması gerektiği kadarına benim de bir itirazım yok ama olması gerektiği kadarına. Lakin durum farklı.<br><br>Artık olması gerekenden çok daha fazla ve daha da önemlisi aşırı ritüalize edilmiş bir romantizm dayatılıyor. Gerçek romantizm değil bunlar, yapay bazı ritüeller. Yani romantizmin karikatürü. Dolayısıyla aslında yapılan romantizmin fetişizmi veya romantizmin pazarlama aracı olarak kullanılmasından başka bir şey değil.<br><br>Ama ne oluyor? Öyle ya da böyle satın alınıyor bunlar, özellikle de kadınlar tarafından. Çünkü fıtratları buna uygun. Dayatılan bu romantik diktaya göre -TV’de, sosyal medyada vs- öyle bir hava var ki, eşiniz/kocanız böyle romantik ritüelleri yapmıyorsa, sizi sevmiyordur! Terk et onu!<br><br>Öyle bir sürpriz evlilik teklifi organize etmeli (dikkat, ‘’evlilik teklifi yapmalı’’ değil, evlilik teklifi ‘’organize etmelisiniz’’) ki, eşi benzeri olmasın ve günlerce sosyal medyada konuşulsun… Bütün özel günler, doğum günleri, tanışma günü, ilk yemeğe çıkma günü, ilk etkinlik günü, söz günü, nişan günü, düğün günü, vs… bunların hepsi hatırlanacak, hepsi için yıl dönümlerinde sürpriz organizasyonlar hazırlanacak, günün anlam ve önemine uygun hediyeler alınacak ve her yıl da bir önceki yılı aratmayacak nitelikte sürpriz organizasyonlarla tekrar edilecek…<br><br>Eğer bu başarılamazsa, organizasyon bir önceki yılın organizasyonuna benziyor ve herhangi bir yeni sürpriz içermiyor ise yani vasat kaldı ise romantizm çöküyor! Bazı özel günleri unutmak mı dediniz? Yani ‘’ya bazı özel günler unutulursa’’, öyle mi? O zaten konumuzun dışında, direkt boşanma sebebi!!!<br><br>Evet, tabi ki abartıyorum, bu durumu genelleyemez ve tüm kadınların/evliliklerin böyle olduğunu söyleyemeyiz. Ama dikte edilen tablonun böyle olmadığını -böyle bir yaşam tarzının dayatılmadığını- da söyleyemeyiz, değil mi?<br><br>Ben Nesli yazarlarından Chuck Klosterman, aşkın medya tarafından idealize edilmiş hâlinin baştan çıkarıcı ama asla ulaşılamayacak bir şey olduğunu söylüyor. Martin Seligman ise ‘’Sanki bir salak çıkmış da normal insan olmanın çıtasını yükseltmiş gibi’’ diyor (1). Haksızlar mı?<br><br>Romantik ilişkilerimizle ilgili -karşılanması mümkün olmayan- büyük umutlar besliyoruz. Çünkü medya bunu bize dikte ediyor. Ve ne yazık ki çoğumuz da bunları satın alıyoruz. Ben Nesli yazarı Twenge, ‘’evlenmek bir zamanlar çocuk yapmak için gerçekleştirilen bir eylem olarak görülürken, şimdi en romantik isteklerimizi karşılamak için gerçekleştirilen bir eyleme dönüşmüş durumda, her şeyin mükemmel olmasını bekliyoruz [ama olmuyor işte]’’ diyor. Ve soruyor; ‘’Neden tüm tanıdıklarım doğrudan ya da dolaylı olarak mutsuz? Çünkü herkes ‘’Evliliğim [Cosby Ailesi dizisindeki 5 çocuklu mutlu çift] Cliff ve Claire Huxtable’in evliliği kadar iyi olana dek tatmin olmayacağım’’ diye düşünüyor [da ondan]. Yirmili yaşlardaki bekâr kadınlar arasında yapılan bir ankete göre, bu kadınların %94’ü ‘’Evlendiğinde eşinin sonsuza dek kendisi ile birlikte kalacağını ve kendisinin ruh ikizi olacağını’’ düşünüyor. Röportaj yaptığımız kadınların çoğu, beyaz atlı prens aramadığını söylüyor, bunun altını çiziyor; ancak beğenecekleri erkeği anlatırken de tam olarak bu tanıma uygun, elde etmesi güç erkekleri tarif ediyorlar.’’(2)<br><br>‘’Oysa gerçekte ‘’mükemmel hayat’’ amacına ulaşabilen çok az insan var. Herkes görkemli evlerde yaşamıyor. Çoğu kişinin işi ekonomik zorluklar yüzünden heyecan verici değil. En azından her zaman değil. Mükemmel bir adamla evlenebilirsiniz ama o her zaman sizin ruh ikiziniz olamayacaktır. Ama buna rağmen hepimiz bireysel arzularımıza fazla odaklanıyoruz. Çünkü yaşamımız boyunca bize/kulağımıza çok özel olduğumuz fısıldandı. [Bu fısıltılara göre] Hepimiz zengin ve ünlü olmayı hak ediyoruz. Ayrıca iş ve aşk gibi hayatın her alanında da tatmin olmayı bekliyoruz. Bu atıştırmalıklar doyurucu olsaydı mükemmel olurdu ama [gerçek hayat] maalesef öyle değil. İşte bu durum içimizde büyük bir boşluk oluşturuyor. Ve genellikle de depresyonla sonuçlanıyor.’’ (3).<br><br>Twenge’ye göre ‘’Evliliklerin %50’sinin boşanma ile sonuçlandığı böyle bir zamanda [bu veriler ABD ile ilgili], muhtemel kocanızla ilgili bu kadar yüksek beklentilerinizin olması oldukça anlamsız… Maddi tatmin konusunda uzmanlaşan Norval Glenn, ‘’İnsanlar günümüzde bir kişiyle ilişkiye girdiğinde tüm duygusal ihtiyaçları da karşılansın istiyor ama çoğu birliktelik böyle olmuyor.’’ diyor. ‘’30 Yaş Krizi’’ yazarları bu durumu ‘’romantik beklenti boşluğu’’ olarak adlandırıyor.’’ (4).<br><br>Demek ki medyanın dayattığı bu tuzağa düşmemeliyiz. Ciddi tuzaklar var. Kadınlar, kendi kocaları haricindeki tüm erkeklerin romantik olduğunu, kendisi haricindeki tüm kadınların kocaları tarafından el üstünde tutulduğunu, sürpriz hediyelere boğulduğunu, sürpriz üzerine sürpriz yaşadığını vs düşünüyor. Çünkü diziler ve sosyal medya bu görüntülerle dolu.<br><br>Birçok kadın sırf bu görüntüler yüzünden mutsuz. Hatta bu durum boşanma gerekçesi bile olabiliyor. Çünkü kocasının kendisine değer vermediğini, hiç ilgi göstermediğini, sürpriz yapmadığını vs düşünüyor. Kendisine değer vermeyen, ilgi göstermeyen (hiç romantik olmayan) bir adamla yaşanır mı? Hem de etrafta kendisine ilgi gösterebilecek bu kadar çok romantik erkek varken!<br><br>Avcı için en kolay av, aç hayvandır, çünkü hemen tuzağa düşer. Kadınlar, medyanın pompaladığı bu sahte/yapay romantik gösterilere inanmamalı, bu tuzağa düşmemeliler. Ama erkekler de eşlerini romantizm açlığına sürüklememeli, asgari düzeyde de olsa eşlerinin romantik ihtiyaçlarını karşılamalılar. Unutulmamalı ki, kadınlar cinsellikten uzak bir yaşama tahammül edebilirler ama ilgisizliğe, değersizleştirilmeye tahammül edemezler. Ama ne yazık ki erkeklerin çoğu da bu konuda çok cimri, paradan puldan bahsetmiyorum, ilgi ve duygudan bahsediyorum. Bunun için paraya, pula gerek yok, bu iş bedava. Ve aslında çok da basit. Ama…<br>Devamı -nasipse- bir sonraki yazımızda ????<br><br>1-Jean M. Twenge, Ben Nesli, Kaknüs Yayınları, 2006, s.185<br>2-Twenge, age, s.183-184<br>3-Twenge, age, s.185<br>4-Twenge, age, s.184</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/romantizm-diktasi-evlilikleri-tehdit-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hukukçu-yazar Lütfi Bergen “Evlilikte Eşitlik Değil, Küfüv Esastır”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hukukcu-yazar-lutfu-bergen-evlilikte-esitlik-degil-kufuv-esastir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hukukcu-yazar-lutfu-bergen-evlilikte-esitlik-degil-kufuv-esastir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lütfi Bergen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2020 08:05:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15391</guid>

					<description><![CDATA[Yörünge Dergisi, gündem mevzularının açıkça anlaşılabilmesi için konunun künhüne vakıf ehil kişilerle söyleşiler gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu meyanda kamuoyunun Türk kimliği üzerinde farklı beyanlarıyla tanıdığı hukukçu-yazar Lütfü Bergen ile İstanbul Sözleşmesi merkezli bir mülakat gerçekleştirdik. İşte söyleşinin birinci bölümü: İstanbul Sözleşmesi’nin hukuki niteliği nedir? Bu anlaşmayı “Uluslararası Sözleşme” olarak mı, yoksa iç hukukumuzu bağlayan vazgeçilemez hukuki bir metin olarak mı ele almalıyız? İstanbul Sözleşmesi Türkiye için bir gereklilik olarak gündeme geldi. Sözleşme’nin aleyhinde görüş veren çevreler öncelikle bu metnin neden Türkiye tarafından ulus-üstü bir düzenleme olarak teklif edildiği halde TBMM tarafından onaylanarak iç hukuk normu haline getirdiğini dikkate almalıdır. Türkiye bu süreci İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği Opuz v. Türkiye Kararı sonrasında başlattı. AHİM, 2009 senesinde ilk defa bir devleti “aile içi şiddet konusunda gerekli tedbirleri almamak ve kadın mağduru koruyamamak” gerekçesi ile mahkûm etti ve tazminata hükmetti.Bu davanın görülmesini gerektiren haksız fiilleri ve olay konusunu kısaca hatırlamak faydalı olacaktır. AİHM’e başvuran, Nahide Opuz, 1972 doğumlu bir Türk vatandaşıdır, Diyarbakır’da yaşamaktadır. Annesi imam nikâhlı olarak A.O. ile yaşamaktadır. Başvuran 1990’da A.O.’nun oğlu H.O. ile yaşamaya başlamış ve 1995’te resmi nikâhla evlenmiştir. 1993, 1994 ve 1996 doğumlu olmak üzere üç çocukları bulunmaktadır. Birinci saldırı: Başvuran ve annesi 10 Nisan 1995 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Yörünge Dergisi, gündem mevzularının açıkça anlaşılabilmesi için konunun künhüne vakıf ehil kişilerle söyleşiler gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu meyanda kamuoyunun Türk kimliği üzerinde farklı beyanlarıyla tanıdığı hukukçu-yazar Lütfü Bergen ile İstanbul Sözleşmesi merkezli bir mülakat gerçekleştirdik. İşte söyleşinin birinci bölümü:</em></p>



<p><strong>İstanbul Sözleşmesi’nin hukuki niteliği nedir? Bu anlaşmayı “Uluslararası Sözleşme” olarak mı, yoksa iç hukukumuzu bağlayan vazgeçilemez hukuki bir metin olarak mı ele almalıyız?</strong><br></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi Türkiye için bir gereklilik olarak gündeme geldi. Sözleşme’nin aleyhinde görüş veren çevreler öncelikle bu metnin neden Türkiye tarafından ulus-üstü bir düzenleme olarak teklif edildiği halde TBMM tarafından onaylanarak iç hukuk normu haline getirdiğini dikkate almalıdır.<br></p>



<p>Türkiye bu süreci İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği Opuz v. Türkiye Kararı sonrasında başlattı. AHİM, 2009 senesinde ilk defa bir devleti “aile içi şiddet konusunda gerekli tedbirleri almamak ve kadın mağduru koruyamamak” gerekçesi ile mahkûm etti ve tazminata hükmetti.<br>Bu davanın görülmesini gerektiren haksız fiilleri ve olay konusunu kısaca hatırlamak faydalı olacaktır.<br></p>



<p>AİHM’e başvuran, Nahide Opuz, 1972 doğumlu bir Türk vatandaşıdır, Diyarbakır’da yaşamaktadır. Annesi imam nikâhlı olarak A.O. ile yaşamaktadır. Başvuran 1990’da A.O.’nun oğlu H.O. ile yaşamaya başlamış ve 1995’te resmi nikâhla evlenmiştir. 1993, 1994 ve 1996 doğumlu olmak üzere üç çocukları bulunmaktadır.<br></p>



<p>Birinci saldırı: Başvuran ve annesi 10 Nisan 1995 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuş, H.O ile A.O.’nun kendilerinden para istediklerini, dövdüklerini ve ölümle tehdit ettiklerini iddia etmişlerdir. Ayrıca H.O. ile babası A.O.’nun başka erkekleri eve almak istediklerini ileri sürmüşlerdir. Bu olayla ilgili olarak savcılık 25 Nisan 1995 tarihinde H.O. ve A.O. hakkında ölümle tehdit ve hafif müessir fiil işledikleri gerekçesiyle bir iddianame sunmuş, ancak 15 Haziran 1995 tarihinde, başvuran ve annesinin şikâyetlerini geri çekmeleri üzerine mahkeme müessir fiil davasının düşürülmesine karar vermiştir.<br></p>



<p>İkinci saldırı: H.O. bir münakaşa sırasında başvuranı ağır biçimde dövmüştür. 11 Nisan 1996 tarihinde gerçekleşen bu saldırı sonrasında Cumhuriyet Savcısı 12 Nisan 1996 tarihinde Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi’ne H.O.’yu Türk Ceza Kanunu’nun 456/2 ile 457/1 maddeleri uyarınca ağır müessir fiil işlemekle suçlayan bir iddianame sunmuştur. Başvuranın 13 Haziran 1996 tarihli duruşmada, şikâyetini geri çekmiştir. Davanın devam edebilmesi için başvuranın şikâyeti gerekli olduğundan, başvuranın şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle 18 Temmuz 1996 tarihinde dava düşmüştür.<br></p>



<p>Üçüncü saldırı: 5 Şubat 1998 tarihinde, başvuran, annesi, kız kardeşi ve H.O. arasında kavga çıkmış, kavga sırasında H.O. eşine bıçak çekmiştir. Çıkan kavgada H.O., başvuran ve annesi yaralanmışlardır.<br></p>



<p>Dördüncü saldırı: H.O. 4 Mart 1998 tarihinde, başvuranla annesine arabayla çarpmıştır. Başvuranın annesi hayati tehlike oluşturacak şekilde ağır yaralanmıştır. Cumhuriyet Savcısı 19 Mart 1998 tarihinde H.O. hakkında Diyarbakır 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ölümle tehdit ve ağır müessir fiil işlemek suçlarından kamu davası açmıştır. Ayrıca Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı 14 Nisan 1998 tarihinde de H.O. ve babası aleyhinde dava açmış, bu kişileri Türk Ceza Kanunu’nun 188/1 maddesine muhalefeten başvuran ve annesini ölümle tehdit etmekle suçlamıştır. Ağır ceza mahkemesi bir dosya bakımından 11 Mayıs 1998 tarihinde suçu cinayete teşebbüs olarak nitelendirmiştir. H.O. 9 Temmuz 1998 tarihli duruşmada, olayın kaza olduğunu, araç kapısının açık olduğunu ve aracı hareket ettirdiğinde kapının kazaen müştekilere çarptığını yinelemiştir. Başvuran ve annesi H.O.’nun ifadesini teyit etmiş, davayı sürdürmek istemediklerini ifade etmişlerdir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 23 Haziran 1998 tarihinde H.O. ve babasını ölüm tehdidinde bulunma suçlarından delil yetersizliği nedeniyle beraat ettirmiştir. Mahkeme sanığın iddiaları reddettiğini ve müştekilerin şikayetlerini geri çektiklerini kaydetmiştir. Başvuran yeniden H.O. ile yaşamaya başlamıştır. Diğer dosya bakımından 8 Ekim 1998 tarihli duruşmada başvuran ve annesi şikayetlerini geri çekmişlerdir. Aracın kapısının açık olduğunu ve H.O.’nun kendilerine kazaen çarptığını ifade etmişlerdir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 17 Kasım 1998 tarihinde başvurana karşı işlenen suçla ilgili olarak başvuranın şikayetini geri çekmesi nedeniyle davanın düşürülmesine karar vermiştir.<br></p>



<p>Beşinci saldırı: Başvuran 29 Ekim 2001 tarihinde annesine gitmiş, eşinin kendisine şiddet uygulayacağından endişe ettiğini beyan etmiştir. Başvuranın annesi başvuranı teskin ederek çocukları ile beraber eve göndermiştir. Aradan on dakika geçtikten sonra çocuklardan biri geri gelip babasının annesini bıçakla öldürdüğünü söylemiştir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan kadının vücudunun çeşitli yerlerinde yedi bıçak darbesi bulunmaktadır. Raporda hayati tehlike bulunmadığı kaydedilmiştir. Başvuran 9 Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe vererek, H.O.’yla yaşadığı münakaşanın ardından defalarca bıçaklandığından şikayetçi olmuştur. Cumhuriyet Savcısı 12 Aralık 2001 tarihinde Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesi’ne H.O.’yu Türk Ceza Kanunu’nun 456/4 ve 457/1 maddeleri gereğince bıçakla saldırıda bulunmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur. Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesi 23 Mayıs 2002 tarihli ceza kararnamesiyle, başvurana bıçakla saldırmak suçundan H.O.’yu 839.957.040 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Bu cezayı sekiz taksitte ödemesine karar vermiştir.<br></p>



<p>Altıncı saldırı: Başvuran 14 Kasım 2001 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyette bulunup, H.O.’nun kendisini tehdit ettiğini iddia etmiştir. Cumhuriyet Savcısı 11 Mart 2002 tarihinde başvuranın iddialarından başka, H.O. aleyhinde kamu davası açmayı gerektirir nitelikte delil ve emare bulunmadığına karar vermiştir.<br></p>



<p>Yedinci saldırı: Başvuranın annesi 19 Kasım 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı’na bir şikâyet dilekçesi sunmuştur. Dilekçesinde, H.O., A.O. ve yakınlarının kendisini ve kızını sürekli tehdit ettiklerini ifade etmiştir. Bu esnada, başvuran 14 Aralık 2001 tarihinde, Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yeniden boşanma davası açmıştır. H.O. 10 Ocak 2002 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun 191/1 kapsamında ölümle tehdit etmekle yargılanmıştır. Başvuranın annesi 27 Şubat 2002 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na başka bir dilekçe sunmuştur. H.O.’nun tehditlerinin yoğunlaştığını ileri sürmüştür. Kendisini silahla tehdit ve telefonla rahatsız ettiğini, kendisine küfür ettiğini, arkadaşlarıyla beraber mesken masuniyetini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Hayatının her an için tehlikede bulunduğunu, polisin telefonunu dinlemeye alıp, H.O.’ya karşı harekete geçmesini talep etmiştir. 3 Nisan 2002 tarihinde talebini yinelemiştir. Başvuran 29 Ekim 2001’de meydana gelen olaydan sonra annesiyle yaşamaya başlamıştır. Anne ve başvuran 11 Mart 2002’de İzmir’e taşınmak üzere eşyalarını nakliye şirketinin kamyonetine yükletmiştir. H.O. aracın başvuranın annesinin oturduğu taraftaki ön kapısını açıp, “Eşyaları nereye götürüyorsun?” diyerek başvuranın annesini vurmuştur. Başvuranın annesi olay yerinde hayatını kaybetmiştir. Başvuran, annesinin öldürülmesinin ardından belirlenemeyen bir tarihte eşinden boşanmıştır. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 26 Mart 2008 tarihli nihai kararda, H.O.’yu adam öldürmek ve ruhsatsız silah taşımaktan mahkûm etmiştir. Mahkûmun tutuklu kaldığı süre ve kararın temyiz mahkemesince inceleneceği gözönünde bulundurularak, H.O.’nun serbest bırakılmasına karar verilmiştir. Başvuran 15 Nisan 2008 tarihinde, İzmir Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı’na Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulmak üzere suç duyurusunda bulunmuş, yetkili makamlardan korunma talep etmiştir. Başvuranın temsilcisi 14 Mayıs 2008 tarihinde AİHM’yi, başvuranın eşinin cezaevinden çıktığı ve başvurana yine tehditler yöneltmeye başladığı hususunda bilgilendirmiştir. Başvuranın talebine karşın hiçbir tedbir alınmaması üzerine AİHM’den, Hükümet’ten yeterli koruma sağlamasını istemesini talep etmiştir. 26 Mayıs 2008 tarihinde, Adalet Bakanlığı’na bağlı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürü Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nı bilgilendirmiştir. Aynı gün Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görevli bir Cumhuriyet Savcısı Diyarbakır Valisi’ne bir yazı yazarak başvuranın korunması için tedbir alınmasını istemiştir. 14 Kasım 2008 tarihinde başvuranın yasal temsilcisi yetkililerin başvuranı eski kocasından korumak için hâlâ hiçbir tedbir almamış olmaları nedeniyle müvekkilinin hayatının yakın tehlikede olduğu konusunda AİHM’ye bilgi vermiştir. 21 Kasım 2008 tarihinde Hükümet emniyet yetkililerinin başvuranı eski kocasından korumak amacıyla özel tedbirler aldığını AİHM’ye ifade etmiştir.<br></p>



<p>Türkiye, AİHM tarafından oybirliğiyle “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşama hakkını güvence altına alan 2. Maddesi, işkence ve insanlık dışı ve fena muamele yasağını düzenleyen 3. Maddesi, her türlü ayrımcılığı yasaklayan 14. Maddesi olmak üzere üç ayrı maddenin ihlal edilmesi gerekçesiyle” mahkûm edilmiştir. Türkiye’nin 14. Maddenin ihlali şöyle değerlendirilmiştir: “Aile içi şiddet vakalarında yargı sisteminin etkisiz ve edilgen oluşu; kadına yönelik şiddet ya da saldırılarda ise faillerin cezadan masuniyeti (korunmuşluğu), kadınlara karşı ayrımcılıktır.”<br></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanmasının gerekçesinin devletlerin özellikle kadın vatandaşlarını koruyacak tedbirleri almakta ve başvurularına cevap vermekte oldukça etkisiz kalmasıyla ilişkilendirildiği teslim edilmelidir. Nitekim Opuz v. Türkiye Kararı sonrasında Avrupa Konseyi, kadın-erkek eşitliğini sağlamak ve kadınlarla çocukları şiddetten uzak tutmak amacıyla CAHVIO adı verilen bir uzman grup vasıtasıyla 2010 yılında bir haklar manzumesi düzenlemiştir. Bu metin 2011 yılında “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” adıyla isimlendirilen, İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen haliyle imzaya açılmıştır. Türkiye 11.05.2011 tarihinde sözleşmeyi çekincesiz olarak ilk imzalayan devlet olmuştur.<br></p>



<p>AY madde 90 gereğince Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin imzaladığı uluslararası sözleşme, onu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kanunla uygun bulmasına bağlı olarak onaylanır. Türkiye, sözleşmeyi 24 Kasım 2011’de TBMM’de onayladı ve onay belgesini de 14 Mart 2012 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine iletti. Sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.<br></p>



<p>Özellikle muhafazakâr kesimde dikkatten kaçan bir husus olarak İstanbul Sözleşmesi’nin arkasında başka iki metin bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesi’nin 19 Sayılı Genel Tavsiye Kararı (11.Oturum,1992-Kadınlara Yönelik Şiddet) olarak bilinen metindir; ikincisi ise Kadınlara Yönelik Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Bildirgesi’dir. Bu ikinci metin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 20 Aralık 1993 tarihinde oylamaya başvurulmadan kabul edilmiştir.<br></p>



<p>BM CEDAW 19 Sayılı Kararı (1992)’de “toplumsal cinsiyet” kavramına yer verilerek “Taraf devletlerin toplumsal cinsiyet temelli şiddetin bütün biçimlerinin –gerek kamu gerek özel kişi tarafından yapılmış fiiller- üstesinden gelmek için uygun ve etkin tedbirler alması” tavsiye edilmiştir.<br></p>



<p>BM 1993 Bildirgesi’nde kadınlara yönelik şiddetin fiziksel, cinsel, psikolojik olabileceği vurgulanmıştır: “Bu Bildirge’nin amaçları bakımından kadınlara yönelik şiddet, ister kamusal ister özel hayatta olsun bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi anlamına gelir.”<br></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi, BM CEDAW 19 sayılı tavsiye kararı (1992) ile BM 1993 Bildirgesi’nin içeriğini toparlayan ve geliştiren bir metin olarak düzenlenmiş, ekonomik baskının da “şiddet” sayılması gerektiğine yer vermiştir.<br>Bütün bu parametreler düşünüldüğünde İstanbul Sözleşmesi Türkiye’nin gündemine bazı kesimlerin propaganda yaptığı gibi Batı’nın eşcinselleştirme politikasının sinsi bir düzenlemesi olarak girmemiştir. Tam aksine Türkiye, çok farklı kültürlerin etkisi altında devlet-toplum-aile ilişkilerini tanımlayamamaktadır. 1923’ten itibaren yerleştirilmeye çalışılan “Cumhuriyet ailesi” modeli (çekirdek aile) farklı sosyal öbeklerin etnik, dinî ya da kültürel gerekçeleriyle toplumsal mutabakatın ideal formu haline gelememektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Medeni Kanun düzenlemesi ile tek eşli evlilik modeli getirmekte, eşlerin evlilik birliğine “birey” olarak katılmasını idealize etmektedir. 2010 yılından itibaren Suriye’den gelen dört milyon nüfusla birlikte Medeni Kanun’da esasları belirlenen “aile modeli”nin yeni bir etnik/sığınmacı topluluğun kültürel/dinî/etnik değerleri ile tekrar sınanacağı görülmektedir. </p>



<p>Aile fertlerinin ve özellikle kadınlarla çocukların hukuk sisteminden yararlanamaması, devletin “devlet” olma niteliğinde zaafa sebebiyet vermekte ve “yerel-otonom” sosyal grupların doğmasına yol açmaktadır. Bu anlamda devletin bir grubun başka bir grup üzerinde cinsellik temelinde şiddet uygulamasına, tahakküm kurmasına izin vermemesi öncelikle kendi ontolojik gereksinimidir. İşte İstanbul Sözleşmesi en başta bu ontolojik gerekçe nedeniyle 2011’de “aciliyetle” kabul edilmiştir.<br></p>



<p>Ancak yine AY’nın 41. maddesi “Aile, Türk toplumunun temelidir” hükmü ile bu toplumsal birimi siyasi varlığına dayanak kılmıştır. İşte bu noktada fertten aileye geçişi temin edecek hak katalogları bakımından iyi çalışılmamış bir alan bulunmakta yani bir teorik boşluk kendini göstermektedir. AY’nın 41. Maddesi bir taraftan aileyi temel kabul ederken diğer yandan eşler arasındaki ilişkiyi eşit bireyler varsayımına dayandırmaktadır: “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” Ancak gerek Türk töresinde gerekse İslâm hukuk sisteminde aileyi inşa edecek kadın ile erkek arasında “eşitlik” kavramı değil “küfüv” kavramı esastır. Bu anlamda Türk töresi ve İslâm fıkhı bakımından evlilik birliği tesis eden karı-koca, örneğin “mal ayrılığı rejimi”ne bağlıdır. Fakat gerek AY gerekse TMK hükümleri aileyi “küfüv” üzerinden değil “eşitlik” fikri üzerinden inşa ettiğinden dinî ve millî kültürle çatışmalı bir düzenleme tesis etmektedir. Bu düzenlemeler 1982 AY’sının CEDAW Sözleşmesi’ne (1979) uyum kaygısıyla gerçekleştirilmiştir.<br></p>



<p>Bu izahtan sonra sorunuzun cevabı olarak şu söylenebilir:<br></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girebilmesi konusu 75. Maddede düzenlenmiştir. “En az sekizi Avrupa Konseyi üyesi olan on devlet tarafından imzalanmasından sonraki üç aylık süre sonunu takiben ayın ilk günü.”<br>Sözleşme, önceki CEDAW Sözleşmesi’nden farklı olarak yaptırım gücü olan uluslararası ilk sözleşmedir. 66. Madde “Kadınlara yönelik şiddetle ve aile içi şiddetle mücadele konusunda uzmanlar grubu” tesis ederek sözleşmenin uygulanıp uygulanmadığının izlenmesini düzenlemektedir. Dolayısıyla kadına karşı şiddet konusunda etkin bilgilendirme, yasal düzenleme yapmayan ülkeleri tespit için devletlerüstü bir teftiş mekanizması kurulmuştur. Bu hususa Türkiye’de muhafazakârlar tarafından çok dikkat edilmemektedir. Zira, devletlerüstü teftiş mekanizması bir devletin milletiyle ve ülkesiyle bütün halde egemenlik haklarını kısıtlamak anlamına gelir.<br></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi’nin 80. Maddesi “Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, herhangi bir zaman bu Sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşmenin feshi, konuya ilişkin bildirimin Genel Sekretere ulaştırıldığı tarihten itibaren üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.” hükmünü getirmiştir. Ancak bu maddenin işletilmesi için TBMM’nin kanunla Sözleşme’nin feshini onaylaması gerekmektedir. İstanbul Sözleşmesi, Avrupa Konseyi belgesidir. Türkiye, Avrupa Konseyi belgesine dair taahhütlerini feshetme ihtimali dahilinde bile BM belgelerinden olan CEDAW Sözleşmesi ile bağlıdır. CEDAW belgesinde de aynı esaslar yer almaktadır. Türkiye hem İstanbul Sözleşmesi’ne hem de CEDAW Sözleşmesi’ne dair taahhütlerini feshederek dahi aile/kadın tartışmalarını nihayete erdiremeyecektir. Çünkü Anayasa, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu, İcra İflas Kanunu, Borçlar Kanunu gibi mevzuatlar İstanbul Sözleşmesi’nin kaynağı olan CEDAW Sözleşmesi’ne dayanarak tanzim edilmiştir. Bu anlamda İstanbul Sözleşmesi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ortaya çıkan kodifikasyon hareketinin bir devamı olarak Türkiye’nin gündemindedir. Türkiye, 8 Muharrem 1336 (25 Ekim 1917) tarihli Hukuk-ı Âile Kararnâmesi’nden beridir kadın ve aile meselesinde kendi dinamiklerine dayanan bir fıkhî konsensüs gerçekleştiremedi. İstanbul/CEDAW gibi sözleşmeler feshedilirse kadına yönelik şiddet yeni Opuz v. Türkiye vakalarına kapı açacak. Ancak Türkiye, İstanbul/CEDAW ile de yoluna devam edemez. Zira bu belgeler ile “aile” inşa edilememektedir.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><a href="https://www.eflatunkitap.com/evlerimizi-kaybediyoruz-205724?"><img decoding="async" width="330" height="512" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/image1-4.jpeg" alt="" class="wp-image-15393" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/image1-4.jpeg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/image1-4-193x300.jpeg 193w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /></a><figcaption>Satın almak için kitap kapağına tıklayınız.</figcaption></figure>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hukukcu-yazar-lutfu-bergen-evlilikte-esitlik-degil-kufuv-esastir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
