<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Eşitsizlik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/esitsizlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 21:14:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Eşitsizlik &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eşitsizliğe karşı nerede duruyoruz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/esitsizlige-karsi-nerede-duruyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/esitsizlige-karsi-nerede-duruyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Feb 2020 06:41:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitsizlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13687</guid>

					<description><![CDATA[Bütün mesele, eşitsizliği insanlık onuruyla ilgili bir problem haline getirip getirmemekte. Getirebilirsek eğer kapitalizmin kaybetmemesi için bir neden belki de olmayacaktır. İnsanlığın ihtiyacı olan ahlakileşme süreci böylelikle devrimci bir kıvama kavuşabilecektir. Kapitalizm güç arzusu sayesinde bugün sınır tanımaz bir makineye dönüşmüştür.Bu yüzden, yukarı kesimdeki en zenginlerin ekonomik farkını ‘işverenlik&#8217; işlevleriyle açıklayanlar konuyu ya safdilce ve tek taraflı ya da büyük bir kurnazlıkla yerinden etmektedirler. Böyle bir tuzağa düşmemeliyiz. Çelişkilerle yüzleşmeye niyetimiz var mı bilemiyorum. Biraz daha ileri gidelim: İnsana olan saygı ve sevgimizden, dolayısıyla hepimiz için en iyiyi istediğimizden emin miyiz? Yoksa herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir dünyanın doğal olduğu kadar değişmez bir gerçeklik olduğunu düşünerek kah üretmeye çalıştığımız kah sahiplendiğimiz söylem ve değerlerin aslında bir kamuflajdan ibaret olduğu kanaatiyle mi hareket ediyoruz? Doğruyu söylemek gerekirse, birbirimize itiraf etmek istemediğimiz hakikat, kendisini genel itibariyle bu şekilde gösteriyor. Üstelik burada sadece doğamızla değil, aklımızla da hareket ediyor, büyük değer ve idealler adına kendimizi aptal konumuna düşürmek istemiyoruz. Aklımız bize imkansızı istemenin absürt olduğundan dem vuruyor. Evet ama, tarihin aynı zamanda imkansızı cisimleştirmek üzere cereyan eden birtakım gelgitler ve belirsizliklerle neşv-ü nema etmediğinden kim emin olabilir. İlerlemeciliğe yönelik eleştirilerimiz tarihin gelişme seyrini anlamaktan bizi alıkoymamalı. Ne yazık ki bu büyük hataya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün mesele, eşitsizliği insanlık onuruyla ilgili bir problem haline getirip getirmemekte. Getirebilirsek eğer kapitalizmin kaybetmemesi için bir neden belki de olmayacaktır. İnsanlığın ihtiyacı olan ahlakileşme süreci böylelikle devrimci bir kıvama kavuşabilecektir. Kapitalizm güç arzusu sayesinde bugün sınır tanımaz bir makineye dönüşmüştür.Bu yüzden, yukarı kesimdeki en zenginlerin ekonomik farkını ‘işverenlik&#8217; işlevleriyle açıklayanlar konuyu ya safdilce ve tek taraflı ya da büyük bir kurnazlıkla yerinden etmektedirler. Böyle bir tuzağa düşmemeliyiz.</p>
<p>Çelişkilerle yüzleşmeye niyetimiz var mı bilemiyorum. Biraz daha ileri gidelim: İnsana olan saygı ve sevgimizden, dolayısıyla hepimiz için en iyiyi istediğimizden emin miyiz? Yoksa herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir dünyanın doğal olduğu kadar değişmez bir gerçeklik olduğunu düşünerek kah üretmeye çalıştığımız kah sahiplendiğimiz söylem ve değerlerin aslında bir kamuflajdan ibaret olduğu kanaatiyle mi hareket ediyoruz? Doğruyu söylemek gerekirse, birbirimize itiraf etmek istemediğimiz hakikat, kendisini genel itibariyle bu şekilde gösteriyor. Üstelik burada sadece doğamızla değil, aklımızla da hareket ediyor, büyük değer ve idealler adına kendimizi aptal konumuna düşürmek istemiyoruz. Aklımız bize imkansızı istemenin absürt olduğundan dem vuruyor. Evet ama, tarihin aynı zamanda imkansızı cisimleştirmek üzere cereyan eden birtakım gelgitler ve belirsizliklerle neşv-ü nema etmediğinden kim emin olabilir. İlerlemeciliğe yönelik eleştirilerimiz tarihin gelişme seyrini anlamaktan bizi alıkoymamalı. Ne yazık ki bu büyük hataya genellikle düşüyor, tarihi hala bir vakalar yığınından ibaret zannediyoruz.</p>
<p><b>Kırılgan zemin</b></p>
<p>Sistem dediğimiz ve içinde yaşadığımız büyük aygıtın son derece kırılgan bir zemin üzerinde durduğunu, arka plandaki tarihsel eğilimi göz ardı ettiğimiz için çoğunluk itibariyle fark edemiyoruz. Halbuki tarih, kim veya hangi güçler ne yaparsa yapsın insanlığın tümel planda özgürleşmesi ve eşitlenmesi doğrultusunda bir seyir izlemekte. Tarihin gidiş istikametini idrak etmekten aciz sağcı-statükocu zihniyet, sistemle barışmakta ve sistemin payandası haline gelmekte fazla beis görmüyor. Sistemin verili kültürel, ahlaki ve geleneksel değerler muvacehesinde rehabilitasyonunu kabule şayan bir hedefe dönüştürmekle ayırt edilebiliyor. Nitekim post-modern felsefe de -en azından konjonktürel bağlamda- statükocu zihniyete odun taşımak suretiyle sistemin devr-i daimine belli bir imkan sağlamakta. Kolektif ruhun ve siyasetin (ideolojilerin) kısa devre yapmasına sebebiyet vererek tarihin “seyir yolu”nda yeni türbülanslar meydana getiriyor. Burada, insanlık tarihinin bütün zamanlar boyunca dikenli ve meşakkatli bir değişim süreci olduğunu tabii ki göz ardı ediyor değiliz. Değişimi her zaman doğrularla yanlışların birbirine karıştığı/karıştırıldığı yeni bağlamlar içinde yaşamaya devam edeceğiz. Üstelik sağ zihniyet öz değiştirerek de olsa yeni kimlik ve söylemlerle varlığını gösterecek.</p>
<p>Eşitsizliğin doğallaştırılması, bilhassa sağ zihniyetin -liberal versiyonu da dahil olmak üzere- alameti farikalarından biri. O kadarla da kalınmadığını, küresel kapitalizmin hegemonyası sonucu bugün, eşitsizliğin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu konusunda bir tür ideolojik bir mutabakatın oluştuğunu görebiliyoruz. Adeta eşitsizlikle kaim bir dünya sisteminin içindeyiz. Bunu sorgularken bile eşitsizliğin zorunluluğuna dair inancımızdan asla şüphe etmiyoruz. Fırsat eşitliği etrafındaki konsensüsü ve kazanımları yeterli saymak bir yana, bunu neredeyse tarihin sonu ve nihai hali olarak belleyen bir dünya tasavvuru içine sıkışıp kalıyoruz. Tam burada, doğallaştırmanın en büyük, en tahripkar ideolojik yanılsamalardan (işleyişlerden) biri olduğunu hatırlatmamız gerekir. En sinsi haliyle ideoloji adını verdiğimiz “yanlış bilinç” budur. Bunun daha da tehlikeli olanı ise, yanılsamaları bilimsel ve dini argümanlarla destekleyen anlayış/yorum biçimleri olsa gerektir. “Dine karşı din” nitelemesinin ardındaki gerek devrimci gerekse hakikatçi hassasiyet ve farkındalıkları dikkate almanın mecburiyeti de burada yatıyor. Dinin devrimci temeli, yanlış bilince, başka deyişle hurafelere, dolayısıyla sosyal, kültürel şartlanmışlıklara karşı özgürleştirici ve ayağa kaldırıcı bağlamından neşet eder. Bu yüzden, verili plandaki bütün olumsuzluklarına karşı, din, aynı zamanda sistemin bir çeşit yumuşak karnı niteliğindedir. Dinin evrensel ahlak temelindeki asli hüviyetine ve misyonuna sahip olması, diğer taraftan bilimsel ve rasyonel değerlerle mürekkep bir ontolojiyle hayatiyet kazanması, mevcut kapitalist sistem açısından bir karabasan olacaktır. Din, kapitalizmin baş edemeyeceği bir varoluş kabiliyetini ve üstünlüğünü insana-insanlığa sunma potansiyeli ve ufkuyla önümüzdedir. Burada tedarik edilmesi gereken bir imkan ve güç olarak durmaktadır. Biz bu tedariki yapmadığımız sürece sistem yani kapitalizm, dinin kendi ister ve emelleriyle uyum içinde olmasından haliyle memnuniyet duyacak, bununla da kalmayarak İslamofobi gibi illüzyonist ve hedef saptırıcı yöntemlerle bilakis kendi güvenliğini sağlamaya devam edecektir.</p>
<p><b>Tek boyutlu insan</b></p>
<p>Sistemin, bugünkü ifadesiyle küresel kapitalizmin koruyucu ve kollayıcıları, esas itibariyle iki temel argümana dayanarak bir hegemonya ve manipülasyon faaliyeti yürütmektedir. Bunlardan biri, az önce işaret etiğimiz gibi sosyal, ekonomik eşitsizliğin doğallaştırılarak fırsat eşitliğinin “yeter koşul” haline getirilmesidir. Buna göre, fırsat eşitliği herkes için en iyiyi temin etmenin biricik yolu ve formülüdür. Sosyal, ekonomik eşitsizlikler çalışmanın ve yaratıcılığın koşuludur. “Ekonomik inanışa göre, kuvvetli dozda eşitsizlik daha hızlı ve daha etkili büyüyen ekonomiler yaratır” (Zygmunt Bauman, Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?, 20, Ayrıntı y.). Çünkü insan, her türlü değerler dünyasına rağmen kendi menfaati için mücadele eden bir varlıktır. Eşitsizlikler bu yönde bir motivasyonun oluşması için gereken zemini oluşturmaktadır. Bu zeminin ortadan kalkması halinde, insanlık yavaş yavaş durağanlığa sürüklenecektir. Rekabet ve yarışma olmazsa ilerleme ve kalkınma da olmayacaktır. Yaklaşık 300 yıllık kapitalizm tecrübesinden sonra bugün, bu savın bize oldukça inandırıcı geldiğini biliyoruz. Ancak bunun, Marcuse’un tabiriyle kapitalizmin boyunduruğuna girmiş “tek boyutlu insan” tipini evrenselleştirmekten mütevellit bir yanılsama olduğu/olabileceği konusunda temkinli olmamız gerekir. Kapitalizmin insan doğasındaki menfaat ve rekabet hırslarını tırmandırarak bir başarı temin ettiği aşikar. Fakat bunun insanoğluna alternatif bir varoluş imkanı tanımayacak düzeyde baskın bir sabite olduğunu ileri sürmenin ne bilimsel ne rasyonel ne de dini dayanaklarından söz edilebilir. Dayanışma, paylaşma, güven ve işbirliğine dayalı bireysel ve toplumsal bir varoluş, bir yaşam tasavvuru sadece mümkün değil, belki insanlığın “yaratıcı tekamül”ü ve huzuru açısından çok daha iyileştirici olabilecektir. Kapitalizmin bizi doğamız hakkında körleştirdiği ve şartlandırdığı, hatta kötürümleştirdiği hususunda şüphe içinde olmamız lazım. O açıdan, başka bir dünyanın mümkün olup olmayacağını sorgularken, cevabını vermemiz gereken daha temel soru şudur: Başka insan mümkün mü? İnsan başka türlü olabilir mi?</p>
<p>Sistemin kendisini dayatan ve meşrulaştıran ikinci argüman ise eşitsizliğin herkesin yararı doğrultusunda işlediğidir. Eşitsizliğin iktisadi verimliliği sağlaması yanı sıra, aynı zamanda kalkınmayı ve genel refahı artırdığı da iddia edilmektedir. Ancak Dünya Bankası baş yardımcılığı görevinde bulunmuş Joseph Stiglitz gibi sistemin çalışma kurallarını çok iyi bilen iktisatçılar bile, bize bunun gerçek olmadığını söylüyorlar. Eşitsizliğin Bedeli kitabında Amerikan ekonomisinin geldiği noktayı analiz eden Stiglitz, “aşağı sızdırma ekonomisi” denilen refah toplumu mekanizmasının asılsız bir varsayım olduğunu belirtmektedir: “[Y]üksek eşitsizlik oranları daha fazla büyümeye yol açmamıştır; hatta bu süreçte birçok Amerikalının gelirleri azalmış veya sabit kalmıştır. ABD’de son yıllarda yaşananlar aşağı sızdırma ekonomisinin tam tersidir: Üst kesimdekilerin servetleri alt kesimdekilerin pahasına artmıştır” (50, İletişim y.). Kalkınmayla sosyal refah arasında simetrik, doğru orantılı bir ilişki olduğu iddiasına karşı dünyanın birinci büyük ekonomisi olan ABD’yi örnek olarak almamız herhalde yanlış olmaz. Stiglitz’in yaptığı da bu. ABD’de eşitsizlik bu süreçte azalacağına artmış ve daha da derinleşmiştir. “Zenginler zenginleşmekte, zenginlerin en zenginleri daha da zenginleşmekte, yoksullar sayıca artmakta ve giderek daha da yoksullaşmakta ve orta sınıfın içi boşaltılmaktadır” (Age, 51). Durum sadece Amerika’da böyle değil. Görülen o ki, küreselleşme adı altında aynı zamanda şu vakayı yaşıyoruz: Kapitalizmin nimetleri bütün dünya ülkelerinde daha eşitsiz bir yapıyı doğuruyor. Hatta bu süreç, beraberinde paradoksal bir sonuca yol açmakta: “Uluslar arasında artıp ulusların kendi içinde sabit kalan veya azalan eşitsizlikten, uluslar arasında azalıp ulusların kendi içinde artan bir eşitsizliğe geçiş trendi” (Bauman, Age, 15). Sözkonusu eşitsizliğin küresel düzeyde derinleştiğini gösteren pek çok rakam vermek mümkün. “John Galbraith, Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın 1988 tarihli İnsani Gelişim Raporu’nun önsözünde, dünya nüfusunun yüzde 20’si dünya çapında üretile tüm mal ve hizmetlerin yüzde 86’sını tüketirken, en yoksul yüzde 20’nin sadece 1,3’ünü tükettiğini” (Bauman, Age, 15) belirtiyor. Bauman, “Günümüzde durum daha da kötü” diyerek devam ediyor: “Nüfusun en zengin yüzde 20’si üretilen malların yüzde 90’ını tüketirken, en yoksul yüzde 20’lik kesimde bu oran yüzde 1’dir” (Age, 15).</p>
<p><b>Sosyal devlet kalkanı</b></p>
<p>Kapitalizm bu eşitsizliği üretirken bir taraftan kendi güvenlik kalkanını da oluşturmuyor değil. Aksi halde kendi ipini çekeceğinin farkında. Sosyal güvenlik ve sosyal yardım politikalarıyla toplumdaki olası fay hatlarına karşı gereken tedbirleri almayı ihmal etmiyor. Sistem kendisini böylelikle hem meşrulaştırıyor hem de sürdürülebilir bir zemine oturtuyor. Ancak eşitsizliği derinleştirmekten de sarfı nazar etmiyor. Eşitsizliği artırma arzusu kapitalizme içkin bir sevk-i tabii ve ontolojik kuvve olarak etkisini her daim gösteriyor. Ayrıca, gıda güvenliğinin sağlanması, mutlak yoksulluğun azaltılması gibi asgari düzeydeki kimi iyileştirici unsurlarla toplumun/insanlığın faydasına sayacağımız birtakım gelişmeleri kendisinin büyük mucizesi diye lanse etmekten de geri kaldığı yok. Sosyal devlet bize kapitalizmin büyük başarısı olarak sunuluyorsa, aslında bundan işkillenmemiz gerekiyor. Bunu tabii ki sosyal devlete karşı çıkarak değil, bu çünkü tam anlamıyla ideolojik bir taassup, irrasyonel bir radikalizm olacaktır, ancak sosyal devletin perdelediği kapitalist makinenin bize neye mal olduğunu faş ederek etkili, dönüştürücü bir yol alabiliriz. Sosyal devlet tecrübesini daha eşitlikçi ve ahlaki bir dünya görüşüyle temellendirmemiz halinde kapitalizmin yolundan ayrılarak başka bir yola girebiliriz.</p>
<p>Tabii bunun için, “Çoğunluğun iyiliğini sağlamanın en iyi yolunun çok sayıda insanın yeteneğini cilalayıp parlatmak ve destekleyip ödüllendirmek olduğu” (Age, 57) yönündeki liberal-kapitalist savı sahiplenmekten ve evrensel bir doğru yerine koymaktan vazgeçmek zorundayız. Gerçi bireysel ve sosyal refah nihai amacımız olsaydı buna belki ses çıkarmayabilirdik. Fakat öyle değil; eşitsizlik olgusu sosyal piramidi ve hiyerarşiyi süreklileştiren belirlenimleriyle bizatihi sorunun kendisi haline gelmektedir. Hatta Stiglitz’e göre eşitsizliği iktisadi verimsizliğin sebeplerinden biri olarak dahi tespit etmek mümkün. Bauman da bunu doğruluyor: “Gittikçe artan sayıda araştırmacı ve analist eşitsizliğin, yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerine ek olarak, ekonomik performans üzerinde de yan etkileri olduğunu, performansı artırmak yerine yavaşlattığını belirtiyor” (Age, 21). Buna karşılık daha anti-kapitalist bir yaklaşımla burada verimliliğin canı cehenneme diyebiliriz, doğrusu diyelim isterim. Zira, kapitalizme karşı en büyük şansımız güçlü bir adalet tutkusunu vicdanlarımızda kökleştirmek olacaktır. Birinci Ferdinand’ı bu tutkuyu dillendirmiş bir kral olduğu için belki de alkışlamalıyız: “Adalet gerçekleşsin de varsın dünya batsın.”</p>
<p><b>Güç arzusu</b></p>
<p>Sistem sosyal refahı artırsa bile, bir taraftan da ihtiyaçları ve açlık seviyesini artırarak eşitsizliği kalıcı bir yapıya dönüştürmekte. Dahası mesela en fakir yüzde 10’la en zengin yüzde 10 arasındaki fark sadece mal ve gelire ilişkin bir farklıkla sınırlı kalmıyor. Sosyal, kültürel bir imgelem, bir statü farklılaşması olarak da günlük hayat pratiklerinde kendisini gösteriyor. “En fakir yüzde 10, çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin yüzde 10, çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler” (Age, 19). Çünkü sosyal varlık olan insan, rekabet hırsı ve üstünlük duygularıyla ekonomiyi bir güç olarak kullanıyor. Kapitalizm bu güç arzusu sayesinde bugün sınır tanımaz bir makineye dönüşmüştür. Bu yüzden, yukarı kesimdeki en zenginlerin ekonomik farkını “işverenlik” işlevleriyle açıklayanlar konuyu ya safdilce ve tek taraflı ya da büyük bir kurnazlıkla yerinden etmektedirler. Böyle bir tuzağa düşmemeliyiz. Eşitsizliğin meydana getirdiği sosyal travmalara karşı daha hassas ve uyanık olmak gerekiyor.</p>
<p>Bütün mesele, eşitsizliği insanlık onuruyla ilgili bir problem haline getirip getirmemekte. Getirebilirsek eğer kapitalizmin kaybetmemesi için bir neden belki de olmayacaktır. İnsanlığın ihtiyacı olan ahlakileşme süreci böylelikle devrimci bir kıvama kavuşabilecektir.</p>
<p><b><i>Ali K. Metin/Açık Görüş</i></b></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/esitsizlige-karsi-nerede-duruyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sırça Köşkler, Fildişi Kuleler: Daha Eşitsiz Bir Dünyaya Doğru</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Başar Gezgin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:26:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitsizlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12637</guid>

					<description><![CDATA[Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında… Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında… Bu konuda küresel ve bölgesel bir karşılaştırma yapmamızı sağlayan kaynaklardan biri, farklı ülkelerden yüzü aşkın araştırmacının katkılarıyla hazırlanmış olan ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’(*). Rapora göre, en eşitlikli ülkeler Avrupa’da, en eşitsizler ise Batılı sömürgecilerin ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı Güneybatı Asya’da. Karşılaştırma yapılırken şuna bakıyoruz: Bir ülkenin en varlıklı yüzde 10’u, ülkedeki malların mülklerin yüzde kaçına sahip? Aynı yöntemle gelir düzeyini de karşılaştırabiliyoruz. Bir ülke ne kadar eşitlikliyse, bu oran, o derece yüzde 10’a yakın olmalıdır. Tam tersine, en tepedekiler ülkede herşeyin sahibi olsalardı, oran, yüzde 100 olmalıydı. Avrupa ülkelerinde en tepedekiler malların mülklerin yüzde 37’sine sahipken, Güneybatı Asya için bu oran, yüzde 61 kadar yüksek. Gelir adaletsizliğinin hızla arttığı gözlemlenen Çin ve Rusya’da bu oranlar, sırasıyla yüzde 41 ve yüzde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…</strong></p>
<p class="p1">Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…</p>
<p class="p1">Bu konuda küresel ve bölgesel bir karşılaştırma yapmamızı sağlayan kaynaklardan biri, farklı ülkelerden yüzü aşkın araştırmacının katkılarıyla hazırlanmış olan ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’(*).</p>
<p class="p1">Rapora göre, en eşitlikli ülkeler Avrupa’da, en eşitsizler ise Batılı sömürgecilerin ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı Güneybatı Asya’da. Karşılaştırma yapılırken şuna bakıyoruz: Bir ülkenin en varlıklı yüzde 10’u, ülkedeki malların mülklerin yüzde kaçına sahip?</p>
<p class="p1">Aynı yöntemle gelir düzeyini de karşılaştırabiliyoruz. Bir ülke ne kadar eşitlikliyse, bu oran, o derece yüzde 10’a yakın olmalıdır. Tam tersine, en tepedekiler ülkede herşeyin sahibi olsalardı, oran, yüzde 100 olmalıydı. Avrupa ülkelerinde en tepedekiler malların mülklerin yüzde 37’sine sahipken, Güneybatı Asya için bu oran, yüzde 61 kadar yüksek. Gelir adaletsizliğinin hızla arttığı gözlemlenen Çin ve Rusya’da bu oranlar, sırasıyla yüzde 41 ve yüzde 46; ABD ve Kanada’da ise yüzde 47. Sovyetlerin çökmesine sevinen kapitalizm hayranları, on yıllar içinde Rusya’yı bir Batı uydusu durumuna getirmeyi başaramadılar, ancak kendileri kadar eşitsiz ve adaletsiz olmasını sağlamakta ne yazık ki başarılı oldular.</p>
<p class="p1">Adaletsiz toplumlar oldukları her yerlerinden belli olan Brezilya, Hindistan ve Sahra altı Afrika ülkelerinde oran yüzde 55.</p>
<p class="p1"><b>Eşitsizliğin ve Eşitliğin 4 Dinamiği</b></p>
<p class="p1">Peki bu farklar neden ileri geliyor? Sosyal devlet anlayışı ve toplumsal hareketlerin gücünden; ve bu iki etmen, birbirlerinden bağımsız değil. Bugün yavaş yavaş sönümlenmekte olan sosyal devletin Avrupa ülkelerinde ortaya çıkışının altında temel olarak 4 dinamik vardı:</p>
<p class="p1">Birincisi, dünyayı vahşi bir biçimde kendi aralarında paylaşan Avrupalı sömürgecilerin kendi ülkelerindeki toplumsal mücadeleleri etkisizleştirmek için gani gani harcayabilecekleri muazzam artı-değerler birikmişti. Bugün, o sömürgelerden gasp edilen kaynaklar, suyunu çekmeye doğru gidiyor.</p>
<p class="p1">İkincisi, Avrupa’da toplumsal mücadeleler, adalet ve eşitlik talepleri vd. tarihsel olarak oldukça güçlü idi. Avrupa, dünyanın en örgütlü sendikalarının kalbiydi.</p>
<p class="p1">Güçlülerdi, bu nedenle burjuva devletlere, ezilenler yanlısı yasalar çıkarmaları ve halk dostu politikalar uygulamaları için baskı uygulayabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorlardı.</p>
<p class="p1">Üçüncüsü, Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte, Avrupa egemen sınıflarını devrim korkusu sarmıştı. Sosyal devlet modeli, Avrupa’da Sovyet tipi devrimlerin gerçekleşmemesi için Avrupa halklarına bir tür rüşvet/ödün gibi verilmişti. “Alın evi de maaşı da, alın da isyan etmeyin, bizi zengin eden düzen tıkırında sürsün” denmiş oluyordu.</p>
<p class="p1">Dördüncüsü, insani taleplerdi, fakat bunlar ilk üç etmene göre çok daha cılızdı. Bu taleplere göre, sosyal devlet, insanların insanca yaşamasını sağlayacak bir modeldi. Böylelikle, kimse, açlıkla yoksullukla ıslah edilmeyecek, insan olmanın onuru ve rahatlığıyla yaşayıp gidecekti. Suç oranları da düşecekti.</p>
<p class="p1">Günümüze bakarsak, öncelikle, sömürgecilik çağı kapanmasa da, başka biçimlerde sürüyor olsa da (örneğin askeri üsler, işgal tehditleri ve ekonomik ve epistemik bağımlılık), Avrupa ülkeleri eski sömürgelerden eskisi kadar ‘ekmek’ yiyemiyor.</p>
<p class="p1">İkincisi, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, egemenlerdeki devrim korkusu iyice zayıflamış durumda. Üçüncüsü, toplumsal hareketler eskisi kadar güçlü değil. Dördüncüsü, 20. yüzyıldaki durumun tersine, insancıl düşünce iyice marjinalleştirilmiş durumda.</p>
<p class="p1">Kapitalizmi suçlamak yerine kapitalizmin mağdur ettiklerini suçlamak moda oldu. Eşitsizlik, utanılan değil övünülen bir nitelik kazanmış durumda. Yoksul ama iyi, onurlu, yiğit, değerlerine ve ilkelerine göre yaşayanların yüceltilmesi gitti; onun yerini, havuzlu villalarda yaşamaya özenen ve bunun için her şeyini şeytana satabilecek ‘gerçekçi’lerin övülmesi aldı.</p>
<p class="p1"><b>Kamusal Olanı Küçültmenin Bedeli</b></p>
<p class="p1">İşte bu dört etmeni (toplumsal artı-değer, devrim korkusu, toplumsal hareketler ve insancıl düşünce), diğer ülkelerdeki eşitsizlikleri yorumlamak için de kullanabiliriz. En eşitsiz olan Güneybatı Asya ülkelerinde ve Sahra altı Afrika ülkelerinde doğal kaynaklardan ileri gelen büyük bir artı-değer var; ancak devrim korkusu yok, toplumsal hareketler cılız ve insancıl düşünce komada. Brezilya ve Hindistan’da bu iki coğrafyadakine göre daha düşük düzeyde bir birikim olmakla birlikte, diğer etmenler geçerli. Tartışma, diğer ülke ve coğrafyaları da kapsamak üzere genişletilebilir.</p>
<p class="p1">1980’den bu yana, en hızlı biçimde eşitsizleşen ülkeler arasında, Çin ve Rusya’yı görmek şaşırtmıyor; çünkü bu, sosyalist modelden uzaklaşmayla ilgili bir durum. Hindistan’daki hızlı eşitsizleşme de, sosyal devlet modelinden uzaklaşmayla ilişkili.</p>
<p class="p1">ABD’nin bu hızlı eşitsizlenenler arasında kendine yer bulması ise, Reagan döneminde ivme kazanan neo-liberal politikaların bir ürünü. Bu politikalar, hızlı özelleştirme, sermaye üzerindeki denetimlerin kalkması, dışa açılma vb. gibi örneklerle gelir eşitsizliğini uçurmuştu.</p>
<p class="p1">Hesapta zenginden yoksula doğru bir kalkınma gerçekleşecekti, öyle olmadı. Onun yerine, kamu malları zenginlere ucuza satılarak zengin daha zengin, yoksul daha yoksul yapıldı.</p>
<p class="p1"><b>Köle İsaura’dan Günümüze</b></p>
<p class="p1">Brezilya ise, Jorge Amado ve Vasconcelos romanlarıyla (örneğin, ‘Şeker Portakalı’) ‘Köle İsaura’ ve ‘yüzde 3’ gibi dizilere konu olacak ölçüde istikrarlı bir biçimde eşitsiz. On yıllar önce ne kadar eşitsizse bugün de öyle. Bu durum ise, ‘sol iktidar’ görüntülü Brezilya hükümetlerinin aslında bir arpa boyu kadar bile yol almadığını (ya da alamadıklarını, aldırılmadıklarını) gösteriyor.</p>
<p class="p1">Ülkede sınıflar, donmuş bir durumda ve sınıfsal geçişkenlik tek yönlü: Yükselemezsin ama alçalabilirsin. Fakat diyelim ki bir milyon yoksul içinden tek birisi zengin olunca haber oluyor; böylece kapitalizm, herkesi zengin etmeye niyetliymiş gibi bir yanılsama yaratılıyor.</p>
<p class="p1">999.999 yoksulun yoksulluğu ise, gazetelerde değil uluslararası kuruluşların ‘vah vah’lı raporlarında yer bulabiliyor ancak… Kapitalizmde, 1 milyon yoksuldan tek bir kişinin zengin edilmesi kapitalizmin başarısı olarak sunulurken, 999.999 kişinin hâlâ yoksul kalması kapitalizmin değil yoksulların suçu olarak görülüyor. Tersten baksak? Bu öyle bir düzen ki, 1 kişi zengin olsun diye 999.999 kişiyi aç bırakıyor&#8230;</p>
<p class="p1">Resme bu bağlamda yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya da bakabiliriz: Böylelikle, en üsttekilerin ne aldığına ek olarak, en alttakilerin durumunu inceleme olanağı buluruz. Dünya ölçeğinde baktığımızda, en tepedeki yüzde 1’in varlık oranlarının iyice yükseldiğini, en alt yüzde 10’un ise iyice yoksullaştığını görüyoruz. Bu, Avrupa için de geçerli. Toplumsal adaleti gözeten politikalar rafa kaldırıldıkça bu uçurum açılıyor.</p>
<p class="p1">2008’deki finansal ekonomik ‘bunalım’da, şirketlerini batıran yöneticilere ceza yerine ‘çılgın’ ödüller veren zihniyet, bu uçurumu derinleştirenlerin başında geliyor. En zenginlere daha çok yatırım yapsınlar diye ‘bahşedilen’ vergi kolaylıkları ve hatta muafiyetleri, kamu mallarının yağmalanması, yolsuzluk, rüşvet vb. bunların hepsi, bu resme etki ediyor.</p>
<p class="p1">En tepedekiler, küresel kazanç artışından çok büyük paylar alırken, en alttakilerin maaşı, enflasyon karşısında eriyor, maaş artışı yetersiz oluyor ve de işsizlik, gelir durumunu eksiye düşürüyor.</p>
<p class="p1"><b>Öneriler</b></p>
<p class="p1">Sermaye başta olmak üzere üretim araçları mülkiyetindeki eşitsizlik, dünyayı daha büyük bir gelir ve varlık adaletsizliğine götürüyor. Daha adil bir dünya, adil bir devlet modeli ve daha fazla kamu kaynağını gerektiriyor.</p>
<p class="p1">“Ama kamu verimli değil” savı ise, konuya çok yönlü bir bakışla yaklaşmadığı için, bir ideolojik propaganda aracı niteliği kazanıyor. Verim sağlamanın bin bir yolu var. Çok çalışan emekçinin kendini değil de işvereni zenginleştirdiği özel sektör de verimsiz olabiliyor. Verim, mülkiyetten değil yönetim modelinden ileri geliyor. Kamu işletmeleri de özel işletmeler de, yönetim modeline göre verimsiz de verimli de olabilir/olabiliyor.</p>
<p class="p1">Bir çalışan, hakkı olan ne kadar çok verilirse, kendisine ne kadar insancıl bir çalışma ortamı sağlanırsa, o kadar iyi çalışır, işini severek yapar. Çalışanların maaş artışları ayrıca ekonomiyi de canlandırır.</p>
<p class="p1">Daha adil bir dünya için, ürün ve hizmet vergilendirmesi yerine, gelire göre artan bir vergilendirme uygulaması söz konusu olmalıdır. Bu uygulamanın türlü dalavereyle arkasından dolaşılıyor.</p>
<p class="p1">Gelir hiyerarşisindeki en alttakilerden değil, en tepedekilerden alınacaklarla kamu kaynakları yeniden oluşturulmalı; halka yeni istihdam olanakları yaratılmalıdır. Vergi cennetlerinde kara paraların aklanması, bütün halka zarar vermektedir; önlenmelidir. Finans dünyası özellikle mercek altına alınmalıdır.</p>
<p class="p1">Tüm düzenlemelere karşın, sonuçta kapitalizm, eşitsizlik üstüne kuruludur. Düzeltim önerileri, toplumsal çelişkileri ancak bir nebze hafifletecektir. Sonul çözüm, kapitalizme değil ötesine bakmaktan geçecektir.</p>
<p class="p1">(*) Bkz. Alvaredo, F., Chancel, L., Piketty, T., Saez, E. ve Zucman, G. (2019). World Inequality Report. World Inequality Lab. https://wir2018.wid.world/</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
