<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erkan Baysal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/erkan-baysal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2019 10:56:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Erkan Baysal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sorumluluk Bireyseldir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk-bireyseldir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk-bireyseldir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 May 2019 10:56:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Erkan Baysal]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Hukuku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10888</guid>

					<description><![CDATA[Başta İslam hukuku olmak üzere bütün hukuk sistemlerinde “suç”un ispatı gerekir. Herhangi birisine suçlu demekle onun suçluluğu ispat edilemez. Öyle olsaydı hukuk sistemlerine ihtiyaç kalmazdı. Bu konuda Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in hassasiyeti en üst düzeydedir. Allah, zina iftirası hakkında dört şahidi zorunlu kılmıştır. Hz. Peygamber, savaşta yere atıldıktan sonra kelimeyi şehadet getiren adamı öldüren Üsame’yi öyle azarlamış ki Üsame; “keşke o olaya kadar Müslüman olmasaydım” diye içinden geçirmiştir. Üsame, o adamın can korkusundan kelimeyi şehadet getirdiğini söylemesi üzerine Resulullah “onun kalbini yardın mı?” diye sormuştur. (Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159). Tam burada şunu sormak icap eder: Hakikaten ulu orta tekfir edilen Ehl-i kıble ve “ben Müslümanım” diyenlerin kalbini yaran var mıdır? İslam hukukunda mürteddin öldürülmesi ve boşanması gibi riddetle ilgili hükümler vardır. Bu hükümlerin önemli bir kısmı geçmişte ve günümüzde İslam hukukçuları arasında tartışma konusudur. Ancak görebildiğimiz kadarıyla günümüzde tekfiri bir kültür haline getirenlerin çoğu, bu hükümleri “gerekli” görür. Hatta bundan dolayı tekfiri bir kılıç olarak kullanır. İşte tam burada şunu sormak gerekir, hukuki sonuç doğuran en ufak bir eylemde bile bir dizi yasal süreç, şahitlik ve ikrar gerekirken kişinin katli ve boşanması gibi sonuçları doğurduğuna inanılan “riddet” ve “küfür” suçlaması nasıl bu kadar rahat yapılabilmektedir? Basit &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta İslam hukuku olmak üzere bütün hukuk sistemlerinde “suç”un ispatı gerekir. Herhangi birisine suçlu demekle onun suçluluğu ispat edilemez. Öyle olsaydı hukuk sistemlerine ihtiyaç kalmazdı. Bu konuda Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in hassasiyeti en üst düzeydedir. Allah, zina iftirası hakkında dört şahidi zorunlu kılmıştır. Hz. Peygamber, savaşta yere atıldıktan sonra kelimeyi şehadet getiren adamı öldüren Üsame’yi öyle azarlamış ki Üsame; “keşke o olaya kadar Müslüman olmasaydım” diye içinden geçirmiştir. Üsame, o adamın can korkusundan kelimeyi şehadet getirdiğini söylemesi üzerine Resulullah “onun kalbini yardın mı?” diye sormuştur. (Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159).</p>
<p>Tam burada şunu sormak icap eder: Hakikaten ulu orta tekfir edilen Ehl-i kıble ve “ben Müslümanım” diyenlerin kalbini yaran var mıdır?</p>
<p>İslam hukukunda mürteddin öldürülmesi ve boşanması gibi riddetle ilgili hükümler vardır. Bu hükümlerin önemli bir kısmı geçmişte ve günümüzde İslam hukukçuları arasında tartışma konusudur. Ancak görebildiğimiz kadarıyla günümüzde tekfiri bir kültür haline getirenlerin çoğu, bu hükümleri “gerekli” görür. Hatta bundan dolayı tekfiri bir kılıç olarak kullanır. İşte tam burada şunu sormak gerekir, hukuki sonuç doğuran en ufak bir eylemde bile bir dizi yasal süreç, şahitlik ve ikrar gerekirken kişinin katli ve boşanması gibi sonuçları doğurduğuna inanılan “riddet” ve “küfür” suçlaması nasıl bu kadar rahat yapılabilmektedir? Basit bir hırsızlık olayında bile kimin hırsız olduğuna karar vermek kolay değilken kişinin kâfir olduğu ve eşinden boşandığı hükmünü doğurduğu söylenen “riddet” yaftası neden bu kadar rahat yapılabilmektedir?</p>
<p>Kur’an’a göre bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. (Maide, 32) Kur’an’a inanan ve bütün ilkelerini ondan alan bir camia, yine Kur’an adına tekfir kültürünü yaygınlaştırıp, insanların can ve malını nasıl mubah görebilir?</p>
<p>Bu da tam olarak tekfir suçlamasının “hukuki” boyutuna işaret eder ve İslam adına yapılan birçok tekfir suçlamasının doğrudan İslam hukukuna da aykırı olduğunu ortaya koyar.</p>
<p><strong>D) Sorumluluğun bireyselliği</strong></p>
<p>İslam’da sorumluluk temelde “bireysel”dir. Herkes kendi amelinden sorumludur. Kimse, kimsenin inancından, eyleminden, doğrularından ve yanlışlarından “doğrudan” sorumlu tutulamaz. Bununla birlikte bireylerin “toplumsal” sorumlulukları da vardır. Bu sorumluluk da “maruf/hayrı yaymaları” ve “kötülüğün ortadan kalkmasına” yardımcı olmalarını gerektirmektedir. Durum böyle olunca ilk önce yapılması gereken bireylerin ilmi, ahlaki ve dini açılardan olgunlaşmalarıdır. Aksi takdirde toplum adına gerçekleştirilmeye çalışılan hiçbir “toplumsal” sorumluluğun kalıcı bir karşılığı olmayacaktır.</p>
<p>Maalesef “tekfir” kültürünün yaygın olduğu ortamlarda şöyle bir çelişki söz konusudur: Bireysel anlamda tekâmül ve fedakârlıklardan kaçınan ve toplum adına sorumluluk yüklenmekten imtina eden birçok kişi, başkasını tekfir ederek imanını kemale erdirmeye çalışmaktadır. Oysa iman, her şeyden önce ahlak, fedakârlık, nezaket, sorumluluk ve takvadır. Bütün bu hususlar da Allah indinde doğrudan mesul olunmayan başkasının küfrü hakkında hüküm vermekten (tekfir) kaçınmayı zorunlu kılar.</p>
<p>Hiçbir “dinî ve toplumsal hassasiyet”, “ben Müslümanım” ve “Ehl-i kıbleyim” diyen birisinin can, mal, namus ve haysiyetini yok sayacak kadar iman edenlere sorumluluk yüklemez. Dolayısıyla bir Müslümanı “rencide etmemek ve hukukunu korumak” sorumluluğu, toplum ve din adına yapılacak diğer sorumluluklardan daha baskındır.</p>
<p>Maalesef bir kısım samimi, dürüst ve İslam ümmeti adına endişe edenlerin de “tekfir” yanlışına düştükleri görülmektedir. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki tekfirle ulaşılmak istenen “hidayet” ve “toplumun inancını savunma” amaçlarına “ilmi tartışma”, “düşünce” ve “tesamüh”le daha rahat ulaşılabilmektedir. Bu konuda Hz. Peygamber’in davet metotlarına bakılması yeterlidir.</p>
<p>Sözün özü, Allah insanları müşahhas filan adamın küfründen değil imanları ve bu imanın onlara yüklediği “sorumluluk”tan hesaba çekecektir. Bu sorumluluk da inananlara “belli bir şahsın” küfrüne karşı değil genel olarak küfre karşı bir görev vermektedir.</p>
<p><strong>ERKAN BAYSAL</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk-bireyseldir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Münkir ve Müevvil</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/munkir-ve-muevvil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/munkir-ve-muevvil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 May 2019 14:33:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Erkan Baysal]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10830</guid>

					<description><![CDATA[İslam düşünce geleneğinde bazı durumlarda “tekfir” kültürü baskın geldiği gibi düşüncelerin özgürce tartışıldığı, eleştirilerin tekfirden uzak yapıldığı ortamlar da olmuştur. Böyle bir ortam olmasaydı ilim, bilim ve felsefenin ortaya çıkması mümkün değildi. Kime ait olursa olsun (Bedizzaman, Namık Kemal, Ziya Paşa) “barika-ı hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar/fikirlerin çarpışmasından parlak hakikatler ortaya çıkar” ifadesi son derece doğru ve yerindedir. Bu ifadede iki unsur dikkat çekmektedir. Birincisi, farklı fikirlerin varlığının gerekliliği; ikincisi ise onların çarpışmasıdır. Bu iki husus olmadan hakikatlerin doğması neredeyse imkânsızdır. Bundan dolayı birçok âlim, tekfir kültürüne set çekmek için “الموؤل لا يكفّر/tevil eden tekfir edilemez” demiştir. Elbette her te’vil doğru değildir. Doğru ve kabul edilebilir te’vilin aklî, naklî ve dilsel şartları vardır. Ancak herhangi bir görüş veya yorumun “batıl/geçersiz” olması ile onun dile getirenin “kafir olması” farklı hususlardır. Çünkü küfrün özünde ret ve inkâr vardır. Ret ve inkâr olmadığı sürece yorumun “geçersiz ve yanlış olduğu”, “inkâra yol açtığı” ve “küfre kapı araladığı” söylense de bu yorumu yapanın “kâfir” olduğu “asla” söylenemez. Başta kelamcılar ve İslam filozofları olmaz üzere birçok Müslüman âlim, bu ilkeye bağlı kaldıkları için doğrudan şahısları tekfir etmekten kaçınmıştır. Bir örnek verecek olursak İslam düşünce ve felsefe geleneğinde bazı ilimler veya şahıslar çok fazla tartışma konusu olmuştur. Burada &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam düşünce geleneğinde bazı durumlarda “tekfir” kültürü baskın geldiği gibi düşüncelerin özgürce tartışıldığı, eleştirilerin tekfirden uzak yapıldığı ortamlar da olmuştur. Böyle bir ortam olmasaydı ilim, bilim ve felsefenin ortaya çıkması mümkün değildi. Kime ait olursa olsun (Bedizzaman, Namık Kemal, Ziya Paşa) “barika-ı hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar/fikirlerin çarpışmasından parlak hakikatler ortaya çıkar” ifadesi son derece doğru ve yerindedir.</p>
<p>Bu ifadede iki unsur dikkat çekmektedir. Birincisi, farklı fikirlerin varlığının gerekliliği; ikincisi ise onların çarpışmasıdır. Bu iki husus olmadan hakikatlerin doğması neredeyse imkânsızdır. Bundan dolayı birçok âlim, tekfir kültürüne set çekmek için “الموؤل لا يكفّر/tevil eden tekfir edilemez” demiştir.</p>
<p>Elbette her te’vil doğru değildir. Doğru ve kabul edilebilir te’vilin aklî, naklî ve dilsel şartları vardır. Ancak herhangi bir görüş veya yorumun “batıl/geçersiz” olması ile onun dile getirenin “kafir olması” farklı hususlardır. Çünkü küfrün özünde ret ve inkâr vardır. Ret ve inkâr olmadığı sürece yorumun “geçersiz ve yanlış olduğu”, “inkâra yol açtığı” ve “küfre kapı araladığı” söylense de bu yorumu yapanın “kâfir” olduğu “asla” söylenemez.</p>
<p>Başta kelamcılar ve İslam filozofları olmaz üzere birçok Müslüman âlim, bu ilkeye bağlı kaldıkları için doğrudan şahısları tekfir etmekten kaçınmıştır. Bir örnek verecek olursak İslam düşünce ve felsefe geleneğinde bazı ilimler veya şahıslar çok fazla tartışma konusu olmuştur. Burada bir-iki gelenekten bahsedilecekse Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) filozoflara reddiye olarak yazdığı “tehafüt” ve İbn Sînâ(ö. 428/1037)nın en popüler eseri “İşarat”tır. Bu iki eser ekseninde onlarca şerh, haşiye, reddiye ve karşı reddiyeler yazılmıştır.</p>
<p>İşarat geleneği içerisinde meydana gelen en önemli tartışmalardan birisi de Fahrettin er-Râzî (ö. 606/1210) ile Narırüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) arasında meydana gelmiştir. Çünkü Râzî, birçok konuda İbn Sinâ felsefesine eleştiriler yöneltir, Tûsî de genel olarak onlara cevap vermeye çalışır. Bu halkanın bir parçası olan Siraceddîn el-Urmevî (ö. 682/1283) ise bir kelamcı olduğu halde neredeyse bütün gayretini İbn Sinâ’yı anlamaya ve doğru bir şekilde aktarmaya hasreder.</p>
<p>İşarat eksenli ismi geçen dört büyük filozof ve kelamcının tartışmalarına bakıldığı zaman “ilim”, “düşünce” ve “üsluba” hayran kalmamak mümkün değildir. Bir kelamcı olarak İbn Sina felsefesini birçok konuda eleştiren Râzî, İbn Sinâ’dan söz ederken neredeyse hiçbir yerde doğrudan onun ilmi şahsiyetine halel getirecek bir ifade kullanmaz. Tûsi neredeyse kitabının tamamında Râzî’den söz ederken hatta en sert eleştirileri yaparken bile “قال الشيخ الفاضل/ değerli üstat” ifadesini kullanır.</p>
<p>Buna benzer tekfirden uzak, ilim, hikmet ve düşüncenin merkeze konulduğu yüzlerce örnek vardır. Ancak onunla birlikte ilim ahlakına yakışmayan ve tekfiri merkeze koyan yaklaşımlar da vardır. İslam tarihinde katledilen “Ebü’l-fadl el-Ezdî (ö. 196), Ahmed İbn Tayyip es-Serahsî (ö. 286), Abdullah Aynü’l-kudât el-Hemedânî (ö. 520), Sühreverdî (ö. 587), Abdullah el-Cîlî (ö. 642) veya ölüm fermanı verildiği halde bir yol bulup canını kurtaran “Ravendî (ö. 298), İbn Hanî el-Endülüsî (ö. 362), Ebu Hayyan et-Tevhîdî (ö. 400), İbn Bace (ö. 533) ile Amidi (631/1233) gibi filozoflar da mevcuttur. Fakat kötü emsal, emsal olmamalıdır. İlim, akıl ve ahlak adına birinci yaklaşımın daha doğru olduğu, din ve aklın onu teyit ettiğini ispat etmek izahtan varestedir.</p>
<p>Bu nedenlerden ötürü te’vili geçersiz olsa da asıl kastı İslam’ı reddetmek değil onu farklı anlamak ve yorumlamak olan belli bir şahsa “dinden çıkmıştır” denemez. Buna benzer birçok yorum kelam ve İslam felsefesinde mevcuttur. İslam filozofları, “Allah’ın irade sıfatı yoktur” iddiasını ileri sürdükleri zaman onların asıl amacı İslam, Hz. Muhammed’in nübüvveti ve ayetleri inkâr etmek değildi. Hatta onlar başta İslam olmak üzere bir bütün olarak “din”i makul bir zeminde anlaşılması için herkesten fazla gayret etmişlerdir. Ancak onlar, kelam açısından yanlış görülse de “irade”yi “ilme” yorumlamışlardır.</p>
<p>Bu konuda İbn Hazm (ö. 456/1064) şöyle söyler: “Doğrusu, İslam akdinin kendisine sabit olan bir kişiden ‘inkâr’ veya ‘icma’ olmaksızın zail olması söz konusu değildir. Bu akit, iftira ve iddia ile ortadan kalkamaz” (İbn Hazm, el-Fasl, Darü’l-cîl, Beyrut 1996, III, 292).</p>
<p>Dolayısıyla İslam’ı kesin olarak sabit olan birisi, bir zandan ötürü dinden çıkmış olamaz. Tekfirin durumu ve te’vil edenin kolay kolay tekfir edilemeyeceğine dair kelam ve usul eserlerinde birçok bilgi bulunmaktadır. Bu konuda detaylı bilgiler için Râzî’nin Nihayetü’l’ukûl fî dirayeti’l-usûl, Beyrut 2010, 271-318 sayfalar arasına bakılabilir.</p>
<p><strong>ERKAN BAYSAL</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/munkir-ve-muevvil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfir Kültürü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tekfir-kulturu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tekfir-kulturu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 May 2019 08:21:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Erkan Baysal]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10714</guid>

					<description><![CDATA[Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53) Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder. İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din de söz konusu olamaz. Gereksiz ve asılsız dayanaklara binaen aynı ortamı, aynı binayı, aynı sınıfı ve hatta aynı odayı paylaşan toplum bireylerinin birbirlerine “kâfir” gözü ile baktıkları ve bu şekilde birbirleriyle muamele ettikleri topraklardan “ümmet”, “toplum” ve “medeniyet” adına hiçbir şey yeşermez. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de tekfir kültürünün sadece Müslümanlara veya İslam dünyasına özgü olmadığıdır. Aynı zamanda tekfir sadece “gelenekçi, mutasavvıf ve muhafazar” kesimlere de has değildir. Özünde “ötekileştirmeyi” barındıran tekfir zihniyetini bu şekilde anlamanın eksik ve yanlış olduğu görülmektedir. Çünkü tekfirin biri “dar” (literal) diğeri de “geniş” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53)</p>
<p>Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder.</p>
<p>İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din de söz konusu olamaz. Gereksiz ve asılsız dayanaklara binaen aynı ortamı, aynı binayı, aynı sınıfı ve hatta aynı odayı paylaşan toplum bireylerinin birbirlerine “kâfir” gözü ile baktıkları ve bu şekilde birbirleriyle muamele ettikleri topraklardan “ümmet”, “toplum” ve “medeniyet” adına hiçbir şey yeşermez.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de tekfir kültürünün sadece Müslümanlara veya İslam dünyasına özgü olmadığıdır. Aynı zamanda tekfir sadece “gelenekçi, mutasavvıf ve muhafazar” kesimlere de has değildir. Özünde “ötekileştirmeyi” barındıran tekfir zihniyetini bu şekilde anlamanın eksik ve yanlış olduğu görülmektedir. Çünkü tekfirin biri “dar” (literal) diğeri de “geniş” (kültür) olmak üzere iki farklı anlamının olduğu söylenebilir.</p>
<p>Dar anlamıyla tekfir, Müslüman olduğu bilinen birisi hakkında “İslam’dan çıktı”, “kâfir oldu”, “mürted oldu”, “dinden çıktı” ve “zındıktır” şeklindeki ifadelerle onun İslam’dan veya İslam’ın yaygın din anlayışından ayrıldığını ifade eden yargılardır.</p>
<p>Ancak literal açıdan tekfir olarak isimlendirilmese de ötekileştirme ve yok saymada bilinen ve yaygın tekfir kültüründen eksik bir yanı bulunmayan birden fazla tekfir kültürlerinden söz edilebilir. Bu tekfir kültürlerinin tamamı, “din”, “coğrafya”, “kültür”, “ideoloji”, veya “mezhep”i merkeze koyarak onun dışında kalanların mal, can ve hayat haklarını yok sayarlar. Bunların tamamı farklı açılardan tekfir kültürü ve zihniyetini ifade eder. Bu nedenle tekfiri sadece dar anlamıyla değerlendirmenin eksik, yanlış ve yetersiz olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Din merkezli olmayan diğer “ötekileştirme” şekillerinin “dinî tekfir”le aynı karakter ve kodları taşıdığından dolayı hepsini “tekfir” altında toplamak mümkündür. Bütün insan haklarını yok sayan birçok ideoloji ve yaklaşım, sadece “dinî tekfiri” büyük bir tehlike olarak görür. Bununla aslında özünde barındırdığı “ötekileştirme” ve “yok sayma” kabahatini kamufle etmeye çalışır. Bundan dolayı birçok ötekileştirme türünü tekfir adı altında bir araya getirmemizin asıl amacı, hepsinin aynı karakteri taşıdığını ortaya koymaktır. Geniş anlamıyla tekfiri üç başlıkta toplamak mümkündür.</p>
<p><strong>1) Coğrafi ve Kültürel Tekfir</strong></p>
<p>Bu tekfir türünün en yaygın şekli, Batı toplumlarının diğer toplumlara bakışlarında şekillenir. Batı toplumları genelde bütün Doğu özelde ise Orta Doğu/İslam dünyasına “insan” gözü ile bakmamaktadır. Elbette bundan müstesna olan önemli fikir adamları ve fırkalar vardır. Ancak Batı toplumları, genel olarak Batılı olmayanların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ya kendilerine mubah görürler ya da onların talan edilmesine karşı sessiz kalırlar.</p>
<p>Elbette son yüzyıllarda demokrasi ve insan hakları adına Batı’da çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak başta Suriye olmak üzere son iki asırdır Orta Doğu’nun tamamında cereyan eden olaylar Batı’nın sömürgeci ve talancı kültürün hâlâ devam ettiğini en güçlü şekilde teyit eder. Bu açıdan model alınması gereken, Batı’nın Orta Doğu ve Afrika’da yaptığı değil kendi içinde uyguladığı mali, ilmi ve hukuki “disiplin”dir.</p>
<p>Birçok Batılı aydın, düşünür, yazar ve çizer, İslam dünyasındaki radikal gruplarla ilgili çok ciddi çalışmalar yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Cihadist ve radikal grupların bütün dünya için büyük bir tehlike arz ettiğini her platformda dile getirdiler. Bunun çok doğru ve yerinde bir tutum olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Çünkü radikalizmin hiçbir türü insanlık, medeniyet ve bilime katkı sağlayamaz. Ancak aynı aydınların önemli bir kısmı, ülkelerinin gayri meşru bir şekilde Afrika ve Orta Doğu’da yaptıklarına karşı sessiz kalmayı tercih ederler.</p>
<p>Peki, toprakları ve zenginlikleri yağmalandığı için işgalcilere “kâfir” gözü ile bakan ve onlara bu şekilde muamele eden “tekfirci” oluyor da onları insan yerine koymayan, can, mal ve topraklarını ellerinden alanlar “tekfirci” olmuyor mu? Onların yaptıkları coğrafi ve kültürel tekfir değil midir? Bu nedenle aynı tepkiyi işgalci ülkelerine vermedikleri sürece onların cihadist gruplar ve tekfirci tutumlardan bir farkı olmadığını belirtmek gerekir.</p>
<p>Bunun gibi bir bütün olarak “Batı”yı kötülemek, onu yok saymak, orada yetişmiş bütün düşünce, felsefe, din, sanat, fikir ve bilim insanlarını azarlamak amacıyla onlara “oryantalist”, “Batılı zındıklar” ve “müsteşrik” demek de coğrafi ve kültürel bir tekfir türüdür.</p>
<p><strong>2) İdeolojik/Mezhebî Tekfir</strong></p>
<p>Bu da genelde bütün dünyanın özelde ise İslam dünyasının yüz yüze kaldığı tekfir türlerinden biridir. Birçok katı ve ideolojik grup kendilerinden olmayan, onlar gibi düşünmeyen ve liderlerine taparcasına saygı göstermeyen birey ve topluluklara “insan” gözü ile bakmamaktadır. Yeri ve zamanı geldiğinde onların temel insani haklarını çiğnemekten de geri durmaz. Ancak onların bu yaptıkları çoğu zaman “modernlik”, “bilimsellik”, “çağdaşlık” ve “insan hakları” kapsamında değerlendiriliyor. Oysa buradaki ötekileştirmenin yaygın tekfir kültüründen bir farkı yoktur.</p>
<p>Bir kesim, din veya mezhebini merkeze koyarak kendilerinden olmayanları ötekileştirerek insan yerine koymadığı gibi diğer kesim de ilahi bir akide gibi sımsıkı sarıldığı ideolojisini merkeze koyarak kendisi gibi düşünmeyenleri insan yerine koymuyor. Bu iki yaklaşımın çıkış noktaları ve referansları farklı olmakla birlikte vardıkları sonuç ve doğurduğu facialar aynıdır. Bazı dinî gruplarda yaygın olan tekfir anlayışını eleştiren bir öğrenci bana “dindarları ortadan kaldırmadan hiçbir ilerleme sağlanamaz” demişti. Peki, bu arkadaşın, kendisini tekfir eden gruplardan bir farkı var mıdır? Bu yaklaşımın da DEAŞ zihniyetinden hiçbir farkı olmadığını bilmek gerekir.</p>
<p>Yakın bir zamanda bir doktor hanım, kendisinden ve arkadaşlarından tedavi olmaya gelen birkaç çarşaflı hanımı sosyal medya hesaplarında paylaşmış, insan hakları ve kadının iffetine yakışmayacak yorumlara yol açmıştı. (http://www.memleket.com.tr/gizli-cekip-paylasti-dis-hekimin…) Bu durum, birçok insan hakları savunucusu tarafından görmezlikten gelindi. Oysa bunun tam tersi bir durum söz konusu olsaydı birçok şahıs veya grup, “insan hakları”ndan dem vurup “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” suçlamalarını yöneltirdi.</p>
<p>Peki, bu iki durumdan biri neden “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” oluyor da diğeri neden olmuyor? Bu zihniyetten biri “insan hakları” ve “dünyanın geleceği” için tehlike görüldüğü halde diğeri neden görülmüyor? DEAŞÇILIK ve tekfir, bir zihniyet ve kültür olarak değerlendirildiği zaman aralarında bir fark var mıdır?</p>
<p>İran medyasını yakından takip edenler, selefi radikal gruplarının yaptıkları zülüm, hakaret ve tahribata sürekli dikkat çekildiğini görecektir. İranlı siyasetçi ve devlet adamları, birçok tahribattan onları sorumlu tutarlar. Bu tutumun son derece doğru ve yerinde olduğunu, demokrasi, insan hakları ve toplumsal uzlaşı adına yapılması da gerektiğini ifade etmeye gerek yoktur. Ancak işin ironik tarafı, velayet-i fakihe bağlı olan veya öyle olduğu düşünülen birçok radikal Şiî gruplarının Yemen, Irak ve Suriye’de yaptıkları tahribat görmezlikten geliniyor. Oysa radikal Şiî gruplarının tekfir anlayışı ile DEAŞ’ın tekfir anlayışı arasında bir fark yoktur.</p>
<p>Peki, neden bunlardan biri “cephe-i mukavemet/direniş hattı” olarak değerlendiriliyor diğeri ise “tekfirci” olarak görülüyor. Doğrusu her ikisi de insanlığa, medeniyete, bilime ve huzura hiçbir katkısı olmayan “tekfirci” gruplardır.</p>
<p><strong>3) Dinî Tekfir</strong></p>
<p>Aslında tekfir denildiği zaman ilk akla gelen, hatta literal açıdan akla gelmesi gereken dinî tekfirdir. Dinî tekfirde bir Müslümanın dinden çıktığı ve Müslüman olmadığı kastedilmektedir. Maalesef bu tekfir türü, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra ortaya çıkan Haricilerle birlikte Müslüman toplumlarının kanayan yarasıdır. Bu olaydan sonra Ehl-i kıble arasında tekfir ve zındıklık suçlamasının sonu gelmedi. Birçok grup kendisinden olmayan dini grupları rahat bir şekilde tekfir edebildi. Bu sürecin içine siyaset de girince devlet başkanları ve birçok siyasetçi politik muhaliflerini sindirmek ve cezalandırmak için “tekfir” ve “zındıklık” suçlamasını keskin bir kılıç olarak kullanabildi.</p>
<p>Buradaki en önemli husus, ilmi çalışmalar dışında geçmiş hadiseleri sorgulamak yerine günümüzde yapılması gerekenlere odaklanmaktır. Günümüzde yaygın halde gelen dinî tekfire karşı oldukça dikkatli olunmasını gerektiren birkaç önemli husus vardır. Onları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir.</p>
<p><strong>Erkan BAYSAL</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tekfir-kulturu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
