<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erdoğanofobi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/erdoganofobi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Aug 2018 21:33:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Erdoğanofobi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı’nın Üzerinde Dolaşan Hayalet: Erdoğanofobi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-uzerinde-dolasan-hayalet-erdoganofobi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-uzerinde-dolasan-hayalet-erdoganofobi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 22:10:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2501</guid>

					<description><![CDATA[Karl Marks ve Friedrich Engels’in, 170 yıl önce açıkladığı, ‘Komünist Manifesto”nun ilk cümlesinde şöyle diyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız radikalleri ve Alman hafiyeleri, bu hayaleti dualar okuyup tütsüler yakarak kovmak üzere kutsal bir ittifakta el ele vermişlerdi.” Günümüzde Erdoğan korkusu da Batı’nın üstünde bir hayalet gibi dolaşıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte gerek yurtiçinde gerekse uluslararası planda “Erdoğanofobi” yeniden hortladı. Bu fobiyi yorumlayanlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden oluşturulan “algı ve verilen mesajların” arka planında ise sistematik bir proje olduğunu varsayıyor. Ne var ki toplumsal uzlaşı, şu ya da bu şekilde hayata geçemediği için de bu korkuyu besleyen argümanlar gittikçe daha çok taraftar topluyor. Erdoğan üzerinden oluşturulan korkunun, “İslamofobik zeminde kendisine yer bulduğunu” savunan ‘Erdoğanofobi’ kitabının yazarı Abdülkadir Özkan’a göre bu, “Politik düzlemde taraftar bulan siyasal bir korku türü. Erdoğan karşıtlığından ve nefretinden beslenen bir Neo-Oryantalizm projesi.” Diğer bir ifadeyle “bir tür Batı-Doğu çatışmasının güncel hali.” Son dönemde gerek Batı başkentlerinden gelen resmi açıklamalar ve basında yer alan makaleler ile yayımlanan raporlarda görünen, Erdoğan karşıtı söylemler günden güne artmakta. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrası Batı başkentlerinden gelen cılız açıklamalar ve sessiz kalmalar da bunun cabası. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Karl Marks ve Friedrich Engels’in, 170 yıl önce açıkladığı, ‘Komünist Manifesto”nun ilk cümlesinde şöyle diyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız radikalleri ve Alman hafiyeleri, bu hayaleti dualar okuyup tütsüler yakarak kovmak üzere kutsal bir ittifakta el ele vermişlerdi.” Günümüzde Erdoğan korkusu da Batı’nın üstünde bir hayalet gibi dolaşıyor.</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte gerek yurtiçinde gerekse uluslararası planda “Erdoğanofobi” yeniden hortladı. Bu fobiyi yorumlayanlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden oluşturulan “algı ve verilen mesajların” arka planında ise sistematik bir proje olduğunu varsayıyor. Ne var ki toplumsal uzlaşı, şu ya da bu şekilde hayata geçemediği için de bu korkuyu besleyen argümanlar gittikçe daha çok taraftar topluyor. Erdoğan üzerinden oluşturulan korkunun, “İslamofobik zeminde kendisine yer bulduğunu” savunan ‘Erdoğanofobi’ kitabının yazarı Abdülkadir Özkan’a göre bu, “Politik düzlemde taraftar bulan siyasal bir korku türü. Erdoğan karşıtlığından ve nefretinden beslenen bir Neo-Oryantalizm projesi.” Diğer bir ifadeyle “bir tür Batı-Doğu çatışmasının güncel hali.”</p>
<p>Son dönemde gerek Batı başkentlerinden gelen resmi açıklamalar ve basında yer alan makaleler ile yayımlanan raporlarda görünen, Erdoğan karşıtı söylemler günden güne artmakta. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrası Batı başkentlerinden gelen cılız açıklamalar ve sessiz kalmalar da bunun cabası. BBC tarafından yapılan bir anketse Türkiye’de anti Amerikancılığın darbe girişimi sonrasında yüzde 28 arttığını gösteriyor. Buna göre 2014 yılında yüzde 36 olan Amerikan aleyhtarlığı 2017 yılından başlayarak yüzde 64’lere kadar yükseldi. Rüzgâr ekip fırtına biçmek şeklinde açıklanabilecek bu veriler, Batı’daki Türkiye uzmanlarının dikkatini yeteri kadar çekmiş görünmüyor ya da görülmek istenmeyen bir durum var.</p>
<p>Hal böyle olunca da Türkiye’de geniş bir kesim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “otoriter, faşist ve diktatör” gibi kavramlarla tanımlanmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanını “itibarsızlaştırma yöntemi” olarak görüyor. Karl Marks ve Friedrich Engels’in, 170 yıl önce açıkladığı, “Komünist Manifesto”nun ilk cümlesinde şöyle diyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papası ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız radikalleri ve Alman hafiyeleri, bu hayaleti dualar okuyup tütsüler yakarak kovmak üzere kutsal bir ittifakta el ele vermişlerdi.”</p>
<p>Günümüzde Erdoğan korkusu da Batı’nın üstünde bir hayalet gibi dolaşıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında, Erdoğanofobi kervanına bir yenisi eklendi.</p>
<p><strong>“Türkiye Artık Müttefik Değil”</strong></p>
<p>24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimi yapılması kararının alındığı 22 Nisan 2018’den bir hafta önce Washington merkezli Center for Security Policy (Güvenlik Politika Merkezi) tarafından bir kitap yayımlandı. <em>“Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit”</em> başlıklı kitapta, NATO üyesi Türkiye’nin, Batıyla süre gelen ilişkilerinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisiyle “dramatik” ve “köklü” bir yön değişikliğine uğradığı ileri sürülüyor.</p>
<p>10 ayrı uzmanın kaleme aldığı makalelerden oluşan kitabın Önsöz’ünde konuya, Cumhuriyet tarihi ile başlanıyor. Osmanlı sonrası dönemde Müslüman Türkiye’nin, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu babalığında seküler bir yönetim şekline büründüğü hatırlatılıyor. Seküler rejimin işlemediği ve sapmalar yaşadığı hallerdeyse anayasalarla kendisine, Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi verilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin duruma “ayar verdiğinin” altı çiziliyor. Ancak yazıda gözden kaçırılansa darbelere yasal dayanak olarak gösterilen ve TSK’nın vazifesinin tanımlandığı İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin Gezi olaylarının yaşandığı 2013 yazının Temmuz ayının 13’ünde değiştirilmiş olması.</p>
<p>Kitapta, adı konulmasa da “seküler bir vesayet”ten söz edilirken, Türkiye’de söz konusu vesayetle mücadele eden İslamcı hareketlerin bunu nasıl yürüttüğü mercek altına alınıyor. İmparatorluğun ve hilafetin yıkılmasıyla birlikte geride kendini sürgünde hisseden derinden muhafazakâr İslami kitleler bıraktığına vurgu yapılan kitapta, Cumhuriyet Türkiyesi’nde kendine mecra arama aksiyonundaki iki ayrı İslami akımdan söz ediliyor.</p>
<p>Bunların birisi, Said Nursi’nin kurucusu olduğu Nurculuk olarak isimlendiriliyor. Nursi’nin politika, askeriye ve yargıya ilişkin düşüncelerinin genç öğrenciler tarafından benimsenip gizli bir örgütlenme modeliyle büyüdüğüne işaret ediliyor. Kitapta, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin faili olarak Türk mahkemelerinde kesinleşmiş mahkûmiyeti bulunan Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) elebaşı Fetullah Gülen’in hareketi de söz konusu Nurculuk akımının devamı olarak tarif ediliyor. Nurculuk akımının karşısına ise adı verilmese de Milli Görüş konuluyor. Erdoğan’ın imam hatip lisesinden mezun olduğu 70’ler milat kabul edilirken, bu tarihlerden sonra yükselmeyi sürdüren bir “Erdoğan gerçeği” üzerinde duruluyor. Kitapta Gülen’e, “cihadist Sünni din adamı” gibi oldukça kafa karıştırıcı bir isimlendirme yapılmış olması da kitabı hazırlayanların Türkiye’yi okuma konusunda zihinlerinin bir hayli karışık olduğunu gösteriyor.</p>
<p>“Erdoğan’ın amacı Atatürk’ün kurduğu seküler Türkiye Cumhuriyeti’ni kenara koyup Osmanlı yıkıldıktan sonra sürgüne gönderilen İslam’ı geri getirmekti” iddiasında bulunan kitaba göre artık yeni bir realite var.</p>
<p>Kitabın Önsöz’ünde belirtilen yeni realitede, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO’yla ilişkiler özelinde Türkiye’nin, Batı kampından negatif şekilde ayrıştığı acil koduyla veriliyor. Erdoğan’ı seçim zaferlerini sağlayan toplumla kurduğu bağın kolay kolay kopmayacağı ön kabulüyle yazılan satırların yer aldığı kitaba göre, ardı ardına gelen seçim zaferleri, Türkiye’nin dış dünyayla ilişkisini belirlemekte:</p>
<p>“Türkiye, İslamlaşarak transforme olmak üzere. Halkı arkasına alan Erdoğan, Osmanlı’yı yeniden diriltmek iddiasında ve yeni halife olmak istiyor. Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’le ipleri geren Türkiye, Menbiç’e ‘koalisyon çatısı altında’ askerlerini gönderen Fransa ile de didişmekte, Erdoğan ve ekibinin politikaları Batı başkentlerinde alarm zillerini çaldırmakta.”</p>
<p>Türkiye’nin, Suriye ve Irak özelinde bölgesel arzularını hedefe koyan kitapta, “bu bağlamda hiçbir dürüst Orta Doğu uzmanının Erdoğan’ın hem iç siyasette hem de dış politikada Amerika’ya, Batı kampındaki diğer ülkelere veya İsrail’e yönelik hasmane söylemini görmezden gelemeyeceği” iddia ediliyor.</p>
<p><strong>“Alarm Durumuna Geçirme”</strong></p>
<p>Kitapta, Erdoğan’ın lideri olduğu AK Parti, “cihadist ideolojiyle” suçlanıyor. Yukarıdan bakan bir söylemle “Bu kitap, Amerikan ulusal güvenlik politikaları uygulayıcılarını alarm durumuna geçirmeyi hizmet edinmiştir, artan bir tehditle agresif ve yayılmacı bir cihadist devlet hem de NATO üyesi olarak karanlık işler çevirmekte” denilerek tarihe kendilerince not düşürülmüş.</p>
<p>AK Parti’nin, HAMAS ve Müslüman Kardeşler’e destek verdiği öne sürülen yayında, Erdoğan’ın partisinin, Amerika’daki Müslüman toplumuyla ilişkileri de eleştiri oklarının hedefi oluyor. Bu organizasyonlardan birisi de “U.S. Council of Muslim Organizations” yani ABD Müslüman Organizasyonlar Konseyi (USCMO). Atıf yapılan Konsey, Amerika’da ve dünyada, İslamofobiyle mücadele girişimleriyle tanınıyor. Konsey, Mart 2014’te ABD’de bulunan bazı Müslüman sivil toplum kuruluşlarının birleşmesiyle oluşan bir şemsiye. ABD’nin farklı eyaletlerinden başkent Washington’a kadar gelerek kongre üyelerini makamlarında ziyaret edip Amerikalı Müslümanların talep ve şikâyetlerini dile getirecek kadar kabul gören Konsey için “toksik bir politik organizasyon” nitelendirmesi yapılarak ayrıştırıcı bir üslup kullanılıyor. Konsey, bu şekilde hedef alınarak 20 Ocak 2017’de başkanlık koltuğuna oturan ve ABD’deki İslamofobik saldırıların artmasındaki en önemli etmenlerden biri olarak görülen Trump’ın politikalarına da destek veriliyor.</p>
<p>ABD’nin başkenti Washington yakınlarında Türkiye tarafından yaptırılan ve 2016 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı resmi törenle açılan Amerika Diyanet Merkezi’nin de suçlamalardan nasibini aldığı kitapta, söz konusu merkezin, Müslüman Kardeşler hareketi unsurlarıyla temas ettiği iddiasında bulunuluyor. Kitapta Ankara’nın, Müslüman Kardeşler’le kurduğu temaslar kriminalize edilerek Washington’u bekleyen “felaket senaryosu” şu değerlendirmelerle açıklanıyor:</p>
<p>“Umudumuzun bu seviyelerde kalmasını ve sona ermesini dilediği Türkiye’deki trend (cihadizm) tespit edilip üzerine hızlı ve etkili şekilde gidilmeli. Türkiye’nin, Batı ittifakından çözülerek Müslüman Kardeşler ortaklığında politik ve jeostratejik evrilmeye uğraması Amerikan ulusal güvenliğine tüm dinamikleriyle alarm zilleri çaldırıyor.”</p>
<p>Kitabı yayımlayan Güvenlik Politikaları Merkezi’nin başkanı Frank J. Gaffney tarafından yazılan Önsöz, şu ifadelerle son buluyor: “Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümeti artık müttefik değil, bu noktada düzeltici adımlar atmak istiyorsak önce bu realiteyi kabul etmeliyiz.”</p>
<p><strong>Cami Karşıtı Gösterilerde Ön Saflarda</strong></p>
<p>Kitabın aslında nasıl bir çizgide ilerleyeceği, Önsöz’deki imzadan hemen kestirilebiliyor. Güvenlik Politikaları Merkezi’nin başkanı Frank J. Gaffney daha önce de Erdoğan eleştirilerinden öte, “düşmanca” ifadeleriyle gündem olmuştu. 2016 Nisan ayında bir güvenlik toplantısına katılan Gaffney, Erdoğan’ın “takiye yaptığını, asıl amacının da İslami bir liderliğe ulaşmak olduğunu” iddia etmişti. Gaffney, “Erdoğan’ın kendi halkına anlattıkları şeyler ile bize anlatmaya çalıştığı şeyler arasında fark var. Erdoğan bize gelince sürekli, dayanışma hoşgörü merkezli söylemler kullanıyor” demişti. Tabii Gaffney’in, Erdoğan karşıtı sözleri bunlarla da sınırlı değil. Kasım 2016’da basına yansıyan haberlere göre Gaffney konuşmasında, Erdoğan’ı, Müslüman Kardeşler (İhvancı) olarak nitelendirirken, günün sonunda da kendini ‘halife’ ilan edeceği iddialarında bulunmuştu.</p>
<p><em>“Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit”</em> isimli kitabın yayıncısı Center for Security Policy’nin (Güvenlik Politikası Merkezi) kuruluşu 1988 yılına uzanıyor. Gaffney, merkezin hem kurucu hem de hâlâ başkanlığını yürütüyor. Kuruluşun üyeleri arasında Türkiye’nin yakından tanıdığı ‘Karanlıklar Prensi’ lâkaplı Richard Perle gibi Neo-Con isimler yer alıyor. 2010 yılında hazırladığı bir raporda Gaffney, camileri ‘fitne üretilen yerler’ olarak niteleyerek Amerika’nın pek çok eyaletinde cami karşıtı kampanyaların ön saflarında yer almıştı.</p>
<p><strong>‘Karanlıklar Prensi’nin Himayesinde</strong></p>
<p>Yine eski bir Pentagon danışmanı Harold Rhode da kitapta makalesiyle yer bulan isimlerden. İslam konusunda “uzman” olan ve iyi derecede Türkçe, Arapça, İbranice, Farsça bilen Rhode, Irak Savaşı öncesi hazırlıklarda da önemli bir rol oynadı. Rhode, Bush yönetiminin anti-Arap politikasını şekillendiren kişi olarak anılıyor. Rhode’u, Savunma Bakanlığı’nda düz bir memurken kuyudan çıkaran ise Richard Perle’den başkası değil. Rhode aynı zamanda birçok kaynakta, İslamizm karşıtı “gizli doktrinin” de arkasındaki isim olarak anılıyor.</p>
<p>Kitabın başlıklarından biri olan “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” üzerinden konuya dalış yapan Rhode, Washington’un güvenlikle hemhal çevrelerinde “Türkiye nereye gidiyor” sorusunun artarak sorulmaya devam ettiğinden yakınıyor.</p>
<p>Rhode, Erdoğan’ı, modern Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmakla itham ederken, “Batı toplumuna yakın olan Türk halkı ve devlet kurumlarının İslamizasyon ve ümmet ideolojisiyle” ikame edildiği suçlamasında bulunuyor.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun varlık sebebinin Sünni İslam’ın yayılma ve genişlemesi olduğunu söylemesiyle dikkatleri çeken Rhode, Sünni İslam’ın temelindeki kimliğin, imparatorluk altında yaşayanların büyük çoğunluğu olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Erdoğan’la Türkiye’nin başka bir yöne sürüklendiğini anlatmaya çalışırken yargılardan uzak değerlendirmeler de yaptığı dikkatlerden kaçmıyor. Hilafetin, imparatorluk sınırlarını aşan bir mefhum olduğunda hemfikir olan Rhode, hilafetin dünyanın neresinde olduğuna bakılmaksızın Sünni olan ya da olmayan tüm Müslümanları konu aldığını belirtmeden edemiyor. Türkler ve Kürtlerin pratiklediği İslam’ın, Şiiliğe daha yakın olduğunu söyleyerek kafaları karıştırmayı ihmal etmeyen uzman, söz konusu İslam’ı pratikleyenlerin, Osmanlı’da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görerek Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek makamlarda yer alamadığını söyleyerek dozu arttırıyor. Niyet okumadan öte Rhode’un cümlelerinden Türkiye’nin iç “sorunlarının” kaşındığı hissediliyor.</p>
<p><strong>“Batıya Giden Geminin Güvertesinde…”</strong></p>
<p>Kitaptaki makalesinde, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışı üzerinden yakın tarih okumaları gerçekleştiren Rhode, Atatürk’ün dini özel alana iterek, sözüm ona “Batıyla uyumlu” hale getirmeye çalıştığını belirtiyor. Bunu yaparken de Osmanlı İmparatorluğu’nda dinin devletin politik kimliği olduğu durumu ortadan kaldırmaya çalıştığından dem vuruyor. Atatürk’ün bunda başarılı olup olmadığının tartışmalı olduğunu anlatan Rhode’e göre, “Atatürk’ün devrimci misyonu, halkın Müslüman kimliğini değiştirmeye yetmedi, onun vecizeleriyle hareket edenler de bu realiteyi görmezden geldi ve tarihin de söylediği gibi asimilasyon (yeni kimlik inşası) hiç de kolay değildi.” Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki dönemde pek çok vatandaşın, Atatürk’ün “empoze etmeye çalıştığı” Batıcıl kimliği sahiplenmekte zorluk çektiğini anlatan Rhode, bunu Sakallı Celal’in, “Batıya giden bir geminin güvertesinde, doğuya doğru hızla koşmaya çalışmak” sözünü alıntılayarak kanıtlamaya çalışıyor. Rhode’a göre seküler müesses nizam, asimilasyon sürecinin tutmadığının farkındaydı. “Takip edenleri hemen hemen Atatürk’e tapmaktaydı” diyerek konuyu biraz öteye taşıyan Rhode, daha da ileri giderek Atatürk’ün kimlik inşasını, Hz Muhammed’in, Araplar üzerindeki kimlik inşasına benzetiyor. Hz. Muhammed vefat ettikten sonra “onun yolundan giden pek çok kimsenin, İslamiyet öncesi kimlikleri yeniden olumlamaya başladığını” savunuyor.</p>
<p>Benzer bir durumun, Atatürk’ün hayatını kaybettikten sonra da yaşandığını aktaran Rhode, asimilasyonun bir nevi geri teptiğini, pek çok vatandaşın Cumhuriyet öncesi kimliklerine ‘geriye gidişe’ başladığını iddia ediyor. Rhode, anayasalarla Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi verilen ordunun gerçekleştirdiği darbeleri bir anlamda aklayarak, Atatürk’ün ebediyete intikali ardından TSK’nın seküler cumhuriyetin garantörü olma görevini sürdürdüğünü ve ‘geriye gidiş’i durdurmaya çalıştığını öne sürüyor.</p>
<p>Atatürkçülük ile geleneksel Müslüman kimliği arasındaki çekişmenin sonraları seküler temelleri yıkmakta başarılı olacak Erdoğan dönemine kadar devam ettiğini söyleyen Rhode, siyaset sahnesine çıkan “Erdoğan’ın orduyu burduğunu ve kendi politik ajandasına itaat ettirdiğini” iddia ediyor.</p>
<p>Rhode’a göre Erdoğan, Türklüğün özüne inmişti ve mesajı oldukça basitti: “Yaptığınız uzun uzun Türkçe sohbetlerde bunu rahatlıkla anlayabilirdiniz. Seküler Türkler kendilerini kültürel olarak en üst sınıfta görüyorlardı, hatta Müslümanlardan da önde görüyorlardı kendilerini. Seküler hayat süren Müslümanların bile zaman zaman farkına vardığı gerçeği kültür açıkça ortaya koyuyordu: Türk kimliği etnik kökenden çok dini bir kimlikti.”</p>
<p>Tam da bu noktada Erdoğan ve arkadaşlarının, Necmettin Erbakan’ın yaptığı “Ani İslamisazyon (diriliş) hatasından ders aldığını” söyleyen Rhode, iktidara gittikleri ve uzun seneler orda kalmalarını sağladıkları planın iyi tertiplendiğini anlatıyor. Rhode, “Erdoğan bu süreçte yalan söylemedi ama planını gizleyebildi. Onun baştaki amacı, Türkiye’yi dünyadaki yerine (Osmanlı zamanı Cihan Devleti) geri getirmekti. Büyük Sünni güç olarak dünya sahnesine geri dönülecekti, İstanbul’daki hilafet yeniden kurulacaktı” yorumunda bulunuyor.</p>
<p><strong>Washington’ın Okuyamadığı Erdoğanizm</strong></p>
<p>Kitaptaki, “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” başlıklı bölümün yazarlarından Horald Rhode, Erdoğan’ın, Batı başkentlerinde duyulmak istenen demokrasi, özgürlük ve insan hakları konularını seçmenlerinin anlayacağı şekilde ifade ettiğini belirtiyor. Rhode, söz konusu Erdoğanizm’i, Washington’da, Türkiye’yi takip edenlerinse okuyamadığını, “Erdoğan’ın nasıl biri olduğunu anlamadıklarını ve neleri elde etmek üzere olduğunu teşhis edemediklerini” anlatıyor.</p>
<p>Erdoğan’ın, Batılı liderlerle masaya otururken kendisinin ne dediğini değil, ne anlatmak istediğini aktaran tercümanlarını getirdiğini iddia eden Rhode’a göre, “Erdoğan, hiçbir işini şansa bırakmadı.” “Erdoğan’ın bahsettiği demokrasi, Batı’da bizim anladığımız demokrasiden farklı” diyen Rhode, Amerikalı diplomatların, Erdoğanizm’i anlama konusunda treni kaçırdığını, ilişkiler olumsuz etkilenmesin diyerek sorunu daha da derinleştirdiklerini belirtiyor. Rhode’da göre, “Türkçe de bilen sayılı Batılı siyaset uzmanları, Erdoğanizm konusunda Amerikan hariciyesini uyarmasına rağmen tepedekileri bu konuda ikna edemedi.” Rhode, Washington’daki siyasal müesses nizamın, Erdoğanizm ile ilgili duvarda yazanı okumayı reddettiğini ve “Türkiye ile çalışmaya devam etmeliyiz”in söz konusu çevrelerde saplantı haline geldiğini öne çıkarıyor.</p>
<p>Erdoğan’ın, kökleri 1928’e dayanan ve Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler örgütünün güçlü bir destekçisi olduğu iddiasında bulunan Rhode da HAMAS, El Kaide ve DAEŞ’in, söz konusu örgütün yan ürünleri olduğu iddiasıyla Erdoğanizm’i kriminalize etmeyi sürdürüyor. Erdoğan’ın HAMAS’a olan desteğinin açık olduğunu savunan Rhode’de göre, “Türkiye sınırlarından Kuzey Irak ve Suriye’ye olan savaşçı geçişleri” olayların bir diğer yüzü.</p>
<p>Kanıttan yoksun bu ifadelerin ardından konuyu yeniden Müslüman Kardeşler’e getiren Rhode, “Mısır’da 2012’de iktidara geldiklerinde Erdoğan’ın kendilerine süreci yavaş götürmelerini ve seküler anayasayı kabul edip herhangi bir askeri darbeye yol açmamalarını” tavsiye ettiğini ve bunda haklı çıktığını aktararak okurunu şaşırtıyor.</p>
<p>Rhode, yazısında sözü sonunda Erdoğan’ın, Katar’la olan güçlü ve yakın ilişkilerine de getiriyor. Satır arasında Ankara ile Riyad’ı karşı karşıya getirmeye çalıştığı sezilen “uzman”a göre Katar, Müslüman Kardeşler’in koyu bir destekçisi ve Suudi Arabistan’a zıt giden bir örgüte destek verme nedeni, Doha’nın Riyad’a olan tutkulu nefreti.</p>
<p><strong>FETÖ Elebaşı Gülen Güzellemesi</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve FETÖ elebaşı Fetullah Gülen karşılaştırması da yapan Horald Rhode, Erdoğan’ın mezhepsel farklılıkları ön planda tutan Pan-İslamist bir anlayışta olduğunu, FETÖ elebaşı Gülen’in ise daha çok Türk dünyasını öncelediğini ve Araplara yukardan bakan tarafları olduğunu ifade ediyor. Erdoğan’ın ise Arapları, “kardeş gibi” gördüğünü kaydediyor.</p>
<p>Washington için “Erdoğan ve Gülen savaşında her iki tarafa da başarılar dilenmeli” önerisinde bulunan Horald Rhode, birinden biriyle geçici ittifaklar kurulabileceğini ancak ne var ki “karar vericilerin taraf tutmasının tehlikeli sonuçları olabileceği” uyarısı yapıyor.</p>
<p>Erdoğan “Pan-İslamist bir lider mi, Türklerin lideri mi” sorusuna yanıt arayan Rhode’a göre, “İslami ajandasını yürüten bir Türk.” 2011 milletvekili genel seçimleri sonrası zafer konuşmasına atıf yapan Rhode, Erdoğan’ın söz konusu balkon konuşmasında “…bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır. İzmir kadar Beyrut kazanmıştır. Diyarbakır kadar, Batı Şeria, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar kazanmıştır” dediğini hatırlatıyor.</p>
<p>Hemen ardından, “Amerikalı bir Hristiyan liderin, seçim sonrası böyle bir zafer konuşması yaptığını ve zaferinin diğer Hristiyan ülkeler için önemini anlattığını düşünün, kulağa tuhaf gelmez mi bu” diye soran Rhode, tezini ispatlamak için de Batı’nın kendini Hristiyanlığın kalesi olarak görmediğini, artık Hristiyan ülkelerle bir birlik hissinde olmadığını, Almanya’daki Hristiyan Demokratlar dışında böyle bir konumlanma bulunmadığını öne sürüyor.</p>
<p>Erdoğan’ın Müslüman birliği izafe eden 2011’deki seçim zaferi konuşmasının herhangi bir Müslüman ülkenin lideri olmaktan daha önemli olduğunu belirten Rhode, Erdoğan’ın kendini evvela Müslüman olarak gördüğünü, Türk bir lider olmanınsa sonradan geldiğini savunuyor. “Zira kendisi için Türk demek, Müslüman demek” diyen Rhode, Türkiye’nin iç sorunlarını yeniden kaşıma eğilimine girerek kimlik konumlanmasının Sünni olmayan vatandaşları kapsamadığı görüşünü araya sıkıştırıyor. Söz konusu vatandaşların “ikinci sınıf” olarak görüldüğünü öne süren Rhode, Alevilerin ayrımcılığa uğradığı, Hristiyanların ve Musevilerinse bu yüzden Türkiye’yi terk ettiği iddiasında bulunuyor.</p>
<p>Konuyu Kürt sorununa getiren Rhode, Sünni Kürtler üzerine kurgulanan Erdoğan politikalarının ayrılıkçılığa varan hareketleri dizginlediğini, diğer yandan “Türk ordusunun Suriye içlerine kadar girerek Amerika’nın uzun zamandır yakın işbirliğinde olduğu Kürt militanların kontrol alanlarına kadar girmesinin” Washington’daki endişeleri tırmandırdığını aktarıyor.</p>
<p><strong>“Eski Türkiye Kulaklara Küpe Olabilir”</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın balkon konuşmalarında, Gazze ve Batı Şeria’daki Müslümanlara yaptığı çağrıların önemine dikkati çeken Rhode, Erdoğan’ın çağrı yaptıklarına, onların lideri olduğunu anlatmak istediğini ve kendisinin dediklerini takip etmelerini söylediğini anlatıyor. Rhode tezini, “Tüm bunların anlamı şu: Erdoğan kendisini, Türk bir liderden çok Pan-İslamist bir lider olarak görüyor” yorumuyla destekleme gayretine giriyor.</p>
<p>Erdoğan’ın tüm Müslümanlar adına konuştuğunu düşündüğünü anlatan Rhode’a göre, “Kudüs tüm Müslümanlar için kırmızı çizgidir” demesi de bu yüzden. Tam burada yine bir kıyasa giden Rhode, Batılı Hristiyan bir liderin, kutsal Roma’nın yıkılmasına vereceği tepkiyi düşünmenin tuhaf olacağını söylüyor. Hemen ardından da Almanya’nın merkez sağ pozisyondaki siyasî partisi olan Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) sayısı milyonu bulan ve Avrupa’daki sosyal yapıyı radikal bir şekilde değiştirme tehlikesini taşıyan Müslüman göçmenlere oldukça misafirperver yaklaştığı göndermesinde bulunuyor. Bu kıyaslamaları yaparken tüm dünyanın itirazlarına rağmen ekmeğe saplanan kama gibi ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını yok sayıyor.</p>
<p>Erdoğan kendisini, Müslümanların lideri olarak görse de diğer Müslüman liderlerin bunda hemfikir olmadığını savunan Rhode, tezine tutunacak örnekler ararken, “Mısır, Erdoğan’dan nefret ediyor. Mısır kendini, Müslüman dünyasının lideri olarak görmekte, El Ezher Üniversitesi en önemli Sünni dini enstitü olarak Kahire’de. Bununla birlikte Suudiler, kendisini Müslüman dünyasının lideri olarak görüyor, zira kutsal şehirler Mekke ve Medine onların kontrolünde” şeklinde yorumlar getiriyor.</p>
<p>Güvenlik Politika Merkezi (Center for Security Policy) yayınlarından çıkan <em>“Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit”</em> isimli kitaptaki, “Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği” başlıklı yazının sonuç bölümünde Horald Rhode, tüm anlattıklarının ne anlama geldiği sorusuna yanıt da arıyor. Bunun için de “Atatürk yolundan sapıldı mı? Erdoğan gerçek Türk ruhunu mu temsil ediyor” sorusunu soruyor.</p>
<p>Sakallı Celal’in “Batıya giden bir geminin güvertesinde, doğuya doğru hızla koşmaya çalışmak” sözüne bir kez daha atıfta bulunan Rohde, “sorunun yanıtı belli gibi” diye ekliyor. Rhode’a göre, Türkiye’deki politik İslam’a mukabele edecek bir “karşı darbenin hayali oldukça zor” görünüyor. Uzman açıkça “İyiden iyiye rezil olmadan bölgede başka müttefikler aramalıyız” görüşünü dile getiriyor.</p>
<p>Rhode, “Belki de Türk ve İslami kültüre daha derinden inmeliyiz” derken, artık daha realistik bakmanın zamanının geldiğini, Erdoğan’ın yükselen gücünden önceki seküler Atatürk Türkiyesi’nin ise “daha sadık ve güvenilir bir müttefik” olduğunu yorumluyor ve yazısını şöyle bitiriyor:</p>
<p>“Geleceğin güvenilir, Amerikan müttefiki olabilecek Batı yönelimli Atatürkçü Türkiye artık geçmişte kaldı. Politika yapıcılarımız için eski Türkiye, müttefiklerimizle olan geçimimiz kulaklara küpe olabilir.”</p>
<p><strong>“Yeşiller ve Maviler”</strong></p>
<p>Kitaba katkı verenler arasında dikkati çeken isimlerden bir başkası ise ABD’li tarihçi, Orta Doğu üzerine araştırmalarıyla tanınan ve düşünce kuruluşu Middle East Forum’un kurucusu gazeteci Daniel Pipes.</p>
<p>Kitaptaki 10 ayrı bölümden birisini yazan Daniel Pipes’a ait makalenin başlığı, “NATO’nun Türkiye Meselesi”. Pipes’a göre, “bir zamanların NATO partneri olan Türkiye, Erdoğan yönetimiyle bölgedeki tüm düzeni altüst etmiş durumda.”</p>
<p>Pipes, Türkiye hakkında yakın ve geçmiş zamanda pek çok makale yazmış, yazılı ve görsel medyada kendine yer bulabilmiş biri. Amerika’da ‘Neo-Con’ olarak adlandırılan ‘yeni muhafazakâr’lardan biri olarak biliniyor. Adı, Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP) çekirdek kadroları arasında da geçiyor. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın adaylık kampanyasından bugüne kadar gelen süreçte Pipes’ın, Amerikan sağının veya Washington DC’nin, Orta Doğu ve Türkiye üzerine konularda hangi kritik grup içinde yer aldığı tartışma konusu. Hatta öyle ki Trump’ın, Orta Doğu ve Türkiye politikalarına “gönülden destek veren bir isim” olduğunu söylemek de zor.</p>
<p>National Review ve Jerusalem Post’un ödüllü köşe yazarı olan Daniel Pipes’ın, Türkiye ve Erdoğan’a karşı eleştirilerinde milat olarak belirlediği tarih 2011 ve sonrası. 2011, Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile dershaneler üzerinden başlayan ve köprülerin atılmasına yol açan tartışmaların da tarihi.</p>
<p>2012 yılının son ayında Türkiye’ye gelen ve National Review Online’da “Talking Turkey” (Türkiye’yi Konuşmak) makalesini kaleme alan Pipes, o tarihte Türkiye’ye karşı eleştirilerinin dozunu artırmaya başlamıştı. Söz konusu ziyaretinde Türkiye’de 5 gün kalan Pipes, Akşam gazetesinin 6 Ocak 2013 tarihli nüshasında belirttiği gibi, AK Parti üyeleriyle görüşmemiş, sadece “CHP’den ve Gülen Hareketi’nden temsilcilerle görüşme imkânı” bulmuştu.</p>
<p>Yine 14 Mart 2014 tarihli Aydınlık gazetesindeki bir söyleşisinde Pipes, darbe girişiminin öncesinde AK Parti-FETÖ mücadelesini şu sözlerle değerlendiriyordu:“Bizans İmparatorluğu’nda, İstanbul’daki hipodromda yeşiller ve maviler vardı. Bunlar çatışırlardı. Durum biraz oradaki bölünmeye benziyor. İslamcılar, ortak düşman olan ordu var olduğu sürece birlik halindeydi. Ama Temmuz 2011’den bu yana artık bir ordu yok, bu nedenle birbirleriyle savaşıyorlar. (…) Ve en çok şaşırdığım nokta, -AKP’nin kurulduğu 2001 yılından geçen yıla kadar- olağanüstü siyasi yetenek gösteren Başbakanın, son bir yıl içinde hatadan başka bir şey yapmamış olmasıdır. Ve her hata yaptığında, hatalarını ikiye, üçe katlamasıdır.”</p>
<p><strong>Beltway Koridorlarından Yansıyanlar</strong></p>
<p>15 Temmuz darbe girişiminin failinin FETÖ olmayacağına dair gözü kapalı yorumlarıyla da Türkiye’de tepkileri üzerine çeken Daniel Pipes’ın, ABD ulusal güvenlik politikasının pişirildiği Trump Amerikası’nın yeni Beyaz Saray mutfağına yakın biri olup olmadığı aslında tartışmalı.</p>
<p>Ne var ki Beltway olarak da bilinen Amerikan devlet bürokrasisi, Donald Trump başkanlığına tam anlamıyla alışmış değil. ABD Başkanı Trump’ın da yaptığı atamalarla bürokrasiyi dizginleyebildiğini söylemek güç. Bu nedenle söz konusu kitabın, Türkiye’ye ilişkin Washington DC’deki baskın görüşü yansıtmayacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak Beltway koridorlarından, Amerikan düşünce kuruluşlarının raporlarına yansıyan Erdoğan ve partisine yönelik aleyhtarlığın gelişmeye devam ettiği sonucuna da varılabilir.</p>
<p>Kitaptaki, “NATO’nun Türkiye Meselesi” başlıklı bölümde Pipes, NATO’nun Türkiye ile ilişkileri dondurmasından söz ediyor. Bunun ateşli bir savunucusu olduğunu gizlemeyen Pipes, “NATO’ya karşı hasmane bir tutum izleyen bir ülkenin müttefik olamayacağını, Türkiye’nin düşman kampında kendini konumlayan ilk üye olduğunu” savunuyor. Pipes, söz konusu konumlanmanın uzun zamandan beri olduğunu da iddia ediyor.</p>
<p>ABD’li düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations’ın (CFR) Türkiye uzmanı Steven Cook’tan alıntı yapan Pipes, Türkiye’nin NATO içinde öneminin azalmasının yararlı olabildiğini, diğer yandan Ankara’nın ne gibi sorunlara yol açabileceğini kestirmenin zor olduğunu anlatıyor.</p>
<p>“Hangisi öncelliğimiz, NATO’nun misyonunu ifa etmesi mi yoksa Ankara’nın nüfuzuna girmeye devam etmesi mi” sorusunu sorup yanıt arayan Pipes, bunun “Türkiye’nin ne kadar süre İslamist diktatorya altında yaşamayı sürdüreceğine” bağlı olduğunu belirterek Neo-Con müdahaleciliğinin cüretini göstermekten de geri duymuyor.</p>
<p><strong>İncirlik Üzerinden Tehdit</strong></p>
<p>Kitaptaki yazısında Türkiye’de, Batı karşıtlığının artığından dem vuran Pipes, NATO’nun Ankara’dan azade olmasının yani Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasının üstünde duruyor. Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasına yönelik söylemlerin 2009’dan bu yana yapıldığını aktaran Pipes, NATO’nun 1949 yılından bu yana olan kurumsal yapısında üyelikten çıkarılma sürecinin tanımlanmasının net yapılamadığından yakınarak, Türkiye ile ilgili konuyu kurumsal mekanizmalardaki bürokrasiye bağlayıp Ankara’nın önemini kendince saklama yoluna gidiyor.</p>
<p>Ankara’nın 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dönemde İncirlik Üssü’nün kullanımına yönelik başvurduğu kısıtlamalara konuyu getiren Pipes, “Alman unsurlarının bile dünyanın en aktif ve en tehlikeli savaş bölgesi Suriye’ye yakın olan bu üssü terk ettiğini” anlatıyor. Pipes’a göre, Romanya ve Ürdün’de üs oluşturma gibi seçenekler masada ve itibar ettiği anlaşılan bazı kaynaklara göre süreç başladı bile.<br />
Diğer yandan İncirlik’in yaklaşık 50 nükleer başlığa ev sahipliği yaptığı bilgisini vermeyi de ihmal etmeyen Pipes, söz konusu nükleer başlıkların ivedilikle yerinden kaldırılmasını öneriyor.</p>
<p>Pipes, derdinin asıl kaynağını ise sona bırakıyor ve silahların üssün bulunduğu ülke tarafından el geçirilmesi tehlikesinden dem vuruyor. Amerikan Kongresi’nin, Türkiye’ye silah ve uçak satışlarını durdurması gerektiğini savunarak meseleyi daha da ileri bir noktaya taşıyor. Erdoğan’ın, “Ey NATO! Afganistan, Somali ve Balkanlarda biz görevimizi yaptık. Biz, Suriye’ye gidince niye arkamızdan gelmiyorsunuz” sözlerini hatırlatan Pipes, bir üyeye yapılan saldırının hepsine yönelmiş kabul edileceğini öngören NATO’nun 5. maddesinin “Kürtlerle savaşan” bir Ankara için ittifakı “gereksiz” reaksiyonlara itmemesi gerektiğini ifade ediyor. Pipes’ın bu ifadeleri bir yandan Türkiye’nin terörle mücadelesini azımsayan, diğer yandan PKK ve Suriye’deki kolu PYD’ye selam duran bir uzman profili sunuyor.</p>
<p>NATO şemsiyesinin, Türk ordusundan uzaklaştırılması gerektiğini savunan Pipes; istihbarat paylaşımının durmasını, Türk personellere verilen eğitimlerin sona erdirilmesini, silah geliştirme programlarına Türkiye’nin katılımına izin verilmemesini de öneriyor. Pipes bununla da yetinmiyor ve Türkiye karşıtlarına yardım edilmesini bile öneriyor: “Suriye’de Kürtlerin yanında yer alınmalı, Kıbrıs’ta oluşan Yunanistan-İsrail ittifakına destek verilmeli.”</p>
<p>Söylemlerini kanıtlamak için verdiği örnekler ise kendi içinde zaman zaman çelişkiler barındırıyor. Türkiye’nin NATO şemsiyesinden çıkarılması için savunduğu tezlerdeki meseleye “Soğuk Savaş” penceresinden bakmamayı salık veren Pipes, ilerleyen sayfalarda bunu unutarak Soğuk Savaş üzerinden yargıda bulunuyor. Komünistlerin bir üyeye yapılan saldırının hepsine yönelmiş kabul edileceğini öngören NATO’nun 5. maddesini provoke etmediğini hatırlatan Pipes, “NATO üyesi hiçbir ülkenin Varşova Paktı’na girmeyi düşünmediğini” savunuyor.</p>
<p><strong>“Kürtlerin Doğum Oranı Saatli Bomba”</strong></p>
<p>Kitapta kendine yer bulan 10 kişilik kadrodan bir başka isim de ekonomist David P. Goldman. Makalesinin adı, “Erdoğan’ın Ekonomik ve Demografik Krizi” olan Goldman, yazısına oldukça sert bir başlangıçla dalıyor. Goldman’e göre Türkiye coğrafi, demografik ve ekonomik olarak üstesinden zor gelinebilecek belirsiz bir döneme girdi. Demografiyle açılış yapan Goldman, Kürtlerin doğum oranındaki artışı bunların arasında bir saatli bomba olarak tarif ediyor. Goldman’in tahminlerine göre 2040’ta askerlik çağında olan vatandaşların yarısından fazlası evinde birinci dil olarak Kürtçe konuşanlardan oluşacak.</p>
<p>Evlilik oranlarının da alarm verdiğine dikkati çeken Goldman, Türkiye’nin en kalabalık şehri İstanbul’da 2001-2015 arasında evlilik oranının %30, Ankara’da ise %40’tan fazla gerilediğini Türkiye İstatistik Kurumu verileri üzerinden aktarıyor. Kuzey ve kuzeybatı illerindeyse söz konusu gerilemenin %50’den fazla olduğunu belirtiyor. Kadınlarda, sadece “çocuk sahibi olmayı reddetme değil, evliliği reddetmenin” gerçekleştiğini, etnik olarak Türk olanlarda evlenme oranlarının inmesiyle birlikte doğum oranlarında keskin düşüşlerin kaçınılmaz olduğunu savunan Goldman, Türkiye’nin, Müslüman dünyasındaki en düşük doğurganlık oranına sahip ülke haline gelebileceği tahmininde bulunuyor.</p>
<p>Goldman’e göre sık sık üç çocuk çağrısı yapan Erdoğan’ın, “modern Türk toplumunun kaçınılmaz etkilerine karşı direnci ancak uzun vadede kırılabilir.”</p>
<p>Türkiye milli güvenlik politikasının, “Kürtlerin Türkiye’nin demografik yapısından artan ağırlığı yanında sınırın öbür yanında Suriye ve Irak’ta gelişmekte olan Kürt realitesini ertelemek üzerine adandığını” savunan Goldman, AK Parti’nin, İslamist bir parti olarak ilk başlarda seküler Türk milliyetçiliğine karşı geldiğini, Kürtleri de Müslüman kimliğe entegre etmeyi seçtiğini anlatıyor. 2003 yılında Irak’ın işgali sonrasında Kürt özerk bölgesi oluşana dek söz konusu politikanın başarısının tartışılabileceğini söyleyen Goldman, azımsanmayacak bir askeri gücü de olan özerk bölgenin oluşmasından sonraki dönemde Kürt milliyetçiliğine ilham veren özerkliğin, devlet olma yönünde ilerlemesiyle sahadaki realitenin değişmeye başladığını anlatıyor.</p>
<p>Diğer yandan Beşar Esed’e karşı 2011’de çıkan ayaklanmalarla birlikte Amerikan’ın da desteğiyle Suriye’deki Kürtlerin hareketlendiğini anlatan Goldman, Kürtlerin aynı zamanda Suriye’nin devasa petrol üretim bölgelerinin yönetimini de ele geçiren önemli bir silahlı güç olarak yükseldiğini vurguluyor. Goldman böylece aslında ABD’nin ‘Kürt sevdası’nın nedenini de itiraf etmiş oluyor.</p>
<p>Amerika’nın, Irak ve Suriye’de DAEŞ’le mücadelede Kürtleri partner olarak seçtiğini, Kürt militanların Amerikalı ve hatta Alman uzmanlarca eğitilip silahlandırıldığını anlatan Goldman, bunun kendi içindeki etnik ayrılıkçı hareketleri teşvik edeceği gerekçesiyle Türkiye tarafından oldukça tepki gördüğünü de belirtiyor.</p>
<p><strong>Türk Ekonomisinin “Çinlileşmesi” Tezleri</strong></p>
<p>Goldman, “Erdoğan’ın Ekonomik ve Demografik Krizi” başlıklı makalesinde, yakın gelecekte ekonomi özelinde yaşanacak bir Türkiye-Çin yakınlaşması tahmininde de bulunuyor. Kendi toprak bütünlüğüne NATO’nun duyarsız kaldığını gören Ankara’nın, eksenini Doğu’ya kaydırdığını söyleyen Goldman, Türkiye’nin birkaç yıl içinde Çin’in “ekonomik uydusu” haline gelmesinin muhtemel olduğu iddiasında bulunuyor.</p>
<p>Türkiye’nin on yıllarca Çin’in Sincan Özerk bölgesindeki (Doğu Türkistan) Türkçe konuşan Müslümanlara destek verdiğini anlatan Goldman, Uygur Türklerinin, Çin otoriteleri tarafından ciddi tehdit olarak görüldüğünü, diğer yandan kendi ifadesiyle “birkaç bin dolayındaki Uygur Türkü”nün, Güneydoğu Asya’daki elçiliklerden sağlanan pasaportlarla Suriye’ye geçiş yaparak Türkiye’nin destek verdiği Özgür Suriye Ordusu saflarında savaştığını, söz konusu Uygurların kaçının Çin’e geri döndüğünün bilinmediği iddialarını ortaya atıyor.</p>
<p>Goldman, buna rağmen Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından 2013 yılında ilan edilen “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road- OBOR) projesinin Türkiye için biçilmiş kaftan olduğu iddiasında. Goldman’a göre, “Türkiye, kolay kredilerle inşaat ve tüketim harcamalarının ödendiği, diğer yandan da kredi genişlemesinin üretim merkezleri kurmak yerine ithal ürünleri finanse etmekte kullanıldığı” bir fasit dairede ve OBOR, bu durumdan çıkmasını sağlayabilecek çözüm sunuyor.</p>
<p>Asya’nın en doğusuyla Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını kara ve demiryolu ile petrol ve gaz boru hatlarıyla bağlayacak OBOR projesinin orta koridoru üzerinde bulunan Türkiye için fırsatlar sunduğunu tahminleyen Goldman’a göre hem İran hem de Türkiye, ekonomik geleceklerini OBOR’da görüyor. Türkiye’yi, OBOR’un merkez noktası olarak gören Pekin yönetimi de İran üzerinden Türkiye’ye bağlanan demiryolları hattını inşa etmeye başladı bile.</p>
<p>Dünyanın önde gelen finans ve bankacılık devi Bank of China’nın, Türkiye’deki altyapı yatırımlarını finanse etmeye başladığını aktaran Goldman, Çin’in telekomünikasyon devi ZTE’nin de Türkiye’yi bölgesel teknolojik merkez olarak seçtiği bilgisini de vermiş. Goldman, “OBOR, Türk ekonomisinin Çinlileşmesini vadediyor ve bunun en somut olarak görülebileceği sektörse telekomünikasyon olacak” tahmininde bulunuyor.</p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerden olan Türkiye’deki iş gücünün üçte birinin kayıt dışı olduğunu anlatan Goldman, Çin’in de kayıt dışı ekonomiden kayıt altında ekonomiye entegre olmuş ilk gelişmiş ülke olduğunu ve bunu akıllı telefonlar ve elektronik ödemelerle gerçekleştiğini hatırlatıyor. Bu durumun da vergi otoriteleri için tüm işlemleri şeffaf hale getirdiğini aktaran ekonomist David P. Goldman, kitaptaki makalesinde, Türkiye’de de Çin’le aynı orada akıllı telefon kullanımı yaygınlığı olduğunu, Türkiye’nin 2023’e kadar aynı Çin gibi nakit paranın kullanılmadığı bir toplum hale gelebileceği tahmininde bulunuyor.</p>
<p>Goldman; ZTE, Huawei gibi Çin telekomünikasyon firmalarının Türk GSM şirketlerinin son sürümlerini üstlendiğini, Turkcell’in Huawei ile 5G teknolojisini yenilemek üzere kontrat imzaladığını da aktarıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-uzerinde-dolasan-hayalet-erdoganofobi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Batı Zehirlenmesinin Yeni Adı; Erdoğan Korkusu&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yazar-alev-alatlidan-yorungeye-aciklamalar-bati-zehirlenmesinin-yeni-adi-erdogan-korkusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yazar-alev-alatlidan-yorungeye-aciklamalar-bati-zehirlenmesinin-yeni-adi-erdogan-korkusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 22:05:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Alatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2499</guid>

					<description><![CDATA[Yazar Alev Alatlı&#8217;dan Yörüngeye Açıklamalar: Türkiye’den baktığımızda görünmeyen bir buzdağıdır karşımızdaki. Başkan Erdoğan bu büyük resme, buradan giriyor. İslam, Yahudi-Hristiyan füzyonu ve revaç verdiği ekonomik modelin önündeki en büyük örgütlü engel olduğu sürece, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere unutturulmak istenen kadim insani değerleri ısrarla hatırlatan, savunan önderlerden nefret edeceklerdir. Batı, Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte kendi varlığını sürdürmek için komünizm tehdidinin yerine yeni bir tehdit buldu: İslam! Türkiye’nin, savunma sanayii başta olmak üzere birçok alandaki yerli ve milli adımları ise Batı’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Özellikle 2007’den sonra İslamofik zemin üzerinden yükselen Erdoğanofobi, en üst seviyeye çıktı. 24 Haziran seçimleri öncesinde ve sonrasında Erdoğan korkusu ve bu korku üzerinden koparılan fırtınaya tanık olundu. Futbolcular Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve Cenk Tosun’un, Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Londra’da yaptıkları görüşmede çektirdikleri fotoğraf, gündemi günlerce meşgul etti. Almanya’da bazı siyasetçiler, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın “Almanya’nın demokratik değerlerine bağlılıklarını” sorguladı. Almanya’da, Milli Takım’ın beklenmedik şekilde ilk turda Dünya Kupası’ndan elenmesi sonrasıysa Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’a yönelik eleştiriler yeniden arttı. Peki, Erdoğan ve Türkiye neden hedefte? “Türkiye’nin kendisine biçilen rolü, yönetmenin istediği repliklerle oynamayacağı ortaya çıktı” diyerek açıklayan Yazar Alev Alatlı, İslam düşmanlığı ve Erdoğan korkusuyla ilgili sorularımızı yanıtladı. Batı’nın üzerinde bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar Alev Alatlı&#8217;dan Yörüngeye Açıklamalar:</strong></p>
<p><strong>Türkiye’den baktığımızda görünmeyen bir buzdağıdır karşımızdaki. Başkan Erdoğan bu büyük resme, buradan giriyor. İslam, Yahudi-Hristiyan füzyonu ve revaç verdiği ekonomik modelin önündeki en büyük örgütlü engel olduğu sürece, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere unutturulmak istenen kadim insani değerleri ısrarla hatırlatan, savunan önderlerden nefret edeceklerdir.</strong></p>
<p><em>Batı, Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte kendi varlığını sürdürmek için komünizm tehdidinin yerine yeni bir tehdit</em><br />
<em>buldu: İslam!</em></p>
<p><em>Türkiye’nin, savunma sanayii başta olmak üzere birçok alandaki yerli ve milli adımları ise Batı’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Özellikle 2007’den sonra İslamofik zemin üzerinden yükselen Erdoğanofobi, en üst seviyeye çıktı.</em></p>
<p><em>24 Haziran seçimleri öncesinde ve sonrasında Erdoğan korkusu ve bu korku üzerinden koparılan fırtınaya tanık olundu. Futbolcular Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve Cenk Tosun’un, Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Londra’da yaptıkları görüşmede çektirdikleri fotoğraf, gündemi günlerce meşgul etti. Almanya’da bazı siyasetçiler, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın “Almanya’nın demokratik değerlerine bağlılıklarını” sorguladı. Almanya’da, Milli Takım’ın beklenmedik şekilde ilk turda Dünya Kupası’ndan elenmesi sonrasıysa Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’a yönelik eleştiriler yeniden arttı.</em></p>
<p><em>Peki, Erdoğan ve Türkiye neden hedefte? “Türkiye’nin kendisine biçilen rolü, yönetmenin istediği repliklerle oynamayacağı ortaya çıktı” diyerek açıklayan Yazar Alev Alatlı, İslam düşmanlığı ve Erdoğan korkusuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Batı’nın üzerinde bir Erdoğanofobi hayaleti dolaşıyor. Konunun uzmanları, Erdoğan karşıtlığıyla verilmek istenen mesajın, oluşturulmak istenen algının sadece buzdağının görünen yüzü olduğunu belirtiyor. Perde gerisinde ise çok daha sistematik ve planlı bir proje yani İslamofobi olduğu kaydediliyor.</strong></p>
<p>Şöyle söyleyeyim, “İslamafobi” bir proje değil, strateji. Asıl proje, yeryüzünün <em>“Goyim”den</em> temizlenmesi. <em>“Goyim”</em> kim? <em>Goyim</em>, meğerki Yahudilere hizmet ediyor olsunlar, <em>“yeryüzünde onlara yer olmayanlar.”</em> Tanımı yapan Hahambaşı Ovadia Yosef (1918-2013). Kısaca “Shas” olarak bilinen <em>Tevrad’ın Sefarad Askerleri</em> isimli aşırı radikal siyasi partinin kurucusu ve ruhani lideriydi. 1984 yılında kurduğu SHAS, o gün bugün koalisyonun küçük ortağı olarak İsrail hükümetlerinde yer alır. İster sol eğilimli İşçi Partisi, ister milliyetçi/ muhafazakâr <em>LİKUD</em> çoğunlukta olsun, fark etmez.</p>
<p>Sanmayın ki Ovadia Yosef’in Goyim tanımı, iktidara talip bir siyasinin popülist hamasetinden ibarettir. Farklı içtihatlar olmakla birlikte Yahudi akaidinde “Goyim”, “sadece bize /Yahudilere/ hizmet için” doğanlar anlamındadır. Müslüman, Hristiyan, Budist, pagan fark etmez, <em>“Çalışacaklar, saban sürecekler, hasat biçecekler. Biz /Yahudiler/ bir efendi gibi oturup yiyeceğiz. Yahudi olmayanlar işte bu yüzden yaratıldı”</em> şeklindeki binlerce yıllık dünya görüşünün aksiyomlarından biridir.</p>
<p>Yahudi ve Goyim ayrımının, firavun-köle, sömürgeci-köle, derebeyi-serf, kapitalist-proleter ikiliğinin Eski Ahit’in tanrısı Rab Yahova’nın onay, emir ve kutsamasıyla oluştuğunu idrak etmelisiniz. Zaman içinde <em>“haves and have nots”</em> yani zenginler-yoksullar ikilemine de mesnet teşkil eden bu dünya görüşünün, “İsa’nın hakkını İsa’ya, Kayzer’in hakkını Kayzer’e” teslim etmek suretiyle dünya işlerine karışmamayı tercih eden Hristiyanlar tarafından yadırganmadığına dikkat edin. Nitekim yüzyıllar süren devasa köle ticareti böyle mümkün olabilmiştir. Halen de öyledir.</p>
<p>Öte yandan, 1900’lü yılların başlarından itibaren Eski Ahit-Yeni Ahit, yani Musevi ve İsevi yakınlaşması söz konusudur. Günümüze, Yahudi-Hristiyan füzyonu olarak yansıyan bu yakınlaşma, çalışkan, alçak gönüllü, yardımsever, cömert ilk İsevilerin saf dışı edilmeleri, yerlerini Yahova’nın Şahitleri, Yedinci Gün Adventistleri vb. Rab Yahova köktencisi, nevzuhur tarikatlara bırakmalarıyla sonuçlanır. Gelinen noktada İbrahimi dinlerin kadim silsilesi bozulmuş, tedavüldeki Hristiyanlık, Rab Yahova’nın himaye ve önderliğinde Yahudileşmeye durmuştur. Vatikan dâhil kalelerin birer birer teslim bayrağı çektiği bu süreçte, İslam’ın Kitaplı dinlerdeki yeri yok edilmeye çalışılır.</p>
<p><strong>Yeni Dünya Düzeni’nde, “Goyim”in yerini ne alıyor?</strong></p>
<p>Siyasete gelince, Amerika’da neşvünema Neo-Con hareketi, Yahudi-Hristiyan füzyonunun politik tezahürüdür. ABD’de, Paleo-Con dedikleri muhafazakâr Hristiyan hareketinde galebe çalan Neo-Con hareketi, Yahudi-Hristiyan füzyonunu İsrail-ABD birlikteliğine taşıyan harekettir.</p>
<p>Yeni Dünya Düzeni’nde “Goyim”in yerini, bu iki devletin başını çektiği finans kapitale <em>“hizmet için doğan”</em> toplumlar alır. Bir söyleşide boylanabilecek konular olmayıp, hele de Türkiye’den baktığımızda görünmeyen bir buzdağıdır karşımızdaki. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu büyük resme, buradan girdiğini söyleyip bitireyim. İslam, Yahudi-Hristiyan füzyonu ve revaç verdiği ekonomik modelin önündeki en büyük örgütlü engel olduğu sürece, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere unutturulmak istenen kadim insani değerleri ısrarla hatırlatan, savunan önderlerden nefret edeceklerdir.</p>
<p><strong>“Doğru Okuyan Varsa Kendisine Saklıyor”</strong></p>
<p><strong>Bu planlı proje sizce Türkiye tarafından doğru okunabiliyor mu?</strong></p>
<p>Doğru okuyan varsa da kendisine saklıyor, kamuoyuna intikal ettirmiyor diyelim. Bir kere Yahudilik ve Hristiyanlık hakkındaki bilgilerimiz, İlahiyat Fakültelerinde bile Kur’an’daki referanslardan öteye gitmiyor. Pratiğini, güncel uygulamalarını, siyasete evrilme biçimlerini hiç bilmiyoruz. Kaba bir anti-semitist hezeyan dışında bilgimiz ve ilgimiz yok. Keza, Hristiyanlığa ilişkin bilgilerimiz, görkemli kilise düğünlerine duyduğumuz hayranlıkla sınırlıdır. Oysa daha 2002 seçimlerinin akabinde, ortada fol yok yumurta yokken, AK Parti ve Başkan Erdoğan’a saldırılar başlamıştı. <em>Daily Telegraph</em> mesela, karalama kampanyalarının başını çeken gazetedir. Sekiz yıl önce, Eylül 2010’da, “İran’ın AK Parti’ye 25 milyon dolarlık bağışta bulunduğu” şeklindeki yalan haberi nedeniyle 25 bin sterlin tazminat ödemeye mahkûm oldu ama bu onları durdurmadı, çünkü genel stratejinin küçük kalemlerinden biri sayıldı. Bakın, Neo-Con hareketinin <em>“Godfather”</em>ı olarak tanınan bu kamuoyu önderi gazeteci Irving Kristol’ü tanımaz, bağlantılarını merak dahi etmezseniz. <em>Daily Telegraph</em>’ın Türkiye Başbakanıyla ne alıp veremediği bir muamma olarak kalacaktır. Oysa adamın 2006’da bir demeci vardır: <em>“Soğuk Savaş bittiğine göre, Amerika’nın gerçekten ihtiyacı olduğu şey tevil götürmeyecek kadar aşikâr bir ideolojik ve tehditkâr düşmandır. Bu düşman/ karşı koymaya değecek, bütün Amerikalıları direnişte birleştirecek bir düşman” olmalıdır. Ardından bir de aşağılık espri patlatmıştı, “Amerika’nın düşmana en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda, nerede bu uzaylı işgalciler?”</em></p>
<p>Diyeceğim, ne İslamafobi bir günde oluştu ne de Tayyip Erdoğan nefreti. Baksaydık, bakabilseydik, <em>Daily Telegraph</em>’ın “Down Jones gazeteleri” diye bilinen ve aralarında <em>The Wall Street Journal, New York Post, Daily Mail ve The Independent</em>’ın da olduğu on dört gazeteden birisi olduğunu görürdük. Kim bilir belki patronlarının kimliğini araştırmak yoluna bile giderdik. Bunu yapsaydık, karşımıza FOX TV’nin sahibi, “Neo-Con’ların medarı iftiharı” Rupert Murdoch adındaki ünlü Forbes zengini- Yahudi militanı çıkardı. Irak Savaşı’nı, sahibi olduğu medya yığışımına ait 14’ü uydu üzerinden yayın yapan 50’yi aşkın küresel televizyon kanalı ile aklayan adamın Başkan Erdoğan’a adil davranmasını beklemez, niye diye sormazdık.</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Kendine Biçilen Rolü Oynamayacağı Ortaya Çıktı”</strong></p>
<p><strong>Fransız siyaset bilimci Oliver Roy, “Siyasal İslam’ın İflası” çalışmasında siyasal İslam’ın iktidar denemesinin modernizm karşısında kendisine yeni bir alan açamaması nedeniyle hüsranla sonuçlanacağı öngörüsünde bulunuyordu. Tabii Türkiye’yi dışarıda tutuyordu. Bu tezi 2004’te kaleme aldığında AK Parti’yi “İslam’ın demokratikleşen yüzü” olarak tanımlıyordu. 2007 sonrasında ise Avrupa’da, Erdoğan’ın siyaset dili “muhafazakâr demokratlıktan radikal siyasal İslam’a kaydı” şeklinde yorumlanmaya başladı. 2007 için bir “radikal” söylemden bahsetmek mümkün değilken 3 yıl gibi kısa bir sürede Avrupa basınındaki bu makas değişikliğini neye bağlıyorsunuz ve neyin habercisiydi?</strong></p>
<p>Oliver Roy’u tanımıyorum ama siz daha “siyasal İslam” derken, lâfın nereye gideceği açık diye düşünürüm. Bakın, “siyasal İslam” diye tanımladığınız bir kavramdan yola çıkarsanız dünya pratiğine dair yorumlarınızda sıkıntı olur. Bunlardan birisi, İslami insan görüşü ve değer yargılarının modernizmle uzlaşmaz çelişkisidir. Meselâ hem ulus-devlet yanlısı hem de tevhidi Müslüman olunmaz. Bu bağlamda “siyasal İslam’ın iktidar denemesinin” hüsranla sonuçlanacağı malûmu ilâmdan ibarettir. Meğerki İslâm’ın akidesini revizyona tabi tutasınız, yani dillerine pelesenk ettikleri <em>“Light İslam”</em> formülüne geçersiniz, insan yaşamının kendisini aşan bir anlamı olduğuna inanan, şehadet mertebesinde huzur bulan, hatta komşusu açken tok uyumaktan hicap eden bizcileyin insanları modernizm, demokrasi gibi Batı menşeli kurgularla test etmeye kalkmazsınız. Dahası, AK Parti ya da değil, Erdoğan kıratında bir liderin, kitlelerin teveccühünü kazanıyor olmasının dini inançlarının ötesinde başka nedenleri vardır. Oryantalist şartlanmalar olaylara gerçekçi bakmayı önlemese de kısıtlar. Tayyip Erdoğan, modernist anlayışın dışlaya geldiği kesimlerin sesine kulak verebildiği için (ve verebildiği sürece) liderdir. Bunlar kısık seslerdir. Batıların demokrasi gibi yönetsel yöntemlerle, bizim İslami akidemiz mucibince duyduğumuz da savunulabilir.</p>
<p>Diyeceğim, demokrasi ne özgürlüğün ne de eşitliğin ilk ve son şartıdır. 2007’den sonra ne oldu diye soruyorsunuz. Türkiye’nin kendisine biçilen rolü yönetmenin istediği repliklerle oynamayacağı ortaya çıktı. Irving Kristol’un demecinin tarihine dikkat edin. Bir de Avro-Amerikan basınını bir ucu renkli gazoza, diğer ucu uzay sanayine uzanan yığışımları oluşturan ticari kuruluşlar kapsamında görmeyi öğrenmeliyiz. Dördüncü kuvvet, hatasıyla sevabıyla eskide kaldı. Günümüz medya mensupları, sahici düşüncelerini yayın organlarına sokmamak için maaş alır.</p>
<p><strong>Erdoğanofobi’nin temellerinde Doğu-Batı çatışmasının da bulunduğu kaydediliyor. Örneğin, Abdülkadir Özkan, Kopernik Yayınları’ndan çıkan ‘Erdoğanofobi (Siyasette Erdoğan Korkusu)’ adlı eserinde, Erdoğanofobi’nin salt Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Batı arasındaki ilişki üzerinden okunamayacağını, Doğu – Batı çatışması bağlamında tarihsel ve felsefi temelleri olduğunu söylüyor. Hatta İslam’a yönelik önyargı ve oryantalizmin tahripkâr bakiyesinin çoğu zaman Erdoğan üzerinde yoğunlaştığından bahsediyor.</strong></p>
<p>Söyleşimizin başından beri anlatmaya çalıştığım budur. Şu farkla ki ben, Doğu-Batı diye bir ayırım yapmam. Avrupa Aydınlanmasının tezgâhından geçenlerle geçmeyenler arasındaki bir ayırımı daha gerçekçi buluyorum. Kamçatka’dan daha doğusu yok ama bir bakmışsınız, Batılıdan daha Batılı. Suudi prensi bilmem kime “Doğulu” diyebiliyor musunuz? Hâsılı Doğu, Batı, Kuzey, Güney diyoruz ama Batı her yerde!</p>
<p><strong>“Oryantalist Akım, Batı’nın En Yetkin Zekâlarını Hadım Etti”</strong></p>
<p><strong>Burada Edward W. Said akla geliyor. Said’in ifadesiyle Batı, ‘öteki’ olarak konumlandırdığı İslam toplumları hakkında, İslam düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu ‘öteki’ ve İslam da Doğu’ya ait bir din. Bu nedenle Batı siyasetinin ve medyasının ‘otoriterlikle eşitleyici bir söylem’ üzerinden Erdoğan’ı bir numaralı hedef haline getirmesi, Said’in ‘şarkiyatçılık’ teziyle doğrudan irtibatlı mı?</strong></p>
<p>Elbette, irtibatlı. Bakın, oryantalist akım, Batı’nın en yetkin zekâlarını hadım etti. Körleştirdi, kısırlaştırdı, bıraktı. Geride bıraktıkları ile ne kendileri rahat etti ne de bize huzur verdiler. Oysa istediklerine kavuşmalarının daha kolay yolları da vardı. Kızılderili Povhatan kabilesinin ünlü bir reisi vardır. Virginia’ya gelen İngiliz sömürgecilerin liderine, “Sevgi ile anında sahip olabileceğiniz şeyleri zor kullanarak almaya veya size yiyecek sağlayanları yok etmeye iten nedir sizi?” demesi vardır, “Biz erzakımızı saklayıp, ormanda kaybolabilecek durumdayken, vuruşarak elde edeceğiniz nedir? Bize yanlış yaparak kendinizi açlığa mahkûm etmeniz nedendir? Silâhsız olduğumuzu, sizi beslemeye gönüllü olduğumuzu görüyor olmanıza rağmen neden bu kadar güvensizsiniz, hele de bizim yardımımız olmadan yiyecek tedarik edemeyeceğiniz halde?” Reisin bu konuşmayı yaptığı yıl, 1610. Bizim erzakımız, medeniyetimiz. Her an paylaşmaya hazırken biz, bu öfke nesi demez misiniz?</p>
<p><strong>Sizce Türkiye, bu şekilde algılandığı dünya arenasında gerek entelektüel düzeyde gerekse politika anlamında ne tür adımlar atmalı?</strong></p>
<p>Bana sorarsanız dünya entelektüel arenasını bir yana bırakıp, kendi işimize bakmalıyız. İşin aslını bilmediğimiz, meselelerin derinine inmediğimiz sürece dünyayı doğru okuyamayız bile, nerde kaldı etkilemek hele de değiştirmek. Boş verin, biz bilgilenmeye bakalım. Yolumuz çok uzun.</p>
<p><strong>Batı’nın, bağımsız hareket eden bir Türkiye’den rahatsız olduğu yorumları yapılıyor. Erdoğan karşıtlığının da bundan dolayı Avrupa başkentlerinde karşılık bulduğu savunuluyor. Ancak görüyoruz ki NATO’dan çıkmak gündemde yok. Avrupa Birliği hedefleri de devam ediyor. Erdoğan karşıtlığı tezi, “Tüm Batı bize düşman” denilerek iç politikada seçmeni konsolide etmek için fazla mı abartılıyor?</strong></p>
<p>Tüm dünya değil tabii ama Avro-Amerikalıları direnişte birleştirecek bir düşman yaratma peşinde olanlar elbette Erdoğan karşıtı. Ancak birine düşman olmak, ondan yararlanmayı önlemiyor. Tersine domuzdan kıl kopartmak gibi bir telmihi de var. Bu bakımdan NATO’da devam ediyor olmamızın pek fazla bir kıymeti harbiyesi yok. İç politikada seçmeni konsolide etme gayretini bilemem ama “Westoxication” diye bir şey olduğunu bilirim, Batı zehirlenmesi. Şahsen beni “Batılılar”ın husumetinden çok, Westoxication sendromu kaygılandırır. Daha tehlikeli olduğunu düşünürüm.</p>
<p><strong>“Mama Mia! Erdogan Geliyor!”</strong></p>
<p><strong>Nisan ayında Center for Security Policy (Güvenlik Politika Merkezi) yayınlarından “Türkiye Artık Müttefik Değil. Erdoğan’ın Yeni Türk Halifeliği ve Batıya Karşı Yükselen Cihadist Tehdit” isimli kitap yayımlandı. Bu kitabı nerede konumlandırıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu kitabı da bilmiyorum. Ne kadar albenili hatta seksi bir başlık demez misiniz? Miami plajlarında, sosisli sandviç yiyen Amerikalı ev hanımları okurlar artık. Allah’tan başkan uzun boylu ve açık renk! Bir de sakallı falan olsaydı, rüyalarına girerdi artık. “Mama mia! Erdogan geliyor!” Aşağılık bir oportünizm vesselam.</p>
<p><strong>ABD Başkanı Donald Trump ile damadı ve danışmanı olan Jared Kushner’in, Türkiye ve Erdoğan ile ilgili büyük sorunlar yaşamadığını gözlemliyoruz. Bu açıdan baktığımızda Trump’a üstü örtülü direnen bürokrasinin, Türkiye ve Erdoğan bakışı nedeniyle yine Trump’a bir direnişi olabilir mi bu sert söylemler?</strong></p>
<p>Siz siz olun, Donald Trump’ın, Ağlama Duvarı önündeki kippalı fotoğraflarını görmezden gelmeyin! Yahudi-Hristiyan füzyonunu yalamış yutmuş bir adamdır. Sessizliğini hayra yormak hamakat olur.</p>
<p><strong>Söz konusu kitabın, Türkiye’ye ilişkin Washington DC’deki baskın görüşü yansıtmayacağı sonucunu çıkaranlar da var.</strong></p>
<p>Kitabı bilmiyorum. Bildiğim tek şey tek bir kitabın veya yazarın veya akademisyenin veya generalin veya siyasinin veya sivil toplum önderinin Amerika Birleşik Devletleri’nde bir başına etkin olamayacağı. Onların olayı bir yumurtayı dokuz kişinin kaldırması ve kırması olayıdır.</p>
<p><strong>Kitabı yayımlayan Güvenlik Politikaları Merkezi’nin başkanı Frank J. Gaffney tarafından yazılan Önsöz, şu ifadelerle son buluyor: “Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümeti artık müttefik değil, bu noktada düzeltici adımlar atmak istiyorsak önce bu realiteyi kabul etmeliyiz.” Yani baktığımızda Erdoğan’ı devirmek değil de Türkiye’yi anlamak ve onunla yeni bir ilişki türü geliştirmek öneresi çıkmıyor mu bu ifadelerden?</strong></p>
<p>Bilemem. Spekülasyon yapmak da istemem. Bununla beraber, ABD’de bir yerlerde aklı başında birilerinin kalmış olması büyük ihtimal dâhilindedir. Ne de olsa akıllı düşman, akılsız dosttan evladır.</p>
<p><strong>Türkiye’de bir dönüşüm yaşandı. Ancak paradigma ve teorik açıdan altı çok dolu durmuyor eleştirileri var. Kurucu ideolojiyle bir sentezleme yapılarak daha güçlü bir düzen ortaya çıkar mı?</strong></p>
<p>Olacağına bakın. Düşündüğünüz sentezleme ister istemez gerçekleşecektir. Bağdaştırmacılık (sinkretizm) diye bir vakıa var. Nasıl ki Osmanlı’nın Selçuklu’dan, 1923 Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan tümüyle kopması beklenemez, 2018 ıslahatı da kurucu ideolojiden büsbütün ayrı düşmeyecektir. Bunda da bir hayır vardır, keskin virajları yumuşatır, tehlikeleri azaltır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yazar-alev-alatlidan-yorungeye-aciklamalar-bati-zehirlenmesinin-yeni-adi-erdogan-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dış Basında Erdoğan Karşıtlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 22:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2497</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin erkene alınma kararı ve seçim sonuçları yabancı basında, Türkiye’ye dair yayın ve paylaşımların ana gündem maddesini oluşturdu. 24 Haziran seçimleri ve sonuçlarının dış basındaki yansımalarını Yörünge okurları için derledik. 24 Haziran seçimlerini takip etmek için Türkiye’deki yerleşik yabancı basın mensupları dahil 34 ülkeden 650’ye yakın basın mensubu akredite oldu. Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi, Fransa basını gösterdi. Fransa’yı 36 gazeteci ile İngiltere, 23 basın mensubuyla Almanya takip etti. İspanya’dan 12, Yunanistan’dan 10, ABD ve Belçika’dan ise 9’ar gazeteci akredite yaptırdı. Amerika Birleşik Devletleri’nde 24 Haziran seçim sonuçlarına dönük yayınlarda daha çok seçim sonuçlarının ekonomi üzerindeki etkilerine yönelik değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Türkiye ekonomisine dönük bu değerlendirmelerde, seçim süreci boyunca sürdürülen ve kasıtlı olduğu Türkiye’deki ilgili otoritelerce açıkça belirtilen kötümser ifadeler, hız kesmeden sürdü. THE WALL STREET JOURNAL, “Erdoğan’ın Kazanması Üzerine Türk Lirası Keskin Bir Şekilde Yükseliş Gösterdi” başlığını kullandı. Haberde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde zafer kazanmasının ardından Türk Lirası artış göstererek dolar ve avro karşısında yüzde 0,5 değer kazandı. Fakat analistler, yatırımcıların şimdi Türkiye’nin para birimine dair süregelen uzun vadeli kaygılara eğileceğinden, lira konusunda rahatlamanın kısa vadeli olabileceğini ifade ettiler” şeklinde bir içerik sundu. BLOOMBERG ise haber başlığında, “Erdoğan’ın Zaferi Üzerine Liranın Değer Kazanması Yatırımcılar Tarafından &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin erkene alınma kararı ve seçim sonuçları yabancı basında, Türkiye’ye dair yayın ve paylaşımların ana gündem maddesini oluşturdu. 24 Haziran seçimleri ve sonuçlarının dış basındaki yansımalarını Yörünge okurları için derledik.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimlerini takip etmek için Türkiye’deki yerleşik yabancı basın mensupları dahil 34 ülkeden 650’ye yakın basın mensubu akredite oldu. Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi, Fransa basını gösterdi. Fransa’yı 36 gazeteci ile İngiltere, 23 basın mensubuyla Almanya takip etti. İspanya’dan 12, Yunanistan’dan 10, ABD ve Belçika’dan ise 9’ar gazeteci akredite yaptırdı.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde 24 Haziran seçim sonuçlarına dönük yayınlarda daha çok seçim sonuçlarının ekonomi üzerindeki etkilerine yönelik değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Türkiye ekonomisine dönük bu değerlendirmelerde, seçim süreci boyunca sürdürülen ve kasıtlı olduğu Türkiye’deki ilgili otoritelerce açıkça belirtilen kötümser ifadeler, hız kesmeden sürdü.</p>
<p><strong>THE WALL STREET JOURNAL</strong>, <em>“Erdoğan’ın Kazanması Üzerine Türk Lirası Keskin Bir Şekilde Yükseliş Gösterdi”</em> başlığını kullandı. Haberde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde zafer kazanmasının ardından Türk Lirası artış göstererek dolar ve avro karşısında yüzde 0,5 değer kazandı. Fakat analistler, yatırımcıların şimdi Türkiye’nin para birimine dair süregelen uzun vadeli kaygılara eğileceğinden, lira konusunda rahatlamanın kısa vadeli olabileceğini ifade ettiler” şeklinde bir içerik sundu. <strong>BLOOMBERG</strong> ise haber başlığında, <em>“Erdoğan’ın Zaferi Üzerine Liranın Değer Kazanması Yatırımcılar Tarafından Kısa Vadeli Görülüyor”</em> ifadesini kullandı. İngiliz basınında seçim sürecinde de dillendirilen ve seçimin meşruiyetini sorgulamaya yönelik yayınların seçim sonuçlarına dönük olarak da yapıldığı görüldü. Haberlerde, seçimin adil koşullarda yapılmadığı gibi ifadelere yer verilirken, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilmesine ve AK Parti’nin sandıktan birinci parti olarak çıkmasına rağmen Meclis’te çoğunluğun sağlanamadığı vurgusu dikkat çekti.</p>
<p>Bu doğrultuda <strong>REUTERS</strong>, abonelerine, <em>“AGİT Gözlemcileri, Türkiye’deki Seçimlerde Muhalefete Eşit Şartların Sağlanmadığını Söylüyor”</em> başlığıyla servis ettiği haberinde, “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı pazartesi yaptığı açıklamada, Türkiye’deki seçim kampanyaları sırasında muhalefet partilerine eşit şartların sağlanmadığını ve mevcut Cumhurbaşkanı ile iktidar partisine medyada da dâhil olmak üzere haksız avantajlar verildiğini” ifade etti. <strong>REUTERS</strong>, haberindeki iddiasını desteklemek adına, AGİT’in seçimler için Türkiye’ye gelen gözlemci heyetinin başkanı Ignacio Sanchez Amor’un, “Temel özgürlükler konusunda gördüğümüz kısıtlamaların seçime etkisi oldu. Türkiye’nin en kısa sürede bu kısıtlamaları kaldıracağını umuyoruz” açıklamalarını öne çıkardı.</p>
<p><strong>THE GUARDIAN</strong>’daki Kareem Shaheen imzalı yazı, <em>“Türkiye’de Seçimler Özgür ve Adil miydi?”</em> başlığıyla çıktı. Aynı yazıda, “İlk sonuçlar gelmeye başladığında Anadolu Ajansı’nın ve seçim izleme platformu Adil Seçim’in rakamları arasında büyük bir fark vardı. Fakat bu durum, Erdoğan’ın resmi olmayan sonuçlara dayanarak zaferini ilan etmesini engellemedi. Tüm sonuçlar geldiğinde de aradaki fark kapandı. Anadolu Ajansı, her seçimde ilk sonuçlara Erdoğan ve partisini oldukça önde göstererek başlıyor ve muhalefet bunun, sandık gözetmenlerinin cesaretini kırıp onları, seçimin sonuna kadar beklememeye yöneltme taktiği olduğunu söylüyor. Seçimlerde büyük çaplı bir hile olduğuna dair suçlama yok fakat Uluslararası Af Örgütü seçimin ‘korku atmosferinde’ geçtiğini söylüyor” ifadelerini kullanıldı.</p>
<p><strong>Dile Dolanan Argüman: Otoriterleşme</strong></p>
<p>Alman basınında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kazandığı zaferle Türkiye’nin artık “daha otoriter” bir yönetime dönüşeceği gibi seçim sürecinde de sıkça işlenen “tek adam ve diktatör” benzeri ithamlar devam etti.</p>
<p><strong>DEUTSCHE WELLE</strong> haberinde, <em>“Tüm Güç Erdoğan’a… Türkiye Cumhurbaşkanı Bu Yetkilere Sahip”</em> başlığını tercih etti. Haberde, “Erdoğan yıllarca Türkiye’de başkanlık sistemini getirtmek için uğraş verdi. Nihayetinde bu çabasında başarılı oldu ve kendisi şimdi hem hükümetin hem de devletin başına geçti. Recep Tayyip Erdoğan bu şekilde, yürütme organını ilgilendiren konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Parlamentonun onayı artık gerekli değil. Eleştirmenler bu sistemin, Türkiye’de tek adam hükümdarlığına olanak sağlamasından endişe duyuyor. Net olan tek şey ise Erdoğan’ın şimdi eskisine göre çok daha fazla güce sahip olması” ifadelerine yer verdi.</p>
<p>Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi gösteren Fransız basınındaki haberlerde seçimlerden hemen sonra Türk Lirası’nın değer kazanmaya başladığına dikkat çekildi. “Otoriterleşme” Fransız basının da diline doladığı argümanlar arasındaydı. Yine bu haberlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerden gücünü pekiştirerek çıkmasıyla “otoriterleşmenin artacağı ve yeni dönemde Türkiye’nin hiç olmadığı kadar durgun ve kutuplaşmış olduğu/olacağı” iddia edildi. Bu minvalde bir içerik ortaya koyan <strong>LE FIGARO</strong>, <em>“Erdoğan… 15 Yıllık Otoriterliğe Sürüklenme ve Ismarlama Bir Anayasa”</em> başlığını kullandı.</p>
<p><strong>Rusya ve Katar’dan Olumlu Yaklaşım</strong></p>
<p>Rusya basınında yer alan haber ve değerlendirmelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye ile mevcut ilişkilerin daha da geliştirileceğine dönük içerikler hâkimdi. <strong>TASS RUSYA HABER AJANSI</strong> haberinde, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden Türkiye’ye gönderilen, TBMM ile İlişkilerinden Sorumlu Rusya Devlet Duması Spor, Turizm ve Gençlik İşleri Grubu Koordinatörü Artur Taymazov’un <em>“Ankara’daki Erken Seçimler Sakin ve Demokratik Bir Atmosferde Geçti”</em> şeklindeki yorumlarına yer verdi.</p>
<p>Katar basınındaki haberler de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim zaferine yönelik olumlu içeriklerle çıktı.</p>
<p>Mısır ve İsrail başta olmak üzere çeşitli Orta Doğu basın mecralarında ise Türkiye’deki seçimlerde usulsüzlük yapıldığı, Türkiye’de kutuplaşmanın arttığı ve ülkenin otokratik bir düzene doğru evrildiği şeklinde seçim sonuçlarının meşruluğunu sorgulayıcı, karalayıcı, çarpıtıcı iddia ve yorumlara yer verildi.</p>
<p>İsrail menşeili <strong>HAARETZ</strong>, <em>“Erdoğan Karşıtı Muhalefet, Türkiye’nin Seçilmiş Diktatörlüğe Gidişini Durduramadı”</em> derken, <strong>EL ARAB</strong>, <em>“Seçim Türkiye’yi Demokrasi Yolunun Sonuna Getirdi”</em> ifadesini tercih etti. <strong>RUDAW</strong> ise haberinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’daki açıklamasında yer alan, <em>“Türkiye Dünyaya Demokrasi Dersi Verdi’’</em> mesajını ön plana çıkardı.</p>
<p><strong>Algı Operasyonu</strong></p>
<p>Türkiye’deki seçim sonuçlarına yönelik olarak özellikle Batı ve kimi Orta Doğu basınında yer alan olumsuz, çarpıtıcı ve değerlendirmeden ziyade, arzulanan bir sonucun sandıktan çıkmamasına dönük öfkeye dayanan söylemler olarak nitelendirilebilecek yayın ve içerikler açıkça görülüyordu. Seçim sonuçlarına yönelik bu tutumun, seçim sürecinde yapılan yayınlarla aynı üslubu paylaşarak yine aynı minvalde devam ettirildiği de bir gerçek.</p>
<p>Zira söz konusu basın yayın organları seçim süreci boyunca da okurlarına, Erdoğan karşıtlığı ve Türkiye’de “otokrat rejim” söylemleriyle ekonomide görülen birtakım gelişmelerin tek sorumlusunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümeti olduğu, muhalefetteki isimlerin makbul birer alternatif olabileceği, seçimlere eşit bir ortamda gidilmediği, Türkiye’nin kutuplaştığı gibi iddialar üzerinden haber ve yorumlar aktardı.</p>
<p>Bu yayınlarla Türkiye’deki seçim güvenliğini ve seçim sonuçlarının meşruluğunu tartışmaya açma, Türkiye’de otokrat rejim algısı oluşturarak muhalefetin demokrasi mücadelesi verdiğine dair bir algı oluşturma, Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında muhalefetin adaylarına yönelik imaj çizme gibi hedeflerinin yanında, Türkiye’nin dışardaki algısına yönelik olumsuz bir izlenim oluşturma ve Türkiye’deki seçim atmosferini de yönlendirme amacının güdüldüğü aşikâr.</p>
<p>Seçim kararı alınmasıyla birlikte bazı dış basın mecralarında yapılan yayın ve içerikler, “algı operasyonu”nu net olarak ortaya koyuyordu:</p>
<p>ABD basınından <strong>WASHINGTON POST</strong>’ta, seçim kararının alınmasının hemen sonrasında <em>“Erdoğan’ı Yenme Arayışı”</em> başlığıyla bir yazı yer aldı. Yazıda, “Erdoğan kazanırsa yürütme yetkilerini de elde eden bir cumhurbaşkanı olacak. Muhalifler, Türkiye’nin zayıf demokrasisinin ölmesinden ve bariz otoriterliğin güçlenmesinden korkuyor. Analistler, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’yi, demokrasilerin nasıl geriye gidebileceğinin ve görünürde liberal olan siyasetin zehirli çoğunlukçuluğun yolunu nasıl açabileceğinin örneği olarak gösteriyor” ifadelerine yer verildi.</p>
<p><strong>BLOMBERG</strong>, <em>“Fed’in Gölgesi Türkiye’nin Tek Adamı Üzerinde Dolaşıyor”</em> başlığını tercih etmişti. Haberde, “Türk Lirası için kötü zamanlar yine geldi. Lira, yeniden düşüşe geçti. Fed’in bugünkü toplantısında para politikası konusunda ne kadar sert olacağına dair kaygılar, yükselen piyasaların para birimlerinde ve özellikle Türkiye gibi dolar finansmanına bağımlı ekonomilerde bocalamalara neden oluyor. Cari açığının boyutu düşünüldüğünde Türkiye özellikle zayıf nokta olarak görünüyor. Erdoğan’ın büyük ölçüde artırılmış yetkilerle bir dönem daha cumhurbaşkanı olacağı neredeyse kesin. Bu, yatırımcılar için net bir kazanç olarak görülmüyor. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, seçim bittiği anda yok olabilir fakat Bloomberg’in anketi, Erdoğan’ın ilk turda çoğunluğu elde edemeyebileceğini ve ikinci tura kalabileceği ihtimalini gösteriyor. Erdoğan’ın partisi Meclis çoğunluğunu kazanamayabilir ve güçlü bir muhalefetin olması, belirsizliği artırıp yatırım ortamını daha az istikrarlı hale getirebilir” yorumlarına yer verdi.</p>
<p>Fransız dergisi <strong>LE POINT</strong> ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı <em>“Diktatör”</em> başlığı ile son sayısının kapağına taşırken; haber içeriğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 yılda Türkiye’de otoriter bir yönetim inşa ettiğini ileri sürdü.</p>
<p>Alman yayın organı <strong>DEUTSCHE WELLE</strong> de bu kervandaki yerini almakta gecikmedi ve <em>“Zorlu Seçim Yarışı… Türk Medyası Erdoğan’ın Rakiplerini Sansürlüyor”</em> başlığını kullandı. Haberinde, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu’nun, “Türkiye bir seçime daha medyada demokratik esaslardan uzak bir ortamda giriyor” açıklamalarına yer verdi.</p>
<p>İngiliz yayın organları <strong>TIMES</strong> ve <strong>THE GUARDIAN</strong>, <em>“Türkiye’nin Şık ‘Dişi Kurdu’ Meral Akşener Baskıyı Sonlandıracağı Sözü Vererek Erdoğan’ın Karşısına Çıkıyor”</em> ve <em>“Türkiye’nin Demir Leydisi: İktidardaki Erkeklerin Korkmasının Zamanı Geldi”</em> şeklindeki başlıklarla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı, İYİ Parti’in Cumhurbaşkanı Adayı Meral Akşener için açıkça bir imaj oluşturma çabasına gidiyordu. Aynı çaba, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş için de ABD merkezli <strong>FOREIGN POLICY</strong> isimli dergide Henri J. Barkey tarafından <em>“Bir Kürt Mandela Yaratmak”</em> başlıklı yazıyla yapılıyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğanofobi&#8217;nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganofobinin-nedeni-siyasal-islamciliktan-muhafazakar-demokrasi-cikarilmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1034</guid>

					<description><![CDATA[Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan: “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması” Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı ERDOĞANOFOBİ geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı. Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı? Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan:</strong><br />
<strong> “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması”</strong></p>
<p><em>Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı <strong>ERDOĞANOFOBİ</strong> geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı?</strong></p>
<p>Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir siyasal gelenekten gelmesi değil, aynı zamanda siyasal söylemleri ve hedefleridir. 2000’lerin başında, özellikle 11 Eylül’den sonra dünyada radikalleşen siyasal İslâm’ın büyük bir tehdit olarak algılanması, Orta Doğu’da değişen dengeler Erdoğan’a yönelik fobinin oluşmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p><strong>Karşılaştırma İçin en Doğru İsim Gazi Mustafa Kemal</strong></p>
<p><strong>Ya Atatürk? Onunla kurulabilecek benzerlikleri neler?</strong></p>
<p>Erdoğan’ın karşılaştırılacağı en doğru örnek Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi Mustafa Kemal, Türk devlet geleneğinin son iki yüz yılda yetiştirdiği önemli devlet adamlarından biridir. Tarih sahnesinden çekilmekte olan bir imparatorluğun küllerinden meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir başarı hikayesidir. Elbette Gazi Mustafa Kemal de hatadan berî bir insan değildir ancak ortaya koyduğu başarı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Erdoğan’ı Gazi Mustafa Kemal ile kıyaslamamın en temel nedeni, Türkiye’nin son 20 yılda, ki bu da yaklaşık 100 yıllık cumhuriyetin beşte biri demektir, yaşadığı demokratikleşme ve modernleşme çabaları, ekonomik kalkınma hamleleri, sosyo kültürel ve sosyo politik dönüşümü Erdoğan döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasetin doğası gereği hata ve kusurları olsa da fotoğrafın bütününde başarılı olmuş, Türkiye’yi egemen güçlerle eşit şartlarda dünya ligine taşımış, iç ve dış saldırılara karşı adeta yeni bir istiklâl mücadelesi veren bir Erdoğan’dan söz ediyoruz. Bu nedenle Erdoğan’ın Türk demokratikleşmesine sağladığı katkıları dikkate almadan bir cumhuriyet tarihi yazılamaz. Erdoğan, Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşıdır.</p>
<p><strong>Fobi kelimesini bilinçli olarak kullanıyorsunuz… Çünkü fobiler gerçekte karşılığı olmayan korkulardır. Erdoğan’a karşı nefret söyleminin yaygınlaşması ve onun Batı’da tehdit olarak algılanmasının arka plana baktığınızda ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
