<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emperyalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/emperyalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Sep 2019 07:39:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Emperyalizm &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Emperyalizm, artık çaresiz ve adamlarını yiyor…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizm-artik-caresiz-ve-adamlarini-yiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizm-artik-caresiz-ve-adamlarini-yiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Sep 2019 07:39:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[John Bolton]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12470</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan emperyalizmi “kağıttan kaplandır…” Kararlı ve birliğini koruyan milletler karşısında bir halt yiyemez… “Kuvvayı Milliye ruhuyla” 15 Temmuz gecesi tanıştı, oysa, yakın müttefikleri İngilizlere zamanında sorsalardı, 1 Dolar’lık işbirlikçi askerlerini milletin üzerine sürerken iki kez düşünürlerdi… Yediler dayağı gittiler… Bitmedi, Afrin’de yaptıkları tünellerin boyu kadar… Neyse… Bakın, 15 Temmuz sonrasında her yere saldırıyor, bir adım ilerleyemiyor.İran ve Venezuela halklarını bir kez daha kutluyorum!.. İran, son derece akıllı bir manevra ile önce İngiltere’ye sardırdı, devamında Lübnan’ın güneyindeki Hizbullah mevzilerine uzun menzilli füze yığdı… Emperyalizm bu dilden anlar… Uzlaşarak, ortak devriye atarak falan bir yere varamazsınız… Milletin kararı önemlidir Anti-emperyalist mücadele günü geldiğinde boş mide dolu silah demektir. (Sayın Başkan, önemsemeyin bunların ekonomik şantajlarını, önemsedikçe üzerinize gelirler, bilin.) Milletin tam bağımsızlığı, yeni-sömürgeciliğe karşı direnişi çarık giymemizi gerektirirse, onu da giyer yürüyebildiğimiz kadar yürürüz… Ne yapacağız? Ümmet coğrafyasını kan götürüyor, Siyonist, Filistin toprağını ilhak etmekten söz ediyor, seyir mi edeceğiz?.. Ne işimiz var oralarda diyenlerin lafına baksak, 10 yıl sonra Gaziantep, Şanlıurfa hatta Diyarbakır’ın kapısına dayanacaklar, bu milletin beyni bulanmışına nasıl anlatalım? Diyarbakır’da ana evladının peşine düşmüş, görmezden gelme gibi bir ruh hali içinde yaşıyorlar, nasıl bir alçak iklimdir bu, emperyalizmin gönüllü metresi olma halidir?.. Bak, Latin Amerika’nın anti-emperyalist delikanlısı Venezuela, Amerika’nın ucuz metresi Kolombiya’ya karşı silaha sarılmak üzere, bu olduğunda karşısında “koskoca”(!) Amerika’yı bulacak bilmiyor mu, biliyor, demek 35 milyon &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan emperyalizmi <em>“kağıttan kaplandır…”</em></p>
<p><em>Kararlı ve birliğini koruyan milletler</em> karşısında bir halt yiyemez…</p>
<p><strong>“Kuvvayı Milliye ruhuyla”</strong> <em>15 Temmuz</em> gecesi tanıştı, oysa, yakın müttefikleri İngilizlere zamanında sorsalardı, <em>1 Dolar’lık işbirlikçi askerlerini</em> milletin üzerine sürerken iki kez düşünürlerdi…</p>
<p>Yediler dayağı gittiler… Bitmedi, Afrin’de yaptıkları tünellerin boyu kadar… Neyse…</p>
<p>Bakın, 15 Temmuz sonrasında her yere saldırıyor, bir adım ilerleyemiyor.<strong>İran ve Venezuela halklarını bir kez daha kutluyorum!..</strong></p>
<p>İran, son derece akıllı bir manevra ile önce İngiltere’ye sardırdı, devamında Lübnan’ın güneyindeki Hizbullah mevzilerine uzun menzilli füze yığdı…</p>
<p>Emperyalizm bu dilden anlar…</p>
<p><strong>Uzlaşarak, ortak devriye atarak falan bir yere varamazsınız…</strong></p>
<p><strong>Milletin kararı önemlidir</strong><br />
<strong>Anti-emperyalist mücadele günü geldiğinde boş mide dolu silah demektir. </strong><em>(<strong>Sayın Başkan</strong>, önemsemeyin bunların ekonomik şantajlarını, önemsedikçe üzerinize gelirler, bilin.)</em></p>
<p>Milletin tam bağımsızlığı, yeni-sömürgeciliğe karşı direnişi çarık giymemizi gerektirirse, onu da giyer yürüyebildiğimiz kadar yürürüz…</p>
<p>Ne yapacağız?</p>
<p>Ümmet coğrafyasını kan götürüyor, Siyonist, Filistin toprağını ilhak etmekten söz ediyor, seyir mi edeceğiz?..</p>
<p><strong>Ne işimiz var oralarda</strong> diyenlerin lafına baksak, 10 yıl sonra Gaziantep, Şanlıurfa hatta Diyarbakır’ın kapısına dayanacaklar, <strong>bu milletin beyni bulanmışına nasıl anlatalım?</strong></p>
<p>Diyarbakır’da ana evladının peşine düşmüş, görmezden gelme gibi bir ruh hali içinde yaşıyorlar, nasıl bir alçak iklimdir bu, <em>emperyalizmin gönüllü metresi</em> olma halidir?..</p>
<p>Bak, Latin Amerika’nın <em>anti-emperyalist delikanlısı</em> Venezuela, <em>Amerika’nın ucuz</em> <em>metresi </em>Kolombiya’ya karşı silaha sarılmak üzere, bu olduğunda karşısında <em>“koskoca”(!)</em> Amerika’yı bulacak bilmiyor mu, biliyor, demek 35 milyon Venezuelalı, tıpkı Türk milletinin çoğunluğu gibi <strong>“ya olacağız, ya öleceğiz”</strong> diyor…</p>
<p><strong>Kuvvayı Milliye Partisi mutlak, kurulacaktır</strong><br />
<strong>HDP ile ittifak içinde giderek SHP’lileşen CHP’liler, kurucularının adını unutmuş olabilirler, hatırlatalım, bu söz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Ya istiklal, ya ölüm” emrinin günümüzdeki devamıdır.</strong></p>
<p><strong>Babacan</strong>’ın partisi falan geçiniz, <em>sokakta karşılığı olmayan siyaset mühendisliklerinden </em>bir cacık olmaz ama bugünden söyleyelim, tarihe de not düşmüş olalım, <strong>asıl kavga CHP ve Millet İttifakı denilen zorlama mutabakatta çıkacak…</strong></p>
<p>CHP’nin bu kadroları partiyi, HDP ile birlikte <em>SHP’lileştirirken</em>, <strong>Kuvvayı Milliye,</strong> mutlaka <strong>Gazi</strong>’nin ayak izlerini takip eden <strong>yeni partisini en kısa zamanda kuracaktır</strong>.</p>
<p>CHP-HDP ittifakı da zaten İyi Parti’nin tabanda ve tavanda <strong>Devlet Bahçeli</strong> ile buluşmasına neden olacaktır.</p>
<p>Niye? <strong>Gerçek Atatürkçüler, “teröristle kucaklaşma rezilliğine” katlanamaz, gerçek milliyetçiler de Bahçeli’nin devlet adamlığını çiğneyip geçemez.</strong></p>
<p><strong>Bahçeli’</strong>nin <strong>Süleyman Özışık</strong>’a söylediği  “<strong>Sayın Cumhurbaşkanı&#8217;nın düşmesi, milletin devletin düşmesi anlamına geldiği için yanındayım&#8221;</strong> lafı, <em>beka mücadelesi</em> veren bir milletin milli kimlik taşıyan liderliğe sahip olmasının önemini gösterir…</p>
<p><strong>Bak, o faşist de harcandı gitti</strong>&lt;<br />
Başa dönelim, yani emperyalizmin çaresizliğine…</p>
<p>İşte, <strong>John Bolton</strong> da tüm o şahin fikirleri ve <em>Siyonist sözcülüğü</em> ile çekti gitti. Ona bıraksan İran ve Venezuela’yı bombalayacak, Türkiye’ye en sert ekonomik ablukaları hatta askeri kuşatmaları yapacaktı…</p>
<p><strong>Donald Trump</strong> hadi canım dedi, işin ucu tabii ki, Filistin topraklarını ilhak etmekten söz eden <em>İsrail’in faşist başbakanı</em> <strong>Netanyahu</strong>’ya kadar uzandı…</p>
<p><strong>Bolton’un gidişi, siyonizmin yenilgisi, üç ayrı zeminde anti-emperyalist direnişi sürdüren Türkiye, İran ve Venezuela’nın da başarısıdır…</strong></p>
<p><strong>Trump</strong>’ın maçası yemedi…</p>
<p>Burada biter mi, bitmez, sonuna kadar alarmdayız!..</p>
<p>Artık son dönemeçteyiz…</p>
<p>Fırat’ın doğusundan davet var, tarih bu milleti bekliyor…</p>
<p>Ardan Zentürk/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizm-artik-caresiz-ve-adamlarini-yiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizme de Açlığa da Hayır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizme-de-acliga-da-hayir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizme-de-acliga-da-hayir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Başar Gezgin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:35:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Açlık]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Venezuela]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8221</guid>

					<description><![CDATA[2012 yılında solo olarak bir Latin Amerika turuna çıktım. Çeşitli ülkeleri dolaştım, sonra onları derleyip kitaplaştırdım. Uğrak noktalarımdan biri, Venezuela idi. Venezuela’daki darbe girişimi, şaşırtıcı mı? Hayır değil. Hatta geç bile kaldı. Ne yazık ki hem iç dinamikler hem de dış dinamikler orada zaten darbe olacağına işaret ediyordu. Bugünü yalnızca bugün olanlara bakarak elbette anlayamayız; o nedenle şimdi geriye, Chavez dönemine gidelim ve bugün yaşananların geçmişteki öncüllerini ortaya çıkaralım. Güney Amerika ve Amerikan Emperyalizmi Öncelikle Amerikan dış politikası, Güney Amerika’yı (ve hatta Latin Amerika’yı)1, hep bir arka bahçe olarak görmüştür: Kâğıt üstünde bağımsız ama gerçekte Amerikan sömürgeleri&#8230; Dolayısıyla ABD, bölge ülkelerine asla bağımsız gözüyle bakmamıştır. Bu ülkelerin çoğu, 19. yüzyılın ilk yarısında İspanya’dan (ya da Brezilya örneğinde Portekiz’den) bağımsız oldu. Buradaki kurtuluş savaşları çok kanlı yaşandı ve “ya istiklal ya ölüm” çığlığı, ilk kez bu topraklarda İspanyol sömürgecilere karşı duyuldu. Peki, ABD’nin gözünü Güney Amerika’ya dikmesinin nasıl bir mantığı vardı? Elbette, koskoca kıtanın bütün kaynaklarına el koymak, başat güdüydü. Fakat bunun ötesinde, bu sömürgeci anlayışın ana hattı, 1898’deki İspanyol-Amerikan Savaşı sonunda çizilmişti. Savaş sonunda, İspanya, Küba, Puerto Rico, Guyam ve Filipinler’i ABD’ye kaptıracaktı. ABD, mademki savaşı kazanmıştı; artık yönü ve hedefi, eski İspanyol sömürgeleri olacaktı. ABD’nin iç siyasetine de dış &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>2012 yılında solo olarak bir Latin Amerika turuna çıktım. Çeşitli ülkeleri dolaştım, sonra onları derleyip kitaplaştırdım. Uğrak noktalarımdan biri, Venezuela idi. Venezuela’daki darbe girişimi, şaşırtıcı mı? Hayır değil. Hatta geç bile kaldı. Ne yazık ki hem iç dinamikler hem de dış dinamikler orada zaten darbe olacağına işaret ediyordu. Bugünü yalnızca bugün olanlara bakarak elbette anlayamayız; o nedenle şimdi geriye, Chavez dönemine gidelim ve bugün yaşananların geçmişteki öncüllerini ortaya çıkaralım.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Güney Amerika ve Amerikan Emperyalizmi </b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Öncelikle Amerikan dış politikası, Güney Amerika’yı (ve hatta Latin Amerika’yı)<sup>1</sup>,</span><span class="s1"> hep bir arka bahçe olarak görmüştür: Kâğıt üstünde bağımsız ama gerçekte Amerikan sömürgeleri&#8230; Dolayısıyla ABD, bölge ülkelerine asla bağımsız gözüyle bakmamıştır. Bu ülkelerin çoğu, 19. yüzyılın ilk yarısında İspanya’dan (ya da Brezilya örneğinde Portekiz’den) bağımsız oldu. Buradaki kurtuluş savaşları çok kanlı yaşandı ve “ya istiklal ya ölüm” çığlığı, ilk kez bu topraklarda İspanyol sömürgecilere karşı duyuldu. Peki, ABD’nin gözünü Güney Amerika’ya dikmesinin nasıl bir mantığı vardı? Elbette, koskoca kıtanın bütün kaynaklarına el koymak, başat güdüydü. Fakat bunun ötesinde, bu sömürgeci anlayışın ana hattı, 1898’deki İspanyol-Amerikan Savaşı sonunda çizilmişti. Savaş sonunda, İspanya, Küba, Puerto Rico, Guyam ve Filipinler’i ABD’ye kaptıracaktı. ABD, mademki savaşı kazanmıştı; artık yönü ve hedefi, eski İspanyol sömürgeleri olacaktı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">ABD’nin iç siyasetine de dış siyasetine de karışmadığı bir ülke elbette yoktur. Arap dünyasından Doğu Asya’ya, Rusya’dan Afrika’ya Amerikan müdahalelerin tarihi sayfalar tutar. Ancak Güney Amerika, ABD’nin müdahalelerinin tarihinde her zaman kırmızı listede olmuştur; çünkü ‘kâğıt üstünde bağımsız, gerçekte Amerikan’ toprakları gözüyle bakılan, en çok bu coğrafya olmuştur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Güney Amerika, yakın zamana dek ‘asi kıta’ adıyla anılırdı. Bunun nedeni, ABD’nin tertiplediği askeri darbelere karşı muazzam bir direnişin olmasından ileri geliyordu. 1980’lerde sol, Küba gibi istisnalar dışında (ki zaten Küba, Güney değil Latin Amerika’nın bir parçasıdır), Güney Amerika’da iktidarda değildi. Asi kıtanın simgesi ise elbette Che Guevara idi. Muhalefetteki Güney Amerika solu, idealistti; fakat genellikle nasıl bir toplum tahayyül ettiği konusunda çok da net değildi&#8230; Bu net olmayışın, Venezuela’daki darbenin altında yatan etmenlerden biri olduğunu az sonra göreceğiz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21. yüzyılla birlikte Güney Amerika’da Amerikancı yönetimler yavaş yavaş düşerler. Bu yönetimler sırasındaki yaygın insan hakları ihlalleri yavaş yavaş ortaya çıkarılır; bunlarla yüzleşilmeye başlanır ve insanlık suçu işleyenler ağırdan da olsa yargı karşısına çıkarılır. Fakat bu Amerikancı dönem sonrası sol eğilimli yönetimler, vaat ettikleri sosyalist bir düzeni kurmaya bir türlü yanaşmazlar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Birincisi, yukarıda belirttiğimiz gibi, nasıl bir toplum tahayyül ettikleri konusunda net değillerdir ve ikincisi, iktidara kendilerinden önceki Amerikancı egemenlerle uzlaşı içinde, yumuşak bir geçişle gelmişlerdir. “Ne şiş yansın ne kebap” diye bakarlar. İktidara geldiklerinde, ABD’yi ürkütmek istemezler; geçmişle yüzleşmede toplu bir yargılama yerine belli kişileri seçerler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Güney Amerika solu, Türkiye’de sosyalist gibi paketlense de aslında sosyal demokrattır, hatta kimileri bunların bile gerisine düşen yerlici-Hristiyan bir niteliktedir. Hristiyanlık ve İspanyolca, eski ‘asi kıta’ya sömürgecilerin zorla getirdiği iki kimlik tutkalıdır. Ama bu sol görünümlü yönetimler, bu ikisiyle asla hesaplaşmazlar. Seçim kampanyalarında Hristiyanlığa ve özellikle İsa’ya atıf sık sık görülür. Diğer bir deyişle Güney Amerika solu, en yükseldiği dönemde bile Türkiye’deki siyasi tariflerin çuvalına girmez. Evrenselcilikten çok, özgülcüdür. Gelelim Venezuela’ya&#8230; </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Chavez’in Venezuelası</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2012 yılında solo olarak bir Latin Amerika turuna çıktım. Çeşitli ülkeleri dolaştım, haklarında yazılar yazdım, sonra onları derleyip kitaplaştırdım. Uğrak noktalarımdan biri, Venezuela idi. Brezilya, Arjantin ve Şili’den sonra Venezuela’yı mutlaka görmek istiyordum. Görmek istiyordum çünkü çeşitli nedenlerle en çok gündeme gelen ülkelerden biriydi. O zamanlar ülke, Türkiye’de sol kesim tarafından çok olumlu karşılanıyordu; fakat ben Venezuela’nın idealize ve romantize edildiğini hissediyordum. Ülke üstüne kitaplar yazılıyor, kitapları yazanlar resmi davetle gidip resmi olarak nereleri görmeleri isteniyorsa oraları görüp heyecanlı ve fakat gerçekçi olmayan sonuçlara varıyorlardı. Bense bir gezgin olarak turist rehberlerinde bile yazılmayan yolları tercih ederim hep, bir ülkenin gerçek, doğal ve makyajsız halini gözlemleyebilmek için&#8230;</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Benim Venezuela izlenimlerim, Türkiye’den bakışların tersine tümüyle olumlu değildi. Olumsuz yönleri de gördüm. Hatta “Chavez’in yükselişinde çöküşünün işaretlerini de gördüm” diyebilirim. Olumlu noktalardan başlayalım: Bir kere, Chavez’in Venezuelası, Latin Amerika’da gördüğüm en Amerika karşıtı ülkeydi. Küba bile bu konuda bu kadar keskin değildi. Venezuela’nın kapitalizmin ötesinde bir düzen arayışı günlük yaşamda hissedilir bir<br />
nitelikteydi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Gözlemlediğim Venezuelalılar, Chavez’le sosyalizme yürümenin coşkusu içerisindeydi. Latin Amerika’dan sömürgecilik karşıtı isimlerin heykelleri yan yana olmak üzere başkent Caracas’ın orta yerine dikilmişti; Che’nin yanında Ho Amca da görülüyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Chavez hükümetinin sosyal yardım programları, ona ideolojik olarak karşı olan Dünya Bankası gibi kuruluşların bile övgüsünü kazanmıştı. Bu tür kuruluşlar, yazdıkları raporlarda, “yiğidi öldür hakkını yeme” misali, bu programların ülkede yaşam kalitesini nasıl da yükselttiğini anlatıyorlardı. Bu programlarla yoksul halk sağlığa, yiyeceğe ve eğitime erişebiliyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Chavez döneminde basına baskı yapıldığı hep söylenile gelmiştir. Dışarıya verilen izlenim korkunç bir diktatörlük olduğu yönündeydi. Ancak kimi gazeteler, Chavez’in yerli kahverengi teni nedeniyle, ırkçı manşetler bile atabiliyordu. Demokratik ülkelerde bile olmaması gereken böyle bir duruma, ‘diktatör’ Chavez döneminde müdahale edilmiyordu. Chavez’in kimi açıklamaları, yine manşetten, kişisel saldırıya da girecek nitelikte yerin dibine batırılıyordu ve yine müdahale yoktu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Venezuela, diğer birçok kutuplaşmış ülkenin tersine, rahat, düşük stresli, huzurlu bir ülke havası veriyordu. Turistik bir ülke olmak gibi bir kaygısı ise hiç yoktu. Turizmin ülkenin kültürel dokusuna ticari zararlar vermesi söz konusu değildi. Ancak aşağıdaki noktalardan görüleceği üzere, ülkenin olumsuz yönleri, 2012’de bile olumlu yönlerinden çok daha fazlaydı ve bu durum bize, Venezuela’nın bugününü anlamak konusunda değerli veriler sağlıyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>‘Petrol Laneti’</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Olumsuz özelliklerin başında, sosyalist olduğunu iddia eden bir hükümetin bir türlü sosyalizme geçmemesi geliyordu. 15 yıllık Chavez iktidarında bir türlü geçilememişti. Zaten o dönem sosyalizme geçemeyen bir iktidar, ondan sonra asla geçemeyecekti. Neden? Çünkü gelebilecek hiçbir yeni lider, Chavez kadar karizmatik olmayacaktı. Chavez’in karizması, her açıdan sergilediği halktan (‘bizden’) biri olma hissinden, akıcı, şakacı, uzun konuşmalarından ve yaşananları sıklıkla Hristiyanlıkla (daha doğrusu bir tür kurtuluş teolojisi, yoksulların dini anlayışı) ilişkilendirmesinden ileri geliyordu. Chavez, yayın organlarına çıkar, halkın sorularını yanıtlardı; her zaman halkla iç içe olurdu. Halk, Chavez’i kendi ailesinin bir ferdi olarak severdi, kiminin oğlu, kiminin abisi, kiminin dayısı&#8230; Ancak tüm halk değildi bu sevgiyi gösteren&#8230; Neden? Chavez’e karşı olanlar sosyalizme mi karşılardı? Hayır, hepsi böyle değildi. Chavez’i sevmeyenlerin içinde, konumu itibarıyla Chavez’in kuracağı bir sosyalizmden zarar görecekler yanında, sözlerini tutmamasına tepki gösteren bir kesim yoksul halk da vardı. İşte bu iki grup, bugün güçlenip Maduro’ya karşı çıkan kitlelerin öncüllerini oluşturuyor. Peki, neydi bu sözler?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir kere, rüşvet kalkacaktı. Kalkmadı. Hatta kimilerine göre, Chavez döneminde artışa geçti. Olumsuz noktalardan biri bu&#8230; Suç oranları düşürülecekti. Bu da gerçekleşmedi. Başkent Caracas, bugün dünyanın en yüksek cinayet oranlarından birine sahip. Suç oranlarıyla ilişkili olarak, mafyanın da üzerine gidilmedi. Mafya, Chavez döneminde de sonrasında da Venezuela’da çok güçlü. Uyuşturucu çok yaygın. Silahlı soygunlar da öyle&#8230; Oysa Chavez’in gelişiyle bütün bu sorunların ortadan kalkması umuluyordu, kalkmadı. Chavez’e tepki gösterenlerin bir nedeni de bu idi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ekonomik sorunları da unutmamak gerekiyor elbette. Bu bağlamda, ‘petrol laneti’ kavramını analım. Bu kavrama göre, petrolü olan ülkeler, yüksek gelirler elde ederken, bu ülkelerde petrolün sektörel baskınlığı nedeniyle, diğer alanlar gelişmiyor. Venezuela tam da petrol lanetine bir örnektir. Venezuela’nın eski enerji bakanı ve OPEC’in kurucularından olan Juan Pablo Pérez Alfonzo’nun (1903-1979) ünlü sözünü anımsayalım: “Ben petrolü şeytanın pisliği olarak adlandırıyorum. Her tür musibeti getiriyor&#8230; Şuraya bakın – israf, rüşvet, aşırı tüketim, kamu hizmetlerinin düşüşü. Ve borç, yıllarca başa bela olacak<br />
borç.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Venezuela’nın petrolü, hepimizin bildiği gibi Amerikan emperyalistlerinin iştahını kabartıyor. Ancak az bilinen nokta ise şu: Bu petrol laneti nedeniyle Venezuela, yiyecekte kendine yeten bir ülke değil. Hemen hemen her şey dışarıdan geliyor. Venezuela’da petrol çıkmasaydı, çaresizlikten, yiyecekte kendi kendine yeten bir ülke olmak zorunda kalacaktı. İşte petrolün laneti&#8230; </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Chavez’in vaatleri arasında, ekonomiyi petrolün baskınlığından kurtarıp yiyecek gibi alanlara doğru çeşitlendirmek vardı. Bunu 15 yılda gerçekleştirmedi. Maduro’nun ise iç ve dış sorunlar nedeniyle, bunu gerçekleştirecek mecali bile kalmadı. Bugün Venezuela’da açlık, işte tam da bu nedenle bir Amerikan propagandası değil, bir gerçektir. Maduro döneminde, halkın geniş bir kesimi açlıkla terbiye edildi; milyonlarca Venezuelalı, siyasal nedenlerin ötesinde, açlık nedeniyle ülkeyi terk etti. Diğer bir deyişle Venezuela’da bugün yaşananların Chavez döneminden gelen nedenleri var. Bir ülke, kendi yiyeceğini üretemiyorsa, her zaman dışa bağımlı olur, ister petrolü olsun, ister olmasın&#8230; Venezuela’da yaşanan tam da budur&#8230;</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Chavez’in döneminde yine Türkiye’de az bilinen ekonomik bir olgu, zaten Venezuela’nın er ya da geç batacağını kesinkes gösteriyordu. O da döviz kuru ikiliğiydi. Bu, hükümetin gerçekçi olmayan döviz kuru kontrolü politikasından ileri geliyordu.<br />
Resmi dövizcilerde dolar bulamayanlar, soluğu sokakta alıyordu. Ülkede resmi kur ile karaborsa kuru arasında, iki katı kadar büyük bir oranda bir fark vardı. Böylece, iki kura birden erişenler hiçbir üretim yapmadan paradan para yapıyorlardı ve bunun sınırı yoktu. Örneğin, resmi kurdan 1000 dolar alan, onu karaborsada bozdurup eline geçen Venezuela Bolivarlarını (ülkenin para birimi) resmi dövizcide bir daha dolara çevirerek 2000 dolar alıyordu. Böyle böyle her defasında elindeki parayı ikiye katlıyordu. Sonra bu dolarları yurtdışına gönderiyorlardı. Bunu yapan yüksek gelirliler, bu işi daha büyük rakamlarla yapıyor,<br />
birkaç günde bile ülkeyi yüz binlerce dolarlık zarara uğratıyorlardı. Kimileri, bunun devletin kontrol edemediği bir durum olduğunu söylüyor; kimileri ise Chavez’in iktidarını korumak için göz yumduğu bir durum olduğunu ileri sürüyordu. Bu biçimde ve kamu kaynaklarını yağmalayarak zenginleyenler, Chavez’in sadık destekçileri oluyor ve bunlara yeni Chavez burjuvazisi ya da Bolivar burjuvazisi anlamında boli-burjuvazi (İspanyolcası Boliburguesía) deniyordu. Böyle bir mali düzenin sosyalizmden fersah fersah uzak olduğunu herhalde söylemeye gerek yok&#8230; Dolayısıyla Trump ve şürekasının iddialarının tersine, Boliburjuvazi engeli nedeniyle Venezuela’ya sosyalizm hiç gelmedi, gelseydi ne açlık olacaktı ne ekonomik kriz&#8230;</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Son olarak, 2012 Venezuelası’nda sokaklarda sosyalizm değil, Chavez öne çıkıyordu. Bu da Chavez’den sonra ülkede sosyalizmin esamesinin okunmayacağı hissini uyandırıyordu. Öyle de oldu&#8230; </span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Venezuela Neden Hedef Tahtasında?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yazımızın başında, Venezuela’da darbe olacağının baştan belli olduğunu belirttik; hatta geç bile kaldığını söyledik. Şimdiye dek iç etmenleri gördük. Amerikan emperyalizmi, çıkarları doğrultusunda her yeri kaşımak ister ama her yerde başarılı olamaz. Başarılı olduğu yerler, genelde iç etmenlerin olağanüstü olduğu yerlerdir –ki yukarıda Venezuela’da nelerin olağanüstü olduğunu açıkladık. Şimdi dış etmenlere bakalım. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Güney Amerika, Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetlerin çatışma arenalarından biriydi. Ancak yine de Küba’daki füze krizi gibi örnekleri saymazsak, bölgede doğrudan ABD’ye kafa tutacak güç bulunmuyordu. Oysa Sovyetlerin çöküşünden sonra özellikle son zamanlarda, Rusya’ya ek olarak Çin de etkili olmaya başladı. Çin’in bölgede büyük yatırımları ve yatırım planları var. Bir kere, Panama’ya alternatif olarak düşünülen Nikaragua Kanalı, bölgedeki Amerikan hegemonyasına büyük darbe vuracaktır. Amazon’un ortasında geçmesi planlanan Pasifik-Atlantik demiryolu, bölgedeki dinamikleri değiştirecektir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Venezuela, Küba’yı saymazsak bölgede, hem Rusya’ya hem de Çin’e, emperyalizm karşıtlığı ekseninde en yakın duran ülke oldu. Bu iki ülkeye, dış ilişkilerinde her zaman öncelik verdi. Rusya-Gürcistan Savaşı sonrasında Abhazya ve Güney Osetya’yı tanıyan 5 ülkeden biri oldu. Bu da Batı’nın hiç hoşuna gitmeyen bir adımdı elbette. Venezuela, benzer biçimde birçok uluslararası konuda, Rusya ve Çin’i destekledi. Zaten yalnızca bunun için bile Amerikan emperyalizminin boy hedefi haline gelmişti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bunların dışında, Venezuela’nın Kolombiya’yla ilişkileri tarih boyunca neredeyse her zaman sıkıntılı olmuştu. Kolombiya, Venezuela’yı FARC’a arka çıkmakla suçlar; Venezuela da Kolombiya’yı başka yasadışı etkinlikler için. FARC’la barış görüşmelerinde Venezuela’nın en önemli oyunculardan biri olması gözden kaçmamalı. Kolombiya’daki barış sürecine dek, hemen hemen bütün Güney Amerika ülkelerinde hatırı sayılır bir Kolombiyalı sığınmacı nüfus vardı. Şimdi durum tam tersi oldu; siyasetin ötesinde, açlık nedeniyle, milyonlarca Venezuelalı, başta Kolombiya olmak üzere komşu ülkelere, hatta başka kıtalara (Doğu Asya’ya bile) kaçmış durumda&#8230; Güney Amerika’nın konumu, coğrafi büyüklüğü ve nüfus kalabalıklığıyla lider ülke olma iddiasındaki Brezilya’da ise eski yönetimler Venezuela dostu iken, yeni yönetim, keskin bir Venezuela karşıtı&#8230; Bütün bu dış etmenleri birleştirince, Venezuela’da darbe olması gerçekten şaşırtmıyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><b>Ya Bundan Sonra?: 3 Senaryo: Libya, Kolombiya ve Aşı</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, bundan sonra ne olur? 3 senaryo gündemde. Bunlara şu adları verelim: Libya, Suriye ve aşı modelleri. Libya modelinde, Kolombiya ve Brezilya’nın girişimiyle Venezuela’ya askeri müdahale olabilir; Maduro düşer, yeni bir rejim kurulur. Bu yeni rejim, Libya’da ne kadar ‘başarılı’ olmuşsa, o derece ‘başarılı’ olur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İkinci modelde, askeri müdahale olabilir, ancak bu durumda Maduro düşmez, onun yerine ülke, iki tarafın da tepeden tırnağa silahlı olduğu, yıllar sürecek kanlı bir iç savaşa yönelir, Kolombiyalaşır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Üçüncü modelde ise Çin ve Rusya başta olmak üzere az sayıda ama etkili olan ülkelerin desteğiyle askeri bir müdahale engellenir, darbe başarısızlığa uğrar. Artık Çin ve Rusya, Libya konusunda kayıtsız kalma biçimindeki büyük hatalarından ders çıkarmışlardır. Venezuela’ya kayıtsız kalmazlar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu aşı modelinde, Venezuela hükümeti de bütün bu olanları gerçekçi bir biçimde çözümler; nerede hata yapıldığına dair özeleştiri verir. Ülkede ekonomi çeşitlendirilir, tarım teşvik edilir, besinde kendine yeten bir ülke olunur. Protestocular için genel af çıkar. Ve Venezuela böylelikle, kutuplaşmayı geride bırakıp geleceğe bakan bir ülke olur. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Hangi senaryonun gerçekleşeceğini göreceğiz. Venezuela hükümeti, Amerikan emperyalizminin etkisini kırmak üzere her şeyden önce açlık sorununu çözmek zorunda. Yoksa Amerikan emperyalizmi bu durumdan yararlanmasını iyi bilir. Belki acil olarak, Rusya ve Çin başta olmak üzere destekçi ülkelerin insani krizi önlemek üzere Venezuela’ya gıda, ilaç vb. yardımı yapması önerilebilir. Bu, Amerikan emperyalistlerine karşı güzel bir dayanışma örneği olarak küresel imparatorluğa direnenler için bir umut olmakla kalmayacak, Venezuela’nın bağımsızlığını korumasında önemli bir işlev de üstlenecektir&#8230; </span></p>
<p style="font-size:0.8em;"> Bu vesileyle şunu belirtelim: Güney Amerika ve Latin Amerika aynı değil; Latin Amerika, Güney Amerika’dan daha geniş. Güney Amerika, coğrafi bir ifade. Kuzeyde Kolombiya ve Venezuela’dan, güneyde Arjantin ve Şili’ye uzanıyor. Örneğin, Küba ve Haiti, bu tarife girmiyor. Oysa ‘Latin Amerika’ ifadesi kültürel ve tarihsel bir ifade. Yanızca Güney Amerika’da değil Kuzey Amerika’daki eski İspanyol (ve diğer) sömürgeleri de içeriyor. Örneğin, Meksika. Latin Amerika’da bağımsız olmayan ülkeler de var. İlk akla gelen, Puerto Rico. Bu ada ülkesi Atlantik’te ABD’ye, Küba’dan da uzak olmasına karşın, bir Amerikan toprağı. Ayrıca, Latin kökenli çoğunluk düşünüldüğünde, ABD’nin Teksas gibi güney eyaletleri de bu Latin Amerika tanımına girebilir. Zaten Teksas, ABD topraklarına çok sonra, 1845’te katılmış; bu, Amerika-Meksika Savaşı’na yol açmıştı.  </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizme-de-acliga-da-hayir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin İran Çıkmazı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:20:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5253</guid>

					<description><![CDATA[Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu:  İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek. 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği, İranlı öğrenciler tarafından işgal edilerek buradaki 52 diplomat ve sivil rehin olarak alındı. İşgal eylemi 20 Ocak 1981 tarihine kadar sürdü. İşgal eyleminin ABD’de iç politikaya yansıması, Başkan Carter’ın seçimi kaybetmesi oldu. Bu nedenle 4 Kasım tarihi büyük bir kara leke olarak Amerikan tarihine geçmiştir. Ne ilginçtir ki 5 Kasım 2018’de ise ABD, İran’a tarihinin en büyük yaptırım kararını yürürlüğe soktu. Trump’ın bu tarihi özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Donald Trump, adeta bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Yaptırımlarla hem ABD’nin 4 Kasım 1979 hezimetinin bir nevi İran’dan intikamını alıyormuş gibi bir izlenim vermiş hem de Trump’ın adeta bir güven oylaması şeklinde yorumlanan 6 Kasım’daki ara seçimlerde muhafazakâr ve vatansever seçmenlerin desteğini alabilmek adına hareket ederek yaptırımları oya dönüştürmeye çalışmıştır. Yeni yaptırım paketi ağırlıklı olarak enerji, gemicilik, ticaret ve bankacılık üzerinde yoğunlaşıyor. Washington yönetimine göre, İran’ın kâbus dolu günleri başlamış oluyordu. Öyle ki ABD Başkanı Trump, bu yaptırım paketinin bir başlangıç teşkil ettiğini, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu:<span class="Apple-converted-space">  </span>İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği, İranlı öğrenciler tarafından işgal edilerek buradaki 52 diplomat ve sivil rehin olarak alındı. İşgal eylemi 20 Ocak 1981 tarihine kadar sürdü. İşgal eyleminin ABD’de iç politikaya yansıması, Başkan Carter’ın seçimi kaybetmesi oldu. Bu nedenle 4 Kasım tarihi büyük bir kara leke olarak Amerikan tarihine geçmiştir. Ne ilginçtir ki 5 Kasım 2018’de ise ABD, İran’a tarihinin en büyük yaptırım kararını yürürlüğe soktu. Trump’ın bu tarihi özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Donald Trump, adeta bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Yaptırımlarla hem ABD’nin 4 Kasım 1979 hezimetinin bir nevi İran’dan intikamını alıyormuş gibi bir izlenim vermiş hem de Trump’ın adeta bir güven oylaması şeklinde yorumlanan 6 Kasım’daki ara seçimlerde muhafazakâr ve vatansever seçmenlerin desteğini alabilmek adına hareket ederek yaptırımları oya dönüştürmeye çalışmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yeni yaptırım paketi ağırlıklı olarak enerji, gemicilik, ticaret ve bankacılık üzerinde yoğunlaşıyor. Washington yönetimine göre, İran’ın kâbus dolu günleri başlamış oluyordu. Öyle ki ABD Başkanı Trump, bu yaptırım paketinin bir başlangıç teşkil ettiğini, daha fazlasının yolda olduğunu söylüyordu. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da İran için daha fazlası gelecek diyerek Trump’ı teyit ediyordu. Ancak İran için bu yaptırımlar gerçekten bir kâbus mu yoksa zaten öteden beri içinde yaşadığı sıradan rutin bir durum mu? Gerçek şu ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra zaten Amerikan yaptırımlarıyla iç içe yaşayan İran için bugünkü yaptırımların, ABD’nin beklediği gibi çok da bir anlamı varmış gibi gözükmüyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Fakat yine de İran toplumu, özellikle de Şah dönemini ve devrimi yaşamayan genç nüfus, bu yaptırımlar konusunda oldukça rahatsız. Bu rahatsızlık hem ABD’ye ve Batı’ya karşı hem de kendi yönetimlerine karşı duyuluyor. Hatta biraz daha cesur olanlar rejime karşı rahatsızlıklarını zaman zaman dile getiriyorlar. ABD’yi de aslında umutlandıran bu küçük, marjinal genç nüfus. Fakat İran toplumunun, Batılı demokrasi anlayışını benimsemesi ne derece mümkün olacak? İslami rejimin İran’dan tasfiyesi oldukça uzun bir zaman alacaktır. Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu: İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin bu yaptırımları, İran toplumunu harekete geçirmesi için zorlayıcı bir strateji olarak görülse de ABD’deki bazı sağduyulu kesimler Trump’ın İran politikasını eleştirerek, yaptırımların İran halkının rejimin etrafında kenetlenmesinden başka bir şeye yaramayacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Ayrıca Amerikan yaptırımlarına destek veren bazı Arap ülkelerinin tavrı da özellikle İranlı gençler arasında büyük bir öfke ve nefrete neden olarak gelecek için düşmanlığı besliyor. ABD, İran’ı cezalandırmakla kalmıyor, belki de Orta Doğu’da bir asır sürecek büyük düşmanlıkların da tohumlarını atıyor. Bu yaptırım sürecinde sekiz ülke muaf tutuldu ya da tutulmak zorunda kaldı. ABD’nin Uzak Doğu’da önemli müttefikleri Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Hindistan’ı, İran petrolünden mahrum etmek ABD’nin, Asya stratejileri açısından kendi bindiği dalı kesmek anlamına geliyordu. Öte taraftan Türkiye de muaf tutulan ülkeler arasında yer aldı. ABD’nin halen beklentisi, NATO üyesi Türkiye’nin, İran’a karşı cephede yer alması; hatta bu cephenin liderliğini yapması. Bu konuda Türkiye’ye inanılmaz mali teklifler sunuluyor; hatta PKK terör örgütü liderlerinden Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için ödül bile kondu. Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin bakışı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gayet açık bir şekilde ortaya konulmuştur: “</span><span class="s2"><b>ABD’nin yaptırımlarına uymayız, emperyal bir dünyada yaşamak istemiyoruz!”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İsrail Lobisi Çin’i İran Yaptırımlarından Muaf Tutturdu</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İran’a yaptırım kararında Amerikan müttefiklerinin yanında Çin’in de muaf tutulan ülkeler arasında yer alması kafaları karıştırdı. Zira ABD’nin İran petrolünü önemli bir koz olarak her cephede mücadele ettiği Çin’e karşı kullanacağı bekleniyordu. O kadar ki yaptırım kararı duyulduktan sonra hızla İran enerji piyasasından çekilen Batılı şirketlerin yerine Çin talip oldu ve bu ülkelerin aldığı petrolü de alacağı konusunda taahhütte bulundu. Bu çıkışıyla Çin’in, ABD’nin yaptırım kararına uymayacağı düşünüldü; ancak yaptırımların başlamasına kısa bir süre kala önemli Amerikan gazeteleri bir iddia ortaya atarak dikkatleri Çin-İran ilişkileri üzerine çekti. İddiada Çin’in 4 Kasım itibariyle petrol şirketlerinden İran’dan petrol alımlarını durdurmasını istediği ayrıca Çin’in, İran ile özellikle petrol ticaretinin finansmanı konusunda bankacılık hizmet veren Kunlun Bankası da artık bu hizmeti vermeyeceğini duyurdu. Daha dün İran petrolünü almak için oldukça hevesli olan Çin’in, Amerikan yaptırımlarına bir haftadan az kalmış iken birden bu kararından dönmesinin arkasındaki neden oldukça merak konusu olmuştur. Aslında bu tavır değişikliği, aylar öncesinden Çin ile İran arasında yaşanmaya başlanan birtakım çıkar çatışmalarının izdüşümüydü. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bilindiği üzere aylar önce ABD’nin, İran’a, 4 Kasım’dan geçerli olmak üzere yaptırım uygulayacağını açıklamasından sonra İran’da iş yapan Batılı enerji şirketleri birer birer İran piyasasını terk etmeye başladılar. Batılı enerji şirketlerinden boşalan piyasa ise neredeyse tamamıyla Çin’in kontrolüne girdi. Çin, bu süreçte Batılı enerji şirketlerinin İran’dan almaktan vazgeçtiği petrolün tamamını kendisinin alabileceğini söyleyerek, İran’ı bu konuda rahatlattı. Çin’in bu tavrının açıkçası ABD’nin yaptırım kararını hiçe sayan bir yönü vardı; ancak Çin, bu teklifi sunarken tek bir şart öne sürdü; petrol fiyatlarını yeniden müzakere edelim! Açıkçası Çin, İran’ın içinde bulunduğu zor durumdan faydalanarak, mevcut piyasa fiyatının altında bir fiyata İran’dan bu petrolü almak istediğini açıkça İranlı yetkililere iletti. İran’a üstü kapalı olarak verdiği mesajda da “<i>ya petrolü bana istediğim fiyattan satarsın ya da petrol sana kalır, para kazanamazsın</i>” gibi tehdit içeren bir uyarıda bulunuyordu. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Çin’in sergilemiş olduğu tavır, İranlıların hoşuna gitmese de başka çıkar yolları olmadığı için kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak Çin, bir başka talebi daha gündeme getirdi. Aslında bu talebi epeydir İran’ın masası üzerinde bekliyordu. Çin, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Deniz İpek Yolu için Basra Körfezi’nden bir veya birkaç İran limanına talipti. İran, en başından beri egemenliğini kimseyle paylaşmak istememesinden dolayı Çin’in bu taleplerine sıcak bakmıyordu. Bu defa Çin, ABD’ye karşı İran’ın yanında durmak için “petrol artı liman” formülünü İran’a sundu. İran, liman konusunda önceki tavrını değiştirmedi. Çin, İran’ı, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında borçlandırarak, birtakım konularda ikna etme veya yönlendirme imkânı da bulamadığı için petrol ticareti için limanları ön şart gibi sunmaya çalışmıştır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Kuşkusuz, Çin’in son dakikada İran’a yönelik tavrını değiştirmesinde ve ABD tarafından İran yaptırımından muaf tutulan ülkeler arasına eklenmesinde İsrail’in rolü oldukça büyüktür. 4 Kasım öncesi Çin’in bir nevi yaptırımlara uyacağını açıklaması aslında tam da Çin devlet başkan yardımcısı ve Çin’in iki numaralı devlet adamı Wang Qishan’ın İsrail’i ziyaretine denk gelmesi düşündürücüdür. Bu ziyaret, son yirmi yıldan bu tarafa Çin tarafından İsrail’e yapılmış en üst düzeyde resmi ziyaret olarak kayda geçmiştir. Uzun süreden beri İsrail ile Çin arasında ilişkiler epey geliştirilmiş durumda. ABD’den sonra Çin, İsrail’in ikinci ticaret ortağı. 2017’de Çin, İsrail’e 16 milyar dolar değerinde yatırım yaptı. Bu yatırımın tamamına yakın bir bölümü yüksek teknoloji alanına oldu. Ayrıca Çin, İsrail’in iki büyük kargo limanından birsi olan Ashdod Limanı’nın işletmesini almış durumda ve Hayfa Limanı’nın da işletmesini almak üzere. Özelikle Hayfa Limanı’nın, ABD için oldukça stratejik önemi var. Zira Amerikan 6. Filosu’nun Akdeniz’de demirlediği en önemli liman. Bunun yanında Hayfa Limanı’nın hemen yakınında İsrail’in nükleer denizaltılarının demirlediği bir donama üssü bulunmakta. İsrail tarafı limanlarını Çin’e vermek konusunda oldukça hevesli. Her ne kadar ABD, bu duruma karşı çıksa da Netanyahu yönetimi İsrail’in kapılarını sonuna kadar Çin’e açmış durumda. Ancak İsrail, Çin ile her konuda anlaşabilmiş değil. Örneğin, Çin, Doğu Kudüs’ü İsrail’in bir parçası, bir toprağı olarak görmüyor ve Filistin ile özel ilişkileri bulunuyor. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İsrail, Orta Doğu’daki yalnızlığından Çin üzerinden Avrasya ve Asya Pasifik bölgelerine açılarak kurtulmak istiyor. Bu bağlamda ABD’deki İsrail lobisi, Çin’in, İran yaptırımlarından muaf tutulması için Trump yönetimi nezdinde girişimlerde bulunarak bir jest yaptığı aşikârdır. Karşılığında Pekin’in, İran’a silah satışını kısıtlaması, balistik füze yapımında ve nükleer programında yardım yapmamasını istiyor. Ayrıca Çin’in İran ile olan stratejik ilişkisi üzerinden İran’ı kontrol altında tutabileceğini düşünüyor. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>İran’ın Yanıtı</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İran’ın bu stratejik hamleye cevabı, Avrupa Birliği (AB) kartı ile oldu. Daha önce Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunan İran, bu adımı atmayacak gibi görünüyor. Zira Hürmüz Boğazı, dünya enerji piyasası için önemli bir rotanın üzerinde bulunuyor. Bu enerji trafiğinin engellenmesi sadece ABD’ye değil, Avrupa’ya da zarar vereceğinden dolayı İran, Avrupa’nın desteğinin kaybetmemek adına bu hamleyi yapmayacak gibi duruyor. Trump’ın, İran’a yaptırımlarda hiçbir şekilde AB’nin muaf tutulmayacağını sert bir şekilde açıklaması, AB’nin, İran’ın yanındaki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Başından beri AB, İran ile ticareti kesmeyeceğini söylüyordu. Dahası AB, ortak bir Avrupa ordusundan bahsederek ABD kontrolündeki NATO’yu sorgulamaya başladı. Bir başka deyişle ABD, İran uğruna Avrupa’daki kazanımlarını ve müttefiklerini kaybetmekle karşı karşıya kaldı. ABD, Avrupa ve müttefikleri ile İsrail arasında bir seçim yapmanın şimdi yol ayrımında. 2003 yılında Irak’ın işgali nedeniyle görüş ayrılığına düşen ABD ile Avrupa arasındaki kriz sadece İran’ın işine yaramıyor, aynı zamanda Rusya’nın da işine yarayacak gibi gözüküyor. Avrupalı liderler, özellikle Trump’ın, Rusya ile gereksiz yere yaşadığı krizin Avrupa’yı, Rusya’nın hedefi haline getirmesinden dolayı kızgınlar. ABD, Rusya’yı, Avrupa’daki askeri gücüyle tehdit ediyor. Rusya da yanıt olarak Avrupa’yı hedef alıyor. Putin’in, Avrupa ordusunun kurulmasına olumlu baktığını açıklaması da Rusya’nın, AB ile ilişkileri normalleştirmek istediğini gösteriyor. Ortak payda şu an için Trump karşıtlığı ve İran yaptırımlarına karşı çıkmak gibi duruyor. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1"><b>ABD, Arap Birleşik Devletlerini Kurmak İstiyor</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">ABD’nin, Orta Doğu ile muhtemel sorunu aslında Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere tarafından kurulan düzenin bir parçası olarak bugünkü Orta Doğu’nun ortaya çıkmış olmasıdır. Öyle ki bugün modern Orta Doğu’nun devletlerinden sınırlarına, tarihlerinden inançlarına kadar hepsi İngiltere’nin eseridir. ABD, Orta Doğu bölgesini kontrol etmek istiyorsa İngiliz Orta Doğusu’nu yıkıp kendi Orta Doğusu’nu kurmak zorunda olduğunun farkındadır. Bu düzen inşasına başlamak için ilk adım, mevcut düzendeki tüm sistemleri, devletleri ve rejimleri yıkarak yeni bir sistem oluşturmaktır. Ancak ABD, bu düzen inşasını yıllardan beri denemekte fakat bir türlü başaramamaktadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Trump’ın hedefi, Orta Doğu’daki yeni stratejisi küçük Arap devletlerini büyük Arap devletlerinin bünyesine katarak federal, birleşik bir Arap devleti kurmak. Böylece yekpare bir Arap dünyası, ABD’nin bölgeyi kontrol etmesi açısından oldukça önemli olacaktır. 300 milyonluk bir Arap dünyası için güçlü bir de Arap ordusu oluşturulacak. Böylece bazı Arap ülkelerinin radikalleşmesi, marjinalleşmesi ya da bazı Arap liderlerin, rejimlerin, Çin ve Rusya gibi alternatif güç bloklarına kayması engellenecek. Tüm bu süreç ise bu sıralar İran sopasıyla yönetilmeye çalışılıyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sonuç olarak, tüm bu süreç içerisinde Çin, daha ne kadar İsrail ile birlikte yol alabilir? Bu sorunun cevabını, Pekin de bilmiyor. Çünkü İsrail, görünürde tek başına hareket ediyor gibi olsa da ABD’nin haberi ve izni olmadan adım atmayacağı da geçmiş tecrübelerle sabit. Geçmişte Çin’in, İsrail’den ileri teknoloji donanımlı keşif ve gözetleme uçağı alımı, ABD’nin araya girmesiyle başarısız olmuştu. Ayrıca İsrail’in, Kuşak ve Yol girişimi içinde yer almaması da önemli. İsrail’de ise kafalar oldukça karışık. Bazılarına göre ‘Büyük İsrail’in kurulmasının tek koşulunun başkalarının (ABD) dümen suyunda gitmemek olduğunu söyleyerek, İsrail’in rüştünü ispat ettiğini ve kimsenin vesayetini veya hamiliği istemediğini dile getiriyorlar. Öteki bazılarına göre ise İsrail’in, ABD’nin karşısındaki yapılarla flört etmesinin, ABD ile geleneksel ilişkilere ve aradaki güvene zarar vereceği görüşündeler. Bunun yanında Çin’in, İran’ın stratejik müttefiki olduğu gerçeğinin de unutulmamasını istemektedirler. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hangi Deistler Emperyalizme, Siyonizme, Hıristiyan Misyonerliğine Hizmet Ediyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hangi-deistler-emperyalizme-siyonizme-hiristiyan-misyonerligine-hizmet-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hangi-deistler-emperyalizme-siyonizme-hiristiyan-misyonerligine-hizmet-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Nov 2018 17:56:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Deist]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Misyonerlik]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonist]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4146</guid>

					<description><![CDATA[Yaradancılık, anlamına gelen deizm, dünyaya veya evrenin işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanan ve tüm dinleri reddeden bir inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve Kutsal kitapları reddeder.Deizm, dine akılcı bir açıdan yaklaşır. Deizme göre Tanrı&#8217;nın varlığını kanıtlamak için mucizelere, vahiylere ihtiyaç yoktur. Aslında bu yaklaşım arifane bir perspektiftir. Necip Fazıl Kısakürek&#8217;in deyimiyle &#8216;kaba softa ham yobazların&#8217; din anlayışından daha ahlâkî, akılcı ve romantikdir. Karşılıksız sevmek gibi platonik olduğu söylenebilir. Hani anlatılır ya; &#8220;Bir mecliste ilm-i kelâm üzerine sohbet edilirken, ilmine pek mağrûr bir âlim, kendine bir pâye çıkarmak için böbürlenerek şöyle demiş: &#8220;-Ben bu ilme ömrümü verdim&#8230;Öyle ki Allah&#8217;ın varlığına yüzden fazla aklî delîl buldum&#8230;Bu muvaffakiyyet hiç kimseye müyesser olmamışdır&#8230;&#8221; O mecliste bulunan bir ârif, hem o ilmine mağrûr âlimi hem de meclisdekileri irşâd için şöyle der; &#8220;-Haaa! Demek ki o kadar çok şüphen varmış!&#8230;&#8221; Hakk&#8217;ın varlığına aklî delîl bulmak, ârifler katında abesle iştigaldir zîrâ âriflere göre Cenâb-ı Hakk zâten &#8220;ZÂHİR&#8221;dir&#8230;Hattâ öyle zâhirdir ki &#8220;Allah, zuhûrunun şiddetinden dolayı görülemez&#8221; demişlerdir&#8230; Deizm bütün dinleri ve din olgusunu redd ettiği için peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günah, ibadet, dua, vahiy, kader, ahiret, cennet, cehennem, melek, cin ve şeytan gibi kavramlar bu inanışta yer almaz. Ateizm hiçbir dine ya da Tanrı&#8217;ya inanmamak. Deizm ise &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaradancılık, anlamına gelen deizm, dünyaya veya evrenin işleyişine müdahale etmeyen tek tanrı olduğuna inanan ve tüm dinleri reddeden bir inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve Kutsal kitapları reddeder.Deizm, dine akılcı bir açıdan yaklaşır. Deizme göre Tanrı&#8217;nın varlığını kanıtlamak için mucizelere, vahiylere ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Aslında bu yaklaşım arifane bir perspektiftir. Necip Fazıl Kısakürek&#8217;in deyimiyle &#8216;kaba softa ham yobazların&#8217; din anlayışından daha ahlâkî, akılcı ve romantikdir. Karşılıksız sevmek gibi platonik olduğu söylenebilir.</p>
<p>Hani anlatılır ya; &#8220;Bir mecliste ilm-i kelâm üzerine sohbet edilirken, ilmine pek mağrûr bir âlim, kendine bir pâye çıkarmak için böbürlenerek şöyle demiş: &#8220;-Ben bu ilme ömrümü verdim&#8230;Öyle ki Allah&#8217;ın varlığına yüzden fazla aklî delîl buldum&#8230;Bu muvaffakiyyet hiç kimseye müyesser olmamışdır&#8230;&#8221;<br />
O mecliste bulunan bir ârif, hem o ilmine mağrûr âlimi hem de meclisdekileri irşâd için şöyle der; &#8220;-Haaa! Demek ki o kadar çok şüphen varmış!&#8230;&#8221;<br />
Hakk&#8217;ın varlığına aklî delîl bulmak, ârifler katında abesle iştigaldir zîrâ âriflere göre Cenâb-ı Hakk zâten &#8220;ZÂHİR&#8221;dir&#8230;Hattâ öyle zâhirdir ki &#8220;Allah, zuhûrunun şiddetinden dolayı görülemez&#8221; demişlerdir&#8230;</p>
<p>Deizm bütün dinleri ve din olgusunu redd ettiği için peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günah, ibadet, dua, vahiy, kader, ahiret, cennet, cehennem, melek, cin ve şeytan gibi kavramlar bu inanışta yer almaz. Ateizm hiçbir dine ya da Tanrı&#8217;ya inanmamak. Deizm ise yalnızca Tanrıya inanmak ama dinleri kabul etmemektir.</p>
<p>Semavi dinlerin kutsal kitaplarına ilişkin ilk tartışmalar, mevcut Tevrat&#8217;ın orijinal olup olmadığının gündeme getirilmesiyle başladı. Bazı Yahudi din bilginlerince &#8220;Bugünkü Tevrat&#8217;ın Musa&#8217;ya verilen Tevrat olduğu ve hiç değişikliğe uğramadığını&#8221; vurgulanırken, diğer taraftan, onun değiştirildiği, tahrif edildiği, içinde bilgi yanlışlıklarının ve çelişkilerin bulunduğu da belirtilmiştir. Tevrat&#8217;ın eski İbranice yazmasının M.Ö. I. yy&#8217;daki İbranice metinlere dayandığı din tarihçileri ve teologlarca ileri sürülüyor.</p>
<p>Tevrat&#8217;taki materyallerin içeriğinin, farklı kaynaklardan toplanarak nasıl bir araya getirildiği, böylece Tevrat&#8217;ın, efsaneler, mitolojiler, kehanetler, biyografiler, folklor ve ilahîler içeren bir antoloji mahiyetinde oluştuğunu iddia eden Yahudiler de çıkmıştır. Yahudilerin elinde bulunan bu günkü Tevrat&#8217; ın ( TORAH) toplanıp kaleme alınma süreci tartışılmaktan kurtulamamıştır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında bir yanda Yahudilik diye sınırları belli, yeniliğe kapalı bir din vardır, diğer yanda ise sembollerini dinden alsa da bir şekilde Tanrı ile bağını kesmiş seküler bir Yahudi kültürü olduğu görülmektedir. Bunun böyle olmasının nedeni ise Yahudiliğin iki kaynaktan beslenmesidir. İlki; De-Orayta’dır ki bu, “Tora” kaynaklı, “talimat” anlamındadır. Zaten Tora’nın bir anlamı da budur. İkincisi ise De-Rabanan yani Yahudi din ulularının/bilginlerinin sistematik hale getirdiği hukuk sistemidir.</p>
<p>Kutsal kitapların ortaya çıkışına ilişkin tartışmalar Kur&#8217;an eleştirilerinden çok önce başlamıştı. İncil Konsillerinin toplanma gündemleri farklı İncil nüshalarının içinden şimdiki İncili oluşturan dört kitabı seçmek içindi. Hıristiyan din önderleri, Hıristiyanlıkla ilgili tartışmalı konuları aydınlatmak ve bir sonuca bağlamak için, tartışılacak konunun önemi ve ilgilendirdiği bölge oranında büyük toplantılar düzenlemişlerdir. Bu toplantılara &#8220;Konsey&#8221; ya da &#8220;Konsil&#8221; adı verilmişti. Hatta iddialara göre dört bölümden oluşan İncil İznik konsilinde yüzlerce İncil arasından seçilmişti.</p>
<p>Halîfe Ebu Bekir&#8217;in döneminde Hattap Ömer&#8217;in teşvîk ve ısrarıyla, hâfız ve vahiy kâtibi olan Zeyd Bin Sabit başkanlığında bir hey’et oluşturulmuş, Kur’ân’ı toplayıp bir kitap haline getirme görevi bu hey’ete verilmiştir. Bu Kur&#8217;an derleme ve tasnif heyeti, İslam tarihinin ilk konsilidir. Kur&#8217;an&#8217;a girecek ayet ve surelerin belirlenmesi ve tasnifine uğraşan konsile Ömer, Osman, Ali, İbn Kaab, Zeyd Bin Sabit’e büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Bununla birlikte İbni Mesut ve Hz. Ali gibi İslam peygamberinin yanından ayrılmamış dini şahsiyetlerin, Kur&#8217;an derleme heyetinin dönemin siyasi iktidarının istekleri doğrultusunda bazı sure ve ayetlerin Kur&#8217;an&#8217;a dahil etmediğini ama buna karşılık kendilerinin bilmediği, peygamberden duymadıkları bazı sure ve ayetlerin ise mushafa yani sahifelerden müteşekkil kitaba eklendiği iddiasında bulunmaları bir çok kaynakta yer almaktadır. İslam Peygamberinin ölümünden sonra başlayan tartışmalar farklı mushaf nüshalarının imhasına yol açsa da, ilk dönem Hadis ravilerinin, fakih ve müfessirlerin metodoloji oluşturma çabaları sırasında bu tartışmalara ilişkin mâlumata yer verilmiştir.</p>
<p>Benim değinmek istediğim asıl konu, iyi niyetle(!) &#8216;Kuran&#8217;a dönüş&#8217; adı altında başlatılan Kur&#8217;an araştırmalarının; önce tasavvuf ve aziz menkıbelerini tenkidi, sonrasında Hadis kritiğinin mevzu ve Hasen yani Ravi zincirinin şüpheli olduğu hadislerin ayıklanmasına evrilmesi, bir sonraki adımda ise Kur&#8217;an araştırmalarının Kur&#8217;an&#8217;ı reddeden tenkid usulüne dönüşmesidir. Belki bu mevcut durum aydınlanma veya reform gibi algılanabilir. Ancak özellikle Türkiye&#8217;de bu girişim ve çabaların sadece İslam dini, kitabı ve peygamberi ile sınırlı olduğu görülmektedir. O zaman sözde hikmet arayıcılarının, hakperest geçinenlerin, şarlatan olduklarını söylemek zorundayım. Çünkü Deizm madem Yüce Yaratıcı kavramını kabul etmektedir o halde Yahudilik ve Hıristiyanlık ve Bahailik&#8217;te tenkit edilmeli, yüce yaratıcının vahiy kriteri ve aracı olarak bildirdiği insana verdiği akla uymayan yönleri ortaya konulmalıdır. İslam&#8217;ı eleştirdikleri kadar Yahudilik, Hristiyanlık ve Bahailiği eleştirmekten kaçınanlar küresel emperyalizmin, Siyonizm&#8217;in ve Hıristiyan misyonerliğinin çanak yalayıcısıdır. Eee boşuna dememişler; &#8220;gevurun ekmeğini yiyen kılıcını kuşanır.&#8221; Sahi her karış toprağı şehit kanları ile sulanmış bu memlekette gevur kayırıcılar kim?</p>
<p>İkaz: anlamadan dinlemeden kâfir/nasrani/rafizi yaftası vuranlara her dem derim ki;</p>
<p>&#8220;Bize kâfir demiş Mütfî Efendi,<br />
Tutayım ben ana diyem Müselmân,<br />
Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya,<br />
İkimiz de çıkarız anda yalan!”</p>
<p>Ömür Çelikdönmez<br />
Twitter:@oc32oc32</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hangi-deistler-emperyalizme-siyonizme-hiristiyan-misyonerligine-hizmet-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuşak ve Yol Girişimi Çin’e Özgü Emperyalizm mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3554</guid>

					<description><![CDATA[Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır. Son günlerde uluslararası kamuoyunda yaşanan bir tartışma nedeniyle Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi farklı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Tartışmaların ana merkezinde ABD ve İngiliz kaynaklı medya organlarının yapmış olduğu değerlendirmeler ve eleştiriler gelmektedir. Bu eleştirilere göre Kuşak ve Yol girişiminin tamamen bu projeye katılan devletler için bir borç tuzağı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Çin’in bir nevi borç tuzağı diplomasi yoluyla bu ülkelerdeki değerli stratejik varlıkların kontrolünü dolaylı bir şekilde ele geçirdiği söylenmektedir. Hatta İngiltere merkezli değerlendirmelerde, Çin’in, “yeni sömürgeci” olduğu bile öne sürülmüştür. Aslında “yardım diplomasisi” adı da verilen bu yöntem, yeni ortaya çıkmış bir yöntem değil; neredeyse yarım asırdan fazla uygulanmakta olan bir diplomatik  yöntemdir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, Marshall Yardımı’nı yürürlüğe sokarken temel amacı, ekonomik yardım üzerinden Sovyet kontrolü dışındaki Avrupa coğrafyası üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik bir hâkimiyet kurmak istemesiydi. Bu politikası daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır.</strong></p>
<p>Son günlerde uluslararası kamuoyunda yaşanan bir tartışma nedeniyle Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi farklı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Tartışmaların ana merkezinde ABD ve İngiliz kaynaklı medya organlarının yapmış olduğu değerlendirmeler ve eleştiriler gelmektedir. Bu eleştirilere göre Kuşak ve Yol girişiminin tamamen bu projeye katılan devletler için bir borç tuzağı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Çin’in bir nevi borç tuzağı diplomasi yoluyla bu ülkelerdeki değerli stratejik varlıkların kontrolünü dolaylı bir şekilde ele geçirdiği söylenmektedir. Hatta İngiltere merkezli değerlendirmelerde, Çin’in, “yeni sömürgeci” olduğu bile öne sürülmüştür. Aslında “yardım diplomasisi” adı da verilen bu yöntem, yeni ortaya çıkmış bir yöntem değil; neredeyse yarım asırdan fazla uygulanmakta olan bir diplomatik  yöntemdir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, Marshall Yardımı’nı yürürlüğe sokarken temel amacı, ekonomik yardım üzerinden Sovyet kontrolü dışındaki Avrupa coğrafyası üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik bir hâkimiyet kurmak istemesiydi. Bu politikası daha sonra ABD’yi, Süper Güç konumuna getirecektir.</p>
<p>Sovyetler Birliği ise yerel komünist partiler üzerinden Avrupa’daki birtakım ülkeleri politik olarak kontrol altına almayı başarmışken, ekonomik olarak da ABD’nin Marshall Yardımı’nın muadili olarak Sosyalist Blok içerisindeki Avrupa ülkelerinin ekonomilerini birleştirmek amacıyla Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi COMECON’u kurmuştur. Daha sonra bu konsey, Sosyalist Bloğun, Avrupa’nın dışındaki mensuplarını da bünyesine almıştır.</p>
<p>Bugün IMF ve Dünya Bankası gibi, hatta uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları ve finans kuruluşları gibi kimi ekonomik enstrümanlar aracılığıyla ABD de benzer bir borç tuzağı diplomasisi uygulamaktadır. Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır. Japonya, sadece ekonomik yardımla sınırlı kalmamış, yatırım da yapmıştır. Güney Kore ve Türkiye gibi ülkelerin önemli altyapı projelerinde Japonya’nın katkısı yadsınamaz.</p>
<p>1949’da Çin’de komünist hükümet kurulduğunda, ABD önderliğindeki birçok Batılı devlet, Çin’deki Mao liderliğinde komünist yönetimi meşru yönetim olarak tanımadı. Çin’i başta Sovyetler Birliği ve Sosyalist Blok ve sınırlı sayıda öteki devletler tanıdı. 1953 yılında Stalin’in ölmesinin ardından göreve gelen Kruşçev yönetimi ile anlaşmazlığa düşen Mao daha sonra 1960’larda Sovyetler Birliği ile yollarını ayırdı. 1950’lerin ikinci yarısından sonra kötüleşmeye başlayan Çin-Sovyet ilişkileri doğrultusunda Çin, daha bağımsız bir dış politika anlayışına yönelerek kendi sosyalizm ve ekonomik anlayışını geliştirmeye hız verdi. Dünyada yeni dost ülkeler edinme adına özellikle sömürge ve manda altında olan ve daha sonradan bağımsızlığını kazanan ve ağırlıklı olarak Üçüncü Dünya’yı oluşturan ve çoğu da komünist olmayan Asya ve Afrika devletleri üzerine yoğunlaştı. Özellikle Üçüncü Dünya’nın liderliğini almak ve bunu, Sovyetler Birliği’ne kaptırmamak için büyük bir ekonomik ve siyasi mücadele verdi. Bu süreçte ekonomik yardım en önemli silahı oldu. 1956-1965 yılları arasında Çin, komünist olmayan 18 ülkeye 942 milyon dolar değerinde ekonomik yardımda bulunmuştur. Tüm bu süreçte Çin’in tek bir amacı vardı; bu ülkelerin kendisini meşru olarak tanıması ve Birleşmiş Milletler’e üyelik konusunda kendisini desteklemeleriydi. Çin, Üçüncü Dünya Ülkelerine ekonomik yardımda bulunurken aynı zamanda da bu ülkelerin siyasi ilişkilerini de yönlendirmeye çalışmıştır. Bazı ülkelerde hükümetlerin devrilmesine destek vermiştir. Ulusal kurtuluş hareketlerini, bu bağlamda da örneğin, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklemiştir.</p>
<p>1965 yılında Endonezya’da, Endonezya Komünist Partisi’nin gerçekleştirmiş olduğu başarısız darbede, Çin’in parmağı olduğu iddia edildi. Çin’in darbeci isyancılara silah sağladığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Suharto yönetimi, Endonezya Komünist Partisi’ni yasadışı ilan ederek kapattı. Çin suçlandı, Çin elçiliği kapatıldı. Bunun üzerine Çin, Endonezya’ya yönelik yardım programını durdurdu. Bugün dahi Çin-Endonezya ilişkilerinde bu dönemin olumsuz izleri görülmektedir. Özetle Çin’in, Soğuk Savaş döneminde izlemiş olduğu yardım diplomasisinin ana iki temel amacı bulunmaktaydı: Birincisi Sovyetler Birliği ile mücadelesinde kendisine taraftar sağlanması, ikincisi ise Birleşmiş Milletler üyeliği için destek arayışıdır.</p>
<p>Kuşak ve Yol girişiminin temel gayesi, karşılıklı olarak ticaretin ve işbirliğinin geliştirilmesi olarak görülse de son dönemde Çin, Kuşak ve Yol girişimini birçok ülke ile siyasi işbirliğini geliştirme zemini olarak kullandığı gözlenmiştir. Bu durum da ister istemez Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik bir proje olmadığı, siyasi amaçları olan bir proje olduğunu özellikle ABD’nin sıkı sık dile getirmesine neden olmaktadır.</p>
<p><strong>Çin’e Başkaldırı</strong></p>
<p>Çin, borç diplomasisine en dikkat çekici başkaldırı Malezya’dan geldi. Geçtiğimiz Ağustos ayında Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Çin’i ziyareti sırasında Çin Başbakanı Li Keqiang’a, 20 milyar dolar değerindeki Doğu Sahil, Demiryolu Bağlantı projesini ve Sabah bölgesinde inşası süren iki boru hattı projesini iptal ettiklerini söyleyerek, Malezya’nın borcunu geri ödeyemeyeceğini bildirdi. Ayrıca Muhammed, sömürgeciliğin yeni bir versiyonunun olduğu bir durum istemediklerini de belirtti. Özellikle Mahathir Muhammed’den önceki Necip hükümeti, iptal edilen 2 milyar dolar değerindeki boru hattı projesinin parasının yüzde doksanını ödemişti. Oysa Çin, boru hattı projesinin sadece yüzde on beşlik bir bölümünü tamamlayabilmişti.</p>
<p>Ayrıca Malezya’da rahatsızlık yaratan bir diğer konu da Çin’in, Malezya Yarımadası’nın hemen kenarına dört yapay ada üzerinde 700 bin kişilik bir metropol şehir inşa etmesiydi. Bu inşa edilmekte olan şehirde yaşamak için istenen para ortalama, bir Malezyalı için oldukça yüksekti. Söylentilere göre Çinli firmalar bu şehri Çin vatandaşları için inşa ediyordu. Bu durum da Malezya’da büyük bir rahatsızlık yarattı. Muhammed, bu konuyu da Pekin’de gündeme getirdi.</p>
<p>Mahathir Muhammed’in bu çıkışı, dünyada ve Asya’da önemli bir ses getirdi. Batı medyası 93 yaşındaki deneyimli politikacı Mahathir Muhammed’i, dişlerini Amerikan karşıtlığı ile bilemiş kurt bir politikacı olarak tasvir ederek, Çin’in başına büyük bir bela aldığını ve Pekin’in çok dikkat etmesi gerektiği konusunda mizahi bir şekilde uyarıda bulundular.</p>
<p>Diğer bir başkaldırı işareti de Avrupa’dan, Yunanistan’dan gelmişti. 2008 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, Yunanistan’ı ziyareti sırasında Pire Limanı’nın işletmesini Çin’in, dünyanın dördüncü büyük konteyner taşımacılığı yapan ve yine ikinci büyük liman işletmecisi olan COSCO firması aldı. Çin’in, Yunanistan ile ilgilenmesi, bununla da sınırlı kalmadı. 2010 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle Yunanistan’ın kredi talebine Avrupa Birliği ve Avrupa ülkeleri çok sert ön koşullar getirmişti. Çin ise o dönemde hiçbir değeri ve satın alanı olmayan Yunan devlet tahvillerini satın aldı. Çin’in bu ekonomik yardımları karşılığında Yunanistan da hassas konularda Avrupa Birliği’nde, Çin’in sesi ve destekçisi oldu; ancak bu durum Yunan kamuoyunda tepkileri de beraberinde getirdi.</p>
<p>Ocak 2015’te Yunan seçmenler radikal sol koalisyonu Syriza ve onun lideri Çipras’ı iktidara getirdi. Çipras, seçim kampanyasında Çinlilerin kiraladığı Pire Limanı gibi özelleştirmeleri iptal edeceği taahhüdünde bulunmuştu. Yeni hükümetin göreve gelmesiyle Pekin yönetimi, Pire Limanı’nın geleceği konusunda endişe duymaya başladı. Zira Çin, Pire Limanı’na çok büyük masraf yapmış, limanının modernize edilmesi için epey bir emek harcamıştı. Çipras koltuğuna oturur oturmaz Çin’in, Atina Büyükelçisi kendisini ziyaret etti. Ziyareti esnasında önceki Yunan hükümetinin, Pire Limanı’nı kendilerine kiralamasından övgüyle bahsetti. Bu arada Pekin’de ise resmi yetkililer memnuniyetsizliklerini dile getiriyor, devlet kontrolündeki medya, Yunanistan’ın, Çin’le olan dostluğunu sorguluyordu. Çipras’ın başbakanlık koltuğuna oturmasından yaklaşık bir hafta sonra Çin Başbakanı Li Keqiang kendisini arayarak, Yunanistan’ın çıkarları aleyhinde hiçbir adım atmadıkları konusunda güvence verdi.</p>
<p>Yunanistan’ın yeni başbakanı Çipras, kısa sürede Çin’in, Yunanistan ekonomisi için ne denli hayati bir ülke olduğunu anladı ve söylemlerini değiştirdi; hatta 2016’da Pire Limanı’nın yüzde 51’lik hissesini limanı işleten Çin firması COSCO’ya 280,5 milyon avroya sattı. Çin, stratejik Pire Limanı’nı almakla kalmadı, aynı zamanda Yunanistan’ı, Avrupa Birliği içerisinde kullandı. 2016’da Avrupa Birliği, Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetleri nedeniyle Çin’i kınamak için harekete geçtiğinde buna Yunanistan engel oldu. 2017’de ise yine Avrupa Birliği, insan hakları nedeniyle Çin’i kınamaya  kalkınca bir kez daha Yunanistan engeliyle karşılaştı.</p>
<p>Avrupa Birliği de Çin’in insan hakları ihlalleri konusunda ekonomik gücünü kullanarak birlik içinde bazı üyelerin sessiz kalmasını sağlayarak Avrupa Birliği’nin tek ses olarak hareket etmesinin engellediği konusunda Çin’e tepki gösteriyor. AB’nin özellikle dış politika konularında aldığı kararları oy birliği ile alması nedeniyle herhangi bir üyenin olumsuz oy vermesi, o kararın geçmesini engelliyor. Bu nedenle Çin’in nakit para ihtiyacı olan İspanya, Portekiz ve Macaristan gibi küçük ülkeleri hedefleyerek AB’deki iradelerini ipotek altına aldığını iddia ediyor.</p>
<p><strong>Kuşak ve Yol Sempozyumu</strong></p>
<p>Tüm bu iddialara aslında Çin’in yanıtı 27 Ağustos’ta Pekin’de Kuşak ve Yol girişiminin beşinci yıldönümü münasebetiyle yapılan sempozyumda gelmiştir. Sempozyumda konuşan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Temmuz ayı (2018) itibarıyla yüzden fazla ülke ve uluslararası örgütün, Çin’le Kuşak ve Yol işbirliği belgelerini imzalamış durumda olduğunu söyleyerek bunun, Kuşak ve Yol girişimini Avrasya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya, Karayipler’e, Güney Pasifik’e genişlettiğini ifade etmiştir. Bunun yanında Xi, Kuşak ve Yol girişiminin bundan sonraki hedefinin yüksek kaliteli kalkınma olduğunu, geçen beş yılda Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinde 82 denizaşırı ekonomik ve ticari işbirliği bölgeleri kurulduğunu ifade ederek, bu bölgelere Çin’in, 28,9 milyar dolar yatırım yaptığını söylemiştir. Ayrıca Xi, bu bölgelerin dört bin firmasına dikkatini çekerek, bu ülkelere 2 milyar dolar değerinde vergi geliri ve 244 bin yerel iş imkânı sağlandığının da altını çizmiştir. Sempozyumda Çin’in, Kuşak ve Yol güzergâhı içinde bulunan ülkelerle toplam ticareti son beş yılda ortalama %1’lik bir artışla 5 trilyon doları geçtiği belirtilerek Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinden yirmi beşi için en büyük ticari ortak konumuna geldiği tespit edilmiştir. 2018 yılının ilk yedi ayında Kuşak ve Yol girişimindeki 54 ülkede Çinli  firmaların yatırım miktarı 8,55 milyar dolardır.</p>
<p>Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Çin’in hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli konu, desteklenecek projelerin dikkatle incelenmesi hususudur. Bir projenin finanse edilmesinden önce Çin bankaları her zaman şirketlerin borçlarını ve borçlarını geriye ödeyebilme yeteneklerini gözden geçiriyor ve krediler uzatılırken de ülke ve ülke risklerini izlemeye devam ediyor. Yakın zamanda Xi Jinping, yönetimlerin prestijini artırmaya yönelik veya gösteriş amaçlı projelere destek vermeyeceklerini belirterek sadece halkın geleceği ile ilgili altyapı projelerine destek vereceklerini açıklaması da  önemlidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin Kudüs Maskesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:35:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Kudüs Maskesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2019]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2135</guid>

					<description><![CDATA[İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor. Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu, Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor. Emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasında ulaşmak istediği nihai hedef hakkında köşeli, kati sözler söylemek kolay ama bir tarafıyla yanlışlanmaya müsait mahiyettedir. Bilimsellikten ve nesnellikten uzaklaşmayla sonuçlanan böylesi söylemler köşeli olduğu kadar nispeten ajitatif bir nitelik taşır. Reel siyasetin karşı karşıya olduğu zorunlulukları büyük ölçüde göz ardı etmekle maluldürler. Konu emperyalizm olunca, işin içerisine belli bir duygusallık da girmekte ve buradan kolektif illüzyonlar kolaylıkla türeyebilmektedir. Orta Doğu’nun siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan hayli hassas dengeler üzerinde duran kritik konumu, spekülatif mahiyetteki farklı senaryolara tabii ki kapı aralar niteliktedir. Spekülatif olmakla kalmayıp, reel siyasetin bile pek çok değişken ve belirsizlikten mütevellit kontrol edilemez bir görünüme sahip olduğu ayrı bir gerçek. Orta Doğu gerçekten de sürekli kaynayan ve nereden, nasıl patlayacağı belli olmayan bir kazana fazlasıyla benzemekte. Bunda, sadece emperyalist güçlerin yeni güç dengeleri ve/veya alanları oluşturmak yönündeki politikaları değil, bölgenin dinamikleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor. Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu, Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.</strong></p>
<p>Emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasında ulaşmak istediği nihai hedef hakkında köşeli, kati sözler söylemek kolay ama bir tarafıyla yanlışlanmaya müsait mahiyettedir. Bilimsellikten ve nesnellikten uzaklaşmayla sonuçlanan böylesi söylemler köşeli olduğu kadar nispeten ajitatif bir nitelik taşır. Reel siyasetin karşı karşıya olduğu zorunlulukları büyük ölçüde göz ardı etmekle maluldürler. Konu emperyalizm olunca, işin içerisine belli bir duygusallık da girmekte ve buradan kolektif illüzyonlar kolaylıkla türeyebilmektedir.</p>
<p>Orta Doğu’nun siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan hayli hassas dengeler üzerinde duran kritik konumu, spekülatif mahiyetteki farklı senaryolara tabii ki kapı aralar niteliktedir. Spekülatif olmakla kalmayıp, reel siyasetin bile pek çok değişken ve belirsizlikten mütevellit kontrol edilemez bir görünüme sahip olduğu ayrı bir gerçek.</p>
<p>Orta Doğu gerçekten de sürekli kaynayan ve nereden, nasıl patlayacağı belli olmayan bir kazana fazlasıyla benzemekte. Bunda, sadece emperyalist güçlerin yeni güç dengeleri ve/veya alanları oluşturmak yönündeki politikaları değil, bölgenin dinamikleri de şüphesiz önemli bir etken. İslamcı düşünce ve hareketlerin en önemli merkezi (yatağı) olmanın yanı sıra bir taraftan Kürt milliyetçiliği, diğer taraftansa İsrail kaynaklı Siyonist unsurlar burayı doğal bir çatışma alanı haline getiriyor. Bugün gerek Kudüs’te gerekse Suriye’de yaşanan çatışmalar bölgenin kültürel ve siyasal koşullarındaki bu çatışma potansiyelinin birer sonucu diye kabul edilebilir. Çatışma bir bakıma bölgenin kaderidir ve Orta Doğu’nun geleceğini tayin edecek temel belirleyicidir.</p>
<p><strong>Devlet Terörü, Hakikati Başka Türlü İfşa Ediyor</strong></p>
<p>Böyle düşünmeye başladığımız anda olan biteni normalleştirmiş ve aslında emperyalizmin arka plandaki etkilerini göz ardı etmiş oluyoruz. Emperyalizmin istediği de bu: Çatışmayı problemin doğal çözüm yolu olarak görmek. Böyle bakınca şiddet artık tek çare olarak kabul görmeye başlıyor. Oysa çatışma potansiyelinin çatışmayı her halükarda zorunlu kıldığını varsaymak doğru değil. Siyaset dediğimiz şey çatışmayı ortadan kaldırmak için vardır. Şayet siyaset samimiyetten ve ilkelerden uzaklaşmışsa ortada bir kötü niyetin olduğundan bahsetmek mümkün. Başka türlü ne terörün ne de savaşların arka planını kavrayabiliriz. Her ikisi de aslında kötü niyetli siyasetin sonuçlarıdır denebilir.</p>
<p>Türkiye olarak biz bu gerçeği terör konusunda fazlasıyla gördük. Siyaseti çözüm aracı kılmak istemeyenler dönüp dönüp terörü kışkırttılar ve kullandılar. Amaç uzlaşmak değildi çünkü. Terör, uzlaşma diline karşı sadece ben/biz diyen bir anlayışın, tarafgir bir kabile psikolojisinin aygıtı oldu.</p>
<p>Amerika ve İsrail ikilisi tarafından bugün Kudüs’te yapılanların adı tek kelimeyle terörizmdir. Hak hukuk tanımayan uygulamalar, devlet tarafından yapılsa da bunun adı terörizmdir. Uluslararası hukuku tanımamak açısından bakıldığında hem ABD’yi hem de İsrail’i terörist olarak ilan etmek gerekir. Ama siyaset burada da ne yazık ki güce göre şekil almaya devam ediyor.</p>
<p>Gücün bu kadar aleni şekilde hoyratça kullanılması düşündürücüdür. Emperyalizm vurgusunun fazlaca abartılmış olabileceği, reel siyasete yönelik pek de nesnel olmayan değerlendirmeler dolayısıyla hamasetin kamuoyunda genellikle egemen olduğu konusunda belli bir ihtiyat payını muhafaza ederek hareket etmenin önemini her şeye rağmen yadsıyor değiliz</p>
<p>En azından ne Amerika’yı ne de Avrupa’yı sadece emperyalizm realitesi üzerinden açıklayamayacağımızı biliyoruz.</p>
<p>Amerikan siyasi tarihine baktığımızda bu ihtiyatımızı haklı kılacak verilere sahibiz çünkü. Dahası Fukuyama, Brzezinski gibi yazarları okuduğumuzda Amerika’nın dünyaya barış ve huzur getirmek için küresel bir sorumluluk gösterdiğine dair iddialarının tamamen yabana atılmaması gerektiğini bile yer yer düşünebiliyoruz.</p>
<p><strong>Tahterevalli Oyunu</strong></p>
<p>Ancak Amerika, paradoksları sebebiyle bizi ikna etme gücünü giderek kaybediyor. Küresel güç olduğundan bu tarafa yaşadığı paradokslar dolayısıyla zaten emperyalizmin timsali haline gelmekten kendisini kurtaramıyor. Amerika’nın gerçek yüzü belki de bu paradokslarda yatmakta. O yüzden Amerikan siyaseti uzun erimli bakıldığında tam bir tahteravalliyi andırıyor. Clinton, Bush, Obama, Trump. Siyaset, rasyonelle irrasyonel arasında neredeyse istikrarlı bir şekilde gidip geliyor. Fakat bu gidip gelmeler emperyalizm gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Hatta belki Trump’la beraber bu gerçek yeni bir evreye ulaşmak üzere.</p>
<p>Amerikan emperyalizmi, 20-21. yüzyılın koşulları içerisinde oyunu sanki böyle oynaması gerektiğinden hareket ediyor ve Trump gibi liderleri de adeta bu oyunun bir parçası olarak sahaya sürüyor.</p>
<p>Neo-conlar bir tarafa, evanjelizmin Bush döneminden bu tarafa Amerikan siyasetindeki etkisi üzerine ileri sürülen iddiaları belli bir şüpheyle karşılamadık değil. Evanjelistlerin belki güçlendiklerinden bahsedilebilir ancak Amerikan siyaseti kendi dengeleri ve hâkim mantığı içinde bunları tolere eder diye bir iyi niyet içinde olduk. Ancak geldiğimiz son durum, iyi niyetimizin gerçekler tarafından boşa çıkarıldığını artık iyice ortaya koymaktadır. Amerika, gücünün sorgulanmasını istemiyor. Suriye’de attığı geri adıma ve çaresizliğe karşılık daha büyük bir misillemeyle adeta öç alma politikası güdüyor.</p>
<p><strong>Büyük Resim Emperyalizmi Göstermekte</strong></p>
<p>Büyük resme bakıldığında ise ortada gerçekten de adım adım takip edilen bir stratejinin olduğu görülebiliyor. Suriye, İran ve Kudüs’le ilgili arka arkaya yapılanlara bakıldığında Trump’ın Amerikan başkanı olmasının ne kadar manidar olduğunu kabul etmek gerekiyor. Trump için “seçilmiş” değil “yapılmış” bir başkan demek pek yanlış olmaz. 6-7 aydan beri Amerikan elçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımaya yönelik açıklamaların hiç de blöf falan olmadığını görünce Trump’ın evanjelist ve siyonist lobiler tarafından “yönetilen” bir lider olduğu konusundaki şüphelerimiz iyice artmaktadır.</p>
<p>Amerikan lobileri ve derin devleti, belli ki Trump’ın karakter özelliklerini bir fırsata dönüştürmenin peşinde. Bu açıdan çok sert kırılmaların ve değişimlerin yaşanabileceği bir sürece doğru gidiyoruz. Orta Doğu’da taşların yerinden oynama ihtimali giderek güç kazanıyor. İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor.</p>
<p>Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.</p>
<p><strong>Türkiye Orta Doğu’nun Umudu</strong></p>
<p>Türkiye burada kendisine yakışan tarihi rolünü oynamak, dahası maskeyi düşürmek zorunda. Bunun Türkiye’ye bazı bedellerinin olmayacağını söyleyebilme şansımız elbette yok. Ama Türkiye’yi Türkiye yapacak olan da budur. Bu gibi durumlarda halk desteği büyük öneme sahip. Üç milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmanın bedelini ödemekten nasıl gocunmadıysak, burada da Türkiye’nin maruz bırakılacağı ekonomik ve siyasi baskıları devlet-halk kenetlenmesi içinde göze almamız gerekiyor.</p>
<p>Amerika’nın Kudüs üzerinden Orta Doğu’yu ateşe verme planını bozabilecek lider gücün Türkiye olduğu unutulmamalı. Halkımızın bu şuurla hadiseye yaklaşması halinde Türkiye çok daha özgüvenli bir duruş ortaya koyabilecektir. Bedel ödemekten korkmayan bir Türkiye, Orta Doğu’nun umudu olmayı mutlaka başaracaktır.</p>
<p>Bizi Amerika, Avrupa gibi emperyalist, sömürgeci güçlerden ayıran farkımız da ancak bu şekilde tebarüz ettirilebilir. Batı dünyası sömürgecilik tarihinin alışkanlıklarından kurtulma becerisini bir türlü gösteremedi, gösteremiyor.</p>
<p>Bir taraftan insanlık ve demokrasiden bahsetmekte, mesela Suriye güçlerinin Doğu Guta’da kimyasal silah kullanmasına yönelik yapmacık hassasiyet gösterilerinde bulunmakta iken, diğer taraftan Kudüs’te ateşi fitillemekten çekinmeyebiliyor. Bunun nasıl bir ikiyüzlülük olduğunun görülerek, insanlık vicdanında siyonizmin ve Amerika’nın mutlaka yargılanması gerekmektedir.</p>
<p>Kudüs, emperyalist tezgâhlara alet edilemeyecek kadar dinî kimliğiyle özdeş ve mücessem bir maneviyat şehridir. Onun kirli oyunlarla kirletilmesine müsaade etmemeyi bir insanlık vecibesi saymak icap eder. Bu yüksek ahlakı batı dünyasının oluşturamayacağı anlaşılıyor. Bizim zalimlere öğretmemiz gereken bazı değerlerin olduğu aşikâr.</p>
<p>İsmet Özel’i haklı kılacak şekilde yine tarihi sorumluluğumuzu yerine getirme göreviyle karşı karşıyayız: Türkiye, emperyalizme boyun eğmeyen yegâne güç olarak Orta Doğu’da varlığını bir kere daha göstermek zorunda.</p>
<p><strong>Habil Ahlakı ve Tatar Ramazan</strong></p>
<p>Kudüs’ü bugün, yarın ve her zaman bir medeniyet sembolü olarak muhafaza etmekle mükellefiz. Medeniyetin; hoşgörü, iyilik ve merhametin, dolayısıyla bir ahlakın sembolü kılmakla mükellefiz. Bu ahlak, Kabil’e karşı Habil’in ahlakını temsil etmektedir. Kudüs’ün büyük fatihi, bilge kumandan Selahaddin Eyyubi’nin ahlakı bunun bir nişanesiydi.</p>
<p>1187 yılında Kudüs’ü fethettiğinde Eyyubi, askerlerinin katliama girişmesine kesinlikle izin vermeyerek hem Kudüs’ün maneviyatına olan saygısını gösterdi hem de insanlığa yüksek ahlakın bir örneğini sundu. Buna karşılık Arslan Yürekli Richard diye bilinen Haçlı kumandanı, 1191 tarihinde Akka şehrini alırken 2700 Müslümanı oracıkta katletmişti.</p>
<p>Batı’nın ruhundaki hırs ve vahşilik “arslan yürekli” zalimlerle kılıktan kılığa girerek planlarını sürdüre geldi. 1916’da emperyalist güçler arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot gizli anlaşmasından söz edenlerin paranoyak bir emperyalizm hayaleti ürettiklerini söylemek artık pek kolay gözükmüyor.</p>
<p>Siyonist İsrail, emperyalizmin Orta Doğu’daki karakolundan başka bir şey değil. Siyonizm sadece kullanışlı bir aparattan ibaret. Evanjelist politikalar da Trump gibi Amerika’nın ileride günah keçisi olarak kullanım değerinden faydalanmaya müsait liderleri de büyük oyunun küçük parçaları.</p>
<p>Fakat büyük oyun karşısında çaresiz olduğumuzu zannetmek de bizi zillete sürükleyecek büyük bir yanılgıdır. Türkiye bugün Tatar Ramazanların siyasete damgasını vurabildiği bir ülke: “Biz bu oyunu bozarız!” Bozar mıyız orasını Allah bilir ama bozmak için en azından elimizi taşın altına koyabiliriz. Türkiye’yi Türkiye yapacak olan tam da budur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
