<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emek &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/emek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Dec 2022 12:31:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Emek &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Sendikadan Gönülden Kopuş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2022 12:31:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18592</guid>

					<description><![CDATA[Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım. Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi. Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım.</p>



<p>Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi.</p>



<p>Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan bir korku ve mesafeyle ilişkiler sürdürülüyor. Olumsuz süreçler yürütülürken teşkilata hasbel kader girmiş ve teşkilat ahlakını özümsememiş kişilerce yapılan itibarsızlaştırma çalışmaları karşısında sessiz kalmayı tercih eden eski ve yeni yönetim ile ya da meseleyi kendi zaviyesinden ele alan genel merkez ile hiçbir gönül bağımız kalmamış olsa kimse şaşmaz sanıyorum. Ona rağmen üye yaptığımız onlarca belki yüzlerce insanın gözünün içine baka baka bu teşkilatla olan organik bağımızı kesemiyoruz.</p>



<p>Yaşanan olumsuzlukları dillendiremiyoruz. Sanki dut yemiş bülbül gibi köşemizde oturuyoruz. Ne yerel anlamda ne de genelde bizi yeterince hatta doğru bir biçimde temsil etmeyi bile başaramayan, üye olsun da ahlakı, çizgisi ne olursa olsun diye yönetici yapılanların ayaklarının altına atılan üyelerden haberdar olup ta bir şey yapılmadığına şahit olmak ağırımıza gidiyor. Sendikanın bir şekilde bir yerinden tutunarak kendisine görev devşirenlerin, ya da sendikayı kullanarak bir yerlere gelenlerin yanlışlarına göz yummaktan adeta sosyal kör olduk. Her yanlışı tecviz ya da izah edebilen akılları gördükçe kendi aklımızı yetersiz kendi ahlakımızı sahabe ahlakı sanacak hale geldik.</p>



<p>Artık on binlerle ifade edilen istifalardan vaz geçtik. Gönülden kopanların yüzbinler düzeyinde olması bile bizi şaşırtmıyor. Kendi yerini sağlamlaştırmak için karşısındakine iftira edenlerle hain diyenlerin aynı hiza olduklarını düşünmek pek te zor olmasa gerektir. Kendi ellerimizle büyüttüğümüz kendi teşkilatımızdan utanır hale geldik. İstifa edenlerin yerine yeni üye alabilirsiniz belki ya gönülden kopanlar. Onları tekrar kazanabilecek misiniz? Mümkün değil. Bu davaya olan inancı zedelediği gibi muhatapların size olan güveni ve teşkilatın saygınlığı berhava olmaz mı? Kime ne söylesek ne anlatsak boş. Herkes kendi hesabının peşinde. Tepeden tırnağa ben salim olayım da gerisi ne olursa olsun zihniyetiyle hareket eden bir teşkilatta yaşananların düzelmesi adına konuşmak en büyük mesele haline gelmişken ne söylesek boş.  </p>



<p>Gönülden koptuktan sonra elde kalan üyelik formu bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade eder mi bilmem ama istifa etmekten korkmuyoruz. Hadi gidelim dedik. Nereye gideceğiz? Olduğu günden bizim değerlerimizle savaşanlarla ve alanda muhataplarımızı sakındırdığımız, yıllarca mücadele ettiğimiz yerlere mi gidelim. Kendi teşkilatımız bizim gözümüzü oyacak hale gelmişken onlar bizi gülle mi karşılayacaklar. Ya de her kopanın oluşturduğu sayısı bile tam bilinmeyen yeni adreslere mi atacaksınız bizleri. İnandığımız değerleri beraber savunduğumuz kardeşlerimizden ayrı düşmemizi tercih edenler, bunu arzulayanlar olabilir. Gidenlerin ardından zaten belliydi gibi peşinci, ya da hiçbir beklentisi olmasa bile beklediğini bulamadığı yaftasıyla cümleler kurulması kardeşlik hukukuna sığar mı?</p>



<p>Eyleme beraber gidip dönüşte aynı çay ocağında dertleştiğimiz, dar gününde evinde ziyaret ettiğimiz, düğününde cenazesinde beraber olduğumuz dava kardeşlerimizin arasına girmek olmaz mı bu? Bunu hangi vicdan kabul eder. Nasıl olsa benim işime yaramaz diye kenara ittikleriniz daha düne kadar bir tane bile üye olmayan okullara gidenler ve okullarda terslenircesine dışlanan arkadaşlarınız değiller mi? Kendi cebinden harcamalar yaparak sendikal çalışmalar yapan ağabeylerle yolarını ayırsınlar mı isteniyor. Sözün bittiği yerde iki yol çıkar karşıya. Ya yıllarca beraber hayalini kurdukları büyütmek için ter döktükleri teşkilata veda etmek ya da bir şekilde iyiliğin temini için istikamet uyarısı yapmak.       </p>



<p>Bizi üye yapanlardan, taşıdıkları manevi olgunluktan, kardeşlik hukukunun gözetilmesine dair sohbetlerden, üyeye karşı nezaket, saygı ve değer vermekten bahseden kurucu iradeden utanıyoruz. Üye yaptığımız insanlardan, teşkilatımız adına onlara verdiğimiz sözlerden ya da güvencelerden utanıyoruz. Bugün olmuş hâlâ teşkilat yüzünden çektiğimiz sıkıntılara rağmen gidecek bir yer aramıyorsak biz inandığımız değerler merkezinde ortaya çıkabilecek bir umudu taşımamızdan başka bir sebep yok. Tüm gönül bağları kopmuş olsa da kifayetsiz muhterisler teşkilatı doldurmuş olsa da hayır ben değil şu arkadaş daha layıktır diyecek bir iradeyi ortaya koyacak feraset kalmamış olsa da hala ümitvâr olmayı seçiyoruz.</p>



<p>Gidenlere kurulan cümlelerle kalıp umudunu koruyanlara aynı acı sözler söylendiğine göre ne diyelim.</p>



<p>‘’Söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil.’’</p>



<p>Allah serencamımızı hayreylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emeğini Koruyamayan İmanını da Koruyamaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emegini-koruyamayan-imanini-da-koruyamaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emegini-koruyamayan-imanini-da-koruyamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Sep 2020 14:40:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[hırsızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15655</guid>

					<description><![CDATA[İnsanın, başkasının malını çalmamadaki hassasiyetini kendi malını çaldırmamada da göstermesi gerekir. Hz. Peygamber’e adamın birisi; “Ya Resulallah! Adam gelmiş ve malımı almak/çalmak istiyor. “Ne buyurursun?” Hz. Peygamber; “malını sakın ona verme” deyince, sahabi; “Ya benimle vuruşur/savaşırsa” demiştir. Peygamber Efendimiz, bu şahsa “malını koruma uğrunda gerekirse savaşmasını” önermiş ve arkasından: Bu uğurda kendisi ölecek olursa şehit olacağını, malını gasp etmek isteyen kimse ölürse onun da cehenneme gireceğini” beyan etmiştir.[1] Bu konuda ümmetine şu önemli uyarıyı yapmıştır: “Kim malını korumu uğrunda öldürülürse şehittir.[2] Kim dini uğrunda öldürülecek olursa o da şehittir”[3] Resulullah; “Kişinin malını koruma uğrunda verdiği mücadelenin neticesinde kendisine ölümün gelmesini ‘kutlu bir ölüm’ diye nitelendirmiştir.[4] Ümmetine, şakayla da olsa insanların mallarını almamayı tavsiye etmiş ve “hiçbir Müslümanın malının diğer Müslümana gönül rızası haricinde geçmesinin helal olmadığı” [5] uyarısını yapmıştır. Hırsızlık konusunu yukarıdaki izahat çerçevesinde anlarsak karşımıza çıkan tablo, çalmak haramdır. Çalmak haram olduğu gibi çaldırmak ve emeğinin karşılığını korumamak da İslam’da yerilmiştir. Hırsızlığa razı olan, emeğe karşı en saygısız davranan kimsedir. Fakat hırsıza karşı çeşitli önlemler alarak duyarlı olan Müslüman şahsiyetlerin aynı duyarlılığı enflasyonist siyasete, kamu mallarının yağmalanmasına ve dağıtımda adaleti göstermeyen devlet yapılanmasına karşı da göstermeleri gerekir. Ülkelerindeki enflasyona, vakıflar başta olmak üzere kamu mallarının yağmalanmasına ve bu ortamı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanın, başkasının malını çalmamadaki hassasiyetini kendi malını çaldırmamada da göstermesi gerekir. Hz. Peygamber’e adamın birisi; “Ya Resulallah! Adam gelmiş ve malımı almak/çalmak istiyor. “Ne buyurursun?” Hz. Peygamber; “malını sakın ona verme” deyince, sahabi; “Ya benimle vuruşur/savaşırsa” demiştir. Peygamber Efendimiz, bu şahsa “malını koruma uğrunda gerekirse savaşmasını” önermiş ve arkasından: Bu uğurda kendisi ölecek olursa şehit olacağını, malını gasp etmek isteyen kimse ölürse onun da cehenneme gireceğini” beyan etmiştir.[1] Bu konuda ümmetine şu önemli uyarıyı yapmıştır: “Kim malını korumu uğrunda öldürülürse şehittir.[2] Kim dini uğrunda öldürülecek olursa o da şehittir”[3] Resulullah; “Kişinin malını koruma uğrunda verdiği mücadelenin neticesinde kendisine ölümün gelmesini ‘kutlu bir ölüm’ diye nitelendirmiştir.[4] Ümmetine, şakayla da olsa insanların mallarını almamayı tavsiye etmiş ve “hiçbir Müslümanın malının diğer Müslümana gönül rızası haricinde geçmesinin helal olmadığı” [5] uyarısını yapmıştır.<br></p>



<p>Hırsızlık konusunu yukarıdaki izahat çerçevesinde anlarsak karşımıza çıkan tablo, çalmak haramdır. Çalmak haram olduğu gibi çaldırmak ve emeğinin karşılığını korumamak da İslam’da yerilmiştir. Hırsızlığa razı olan, emeğe karşı en saygısız davranan kimsedir. Fakat hırsıza karşı çeşitli önlemler alarak duyarlı olan Müslüman şahsiyetlerin aynı duyarlılığı enflasyonist siyasete, kamu mallarının yağmalanmasına ve dağıtımda adaleti göstermeyen devlet yapılanmasına karşı da göstermeleri gerekir. Ülkelerindeki enflasyona, vakıflar başta olmak üzere kamu mallarının yağmalanmasına ve bu ortamı hazırlayan ideolojik siyasete duyarsızlık maalesef tüm dünya Müslümanlarının ortak hastalığıdır. Kendi adamının zulmüne razı olan insanlar, zulme karşı ortak bilinç oluşturamazlar. Kendi hırsızına onay veren ve kayırmaya çalışan bir zihniyet iflah etmez. Eğer Müslümanların yaşadığı bölgelerdeki takip edilen iktisadi-sosyal politikalar fakiri daha fakir yapıyor ve enflasyona bağlı, paralarının bir değer kaybı oluyorsa Müslümanların hırsıza gösterdikleri teyakkuz halini bu politikaların uygulayıcılarına da göstermeleri şarttır. Buradaki hırsız birey yerine hükmi şahsiyettir. Önemli olan bir hırsızlık vakasının varlığıdır. Bu tip bir politikaya karşı olmak İmanın gereğidir. Unutulmamalı ki emeğini koruyamayanlar imanlarını da koruyamazlar. Hocalarımızın asli görevi olmasına rağmen ümmete bu konularda bilgi vermediler. Değil bilgi vermek, aksine zalim siyasaya itaati öğütlediler. Buradaki hırsız, birey yerine hükmi şahsiyettir. Önemli olan, bir hırsızlık vakasının varlığıdır. Sömürülen ve çalınan hem emek hem insan ömrüdür. Sömürünün dini ve kimliği olmaz. Kimden gelirse gelsin, Müslüman şahsiyetin sömürüye karşı durmalı ve hırsızlığın her türlüsüne savaş vermelidir. Bu çerçevede, Müslüman kimliğe sahip olan kimseler hırsızlığın her türlüsüne karşı çıkarak mazlumların, mağdurların ve ezilenlerin sesi olmalıdırlar. Örnek Müslüman olmak bunu gerektirir.</p>



<p>[1] Beyhaki, Sünen-i Kübra, Salat’ü-l Havf, h.no: 6060, c. III, s. 377.<br>[2] Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir), h.no: 1628, c. III, s. 108; Beyhakî, a.g.e, h.no: 6059, c. III, s. 377; Heysemî, Zevaid, c. VI, s. 244.<br>[3] Beyhakî, a.g.e, h.no: 6063, c. III, s. 377.<br>[4] Heysemi, a.g.e, c. VI, s. 244.<br>[5] Beyhaki,a.g.e.Gasb,had.no.11544,c.vı,s.166.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emegini-koruyamayan-imanini-da-koruyamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emeğin Öteki Yüzü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali K. Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 10:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14363</guid>

					<description><![CDATA[Emek dayanışması, özgürleşmeye ve saygınlığa yönelik bir eşitlik arzusuyla temellendiği nispette kapitalizmin kuşatamayacağı bir ufka kendisini yerleştirmiş olacaktır. Çalışma kutsaldır! Ayılana bayılana kadar çalış. İş olsun da hani ne olursa olsun&#8230; Kölelik modern dünyada artık form değiştirmekle kalmayıp alabildiğine içselleşmiştir. Kölenin köle olma bilinci, sosyal, kültürel, ekonomik yanılsamalar yoluyla iğdiş edilmiştir. Köleler güya özgürleşmiştir. &#8220;Bağlam her şeydir” gibi kendi içinde yine mutlakçılığa düşen paradoksal bir klişeden yola çıkmak istemem, ancak ister hakikat isterse değerle ilgili yargılarımızın bir bağlama mebni olabileceğini gözden kaçırdığımızda büyük hatalar yapmamız işten değildir. İdeolojiyle hakikat dili arasındaki farkı da genellikle bu nüansta bulmak mümkün. Emek veya çalışmayla ilgili söylemlerimizde söz konusu karıştırmanın toplumsal bilinç ve kültür kodlarımıza neredeyse bütünüyle hakim olduğunu tespit edebileceğimizi sanıyorum. Buna dini söylem ve argümanlar da dahil. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayet-i kerimesini tutup çalışmanın kutsallığına dair bir anlama tevil ediyorsak, burada biraz yavaş olmak gerekir. Bunun arkasına Hazreti Peygamberin “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz” hadisini getirerek çalışma övgüsüne tavan yaptırılmasına, bugün bilhassa muhafazakar, dindar kesimlerin çokça alışık ve meyyal olduklarını biliyoruz. Oysa bu yorum ve anlama biçiminin Hıristiyanlığın püriten düşüncesiyle büsbütün örtüştüğünü fark ettiğimizde, buraya doğal olarak bir mim koymak gerekmez mi? Fakat bu mimi koymakta çok geç &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Emek dayanışması, özgürleşmeye ve saygınlığa yönelik bir eşitlik arzusuyla temellendiği nispette kapitalizmin kuşatamayacağı bir ufka kendisini yerleştirmiş olacaktır. Çalışma kutsaldır! Ayılana bayılana kadar çalış. İş olsun da hani ne olursa olsun&#8230; Kölelik modern dünyada artık form değiştirmekle kalmayıp alabildiğine içselleşmiştir. Kölenin köle olma bilinci, sosyal, kültürel, ekonomik yanılsamalar yoluyla iğdiş edilmiştir. Köleler güya özgürleşmiştir.</p>



<p>&#8220;Bağlam her şeydir” gibi kendi içinde yine mutlakçılığa düşen paradoksal bir klişeden yola çıkmak istemem, ancak ister hakikat isterse değerle ilgili yargılarımızın bir bağlama mebni olabileceğini gözden kaçırdığımızda büyük hatalar yapmamız işten değildir. İdeolojiyle hakikat dili arasındaki farkı da genellikle bu nüansta bulmak mümkün. Emek veya çalışmayla ilgili söylemlerimizde söz konusu karıştırmanın toplumsal bilinç ve kültür kodlarımıza neredeyse bütünüyle hakim olduğunu tespit edebileceğimizi sanıyorum. Buna dini söylem ve argümanlar da dahil. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayet-i kerimesini tutup çalışmanın kutsallığına dair bir anlama tevil ediyorsak, burada biraz yavaş olmak gerekir. Bunun arkasına Hazreti Peygamberin “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz” hadisini getirerek çalışma övgüsüne tavan yaptırılmasına, bugün bilhassa muhafazakar, dindar kesimlerin çokça alışık ve meyyal olduklarını biliyoruz. Oysa bu yorum ve anlama biçiminin Hıristiyanlığın püriten düşüncesiyle büsbütün örtüştüğünü fark ettiğimizde, buraya doğal olarak bir mim koymak gerekmez mi? Fakat bu mimi koymakta çok geç kalmış bir medeniyetin varisleriyiz.</p>



<p><strong>Pragmatik cambazlık</strong></p>



<p>Batı medeniyetinin ana direklerinden biri olan terakki ve onun zorunlu unsuru çalışma, büyük değerler olarak İslam dünyasındaki toplumsal, siyasal ve aynı zamanda entelektüel akla mündemiç hale geldi. Gerçi tarihin hakim akışı ve gerçekliği içinde başka türlü de olamazdı. Tarihin öznesi olma imkanı elimizden çıkmıştı; yine de her şeye rağmen bu konudaki farkındalığımız ve elde ettiğimiz gelişmeler sayesinde bugün hiç değilse siyasi bir özne olma iddiamızı taşıyabiliyoruz. Fakat tarihin öznesi olmak için gereken ahlak ve medeniyet üstünlüğüne sahip olmak çok başka bir birikimi ve niteliği gerektirmektedir. Bununla ilgili ip uçlarını siyasi ve entelektüel alandaki eleştirel söylemlerimizde kısmen veriyor olabiliriz, ancak bütüncül bir perspektifin halihazırda çok uzağındayız. Belli duyarlıklar, ahlaki dokunuşlar düzeyinde işi götürdüğümüz bir gerçek.</p>



<p>Bunlar da hiç şüphesiz küçümsenecek dokunuşlar değil. Ancak esas soruna dair bir tespiti ve farkındalığı ortaya koyamadığımız takdirde, bütüncül ve radikal bir değişimi temin etme şansımız yok. Hatta belirttiğim gibi, hakim değerler sistemini dini argümanlar marifetiyle tahkim etmek gibi sakat bir ruh, bir düşünce tarzı geliştirebiliyoruz. Oysa ayetteki “çalıştığının karşılığı” ifadesinin adaletten başka bir vurgusu olmadığı çok aşikar olmalı. Bizim pragmatik zekamız eğer ayetin anlamını yerinden (bağlamından) söküp çıkartarak çalışmayı bizatihi kutsallaştıran bir muhakeme tarzı izlemeye başlıyorsa, burada tabir caizse bir katakulinin olduğundan emin olabiliriz. Pragmatik aklın alamet-i farikası hep zaten bu tür yerinden etmeler olmuştur. Sözle anlam arasındaki illiyetsizlik, pragmatik düşüncenin büyük bir cambazlığıdır. Burada kabul edelim ki tam anlamıyla bir illüzyon işlemi gerçekleşmektedir. Fakat dil dediğimiz şey kültürel kodlarla öylesine organik hale geldiğinden, yapılan mantık illüzyonunu görmeyiz bile. Ayeti doğrudan genel geçer anlam çerçevesi içine yerleştirir geçeriz. Şartlı algı dediğimiz hadisenin bir veçhesi de tam budur. “Fidan dikiniz” tavsiyesini çalışmanın kutsallığına yormaya başladığımızda da yine aynı cambazlığı yapıyoruz. Buradaki tavsiyeyi dünyayı imar etmekle ilgili “genel bağlamı”ndan çıkararak her türlü çalışma biçiminin övülmesine teşmil ettiğimizde işin rengi değişiyor.</p>



<p>Dananın kuyruğu da işte burada kopuyor diyebilirim. Çalışma realitesini (emek olgusunu) onu sarıp sarmalayan ilişkiler ağından soyutlayarak bizatihi bir değer haline getirecek olduğumuzda yaptığımız şeyin adı kutsallaştırma, başka deyişle bir fetişletirme olmaktadır. Oysa bu noktada can alıcı bir ayrımı yapmamız gerekiyor: Çalışmanın ontolojik boyutuyla sosyolojik, ekonomik ve ekonomi-politik boyutu birbirinden bambaşka şeylerdir. Ontolojik açıdan çalışmanın önemini yadsımamız söz konusu olamaz. Biliyoruz ki, biz insanoğlu sadece tüketici varlıklar olarak kalamaz, çalışmadan insani bir varlık haline gelemeyiz. “Bir şey” yapma yolundaki her emek sayesinde -müteşebbislerin de bu kategoriye dahil edilmesinde bir beis olmadığını belirtmek isterim-kendimizi ve dünyayı deneyimliyoruz. Böylelikledir ki fikri ve ruhsal tekamülü gerçekleştiriyor, şahsiyetimizi kazanıyoruz. Dolayısıyla burada çalışma dediğimiz şey, bizim aslında doğrudan “kendimizi gerçekleştirme” etkinliğimize takabül etmekte. Bir bakıma muhayyel bir dünya cennetini tasvir ediyoruz denebilir. Ahiretteki cennet hayatı için de aynı şey söylenebilir mi, Allah-ü alem. Her şeyin hazır ve nazır olduğu, tatminsizliğin söz konusu olmadığı bir varlık dünyası içinde kendini gerçekleştirme diye bir ihtiyaç herhalde vaki olmayacaktır. Ne ki Adem aleyhisselamın cennetten kovulmasıyla başlayan sürgün hayatımız, bir tarafıyla biz insanların çalışmayla cezalandırılması, -teşbihte hata olmaz- bir tür kürek mahkumluğu anlamına gelmektedir. İnsan var olmak için artık çalışmaya mahkumdur. Başka deyişle özgürlüğünü kaybetmiştir.</p>



<p><em>Devamı İçin</em></p>



<p><a href="https://www.star.com.tr/acik-gorus/emegin-oteki-yuzu-haber-1538016/">https://www.star.com.tr/acik-gorus/emegin-oteki-yuzu-haber-1538016/</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
