<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ekim 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ekim-2018/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 01 Nov 2018 07:34:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ekim 2018 &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ekim 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ekim-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ekim-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 23:05:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi 13. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi Ekim Sayısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2818</guid>

					<description><![CDATA[Muş Alparslan Üni. Rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, Malazgirt Zaferi’ni Anlatıyor: “Tarihi Yeniden Yazmak İsteyenler Tarih Yazanları Örnek Almalıdırlar” Adil GÜLMEZ Müslümanlıktan Süslümanlığa Çürüyor muyuz? Özkan ÖZTÜRK Neoliberalizmin, Muhafazakâr Demokrasiyle Gayrimeşru İlişkisi Bitiyor mu? Ercan ŞEN Dijital Çürüme: Ağ Toplumunda Müslüman Kimliğin Değişmesi Lütfi BERGEN Sosyolog Dr. Necdet Subaşı’dan Yörünge’ye Açıklamalar: Çözüm: “Din Yorgunluğu”nu Gidermek, “Dini Yormak”tan Vazgeçmek Sinan ONUŞ Soçi’deki Mutabakat İdlib Dosyasını Kapattı mı? Gürkan ZENGİN Suriye’nin Finali Fırat’ın Doğusunda Ceyhun BOZKURT Dolar ve Uluslararası Para Sistemi Abdulmuttalip PİLATİN Yargı, Tutuklamada Ölçüyü Tutturamıyor! Cüneyt TORAMAN Varoluşsal Kriz ve Çürüme Atasoy MÜFTÜOĞLU Amerika Geleceğiyle mi Oynuyor? Ali K. METİN İnsanlığın Düştüğü Büyük Yanılgı: “Önce Ekonomi, Sonra Ekoloji!” Sedad YILMAZ Türkiye-Almanya İlişkileri: İşbirliği ve Derinlik Arayışı Deniz DEMİR Avrupa Birliği “Değerleri”nde Macaristan Çatlağı Güney Ferhat BATI Dini Mühendislikte Küresel Vekâlet Üssü Mustafa ÖZCAN Hristiyan Siyonizmi Eldar HASANOĞLU Vatikan’ın Pedofil Olayları ile İmtihanı İsmail TAŞPINAR Batı’nın İnsanlığa Hediyesi: “Dinsiz Maneviyat” veya “Postmodern Dindarlık” Mustafa ALICI Selçuklu’nun İradesi, Gazalî’nin Başarısı Yusuf Turan GÜNAYDIN Bir Devrin Sosyal Tarihi: İmam Hatip Okulları Abdullah İNCE Geçmişi ve Bugünüyle Seyitlik Şevket TOPAL Fener-Moskova İlişkileri ve Ortodoks Kilisesi’nin Krizi Mehmet Ali BÜYÜKKARA Bir Dava ve Davet Adamı: Mevdudi Mustafa ÖZEL]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Muş Alparslan Üni. Rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, Malazgirt Zaferi’ni Anlatıyor:</strong><br />
<strong>“Tarihi Yeniden Yazmak İsteyenler Tarih Yazanları Örnek Almalıdırlar”</strong><br />
Adil GÜLMEZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Müslümanlıktan Süslümanlığa Çürüyor muyuz?</strong><br />
Özkan ÖZTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Neoliberalizmin, Muhafazakâr</strong><br />
<strong>Demokrasiyle Gayrimeşru İlişkisi Bitiyor mu?</strong><br />
Ercan ŞEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dijital Çürüme:</strong><br />
<strong>Ağ Toplumunda Müslüman Kimliğin Değişmesi</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sosyolog Dr. Necdet Subaşı’dan Yörünge’ye Açıklamalar:</strong><br />
<strong>Çözüm: “Din Yorgunluğu”nu Gidermek, “Dini Yormak”tan Vazgeçmek</strong><br />
Sinan ONUŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Soçi’deki Mutabakat</strong><br />
<strong>İdlib Dosyasını Kapattı mı?</strong><br />
Gürkan ZENGİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Suriye’nin Finali</strong><br />
<strong>Fırat’ın Doğusunda</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dolar ve Uluslararası Para Sistemi</strong><br />
Abdulmuttalip PİLATİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yargı, Tutuklamada</strong><br />
<strong>Ölçüyü Tutturamıyor!</strong><br />
Cüneyt TORAMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Varoluşsal Kriz ve Çürüme</strong><br />
Atasoy MÜFTÜOĞLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Amerika Geleceğiyle mi Oynuyor?</strong><br />
Ali K. METİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İnsanlığın Düştüğü Büyük Yanılgı:<br />
“Önce Ekonomi, Sonra Ekoloji!”</strong><br />
Sedad YILMAZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye-Almanya İlişkileri:</strong><br />
<strong>İşbirliği ve Derinlik Arayışı</strong><br />
Deniz DEMİR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Avrupa Birliği “Değerleri”nde Macaristan Çatlağı</strong><br />
Güney Ferhat BATI</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dini Mühendislikte Küresel Vekâlet Üssü</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hristiyan Siyonizmi</strong><br />
Eldar HASANOĞLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vatikan’ın Pedofil Olayları ile İmtihanı</strong><br />
İsmail TAŞPINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı’nın İnsanlığa Hediyesi:</strong><br />
<strong>“Dinsiz Maneviyat” veya “Postmodern Dindarlık”</strong><br />
Mustafa ALICI</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Selçuklu’nun İradesi, Gazalî’nin Başarısı</strong><br />
Yusuf Turan GÜNAYDIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Devrin Sosyal Tarihi:</strong><br />
<strong>İmam Hatip Okulları</strong><br />
Abdullah İNCE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Geçmişi ve Bugünüyle Seyitlik</strong><br />
Şevket TOPAL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fener-Moskova İlişkileri ve Ortodoks Kilisesi’nin Krizi</strong><br />
Mehmet Ali BÜYÜKKARA</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Dava ve Davet Adamı: Mevdudi</strong><br />
Mustafa ÖZEL</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ekim-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Ekim 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 23:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi Ekim Sayısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2816</guid>

					<description><![CDATA[Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler. Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır</strong></p>
<p>Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler.</p>
<p>Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de getirdi. Biz de ümmet olarak bu sekülerizmin girdabına kapılmak suretiyle tedrici olarak yozlaştık ve ciddi bir dejenerasyon evresine girdik. Yaklaşık 300 yıldır devam eden bu evre, ümmet olarak bizi o hale getirdi ki artık dünyaya Müslümanca bak(a)mıyoruz. Son yıllarda ise itikadi ve ameli bir kriz yaşıyoruz. Sekülerizm, bir diğer adı ile dünyevileşmek; hayatın bütün alanları ile kendini dünyanın çekiciliğine kaptırmaktır. Dünya merkezli düşünmek ve nihai hedef olarak dünya kazanımlarını elde etmektir. Bu hastalığa müptela olanlar hayata ve olaylara akl-ı selim ile bakmaz/bakamaz. Dünyevileşme, beraberinde bireyselleşmeyi de getiriyor. Toplumun içtimai hayatını sarsan dünyevileşme hastalığı, insanları kimlik ve kişilik kaybına uğrattığı gibi, bireyselleştirmeye de sürükler. Sadece kendini, ailesini, refahını, yaşam standardını düşünür. Dolayısıyla toplumsal yozlaşmayı, sosyolojik kaymayı yaşayarak, İslam âleminde yaşanan acı ve vahşetler karşısında duyarsızlaşır. Zaten dünya emperyalizmi de İslam âlemi için böyle bir yaşam biçimini arzular. Kapitalizmin egemen olduğu, eşyanın insana hükmettiği ve emperyalizmin güdümünde bir dünyada yaşıyoruz. İslam âleminde Müslümanların kolektif bir çalışma yap(a)mamaları için emperyalistler hem fikri hastalıkları hem de dünyevileşme hastalığını İslam âleminde yaygınlaştırıyorlar. Böylece Müslümanlar, ebedi hayatlarının şekilleneceği hesap gününü unutup geçici dünya keşmekeşine daldılar. Bu vaziyet yüzyıllardır devam ederek bir yaşam biçimi halini aldı.</p>
<p>Peki, bu yaşam biçiminden nasıl kurtulacağız? Öncelikle dünyaya, Müslümanca bakmalıyız. Kendi iç âlemimiz ile muhasebe yapıp, dünyaya olan bakış açımızı değiştirmeliyiz. “Ben ve Dünya” merkezli bir hayattan kurtulup, “Biz ve Hesap günü” merkezli bir hayat için tefekkür ederek çıkış yolları aramalıyız. Bunu da dünyevileşmeye karşı iktisat, kanaat ve tevekkül zırhını giyerek başlamalıyız. Bu bakış açısını yakaladığımızda hem Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışına sahip olmuş hem de dinimizi ayakta tutmuş oluruz. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’de dediği gibi; “Nasıl ki geminin su üzerinde olması, geminin yürümesine yardımcı oluyorsa Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışı da dinin ayakta durmasına yardımcı olur.” Bir başka ifade ile ‘Gemi’nin batmaması ve yol alması, suyun üzerinde olması şartına bağlıdır, eğer gemiyi su ile doldurursan, geminin batması kaçınılmaz olur. Dolayısıyla Allah’ın istediği pencereden dünyaya bakarsak, dünyayı içimize değil menzilimize varmak için bastığımız toprak gibi görmüş oluruz. O zaman dünyamız, mamur olacağı gibi hesap gününde de izzet sahibi oluruz.</p>
<p>Hesap gününde izzet sahibi olma temennisi ile…</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm: “Din Yorgunluğu”nu Gidermek, “Dini Yormak”tan Vazgeçmek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cozum-din-yorgunlugunu-gidermek-dini-yormaktan-vazgecmek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cozum-din-yorgunlugunu-gidermek-dini-yormaktan-vazgecmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 22:35:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[din yorgunluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[necdet subaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2805</guid>

					<description><![CDATA[Bugün Müslüman entelektüeller, aydın ve âlimler, dünyanın gidişatına uyum ya da ayak uydurma hevesinden ısrarla vazgeçerek bu dünyada nasıl ayakta kalınabileceği konusunda farklı bir bilme çabasıyla kendilerini ortaya koymak zorundadırlar. İthal öneriler kadar içi boş yerlilik iddiası taşıyan söylemler de sonuçta vakit kaybından başka bir şey değil. Açıktan konuşulmasa da son yıllarda birçok özel sohbetin ana eksenini, Türkiye’deki Müslümanların bir kısmının “dünyevileşmesi” oluşturuyor. Hesap gününü unutup maneviyatın özünden uzaklaşan, dünya ve içindekileri sevme telaşına kapılan bir kısım Müslümanın sınıf atlama mücadelesi, gözlerden kaçmıyor. Âlem, âdem-i beşerin hayatını düzenler hale gelmeye mi başladı? Din Sosyolojisi Doktoru Necdet Subaşı ile Türkiye’deki Müslümanların geldiği noktayı konuştuk. Türkiye’nin %98’inin Müslüman olduğu varsayılıyor ama birçok insan da bu varsayım konusunda tereddütler yaşıyor. Nitekim bu konuda yapılan anket çalışmaları gösteriyor ki Türkiye’de gerçek anlamda günlük ibadetlerini yapanların sayısı %10’u geçmiyor. Caddeler, başı örtülü kızlardan geçilmiyor, dini önceleyen partiler iktidar oluyor, ‘dinî’ cemaatlerin, devleti ele geçirdiği tartışılıyor, bu yüzden Türkiye’nin ekseninin kaydığı filan bile söyleniyor ama ortada gerçek anlamda bir dindarlaşma görünmüyor. Evet, bir rahatlama, bir serbestiyet, bir hürriyet ortamı var ama dinin, pratik bir değer olarak bireyin hayatına yansıdığına dair ciddi bir işaret yok. Sorun nedir? Sanırım konuyu nasıl ele alıp tartışabileceğimizle ilgili esasa ilişkin bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün Müslüman entelektüeller, aydın ve âlimler, dünyanın gidişatına uyum ya da ayak uydurma hevesinden ısrarla vazgeçerek bu dünyada nasıl ayakta kalınabileceği konusunda farklı bir bilme çabasıyla kendilerini ortaya koymak zorundadırlar. İthal öneriler kadar içi boş yerlilik iddiası taşıyan söylemler de sonuçta vakit kaybından başka bir şey değil.</strong></p>
<p><em>Açıktan konuşulmasa da son yıllarda birçok özel sohbetin ana eksenini, Türkiye’deki Müslümanların bir kısmının “dünyevileşmesi” oluşturuyor. Hesap gününü unutup maneviyatın özünden uzaklaşan, dünya ve içindekileri sevme telaşına kapılan bir kısım Müslümanın sınıf atlama mücadelesi, gözlerden kaçmıyor. Âlem, âdem-i beşerin hayatını düzenler hale gelmeye mi başladı? Din Sosyolojisi Doktoru Necdet Subaşı ile Türkiye’deki Müslümanların geldiği noktayı konuştuk.</em></p>
<p><strong>Türkiye’nin %98’inin Müslüman olduğu varsayılıyor ama birçok insan da bu varsayım konusunda tereddütler yaşıyor. Nitekim bu konuda yapılan anket çalışmaları gösteriyor ki Türkiye’de gerçek anlamda günlük ibadetlerini yapanların sayısı %10’u geçmiyor. Caddeler, başı örtülü kızlardan geçilmiyor, dini önceleyen partiler iktidar oluyor, ‘dinî’ cemaatlerin, devleti ele geçirdiği tartışılıyor, bu yüzden Türkiye’nin ekseninin kaydığı filan bile söyleniyor ama ortada gerçek anlamda bir dindarlaşma görünmüyor. Evet, bir rahatlama, bir serbestiyet, bir hürriyet ortamı var ama dinin, pratik bir değer olarak bireyin hayatına yansıdığına dair ciddi bir işaret yok. Sorun nedir?</strong></p>
<p>Sanırım konuyu nasıl ele alıp tartışabileceğimizle ilgili esasa ilişkin bir sorunumuz var. Dine karşı eleştirel olanlar da onunla sıkı bir ünsiyet içinde olmayı seçenler de dindarlığı bazı hazır şablon ve kabuller üzerinden tanımlamakta ısrarcı görünüyorlar. Ben şahsen şekil, form, diskur, kostüm ya da söylemlerden yola çıkılarak dindarlığın sınır ve limitlerinin belirlenebileceği hatta bu konuda ortak bir noktada buluşulabileceğini düşünenlerden değilim. Bir kere sosyal bilimcilerin, mütemadiyen gördükleri sadece yansımalar; görünürlükler dünyasından insanın deruni dünyasına geçiş hiç de kolay değil. Din daha en başta iç içe geçmiş anlamlar silsilesi. İslam’ın geleneksel dil ve lehçeleri bize, farklı dindarlık biçimlerinin de olabileceğini gösteriyor. Çok bilinen ve sık tekrarlanan “İman, İslam ve İhsan hadisi” de sonuçta dindarlığın sıra dışı hatta kayıt dışı sayılabilecek sınır ve limitlerini ima ediyor. Bu nedenle istatistiğe, sosyal bilimsel öngörülere, sosyal mühendisliğe dayalı bir analiz sonuçta eldeki verilerin nasıl okunacağı konusunda bizi sürekli ters köşe edecek çıkmazlara sürükleyebilir. Veriler de analizler de kuşkusuz pek önemli ve değerli ancak dindarlık başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kişisellikler, özgün maneviyat deneyimleri ve istisnai hissedişler içeriyor. Bu nedenle başka her şey için bir tanzimde, bir düzenleme ya da yorumsamada bulunabilir, hatta çalakalem çıkarımlarda bulunduğumuzda pek de yadırganmayabiliriz. Ancak din de dindarlık da öyle değil. Hele dindarlık hiç şakaya gelmez, hiç şaka kaldırmaz. Din üzerine konuşurken oturup bir püriten sayımı yapmıyoruz, sofuluktaki artıştan din üzerine bir talepkârlık çıkarımına yönelmiyoruz. Yıllar önce uzunca bir süre sosyoloji dünyasında bolca atıflarla parlatılan “dinsellikte artış” türünden sosyal bilimsel edebiyatta bir yoğunluk gözlenmişti ve bu makaleler de sonuçta memlekette yoğun bir şekilde çeşitlenerek artan tesettüre odaklanarak beklenen bir sonuca ulaşma hevesini yansıtıyordu. Oysa hiç de öyle değil, bunlar birer dönemeç, belki bir mecra. Belki dönemlik ilgiler.  Yeni yapılan camiler, türbanlı hanımlar, İslami teşekküller, kamusal görünürlükte besbellilik… Bunlar, hangi yönden bakarsak bakalım bize kesin bir fikir verecek kudretteler. Ancak dindarlık bir kere kime ve neye inanırsanız inanın öncelikle bir ulvilik boyutuyla fark atıyor, aşkın olana yönelme her durumda muhatabında bir ciddiyet baskısı yapacak kudrette. Şimdi de cemaatsiz camiler var, dini bütün aileler parçalanıyor, deizm hızla yükseliyor iddiaları ekranlarda sıkça tekrarlanıyor, dinî söylem repertuarındaki yarış ve yeni gerilim edebiyatı her tarafı kaplamış durumda. “Bu din nasıl kurtulur?”, “Bize ne oldu?” ya da çoğu ideolojik frekanslarla örtüşen popüler din dilinde fark edilir bir yoğunluk&#8230; Hepsi bize bir şey söyler ancak hiç ummadığımız birinin sekerat hâlinde etrafındakilerden “Bana Yasin okuyun!” demesini açıklayamaz. Konu belli ki çok yönlü ve bu çok boyutluluğu üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Tekrar sorunuza gelince. Dediğim gibi insanların kişisel yaşamlarında dindarlığı tercih etmelerinin ne sosyal mühendislikle ne de endüstriyel müdahalelerle bir ilişkisi var. Sonuçta kişi, kendi hayatına ilişkin bir karar veriyor ve bunu da verili dünyanın üzerine titrediği ruhuna ve gözünden sakındığı bedenine ulaşmayı önceleyen müdahaleleriyle kısmen çatışma kısmen de uzlaşı çabası içinde, bu düzeneğe karşı geliştirdiği mesafe fikri etrafında mütemadiyen yenilenen bir denge arayışı içinde aşmaya çalışıyor. Bu bağlılık kimileri için negatif bir kayıtsızlık içinde şekillenebiliyor; bazen de içinde provokatif ya da manipülatif ögelerin daha fazla etkili olduğu yeni bir dünyaya kulak kabartmakla da sınırlı olabiliyor. Gelişmeleri “ilahi hikmet” bağlamında açıklamaya çalışanlarla sorunu dışsal ve seküler çıkarımlarla yetinerek açıklamaya çalışanlar arasındaki makasın da giderek daha fazla açılması normal. Aynı yerden bakılmıyor çünkü.</p>
<p><strong>Sekülerleşmenin Önümüze Koyduğu Yeni Sorular</strong></p>
<p><strong>Sekülerleşmeden farklı olarak dini kodlar altında yaşanan bir dünyevileşme biçiminden söz edilebilir mi? İdeal Müslüman, ideal toplumdan ne anlamalı? İslam düşüncesinin inkişafında pratiğin ve pragmatizmin yeri nedir?</strong></p>
<p>Evet, çok doğru bir soru. Peki, olan biteni nasıl anlamak gerek? Bana kalırsa insan bir dine inanıp ona bağlılığını göstermekle ya da arada, o dinin temel ilke ve rükünlerini çiğnemekle sonuçta aynı dinî bağlamın prensipleri içinde değerlendirilebilecek özel bir tercihte bulunuyor. İslam’ın helal/haram, farz/vacip, müstehab/mekruh vs. gibi temel birtakım ölçütler içinde tanımladığı davranış örüntüleri de böyle. Bir dine sofuca/zahitçe bağlılık duyanlar olduğu gibi dindarlıklarını o dinin belli başlı ritüelleri arasında keyfi bir tercihte bulunarak sürdürenler de var. Dinle irtibatlarını cuma namazına kararlı bir şekilde devam ettirerek sürdürenlerin, Muharrem ayında aşure dağıtmayı yegâne “dinî” itiyat olarak öne çıkaranların ya da hemen her durumda işe besmeleyle başlayanların hiç de istisnai sayılmayacak dindarlıklarını nasıl göz ardı edebiliriz. Evet, bu, zaten var olan bir şey ve günah-sevap “ikilemi” etrafında farklı bir tercihe zorlanan tipik bir dindarın da modern zamanlarda daha fazla çeldiriciye, daha fazla fitne ve fücura teslim olmaya davet edildiği de artık herkes tarafından biliniyor. Dinî hayattaki bu değişim, sosyal bilimciler tarafından sekülerleşme, Türkçedeki karşılığıyla “dünyevileşme”yle açıklanıyor. Bu kavramı takip ederek söylemek gerekirse bugün kayda değer bir sekülerleşme süreci yaşadığımız doğrudur. Ancak kabul etmek gerekir ki sorunuzda da vurguladığınız gibi sekülerliğin en ilginç formları bugün, dindar olarak tanımladığımız muhitlerde oldukça enteresan temsilleriyle karşımıza çıkmaktadır. İçi boş bir ritüalizm, anlamını kaybetmiş bir itikat atlası veya bir seremoniye teslim edilmiş fıkhi davranış kodları bugün yeniden okunmayı ve çözümlenmeyi beklemektedir. Günümüzde sekülerlik önlenemez ve karşı konulamaz bir güçten beslendiği algısıyla dindarlar arasında da kayda değer bir ilgi bulabiliyor. Öyle ya da böyle sorumluluklarını müdrik bir Müslüman ister modern isterse postmodern dalgalara tabi olsun sonuçta helal ve haram ya da sevap ve günah dairesi içinde kendi dindarlığının ölçü ve limitlerini her daim yeniden kurmakta, kendini buna göre kurgulamaktadır. Sekülerleşmeyi, din karşıtı bir unsur olarak görmek bana ters geliyor. Sekülerleşme de sonuçta modernliğin sözüm ona kazanımları arasında sayılabilecek önemli bir eşik ve dünyevileşme gayreti, insanların dinle olan bağlarının derecesine göre bir mesafe alma şansına sahip görünüyor. Bana kalırsa sekülerleşme bütün yan anlamlarını aklımızda tutmak kaydıyla bugün en çok da İslam ve Müslümanlar nezdinde bir dirence muhatap oluyor. Öte yandan kabul etmek gerekir ki sekülerleşmenin getirip önümüze koyduğu yeni sorular da dinin ve dindarın daha nitelikli bir cevap üretmesine de fırsat veriyor.</p>
<p><strong>Peygamber Efendimizin Ebu Talib’in himayesinde olduğu dönem, müşrikler Ebu Talib’e geldiler. İktidar, şan, şöhret, para, kadın karşılığında bu işi bırakmasını söylediler.  Allah Resulü ise şu cevabı verdi: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler Allah’tan aksi yönde bir emir gelmedikçe bu davadan vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.” Burada günümüz Müslüman iktidarlarının geldiği durumu düşünerek sorulması gereken sorulardan biri şu: Peygamber Efendimiz neden iktidar teklifini kabul ederek iktidar üzerinden İslam davasını yürütmeye çalışmamıştır?</strong></p>
<p>Tabii ki bu pazarlığın kabul edilmesi bir kere her şeyden önce “davet”in şanına yakışmazdı. Öte yandan, bu teklife tav olmanın, İslam’ı başka bir otoritenin emir ve baskısına bağımlı olmaya mahkûm edebilecek kimi zaafları beraberinde getireceği, onları harekete geçireceği ve böylelikle de dini dünyevi bir saltanatın hegemonyasına dahil edeceği açıktı. Esasen Peygamber Efendimize getirilen öneri, kendisiyle barış içinde uzlaşmaktan çok onu gidişatını ve sonuçlarını sadece kendilerinin bilip kestirebilecekleri bir pazarlığa razı etmekti. Sunulan imkân ve imtiyazlar karşısında Peygamber Efendimizden beklenen, aziz İslam davasını bizzat kendisinin çarçur etmesiydi. Resulullah’ın buna rıza göstermesi zaten mümkün olamazdı. Bu örneğin zikredilmesinin anlamı, dinin yüce değerlerinin Allah’ın razı olmayacağı şeylere âlet edilmesini reddetmek ve bu konuda hemen her Müslüman için kalıcı olabilecek sabite ve düsturları cesaretle deklare etmektir.</p>
<p><strong>Zamanın Ruhunu Âlimler Üzerinden Kavrayamamak</strong></p>
<p><strong>Davet adına kurulan İslami gruplarda dahi dünyevileşme, grup çıkarları zaman zaman ön plana çıkarılmakta, başlangıçta hedeflenen davet, tebliğ önceliğini tedricen kaybetmektedir. Batı’da 16. yüzyılda ortaya çıkan Protestanlık, ilk zamanlarda nasıl ki Tanrı rızası için kazanıp, Tanrı rızası için harcama felsefesini benimsemesine rağmen sonraları Tanrı’yı devreden çıkarıp kendi nefisleri için harcamaya başlayıp kapitalizmin ortaya çıkmasına sebep olduysa, Müslümanların önünde de benzer tehlikeler durmaktadır. Bazı Müslümanların da Protestanlığa meylettiklerini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Belki de bunu uzun uzun konuşmak lazım. Bir dönem Protestanlık tartışmaları oldukça geniş bir açı içinde konuşulmuş, tartışılmış ve müzakere edilmişti. Bugün din konusunu, Protestanlık kavramı etrafında tartışmanın gerekçesi dinle dünya arasında haklı olarak var olan o net mesafenin kimilerine ağır gelmeye başlaması. Biraz çekinerek de olsa şunu söylemekte sakınca yoktur umarım. Cumhuriyet kurulurken dini ayak bağı olmaktan kurtarmak ve onunla yeni dünya değerleri arasında “makul” bir denge arayışı Kemalistleri “dinde reform” anlayışında kilitlemişti. O günden beridir dinin bu dünyayla olan gerilimine sözüm ona bir çare bulmak isteyenler için reform, hep bir iltica kapısı olarak hatırlandı ve yüceltildi. Bana kalırsa dün Kemalistler için yana yakıla vurgulanan reform çağrısı, bugün kendilerini dindar olarak görenlerin dinî pratikleri üzerinden yankılanıyor. Dini, kendi dünya tahayyülleri için oldukça sığ bulan yeni yetme bir dindarlık söylemi sonuçta geleneği bir tarafa atmakla sonuçlanabilecek yeni bir tasfiye diliyle varlık buluyor. Oysa onlar için ne geleneğin ne de şimdiki gerçekliğin bir önemi var. Bir şekilde dinle kurulan aidiyetin duygusal düzlemde de olsa devamlılığından yana olmak bizi, mevcut tercihler dünyasında karşılık bulan absürt bir gösteriye razı olmaya zorluyor. Sözünü ettiğim dindarların talebi her durumda dindar kalabilme çabası. Tabii ki emeksiz, tabii ki çilesiz, tabii ki secdesiz. Öte yandan kabul etmek gerekir ki dünya da hızla değişiyor; kimi zaman bunun hızına katılmak kimi zaman da ona katlanmak hatta ona karşı direnmek, verili gerçekliğin anbean gerektirdiği Müslüman tavrını ortaya çıkarmak önem kazanıyor. Değişim anlamlı, hayat hiçbir şekilde aynı noktada durmuyor, habire akıyor. Müslümanlardan beklenen, kendilerini çevreleyen her türden maddi ve manevi baskı ve kuşatma karşısında kendi dinî kabullerinin nasıl oluştuğunu behemehâl açıklığa kavuşturmak. Bugün hayal gibi görünse de bu ameliyenin sahibi her zaman âlimler olmalıdır. Ne yazık ki günümüzde âlimler söz konusu olduğunda, zamanın ruhunu onlar üzerinden kavrama şansına sahip olmadığımız gibi, hayatın bu gidişle hangi yöne gittiği/gidebileceği hakkındaki çok arzu ettiğimiz ön kestirimlere de bihakkın sahip olamıyoruz. Henüz güncel soru ve pratikler ekseninde usul ve yöntem sorununu bile çözme konusunda bir hayli gecikmiş ve bu arada oluşmuş ihmalkârlığı kurnaz bir şekilde kutsallaştırmaktan imtina etmeyen bir seçkinci sınıfın da dertlerimize derman olacağını düşünemiyorum. Yine de bütün bunlara rağmen, iç ağrılarımızı sürekli birlikte yaşamakla   birlikte günümüzde her biri farklı tarihsellikler, yükler ve anlamlarla ilişki içinde olan Protestanlık, sekülerlik ve laiklik kavramlarına da sıkça başvuru yapmak zorunda kalıyoruz. Çünkü ancak bu kavramlar eşliğinde açıklayabildiğimiz fiili-dinî durumlarımız var ve kendi özgün kavramsal çerçevelerimizi üretme yetkinliğine henüz sahip değiliz. Hayatın çeldirici, yoldan çıkarıcı, insanı nefsine ve şeytanın iğvalarına karşı yakınlaştıran zaaflarımız zaten hep hatırlanan yanlarımız. Bugün Müslüman entelektüeller, aydın ve âlimler, dünyanın gidişatına uyum ya da ayak uydurma hevesinden ısrarla vazgeçerek bu dünyada nasıl ayakta kalınabileceği konusunda farklı bir bilme çabasıyla kendilerini ortaya koymak zorundadırlar. İthal öneriler kadar içi boş yerlilik iddiası taşıyan söylemler de sonuçta vakit kaybından başka bir şey değil. Peki, nedir telaşemiz, neye yetişiyoruz? Derdimiz nedir? Bana kalırsa dünün yüklerinden kurtulmak için yeterli bir hamle gücümüz olmayınca yeni olanı da eskinin denklerine ekleyerek daha bir yorulmayı seçiyoruz. Kendi dilini ve yöntemini üretemeyen bir iddia da sonuçta zaten öteden beri etkisi altında yaşadığı ideolojik çıktıların görünür/görünmez boyunduruğu altında gün sayıyor. Agresif bir dindarlık, sahicilikten uzak bir fantazyayı körüklüyor. Yaklaşan gün eğer hep böyle sürecekse sorunumuz ağır, sonumuz felakettir. Ancak ben, şükür yine de iyimserim. Etrafımızda çoğalan yeni bir öğrenme ve bilme dünyasından haberdarım. Artık yeni kuşak bizimkilerden farklı olarak dinle daha içten bir yakınlığın dilini yakalama derdinde. Bu bir şanstır.</p>
<p><strong>Dünyevileşme, Müslümanların ahlâkî yozlaşmasına sebep olmaktadır. Eskiden yanlış bir iş yaptığında ya da yanlış bir davranışı gördüğünde yüzü kızaran bir Müslüman, dünyevileşme sürecine girdikten sonra yüzü kızarmamaya ve utanmamaya başlıyor. Yapılan yanlışlıklar görmezden gelindikçe gitgide normalleşiyor. “Bir kötülük gördüğünde elinle düzelt, elinle düzeltemezsen dilinle düzelt, dilinle düzeltemezsen kalbinle buğz et” hadisi neden bazı Müslümanların üzerinde etkili olamıyor. Müslümanlar dünya-ahiret muvazenesini mi kaybettiler?</strong></p>
<p>Bir ahlaki kargaşa yaşadığımızı söylüyorsunuz. Bu, hep vardı. Hem Kur’an kıssaları hem de yaşadığımız Müslüman gelenekte, bu konularda örnek olarak sayıp dökeceğimiz çok fazla yaşanmışlıklar var. Çok çok uzaklara gitmeye gerek yok, daha Kur’an’ın kısa surelerinden birinde, Maun suresinde yetimi itip kalkanlardan, fakir fukarayı doyurmayı teşvik etmeyenden, gösteriş için namaz kılanlardan bahseder. Kur’an bunların hepsini bir kalemde takbih eder ve bu sıfatlarla malul olanların gerçekte din gününü yani Kıyamet’i yalanladıklarını ilan eder. Demek ki insanlar dinin kimi umdelerine sıkı sıkıya yapışmış gibi görünseler de asla ihmal etmemeleri gereken şey sosyal yaşam dünyasında Müslümanlıklarını ahlaksal bir çerçevede görünür kılmaları. Maalesef garip günlere geldik, haklısınız. Bugün din, hanelerimizde çok az konuşuluyor, ev sohbetlerinde şayet iki ikiye muhabbete bir fırsat kalırsa onda da dine ayıracak zamanımız çok az kalıyor. Bir fetret dönemi yaşadığımız söylenebilir mi? Kim dindar kim değil sorusunu takip ederek içinden çıkılmaz menfezlerde kaybolmak yerine bugün Müslümanlar, ne diye ahlaki konularda başka herkesten daha çok sitayişle kendilerinden söz ettiremiyorlar diye bir soruyu cesaretle sormak gerekir.</p>
<p><strong>Kişisel Tercihlerde İki Sorun</strong></p>
<p><strong>Yüz elli bine yaklaşan din görevlisi, yüzbinlerce imam-hatip mezunu, öğretmeni ve öğrencisi, on binlerce ilahiyat mezunu, öğretim elemanı ve öğrencisi, on binlerce Kur’an kursu öğreticisi ve öğrencisi, ilk ve orta dereceli okulların tüm sınıflarında son yıllarda seçmeli olarak okutulan Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin hayatı, temel dini bilgiler gibi derslerin mevcudiyeti, ‘dindar nesil yetiştirmek’ için neden yeterli olmuyor?</strong></p>
<p>Evet, siyaset dünyasının bu konudaki iyi niyetine ve beklentilerinin ciddiyetine inanmamak mümkün değil. Samimi bir çabayla topluma sahih olanın enjekte edilmesi gerektiğini düşünen bir tasavvur var. Benim değişik mecralarda dile getirdiğim ve maalesef yeterli ölçüde derinleştirilerek tartışılmadığına kani olduğum bir kavramım var. “Din yorgunluğu”ndan söz ediyorum. Dini yormak tabii ki söz konusu değil ancak kabul etmek gerekir ki insanı, hayatı ve sahici beklentiler dünyasını ihmal eden zayıf bir pedagoji bugün, birbirinden bağımsız neredeyse sayısız uygulama örneğinde hepimizi bunaltan bir müfredat panayırına dönüşmüş durumda. Devletin dinle olan irtibatının açıklık kazanması aciliyet kazanıyor. Din, “sezaropapizm” ekseninde mi pazarlanacak, ideal yurttaş ya da makbul vatandaş düzleminde mi aranan bir şey olacak yoksa başka bir şey mi? Bunlar es geçilecek şeyler değil ama ne yazık ki şimdiye kadar ortaya konan şemalar ihmalkârlığı mutlaklaştırır nitelikte. Devlet ve siyaset erkânı, ihmallerin farkında. Dinin haksız yere maruz bırakıldığı şiddetli dışlama süreçleri geride kaldı. Din şimdi hem aleni hem de muteber. Ancak insan yetiştirme düzeninden sıkça söz edildiğinde şimdi yeni insan prototipinde maneviyat nasıl bir şekil alacak? Bunların netameli sorular hanesinden çıkarılıp hayati ve geliştirici sorular kümesine dâhil edilmesi gerekir. Niyet tamam, peki üslup? Eldeki mevcut gündelik hayat müfredatından kendimize değil Allah’a yakın bir insan yetiştirmek nasıl mümkün olabilir? Bugün en çok kavga edilen konular, din üzerine. Etrafımız ateş çemberi. İnsanlar kendileri gibi inanmayanları yok etmeyi fazilet sayıyor. Eldeki modeller maazallah yaygınlaştığında ne yapacağımızı bilemiyorum. Bugün Selefi Salihin’in pak ve temiz mirasını “Selefilik” adı altında icra ettiğini iddia edenlerin Taliban, DAEŞ ya da başka irili ufaklı Şii veya Sünni kökenli radikal akımlar içinde yuvarlanarak hayatımızı zehir etmeleri imkânsız değil. Türkiye siyasetinin bu topraklarda neşv-ü nema bulmuş dinî hissiyatı yeniden güncellemekten başka bir yola tevessül etmesi akıl kârı değil. Ben de bunu bekliyorum.</p>
<p><strong>Problemin kaynağı nerede? İş, güç, emek, sermaye konularında yeterince dünyevileşip, bu emek, mal ve hizmetlerin mübadelesini çözememiş olmak dini söylem ve kanıtları bu sahada meta haline getiriyor, bu sefer dini dünyevileştiriyoruz ve dünyevileşiyoruz. Söylem ve eylemlerle bu hayatı sağlıklı sürdüremediğimiz için dini referanslar ile ikna edici olmaya ve ikna edilmeye müsait oluyoruz. Müslümanlar, bu bulanık yaşam ile dünyalarını da ahiretlerini de riske sokuyorlar. Dinin ticari bir meta haline gelmesi modern toplumlarda görülen içtimaı bir hastalık mı?</strong></p>
<p>Bu konuda sadra şifa olabilecek bir cevabımın olmasını ne çok isterdim ama maalesef yok. Ne var ki hepimiz de bu sorular üzerinde kafa yormak zorundayız. İslam’ın yaklaşık 200 yıllık münderecatı esaslı bir gözden geçirmeyi hak ediyor. Bir kere İslam servetle zühd arasında bir seçime indirgendiğinde bazı durumlar anlamsızlaşıyor. Hz. Hatice’nin ve diğer Müslüman olmuş zenginlerin malını kabul edip onları, dini dairede değerlendiren bir peygamber de var. İslamiyet, servet ve iktidarın reddine dayalı bir zühd öğretisi değil. Oysa İslam, bunların kullanımına yönelik ilkeler sunan bir din. Müslümanların iktidar sahibi olmalarını sürekli bu bakış açısından değerlendiren yaklaşımda, bir aymazlık var. İslam üzerine konuştuğumda bir dinden çok onun sosyolojik gövdesinden ve tabii ki kültürel haritalarından söz ediyorum. Gelenek ve modernite arasında varlığını Osmanlı siyasal düşüncesinin başarısına bağlamış bir muhayyilenin çöküş sonrasında ya hepten politik ya da hepten dünyayı dışlayıcı bir mistik karakterde varlık bulmayı seçmesi hüzünlü. Bu durum basit değil. Son birkaç yüzyılını savunmayla, atraksiyonlarla, mücadele ve bağımsızlık arayışlarıyla geçirmiş bir dinî mevcudiyetten söz ediyorum. Derdim Müslümanları dahil oldukları sosyopolitik süreçler üzerinden ne aklamak ne de suçlamak. Aksine herkes kadar ben de biliyorum ki hayatı açıklayan, bize derinlikli anlamlar katan bir din kasvetli ve huzursuzluğu artırıcı bir ideolojik hasılayla yüzgöz olma tehlikesiyle karşı karşıya…</p>
<p><strong>Günümüzde özellikle eğitim düzeyi yüksek Müslümanlarda, ibadet noktasında zafiyetler görülüyor. Amelsiz Müslümanlık diye değerlendirebileceğimiz bu durumun nedenleri nelerdir? Din yorgunluğu tabirini açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Bu konuda takdir edersiniz ki benim bütün bu söylediklerimi bir tarafa bırakıp insanların kişisel tercihleri üzerinde zabıtalık yapmam doğru değil. Ancak şu kadarını söylemekte bir beis olmasa gerektir. Sorun; insanların yapmadıkları şeyleri yapıyor gibi görünmeyi marifet saymalarında ve dahası sahteliğe prim veren bir “dinî sosyalite”nin, kamusal maneviyat alanında kendine bir yer bulma gücüne sahip olmasında. Hem de hiçbir sahici meşruiyet denklemine ihtiyaç duymaksızın. Keyfilik ve gevşeklik üzerinde durulması gereken bir dinî sosyal gerçeklik üretiyor. Dinî yönetişimin törensellikle, dinî söylem akışının da boğucu bir retorik çabası içinde görünürlüğe evrilmesi son tahlilde bildik maneviyat disiplinlerini de yerle bir etmektedir. Bize Allah acısın. Ne diyeceğimi bilemedim.</p>
<p><strong>‘Atatürk Kastamonu’da Başına Kasket Geçiremezdi’</strong></p>
<p>Sizin modernizm hakkında “Sorusunu Bulan Cevaplar” kitabınızda şöyle bir ifadeniz var; “Cumhuriyet’in tepeden inme bir modernleşme projesi olarak kabul edilmesi aslında genel bir ezber.” Bu cümlenizde ne demek istiyorsunuz, tepeden inme modernizme bu yaklaşım, erken Cumhuriyet politikalarına yaklaşma anlamına mı geliyor?<br />
Evet, onu, bana yöneltilen bir soru vesilesiyle söylemiştim. Doğrudur, Cumhuriyet’in modernleşme politikası öyle sanıldığı gibi toplumsal hiçbir desteğe önem vermeyen buyurgan bir operasyon değil. Aksine Geç-Osmanlı dönemlerinden beri kademe kademe ilerleyen ve milleti reformasyona hazır hâle getiren önemli tarihsel süreçler var. Bu bağlamda mesela 2. Abdülhamit’in herkese “iyi gelen” modernleşme politikaları, asla atlanamaz. Onun dışarıda İslamcı içeride modernist tutumunun tahmin edilebilir sonuçları olmasaydı Cumhuriyet, Anadolu taşrasına ulaşamaz, Atatürk Kastamonu’da başına kasket geçiremezdi. Kaldı ki son Osmanlı sultanlarının hemen hepsinin derdi modernleşmeyi bir tür kurtarıcı ideoloji olarak kullanmaktı. Bana kalırsa Cumhuriyetçilerin de modernliğe yükledikleri anlam aynıydı. Bizde modernleşme ancak ve ancak şimdilerde toplumun iliklerine kadar sızmayı başaran bir derinlikte ilerleyebiliyor. Bu, Türk sağının Özal’la birlikte aklettiği yeni bir içselleştirme çabasıdır. Bu memlekete komünizmi de modernizmi de İslamcılığı da Türk sağı getirmiş ve tabii ki de hızla devletleştirmiştir. Bu çerçevede ne Demirel ne Erbakan ne de Türk sağının diğer temsilleri için bu hikâyenin dışında onlara, bir yer tahsisi mümkün değildir. İyisiyle kötüsüyle din üzerine ister kafa yorma ister onu bir şekilde bir düzene sokma ameliyesi, Türk sağının marifetiyle gerçekleştirilmiştir. Kavramlar da söylemler de yorumlar da aynı mecra içinde şekillenmiştir. Dolayısıyla… Neyse…</p>
<p><strong>Türkiye’de lüks, şatafat, israf ve savurganlık telaffuz edildiğinde akla ilk dindar kesim geliyor. Eskiden Etiler ve Nişantaşı’na atfedilen yozlaşmalar, bugün türedi bir zenginlikle sınıf atladıklarını zanneden İslamcıların çocukları arasında görülüyor. ‘Bizim’ muhafazakâr psikiyatrist veya psikologlarımızın klinikleri, nerede ise bir tür günah çıkarma yeri yahut yapıp ettiklerini anlatıp vicdanlarını rahatlattıkları mabetlere inkılâp etmiş. Graham Fuller de Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında buna dikkat çekiyor. Türkiye’deki Müslümanların, hiçbir dönemde AK Parti dönemindeki kadar sekülerleşmediğini; Demirel ve Özal döneminde bile bu kadar dünyevileşmenin yaşanmadığını vurguluyor. Tabii o bunu, ‘iyi bir gelişme’ gibi aktarıyor. Birileri Müslümanlardan, ‘duyarlılıklarını’ (emri bi’l-ma’ruf) ve ‘tepkiselliklerini’ (nehiy an’il-münker) mi alıyor?</strong></p>
<p>Evet olayı oryantalize eden bir dil var ve bu durum sanırım hayıflanma yerine, “İşte bak ben demiştim!” havasında seyrediyor. Evet, yeni bir dünyayla yüzgöz oluyoruz. Zaaflarımız, altüst oluşlarımız, sınıfsal çelişki ve aidiyet sorunlarımız. Bunlardan hiçbirini yok sayamayız. Ancak bu gelişmelerin türedi bir geçişkenlik olduğunu da söyleyemeyiz. Birileri, İslam’ın temel ölçülerinden sapmış, dindarlığını askıya almış, dini kendi heva ve hevesleri için bir araca, bir oyuncağa çevirmeyi göze almışsa buna ne diyebiliriz ki? Güle güle ona… Geçmiş olsun hatta. Onun bu tercihlerinden dolayı muaheze edebilir, sorgular, bir cevap bekleyebiliriz ama buradan İslam adına bir fatura kesmek hiç mümkün değil. İnsanın dili kolayca bu eşleştirmelere varıyor ancak adaletten ayrılmamak lazım. Bir hadis var, ben kelamcı değilim, bu ifadelerin nerelere kadar gideceğini kestiremem ama aklı başında her Müslüman, bu rivayetin bağlayıcılığından haberdardır: Buhari’nin kayıt altına aldığı bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Zina eden kişi zina ettiği sıra, mümin olduğu hâlde zina etmez. Hırsızlık yapan kişi hırsızlık ettiği sıra, mümin olduğu hâlde hırsızlık etmez, içki içen kişi içki içtiği sıra, mümin olduğu hâlde içki içmez.” Şimdi hâl böyleyken insanların kendi tercihlerindeki bildik sapmalar üzerinden nezih bir dine ya da o dinin mütedeyyin mensuplarına bir hesap çıkarmak ne ölçüde şık bir eşleştirme olabilir? Ancak yine de soru, hepten de haksız sayılmaz yani. Öyle ya, bugün neden bu konulardan daha sık bahseder olduk? İpin ucunu nerede kaçırdık? Aklımız başımız yerinde midir? Vicdanımız ne ölçüde duyarlı adalet duygumuz ne ölçüde devrede, muhasebe envanterimiz sık sık masaya yatırılmakta mıdır? Bu soruları mütemadiyen sormak değil, cevaplarını en başta kendimiz üzerinden sınaya sınaya ilerlemek gerekir.</p>
<p><strong>Manzaraya baktığımızda Siyasi İslam yükselirken, ahlaki İslam’ın gerilediğine şahit oluyoruz, bu böyle gider mi? Bu gidişin dönüşü nasıl gerçekleşir?</strong></p>
<p>Siyasal İslam ifadesinin imaları sonuçta, Müslümanların bu dünya üzerine bir tahayyüle sahip olmamalarını deruhte ediyor. Hele bu kavramla özdeşleştirilen radikal örgütler din adına ortalığı kasıp kavurunca, din de dindar da kendi dilini yeniden ayarlamaya mecbur bırakıldı. Oysa öyle değil. Müslüman her durumda elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Bunlar gelir geçer. Yaşama şehveti, güç kaygısı rehavetle son bulur. Müslümanların birazcık tefekkürü kendilerine çok görmeyip oturup müzakere ve özeleştiriyi seçmeleri, kendilerine yöneltilen eleştirileri gereksiz reflekslerle savuşturmak yerine onları tek tek karşılamayı tercih etmeleri sizin yana yakıla hatta kahrolarak sıraladığınız sorunların ortadan kalkması için birer milat olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cozum-din-yorgunlugunu-gidermek-dini-yormaktan-vazgecmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Dava ve Davet Adamı: Mevdudi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-dava-ve-davet-adami-mevdudi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-dava-ve-davet-adami-mevdudi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa ÖZEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:55:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2787</guid>

					<description><![CDATA[İslâm dünyası ile çağdaş Batı dünyası arasındaki çatışmadan ortaya çıkan soru(n)lara özel önem verdi. Aynı zamanda modern çağın bazı temel problemlerini incelemeye, bu problemlere İslâmî çözümler sunmaya gayret etti. Bu problemleri ele alması, Batı ve İslâm dünyasının deneyleri bağlamında yeni bir metodoloji de geliştirdi. Ebu’1-A’lâ, 3 Recep 1321/25 Eylül 1903’te, eskiden Haydarabad eyaletinde, şimdi ise Hindistan sınırları içinde bulunan Andhra Pradeş’te bulunan meşhur bir şehirde, Dekken’de doğdu.1 Asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mevdudi’nin baba tarafından soyu, Hazret-i Peygamber’e (s.a.v.) uzanmaktaydı. Ailesinin uzun bir geçmişe dayanan manevî liderlik geleneği vardı. Atalarından birçoğu meşhur tasavvuf şeyhlerindendi. Bu büyük âlimlerden biri, kendisinin aile sanını aldığı Çiştî tarikatının meşhur şeyhi Havâce Kutbuddîn Mevdud’dur (ö.527 h.). Mevdudi’nin ataları 9./15. yüzyıl sonralarına doğru Çişt’ten, Hindistan/Pakistan alt kıtasına göç ettiler. İlk ulaşan Mevdudi’nin adaşı, Ebu’l-A’lâ Mevdudi’dir (ö.935 h.). 1855’te doğan ve bir hukukçu olan Mevdudi’nin babası Ahmed Hasan, oldukça dindar ve muttaki bir kişiydi. Ebu’1-A’lâ, üç oğlunun en küçüğüydü. Mevdudi, ilk eğitimini evde aldıktan sonra çağdaş Batı eğitimini, geleneksel İslâm eğitimiyle birlikte vermeye çalışan Fevkaniyye Medresesi adlı liseye kaydoldu. Ebu’l-A’lâ, orta öğrenimini başarıyla tamamladı. Önce hastalığı, daha sonra da babasının ölümü nedeniyle resmi eğitimi inkıtaa uğradığında, Dâru’l-Ulûm’da, Haydarabad, üniversite öğrencisi idi. Bu durum Mevdudi’yi okumaktan alı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslâm dünyası ile çağdaş Batı dünyası arasındaki çatışmadan ortaya çıkan soru(n)lara özel önem verdi. Aynı zamanda modern çağın bazı temel problemlerini incelemeye, bu problemlere İslâmî çözümler sunmaya gayret etti. Bu problemleri ele alması, Batı ve İslâm dünyasının deneyleri bağlamında yeni </strong><strong>bir metodoloji de geliştirdi.</strong></p>
<p>Ebu’1-A’lâ, 3 Recep 1321/25 Eylül 1903’te, eskiden Haydarabad eyaletinde, şimdi ise Hindistan sınırları içinde bulunan Andhra Pradeş’te bulunan meşhur bir şehirde, Dekken’de doğdu.<sup>1</sup> Asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mevdudi’nin baba tarafından soyu, Hazret-i Peygamber’e (s.a.v.) uzanmaktaydı. Ailesinin uzun bir geçmişe dayanan manevî liderlik geleneği vardı. Atalarından birçoğu meşhur tasavvuf şeyhlerindendi. Bu büyük âlimlerden biri, kendisinin aile sanını aldığı Çiştî tarikatının meşhur şeyhi Havâce Kutbuddîn Mevdud’dur (ö.527 h.). Mevdudi’nin ataları 9./15. yüzyıl sonralarına doğru Çişt’ten, Hindistan/Pakistan alt kıtasına göç ettiler. İlk ulaşan Mevdudi’nin adaşı, Ebu’l-A’lâ Mevdudi’dir (ö.935 h.).</p>
<p>1855’te doğan ve bir hukukçu olan Mevdudi’nin babası Ahmed Hasan, oldukça dindar ve muttaki bir kişiydi. Ebu’1-A’lâ, üç oğlunun en küçüğüydü. Mevdudi, ilk eğitimini evde aldıktan sonra çağdaş Batı eğitimini, geleneksel İslâm eğitimiyle birlikte vermeye çalışan Fevkaniyye Medresesi adlı liseye kaydoldu. Ebu’l-A’lâ, orta öğrenimini başarıyla tamamladı. Önce hastalığı, daha sonra da babasının ölümü nedeniyle resmi eğitimi inkıtaa uğradığında, Dâru’l-Ulûm’da, Haydarabad, üniversite öğrencisi idi. Bu durum Mevdudi’yi okumaktan alı koy(a)madı. Ancak artık örgün eğitim kurumlarının dışında sürdürmek zorundaydı çalışmalarını. l920’lerin başında Ebu’1-A’lâ Mevdudi kendi başına, ilgi alanındaki konuları araştırabilecek kadar anadili Urducanın yanında, yeterli derecede Arapça, Farsça ve İngilizceyi öğrenmişti. Öğrendiklerinin çoğunu kendi kendine öğrenmesine rağmen, kısa bir zaman içinde bazı salahiyetli âlimlerden sistematik ta’lim (icâzet) alma imkânı buldu. Mevdudi’nin entelektüel gelişimi, büyük ölçüde kendi gayretinin ve hocalarından aldığı teşvikin sonucuydu.</p>
<p><strong>Tahrik-i Hicret’in Liderliğini Kızdırdı</strong></p>
<p>Ahlâkı, edebe olan derin düşkünlüğü, büyük ölçüde ebeveyninin dindarlığını, onun terbiyesine gösterdikleri ilgiyi yansıtır. Formel öğrenimi inkıtaa uğradıktan sonra Mevdudi, yaşamını sürdürmek için gazeteciliğe yöneldi. 1918’de zaten önemli bir Urduca gazeteye yazılar yazıyordu. 1920’de, on yedi yaşında iken; Madhya Pradeş’te, Hindistan, Cebelpur’da yayınlanmakta olan Taç’ın editörlüğüne atandı. 1920’lerin sonunda Delhi’ye geldi. Her ikisi de Müslüman âlimlerin bir kuruluşu olan Cemiyet-i Ulema-i Hind’in yayın organları <em>Muslim</em> gazetesi (1921-1923) ve <em>el-Cemiyet</em>’in (1925-1928) editörlüğünü üstlendi. Onun editörlüğü ile<em> el-Cemiyyet</em>, Hindistan Müslümanlarının önemli bir gazetesi haline geldi.</p>
<p>1920’lerde Mevdudi politikayla da ilgilenmeye başladı. Hilafet hareketine katıldı. Gizli bir örgüt ile ilişkisi oldu. Fakat daha sonra bu tür örgütlerin iç yüzünü gördü. Mevdudi’nin, Hindistan’daki İngiliz yönetimine muhalefet hareketi olan ve bu ülke Müslümanlarının kitleler halinde Afganistan’a hicret etmesini isteyen <em>Tahrîk-i Hicret</em> ile de beraberliği oldu. Hareketin amaçlarının ve stratejisinin realistik/makul olması ve çok iyi planlanması konusundaki ısrarından dolayı Mevdudi, hareket liderliğini kızdırdı. Bundan sonra Mevdudi, ilgisini daha fazla akademik çalışmalara ve gazeteciliğe verdi.</p>
<p><strong>Milliyetçiliğe Sert Eleştiri</strong></p>
<p>1920-1928 yılları arasında Mevlana Mevdudi, biri Arapçadan, diğerleri İngilizceden olmak üzere, toplam dört kitap çevirdi. Aynı zamanda, ilk önemli kitabı <em>el-Cihâd fi’1-İslâm</em>’ı yazdı. Bu kitap, alt kıtanın akademik hayatında ona şöhret kazandırdı. Bu, İslâm Hukuku’nun savaş ve barışa yaklaşımını anlatan şaheser bir kitaptır. İlk önce 1927’de <em>el-Cemiyet</em>’te seri olarak yayınlandı, daha sonra 1930’da kitap olarak basıldı. Bu çalışma hem filozof-şair Muhammed İkbal (ö.1938) hem de Hilafet ve Bağımsızlık hareketlerinin meşhur lideri Mevlana Muhammed Ali Cevher (ö.1931) tarafından büyük beğeniyle karşılandı. Eser, Mevdudi’nin yirmilerinde iken yazılmış olmasına rağmen, en önemli ve en değerli çalışmalarından biri olma özelliğini hâlâ korumaktadır.</p>
<p>1928’de el-Cemiyyet’ten istifasından sonra Mevdudi, Haydarabad’a göç etti, kendini araştırma ve yazmaya verdi. İşte bu dönemde, 1933’te aylık Tercümânü’l-Kur’ân’ın editörlüğünü üstlendi. Dergi, Mevdudi’nin görüşlerinin aktarılmasında önemli bir araç oldu. O, her ay birçok yazının altına imzasını atarak, velûd biri olduğunu ispat etti. Başlangıçta, İslâm’ın düşünce, değer ve temel ilkelerinin yayılması konusunda gayretini yoğunlaştırdı. İslâm dünyası ile çağdaş Batı dünyası arasındaki çatışmadan ortaya çıkan soru(n)lara özel önem verdi. Aynı zamanda, modern çağın bazı temel problemlerini incelemeye, bu problemlere İslâmî çözümler sunmaya gayret etti. Bu problemleri ele alması, Batı ve İslâm dünyasının deneyleri bağlamında yeni bir metodoloji de geliştirdi.<br />
Onları, sağlamlıkları, geçerlilikleri ve Kur’ân ile Sünnet’in öğretileri ile uyumluluğunu teorik bir ölçüyle değerlendirdi. Yazdıkları vukufunu, bilgisini, Kur’ân ve Sünnet öğretilerinin önemini derin kavrayışını, Batı düşünce ve tarihine eleştirel yaklaşımını sergiler. Bütün bunlar onun yaklaşımına bir tazelik, bir canlılık getirmiştir, çağrısı geniş bir yankı bulmuştur.</p>
<p>Otuzların ortasında Mevdudi, o günlerde Hindistan’ın içinde bulunduğu önemli politik ve kültürel sorunlar üzerine yazmaya başlamış, sadece kısa vadeli politik ve ekonomik çıkarlar açısından bakmak yerine, bu konuları İslâmî bakış açısından değerlendirmeye çalışmıştır. Müslüman din kardeşlerinin kafalarını ve gönüllerini büyülemeye başlayan yeni türedi ideolojileri acımasızca eleştirmiş, bu ideolojilerin kofluğunu göstermeye gayret etmiştir. Bu bağlamda Mevdudi, milliyetçilik düşüncesinin potansiyel tehlikelerini ve İslâm’ın öğretileriyle uyuşmazlıklarını sert bir şekilde dile getirmiştir. Mevdudi milliyetçiliğin, Hindistan bağlamında, ortak Müslüman kimliğini daha yıkıcı olduğunu vurgulamıştır. O vakitler, filozof-şair Muhammed İkbal’den gelen bir davet, Haydarabad’ı terk edip, Doğu Pencab’ta, Pathankot ilçesinde bir yere yerleşmesine yol açtı. Mevdudi, <em>Dâru’l-İslâm</em> isimli bir akademik ve araştırma merkezi açtı. Burada İkbal ile ortaklaşa, İslâm bilimlerinde, üstün nitelikli çalışmalar yapacak, hepsinden öte, İslâm Hukuku’nun yeniden yapılanmasını gerçekleştirecek salahiyetli bilginler yetiştirmeyi planlamıştı.</p>
<p><strong>Af Dilekçesini Elinin Tersiyle İtti</strong></p>
<p>1940 yılı civarında, Mevdudi, daha kapsayıcı ve daha büyük düşünen bir hareket kurma konusunda düşünceler geliştirdi.</p>
<p><em>Bu,</em> Cemâat-i İslâmî altında yeni bir organizasyonun kurulmasına yol açtı. Cemâat’i kuran Mevdudi, başkan olarak seçildi, sağlık nedenlerinden dolayı bu görevden ayrıldığı 1972 yılına kadar bu başkanlığı sürdürdü.</p>
<p>1947’de, alt kıtadan iki bağımsız devlet, Pakistan ve Hindistan, ortaya çıktığında; Cemâat, <em>Cemâat-i İslâmî</em> <em>Hindistan</em> ve <em>Cemâat-i İslâmî Pakistan</em> olarak ikiye bölündü. 1947 Ağustosu’ndan, Pa­kistan’a hicret ettiğinden beri Mevdudi, çalışmalarını bu ülkede gerçek bir İslâm Devleti ve İslâm toplumu kurulması konusunda yoğunlaştırmıştır. Bu amaca uygun olarak, İslâmî hayat tarzının değişik, özellikle sosyo-politik yönlerini açıklamak için birçok yazı yazmıştır. İslâmî hayat tarzının uygulanmasına olan bu ilgisi, Mevdudi’nin, Pakistan’da işbaşına gelen hükümetlerin politikalarını eleştirmesine, karşı çıkmasına, gücü ellerinde bulunduranların Pakistan’ı gerçek bir İslâm Devleti’ne dönüştürülmesinde başarısızlığa uğramalarından dolayı suçlamasına yol açmıştır. Yöneticiler buna sert tedbirlerle tepki gösterdiler. Mevdudi sık sık tutuklandı. (Uzun müddet hapiste yattı.)<sup>2</sup></p>
<p>Bu mücadele ve zulüm yılları boyunca Mevdudi, kendini eleştiren ve muhalif olanlar dâhil olmak üzere kararlılığı, azmi ve iradesi ile herkesi etkiledi. 1953’te askerî idare tarafından Kadiyanilik problemi hakkında ağır bir risale yazdığı suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırılınca, cesurca, af dilekçesi verme fırsatını elinin tersiyle itti. Neşeyle, tercihini kendisini haksız yere asmak isteyenlerden özür dilemekten yana değil, ölümden yana yaptı. Oğluna ve arkadaşlarına, meslektaşlarına sarsılmaz bir imanla, hayat ve ölümün yalnızca Allah’ın elinde olduğunu söyledi:</p>
<p>“Eğer benim ölüm vaktim gelmişse, hiç kimse beni bundan kurtaramaz. Yok, eğer gelmediyse; ne yaparlarsa yapsınlar, beni darağacına gönderemezler.”</p>
<p>Ailesi de aynı şekilde af başvurusunu reddetti. İçeriden ve dışarıdan halkın yoğun baskısı ile karşılaşan ve Mevdudi’nin kararlılığından şaşkına dönen hükümet, ölüm cezasını ömür boyu hapse çevirdi.</p>
<p>Mevlana Mevdudi, yetmiş altı yıllık hayatını tamamlamıştı. Bu yıllar boyunca, sürekli olarak hareketliydi, hep konuşuyordu. Yüz yirmiden fazla kitap ve risale yazdı. En az yedi yüzü kaydedilmiş bulunan, binden fazla konuşma ve basın açıklaması yaptı.</p>
<p>Ebu’l-A’lâ Mevdudi, 22 Eylül 1979’da vefat etti. Mezarı İçra’daki, Lahor, evinin bahçesindedir.</p>
<p>Yüzden fazla eserin sahibi olan Mevdudi’nin eserlerinin<sup>3</sup> birçoğu, çeşitli Doğu ve Batı dillerine çevrilmiştir. Türkçeye de çevirisi yapılan eserlerinden bazıları şunlardır:</p>
<p><em>1. İslâm’da Cihâd. 2. İslâm’ın Anlaşılmasına Doğru. 3. Kur’ân’a Göre Dört Terim. 4. Hilâfet ve Saltanat. 5. Hz. Peygamber’in Hayatı. 6. Fetvalar (Meseleler ve Çözümleri). 7. İslâm’da İhya Hareketleri. 8. Tefhimü’l-Kur’an.</em></p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup> Bu yazı büyük ölçüde, Hurşid Ahmed/Zafer İshak Ensârî tarafından hazırlanan (-Mawlânâ Sayyid Abul A’lâ Mawdûdî, An Introduction to His Vision of Islam and Islamic Revival- Islamic Perspectives, Studies in Honour of Sayyid Abul A’la Mawdudi, The Islamic Foundation 1980). adlı çalışmadan yararlanılarak hazırlanmıştır.<br />
<sup>2</sup> 1948 ve 1967 yılları arasında toplam olarak dört yıl, sekiz ay hapsedildi. İlk olarak 4 Ekim 1948’den 28 Mayıs 1950’ye kadar, ikinci olarak 28 Mart 1953’ten 25 Mayıs 1955’e kadar; üçüncü olarak 5 Ocak 1964’ten 10 Kasım 1964’e kadar; dördüncü olarak 29 Ocak 1967’den 16 Mart 1967’ye kadar<br />
<sup>3</sup> Eserlerin geniş bir listesi için bkz.: Islamic Perspectives, Studies in Honour of Sayyid Abul A’la Mawdudi, The Islamic Foundation 1980. Burada, yazılı ürünlerinin yanı sıra Mevdudi üzerine yapılan çalışmalarla ilgili bir liste de bulunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-dava-ve-davet-adami-mevdudi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fener-Moskova İlişkileri ve Ortodoks Kilisesi’nin Krizi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fener-moskova-iliskileri-ve-ortodoks-kilisesinin-krizi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fener-moskova-iliskileri-ve-ortodoks-kilisesinin-krizi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali BÜYÜKKARA]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[din ve siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[fener moskova]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2781</guid>

					<description><![CDATA[Demirperde ülkelerinin 1990’ların başında yıkılması ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinin dağılması sürecinde Fener Patrikhanesi’nin, Moskova aleyhine tekrar atağa geçtiğini görmekteyiz. Bu süreçte Moskova Patrikliği’ni en fazla kızdıran hadise, Fener’in 1996 yılında Estonya Kilisesi’ni kendisine bağlamasıdır. Buna karşılık olarak Moskova, Fener’le beraber icra ettikleri ayinleri geçici süreyle durdurma kararı almıştır. Şimdilerde bu olay “Ukrayna’nın provası” olarak değerlendirilmektedir. Eylül ayının ortasında dünya basınına yansıyan haberler, Ortodoks Hristiyanlığındaki iç krizin çok ciddi boyutlarda olduğuna işaret ediyor. Ortodoksluğun iki büyük kilisesinden biri olan Moskova Rus Patrikhanesi, tarihi rakibi İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin temsil edileceği toplantılara katılmayacağını, Fener’i hiçbir şekilde muhatap almayacağını, ortak ayinlerin durdurulacağını ve bundan sonra dualarda, Fener Patriği Bartholomeos’un isminin anılmayacağını açıkladı. Bu kararların gerekçesi Fener’in, Ukrayna’daki Kiev Patrikhanesi’nin otonom statüsünü (otosefal patriklik statüsü) Moskova’nın itirazına rağmen resmen tanıma yönünde somut adımlar atmasıydı. Kiev Kilisesi’nden gelen bağımsızlık başvurusu üzerine Fener Patrikhanesi, ABD ve Kanada’dan metropolit ünvanlı iki temsilcisini Kiev’e göndermişti. Bu ruhanilerin bağımsızlık çalışmalarını başlatacakları ve elde ettikleri sonuçları 9-11 Ekim’de İstanbul’da toplanması beklenen Sinod’a (Büyük Ruhaniler Konseyi) sunacakları belirtildi. Moskova Patrikhanesi ise sadece, kendisine bağlı faaliyet yürüten Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ni tanıyor ve diğer Ukrayna Kiliselerinin gayrimeşruluğunu savunuyor. Fener’in bu tanıma girişiminin Moskova Patrikhanesi’nin ‘kanonik’, yani sınırları kilise kanunlarıyla belirlenmiş topraklarına bir müdahale &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demirperde ülkelerinin 1990’ların başında yıkılması ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinin dağılması sürecinde Fener Patrikhanesi’nin, Moskova aleyhine tekrar atağa geçtiğini görmekteyiz. Bu süreçte Moskova Patrikliği’ni en fazla kızdıran hadise, Fener’in 1996 yılında Estonya Kilisesi’ni kendisine bağlamasıdır. Buna karşılık olarak Moskova, Fener’le beraber icra ettikleri ayinleri geçici süreyle durdurma kararı almıştır. Şimdilerde bu olay “Ukrayna’nın provası” olarak değerlendirilmektedir.</strong></p>
<p>Eylül ayının ortasında dünya basınına yansıyan haberler, Ortodoks Hristiyanlığındaki iç krizin çok ciddi boyutlarda olduğuna işaret ediyor. Ortodoksluğun iki büyük kilisesinden biri olan Moskova Rus Patrikhanesi, tarihi rakibi İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin temsil edileceği toplantılara katılmayacağını, Fener’i hiçbir şekilde muhatap almayacağını, ortak ayinlerin durdurulacağını ve bundan sonra dualarda, Fener Patriği Bartholomeos’un isminin anılmayacağını açıkladı. Bu kararların gerekçesi Fener’in, Ukrayna’daki Kiev Patrikhanesi’nin otonom statüsünü (otosefal patriklik statüsü) Moskova’nın itirazına rağmen resmen tanıma yönünde somut adımlar atmasıydı. Kiev Kilisesi’nden gelen bağımsızlık başvurusu üzerine Fener Patrikhanesi, ABD ve Kanada’dan metropolit ünvanlı iki temsilcisini Kiev’e göndermişti. Bu ruhanilerin bağımsızlık çalışmalarını başlatacakları ve elde ettikleri sonuçları 9-11 Ekim’de İstanbul’da toplanması beklenen Sinod’a (Büyük Ruhaniler Konseyi) sunacakları belirtildi. Moskova Patrikhanesi ise sadece, kendisine bağlı faaliyet yürüten Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ni tanıyor ve diğer Ukrayna Kiliselerinin gayrimeşruluğunu savunuyor. Fener’in bu tanıma girişiminin Moskova Patrikhanesi’nin ‘kanonik’, yani sınırları kilise kanunlarıyla belirlenmiş topraklarına bir müdahale anlamına geleceğini söylüyor.</p>
<p><strong>Fener ve Rus Kilisesi Arasındaki Rekabetin Tarihi Geçmişi</strong></p>
<p>Fener ile Moskova Ortodoks Kiliseleri arasındaki ihtilafın başlangıcı hayli eski tarihlere kadar gitmektedir. 1054’te vuku bulan Hristiyanlıktaki büyük bölünmenin bir tarafı Roma/Vatikan, diğer tarafı Konstantinapol/Fener’di. Bu hadiseyle beraber ortaya çıkan Katolik ve Ortodoks Kiliseleri birbirlerini aforoz ettiler. Bölünmenin mirası, Fener üzerinden Ortodoks dünyasına, bu kilisenin evrenselliğini ifade eden “ekümeniklik” olarak yansıdı. Aslında Büyük Bölünme öncesindeki 451 tarihli Kadıköy Konsülü’nde Vatikan ile Fener’in ekümenikliği eşit hale getirildiyse de bu karar, bir “oldu-bitti” olarak algılanmış, Hristiyan âleminde kabul görmemişti. Bölünmeden sonra Fener, ekümenik sıfatını Vatikan’ın onayına ihtiyaç duymadan kullanmaya başladı. Ayrıca Fener, iç bölünmeler neticesindeki Ortodoks Kiliseler hiyerarşisinde “eşit kiliseler arasında ilk” (primus inter pares) olma imtiyazını daima muhafaza etti.1453’te İstanbul’un Müslümanların eline geçmesi, Fener’in söz konusu imtiyazını ortadan kaldırmamıştır. Ancak bu yeni durum, Fener’in yüksek statüsünü fiili olarak sarsmıştır. Bugün Fener Patrikliği, cemaat büyüklüğü bakımından İstanbul, Ege Adaları ve Kuzey Yunanistan’da 5 milyondan az bir Ortodoks mümin topluluğuna hitap eder durumdadır. İskenderiye, Kudüs ve Antakya Patrikhaneleri de tıpkı Fener gibi kadim tarihi kiliselerdendir. Bunlardan başka Ortodoks dünyada, milli kiliseler bulunmaktadır ki bunların en büyüğü Moskova Patrikliği’dir. 100 milyon nüfuslu bir alana hitap etmesi bakımından kiliseler arasında en büyüğüdür. Ayrıca Doğu Avrupa ve Balkan Ortodokslarının ortak ‘Slav kimliği’ altında hamiliğine soyunmuştur. Buradan şöyle bir mukayeseli sonuca varabiliriz: Fiili anlamda Moskova Patrikliği en güçlü iken, tarihi geçmişi ve imtiyazları bakımından Fener Patrikliği daha önde durmaktadır. İstanbul’un fethiyle beraber Fener’in düştüğü durum nedeniyle Moskova’yı, Vatikan ve Fener’den sonra Hristiyanlığın “3. Roması” haline getirmek isteyen Rus çarları, Bizans İmparatorluğu’nun varisi olma iddiasını gündeme taşıdılar. 1686’da Ukrayna ülkesi ile Rusya’nın birleşmesi, bu kiliseyi daha da kuvvetlendirdi. Fakat Osmanlı Devleti’nin, Fener’in ekümenik vasfına dokunmaması ve Patrikhane’ye hür bir faaliyet alanı tanıması, Moskova Patrikliği’nin nüfuzunun, Rus siyasi nüfuzuyla paralel olarak bölgede yükselişini engellemiştir.</p>
<p><strong>1917 Devrimi’nden Bugüne Yaşanan Gelişmeler</strong></p>
<p>Rusya’daki 1917 Bolşevik Devrimi ile ülkeye komünist ideolojinin hâkim oluşu, dinlerin yasaklanması ve ateist propaganda, Moskova Patrikliği açısından büyük bir yıkım olmuştur. Bu zor günlerde Fener Patrikliği’nin, Rusların etkisi altındaki Doğu Avrupa ülkelerinde faaliyetlerini artırdığı gözlemlenir. Fin ve Letonya Ortodoks Kiliselerini kendine bağlayan Fener Patrikliği, Polonya Kilisesi’ne de 1924 yılında bağımsızlık vermiştir. Bu olup bitenler Moskova Patrikliği’nin, Fener’i kınadığı 14 Eylül 2018 tarihli beyanatında tarihi vefasızlık örnekleri olarak sergilenir. Moskova’ya göre, Fener’in kanunsuz ve kötü niyetli icraatları, Ortodoksların birlik ve beraberliği için kendilerince hep sineye çekilmiştir. Nitekim Moskova’nın da Polonya Kilisesi’nin bağımsızlığını 1948 yılında tanıması, böylesi bir iyi niyetin göstergesidir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin, mevcut politikayı biraz değiştirerek Moskova Patrikliği’ni SSCB’nin, Doğu Avrupa’da nüfuz kazanmasının bir aygıtı haline getirmiş ve Balkanlardaki büyük Ortodoks nüfusunu bir ölçüde Fener’in yörüngesinden çıkartıp kendi yörüngesine bağlamayı başarmıştır. Ancak Demirperde ülkelerinin 1990’ların başında yıkılması ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinin dağılması sürecinde Fener Patrikhanesi’nin, Moskova aleyhine tekrar atağa geçtiğini görmekteyiz. Bu süreçte Moskova Patrikliği’ni en fazla kızdıran hadise, Fener’in 1996 yılında Estonya Kilisesi’ni kendisine bağlamasıdır. Buna karşılık olarak Moskova, Fener’le beraber icra ettikleri ayinleri geçici süreyle durdurma kararı almıştır. Şimdilerde bu olay “Ukrayna’nın provası” olarak değerlendirilmektedir. Diğer taraftan Moskova, SSCB dönemindeki baskılı halinden kurtulmasının getirdiği avantajla Ortodoks dünyada bazı önemli adımlar atmaktan geri kalmamıştır. Amerika’da mukim “oldukça varlıklı” Ortodoks diaspora cemaatine hükmeder hale gelmesi, Japonya gibi yeni kiliseleri kendi kontrolüne alması, Fener tarafından kendi ekümenizmine açık bir meydan okuma olarak algılanmaktadır.</p>
<p><strong>Ukrayna Niçin Önemli?</strong></p>
<p>45 milyonluk bir ülke olan Ukrayna’da nüfusun yaklaşık yüzde 70’nin Ortodoksluğa mensubiyeti bildirilmektedir. Nüfusun yüzde 20’sini teşkil eden Rusların, Moskova’ya bağlı Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ne mensup olduğu tahmin edilmektedir. Moskova’dan bağımsız Kiev Patrikhanesi ise çoğunlukla Ukraynalıları kucaklamaktadır. 21 Kasım 2004’teki Turuncu Devrim ile birlikte Rusya yanlısı iktidarın yıkılması sonrasında seçimlerde galip gelen Ukrayna Devlet Başkanı Victor Yuşçenko, Kiev Patrikhanesi’ne bağlı olduğunu ilan etmişti. Kiev Patrikhanesi’ni bağımsızlığa doğru götüren süreç böylece başlamış oluyordu. Yuşçenko’nun 2008 yılında Fener’e yaptığı ziyaret çok anlamlıdır. Hedefledikleri bağımsız kilise için Patrik Bartholomeos’un desteğini bizzat istemesi, Moskova’nın tepkisini çekmiş, dönemin Moskova Patriği Aleksey II böyle bir şeye asla izin vermeyeceklerini açıklamak zorunda kalmıştır. Kapsadığı büyük alan ve geniş nüfusu dışında Ukrayna’nın Moskova için belki de daha mühim bir başka değeri bulunmaktadır. Ukrayna’nın başkenti Kiev aslında Rus Ortodoks Kilisesi’nin tarihi doğum yeridir. Bu merkez daha sonra Moskova’ya taşınmıştır. Bu nedenledir ki konu Rusya açısından çok hassastır. Fakat Fener Patrikhanesi, Moskova Patrikhanesi’nin kanonik hâkimiyet alanını, “Ukrayna’nın Rusya’ya dâhil olduğu 1686 yılı öncesi sınırlarında” kabul etmektedir. Bunun anlamı, Ukrayna Ortodoksları üzerinde tasarruf hakkını kendisinde görmesidir. Gidişatı endişeyle izleyen Moskova’nın yeni seçilmiş patriği Kirill, ilk ziyaretini 2009’da İstanbul’a yapmış, Bartholomeos’la birlikte Aya Yorgi’de pazar ayin yönetmiştir. Konunun toplantılarda mutlaka ele alındığı düşünülmektedir. Ancak sonraki malum gelişmelerden, bu ziyaretin amacına ulaşmadığını anlıyoruz.</p>
<p><strong>Rusya’nın Ukrayna’ya Müdahalesi</strong></p>
<p>Rusya’nın 2014 Mart ayında Ukrayna’ya askeri müdahalesi, Doğu Ukrayna’yı işgal ve Kırım’ı ilhak etmesi, Kiev Patrikhanesi’ni geri dönülmez biçimde Fener’in kucağına itmiştir. Fiilen bölünen ülkenin kiliselerinin bir bütün halinde kalması zaten mümkün değildi. Ukrayna’nın mevcut Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Fener Patrikhanesi’nin ekümenikliğine ve bundan doğan yetkilerine atıfla “evvela Ukrayna’nın milli kilise oluşturma hakkı olmalıdır” demektedir. Patrik Bartholomeos, İncil’deki “azıcık maya bütün hamuru kabartır” (Galatyalılar: 5.9) pasajını referans veriyor ve Fener Patrikhanesi’ni bu eski mayaya, diğer kiliseleri ise hamura benzetiyor. Fener Ekümenikliği olmadan diğer kiliselerin hayatta kalmasını imkânsız görüyor. Bu sözler ve Fener’in, Ukrayna ile ilgili son tasarrufları, Moskova Patrikliği’nin 14 Eylül 2018 tarihli beyanatında, kilise öğretilerinin açık ihlali ve Ortodoksluğu, Katolikliğe benzetme girişimi olarak mahkûm ediliyor.</p>
<p>Fener Patrikhanesi’nin 2016 Haziran ayında topladığı Büyük Ortodoks Konsülü’ne (Holy and Great Council of the Orthodox Church) Moskova Patriği iştirak etmedi. Oysa bu katılımın sağlanarak toplantının meşruiyetinin artırılması için toplantı, İstanbul’dan Girit’e taşınmıştı. Zira Suriye’deki uçak krizi nedeniyle Rusya ile Türkiye’nin bozulan diplomatik ilişkilerinin, Moskova Patriği’nin katılımına bir engel teşkil edeceği düşünülmüştü. Girit Sinodu adı verilen toplantıya Moskova’nın iştirak etmemesinin nedeni, bu Sinod’un Pan-Ortodoks (Birleşik Ortodoks) vasfına sahip olmamasıydı. Mesela Bulgar ve Gürcü Kiliseleri de Sinod’a gelmemişti. Ayrıca Estonya Kilisesi üzerinde yaşanan ihtilaf gerekçe gösterildi. Estonya’nın gündeme bu vesileyle tekrar getirilmesi, Ukrayna adına Fener’in yapacağı muhtemel girişimin olumsuz sonuçlarını ta o zamandan ihsas etmekteydi.</p>
<p><strong>Vatikan Bu Ayrılığa Nasıl Bakıyor?</strong></p>
<p>Latin Katoliklerin 1204’te İstanbul’u işgalleri ve Fener Kilisesi’ni tabir caizse sürgüne göndermeleri, Hristiyanlığın iki büyük mezhebinin arasındaki karşılıklı aforoza dayanan rekabeti tam manasıyla düşmanlığa çevirmişti. Tam 800 yıl sonra 2004’te Papa 2. John Paul’ün bu olaydan dolayı tüm Katolik dünya adına Fener’den özür dilemesi ve bu özrün Patrik Bartholomeos tarafından kabulü, Hristiyanlık âleminde yeni ve önemli bir sayfanın açılması anlamına geliyordu. Daha önce 1962-1967 yıllarındaki görüşmelerde Vatikan ve Fener karşılıklı olarak aforozları kaldırmışlardı. Bu tarihi adım ile iki kadim kilise arasındaki diyalog kapıları tümüyle açıldı. Vatikan, Batı Bloğu’nun doğal bir parçası olarak hem Sovyetler döneminde hem de sonrasında daima Rus Ortodoksluğuna karşı Fener’in yanında olmayı yeğlemiştir. 1960’lı yıllarda karşılıklı aforozların kaldırılmasıyla birlikte Fener’in ekümenikliğinin Vatikan tarafından tanınır hale gelmesi, kuşkusuz Fener’in elinin uluslararası arenada Moskova karşısında güçlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bu siyaset halen devam etmektedir. 2016 Şubat ayında Papa ile Moskova Patriği’nin Küba’da buluşması, Ukrayna krizi ile de uğraşmak durumunda kalan Moskova Kilisesi açısından uluslararası meşruiyet ve destek beklentisini de içeren sembolik anlamı yüksek bir görüşme değerinde olmuştur.</p>
<p>Fakat Ukrayna meselesinde Vatikan, Rusya karşıtı siyasetini sürdürmüştür. Vatikan ve Fener arasındaki olumlu ilişkinin ilelebet sürecek bir ilişki olduğunu elbette söyleyemeyiz. Mesela Fener’in benzer şekilde Atina merkezli Yunan Ortodoks Kilisesi’yle de arasının hayli sorunlu olduğu göz önüne alındığında Vatikan’ın, Fener’i, Ortodoks dünyada tek muhatap olarak kabul ettiğini söyleyemeyiz. Vatikan’ın politik dengeleri daima gözeteceğini, konunun dini olmaktan ziyade politik bir arka planı olduğunu görmezden gelemeyiz. Neticede Vatikan’ın, ayrıldığı ilk muhatabı olarak Fener’e öncelik vermesi beklenir. Fener’in fiilen güçsüz durumu ve Ortodoksluk içinde sürüp giden ayrılıkların, Vatikan açısından Doğu Hristiyanlığında yeni taraftarlar elde edebilmenin de bir vesilesi olabileceğini gözden kaçıramayız.</p>
<p><strong>Ayrılık Bundan Sonra Nereye Gider?</strong></p>
<p>Moskova Patriği Kirill’in 31 Ağustos’ta aceleyle İstanbul’a gelerek Bartholomeos ile görüşmesi, Moskova açısından müspet bir netice doğurmamıştır. Bu ziyaretin hemen arkasından Fener’in, Kiev’e bir metropolit atayacağı yönündeki beyanı, Moskova’daki gerginliği iyice yükseltmiştir. Moskova Patrikhanesi’nin dış ilişkiler sorumlusu Metropolit Hilarion, Bartholomeos’u, “adice ve haince” bir tavır sergilemekle suçlamaktadır. Kilise’nin 14 Eylül tarihli beyanatında, vazgeçilmediği takdirde önümüzdeki yıl baharında kesinleşmesi beklenen Ukrayna hakkındaki olumsuz bir kararın geri dönülmez biçimde Fener’le tüm bağları koparacağı ifade edilmektedir. Beyanata göre bunun anlamı, Ortodoks dünyanın bölünmesidir ve bunun tüm sorumluluğu Bartholomeos’un omuzlarındadır. Hâlihazırda İstanbul’da, Rus Ortodoks Kiliseleri bulunuyor. Fakat bunlar Moskova’ya değil Fener’e bağlı ibadethaneler. Eğer Moskova Patrikliği, Fener’le bağlarını koparırsa Türkiye’de kendisine bağlı bir piskoposluk açarak Fener’in, Ukrayna’daki müdahalesine simetrik yanıt verebilir. Böyle bir gelişme olduğunda bunun içi boş bir adım olarak kalmayacağı, Türkiye’yi her yıl ziyaret eden 5 milyon kadar Rus turistin ibadet ihtiyacına cevap verebileceği söyleniyor. Telaffuz edilen 5 milyon, Fener’e doğrudan bağlı olan Ortodoks müminlerin toplam sayısını da ironik şekilde gündeme getiriyor. Bu çıkışlar, tahkir ve tehdit içeren açıklamalar. Ukrayna Ortodoks Kiliseleri olayı, din–siyaset arasındaki yakın ilişkinin yeni bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor ve yakından takip edilmeyi hak ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fener-moskova-iliskileri-ve-ortodoks-kilisesinin-krizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dini Mühendislikte Küresel Vekâlet Üssü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dini-muhendislikte-kuresel-vekalet-ussu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dini-muhendislikte-kuresel-vekalet-ussu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:35:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[dini mühendislik]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[küresel vekalet üssü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2779</guid>

					<description><![CDATA[BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun bir başka ifadesi de kapitalizm cenneti olmaktır. Belki bir zamanlar Dubai’nin yerinde Babil vardı. Asma bahçeleriyle ünlüydü. Dubai’nin model olduğu ikinci alan ise birleşik veya uzlaşmalı emirliklerdir. ABD, birleşik devletler adına nasıl model olmuşsa BAE de birleşik kraliyetler adına bir model olmuştur. Bu anlamda siyasi modelidir. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) alelade bir ülke değil, bir model olarak fevkalade bir yapıya sahiptir. Hong Kong’un boşalan rolünü tevarüs etmiştir. Ticari olarak küresel anlamda bir numaradır ve bunun rantını yemektedir. Ramzan Kadirov, yıkılıp yakılmış Grozni’yi, Dubai modeli üzerinden yeniden ayağa kaldırmayı tasarlamaktadır. İlaveten Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ülkenin yeni başkenti Astana’yı, bölgenin Dubai’si yani alışveriş ve seyahat merkezi yapmak istemektedir. Herkesin gözü, küresel kapitalizmin başarılı modeli addedilen Dubai’nin bir kopyası olmakta. Kim bilir nice ülke lideri düşlerinde, bölgenin Dubai’si olmayı görüyor olmalı. Ancak bunun avantaj ve imtiyazını yaşayan sadece tek bir ülke var, o da Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Taklitleri hiçbir zaman Dubai’nin aslı gibi olamayacak. Küresel kapitalizmin model üssü ve ülkesidir. Dubaileşme’nin anlamı şudur: Başkenti koskoca bir AVM (alışveriş merkezi) haline çevirmek. BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun bir başka ifadesi de kapitalizm cenneti olmaktır. Belki bir zamanlar Dubai’nin yerinde Babil vardı. Asma bahçeleriyle ünlüydü. Dubai’nin model olduğu ikinci alan ise birleşik veya uzlaşmalı emirliklerdir. ABD, birleşik devletler adına nasıl model olmuşsa BAE de birleşik kraliyetler adına bir model olmuştur. Bu anlamda siyasi modelidir.</strong></p>
<p>Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) alelade bir ülke değil, bir model olarak fevkalade bir yapıya sahiptir. Hong Kong’un boşalan rolünü tevarüs etmiştir. Ticari olarak küresel anlamda bir numaradır ve bunun rantını yemektedir. Ramzan Kadirov, yıkılıp yakılmış Grozni’yi, Dubai modeli üzerinden yeniden ayağa kaldırmayı tasarlamaktadır. İlaveten Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ülkenin yeni başkenti Astana’yı, bölgenin Dubai’si yani alışveriş ve seyahat merkezi yapmak istemektedir. Herkesin gözü, küresel kapitalizmin başarılı modeli addedilen Dubai’nin bir kopyası olmakta. Kim bilir nice ülke lideri düşlerinde, bölgenin Dubai’si olmayı görüyor olmalı. Ancak bunun avantaj ve imtiyazını yaşayan sadece tek bir ülke var, o da Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Taklitleri hiçbir zaman Dubai’nin aslı gibi olamayacak. Küresel kapitalizmin model üssü ve ülkesidir. Dubaileşme’nin anlamı şudur: Başkenti koskoca bir AVM (alışveriş merkezi) haline çevirmek. BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun bir başka ifadesi de kapitalizm cenneti olmaktır. Belki bir zamanlar Dubai’nin yerinde Babil vardı. Asma bahçeleriyle ünlüydü. Babil cennet bahçeleriyle anılırken zamanla kargaşaya sürüklenmiş, halkı birbirinin dilini anlayamaz hale gelmiştir. Babil sonra karışıklığa alem ve nişane olmuştur.</p>
<p>Dubai’nin model olduğu ikinci alan ise birleşik veya uzlaşmalı emirliklerdir. ABD, birleşik devletler adına nasıl model olmuşsa BAE de birleşik kraliyetler adına bir model olmuştur. Bu anlamda siyasi modelidir. Ülke petrol üretimi ile ticareti birleştirmiştir. Mal ve emtia geçişine kolaylıklar sağlamıştır. Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler modelini uygulamıştır. Keza Şeyh Zayed bin al-i Nahyan ile birlikte siyaseten de dünyada hatırı sayılır ülkelerden birisi haline gelmiş ve uzlaştırıcı rolüyle öne çıkmıştır. Parayı ve kapitali siyasetin hizmetine sunmuştur. Bu, gücüne güç katmıştır. Kapitalizm adına hem ticari hem de siyasi olarak bir başarı hikâyesidir. Zamanla Müslüman Kardeşler’le sürtüşme sürecinde BAE bir misyon daha keşfetti, o da siyasal İslam ve cihatçı Selefilik akımlarına karşı Batı’nın ileri karakolu ve küresel vekalet üssü haline gelmek. Hilafet sonrası 100 yıllık mücadelenin merkez üssü haline geldi. Bu da din ile siyasetin ve hukukun alanını ayırmak. Mısır’da Vefd Partisi ve Lideri Mustafa Nuhhas Paşa ve onun siyasi mirasını tevarüs eden Enver Sedat gibiler ‘dinde siyaset, siyasette din yoktur’ söylemini tekrarlıyorlardı. BAE, namaz kılan ama onun ötesine geçmeyen; şeriat ve İslam birliği istemeyen, Batı hayat tarzını benimsemiş bir insan tipi, profili hedeflemektedir. Kısaca hibrid formülüyle dini, ‘idin’ parça parça hale getirmek istiyorlar. Kur’an bu tabloya Hicr suresinin 91. ayetinde temas eder: <em>Onlar ki Kur’an-ı Kerim’i parça parça (idin) ettiler. Hadis diliyle bu tablonun açılımı şöyledir: “And olsun ki sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyacaksınız. Öyle ki onlar (Yahudi ve Hristiyanlar) keler deliğine girseler siz de gireceksiniz&#8230;”</em> (Buhari ve Müslim). Dolayısıyla BAE, Batı medeniyetine bende yetiştirmektedir. BAE, hibrid veya Kur’an ifadesiyle ‘idin’ hayat tarzını Müslümanlara dayatmak istemektedir. Bütün amacı, İslam dünyasında fiili ve teorik zeminde din devlet ayrımı veya din ile siyaset ayrımını kesinleştirmek, keskinleştirmektir. Siyasal İslam akımı ile mücadelesi, din ile devlet, din ile siyaset ayrımını perçinlemektir. Bilvesile Müslümanlara, Batı hayat tarzını kabul ettirmektir.</p>
<p>Bu hususta boynuz kulağı geçmiş, İngiltere ve ABD nezdinde kulis ve lobicilik faaliyetleriyle birlikte Muhammed Bin Zayed ve onun adamları Yusuf Uteybe ve Haldun Mübarek (Manchester Kulübü sahibi) gibiler, Beyaz Saray ve Londra’daki başbakanlık binası Downing Sokağı 10 Numara nezdinde girişimlerde bulunmuşlardır. İhvan düşmanlığında boynuz kulağı geçmiş ve özellikle de Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte bu düşmanlık çılgınlık derecesine baliğ olmuştur. Genelde siyasal İslam, özelde ise İhvan karşıtı bu anlayış veya akım, BAE nezdinde liberalizm ile tasavvufun imtizacı, izdivacı suretini kazanmıştır. Siyasal İslam’ın karşısına siyasallaştırılmış tasavvufi akımlar çıkarılmıştır.</p>
<p>Arap Baharı’ndan sonra bir yandan Katar ile BAE diğer yandan da Müslüman Kardeşler ile BAE kıyasıya çekişmeye başlamıştır. Daha doğrusu BAE, yükselen dalgayı bertaraf edebilmek için saldırgan bir yaklaşım ve politika benimsemiştir. 2013 yılında siyasal İslam’a karşı mücadelesini bölgeye yaymış hatta küreselleştirmiştir. Mesele BAE ve yöneticilerini ilgilendiren özel tercih olmaktan çıkmış; para ve silah zoruyla bütün bölgeye dayatılmak istenmiştir. Muhammed Bin Zayed ‘en iyi savunma taarruzdur’ anlayışıyla hareket etmeye başlamıştır. Türkiye’de bu çekişmenin ister istemez gölgesinde kalmış, bölgesel ilişkileri olumsuz yönde etkilenmiştir. 2013 yılına kadar Türkiye ve İslam dünyasında şöyle bir algı vardı. Katar, İngiltere ve ardından ABD’nin kurguladığı bir devlettir, onların amaçlarına hizmet etmektedir. Onun adına vekâleten hareket etmektedir. Bölgesel zıtlıklar depreşmeden, keskinleşmeden evvel belki de bu algı kısmi olarak haklılık payı içeriyor olabilirdi. Bu, ABD’nin mutlak olarak Katar’ı desteklediği anlamına gelmez sadece bir kanal açtığı ve denge içinde ona da bir yer tayin ettiği söylenebilir. Unutulmamalıdır ki ABD gibi ülkeler zıtlıklardan beslenmektedir. Bu anlamda kimileri Katar ile BAE’ni terazinin iki kefesi veya tahterevallinin iki ucu olarak değerlendirmektedir.</p>
<p><strong>Petrolle Birlikte Gelen Doğum</strong></p>
<p>www.aljazeera.net yorumcularından Ubeyde Amir, her ne kadar Birleşik Arap Emirlikleri’nin kafa kâğıdında fiili doğum tarihi 2 Aralık 1971 yazsa da gerçek doğum tarihinin (eski adıyla Korsanlar Sahili olarak bilinen bu ülkenin) petrolün bulunmasıyla birlikte 1962 yılı damgası taşıdığı kanaatindedir. Bu tarihle birlikte BAE’nin kaderi bal ile yağ içinde şekillenmeye başlamıştır. 1962 yılında dünyaya gelenlerden birisi de daha sonra ülkenin tanınmış hukukçusu haline gelecek olan Muhammed Rükn adlı avukattır. 1962 yılında birleşen yollar daha sonra zıtlaşan ideolojik eğilimler nedeniyle ayrışmıştır. İlk ayrılık tohumları 1987 ile 1989 yılları arasında baş göstermiştir. BAE’nde ilk İhvan kuşağı 1960’lı yıllarda doğanlar arasında serpilmiştir. 1960’lı yılların başında okudukları okullardan mezun olarak Kuveyt ve Mısır’dan dönen birkaç öğrenci, İhvan hareketinin çekirdeğini oluşturmuştur. İdealist gençler, edindikleri İhvan yanlısı fikirler etrafında ülkenin geleceğine şekil vermek için hizmet etmek istiyorlardı. Ülke hizmet için bakir bir sahayı teşkil ediyordu. BAE’de devlet tarafından benimsenen liberal modernist zihniyet, akım ile İhvan üyeleri tarafından benimsenen ve hedeflenen İslami çerçeveli anlayış çatışmaya doğru pupa yelken ilerliyordu. Önce at başı gidiyorlardı. Emirliklerin ilanından üç yıl sonra İhvan’ın yerel teşekkülü Sosyal Reform Cemiyeti (Cemiyyetü Islah el İçtimai) resmi olarak kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştı. Farklı yönlere gitseler de BAE güneşi altında herkese yer vardı. Dubai Şeyhi Raşid Bin Said al-i Mektum’un onayıyla birlikte Cemiyet faaliyetlerine başlamıştı. Emirliklerin kurulmasından sonra birinci ve ikinci hükümetlerde İhvan, bakanlık seviyesinde temsil edilmişti. Said Selman üçüncü kabineye eğitim ve öğretim bakanı olarak atanmış daha doğrusu geri dönmüştü. Kuruluşundan iki yıl sonra Said Selman, BAE Üniversitesi’nin rektörü olarak atanmıştır. Hasımlarına göre bu suretle Müslüman Kardeşler eğitim sektörünü ellerine geçirmişler (istihvaz-ehvane) ve müfredatı (Curriculum) belirler hale gelmişlerdir. Şeyh Sultan Bin kayid El Kasımı, ülkede 1983 yılına kadar 7 yıl boyunca beraberindeki ekip ile birlikte 120 eğitim programı hazırlamışlardı. BAE’de faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler, siyaset yerine tamamen eğitim alanına odaklanmış ve 1980’li yıllarda bu alanda rakipsiz hale gelmişti. Öğrenci birlikleri arasında da Müslüman Kardeşler en etkin grup olarak temayüz etmiş, sivrilmişti. Emirliklerin Şeyhi veya Big Brother’ı bir taraftan modernizm projelerine işlerlik kazandırırken ikinci gözüyle de Islahçıların yükselişini gözlüyor, izliyor ve tarassut ediyordu. Temel eğitim konusunda Emirliklerin Şeyhi’nin farklı bir eğilimi olduğu ortaya çıkmış, bu da çatışma atmosferini beraberinde getirmişti. Islahçılar, Emirliklerin Şeyhi’nin tercihini bir sapma ve Batılılaşma çabası olarak değerlendiriyorlardı. Esasen temel eğitimdeki tercih farklılığı, çatışma ortamı oluşturarak Islah/İhvan yanlılarını eğitim alanından dışlamayı amaçlıyordu. 1989 yılında yerel İhvan’ı temsil eden Islahçılar, ateşkes uygulayarak gerilimi azaltmak istedi. İlk darbe, Katar’ın Ümmet adıyla çıkardığı dergiye benzer Islah dergisini altı aylık bir süre içinde kapatmak oldu. 6 ay sonra yayın hayatına döndüğünde Islah dergisi bundan gerekli dersleri çıkarmış ve suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan bir yayın çizgisi tutturmuştu. Derginin içini boşaltmışlardı. Bu deneyimler BAE’nin yöneticilerini, modernizm projesinin İhvan’la yan yana, birlikte değil ancak onların üzerinden atlanarak yapılabileceğine ikna etti. 1994 yılına gelindiğinde hükümet Islah Cemiyeti’nin İdare Meclisi’ni lağvetti. Sonrasında ise Cemiyet’in içeride ve dışarıdaki şubelerinin faaliyetlerini kısıtladı. Hükümet, Islah Cemiyeti’nin faaliyetlerine nezaret etmeyi sosyal işler bakanlığına bıraktı. Buna mukabil Islahçılar kendilerine çeki düzen vermeye başladı ve hariçten İhvan mensuplarının istihdamına sınırlamalar getirdi. Bunların en meşhurlarından olan Müslüman Kardeşler’in Iraklı teorisyenlerinden Muhammed Ahmet Raşid’den istiğna ettiler. Teorisyen olarak bir dahi olan Muhammed Ahmet Raşid gözaltına alındıktan sonra soluğu Malezya’da almıştır. 11 Eylül süreci ile birlikte 2001 yılından itibaren BAE, İslami hareketlere karşı daha tetikte ve müteyakkız olmaya başlamıştır. 2003 yılında Eğitim ve Öğretim Bakanlığı çerçevesinde büyük bir kıyım yaşanmış ve 170 Islah üyesinin görev alanları değiştirilmiştir. Bu tasarrufu bu defa Şeyh Zayed Al-i Nahyan değil bilakis yabancı askeri akademilerin tezgâhından geçmiş çocuklarından birisi gerçekleştirecektir. Bu yeni dönemde yıldızı parlayan isim Muhammed Bin Zayed’den başkası değildir. Bir zamanlar Ekber Şah modelinde olduğu gibi Müslüman Kardeşler’in misyonunu ve yıldızını söndürmeyi kendisine vazife<br />
edinmiştir.</p>
<p><strong>Dünyada İhvan’dan En Çok Nefret Eden Adam</strong></p>
<p>BAE, sevgi adına nefret rekoru kıran ülkelerin başında geliyor. En büyük nefretini de İslami kesimlere, hareketlere ya da siyasal İslam markası adını verdiği kesime karşı saklıyor. John Jenkins adlı eski İngiliz Diplomat, Muhammed Bin Zayed için şunları söylüyor: “Dünyada en fazla Müslüman Kardeşler’den nefret eden kişi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin veliahdı Muhammed Bin Zayed olmalıdır.” Gerçekten de Veliaht Muhammed Bin Zayed, nefret rekorunu elinde tutuyor. Kuleler ülkesinin güçlü adamı ve veliahdı Muhammed Bin Zayed, İngiltere’de eğitim almış ailenin ender ferdi idi. Royal Military Academy Sandhurst’de helikopter pilotluğu eğitimi almıştır. Muhammed Bin Zayed’in eğilimi, aydınlanmacı liberal bir eğilim olarak biliniyor. Bununla birlikte nefret ettiği Müslüman Kardeşler’i bastırmak için Nasır’ın yöntemlerine başvurmaktan da çekinmiyor, geri kalmıyor. Psikolojik yöntem olarak Nasırcı zihniyetin istihbaratçılarından da destek alıyor. Şahsında İslami hareketlere karşı liberalizm nefreti ile solun nefreti içtima etmiştir. 1978 yılında Mısır’da, Müslüman Kardeşler’le mücadele de pişmiş istihbaratçı generallerden Fuad Allam’ın tezgâhından geçtiği ifade ediliyor. Muhammed Bin Zayed, kendisini İhvan’a karşı mücadeleye adadı. Bu adayışında, odaklanmasında sınır tanımıyor, ülke ve bölgesel sınırları aşarak mücadeleyi küresel ölçeğe taşıyor.</p>
<p>Zaman zaman nöbetleşe bir biçimde Müslüman Kardeşler yerine Sufilere, Tebliğ Cemaati ve İlmi Selefilere kucak açıyor. Bununla birlikte onlara da diğer kesimlere açılmaları nispetinde sınırlama getiriyor. Suudi Arabistan’dan kovulduktan sonra bir müddet BAE’de yerleşen Nasirüddin Elbani, güncel siyasetten uzak durmasına rağmen burada ancak 4 yıl barınabilmiştir. Yani kendi tarzında Sufilerin dışında kimseye göz açtırmıyor. İlmi Selefilik akımıyla anılan Nasirüddin Elbani ekolü ile arasına mesafe koymuştur. Sadece, İhvan’la ekol bazında çatışmayı esas alanlarla ittifaklar kuruyor veya onların faaliyetlerine göz yumuyor. Müslüman Kardeşler’i hainler olarak damgalıyor. Bunun nedenlerinden birisi de cemaate yeni girenlerden biat alınması. Esasında bu sembolik bir uygulama. Bununla birlikte Mushaf’a ve silaha el basmak bir anlamda komitacılığı akla getiriyor. Bilindiği gibi İttihatçılar da komitacı bir gelenekten geliyor ve üyelerini Mushaf ve silaha yemin ettiriyordu. Mısır’da Hür Subaylar hareketi, bu geleneği uygulamalarına rağmen İhvan’ı bu geleneklerinden dolayı suçlamışlardır. Muhammed Bin Zayed de aynı yolu seçmiştir. Cemaate biat edenleri çift sadakatli olmakla veya sadakatsizlikle suçlamıştır. Müslüman Kardeşler’i, gerek biat meselesinden gerekse Uluslararası Organizasyon meselesinden dolayı meşruiyet sınavına çekmiştir. Yönetimle uzlaşmak isteyen Müslüman Kardeşler’in yerel kanadı Islah hareketi ise bu eleştirilerden bir kısmını yerinde bularak biat merasiminden vazgeçmiştir.</p>
<p>Muhammed Bin Zayed 2003 yılında Islah hareketinin liderleriyle yüz yüze üç kez görüşme yapmış ve onlardan teşkilatlarını veya cemiyetlerini lağvetmelerini istemiştir. Bunun yerine onları devlet çatısı altında çalışmaya çağırmıştır. Islah ekibi görüşmelerden sonra bu teklifi etüt edeceklerine dair söz vermiş ve gerçekten de Katar’ın da yerel İhvan örgütünü lağvettiğini dikkate alarak buna meyleder gibi olmuşlardır. Keza kıdemli Kuveytli İslamcı düşünürlerden Abdullah Fehd Nefisi de Körfez’deki teşkilatlara veya örgütlere kendilerini feshetmelerini tavsiye etmiştir. Son kertede bu teklif Islahçıların içine sinmemiştir. 1971 yılından evvel yani devletten önce doğmuşlar ve faaliyete geçmişlerdi. Islah ileri gelenleri ittifak ettikleri veçhile hayır cevabını Veliaht Muhammed Bin Zayed’e iletmişlerdi. Bunun üzerine Veliaht Muhammed Bin Zayed yeni bir sindirme ve devlet kadrolarından temizleme kampanyasına girişmiştir. 2006 yılında devlet aygıtından ve okullardan onlarca öğretmen atıldı.</p>
<p>Mübarek’in iktidardaki son günlerine rastlayan tarihte; 2009 yılında İsrail’in Gazze saldırısı sırasında Mısır rejimi, Müslüman Kardeşler’in Uluslararası Organizasyonuyla bağlantılı 36 kişilik bir liste yayınlamıştır. Bunlardan 3’ü de BAE uyruğu taşıyordu. Keza 2009 yılında Mübarek rejimiyle BAE rejimi arasındaki siyasal İslami harekete karşı paslaşmalardan birisinde Kahire ‘tedhiş’ eylemlerine katılan El Cihad hareketi üyelerinden bir kısmının Islah Cemiyeti’nden yardım aldıklarını ileri sürmüştü. Bu imalat bir senaryo idi. Nitekim Islahçılar bu töhmetten beraat etti.</p>
<p><strong>BAE Baharı</strong></p>
<p>Arap Baharı yalancı bahar gibi çiçekleri soldurdu. Zamansız açan ağaçların çiçekleri telef olmuştu. Kırağı ve zemheri gelmiş, ağaçların çiçeklerini yakmıştı. Bölgesel havayı koklayan BAE’li Islah hareketi liderleri ve diğer akımlardan oluşan 133 kişilik bir akademisyen ve hukukçu topluluğu Arap Baharı’nın patlak verdiği günlerde; 2011 yılının başlarında bir belge yayınlamışlar ve bu belge çerçevesinde Milli Meclis üyelerinin doğrudan seçimlerle gelmesini istemişlerdi. Bu bir manifesto idi. Bu talebi verenlerden beş kişi gözaltına alınmış ve onların savunmasını da harekete yakın ünlü hukukçu Prof. Dr. Muhammed Rükn üstlenmişti. Bunlar ülkedeki Müslüman Kardeşler’in birinci, ikinci ve üçüncü kuşaklarını temsil ediyordu. Mısır’da askeri darbeden üç ay kadar önce ariza (dilekçe) verenlerin muhakemesi toplu halde başlamıştı. Bunlar arasında savunmayı temsil eden Prof. Dr. Muhammed Rükn de bulunuyordu. Önce oğlunu, zorbalıkla gizlemişlerdi (forcibly disappeared UAE) veya kaçırmışlar, oğlunu sormaya gittiğinde ise kendisini de zorbalıkla alıkoymuşlardı. 8 ay boyunca zorla gizlemişler daha doğrusu hücreye atmışlardı. Kendisinden haber alınamıyordu. Ardından da mahkemesi yapılmış ve 10 yıla mahkûm olmuştur. Peşinden adı kötü nam salmış ve BAE’nin Guantanamosu olarak kabul edilen Rezin Hapishanesi’ne atılmıştır. Bağdat’ta Ebu Gureyb, Tahran’da Evin, BAE’de ise Rezin hapishaneleri birbirine benzemektedir. Hukukun uğramadığı yerler olarak bilinmektedirler.</p>
<p><strong>BAE’ye Dokunan Yanıyor!</strong></p>
<p>Bir zamanlar Türkiye’de ‘cemaate dokunan yanıyor’ şeklinde bir ifade vardı. İçeride ve dışarıda BAE’ye dokunan yanıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin eli çok uzun. Mısır’daki darbeyi tezgâhlayanlardan birisi olduğu kadar Libya, Filistin, Yemen, Somali, Katar gibi ülkelere müdahale ediyor ve bununla da yetinmiyor, Tunus gibi ülkelerde de siyasi mühendislik faaliyetleri yürütüyor. Onun ötesinde Filistinli liderlerin tanıklığıyla Doğu Kudüs’te Filistinlilerden satın aldığı mülkleri, bölgede Yahudileştirme planı uygulayan İsrail Devleti’ne devrediyor ve bağışlıyor. İsrail sevgisinde Adnan Oktar ile birleşiyor. Suudi Arabistanlı Selefi âlimlerden Sefer bin Abdurrahman el-Havali, internet ortamında yayınlanan ve uğrunda tutuklandığı ‘İslam ve Batı Medeniyeti’ adlı eserinde yıkılması tasarlanan Mescid-i Aksa’nın yerine yapılacak Üçüncü Tapınağın mali finansmanının BAE gibi ülkeler tarafından karşılanacağını ifade etmektedir. Enver K(G)arkaş’ın da infialle yazdığı gibi BAE liderliği, eleştirilere tahammül edemiyor, onun için sınır içinde ve ötesinde cadı avına çıkmış bulunuyor. Bu çerçeveden olmak üzere Facebook sayfasında BAE’yi eleştirdi diye Ürdün Müslüman Kardeşler hareketi Başkan Vekili Zeki Beni Erşid ‘dost bir ülkeye dil uzatmak’ iddiasıyla hapse atılmıştır. Ürdün’de Kasım 2014’te aralarında Ürdün İhvanı Genel Sekreter Yardımcısı Zeki Beni Erşid’in de olduğu 22 İhvan mensubu gözaltına alınmıştı. Beni Erşid, sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta yazdığı yorumda İhvan’ı “terör” listesine alan BAE’nin eleştirmesi üzerine, Ürdün Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Şubat 2015’te “iki dost ülke ilişkilerine zarar vermek” suçundan 18 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ocak 2016 tarihinde de salıverilmiştir.<sup>1</sup> Mısırlı gazeteci Cemal Sultan’ın da başına aynısını gelmişti. BAE liderleri veya onların bölgesel vekillerine karşı dil uzatmak veya kalem oynatmak töhmetiyle Kahire’de tam derdest edileceği sırada içeriden sızdırılan bir bilgiye binaen soluğu Türkiye’de almıştır. Ürdünlü Yazar İhsan Fakih de aynı nedenlerden dolayı Türkiye’ye yerleşmiştir.</p>
<p><strong>Ilımlı İslam’ın Körfez’deki Şubesi</strong></p>
<p>Amerikalıların amaçlarından birisi Soğuk Savaş boyunca uyumlu ve dolayısıyla ılımlı bir İslam modeli geliştirmek, üretmekti. Bu projenin içini dolduran çalışmalardan birisi, 2004 yılında CIA’nın yan kuruluşlarından RAND Corporation’ın ısmarlaması sonucu olarak Cheryl Benard tarafından gerçekleştirildi. Bu, İslam’a ayar verme çabalarından birisiydi. İslam dairesinde dostlar ve düşmanlar kategorize ediliyordu. Burada da en önemli düşman kamp, siyasal İslam olarak da ifade edilen kesimdi. RAND’ın çerçevesini bile aşan biçimde İngiliz gazeteci James M. Dorsey’nin de yazdığı gibi BAE ve bölgesel ortakları, siyasal İslami hareketleri şiddet yanlısı da göstermek istiyorlardı. Zamanla boynuz ile kulak arasında böyle bir fark ortaya çıkmıştır. Zalmay Halilzade’nin eşi Cheryl Benard, skala biçiminde dost ve düşman kategorilerini ve eğilimleri belirlemişti. Cheryl Benard’ın kalkıştığı bu çalışmada ona müzaheret eden ve yardımcı olan isimlerden birisi bizzat Muhammed Bin Zayed ile birlikte daha sonra ters düşeceği ve hapse attıracağı ünlü hukukçu Prof. Dr. Muhammed Rükn de vardır. RAND Corporation raporunun en önemli amacı ve hedefi esasında ılımlı İslam markasıyla tanınan kesimleri bir araya getirmek ya da ılımlı İslam markasıyla irtibatlı ağlar örmek ve inşa etmektir. Cheryl Benard’ın tanımına göre bu ılımlı İslam markası laikler, liberaller, ılımlı gelenekçiler ve Sufilerden teşekkül ediyordu. Bu projenin Körfez’deki temsilcisi, şubesi BAE olarak taayyün ve tezahür ediyordu. BAE, siyasal İslam’a karşı panzehir hükmünde gördüğü Sufileri siyasallaştırarak, örgütlemek ve yapılandırmak istiyordu. Böylece onları projesine alet edecekti. Onları bir araya getiren, sınırları aşan ağlar inşa etmek istiyordu. Nasıl ki siyasal İslam sınır tanımıyor ‘her gün Aşura her yer Kerbela’ mantığıyla hareket ediyorsa karşı hamle de böyle olmalıydı. Bernard Lewis ve Daniel Pipes, Stephen Schwartz gibiler, siyasal İslam ve mücadeleci Selefiliğin panzehri olarak Sufileri görüyorlar ve geriye sadece bu kesimin örgütlenmesi kalıyordu. Siyasal İslam’la mücadele için önce teori inşa ediyorlar sonra örgütleme ve sonra da yapılandırma aşamasına gidiyorlardı. Bunu doğrudan ABD yerine vekâleten başka bir ülke; Müslüman bir ülke üstlenmeliydi. BAE, bu misyonu üzerine devraldı. Bu iş için biçilmiş kaftandı. Hizb-i Fransa’nın adamlarından Abdulaziz Buteflika da On Karanlık Yılın ardından Cezayir’de bu projeyi hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu aslında onlara Fransızlardan kalan bir misyon, mirastı. 19. yüzyılda bile Abdulkadir el Cezairi ve Şeyh Şamil gibi Sufi kahramanlar çıkmıştır. Kadirilik, bu asırda Nakşibendilik gibi Sufi akımları temsilen cihadı kuşanan Sufi kahramanlar çıkmışsa bile tasavvufi akımlar özüne yabancılaşmaya ve sömürgecilere yakınlaşmaya başlamışlardı. Şimdi ABD ile birlikte BAE gibi ülkeler bu sömürge mirasını ihya etmek ve aktif hale getirmek istiyorlar.</p>
<p><strong>Derin Bağlantılar</strong></p>
<p>Mısır’da, İngiliz mandacılığının olduğu yıllarda Muhammed Tevfik Bekri gibi Tasavvuf Meşihatı’nın başkanları, İngiliz siyasetçilerin ve devlet adamlarının uğrak noktası olur. Muhammed Kutup çeşitli eserlerinde buna temas eder. Günümüzde bu gelenek devam etmektedir. 2011 ile 2014 yılları arasında Türkiye’de büyükelçilik yapan ve FETÖ yapısıyla sıkı fıkı ilişkiler geliştiren Francis J. Ricciardone Jr. daha önce de Mısır’da 2005 ile 2008 yılları arasında elçilik yapmıştır. Mısır’da da bazı tarikatlarla göreviyle bağdaşmayan bir şekilde şüpheli ilişkiler kurmuştur. Mısır’da bulunduğu yıllarda Francis J. Ricciardone Jr. sürekli olarak Sufi festivallerine ve etkinliklerine katılmıştır. Bu tezada dikkat çeken Siyonizm Ansiklopedisi’nin yazarı Abdulvehhab el Mesiri, İslam ile mücadele eden ve fiziki ve metafiziki olarak savaşan Batılıların nedense tasavvufi akımlarla köprü kurmaya çalıştıklarını, yeltendiklerini nazara vermiştir. Elbette müteşerri bir çizgide kalmak kaydıyla Sufiler herkesle görüşebilir. Ancak Batı yedeğinde hareket eden Hişam Kabbani, Habib Cifri, Ali Cuma gibi örnekler, saray vaizleri deyiminde olduğu gibi despot rejimlere ya da emperyalizme hizmet ediyor.</p>
<p>Francis J. Ricciardone Jr., Türkiye’den gürültülü bir biçimde ayrıldıktan sonra tekrar Mısır’a avdet etmiş ve burada Kahire Amerikan Üniversitesi’nin başına getirilmiştir. BAE, bu amacı gerçekleştirmek ve içini doldurmak amacıyla kurumlar ağı oluşturmaya başladı. Bunun fikri ayağı olduğu gibi, sülük (davranış kalıpları üreten) ayağı da bulunuyor. Bu çerçevede RAND Corporation’ın ılımlı İslam’ı temsil eden ağlar oluşturulması tavsiyesi doğrultusunda 2007 yılında BAE, bu projenin fikri ayağına işlerlik kazandıracak ‘Al Mesbar Studies and Research Center’i yani kısaca Al Mesbar (neşter) adıyla bilinen think tank kurumunu kuracaktır. Bunun vasıtasıyla siyasal İslam akımıyla mücadele edecek fikri eserler üretiliyor, basılıyor ayrıca konferanslar tertip ediliyor ve makaleler yayınlanıyor. Al Mesbar, 2007 yılından itibaren düzenli olarak aylık fikir kitapları yayınlıyor. Bunların tamamı amaca uygun ya tasavvufi akımları irdeliyor veya doğrudan İhvan ve mücadeleci Selefilik aleyhtarı yayınlar ve neşriyat yapıyor. Kısaca Al-Mesbar, RAND Corporation’ın gösterdiği hedefleri gerçekleştirmeye ve işlevini üstlenmeye matuf olarak kurulmuş bir düşünce kuruluşudur. Bu işlevini de icra etmektedir. Esasen Amerikalılar ve onların küresel vitrinleri veya vekilleri olan Muhammed Bin Zayed gibiler, Sufileri mücerret bir araç ve anti tez olarak kullanıyor. Hâlbuki tasavvuf veya tarikatlar anti tez olmaktan ziyade kitleleri terbiye etme misyonuna haiz ve bunu amaçlayan yapılardır. Esasında Sufileri, siyasal İslam’ın karşısına dikmek, Müslümanların enerjilerini içeride tüketme planlarından birisidir. Soğuk Savaş’tan sonra medeniyetler savaşı kurgulanmış, İslam medeniyetinin Batı medeniyeti ile karşılaşacağı düşünülmüştü. Fukuyama tarafından önce Batı medeniyetinin nihai zaferi ve rakipsizliği ilan edildi, ardından da dikkatler Batı medeniyetine meydan okuyacak cesamette ve canlılıkta olan medeniyetlere çevrildi. Eleme ve çıkarma usulüyle yapılan tahlillerde geriye canlılık belirtisi taşıyan yegâne unsur, İslam medeniyeti kalmıştır, Nixon’ın ‘1999: Savaşsız Zafer’ kitabında da yer aldığı gibi yeni hedef Müslümanlardı. Lakin çok maliyetli karşılaşma, çekişme stratejileri yerine Müslümanların enerjisini içeride tüketecek iç çekişme senaryolarına ağırlık vermek gerekiyordu. Bunun ilk ipuçları 2004 yılında RAND Raporu’nda yer aldı. Fikren ve fiziken Müslümanları, Müslümanlara kırdırmak en ucuz formüldü. Daniel Pipes gibiler çekişme ve çatışmanın Müslümanlar arasında olmasının daha az maliyetli olacağını düşünüyor. İran-Irak Savaşı’ndan sonra İran ekseni, Suriye’de de bu vasfıyla devreye girdi ve hizmetini ifa etti.</p>
<p>Soğuk Savaş döneminde Yeşil Kuşak projesi üzerinden Batı, Müslümanları yanına çekmeye çalıştı. Sonrasında ise özellikle de 11 Eylül sonrasında İslam dünyasıyla çatışma havasına girdi ve bu çok maliyetli oldu. Bu nedenle de kutuplaşma, medeniyetler arası olmaktan çıkarılarak medeniyet içine indirgenmek istendi. İşte bunun koçbaşılığını, BAE icra etmektedir. Bu iç kutuplaşmanın ilk belirtisi, denemesi ise Arap Baharıyla olmuştur. Ulusalcı kesimler, Arap Baharı’nın bu amaç doğrultusunda kurgulandığını ileri sürüyor. Hâlbuki karşı devrimleri yürütme üssü, BAE ile Suudi Arabistan meseleye hem can havli hem de ideolojik bir husumetle yaklaşmışlardır. BAE’nin liberal-modernizm ile tasavvuf ortaklığına dayanan projesi aslında tarihin sonu tezinin, Arap dünyasına geç yansımasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu projeyi en iyi analiz eden çalışmalardan birisi, anonim surette yazılmış olan ‘Şebeket et Tasavvuf el İslami fi Ebu Zabi ve Hataruhu ale emni’l Memleketi’l Arabiyyeti Suudiyye’ başlığını taşıyor. Ebu Dabi’de İslam Tasavvuf Ağı ve bunun Suudi Arabistan’ın Güvenliğine Zararları anlamına geliyor. Kitapta, BAE’nin, Sufileri kutuplaşma cenderesi ve kazanı içine attığı ifade edilmektedir. Kitabın da öngördüğü gibi Meclisi Hükema’il Ümme gibi kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla BAE, tasavvuf ve liberalizme dayanan bir İslami referans odağı oluşturmaya kalkışıyor, çalışıyor.<sup>2</sup> BAE’nin ürettiği hibrid formüller arasında tasavvufi akımları liberalizm ile buluşturma olduğu kadar, sol ile kaynaştırma da var. Projenin yürütme ayağını temsil eden Habib Cifri, bunun için tam biçilmiş kaftan.</p>
<p><strong>BAE’nin Dini Mühendislik Kurumları</strong></p>
<p>Ilımlı kalıbında İslamcıları dönüştürme projesine hayat vermek için BAE’nin teşkil etmiş olduğu kurumlar arasında al-Mesbar başı çekmektedir. Al-Mesbar düşünce kuruluşudur. RAND Corparotion ile Nixon Merkezi’nin adeta Körfez’deki iz düşümü, kopyası mesabesindedir. Bunlara eş kurumlar da denebilir. The Nixon Center 20 Ocak 1994 tarihinde faaliyete geçmiştir. Fahri başkanı Henry A. Kissinger olup direktörler konseyinde Brent Scowcroft gibi isimlere de rastlanmaktadır. Etkinlik alanlarından birisi, İbni Arabi ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi düşünürleri ve Sufileri ele almak ve incelemektir. 2003 yılının Ekim ayında Zeyno Baran’ın moderatörlüğünde Nixon Merkezi’nin düzenlemiş olduğu “Tasavvufu ve Amerikan politikasındaki potansiyel rolünü anlamak ‘başlıklı panelde Bernard Lewis bir konuşma yapmış ve Selefiliğin tarihte ilk kez petro dolarlar sayesinde Mekke ve Medine’ye hakim olmayı başardığına dikkat çekmiştir. Kabbani ise konuşmasına Rumi’den alıntı bir kasideyle başlamış ve sözünü şöyle noktalamıştır: üçüncü hicri asırdan itibaren Selefilik diye bir şey yoktur.</p>
<p>Böylece aklınca meseleyi temelden çözmüştür. Esasında hür-hürriyet kavramı bağlamında olduğu gibi selef kavramı tarih boyunca hep kullanılmıştır ama hürriyet gibi Selefilik de türetme bir kavramdır. Burada Şeyh Nazım Kıbrisi’nin damadı Hişam Kabbani, Selefilik konusunda Muhammed Said Ramazan el Buti ile aynı dalga boyunda, zeminde, karede ve düzlemde konuşmuştur. Burada Buti’nin bir kitabına ve onun ismine gizli bir atıf vardır. Bu Selefilik tanımı, Muhammed Said Ramazan El Buti’nin tanımıdır ve bir kitabının adını yansıtmaktadır: Selefilik mübarek bir zaman dilimidir, İslami bir mezhep değildir. Selefilik esasında bir mezhepten ziyade esere tabi olmak ya da sıfatlar konusunda yöntem olarak tevilden kaçınmaktan başka bir şey değildir. Sufilik veya tarikatlar nasıl bir mezhep değilse Selefilik de esasen bir mezhep değil yöntemdir. Sufilik meşrep ‘Selefilik’ ise İmam Malik’in tarif ettiği sıfatlar konusunda tevakkuf yöntemidir. Selefiliği mezheplere göre değil de halef-selef yaklaşımına göre değerlendirmek, kategorize etmek mümkündür.</p>
<p>Bu mesele Grozni’de yapılan ‘Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat Kimdir?’ panelinde ehlisünnetin açılımına Eş’arilik, Matüridilik ile birlikte Sufiliği de sokmaya, katmaya benzer. Sufilik bundan müstağnidir zaten zımnen Sünniliğin içindedir. Kelabezi’nin ‘Et Taarruf limezhebi ehli’l tasavvuf’ kitabında da beyan edildiği gibi tasavvuf ehlisünnet çatısı altındadır. Onu Sünni bir ekol olarak müstakil surette anmak saptırmadır, tartışmalara kapı aralamak ve ihtilaf üretmektir. Zaten bu paneli yapanların derdi, Muhammed Ahmed Raşid’in de temas ettiği gibi, Müslümanları iğdiş etmek ve ihtilaflarını körüklemektir. Yusuf Kardavi’nin dediği gibi Grozni toplantısı, Dirar toplantısıdır. Tasavvuf müstakil olarak bir İslam olmadığı gibi tarikatlar da mezhep değildir. Ancak meşrep zemininde İbni Teymiye’nin dediği gibi, kurumsal içtihatları vardır. Bu da erbabına malumdur. Tasavvuf, bir mezhep değildir. Selefilik de böyledir. Bu anlamda kelami ekol olarak ehlisünneti, Eş’arilik ve Maturidilik temsil eder. Selef, ehlisünnetin referans kaynaklarındandır. Selefilik ise selef adına üretilmiş, ortaya çıkmış bir halef akımıdır. Halef döneminde yaşayan selef olma iddiasındadır. Mümkünse halef döneminde bir selef damarı yakalama çabasıdır. Selefilik, mezhep olmadığı gibi, selef anlayışını temsilde de bir zorlamadır. Sufilik bir meşreptir, Selefilik ise doğrusu eğrisi bir yana bir yöntemdir. Nixon Merkez, siyasal İslam ve mücadeleci Selefilik karşısına panzehir olarak tasavvufi akımları çıkarmak istemiş ve keşfetmiştir. Daha doğrusu onları siyasi bir gündemle siyasal İslam’a karşı kanalize etmiş ve kutuplaştırmaya itmiştir. Nixon Merkezi’nin gündeme getirdiği bu plan daha sonra proje olarak BAE’nin uhdesine geçmiştir. Çığırı 11 Eylül sürecinde Nixon Merkezi başlatmış tamamlamak ve sürdürmek ve açılımını yapmak ve hatta kurumsallaştırmak da BAE’nin payına düşmüştür. RAND Corporation tarafından tanımlanan ‘Building Moderate Muslim Networks/ Ilımlı İslami Ağlar kurma’ görevini ve misyonunu BAE deruhte ediyor.</p>
<p><strong>Ilımlı İslam Anlayışının Ağları ve Ayakları</strong></p>
<p>Nixon Merkezi’nin 2003 yılında düzenlediği panelin ardından ve bir yıl sonra 2004 yılında RAND Corporation adına Cheryl Benard’ın hazırlamış olduğu rapor doğrultusunda harekete geçen BAE, bu fikriyatı ve planları kurumsallaştırmaya başlamıştır. Bu baptan olmak üzere 2007 yılında Merkez Al Mesbar faaliyete geçirilmiştir. Bu merkez Nakşibendilik ve Şazelilik, Mevlevilik gibi tasavvufi akımları veya tarikatları inceliyor. Genellikle bu eksende aylık kitaplar neşrediyor. Bu akımı güçlendirmek için şebekeler ve ağlar örüyor ve genişletiyor. Bunların en önemlileri arasında ise Habib Cifri’nin gözetiminde faaliyete geçen Taba adlı tasavvufi kurumdur. Bu kurumun etrafında benzeri düşünen ve siyasal İslam’a karşı panzehir hükmünde olabilecek isimler bir araya getirilmekte ve ağa dahil edilmektedir.<sup>3</sup> 20 Ağustos 2005 tarihinde kurulan Taba, kuruluşundan itibaren ılımlı İslam adına Sufileri bir araya getirmede ‘yararlı’ işler icra etmiştir. Bunun en sonuncularından birisi 27 Ağustos 2016 tarihinde Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de tertip edilen ‘Ehlisünnet Kimdir?’ paneli veya kongresi olmuştur. Çeçenistan’da böyle bir toplantının yapılması ve hedefine Müslüman Kardeşler gibi siyasal İslam olarak tanınan kesimlerle birlikte genel anlamda Selefiliği oturtması, İslam’ın içini boşaltmak ve lekedar etmek için ABD-Rus ortaklığı şeklinde yorumlanmıştır. Ilımlı İslam konusunda Rus-Amerikan ittifakı bu suretle sağlanmış oldu. Suriye’yi Sünnilerin kontrolüne bırakmayacağını söyleyen ve Şii eksenle birlikte çalışan Rusya’nın, Sünnilik içinde ılımlı İslam markası üretilmesiyle ilgili olması manidardır. Bölgede Şiilerle birlikte çalışan hem ABD hem de Rusya, Sünni kitle içinde ılımlı İslam noktasında ortak tanım için Grozni’de ortaklık tesis etmiş bulunuyor.<sup>4</sup> Taba Kurumu Danışma Kurulu’nda başta merhum Muhammed Said Ramazan el Buti yer almakta idi. Buti’nin burada özel bir yeri var. Birincisi Esad rejimine yakın bir isimdi. Baştan beri BAE’nin, Suriye’deki halk hareketine karşı tutumu olumsuz olmuştur. Bu anlamda Buti ile BAE liderleri arasında ortak bir anlayışın teşekkül ettiğini söyleyebiliriz. İkincisi, babası Molla Ramazan üzerinden Buti’nin, Nakşibendi eğilimleri vardır. Bu kimliği de Taba ile aynı zeminde buluşmasına imkân sağlamaktadır. Üçüncüsü ise Hama olaylarından itibaren İhvan’a karşı mesafeli idi ve zamanla bu onda bir fobiye dönüşmüştür. Bu ise nefret gözüne dönüştüğünden, o kesimin bütün olumlu çalışmalarına gözünü kapattığı anlamına gelir. Bu da körü körüne düşmanlık beslemektir. Kısaca Buti de bir İhvan fobisi vardı. Hâlbuki siyasal İslam’ın Sünni koluna gösterdiği hassasiyeti Hizbullah örneğinde, Şii siyasal İslam anlayışına göstermemiştir.</p>
<p>Irak günlerinde Said Havva’nın da Hama olaylarıyla alakalı gözden geçirmede bulunduğu ve örgütünü yer yer eleştirdiği ifade edilmektedir. Bununla birlikte İhvan fobisi yanlış bir şey olsa gerek. Günümüzde de Mısır’da 25 Ocak/11 Şubat sürecinde Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi ve gitmesi bağlamında Al Misriyyun gazetesi Yayın Yönetmeni Cemal Sultan ile İsam Telime gibiler arasında sicale dönüşen kalem atışması yaşanmaktadır. Bazı hususlarda İhvan günah keçisi haline getirilmiştir. BAE liderlerinin amacı da budur. Taba’nın Danışma Kurulu’nda ayrıca Moritanyalı Abdullah Bin Beyye, Mısır’da darbe şakşakçısı Ali Cuma, Habib Ömer Bin Hafız, Nuh el Kudat gibi isimler yer almaktadır.5 Gelenekse İslami anlayışı temsil eden Abdullah Bin Beyye, Habib Cifri kanalıyla BAE liderleriyle köprü kurmuştur. Yusuf Kardavi’nin Müslüman Alimler Birliği’ndeki yardımcısı iken Habib Cifri’nin ayartmasıyla Katar merkezli bu kurumu terk ederek BAE cephesine geçmiştir. ‘Barışı Konsolide Etme Forumunu/Münteda Taziz el Silm’ kurmuş ve başkanlığını yürütmektedir. Adeta BAE’nin jokeri haline gelmiştir. Şahsen ve kurumsal olarak hem Ezher’i hem Eş’ariliği hem de Sufi geleneği temsil eden Ahmet Tayyip ile birlikte Meclis-i Hükema’il Müslimin’i faaliyete geçirmiştir. Bu, Müslüman Alimler Birliği adlı ulema teşekkülüne karşı kurulmuştur, kontra bir yapıdır. Kardavi bir zamanlar BAE şefleri tarafından el üzerinde tutulurken istişhad eylemleri konusunda cevaz vermesi üzerine yollar ayrılmış ve Kardavi’nin bu ülkeye girişi yasaklanmıştır. Meclisi Hükükema’il Müslimin adlı kuruluş fetvada da siyasal İslam olarak saydığı Müslüman Alimler Birliği’nin karşısına konumlandırılmıştır. BAE bununla da kalmamış teknik bir fetva kurumu daha ihdas etmiştir. Yine başına Şeyh Abdullah Bin Beyye’yi getirmiştir. Bu yeni kurumun adı da Meclisi’l El İfta eş Şer’i’dir.6 Buti gibi Beyye de ilmiyle temayüz eden bir alimdir. Ancak her insanın bir sürçmesi, her atın da bir tökezlemesi vardır derler. Abdullah Bin Beyye aynı zamanda Suudi Arabistan destekli Şarku’l Avsat gibi gazetelerde makaleler yazmaktadır. Obama başkan iken onun sözlerinden ‘İslam hekimi’ sıfatıyla alıntı yapmıştır. Obama kendisinden alıntı yaptığı gibi, kendisi de Papa Jean Paul’den alıntılar yapmıştır. Bu alıntı, ‘bağışlama adaletten önce gelir’ söylemidir.</p>
<p>Habib Cifri’ye gelince babası, Güney Yemenli sosyalist siyasetçidir. Babası ve kendisi, Ali Salim Beyz ile birlikte Güney Yemen’in bağımsızlığını savunuyorlar. Bu anlamda da BAE liderleriyle yıldızları barışmaktadır. 2016’da Grozni’de yapılan Ehlisünnet Kimdir toplantısı da Taba Kurumu adı altında icra edilmiştir. Böylece Habib Cifri, çok yönlü ve çok yararlı işlevsel bir isim olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte BAE liderleri ahtapot gibi kollarını her yana, yöne uzatmaktadır. Sözgelimi Ali Abdullah Salih’in oğlu Ahmet de bu ülkenin himayesine giren isimlerden birisidir.</p>
<p>BAE, İslam’ı insanileştirme projesi altında Sufileri, liberal ve sol düşünceyle harmanlıyor. Böylece hibrid formüller üretiyor. Şahsiyetleri kırıyor. Genlerle oynama Deccalizm’in karakterini yansıtmaktadır. Aydınlanmacı tiplerle de köprü kurmaktadır. Filistin asıllı Avusturya’da mukim Adnan İbrahim, Suriyeli Muhammed Şahrur, Seyyid Velid Ebah bunlar arasındadır. Sınırsız Müminler (Müminune bila Hudut) adlı kurumda harmanlama işlevine amade bir yapıdır. Burada sol, Sufi ve liberal fikirler harmanlanmakta ve yumuşatılmaktadır.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup> http://www.haksozhaber.net/urdunde-ihvan-yetkilisi-ersid-serbest-birakildi-69948h.htm<br />
<sup>2</sup> https://tr.scribd.com/document/260513410, s. 28<br />
<sup>3</sup> http://midan.aljazeera.net/reality/community/2017/6/16<br />
<sup>4</sup> http://emiratiaffairs.com/news/view/1192</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dini-muhendislikte-kuresel-vekalet-ussu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatikan’ın Pedofil Olayları ile İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatikanin-pedofil-olaylari-ile-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatikanin-pedofil-olaylari-ile-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:20:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Papa François]]></category>
		<category><![CDATA[pedofil]]></category>
		<category><![CDATA[vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2773</guid>

					<description><![CDATA[Bugün Papa François’dan bazı reformlar yapması istenmekte. Bunların başında; Kilise’nin merkezi yönetiminde ciddi değişiklikler yaparak yeni atamalarda bulunması; II. Jean Paul’ün temizlemeden bıraktığı Vatikan Bankası’nın içinin boşaltılması olaylarına el atılması ile cezalandırma yoluna gidilmesini engellediği pedofil papazlardan Kilise’nin kurtarılması görevleri gelmektedir. Ancak Papa François’dan beklenen bu tür taleplerin ne kadar sonuç verici olacağı şüphelidir. Zira buna ne yaşı ne de ciğerlerinde rahatsızlığın olduğu sağlığı elvermektedir. Katolik Kilisesi, uzun zamandır pedofil olayları nedeniyle eleştirilen bir kilise idi. Bu konudaki şikâyetler ve sorunlar, Papa II. Jean Paul’ün görevinin son dönemlerinden itibaren yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Papa, adeta ‘şüyûu vukûundan beterdir’ fehvasınca olaylarla ilgili konuşmaktan çekiniyor ve meselelerin bir şekilde örtbas edilmesini istiyordu. Çünkü önüne gelen dosyalar, Katolik Kilisesi’nde kritik görevlerde bulunan kardinaller ve başpiskoposları da içine alarak genişleyen bir hacme kavuşmaya başlamıştı. Bu nedenle Papa, Kilise’yi hem ekonomik hem de güven bunalımı bakımından içinden çıkılmaz bir sorunlar girdabına sokacak bu meselelerin, sessiz bir şekilde çözülmesi ya da hiç konuşulmaması taraftarı idi. Ona göre, konuşulmayan şeyler zamanla unutulup giderdi. Ancak öyle olmadı. Papa XVI. Benedikt, nam-ı diğer engizitör Joseph Ratzinger, göreve geldiğinde tam bir baş belası sorunlar yumağı ile boğuşacağını biliyordu. Papa II. Jean Paul öldüğünde Ratzinger, kendisine her konuda danışmanlık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün Papa François’dan bazı reformlar yapması istenmekte. Bunların başında; Kilise’nin merkezi yönetiminde ciddi değişiklikler yaparak yeni atamalarda bulunması; II. Jean Paul’ün temizlemeden bıraktığı Vatikan Bankası’nın içinin boşaltılması olaylarına el atılması ile cezalandırma yoluna gidilmesini engellediği pedofil papazlardan Kilise’nin kurtarılması görevleri gelmektedir. Ancak Papa François’dan beklenen bu tür taleplerin ne kadar sonuç verici olacağı şüphelidir. Zira buna ne yaşı ne de ciğerlerinde rahatsızlığın olduğu sağlığı elvermektedir.</strong></p>
<p>Katolik Kilisesi, uzun zamandır pedofil olayları nedeniyle eleştirilen bir kilise idi. Bu konudaki şikâyetler ve sorunlar, Papa II. Jean Paul’ün görevinin son dönemlerinden itibaren yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Papa, adeta ‘şüyûu vukûundan beterdir’ fehvasınca olaylarla ilgili konuşmaktan çekiniyor ve meselelerin bir şekilde örtbas edilmesini istiyordu. Çünkü önüne gelen dosyalar, Katolik Kilisesi’nde kritik görevlerde bulunan kardinaller ve başpiskoposları da içine alarak genişleyen bir hacme kavuşmaya başlamıştı. Bu nedenle Papa, Kilise’yi hem ekonomik hem de güven bunalımı bakımından içinden çıkılmaz bir sorunlar girdabına sokacak bu meselelerin, sessiz bir şekilde çözülmesi ya da hiç konuşulmaması taraftarı idi. Ona göre, konuşulmayan şeyler zamanla unutulup giderdi. Ancak öyle olmadı.</p>
<p>Papa XVI. Benedikt, nam-ı diğer engizitör Joseph Ratzinger, göreve geldiğinde tam bir baş belası sorunlar yumağı ile boğuşacağını biliyordu. Papa II. Jean Paul öldüğünde Ratzinger, kendisine her konuda danışmanlık yaptığı arkadaşını kaybetmekten çok kendisini bekleyen sorunların dehşetine bir adım daha yaklaştığını hissetmenin verdiği endişe ve biraz da korku ile üzülüyordu. Papa XVI. Benedikt neden üzülmesin? Pedofil ile suçlananlardan birisi, en yakını olan kardeşiydi. Bunun üzerine Papa II. Jean Paul’ün 2001’de yayınladığı <em>Motu Proprio Sacramentorum Sanctitatis Tutela</em> belgesiyle, çocuklara karşı işlenen pedofil gibi tecavüz vakalarını araştırma yetkisini, Kilise teşkilatı ile ilgili birime vereceği yerde, danışmanı Ratzinger’e yani müstakbel Papa XVI. Benedikt’in başında olduğu İmandan Sorumlu Bakanlığa tevdi etmesi, birçok tartışmanın yapılmasına ve haklı olarak şaibelerin olduğu iddialarının ortaya atılmasına neden olacaktır. Oysa Katolik Kilisesi’nin, din ve ahlaki ilkelerini tespit eden en temel referans kitabını yani Katolikliğin ilmihalini selefi Papa II. Jean Paul döneminde birlikte hazırlamışlardı. Hem Papa II. Jean Paul hem de eskinin Engizisyon Kurulu Başkanı ve dönemin İmandan Sorumlu ‘Bakanı’ pozisyonundaki Kardinal Joseph Ratzinger, ahlaki sapkınlıkları teker teker açıklamışlardı. On Emir’i birer birer ele alıp Katolik yaklaşıma uygun bir şekilde açıklarken, seleflerinden daha detaylı bilgiler vermeyi ve yeni ahlaksızlıkları eklemeyi ihmal etmemişlerdi.</p>
<p>1906’da yayınlanan Katolik Kilisesi’nin Din ve Ahlaki İlkeleri (Kateşizm) aynı altıncı emri, dokuzuncu emir ile birlikte yorumluyor ve bir paragraflık bir açıklama ile yorumlamayı yeterli buluyordu. Bu yorum, ‘zina etmeyeceksin’ şeklindeki altıncı emri, ‘Manevi kirlenmeye sebep olacak fiil işlemeyeceksin’ şeklinde tercüme etmekte idi. ‘Manevi kirlilik’ ifadesi ise ‘Tanrı ve insanların gözünde çok kötü ve aşağılık bir duruma düşüren, insanı akıl sahibi olmayan hayvanlar derekesine düşüren, kişiyi daha başka birçok günaha ve ahlaksızlığa sürükleyen, hem bu dünyada hem de ahirette çok büyük azaba düçar eden günahtır’ şeklinde açıklamakla yetiniliyordu. 1906’daki Katolik Ahlakı kitabı, bu emri yorumlamak için sadece bir sayfa diyebileceğimiz bir açıklama yapmakla iktifa ediyordu. Bu ‘günahların’ ne olduğu konusunda detaylı açıklama yapılmadığı gibi, kişinin böyle bir durumdan kurtulması için de Tanrı’ya ve saflığın sembolü olan Bakire Meryem’e dua etmesi tavsiyesi ile yetiniliyordu. Hatta bu günaha düşmemek için örnek olarak şu birkaç durumdan uzak durulması tavsiye ediliyordu: tembellik, kötü arkadaşlar edinmek, örf ve adetlere aykırı cinselliği öne çıkaran resimler edinmek veya bakmak, ahlaka aykırı gösterilere gitmek, kötü konuşmalar ve her türlü günaha götürecek durumlar.</p>
<p><strong>Sorunları Halının Altına Süpürmek</strong></p>
<p>Aynı konuyu ele alan Papa II. Jean Paul ve yardımcısı Ratzinger, On Emir’deki altıncı emir olan ‘Zina etmeyeceksin’ (Çıkış, 20/14; Tesniye, 5/17) maddesini açıklarken, diğer maddelere göstermedikleri ilgiyi gösterdikleri hemen anlaşılmakta. Bu durum bazı araştırmacılar tarafından, tam bir saplantı halinin tezahürü olarak değerlendirilmekte. Öyle ki; iffete muğayir olabilecek her türlü durum ve faaliyet, hiçbiri dışarıda bırakılmamak şartıyla birer birer zikredilip uzun uzun açıklamalarda bulunulmakta: fuhuş, şehvet düşkünlüğü, mastürbasyon, pornografi, fahişelik, tecavüz, eşcinsellik, doğum kontrolü, zina, boşanma, çokeşlilik, ensest ve özgür birliktelik. Tamamı on beş sayfa tutan bir açıklama yer almakta. Bu konuda Papa ve danışmanları, yaptıkları bu açıklamaları delillendirmek için Kutsal Kitap’tan ve II. Vatikan Konsili kararlarından Gaudium et Spes adlı belgeden bolca alıntı yapmakta. Ancak dikkat çeken hususlardan biri, verilen referansların çoğunun yakın döneme ait metinler olması.</p>
<p>Mesela; doğum kontrolünün yasak fiillerden sayılması, Papa XI. Pie’nin 1930’da yayınladığı evliliğe dair genelgesine ve ondan sonra gelen papalardan XII. Pie, VI. Paul ve II. Jean-Paul’e dayanmaktadır. Beş referans, <em>Humanae Vitae</em> genelgesine ve üç referans, 1976’da yayınlanan <em>Persona Humana</em> genelgesine, geriye kalan on beş referans ise Papa II. Jean Paul’ün kendi yayınladığı belgelere uzanmaktadır. Bunlardan sekizi, Familiaris Consortio (1981) ve beşi, Instruction <em>Donum Vitae’yi</em> (1987) dayanak almaktadır. Buna göre, Papa II. Jean Paul’ün, Kilise’nin ‘iffet’e dair koyduğu esasların kaynakları, büyük çapta kendi yayınladığı belgelere dayanmakta.</p>
<p>Ancak asıl dikkati çeken, Katolik iffetinin esasları uzun uzun açıklanırken Katolik Kilisesi ile ilgili pedofil suçlamalarının hat safhada olduğu bir dönemde yazılan ‘Ahlaki İlkeler’de pedofil günahının bir defa olsun zikredilmemesidir. Homoseksüelliğin, kişinin ‘yapısal bozukluğu’ndan kaynaklandığı ve ‘tabiat kanunlarına aykırı bir durum’ arz ettiği uzun uzun açıklanırken, bir kez olsun pedofil fiilinden bahsetmemek nasıl izah edilebilir? Belki, 1960’a kadar Katolik Kilisesi homoseksüellikle pedofili aynı başlık altında değerlendirmekte idi denebilir. Ancak 1960’dan sonra pedofil olayları ile ilgili şikâyetler artmış, Kilise içerisinde ve kamuoyunda tartışmalar başlamıştı. Oysa Katolik Kilisesi’nin Din ve Ahlak İlkeleri, 1980’lerin sonu ile 1990’ların başlarını kapsayan bir dönemde kaleme alınmış bir kitaptır. Katolik Kilisesi’nin Ahlak Esasları kitabında bu konuda bir tek kelime bile edilmemesi, insanların aklına ister istemez bazı soruların gelmesine neden olmakta. Günümüzde büyük bir sorun olan pedofil olayı, yıldan yıla artarak hemen hemen bütün ülkelerdeki papazları içine alacak şekilde genişleyerek devam etmekte. Sorunun kökenini araştıranlar, bunun baş sorumlusu olarak papazların evlenmeme kuralını tekrar tartışmaya yanaşmayan Kilise idaresidir. Oysa evliliğin yasaklandığı bu sistem, aynı zamanda birçok homoseksüel insanı, papaz olmaya teşvik eden bir sistem haline dönüşmüş durumda. Bu aslında yeni bir durum değil. Nitekim olayların yavaş yavaş su yüzüne çıktığı dönemler olan 1950’lerde, Marc Oraison adlı papaz, ‘psikolojik tavsiyeler’ başlığı altında bazı seminerlerde bu konularda ders vermeye başlamıştı. Ancak Oraison’un bu girişimlerine ‘skandal’ denilerek Roma Katolik Kilisesi tarafından müdahale edilmiş ve konunun vahameti biliniyor olmasına rağmen göz ardı edilmişti. Araştırmacılara göre bu mesele, bazı ‘ağır cezalandırma’ tedbirleri ile çözülecek bir mesele değildir. Mesele daha derindedir.</p>
<p>Pedofil olayları ve skandalları 1980’li yıllarda, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde olayların çığırından çıktığı yıllarda gündeme gelir. 1990’lı yıllar ise konunun mahkemelere intikal ettiği yıllardır. Bunun üzerine papazlarla ilgili bazı davranış kuralları tespit edilir. 1993 yılından itibaren piskoposluklar tarafından komisyonlar teşkil edilmeye başlanır (Amerika, 1993; Hollanda, 1995; Belçika, 1997; İrlanda 2001). 2000’li yıllara kadar Kilise bu olayları, ‘kendi içinde’ halletmeye çalışır. İnsanlar, Kilise’nin bazı komisyonlar kurarak olayın üzerine gitmesinden memnun olmuş ve konunun ciddi olarak ele alınacağından ümitlenmeye başlamışlardı. Ancak Katolik Kilisesi’nin ‘halletme yöntemi’, sorunları halının altına süpürmekten başka bir şey değildi. Papalık ve ilgili komisyonlar, kendilerine çocuk yaşta tecavüz edildiği şikâyetiyle gelen kişilere, bu şikâyetlerinden vazgeçmelerinin Kilise’nin ‘selameti’ ve ‘itibarı’ için daha iyi olacağı; bu şekilde davranmakla Tanrı’nın ‘rızasının’ elde edileceği yönünde ikna çalışmaları yapıyordu. Bu duruma, mağdurlar ve yakınları tarafından şiddetle tepki gösterilir.</p>
<p>2000’li yıllara gelindiğinde ise olay, kamuya mal olur ve pedofil mağdurları teker teker medyada boy gösterir. Herkes kendi yaşadıklarını, katıldıkları televizyon programlarında dile getirmeye başlar. Ardından, medyanın ilgili birimleri konu hakkında araştırmalara girişir. Araştırmacı gazetecilik yöntemiyle yüzlerce kişiye ulaşılır ve her birinin tecrübesi, televizyonların haber veya tartışma programlarında nakledilir. Bu konuların tartışıldığı ve en çok mağdurun olduğu belli başlı ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, İrlanda, Almanya, Belçika, Avustralya, Tanzanya ve Filipinler’dir. Bu çalışmaları, çeşitli ülkelerde peş peşe gerçekleştirilen doğrudan mağdurların dinlenmesine dayalı araştırma komisyonlarının kurulması, sondajlar ve arşiv çalışmaları takip eder (Belçika, 2000, 2009; ABD, 2004-2011; Hollanda ve İsviçre, 2010; Avusturya, 2001).</p>
<p><strong>Hedeftekiler Özellikle Ergenlik Çağındaki Erkekler</strong></p>
<p>Araştırmalardan sonra işlenen suçların özelliklerinin ülkelere göre değişiklik arz ettiği fark edilir. Bu konuda olayın vahametini en erken gören ve tedbirler alan ülke, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu ülkede, 1980’lerden itibaren mahkemeler kurulmaya başlamış ve 1985’te bu konuda bilinçlenme de artmıştır. 2005 yılında, papazların formasyonunda bazı ciddi revizyona gidilir ve cinselliği dikkate alan konular ilave edilir. Özellikle 2005-2006 yılları arasında, papalık komisyonlarının papaz yetiştiren seminerleri sık sık ziyaret etmelerine önem verilir. Katolik Kilisesi, 1984’ten 2009 yılına kadar pedofil vakası ile şikâyet başvurusunda bulunan üç bin dosya sahibi ile parasal ödeme yapmak karşılığında sulh olma yoluna gider. Bunlar arasında sadece 37 dosya sahibi, para almayı reddeder ve mahkemeye gitmeyi tercih eder. Yapılan araştırmalar sonucunda Hollanda arşivlerinde bazı ilginç bilgilere rastlanır. Bu verilere göre, 1940-1950 yılları arasında Hollanda’nın, bu tür olayların varlığını tespit ettiği ve birçoğunu cezalandırdığı ortaya çıkar. Bu araştırmalar esnasında çok çarpıcı başka bilgiler de elde edilir. Buna göre; İrlanda, Avustralya ve Kanada’da yetim, öksüz, kimsesiz ve terk edilmiş çocukların, kaldıkları ve eğitildikleri Katolik müesseselerde şiddete maruz kaldıkları ve yöneticilerin, yetkilerini kötüye kullandıkları keşfedilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan araştırmaya göre; 1950-2010 yılları arasında, 5948 papazın (bu ülkedeki Katolik papazların %5.4’ü) %40’ı pedofil olaylarını kendi evlerinde işlemişlerdir. Bu kurbanların 15.000’inin %85’i, on bir ile on yedi yaşları arasındaki erkeklerdir.</p>
<p>Yapılan araştırmaya göre tecavüzcü papazların %20’si, gençliklerinde tecavüz vakası yaşamış kişilerdir. Çocukken tecavüze uğrayan papazların %85’inin, erkek çocuklara musallat oldukları tespit edilir. Bu papazlar arasında, %5’i, on yaşından küçük olanlara karşı tecavüzde bulunan pedofil iken; bunların %20’si, ergenlik çağındaki erkek çocuklara tecavüz etmeyi tercih eden efebofildir. Tecavüzlerin en yoğun olduğu yıllar ise yani yılda 350 tecavüzün tespit edildiği yıllar, 1960-1980 yılları arasıdır. İlginç tespitlerden biri ise söz konusu yıllar arasındaki tecavüzleri yapan papazların, bu fiillerini papaz olarak takdis edildikten hemen sonra işlemiş olmalarıdır. Bu tipler, özellikle erkek çocuklara musallat olmaktadır ve bu ahlaksız fiillerini icra ederken alkol ve esrar kullandıkları görülmektedir.</p>
<p>Hollanda’da yapılan araştırmaların sonucunda; olaya karışan 800 papaz olduğu görülmüştür. Bu papazlar tarafından tecavüze uğrayan 20.000 mağdur tespit edilebilmiştir. İrlanda’da ise yüzlerce papazın karıştığı üç bin vaka görülmüş ve bunların 350’si Dublin şehrinde işlenmiştir. Avustralya’da, 100’den fazla papaz hakkında suç duyurusunda bulunulmuş ve 1980 ile 2010 yılları arasında tamamı mahkûm olmuştur. Belçika’da 504 papaz, 507 çocuğa tecavüz etmiş. Bunların büyük bir çoğunluğu on ile on üç yaşları arasındaki erkek çocuklardır. İsviçre’de ise 104 kurbandan 87’si on iki ile on altı yaşları arasında erkek çocuklardır. Bu suçların, 72 papaz tarafından işlendiği tespit edilmiştir. Çocuklardan tecavüze uğrayanların özellikle ergenlik çağındaki erkekler olması, bazı araştırmacılar tarafından olayların homoseksüellikle bağlantısını kurmalarına neden olmuştur. Bu yorum, özellikle Papalık tarafından desteklenen bir iddia olmuştur. Ancak Kilise’nin bu yaklaşımı şiddetle eleştirilmiştir. Zira Kardinal Tarcisio Bertone Olayı olarak bilinen bu teze göre olay, papazların tecavüz etmeleri gibi bir durumdan çok, çocukların ergenlik çağındaki homoseksüel davranışlarının sonucunda ortaya çıkan bazı davranışlardır. Yani buna göre çocuklar tamamen masum değildir. Onlardaki homoseksüellik tavırlar ister istemez iradeleri zayıf papazların onlara aşırı ilgi göstermelerine neden olmuştur. Bertone’ye göre, pedofil olarak adlandırılan çocuğa karşı tecavüz ve istismar olayları asıl itibariyle birer homoseksüellik vakıasıdır.</p>
<p><strong>‘Susma ve Gizleme’</strong></p>
<p>Katolik Kilisesi açısından bütün bu olayların sonuçları kendisini hem maddi hem de manevi ödemesi ağır bir fatura ile karşı karşıya bırakır. Ahlaksızlığın sebep olduğu skandallar ve işin rezalet boyutu bir yana; Kiliseyle olan resmi bağını kesenlerin sayısı bir anda astronomik rakamlara ulaşır. Bu durum, doğal olarak özellikle Katolik Kilisesi’ne büyük fonların toplandığı Almanya, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kiliseye yapılan yardımların bir anda düşmesine neden olacaktır. Bu hengâmede özellikle Amerika’da, İzlanda’da ve Fransa’da konuyu ciddiye almayan veya geçiştirmek isteyen piskoposlar ya istifa etmeye zorlanacak ya da ağır eleştiriye maruz kalacaktır. Vatikan’ın olayları bastırma yöntemini benimsemesi, bazı ülkelerin diplomatik tavır almalarına neden olacaktır. Mesela, İrlanda, Vatikan ile bütün diplomatik ilişkileri askıya alma kararı aşamasına gelmiştir. Gerçekten Vatikan, bu olaylar ilk ortaya çıktığında, sorumluluk alarak meselelerin üzerine gitmek yerine ‘susma ve gizleme’ politikasını benimsemiştir. Vatikan’ın şikâyetçi olan mağdurları muhatap almama ve sivil otoriteleri atlatma politikası, sadece dış ülkelere karşı değil, aynı zamanda kendi içinde de bazı bölünmelere neden olmuştur. Papa François seçildiğinde, bütün bu olayları önünde hazır bulmuştu. Bugün ondan, kendisinden önceki Papa II. Jean Paul ile Papa Benedikt’in yapmadıkları veya yaptırmadıkları bazı reformları yapması istenmekte. Bunların başında; Kilise’nin merkezi yönetiminde ciddi değişiklikler yaparak yeni atamalarda bulunması; II. Jean Paul’ün temizlemeden bıraktığı Vatikan Bankası’nın içinin boşaltılması olaylarına el atılması ile cezalandırma yoluna gidilmesini engellediği pedofil papazlardan Kilise’nin kurtarılması görevleri gelmektedir. Ancak Papa François’dan beklenen bu tür taleplerin ne kadar sonuç verici olacağı şüphelidir. Zira buna ne yaşı (80’e yakın) ne de ciğerlerinde rahatsızlığın olduğu sağlığı elvermektedir.</p>
<p>Ancak asıl bilinmesi gereken, Arjantinli Bergoglio’yu papa seçen kardinallerin, Papa II. Jean Paul ile Papa Benedikt’in 35 yıldır engellediği reformları yapması konusunda destekleyeceklerine dair söz verip vermemiş olmalarıdır. Kardinaller bu konularda Papa’yı özellikle destekleme konusunda söz birliği yapabilecekleri gibi, durumu idare etmesi konusunda uyarmış olmaları da muhtemeldir. Papa François’nın seçilmesinden sonraki icraatları incelendiğinde, zahirde yeni bir papa olduğu izlenimi verse de araştırmacıların tespitine göre gerçekte istifa eden Papa XVI. Benedikt’in ‘gölge Papa olarak’ hâlâ icranın başı olduğu şüphesi gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.</p>
<p>Kaldı ki 26 Ağustos’ta yayınlanan bir belgede Papa François’nın kendisinin de bu konularda sabıkasının olduğu ortaya çıkmıştır. Papa’nın İrlanda’nın Dublin kentinde konuşma yaptığı esnada, başta <em>La Verita, National Catholic Register ve LifeSite News</em>’de Amerika Birleşik Devletleri eski Papalık Konsolosu Carlo Maria Vigano’nun suçlayıcı sözlerinin yer aldığı bir mektup yayınlanır. Mektuptaki iddiaya göre, aslında Papa ve Kilise’nin yüksek kademesinde görev yapanların tamamı, homoseksüellik skandalı ile kardinallik görevinden el çektirilen Theodore McCarrick’in homoseksüel faaliyetlerinden haberdardı. Ancak görevden alındığı güne kadar bu konuda hiçbiri hiçbir önlem almadı. 2001-2016 yılları arasında Papalığın Washington Büyükelçiliği görevinde bulunan Vigano, 2000 yılından beri Vatikan’daki yetkilileri McCarrick’in yanlış ve gayr-i ahlaki tutumları hakkında uyardıklarını delilleriyle ortaya koymakta.Hatta 2006’da Vigano’nun bizzat kendisi, dönemin Vatikan Devlet Sekreteri olan Kardinal Tarcisio Bertone’ye, McCarrick ile ilgili bir dosyayı takdim ettiğini ve durumu arz ettiğini belirtmekte. Ayrıca 2008 yılında konu ile ilgili uzman olan araştırmacı Richard Sipe’nin raporunu da teslim etmiştir. Ancak bütün bu girişimlerine rağmen Vatikan tarafından hiçbir cevap almamıştır. Tabii konuyla ilgili bilgiler ayyuka çıkınca Papa XVI. Benedikt’in aldırdığı, ‘kardinalin semineri terk etmesi gerektiği, ibadet yönetmesinin, kamuya açık toplantılara katılmasının, konferans vermesinin ve yolculuk yapmasının yasaklandığı’na dair önlemler McCarrick’in kendisine bildirilir.</p>
<p>Ancak onu destekleyen ve koruyan Washington’daki Başpiskopos Kardinal Donald Wuerl sayesinde Papa tarafından ilan edilen önlemlerin hiçbiri McCarrick’e uygulanmamıştır. Kardinal Wuerl, McCarrick’i cezalandırmak şöyle dursun, onun seminerlerde kalması ve en saygın misafir gibi ağırlanmaya devam etmesini sağlamaktadır. Wuerl, onun yanlış hiçbir davranışına şahit olmadığını belirtmektedir. İlginç olan, Jorge Mario Bergoglio 2013’te Papa seçildikten sonra 23 Haziran 2013’te Büyükelçi Vigano’yu huzuruna çağırmasıdır. Vigano burada, bütün olumsuzlukları içeren bir dosyayı kendisine arz eder. Vigano, Papa’nın bu iddiaları dinledikten sonra sanki önceden biliyormuşçasına hiçbir tepki göstermediğini ve konuyu değiştirdiğini belirtmektedir. Yine ilginç olan Papa François’nın, McCarrick hakkındaki o kadar ciddi iddialara rağmen, cezaları uygulamak şöyle dursun, Amerika Birleşik Devletleri’ne yapacağı yeni atamalarda onu yanından hiç ayırmamış olmasıdır. Böylece Washington’da McCarrick’in yakın arkadaşları ve tanıdıkları görevlere atanır. Bunun üzerine öfkesine hâkim olamayan Vigano, konuyla ilgili şöyle bir açıklamada bulunur: ‘Papa François, kendisine Petrus aracılığıyla Mesih tarafından verilen yetkileri kötüye kullanmıştır. Kardeşlerini birleştirecek adımlar atması gerekirken, icraatları ile aksine onları birbirinden ayırmıştır. Kurtlara, Mesih’in kuzularını parçalaması konusunda cesaret vermekte. Katolik Kilisesi’nin içinden geçtiği şu hassas dönemde Papa, günahını kabul etmeli ve istifa etmelidir. İlan ettiği sıfır tolerans prensibi ile tutarlı olmak için McCarrick’in kötülüklerinin üstünü örtbas eden kardinaller ve piskoposlara doğru örnek olmak için görevinden istifa etmelidir.’ Vigano, konu açılmışken bu vesileyle Kilise’nin yüksek bürokratları arasından suça karışmış olan birçok ismi de zikreder. Kardinal Pietro Parolin’den Sean Patrick O’Malley’e ve Oscar Andreas Rodriguez Maradiaga’ya kadar uzun bir liste sunar. Ancak bütün bu açık listelere rağmen Papalık çok hassas davranmakta ve bu tür suçlamaları dikkate almama taraftarı olarak görünmekte. Bu da Katolik entelektüeller arasında büyük rahatsızlıklara neden olmaktadır. Tabii akla gelen sorulardan biri de Batı ülkelerinde bütün bu olaylar olurken Türkiye’nin de içinde yer aldığı Doğu ülkelerinde durum ne idi?</p>
<p>Her ne kadar son zamanlarda Katolik Kilisesi’nin medyada pedofil olayları ile gündeme gelmesi, bazı araştırmacılar tarafından Protestan evanjeliklerin oyunu olduğu şeklinde dile getirilmiş olsa da; pedofil olaylarının, Katolik Kilisesi’nin kadim yumuşak karnı olarak varlığını uzun süre daha devam ettireceği anlaşılmaktadır. Katolik Kilisesi’nin pedofil olayları ile ilgili durumunu özetleyen en güzel yapıt, 2015 yılında gösterime giren Spotlight adlı filmdir. Boston’daki bir pedofil olayını belgesel tadında anlatan film, Boston’daki gazetecilerin yaptıkları araştırmaları 2002’de Boston Globe’da yayınladıkları yazılara dayanmaktadır. Film, her ne kadar hem Vatikan tarafından hem de Vatikan’ın yayın organı Osservatore Romano gazetesi tarafından tebrik edilmiş olsa da; Katolik Kilisesi’nin prestijini ve otoritesini yeniden sorgulayan bir yapıt olarak film tarihindeki yerini çoktan aldı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatikanin-pedofil-olaylari-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklu’nun İradesi, Gazalî’nin Başarısı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:10:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2769</guid>

					<description><![CDATA[Gazalî’nin felsefeciler hakkında ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir. Sultan Alparslan’ın (1029-1072) perde arkasında kalan yönlerinden biri de entelektüel birikimidir. Kaynaklar onu, hep başarılı bir asker olarak ele alır. Oysa İslâm tarihi ve Selçuklu Türk tarihi açısından en belirleyici entelektüel hadiselerden biri, onun iradesiyle gerçekleşmiştir: Nizamiye Medreselerinin kuruluşu. Bu medrese, ismiyle vezir Nizamülmülk’e nispet edilse de Alparslan’ın iradesi olmasaydı herhâlde kurulamazdı. En önemli varlık gerekçesi, XI. yüzyıl İslâm dünyasında sınırları bir türlü belirlenemeyen mezheplerin, bazen toplumun ve devletin asayişini tehdide kadar varan aksiyonlar doğurmasıydı. Özellikle Hasan Sabbah’la ürkütücü bir temsilci bulan “Bâtınîlik” çerçevesinde yer alan akımlar zaman zaman terör odağı olabiliyor, Sultan bir sabah uyandığında bir bıçağın saplandığı kâğıdı yastığının az ötesinde buluyor ve üzerinde, “Bu hançeri senin kalbine saplamak, yatağına saplamaktan daha kolaydır!” tehdidini okuyordu… Sultan Alpaslan, dönemin bu karmaşasından büyük rahatsızlık duyuyor, çözümü için Nizamülmülk’ü sıkıştırıyordu. Siyasetnâme bize, Sultan’ın bir ara -aynı zamanda mensubu bulunduğu- Şafiî-Eş’arî ekol dışında bütün mezhepleri yasaklayarak soruna kesin bir çözüm bulmak istediğini, Nizamülmülk’ün onu, bundan vazgeçirmek için epeyce çaba sarf ettiğini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazalî’nin felsefeciler hakkında ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.</strong></p>
<p>Sultan Alparslan’ın (1029-1072) perde arkasında kalan yönlerinden biri de entelektüel birikimidir. Kaynaklar onu, hep başarılı bir asker olarak ele alır. Oysa İslâm tarihi ve Selçuklu Türk tarihi açısından en belirleyici entelektüel hadiselerden biri, onun iradesiyle gerçekleşmiştir: Nizamiye Medreselerinin kuruluşu. Bu medrese, ismiyle vezir Nizamülmülk’e nispet edilse de Alparslan’ın iradesi olmasaydı herhâlde kurulamazdı. En önemli varlık gerekçesi, XI. yüzyıl İslâm dünyasında sınırları bir türlü belirlenemeyen mezheplerin, bazen toplumun ve devletin asayişini tehdide kadar varan aksiyonlar doğurmasıydı. Özellikle Hasan Sabbah’la ürkütücü bir temsilci bulan “Bâtınîlik” çerçevesinde yer alan akımlar zaman zaman terör odağı olabiliyor, Sultan bir sabah uyandığında bir bıçağın saplandığı kâğıdı yastığının az ötesinde buluyor ve üzerinde,<em> “Bu hançeri senin kalbine saplamak, yatağına saplamaktan daha kolaydır!”</em> tehdidini okuyordu… Sultan Alpaslan, dönemin bu karmaşasından büyük rahatsızlık duyuyor, çözümü için Nizamülmülk’ü sıkıştırıyordu. Siyasetnâme bize, Sultan’ın bir ara -aynı zamanda mensubu bulunduğu- Şafiî-Eş’arî ekol dışında bütün mezhepleri yasaklayarak soruna kesin bir çözüm bulmak istediğini, Nizamülmülk’ün onu, bundan vazgeçirmek için epeyce çaba sarf ettiğini söylüyor.</p>
<p>Nizamülmülk, “ihyâ” için Gazâlî’yi seçti. Gazalî hem zekiydi hem de İslâmî ilimlerde döneminin en iyilerindendi. Üstelik hem Sultan’la hem de veziriyle mezheptaştı. Nizamülmülk, Gazalî’yle konuyu nasıl konuştu ve şekillendirdi; bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz. Fakat şartların ilk anda bir medresenin varlığını zorunlu kıldığı da açıktı. Nitekim bu medrese kuruldu. Gazalî, bu medrese/üniversitenin en üst düzey yetkilisiydi. Artık konuya çözüm bulabilmek için kafa yorması gerekiyordu. Bu çabanın sergilenişini, entelektüel otobiyografisi olan <em>el-Munkiz</em> mine’d-Dalâl’de ayrıntılarıyla buluyoruz. <em>el-Munkiz’</em>den anlaşıldığı kadarıyla Gazalî, dönemin fikir akımlarını tasnif ederek işe başlamış, dört etkili ana akım tespit etmiştir: Felsefe, Kelâm, “Talimiyye”/Bâtınîlik ve Tasavvuf.</p>
<p><strong>Felsefecilere Yönelttiği Üç Suçlama</strong></p>
<p>Felsefe o dönemin İslâm dünyasında nasıl toplumsal sonuçlar doğurduğu tespit edilemeyen, etkisi açık fakat sınırları belirsiz bir görünüm sergiliyor, bu yönüyle hem devlet adamlarını tedirgin ediyor hem de Gazalî’nin <em>el-Munkiz’</em>de “cahil din dostları” diye nitelediği bir kısım dindarları rahatsız ediyordu. Kelâm ilmi o devirde sadece kendi sınırları içine kapanmış, oluşturduğu ağır ıstılah yükü sebebiyle bu ilimle uğraşanların dışında neredeyse kimseye hitap etmeyen bir yapı sergiliyordu. Gazalî bu sebeple Kelâmcıları toplum için zararsız veya etkisiz eleman konumunda görüyordu. Talimîlik/Bâtınîlik ise gizli kapaklı yapısıyla Gazalî’nin bir türlü içine nüfuz edemediği bir yapı görünümündeydi. Bu handikabı, Bâtınîlerin içine bir dostunu sokarak aştığını, ondan aldığı birinci el bilgiyle Bâtınîleri değerlendirmeye tâbi tuttuğunu <em>el-Munkiz</em>’de bizzat Gazalî beyan ve itiraf ediyor. Sûfîleri ise çocukluk yıllarından beri yakından tanımaktadır. Gazâlî, bu dört alanın hiçbirisine daha baştan olumsuz veya olumlu bir bakışla yaklaşmadığını, İslâm dünyasında felsefeyi en ileri derecede temsil eden bir feylesof kadar hatta ondan daha iyi öğrenmedikçe eleştirmediğini belirtiyor. Bunun en önemli şahidi sanırız <em>Makâsıdu’l-Felâsife</em> adlı eseridir. Gazalî’nin sergilediği entelektüel çabada uyguladığı yöntem “şüphecilik”tir. Çünkü Batı’da Gazalî incelemeleri Septizm = Şüphecilik unvanlı bir akım doğurmuştur.</p>
<p>Selçuklu devlet idare ve iradesinin kendisine verdiği görev sonucu Gazalî, etkisi bugüne kadar süren ve bütün İslâm dünyasına şamil olan bir yapıyı şekillendirmiş oldu. “Sünnîlik” denilen şey elbette ondan önce de vardı ama o, bu yapıya nihaî şeklini kazandırdı: Amelde ‘dört mezhep’ kavramı onunla netlik kazandı. Ondan önce bırakın karşıt akımları, bugün bizim âdeta kardeş mezhepler addettiğimiz dört mezhebin müntesipleri birbirlerini tekfir edebiliyor hatta zaman zaman aralarında savaşıyorlardı bile. Gazalî’den sonra bu kargaşa öncelikle ve hiç değilse dört mezhep mensupları arasında sonlanmış oluyordu. Gazalî’nin felsefecilere -sadece felsefenin ilâhiyat alanıyla sınırlı olarak- yönelttiği üç suçlamaya, dönemin felsefecileri içinde ikna edici bir karşılık verebilen çıkmadı ve felsefenin etkisi bu üç temel eleştiri sebebiyle kırılmış oldu. Fakat bu arada Gazalî’nin felsefeyle ilgili olarak ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.</p>
<p>Sûfîlik ise Gazalî’nin eliyle, sınırları belirsiz ve yine devlet adamları başta olmak üzere toplumun belli başlı kesimlerini rahatsız eden görünümünden kurtarıldı. <em>İhyâu Ulûmi’d-Dîn,</em> daha adıyla ‘din’in ihyasını öngören bir kitapsa da tasavvufî bir muhteva taşır. Ancak bu eserle tasavvuf, sivriliklerinden arındırılmış, yaygın tabirle ‘müteşerri’ bir görünüm kazanmıştır. Bunu yapmasaydı, tasavvufun nasıl evrileceği, nerelere savrulacağı hiç de belli olmazdı. Bu ise İslâm toplumuna pahalıya mal olurdu. Çünkü tasavvuf, toplumu etkileyen, ona temel oluşturan yapılardan biriydi. Gazalî sergilediği entelektüel çabayla İslâm dünyasında gittikçe yaygınlık kazanan bir toplumsal karmaşayı önlemeyi başarmıştır. İlginçtir, onun entelektüel birikimi Batı’da “Septizm” akımını doğururken İslâm dünyasında müspet bilimler açısından bir olumsuzluğa yol açmıştır. Müslümanlar, Gazalî’yi yanlış anlamışlardır. <em>el-Munkiz</em>’de vurucu bir ifadeyle şikâyet ettiği ‘cahil din dostları’ devreye girmiş ve akış âdeta tersine dönmüştür. Gazalî’nin entelektüel çabası olmasaydı, İslâm dünyasında taşlar yerine oturmaz, anarşi alır başını gider, toplumu etkileyip şekillendiren mihraklar birbirini yerdi. Gazalî’nin yanlış anlaşılması, İslâm dünyası açısından kötü olmuştur. Fakat hiç değilse anarşiyi ‘sevâd-ı azam’ çerçevesinde sona erdirmiş gözükmektedir. Kaostan kurtuluş, Sultan Alparslan’ın iradesi, Vezir Nizamülmülk’ün teşkilatçılığı ve Gazalî’nin zekâsıyla mümkün olmuştur diyebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/selcuklunun-iradesi-gazalinin-basarisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Devrin Sosyal Tarihi: İmam Hatip Okulları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-devrin-sosyal-tarihi-imam-hatip-okullari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-devrin-sosyal-tarihi-imam-hatip-okullari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:05:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2767</guid>

					<description><![CDATA[İmam-Hatipler öncelikle toplumdan gelen güçlü talebin bir eseridir. Bu toplumsal talep, Türk eğitim sistemi içinde özgün bir modeli de ortaya çıkartmıştır. Zira bu okullar İslam dünyasında, dini ilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu, din ve dünya dengesini sağlayan, toplumun talepleri ile devletin öngörü ve beklentisini karşılayan sıra dışı bir modeldir. Bir taraftan toplumsal muhalefetin sessiz ve derinden bir arayışı olan İmam-Hatipler, bir taraftan da modernleşme sürecinde ortaya çıkan bir araçtır. İmam-Hatiplerin Kısa Tarihi İmam-Hatip Okullarının kuruluşu, 3 Mart 1924 yılında çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”na dayanmaktadır. Kanunun ilgili maddesi, “Dinî hizmetlerin ifasıyla görevli memurları yetiştirmek üzere ayrı mektepler (İmam ve Hatip Mektepleri) açılmasını” öngörmüş, böylece daha sonraki yıllarda adından çokça söz edilecek İmam-Hatipler açılmıştır. Bu düzenleme, bahsi geçen okulların “özel” amaçlarla değil, bir ihtiyacın ürünü olarak, Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından üretilen bir alternatif olduğunu aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiğini göstermektedir. Bu kanuni düzenlemeden hemen sonra 1924 yılında, ülke genelinde 29 İmam-Hatip Mektebi açılmıştır. İlk başta 29 olan sayı daha sonraki yıllarda giderek düşmeye başlamış; 1925 yılında 26’ya, 1926 yılında 20’ye gerilemiştir. 1927’den itibaren sadece Kütahya ve İstanbul’da olmak üzere 2 tane okul kalmış, 1930 yılında bu okulların da kapatılması ile uzunca bir süre Türkiye’de ortaöğretim seviyesinde din eğitimi kesintiye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İmam-Hatipler öncelikle toplumdan gelen güçlü talebin bir eseridir. Bu toplumsal talep, Türk eğitim sistemi içinde özgün bir modeli de ortaya çıkartmıştır. Zira bu okullar İslam dünyasında, dini ilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu, din ve dünya dengesini sağlayan, toplumun talepleri ile devletin öngörü ve beklentisini karşılayan sıra dışı bir modeldir. Bir taraftan toplumsal muhalefetin sessiz ve derinden bir arayışı olan İmam-Hatipler, bir taraftan da modernleşme sürecinde ortaya çıkan bir araçtır.</strong></p>
<p><strong>İmam-Hatiplerin Kısa Tarihi</strong></p>
<p>İmam-Hatip Okullarının kuruluşu, 3 Mart 1924 yılında çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”na dayanmaktadır. Kanunun ilgili maddesi, “Dinî hizmetlerin ifasıyla görevli memurları yetiştirmek üzere ayrı mektepler (İmam ve Hatip Mektepleri) açılmasını” öngörmüş, böylece daha sonraki yıllarda adından çokça söz edilecek İmam-Hatipler açılmıştır. Bu düzenleme, bahsi geçen okulların “özel” amaçlarla değil, bir ihtiyacın ürünü olarak, Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından üretilen bir alternatif olduğunu aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Bu kanuni düzenlemeden hemen sonra 1924 yılında, ülke genelinde 29 İmam-Hatip Mektebi açılmıştır. İlk başta 29 olan sayı daha sonraki yıllarda giderek düşmeye başlamış; 1925 yılında 26’ya, 1926 yılında 20’ye gerilemiştir. 1927’den itibaren sadece Kütahya ve İstanbul’da olmak üzere 2 tane okul kalmış, 1930 yılında bu okulların da kapatılması ile uzunca bir süre Türkiye’de ortaöğretim seviyesinde din eğitimi kesintiye uğramıştır. Yüzyıllardır İslam’a inanan Türk toplumu, bu tarihten sonra bir süre -yaklaşık 20 yıl- çocuklarını kendi inancına uygun dini eğitimden uzak yetiştirmek zorunda kalmıştır. Sosyolojik incelemeler, her ne kadar tarihte bireysel olarak dini inancı olmayan insanların varlığını gösterse de inançsız bir toplumun olmadığını göstermektedir. Toplumun en temel ihtiyacı olan dini eğitimin kesintiye uğraması, çeşitli arayışları gündeme getirecektir. Bu dönemde toplum, yasaklı da olsa kendisi alternatifini üretmek istemiş ancak bu teşebbüsler genellikle resmi takibatla sonuçlanmıştır. Bu dönemin tanıklarının hatıraları hâlâ toplumsal hafızadaki canlılığını korumaktadır.</p>
<p>Dini eğitimin kesintiye uğramasının sonuçlarını, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor” isimli bir belge ile ortaya koymuştur. Rapora kısaca göz atıldığında, Akseki’ye göre toplumun din adamı ihtiyacı had safhadadır. En basit dini merasimleri yerine getirecek görevliler bulunmamakta, yetkisiz kişileri -daha iyi bir alternatif bulunmadığı için- din görevlisi hatta müftü, vaiz olarak görevlendirme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Rapora yansıdığı kadarıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın endişesi, “böyle giderse din adamlarımızın çok geçmeden büsbütün tükeneceği, din adamları ortadan çekildikçe hurafelerin ve din adına kötü unsurların çoğalacağı” yönündedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi bu dönemde dinin sahih kaynaklara dayalı eğitiminin sürdürülememesi, niteliksiz kişilerin dini görevleri sürdürmesini gerektirmiştir. Gündelik hayatta dine ve din adamlarına ilişkin ortaya çıkan “dar kafalı”, “hurafeci”, “çağdışı” vb. din karşıtı söylemin, bu dönemdeki örneklerden hareketle üretildiği düşünülebilir. Ancak ilginç olan dini ve din adamlarını bu gerekçeyle kıyasıya eleştiren bakış açısı aynı zamanda din eğitiminin ve onun bugünkü temsilcisi olan İmam-Hatiplerin ya kapatılmasını talep etmekte ya da sınırlı bir alana hapsedilmesini arzu etmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin çok partili hayata geçiş kararı alması siyasete, toplumun taleplerine karşılık vermeyi dikte etmiş görünmektedir. Bu sebeple tek pati CHP’sinin son yıllarında, kendisi de bir İlahiyatçı olan Şemsettin Günaltay hükümeti, “İmam Hatip Kursları” açılması kararı vermiştir. Aynı dönemde din derslerinin ilkokuldan başlamak üzere “program dışı” da olsa eğitim sürecine dâhil edilmesi karara bağlanmıştır. Daha sonra 1951 yılında “kültürlü İmam ve Hatiplerin yetişmesini sağlayacak” kurumların açılması için ilk adım atılmış, Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Maraş’ta İmam Hatip Okulları öğretime başlamıştır. 1974 yılında bu okulların ismi “İmam-Hatip Lisesi” olarak değiştirilmiş böylelikle diğer liselerle eşdeğer bir konuma yükseltilmek istenmiştir. 1990’lı yıllara kadar dönemsel politikalara bağlı olarak ortaokulları kapatılmış sonra tekrar açılmıştır.</p>
<p>Yakın dönemde İmam-Hatip kimliğini yaralayan ve hâlâ bir neslin hafızasında tazeliğini koruyan en önemli gelişme, şüphesiz “28 Şubat Post Modern Darbesi”nin İmam-Hatiplerle ilgili sonuçlarıdır. Hükümete “tavsiye” edilen bu düzenlemelerle İmam-Hatiplerin orta kısımları kapatılmış, katsayı eşitsizliği ile İmam-Hatiplerin önü kesilmiş, binlerce gencin hayalleri çalınmıştır. Ancak 1925 ile 1950 yılları arasında “ara dönem din politikaları” sonucu ortaya çıkan ve daha sonra uzun süre “devletin başını ağrıtan” denetimsiz yapılar, 28 Şubat sürecinden sonra da kendine toplumsal taban bulmuş ve yine devletin başını ağrıtmıştır.</p>
<p><strong>İmam-Hatipler Türkiye’nin Ürettiği Özgün Bir Modeldir</strong></p>
<p>Hiç şüphesiz İmam-Hatipler öncelikle toplumdan gelen güçlü talebin bir eseridir. Toplumdan gelen güçlü talepler sonucu Türkiye’de İmam-Hatip Okulları, bir alternatif olarak tekrar gündeme gelmiştir. Bu toplumsal talep, Türk eğitim sistemi içinde özgün bir modeli de ortaya çıkartmıştır. Zira bu okullar İslam dünyasında, dini ilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu, din ve dünya dengesini sağlayan, toplumun talepleri ile devletin öngörü ve beklentisini karşılayan sıra dışı bir modeldir. Aşlamacı’ya göre, “Türkiye’nin kendi modernleşme tarihinde ürettiği özgün bir tecrübe ve eğitim modeli” (Aşlamacı, 2017, s. 21) olan İmam-Hatipleri incelemek, Türkiye’nin özgün bir tecrübesine vakıf olmaktır.</p>
<p>Bir taraftan toplumsal muhalefetin sessiz ve derinden bir arayışı olan İmam-Hatipler, bir taraftan da modernleşme sürecinde ortaya çıkan bir araçtır. Arslan, dindarların moderniteye karşı verdikleri muhalefet sürecinde İmam-Hatiplerin modern bir araç olarak ortaya çıktığını ifade etmektedir. Fakat bu “modern araç” Türkiye tarihinde örneğine rastlanmamış ölçüde gönüllü ve topyekûn bir katılımın konusu olarak ortaya çıkmıştır (Arslan, 2000, s. 162). Türkiye’de toplum İmam-Hatip Okullarının binalarının yapılması konusunda büyük fedakârlıklar sergilemiş ancak destek veren sivil toplum kuruluşları, okulların mülkiyetine ve yönetimine ilgi göstermemiştir. Bu olgu, toplumsal talebin yönünü göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır. Diğer bir deyişle Türkiye’de dindarlar, çocuklarına hem dini eğitim vermek istemekte ancak bunu, meşru yollarla yapmak istemektedir.</p>
<p>İmam-Hatip olgusunu incelemek bir din eğitimi kurumunu incelemenin ötesinde, İslami bilgi, siyaset ve toplumsal ağları, çevrenin merkeze yürüyüşünü incelemek anlamına gelmektedir. Türkiye’de İmam-Hatip Okullarını konuşmak çoğu zaman -yanlış bir şekilde- bu okulların siyasi yönüne veya siyasetçilerin ve kanaat önderlerinin gözündeki siyasi rollerine odaklanmak anlamına gelmektedir. Bu yanlış bakış açısı Türkiye için çok önemli bir toplumsal olguyu ve özgün bir modeli eksik değerlendirmekle eşdeğerdir (Özgür, 2015, s. 15, 32).</p>
<p><strong>Fırsat Eşitliğine Giden Yolda İmam-Hatipler</strong></p>
<p>Türkiye’de dindar kesim, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan “ara dönem din politikaları” ve halkına yabancılaşmış siyasi yapılanma sebebiyle uzun süre devletle arasına mesafe koymuş, bir gün düzeleceği beklentisi ile isyan etmemiş “bu da geçer Ya Hu!” diyerek kendi kabuğuna çekilmiştir. Görece özgürlük ortamı oluştuğunda ise taleplerini meşru yollardan iletmenin yollarını aramıştır. İmam-Hatip Okulları da bu talebin eğitim alanındaki yansımalarından başka bir şey değildir. Bu anlamda İmam-Hatip olgusu, dindar kesimin dini eğitim talebini meşru bir yol bularak gidermesi olarak okunabilir. Ancak meselenin bir başka yönü bu okulların, Türkiye’de uzun süre kendini öteki olarak hisseden, toplumun değilse de siyasi ve bürokratik merkezin “kenarında”, “çevresinde” yaşayan bir kitlenin meşru yollardan merkezle iletişim kurmasının aracı olmasıdır. Halk çocuklarını bu okullara göndererek devletine, “Dinimden vazgeçemem ancak devletim olmadan dinimi yaşamam zordur. O halde dini eğitimi devlet yürütmelidir” mesajını vermiştir.</p>
<p>Türkiye’de eğitim, toplumsal hareketliliğin ve sınıf atlamanın önemli yollarından biridir. Ancak eğitimin bir alternatif olabilmesi, toplumun rağbetine de bağlıdır. Türkiye’de muhafazakârların her türlü eleştirilerine rağmen çocuklarını okutmak istemesi ve İmam-Hatipleri bir alternatif olarak görmesi, bu gerçeğin bir yansımasıdır. Yüzyıllardır içinde yoğrulduğu dini kültüre bigâne kalamayan toplum, aynı zamanda çocuklarının “adam olması için” onları okutmak istemiştir. İmam-Hatiplere çocuklarını gönderen kesimin sosyolojik tabanı göz önünde bulundurulduğunda, bu okulların fırsat eşitliğine giden yolda çok önemli bir alternatif olduğu görülmektedir. Aileler çocuklarını, İmam-Hatibe göndererek onların hem dinini öğrenmesini hem bir meslek sahibi olmasını, aynı zamanda bu yolla ülkesine hizmet etmesini istemiştir. Bu sebeple Türkiye’de muhafazakârlar eleştirel tutumlarına rağmen resmi eğitimi önemsemiş ve eğitimi çocuklarını kurtarmanın yolu olarak görmüşlerdir (Tuğal, 2011, s. 104). Ancak dindarların eğitimi, toplumsal hayata tutunmanın bir yolu olarak görmesi, İmam-Hatip olgusunun “derinliğini” gözden kaçırmamalıdır. Zira toplumun önemli bir kesimi, çocuğunu İmam-Hatibe gönderirken “dinini öğrensin, bir kimlik kazansın” düşüncesine sahiptir. Bu olgu Türkiye’de, dindarların sosyoekonomik olarak belirli bir düzeye ulaşmış olmasına rağmen hâlâ neden bu okullara rağbet ettiğini anlatmaktadır. Toplum değişmektedir. Değişen toplumun gözünde İmam-Hatibin anlamı da değişmektedir. Ancak 2018 yılına gelindiğinde nitelikli okul tercihlerinin %23’ünün, tüm okul tercihlerinin %17’sinin İmam-Hatibe yönelmesi (Bekiroğlu, 2018) artık İmam-Hatiplerin, Türkiye’nin Habitusunu belirleyen bir unsur olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle İmam-Hatipler, başlangıçta toplumun alt kesiminin çevreye yönelmesinde bir aracı iken bugün bu özelliğine orta sınıflaşmayı da eklemiştir. İmam-Hatipler artık Türkiye’de orta sınıfın -bazı okullar özelinde düşünüldüğünde üst sınıfların- rağbet ettiği kurumlara dönüşmektedir.</p>
<p><strong>İmam-Hatipler ve Laiklik Tartışmaları</strong></p>
<p>İmam-Hatip olgusu Türkiye’de, laiklik tartışmalarıyla ilişkili olarak da gündeme gelmiştir. İmam-Hatibe mesafeli duran bir kesim hep bu okulların varlığının, müfredatının ya da bu kesimin “gizli ajandasının” laiklikle sorunlu olduğunu ileri sürmüştür. Ancak hakikat bundan biraz farklıdır. Dindarların toplumsal tarihinde oldukça belirleyici bir role sahip olan İmam-Hatiplerin dindar kesime en büyük katkılarından biri, bu okulların mezun vermeye başlamasıyla birlikte dindarların, entelektüel yetiştirmeye başlamalarıdır. İmam-Hatiplerin savunduğu görüşlerin, ortaya koyduğu hayat anlayışının laiklik (belki de laikçilik ya da laikliğin bir yorumu demek daha doğrudur) ile sorunlu görülmesinin temelinde de bu gerçek yatıyor olmalıdır. Bir başka ifadeyle İmam-Hatipler çevresinde oluşan kültürel birikim, o güne kadar modernleşmeyi “Batılılaşma” olarak anlayan ve dini-geleneksel kültürü dışlayacak şekilde yorumlayan hâkim elite itiraz etmeye başlamıştır. Daha açıkçası İmam-Hatipler mezun verdikçe kamusal ve sosyal alanda mücadele edebilecek bir dindar orta sınıfın oluşumuna zemin hazırlamıştır (Tuğal, 2011, s. 63).</p>
<p><strong>İmam-Hatiplerde Ümmet Olma Bilinci Kazandırıldı</strong></p>
<p>İmam-Hatipler Türkiye’de, dindar kesimin İslam dünyası ile zihin ve gönül olarak “bir olduğunu” hisseden ve toplumsal olarak bunu kabul edilebilir bir düşünceye dönüştüren bir kültürün oluşmasında önemli bir pay sahibidir. Bu okullar Türkiye’de, gençliğin “ümmet olma şuurunu güçlendiren” ve kimliğini Müslümanlıkla özdeşleşme konusunda cesaretlendiren bir anlayışı benimsemiş görünmektedir. Ancak bu bakış açısının oluşması, okulların müfredatı yanında kendini İmam-Hatiple özdeşleştiren sosyal kesimlerin özlemini de yansıtır mahiyettedir. Zira modernleşme süreci ile birlikte İslam ümmetinin siyasi birliğinin dağılması, bunu takip eden süreçte Türkiye’nin, yeni siyasi düzeninin yönetime rengini veren bir unsur olarak İslam’ı dışlaması, geniş halk kitlelerinde ciddi travmaların oluşmasına yol açmıştır. İmam-Hatipler dağılan İslam ümmetinin gönül ve zihin olarak “bir olduğunu” savunulabilir ve kabul edilebilir bir düşünce olarak kimliğine mal etmiştir. Bu okullarda öğrencilerin kazandığı, “ümmet şuuru” milli kimlikle hiçbir zaman çatışmamış aksine milli kimliği de güçlendirmiştir. Şüphesiz bunun temel sebebi, yüzyıllardır bu topraklarda oluşan milli kimliğin din ile iç içe geçmiş olmasıdır. Herhalde bunu en iyi açıklayan yaklaşımlardan biri, İsmet Özel’in dile getirdiği, Türk’ün karşıtının Kürt ya da başka bir etnik kimlik değil “Gavur” olmasıdır.</p>
<p><strong>İmam-Hatiplerin Yaygınlaşmasında İslamcı Siyasetin Etkisi</strong></p>
<p>İmam-Hatip okullarının açılışı, yukarıda da dile getirildiği gibi, Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlamıştır. Ancak belki de Türkiye’deki politik değişimden bu ölçüde etkilenen başka bir eğitim kurumu yoktur. Türkiye’de sağ ve İslamcı siyasi partiler bu okulların sayısının artmasında istekli olmuşlardır. Sağ iktidarların bu okullara meyli daha çok toplumsal tabanlarının taleplerine uygun hareket etme güdüsü ile açıklanabilir. İslamcı partilerin, İmam-Hatiplere önem vermesi ise toplumsal tabanının talepleri yanında İmam-Hatipleri kendi kimliklerinin bir parçası olarak görmeleri ile ilişkilidir. İslamcı partilerin, İmam-Hatip okullarının sayılarının artmasında istekli olmaları, belki de bu sebeple “arka bahçe” tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Ancak yukarıda birkaç defa değinildiği gibi, Türkiye’nin kendi şartlarında ürettiği özgün bir model olan bu eğitim kurumları, arka bahçe tartışmalarına sığmayacak kadar önemli bir olgudur. Daha çok damgalama amaçlı dillendirilen bu görüşler, İmam-Hatiplerin Türkiye’ye katkılarını dar bir çerçeveye sığdırmakla sonuçlanmaktadır.</p>
<p><strong>Bu Okulların Sınırlı Bir Alanda Var Olması İstendi</strong></p>
<p>İmam-Hatip okullarının mezunlarının artması, mezunların sadece imamlık, müezzinlik gibi görevlerle yetinmek istememesi, daha açıkçası dini görevler dışında da kariyer sahibi olmak istemeleri, bu okulları İslamcılık, laiklik ve modernite tartışmalarının merkezine yerleştirmiştir (Özgür, 2015, s. 10).</p>
<p>Bu okullara gelen öğrencilerin önemli bir kısmı öncelikle dini bilgileri daha iyi öğrenmek üzere gelmektedir. İmam-Hatiplerle ilgili geçmiş yıllardaki çalışmalara göre, öğrencilerin aileleri içinde eğitim düzeyi düşük anne-babalar önemli bir orana ulaşmaktadır. Babaların mesleğine bakıldığında ise İHL’de en fazla serbest meslek sahibi ve memur çocukları öğrenim görmektedir. Bu okulların önemli bir kısmının parasız yatılı imkânı sağlaması, kırsal kesimden gelen, geliri düşük ailelerin çocuklarının öğrenim görme şansını arttırmaktadır (Çakır, Bozan, &amp; Talu, 2004, s. 71-80). Bu bilgiler ışığında İmam-Hatipler, çevrenin merkeze yürüyüşünde fırsat eşitliğini sağlayan önemli bir alternatif olmuş, toplumun çeperlerinde yer alan kesimlerin merkezde yer alma talebini göstermişlerdir. İmam-Hatiplere karşı bazı dönemlerde ortaya çıkan refleksleri de bu bağlamda yorumlamak mümkündür. Buna göre bazen orta kısımları kapatılan bazen katsayı ile önü kesilmek istenen kimi zaman da laiklikle sorunlu olduğu ileri sürülen İmam-Hatiplere karşı ortaya çıkan tutumların arka planında, esasında “merkezde” yer alan kesimlerin yerinden edilmişlik hisleri bulunmaktadır. Diğer bir deyişle İmam-Hatiplere karşı geliştirilen tavırlar, sınıfsal reflekslerden bağımsız okunamaz.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Dindarlaşması ve İmam Hatipler</strong></p>
<p>Türkiye’de toplumsal kültür her zaman belirli bir dindarlığı içermiştir. Bu anlamda İmam-Hatipler bir taraftan toplumun dini eğitime dolayısıyla dindarlığa verdiği önemi göstermektedir. Tersinden düşünüldüğünde İHL’ler de verdiği eğitimle Türkiye’de dini hassasiyetlerin, dindarlığın nicelik ve etkisini genişletmiş ve derinleştirmiştir. Ancak bu olguyu “ithal bir gelişme” olarak görmek yerine öze dönüş olarak okumak gerekir. Zira sahih İslami kaynaklara dayalı olarak sürdürülen İmam-Hatip eğitimi, özünde zaten dinsellik barındıran Türkiye toplumunda, dinin daha sağlıklı bir zemine oturmasına katkı sağlamıştır. Elbette bu konunun eğitim içeriği açısından tartışılacak boyutları vardır. Ancak her hâlükârda katkısı ön plandadır. Dolayısıyla bu okullar Türkiye’de, dinselliğin toplumsallaşmasında pay sahibidir. Fakat sahih İslami kaynaklara dayalı olarak sürdürülen resmi din eğitimi ilginç bir şekilde bazı dini yapılar tarafından da eleştirilmiştir. Tıpkı başka boyuttan bu okullara yönelik dile getirilen eleştirilerde olduğu gibi, dini yapılardan gelen eleştirilerin önemli bir kısmı da “alanı kimin kaplayacağı”, “kimin söz sahibi olacağı” ile ilgilidir. Daha açıkçası bazı dini yapılar, İmam-Hatip, İlahiyat ve Diyanet çevresinde ortaya çıkan dini görüşlerin etkisinin artmasını, kendi görüşlerinin etkisizleşmesi olarak okumuşlar ve stratejilerini buna göre kurmuşlardır. Burada önemli olan konu hangisinin doğru olduğundan ziyade alana kimin hükmedeceği ve İmam-Hatiplere yöneltilen eleştirilerin bu motivasyonla sürdürülmesidir. Bu anlamda ilginç olan bazı dini yapıların, eksiğiyle fazlasıyla “din eğitimi veren okulları” geliştirmek, daha iyi olması için çaba sarf etmek yerine kendilerine tehdit olarak görmeleri ve değersizleştirmeleridir.</p>
<p><strong>İmam-Hatipli Kimliği</strong></p>
<p>İmam-Hatip bahsinde son olarak “İmam-Hatipli” kimliğine değinmek gerekmektedir. Öncelikle ifade edilmelidir ki İmam-Hatipli kimliği Türkiye’de, dindar-muhafazakâr kesimin üzerinde ittifak ettiği en önemli konulardan biridir. Bu okullarda okuyan öğrencilerin neredeyse tamamında kendini hissettiren bu kimlik duygusu zamanla gelişmekte, mezunların aidiyetini gösterdiği bir alan olmaktadır. Birçok okul türünün aksine karşılıksız bir şekilde “okullarına hizmet etmeyi” kutsal bir duygu olarak benimseyen mezunlar, mezun olduktan yıllar sonra bile okullarıyla irtibatını sürdürmekte, burs, bina ve farklı yollarla okullarına katkı sağlamaktadır. Yine bu okullarda geliştirilen kimlik sağ, milliyetçi ve İslamcıları içine alan geniş bir siyasi yelpazede kabul görmekte ve önemsenmektedir.</p>
<p>İmam-Hatip öğrencileri milliyetçi-muhafazakâr değerlerin en fazla İHL’lerde savunulduğunu düşünmektedir. Bu okullarda oluşan İmam-Hatipli kimliğini anlamak, siyasetçilerin, kanaat önderlerinin ve entelektüellerin gözünde çoğu zaman siyasi bir söyleme bürünen bir dille mümkün olmamaktadır. Kamuoyunda yapılan tartışmaların çok ötesinde öğrenciler, okullarda siyasi bir amaç gereği bulunmamakta, okullarını bireysel ve toplumsal kimliğinin tanımlayıcı unsuru olarak görmektedir (Özgür, 2015, s. 15, 20, 111-112; Çakır, Bozan, &amp; Talu, 2004, s. 125). Yukarıda kısaca değindiğimiz ötekileştirilme ve mağdur edilme duygusu İmam-Hatipli kimliğini tanımlayan diğer bir unsurdur. Kamu kültürüne yabancılaştığını düşünen İmam-Hatipliler, ortaya çıkan olumsuz durumlarda kimliğine daha sıkı sarılmaktadır. Son bir not; bu yazı daha çok tarihsel yönünü ön plana çıkararak İmam-Hatip olgusunu konu edinmiştir. Yakın dönem gelişmelerini merkeze alarak gerçekleştirilecek çalışmalarda bu kimliğin ortaya çıkardığı yeni biçimler hayli ilgi çekici sonuçlara gebe görünmektedir.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><strong>Kaynaklar</strong><br />
Akseki, Ahmet H. (1950). Din Tedrisatı Ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor.<br />
Arslan, A. (2000). Modern Dünyada Müslümanlar. İstanbul: İletişim.<br />
Aşlamacı, İ. (2017). Paydaşlarına Göre İmam-Hatip Ortaokullarında Din Eğitimi. İstanbul: DEM Yayınları.<br />
Bekiroğlu, H. Yeni Şafak (01.08.2018). https://www.yenisafak.com/gundem/onder-baskani-bekiroglu-imam-hatiplerle-ilgili-iyi-bir-tablo-var-3387369, Erişim Tarihi: 10.08.2018.<br />
Çakır, R., Bozan, İ., &amp; Talu, B. (2004). İmam Hatip Liseleri: Efsaneler, Gerçekler. (A. Akdeniz, D. Demirler, &amp; J. Levack, Dü) İstanbul: TESEV.<br />
Özgür, İ. (2015). İmam Hatip Okulları İnanç, Siyaset ve Eğitim. (H. Yalın, &amp; E. Özkan, Çev.) İstanbul: Kitap Yayınevi.<br />
Tuğal, C. (2011). Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi. (F. B. Aydar, Çev.) İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-devrin-sosyal-tarihi-imam-hatip-okullari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
