<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Editörden &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/editorden/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Jun 2019 16:15:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Editörden &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Editörden Temmuz 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-temmuz-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-temmuz-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2019]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11640</guid>

					<description><![CDATA[Adalet mi Mülkün Temeli Yoksa Mülk mü Adaletin Temeli? “Adalet mülkün temelidir” sözü, devletin ideolojisinin temel unsurudur. Adaletin nasıl sağlanacağını ve devletin varlığıyla olan ilgisini anlatır. “El adlü esasül mülk” sözünün kısmen Türkçeleştirilmiş şeklidir. Günümüz yorumunda bu ifade, “hukuku hukuk yapan iktidardır, iktidarı meşru kılan hukuktur” sözüyle uygulanmalıdır. Buradaki mülk, mal anlamına değil egemenlik anlamına gelir. Şöyle şematize ederek izah edelim: Asker olmadan devlet ya da mülk(egemenlik) olmaz. Asker olması için para(servet) gerekir. Para, vatandaşlardan toplanır. Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler. Sonuç olarak, adalet olmadan devlet olmaz. Yani adalet mülkün temelidir. Bu esaslı cümle, Müslümanların ikinci halifesi Hz.Ömer’e nispet edilir ve Hz. Ömer’in en çok riâyet ettiği husûsun adalet olduğu belirtilir. Rivayet odur ki; halifeliği döneminde bir gün Rum Elçi yanında bir sürü muhâfız ile beraber Hz. Ömer’i ziyarete gelir. Fakat kendisi, makamında değildir. Derler ki “Emîril-müminîn bu saatte öğle uykusuna falan yerdeki ağacın altına gider.” Elçi muhafızları ile berâber tarif edilen yere gider. Hz. Ömer gerçekten de ağacın altına kıvrılmış tek başına kestirmektedir. Yanına yaklaşırlar. Hz Ömer doğrulunca Elçi şöyle der, “Ey Ömer, adalete riâyet ettin, kimsenin hakkını yemedin, muhafızın olmaksızın geziyorsun, bir de bizim şu hâlimize bak!” Buraya kadar yazdıklarımız çağdaş ve güçlü bir devlette olması gereken unsurlardır. Bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><b>Adalet mi Mülkün Temeli </b><b>Yoksa Mülk mü Adaletin Temeli?</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Adalet mülkün temelidir” sözü, devletin ideolojisinin temel unsurudur. Adaletin nasıl sağlanacağını ve devletin varlığıyla olan ilgisini anlatır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“El adlü esasül mülk” sözünün kısmen Türkçeleştirilmiş şeklidir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Günümüz yorumunda bu ifade, “hukuku hukuk yapan iktidardır, iktidarı meşru kılan hukuktur” sözüyle uygulanmalıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Buradaki mülk, mal anlamına değil egemenlik anlamına gelir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şöyle şematize ederek izah edelim:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Asker olmadan devlet ya da mülk(egemenlik) olmaz. Asker olması için para(servet) gerekir. Para, vatandaşlardan toplanır. Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sonuç olarak, adalet olmadan devlet olmaz. Yani adalet mülkün temelidir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu esaslı cümle, Müslümanların ikinci halifesi Hz.Ömer’e nispet edilir ve Hz. Ömer’in en çok riâyet ettiği husûsun adalet olduğu belirtilir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Rivayet odur ki; halifeliği döneminde bir gün Rum Elçi yanında bir sürü muhâfız ile beraber Hz. Ömer’i ziyarete gelir. Fakat kendisi, makamında değildir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Derler ki “Emîril-müminîn bu saatte öğle uykusuna falan yerdeki ağacın altına gider.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Elçi muhafızları ile berâber tarif edilen yere gider. Hz. Ömer gerçekten de ağacın altına kıvrılmış tek başına kestirmektedir. Yanına yaklaşırlar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hz Ömer doğrulunca Elçi şöyle der, “Ey Ömer, adalete riâyet ettin, kimsenin hakkını yemedin, muhafızın olmaksızın geziyorsun, bir de bizim şu hâlimize bak!”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Buraya kadar yazdıklarımız çağdaş ve güçlü bir devlette olması gereken unsurlardır. Bir de çağ dışında kalmış bir devlette bu sözü şöyle örneklendirebiliriz:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Adaletin temeli mülktür” yani mülkün yok ise adaletten medet bekleme ya da istersen bekle. Mahkeme harcı yatırmaya gittiğin zaman anlaşılır ne demek istediğimiz. Paran yoksa hakkını bile arayamazsın. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hard kapitalizm dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Yeni tasarlanan Yargı Reformu, adalet mefhumunu mülkün esası haline getirmeyi hedef almalıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Adalet bir ülkenin en büyük sermayesidir. Bizim gibi sırtımızı dayayabileceğimiz doğal kaynakları kısıtlı olan ülkelerin beynelmilel âlemde saygın bir yerinin olması ancak adaleti tam anlamıyla ikame etmeleriyle mümkündür.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye Cumhuriyeti olarak adalet duygusunun içini boşaltarak sonsuza kadar yaşamamız mümkün değildir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu ülke daha uzun yıllar ayakta kalacaksa ki öyle inanıyoruz; bu, adaletle mümkün olabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Adaletin yerli yerine oturmadığı düzenlerde kargaşa, anarşi ve kaos ortamı ülkeye hakim olur. Böyle bir düzenin ilelebet payidar olması da elbette düşünülemez.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Devlet ya da millet hepimizin olmazsa olmazı adil olmaktır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-temmuz-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Haziran 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:14:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2019]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11001</guid>

					<description><![CDATA[Denge Politikamız Geçerli Olabilir mi? Nihal Atsız’ın, hezeyanın hakikate galebe çaldığı o meşhur mektubunu biliyorsunuzdur.  Ne diyordu Atsız, oğlu Yağmur Atsız’a yazdığı mektubunda? “Yağmur oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içer(de)ki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!” Nihal Atsız 4 Mayıs 1941 Şu fani dünyada millet olarak kendimizi yalnızlaştırmaktan başka bir şeye yaramayacak bu vasiyetnameyi bugünlerde mutlaka hatırlamamız gerekiyor. Yaşadığımız günler itibarıyla Türkiye’nin tam anlamıyla bir abluka altına alınmasına şahitlik ediyoruz. Kuşatma, Doğu Akdeniz deniz tabanının altında bulunan dev doğalgaz rezervleri dolayısıyla yapılıyor. Cephe içinde yer alan üretici ve müşteriler, Avrupa’yı Ruslara enerji bağımlılığından kurtarmaya çalışıyorlar. ABD ise gaz çıkarıcısı ve satıcısı pozisyonunda. Houston, Texas’ta kurulu Noble Energy adlı şirket bu işi yüklenmiş. Çıkarılacak gaz üzerinde İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Lübnan hak iddia ediyor. Doğu Akdeniz sorununa karşı geleneksel &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Denge Politikamız Geçerli Olabilir mi?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Nihal Atsız’ın, hezeyanın hakikate galebe çaldığı o meşhur mektubunu biliyorsunuzdur.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ne diyordu Atsız, oğlu Yağmur Atsız’a yazdığı mektubunda? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“Yağmur oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içer(de)ki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!” Nihal Atsız 4 Mayıs 1941</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şu fani dünyada millet olarak kendimizi yalnızlaştırmaktan başka bir şeye yaramayacak bu vasiyetnameyi bugünlerde mutlaka hatırlamamız gerekiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yaşadığımız günler itibarıyla Türkiye’nin tam anlamıyla bir abluka altına alınmasına şahitlik ediyoruz. Kuşatma, Doğu Akdeniz deniz tabanının altında bulunan dev doğalgaz rezervleri dolayısıyla yapılıyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cephe içinde yer alan üretici ve müşteriler, Avrupa’yı Ruslara enerji bağımlılığından kurtarmaya çalışıyorlar. ABD ise gaz çıkarıcısı ve satıcısı pozisyonunda. Houston, Texas’ta kurulu Noble Energy adlı şirket bu işi yüklenmiş. Çıkarılacak gaz üzerinde İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Lübnan hak iddia ediyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Doğu Akdeniz sorununa karşı geleneksel “denge” politikamız tutmayabilir. Kim ne derse desin Yunanistan ile tarihten gelen bir husumetimiz var. Bunun hümanistlik ya da insan hakları boyutunda incelenecek yönü yok. Çıkarları her daim çıkarlarımız ile ters düşen ve hedeflerinin en başında İstanbul olan bu ülkenin özellikle Ege’deki kıta sahanlığı avantajı ile üstümüzde büyük baskı oluşturmuş vaziyette.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Darbeden sonra tamamen Amerika’nın emrine giren Mısır’ın herhangi bir ABD eyaletinden farkı yok. Hakeza bu meyanda İsrail hepsinin ağababası. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sorun belki Rusya ile dengelenebilirdi lakin Rusya ile Amerika’nın resmen karış karış pay ettikleri Suriye’nin kara sınırlarının yanında, denizlerde de gereken ayarlamalar yapılmış gözüküyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Zira Suriye kıyılarında bulunan (özellikle Lazkiye-Tartus) Rusya gemilerinin gözleri önünde Amerikan gemileri rahatlıkla saldırılarda bulunabiliyor. Yani kısacası, bu bölgede büyük bir devlet ile yapılacak ittifaktan uzağız. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye, ortak paylaşım yaklaşımıyla bu kaynaktan hakkı olanı talep ederken özellikle bu problem çerçevesinde kendisine potansiyel müttefik olması beklenen Rusya ile de menfaat çatışması içine girmemesi gerekiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşte bu nokta bize, Atsız’ın vasiyetini hatırlatıyor. 1974’teki Barış Harekâtı’nda Kıbrıs Adası’nın tamamına hâkim olamamanın acısını bugünlerde yeniden yaşamak, yalnızlığımızı katmerlendirmekten başka bir işe yaramıyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Velhasıl zor günler bekliyor bizi. Siz yine de ümidinizi yitirmeyin. Zira iman varsa imkân da vardır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Mayıs 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 11:23:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10155</guid>

					<description><![CDATA[Emperyalistlerin Askeri Olmayalım Önce bir saptama yapalım. Bir ülke için (ve söz konusu ülke Türkiye ise) tüm alanlarda stratejik bir ortak olduğumuz herhangi bir devlet yok. Bazı alanlarda işbirliği yapmanın her iki taraf için de faydalı olabileceği taktik hedefler olabilir. 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının ardından bugün küresel hegemonyanın yeni bir paylaşıma, dolayısıyla yeni bir savaşa ihtiyacı var. Paylaşım ve savaş ister taktiksel olsun isterse stratejik yeni işbirliklerine ihtiyaç duyar. Yaşadığımız coğrafyada olan bitenin özeti bu. Soğuk Savaş dönemlerinden tevarüs eden paktlar ile yeni savaşlar/paylaşımlar yapmak ne kadar mümkün? Zamanın şartları icabı dâhil olduğumuz ittifaklar olsa olsa konjonktürel beraberlikler olarak değerlendirilebilir. Bizim kendisinden söz ederken stratejik müttefikimiz dediğimiz devletlerin bizleri hiçbir zaman stratejik ortak olarak görmedikleri çok açık. Aksi söz konusu olsa idi maliyetine ortak olduğumuz savaş uçaklarının tesliminde bu kadar sorun çıkarılır mıydı?   Türkiye’nin ABD-AB/NATO sevdasının “duygusal” yönünü de hatırla(t)makta yarar var. Yabancı sermaye Borsa’yı coşturan sıcak parayı çekti mi, Başbakanlığın önünde kasa atan adam görüntüleri çıkıverir birden ortaya. Nazım Hikmet, Kore’ye gönderilen Türk askeri için “23 Sentlik Asker” şiirini yazmıştı, o hesap! Bir ülke için stratejik önemi haiz olan bir silah coğrafi, tarihi ve dini hiçbir ortak yönü olmayan bir başka ülke için nasıl stratejik ortaklık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emperyalistlerin Askeri Olmayalım</strong></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Önce bir saptama yapalım. Bir ülke için (ve söz konusu ülke Türkiye ise) tüm alanlarda stratejik bir ortak olduğumuz herhangi bir devlet yok. Bazı alanlarda işbirliği yapmanın her iki taraf için de faydalı olabileceği taktik hedefler olabilir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının ardından bugün küresel hegemonyanın yeni bir paylaşıma, dolayısıyla yeni bir savaşa ihtiyacı var. Paylaşım ve savaş ister taktiksel olsun isterse stratejik yeni işbirliklerine ihtiyaç duyar. Yaşadığımız coğrafyada olan bitenin özeti bu. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Soğuk Savaş dönemlerinden tevarüs eden paktlar ile yeni savaşlar/paylaşımlar yapmak ne kadar mümkün? Zamanın şartları icabı dâhil olduğumuz ittifaklar olsa olsa konjonktürel beraberlikler olarak değerlendirilebilir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Bizim kendisinden söz ederken stratejik müttefikimiz dediğimiz devletlerin bizleri hiçbir zaman stratejik ortak olarak görmedikleri çok açık. Aksi söz konusu olsa idi maliyetine ortak olduğumuz savaş uçaklarının tesliminde bu kadar sorun çıkarılır mıydı?  </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Türkiye’nin ABD-AB/NATO sevdasının “duygusal” yönünü de hatırla(t)makta yarar var. Yabancı sermaye Borsa’yı coşturan sıcak parayı çekti mi, Başbakanlığın önünde kasa atan adam görüntüleri çıkıverir birden ortaya. Nazım Hikmet, Kore’ye gönderilen Türk askeri için “23 Sentlik Asker” şiirini yazmıştı, o hesap!</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Bir ülke için stratejik önemi haiz olan bir silah coğrafi, tarihi ve dini hiçbir ortak yönü olmayan bir başka ülke için nasıl stratejik ortaklık öznesi olabilir? F-35 savaş uçakları bir silah olmanın ötesinde, bugün Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasının en önemli halkalarını oluşturan istihdamı ve refahı artırma hedeflerini temin edecek stratejik bir ürün. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Üretici firma Lockheed Martin’in yalnızca proje ortağı 13 ülkeye satmayı planladığı, çoğunluğu A tipi F-35 uçaklarının sayısı 4 bin 500. En ucuz model olan F-35A tipi savaş uçağının birim fiyatının 89 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa, Amerikan savunma sanayiinin, Amerikan ekonomisinin ve Trump’ın 2020 başkanlık seçimi için bu projeden beklentilerinin boyutu da daha iyi kavranabilir.</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR" style="letter-spacing: -.1pt;">Gelinen nokta itibariyle bir kısım aydınlarımız şöyle ifadeler kullanıyorlar: “Türkiye’nin ait olduğu coğrafyada kendi dünyasını kurmasının zamanı gelmiştir, bölgedeki komşularıyla Batı’nın önüne set çekecek siyasî, askerî ve iktisadî bir organizasyona gitmesi kaçınılmaz olmuştur, Türkiye’nin Batı ile oynadığı oyunun sürdürülebilirliği kalmamıştır.”</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Emperyalizme asker olmamak için yeni vizyonumuz olmalıdır. “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada yerini alır” sözü çağcıl ve doğru bir tespit değildir. Batı bloğundan itizal eden Türkiye’nin gidip kendine yer bulacağı blok Avrasya bloğu olabilmesi için o ittifakı oluşturan ülkelerle stratejik hedeflerimizin örtüşmesi gerekmektedir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Unutmayalım ki Rusya ve Çin gibi ülkelerle tarihten tevarüs eden anlaşmazlıklarımız hâlâ diridir. Bizim terörist dediğimiz silahlı örgütler onların nezdinde meşru hak arayıcılarıdır. Ne Rusya ve ne de Çin, PKK’yı terör örgütü olarak görmemektedirler. Dolayısıyla Batı bloğundan ayrılacak isek bazı hedeflerimizin örtüştüğü ülkelerle taktiksel ortaklıklar geliştirerek yolumuza devam edebiliriz.</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Yeni bir dünya kurulacaksa Türkiye, o dünyanın içinde öncü, lider kurucu olmalıdır. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle…</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Mart 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 22:05:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[mart 2019]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8828</guid>

					<description><![CDATA[Sağduyu Galip Gelecek Türkiye, 31 Mart 2019’da yerel seçimlere gidiyor. Aday belirleme sürecini geride bıraktığımız bu günlerde seçim propaganda faaliyetlerinin hız kazandığına şahit oluyoruz. Yerel seçimler doğası gereği, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verilen seçimler değildir. Ancak siyasi partilerin seçimlere atfettikleri öneme bakarak bu seçimlerin bir “genel seçim” gibi algılandığını rahatlıkla görebiliriz. Türkiye’de siyasetin sürekli olarak ekonomi ve bürokrasi başta olmak üzere siyaset dışı alanların etkisine açık olduğu düşünüldüğünde, yerel seçimlerin neden genel siyasetin dışında tutulacağını açıklamak zorlaşır. Sonuçta siyaset, çatışma grupları arasında iktidarı kazanmak için yapılan bir mücadeledir ve iktidarı elde etme mücadelesinin merkezinde psikolojik dengeler yatar. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi sembolik değere sahip belediyelerde seçimi kazanamayan bir partinin, genel siyasette de zayıflaması, gücünü kaybetmesi ihtimal dâhilindedir. Mezkûr şehirlerdeki belediye seçimlerinden galip çıkan tarafın ise genel siyaset için özgüven kazanması ve ileri hamle yapmasından daha doğal bir durum söz konusu değildir. İşte bu sebepten ötürü İstanbul, Ankara ve İzmir gibi sembolik öneme haiz metropollerde Cumhur İttifakı’nı geriletmek adına İYİ Parti, CHP lehine seçimden çekilmiş durumdadır. HDP ise kimi meçhul farklı gerekçelerle Cumhur İttifakı’nın kalelerinde gedik açmak adına CHP’ye ya da CHP-İYİ Parti işbirliğine ve Saadet Partisi’ne açıktan destek sunmaktadır. Diğer tarafta MHP, Cumhur İttifakı’nı korumak ve ilerletmek adına AK &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Sağduyu Galip Gelecek</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Türkiye, 31 Mart 2019’da yerel seçimlere gidiyor. Aday belirleme sürecini geride bıraktığımız bu günlerde seçim propaganda faaliyetlerinin hız kazandığına şahit oluyoruz. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Yerel seçimler doğası gereği, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verilen seçimler değildir. Ancak siyasi partilerin seçimlere atfettikleri öneme bakarak bu seçimlerin bir “genel seçim” gibi algılandığını rahatlıkla görebiliriz. Türkiye’de siyasetin sürekli olarak ekonomi ve bürokrasi başta olmak üzere siyaset dışı alanların etkisine açık olduğu düşünüldüğünde, yerel seçimlerin neden genel siyasetin dışında tutulacağını açıklamak zorlaşır. Sonuçta siyaset, çatışma grupları arasında iktidarı kazanmak için yapılan bir mücadeledir ve iktidarı elde etme mücadelesinin merkezinde psikolojik dengeler yatar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><b>İstanbul, Ankara ve İzmir </b></span><span class="s1">gibi sembolik değere sahip belediyelerde seçimi kazanamayan bir partinin, genel siyasette de zayıflaması, gücünü kaybetmesi ihtimal dâhilindedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Mezkûr şehirlerdeki belediye seçimlerinden galip çıkan tarafın ise genel siyaset için özgüven kazanması ve ileri hamle yapmasından daha doğal bir durum söz konusu değildir. İşte bu sebepten ötürü İstanbul, Ankara ve İzmir gibi sembolik öneme haiz metropollerde Cumhur İttifakı’nı geriletmek adına İYİ Parti, CHP lehine seçimden çekilmiş durumdadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">HDP ise kimi meçhul farklı gerekçelerle Cumhur İttifakı’nın kalelerinde gedik açmak adına CHP’ye ya da CHP-İYİ Parti işbirliğine ve Saadet Partisi’ne açıktan destek sunmaktadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Diğer tarafta MHP, Cumhur İttifakı’nı korumak ve ilerletmek adına AK Parti lehine siyasi tavırlar almaktadır. Netice itibarıyla yerel seçimlerin, genel siyasetin çizdiği çerçevede ve ona hizmet edecek biçimde şekillendiğini söyleyebiliriz. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">31 Mart’ta yapılacak seçim sonuçları konusunda umutlu olmamız gerekir. Umutlu olmak için de pek çok sebep var. En başta da 2014 yılından beri ülkenin girdiği seçim sağanağının sona erecek olmasıdır. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar geçen 5 yıllık süre boyunca ikisi yerel, biri Cumhurbaşkanlığı, ikisi genel seçimler, biri Anayasa değişikliği referandumu ve biri Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler (ya da Başkanlık seçimi) olmak üzere toplam 7 defa, ortalama her 8,5 ayda bir sandığa gidilmesinin, en istikrarlı ülkelerde bile ciddi sonuçları olurdu. Buna son 5 yıla biri sivil (17-25 Aralık operasyonları) diğeri askeri (15 Temmuz) iki ciddi darbe teşebbüsü de eklendiğinde, ülkenin yaşadığı türbülansın şiddeti ve tahrip gücü hakkında bir fikir edinilebilir. Hatta bu türbülanslı dönemin başlangıcını daha da geriye götürmek mümkündür. 2011 seçimlerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden gerçekleştirilmeye çalışılan MİT operasyonları (7 Şubat 2012 ve 19 Ocak 2014) ve Gezi olayları (12 Haziran 2013) siyasi iktidara siyaset dışı (demokrasi dışı) araçlarla müdahale etmenin araçlarını ve yöntemlerini gözler önüne sermektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Kısaca 2011 genel seçimlerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden girdiğimiz bu türbülanslı dönem ülkeye, son derece hayati önemde 8 yılı kaybettirmiştir. AK Parti, iktidarına (doğrudan ve dolaylı) siyaset dışı yöntemlerle müdahaleye karşı, her defasında sandığa giderek halk desteğini arkasına almayı başarmıştır.<br />
31 Mart yerel seçimlerinin bu türbülanslı dönemin son seçimi olması umut edilir. Cumhur İttifakı’nın, dokuz ay önceki genel seçimlere yakın bir başarı ile gücünü muhafaza etmesi ve ittifakın seçim sonrasında da derinleşerek devam etmesi beklenmektedir. Bunun anlamı, Cumhurbaşkanlığı sisteminin iki partili sistem üzerinden konsolide edileceğidir. AK Parti- MHP ittifakının<span class="Apple-converted-space">  </span>sadece<span class="Apple-converted-space">  </span>bu seçim sonuçlarını güvence altına almak değil,<span class="Apple-converted-space">  </span>aynı zamanda muhalefet partilerini de bir ittifaka mecbur ederek, seçim sonrasının iki partili sisteminin temellerini oluşturmaktadır. Yani ittifakın başarısının seçimleri de aşan bir anlamı ve önemi bulunmaktadır. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Önümüzdeki sayıdan itibaren dergimiz e-dergi haline dönüşecek ve yayın hayatına sanal alemde devam edecektir. Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle.</span></p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Şubat 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 22:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 17]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2019]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8246</guid>

					<description><![CDATA[‘Aldırma Gönül, Aldırma …’ Sosyalist eğilimi yüzünden yaşadığı sürece hiç rahat bırakılmamış ve faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş yazar. Bu tanımlama maktul meşhur Sabahattin Ali’yi tanımlamak için yeterli gelir mi? Gelmez, o modern Türkiye’ye ağır gelen bir yazar. ‘Leylim ley, aldırma gönül, çocuklar gibi, kıyamadığım, dağlar, melankoli, ben yine sana vurgunum’ şarkılarının sözlerine hayat veren şairin nasıl ve niçin, kim tarafından öldürüldüğü hâlâ meçhul. Ali, ‘aldırma gönül’ adlı şiiri Sinop Cezaevi’nde yazmıştır. Sinop Cezaevi, denize karşıdır ancak pencereler yüksekte olduğundan şu efsane sözler dökülür şairin kaleminden: “Dışarda deli dalgalar Gelip duvarları yalar Seni bu sesler oyalar Aldırma gönül, aldırma Görmesen bile denizi Yukarıya çevir gözü Deniz dibidir gökyüzü Aldırma gönül, aldırma” Tıpkı bu dizelerde olduğu gibi memleketin en haysiyetli aydınlarından biri, sağlığında tahkikatlardan başını kaldıramadığı, yetmezmiş gibi öldükten sonra da bıraktığı kültürel tereke tepe tepe kullanılmıştır. Onun şiirlerine şarkılar besteleyenler, o besteleri şakıyanlar ve hatta o şarkılardan keyif çıkaranlar, o maktul meşhura borçlarını ödememişlerdir. Yazar, muharrir, fikir ve eylem adamları dahi o borca bigâne kalanlar cümlesine dâhildirler. Dünya görüşü hangi cihete bakarsa baksın, günümüz Türkiyesi’nin nahak yere katledilen Sabahattin Ali’ye karşı borçlu olduğunu düşünüyorum. Mamafih bir biçimde bu borcu ödemek için bir şeyler yapmaya yeltenenlerin karşısına engeller çıkarmak, evvelemirde o &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>‘Aldırma Gönül, Aldırma …’</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sosyalist eğilimi yüzünden yaşadığı sürece hiç rahat bırakılmamış ve faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş yazar. Bu tanımlama maktul meşhur Sabahattin Ali’yi tanımlamak için yeterli gelir mi? Gelmez, o modern Türkiye’ye ağır gelen bir yazar. ‘Leylim ley, aldırma gönül, çocuklar gibi, kıyamadığım, dağlar, melankoli, ben yine sana vurgunum’ şarkılarının sözlerine hayat veren şairin nasıl ve niçin, kim tarafından öldürüldüğü hâlâ meçhul.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ali, ‘aldırma gönül’ adlı şiiri Sinop Cezaevi’nde yazmıştır. Sinop Cezaevi, denize karşıdır ancak pencereler yüksekte olduğundan şu efsane sözler dökülür şairin kaleminden:</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">“Dışarda deli dalgalar<br />
</span><span class="s1">Gelip duvarları yalar<br />
</span><span class="s1">Seni bu sesler oyalar<br />
</span><span class="s1">Aldırma gönül, aldırma<br />
</span><span class="s1">Görmesen bile denizi<br />
</span><span class="s1">Yukarıya çevir gözü<br />
</span><span class="s1">Deniz dibidir gökyüzü<br />
</span><span class="s1">Aldırma gönül, aldırma”</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tıpkı bu dizelerde olduğu gibi memleketin en haysiyetli aydınlarından biri, sağlığında tahkikatlardan başını kaldıramadığı, yetmezmiş gibi öldükten sonra da bıraktığı kültürel tereke tepe tepe kullanılmıştır. Onun şiirlerine şarkılar besteleyenler, o besteleri şakıyanlar ve hatta o şarkılardan keyif çıkaranlar, o maktul meşhura borçlarını ödememişlerdir. Yazar, muharrir, fikir ve eylem adamları dahi o borca bigâne kalanlar cümlesine dâhildirler. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dünya görüşü hangi cihete bakarsa baksın, günümüz Türkiyesi’nin nahak yere katledilen Sabahattin Ali’ye karşı borçlu olduğunu düşünüyorum. Mamafih bir biçimde bu borcu ödemek için bir şeyler yapmaya yeltenenlerin karşısına engeller çıkarmak, evvelemirde o borca duyarsız kalmakla aynı şeydir. Yıllardır onun eserlerinden nemalananların telif haklarının serbest hale gelmesinden sonra kitaplarını yeniden basan yayınevleri arasında ayrımcılık yaparak bir kısmını görmezden gelip özellikle farklı addettikleri yayınevine karşı aba altından sopa göstermeleri, o zatın kültürel mirasını sömürmekten başka bir şey değildir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sabahattin Ali, üzerine yazılan yazılarda gözden kaçırılan bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum. Her ne kadar Sabahattin Ali’nin mahpushane ile tanışması Mustafa Kemal döneminde olsa da <b>(Ceza almasına neden olan şiir Mustafa Kemal’e hakaret etmek için değil İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya hakkındadır:  “İsmet girmedi mi daha kodese/Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?” Mısralarda ismi gecen kişiler İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya’dır.) </b>akabinde devam eden İsmet İnönü döneminde de hakkındaki tahkikatlar ağırlaşarak devam etmiş olup katli dahi o dönemde vaki olmuştu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ali, 2 Nisan 1948’de katledilirken iktidarda<br />
I. Saka Hükümeti (10.09.1947-10.06.1948) vardı. Sabahattin Ali’nin ölümünden CHP’nin mesul olduğu itirafı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. (https://www.ntv.com.tr/turkiye/kilicdaroglu-sabahattin-aliyi-chp-oldurdu,_ZIoySmlhUW16muhwBr95Q)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kılıçdaroğlu’nun üstü örtülmüş bir hakikati ifade ederken bu itirafın gereğinin yapılmasına dair herhangi bir talepte bulunmaması manidardır. İşte Yörünge dergisi, günümüz Türkiye okur-yazarları adına bir misyon üstlenerek çağrıda bulunuyor: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sabahattin Ali’ye iade-i itibar meyanında devlet adına bir komisyon kurulup Sabahattin Olayı incelenip dönemin yöneticileri dâhil sorumlular mahkûm edilsin. Ve bu çalışma kayıtlara bir borcun ifa edilmesi diye geçsin. Bir sonraki ay yeni bir sayıda buluşmak dileğiyle…</span></p>
<p class="p7" style="text-align: center;"><span class="s1">* * *</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Not: Ocak 2019 sayılı 16. Sayımızda kapak konusu olarak yayınladığımız ”Tarihselciliğin Çöküşü” isimli makale, yazarının talebiyle yayından kaldırılmıştır. Okuyucularımıza duyurulur.</span></p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Ocak 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-ocak-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-ocak-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 22:25:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[16. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ocak 2019]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7205</guid>

					<description><![CDATA[Herkes Haddini Bilecek Türk toplumu olarak tartışmayı pek severiz. Hele bir de çekişmenin konusu şu üç şeyden (din, siyaset ve spor) birisi ise o konuda hemen herkesin bir fikri vardır. Herkes “bu konuda benim yeterli bir fikrim var mı” demeden konuya bodoslama dalar ve “her kafadan bir ses çıkıyor” sözü avamileşerek “ağzı olan konuşuyor” tabirine dönüşür.  Son günlerde ülkemizdeki hararetli tartışmalardan biri de vahyin niteliği hakkındadır. Bu konuda dergi olarak amacımız tartışmanın bir tarafından tutarak taraf olmak değildir. Kaygımız, bu nizayı rahatsız edici bulan üçüncü kişilerin kaygısıdır. Endişemiz, okuyucumuzun dolayısıyla kahır ekseriyet olan halkımızın bu tartışmalara şahit olurken gösterdiği “neler oluyor, bu hocalarımız neden bu kadar tartışıyorlar, biz bu imam hatiplere ve ilahiyatçılara güvenemeyeceksek kimlere güveneceğiz”  türünden sitemkâr ifadeleridir. İbn Haldun şöyle der:  Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer. Bugün içine düşüp adeta boğulacak gibi olduğumuz din merkezli tartışmaların mevzuları nevzuhur bahisler değildir. Belki yöntem konusunda basit farklılıklar arz etmektedir geçmişe nispetle. O nedenle dün vuzuha kavuşmayan meseleler muhtemelen bugün de hallolmayacaktır. Buradan hareketle farklı düşünenlere tahammül etmek şiarımız olmalıdır. Tek şartla, o da haddi bilmek. Aslında tartışmalara şahit olan ortalama bir vatandaşı korkutmamak için asgari dikkat edilmesi gereken hususlar bizzat nizaya girenler tarafından bilinmektedir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Herkes Haddini Bilecek</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türk toplumu olarak tartışmayı pek severiz. Hele bir de çekişmenin konusu şu üç şeyden (din, siyaset ve spor) birisi ise o konuda hemen herkesin bir fikri vardır. Herkes “bu konuda benim yeterli bir fikrim var mı” demeden konuya bodoslama dalar ve “her kafadan bir ses çıkıyor” sözü avamileşerek “ağzı olan konuşuyor” tabirine dönüşür.<span class="Apple-converted-space">  </span>Son günlerde ülkemizdeki hararetli tartışmalardan biri de vahyin niteliği hakkındadır. Bu konuda dergi olarak amacımız tartışmanın bir tarafından tutarak taraf olmak değildir. Kaygımız, bu nizayı rahatsız edici bulan üçüncü kişilerin kaygısıdır. Endişemiz, okuyucumuzun dolayısıyla kahır ekseriyet olan halkımızın bu tartışmalara şahit olurken gösterdiği “neler oluyor, bu hocalarımız neden bu kadar tartışıyorlar, biz bu imam hatiplere ve ilahiyatçılara güvenemeyeceksek kimlere güveneceğiz”<span class="Apple-converted-space">  </span>türünden sitemkâr ifadeleridir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s2">İbn Haldun şöyle der:</span><span class="s3"><b><span class="Apple-converted-space">  </span></b></span><span class="s1">Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer. Bugün içine düşüp adeta boğulacak gibi olduğumuz din merkezli tartışmaların mevzuları nevzuhur bahisler değildir. Belki yöntem konusunda basit farklılıklar arz etmektedir geçmişe nispetle. O nedenle dün vuzuha kavuşmayan meseleler muhtemelen bugün de hallolmayacaktır. Buradan hareketle farklı düşünenlere tahammül etmek şiarımız olmalıdır. Tek şartla, o da haddi bilmek.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aslında tartışmalara şahit olan ortalama bir vatandaşı korkutmamak için asgari dikkat edilmesi gereken hususlar bizzat nizaya girenler tarafından bilinmektedir. Biz yine de birkaçını hatırlatmaya çalışalım. Öncelikle ilim sahibi insanların dinde rusuhiyet iktiza eden konuları, halkın tümünün izlemesine imkân veren ortamlarda tartışmamaları gerekir. Bu tartışmalara nezaret eden ilimden behresi olmayan kişiler çoğu kere konuşmalardan çıkması muhtemel hülasanın, ammenin menfaatine uygun olmamasının birinci derecede mesulleridir. İlim mahfilleri, sohbet meclisleri, enstitü ve araştırma merkezleri sağlıklı bir tartışma için ekran-medya tasallutundan daha uygun mekânlar değil mi?</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Söz buraya gelmişken kısaca bir genel bilgi vermeden geçmeyelim. Bilindiği gibi “vahiy” bir dinin ulûhiyet, nübüvvet, iman ve kutsal kitap öğretilerinin anlaşılmasında rol oynayan anahtar bir terim durumunda olduğundan, teolojide olduğu kadar din bilimleriyle ilgili çalışmalarda da vahyin anlaşılması önem kazanır. Çünkü vahiy anlayışı, dile getirdiğimiz özelliklerinden dolayı, din anlayışını da şekillendirir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ayetlere bakarak vahyin üç özelliğinden söz edebiliriz: Kur’an-ı Kerim’de vahyin, Allah’ın kelam sıfatı ile ilgili olmasından dolayı vahyedilen şeyin<i> </i></span><span class="s4"><b>kelamî </b></span><span class="s1">nitelikte olduğu bildirilmiştir. “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.” (42/ Şûrâ Sûresi: 51) “Şüphesiz o (Kur’an), şerefli bir elçinin getirdiği bir kelamdır.” (81/Tekvîr Sûresi: 19) Bu ayetlerden Kur’an-ı Kerim’de vahyin Allah’ın insanla konuşmasının bir şekli olduğu ve sonuçta kelam ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Diğer bir ayetten ise vahyedilenin </span><span class="s4"><b>okunan</b></span><span class="s1"> (metlüv) bir şey olduğunu anlarız. “Sana vahyettiğimizi onlara okuman için seni kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik&#8230;” (13/Ra’d sûresi: 30) Üçüncü olarak,<span class="Apple-converted-space">  </span>Kur’an-ı Kerim’de vahyi ifade etmek için en fazla kullanılan kelimelerden ikisi </span><span class="s4"><b>inzâl ve tenzîl</b></span><span class="s1"> kelimeleridir. Aralarında mana farkı olmasına rağmen her iki kelime de “bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek” anlamına gelir. Buna göre de </span><span class="s4"><b>kelamî</b></span><span class="s1"> niteliği yanında </span><span class="s4"><b>okunma</b></span><span class="s1"> özelliğine de sahip olan İslam vahyinin bir başka niteliği de “yukarıdan aşağıya indirilen bir şey” olmasıdır. “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin bir tenzilidir. Uyarıcılardan olasın diye onu Rûhu’l-emîn (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.” (26/Şuara Sûresi: 192-95) </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Yörünge yine yayın mottosunun gereğini yapmaya çalıştı. Daha sakin günlerde buluşmak dileğiyle…</span></p>
<p>Adil GÜLMEZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-ocak-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Aralık 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-aralik-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-aralik-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 22:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[aralık 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5305</guid>

					<description><![CDATA[Matüridîlik Yeniden Son yıllarda Matüridîliğe karşı özellikle akademik boyutta yoğun bir ilgi var. Matüridîlik, adeta yeniden keşfedilen bir itikadî mezhep günümüzde. Ülkemiz insanının çoğunun yüzlerce yıldır inançta zaten Matüridî olması, bu “yeniden” ifadesinin anlamını hafifletmiyor. Ta çocukluğumuzdan beri hepimize itikatta mezhebim Matüridîlik, amelde mezhebim Hanefilik diye ezberletilmişti. Hal böyleyken bu günlerde niçin yeni bir mezhep keşfediyormuşçasına Matüridîlikten ve onun kurucusu İmam Matüridî’den bahseden kitaplar yayınlıyor, makaleler neşrediyor, sempozyumlar düzenliyoruz. İlahiyatçı uzmanlara göre meğer bize Matüridîlik adı altında Eş’arilik öğretiliyormuş. Bir soruyu beraberinde taşıyan bu saptama, dergi olarak bizi de düşündürdü ve her zamanki yaptığımız gibi konuyu uzmanlarıyla görüşüp, akademisyenlere makale yazdırdık. Basit bir sorunun çok detaylı olabilecek cevabını aradık. Musab olduğumuz bunca devahinin çözümü Matüridîlik olabilir mi? Evet, türlü dertler içinde boğulan İslam âleminin meselelerine Matüridîlik bir çıkış yolu olabilir demeden önce bu anlayışın ne olduğunu bir Müslüman’a nasıl bir kimlik kazandıracağını bilmemiz gerekiyor. Batı’da da başka bir skolastik eğitim hâkim olduğu için medreselerimizde okutulan Eş’arîlik tarzı dogmatik düşünce bir şekilde idare ediyordu. Fakat Osmanlının başlıca rakibi olan Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren eleştirici-sorgulayıcı düşüncenin filizlenmesi ve zamanla bunun bilimsel alanlara, özellikle de eğitim kurumlarına yayılmasıyla başka bir eğitim zihniyetine geçilirken, bizim medrese eğitimimiz, bırakın eleştirici-sorgulayıcı insan modeline geçmeyi, tek tipleştirici dogmatik karakterini daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Matüridîlik Yeniden</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Son yıllarda Matüridîliğe karşı özellikle akademik boyutta yoğun bir ilgi var. Matüridîlik, adeta yeniden keşfedilen bir itikadî mezhep günümüzde. Ülkemiz insanının çoğunun yüzlerce yıldır inançta zaten Matüridî olması, bu “yeniden” ifadesinin anlamını hafifletmiyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Ta çocukluğumuzdan beri hepimize itikatta mezhebim Matüridîlik, amelde mezhebim Hanefilik diye ezberletilmişti. Hal böyleyken bu günlerde niçin yeni bir mezhep keşfediyormuşçasına Matüridîlikten ve onun kurucusu İmam Matüridî’den bahseden kitaplar yayınlıyor, makaleler neşrediyor, sempozyumlar düzenliyoruz. İlahiyatçı uzmanlara göre meğer bize Matüridîlik adı altında Eş’arilik öğretiliyormuş. Bir soruyu beraberinde taşıyan bu saptama, dergi olarak bizi de düşündürdü ve her zamanki yaptığımız gibi konuyu uzmanlarıyla görüşüp, akademisyenlere makale yazdırdık. Basit bir sorunun çok detaylı olabilecek cevabını aradık. Musab olduğumuz bunca devahinin çözümü Matüridîlik olabilir mi?</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Evet, türlü dertler içinde boğulan İslam âleminin meselelerine Matüridîlik bir çıkış yolu olabilir demeden önce bu anlayışın ne olduğunu bir Müslüman’a nasıl bir kimlik kazandıracağını bilmemiz gerekiyor. Batı’da da başka bir skolastik eğitim hâkim olduğu için medreselerimizde okutulan Eş’arîlik tarzı dogmatik düşünce bir şekilde idare ediyordu. Fakat Osmanlının başlıca rakibi olan Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren eleştirici-sorgulayıcı düşüncenin filizlenmesi ve zamanla bunun bilimsel alanlara, özellikle de eğitim kurumlarına yayılmasıyla başka bir eğitim zihniyetine geçilirken, bizim medrese eğitimimiz, bırakın eleştirici-sorgulayıcı insan modeline geçmeyi, tek tipleştirici dogmatik karakterini daha da tahkim etti. Bu, çok basit ve indirgemeci bir açıklama sayılabilir. Ama yine de sonuçta yalın gerçek budur. Meseleyi hamasi ve duygusal alana çekip bu gerçeği reddetmek, kendimizi kandırmak ve oyalamaktan başka bir işe yaramaz, nitekim yaramadı. Ayrıca bu açıklamanın tarihe saygısızlıkla da ilgisi yok.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Matüridîliğin bu şekilde gündeme gelmesi, elbette ki yaşadığımız olaylardan bağımsız değil. Ülkemizin 2016 yılında bir darbe girişimiyle gerçek yüzünü tanıdığı ve etkisi dini-sosyal hayatta hâlâ hissedilen FETÖ yapılanması ve bu yapılanmanın inanma biçimleri, birçok konuda olduğu gibi din konusunda da bir kez daha düşünmeye zorladı bizi. İşte böyle bir vasatta bir kez daha gündeme geldi Matüridîlik konusu.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Matüridîliği, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye kadar bağlamak mümkündür. Hatta birçok âlim bu mezhebi, Hanefiyye-Matüridîyye olarak isimlendirir. Şarkiyatçılar ise Matüridîliğin Hanefiliğin itikadî sistemi olduğunu söylerler. Bunu söylerken biraz da Eş’ariliğin Bağdat gibi İslam’ın merkezi noktalarından birinde ortaya çıkmasını hesaba katarlar. Matüridîlik, bilindiği gibi daha çok Mâverâunnehr’de, Türk ellerinde inananı bulunan bir mezhep. Zaten İmam Matüridî de Semerkantlı bir Türkmen’dir. <b>Eş’arilik</b> bir anlamda hilafetin merkezinde, Matüridîlik ise Eş’ariliğe göre çevrede kalır. Eş’ariliğin, merkezde olduğu için daha kapsamlı bir sistem olduğu düşünülür, böyle de propagandası yapılır. Ama işin aslı öyle değildir. <b>İmam Matüridî</b>’nin <i>Kitabu’l-Tevhid</i> adlı kitabı incelendiğinde, bu kitapta kelamın merak ettiği tüm sorulara cevap verildiği görülür.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Eş’ariliğin çok tanınmasına rağmen Matüridîliğin yeterince bilinmemesinin sebeplerinden biri de Hanefi âlimlerinin kitaplarında Matüridîliğe ve İmam Matüridî’ye yer vermemeleridir. Diğer taraftan İmam Matüridî, İmam-ı Azam’ın takipçisidir ve hatta onun <i>Fıkh-ı Ekber</i> adlı kitabındaki itikadi görüşlerini sistemleştiren biridir. Son zamanlarda Matüridîliğin çokça gündeme gelmesinin temel nedeni galiba Matüridîlik üzerindeki Eş’arilik perdesinin fark edilmesi ve bunun kaldırılmaya çalışılmasıdır. Medya dünyasında matbu yayınlar birer birer sanal yayınlara dönüşürken Yörünge her iki sahada da olmaya devam ediyor. Anlık gelişmeleri değerlendirdiğimiz aynı isimdeki web sayfamız ilginizi bekliyor. Sağlık ve muhabbetle kalın.</span></p>
<p>Adil GÜLMEZ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-aralik-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Ekim 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 23:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi Ekim Sayısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2816</guid>

					<description><![CDATA[Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler. Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır</strong></p>
<p>Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler.</p>
<p>Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de getirdi. Biz de ümmet olarak bu sekülerizmin girdabına kapılmak suretiyle tedrici olarak yozlaştık ve ciddi bir dejenerasyon evresine girdik. Yaklaşık 300 yıldır devam eden bu evre, ümmet olarak bizi o hale getirdi ki artık dünyaya Müslümanca bak(a)mıyoruz. Son yıllarda ise itikadi ve ameli bir kriz yaşıyoruz. Sekülerizm, bir diğer adı ile dünyevileşmek; hayatın bütün alanları ile kendini dünyanın çekiciliğine kaptırmaktır. Dünya merkezli düşünmek ve nihai hedef olarak dünya kazanımlarını elde etmektir. Bu hastalığa müptela olanlar hayata ve olaylara akl-ı selim ile bakmaz/bakamaz. Dünyevileşme, beraberinde bireyselleşmeyi de getiriyor. Toplumun içtimai hayatını sarsan dünyevileşme hastalığı, insanları kimlik ve kişilik kaybına uğrattığı gibi, bireyselleştirmeye de sürükler. Sadece kendini, ailesini, refahını, yaşam standardını düşünür. Dolayısıyla toplumsal yozlaşmayı, sosyolojik kaymayı yaşayarak, İslam âleminde yaşanan acı ve vahşetler karşısında duyarsızlaşır. Zaten dünya emperyalizmi de İslam âlemi için böyle bir yaşam biçimini arzular. Kapitalizmin egemen olduğu, eşyanın insana hükmettiği ve emperyalizmin güdümünde bir dünyada yaşıyoruz. İslam âleminde Müslümanların kolektif bir çalışma yap(a)mamaları için emperyalistler hem fikri hastalıkları hem de dünyevileşme hastalığını İslam âleminde yaygınlaştırıyorlar. Böylece Müslümanlar, ebedi hayatlarının şekilleneceği hesap gününü unutup geçici dünya keşmekeşine daldılar. Bu vaziyet yüzyıllardır devam ederek bir yaşam biçimi halini aldı.</p>
<p>Peki, bu yaşam biçiminden nasıl kurtulacağız? Öncelikle dünyaya, Müslümanca bakmalıyız. Kendi iç âlemimiz ile muhasebe yapıp, dünyaya olan bakış açımızı değiştirmeliyiz. “Ben ve Dünya” merkezli bir hayattan kurtulup, “Biz ve Hesap günü” merkezli bir hayat için tefekkür ederek çıkış yolları aramalıyız. Bunu da dünyevileşmeye karşı iktisat, kanaat ve tevekkül zırhını giyerek başlamalıyız. Bu bakış açısını yakaladığımızda hem Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışına sahip olmuş hem de dinimizi ayakta tutmuş oluruz. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’de dediği gibi; “Nasıl ki geminin su üzerinde olması, geminin yürümesine yardımcı oluyorsa Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışı da dinin ayakta durmasına yardımcı olur.” Bir başka ifade ile ‘Gemi’nin batmaması ve yol alması, suyun üzerinde olması şartına bağlıdır, eğer gemiyi su ile doldurursan, geminin batması kaçınılmaz olur. Dolayısıyla Allah’ın istediği pencereden dünyaya bakarsak, dünyayı içimize değil menzilimize varmak için bastığımız toprak gibi görmüş oluruz. O zaman dünyamız, mamur olacağı gibi hesap gününde de izzet sahibi oluruz.</p>
<p>Hesap gününde izzet sahibi olma temennisi ile…</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Eylül 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-eylul-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-eylul-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 23:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[12. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Eylül 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2705</guid>

					<description><![CDATA[Sonrasını ABD Düşünsün Bu sefer, gelenin ayak sesleri işitilmedi. Türkiye’de Siyasi istikrarın zirvede olmasına, büyüme hızının normalin üstünde seyretmesine, deprem ve benzeri felaketlerin yaşanmamasına ve dünyanın ilk yirmi ekonomisi arasında olmasına rağmen birden bire dövizdeki hareketlenme, sıra dışı bir gelişmenin habercisiydi.  Ekonomik gerekçelere dayanmayan bu hareketlenmenin, ABD kaynaklı siyasi bir saldırı olduğu anlaşıldı. Döviz kurundaki hareketlenmeye, dolara hâkim olan yönetim sebep oluyor. Ve asıl hedef, Türkiye’ye boyun eğdirmek. Bazı müzmin muhalif çevreler, bu değerlendirmeyi, ‘yandaşlık’ olarak görebilirler. Olsun, onların kanaatleri de onları bağlar. Yörünge dergisi olabildiği kadar objektif olmaya çalışıyor. Dolayısıyla itham ettiğimiz ABD’nin olaya nasıl baktığını takip ederek tespitlerimizin sağlamasını yapmaya çalışalım. ABD’nin nabzını hem uluslararası medya organlarından hem de objektif değerlendirmeler yaptığına inandığımız birkaç yazardan takip ediyoruz. Bu bağlamda gazeteci Serdar Turgut’un tespitlerini önemsiyorum. Hem ABD basınını hem de yönetim çevrelerini takip eden Turgut, basınla ilgili şu tespiti yapıyor: ‘Amerika’nın tüm büyük gazeteleri, başta New York Times ve Wall Street Journal, birinci sayfalarından manşetlerden, iç sayfalarda da tam sayfa ayırarak Türkiye’yi mercek altına aldılar. (&#8230;) Her konuyu ele almışlar ama hiçbir gazetede Türk ekonomisinin temelde zayıf olduğu söylenmiyor. Aksine dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olduğu ve geçici yaşanan sorunların New York da dâhil olmak üzere dünya piyasalarını alt üst ettiği vurgulanıyor. Onlar da sorunların siyasi olduğunu belirtiyorlar ve sorunları Amerika ile yaşanmakta olan anlaşmazlığa bağlıyorlar.’ Yani ortada Türkiye’ye karşı açılmış bir ekonomik savaş var. Bu savaşın muhatabı tabii &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sonrasını ABD Düşünsün</strong></p>
<p>Bu sefer, gelenin ayak sesleri işitilmedi. Türkiye’de Siyasi istikrarın zirvede olmasına, büyüme hızının normalin üstünde seyretmesine, deprem ve benzeri felaketlerin yaşanmamasına ve dünyanın ilk yirmi ekonomisi arasında olmasına rağmen birden bire dövizdeki hareketlenme, sıra dışı<br />
bir gelişmenin habercisiydi.  Ekonomik gerekçelere dayanmayan bu hareketlenmenin, ABD kaynaklı siyasi bir saldırı olduğu anlaşıldı.</p>
<p>Döviz kurundaki hareketlenmeye, dolara hâkim olan yönetim sebep oluyor. Ve asıl hedef, Türkiye’ye boyun eğdirmek. Bazı müzmin muhalif çevreler, bu değerlendirmeyi, ‘yandaşlık’ olarak görebilirler. Olsun, onların kanaatleri de onları bağlar. Yörünge dergisi olabildiği kadar objektif olmaya çalışıyor. Dolayısıyla itham ettiğimiz ABD’nin olaya nasıl baktığını takip ederek tespitlerimizin sağlamasını yapmaya çalışalım.</p>
<p>ABD’nin nabzını hem uluslararası medya organlarından hem de objektif değerlendirmeler yaptığına inandığımız birkaç yazardan takip ediyoruz. Bu bağlamda gazeteci Serdar Turgut’un tespitlerini önemsiyorum. Hem ABD basınını hem de yönetim çevrelerini takip eden Turgut, basınla ilgili şu tespiti yapıyor:</p>
<p>‘Amerika’nın tüm büyük gazeteleri, başta New York Times ve Wall Street Journal, birinci sayfalarından manşetlerden, iç sayfalarda da tam sayfa ayırarak Türkiye’yi mercek altına aldılar. (&#8230;) Her konuyu ele almışlar ama hiçbir gazetede Türk ekonomisinin temelde zayıf olduğu söylenmiyor. Aksine dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olduğu ve geçici yaşanan sorunların New York da dâhil olmak üzere dünya piyasalarını alt üst ettiği vurgulanıyor. Onlar da sorunların siyasi olduğunu belirtiyorlar ve sorunları Amerika ile yaşanmakta olan anlaşmazlığa bağlıyorlar.’</p>
<p>Yani ortada Türkiye’ye karşı açılmış bir ekonomik savaş var. Bu savaşın muhatabı tabii ki sadece iktidar değil, bu ülkede yaşayan taraftar ya da muhalif, fert fert herkes. Dahası bu savaş sadece Türkiye’ye karşı da açılmış değil, Türkiye gibi kendi kendine yetme yolunda ilerleyen, bağımsızlığına düşkün olan bütün ülkelere karşı açılmış bir savaştır.</p>
<p>Özürlüğümüzü ABD’ye teslim etmeyeceğiz/etmemeliyiz. Elbette ki bu savaşta direneceğiz. Ancak uluslararası sistemi göz önünde bulundurarak, mantıklı adımlar atmak zorundayız. Hamasetle kalkıp infial ve tehevvüre prim vermemeliyiz. Ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklememeliyiz.  Savaşa misliyle mukabele etmeli ve mücadeleyi en az zararla yürütmeliyiz.</p>
<p>ABD bu savaşı şimdilik dolar ve yaptırımlar üzerinden yapıyor. Hükümetimiz de isabetli adım atarak misliyle mukabele edip ABD’li bakanlara yaptırım uyguluyor. Bünyemiz sağlam; iktidar da ülke ve millet çıkarına uygun biçimde devlet aklıyla hareket ediyor. Dünya sistemine yüksek sesle itiraz eden neredeyse tek ülke konumundayız.  Yerli parayla veya mal takasıyla uluslararası ticaret, doları dolayısıyla ABD’yi yalnızlığa itebilir.</p>
<p>Belki bu süreç yavaş işleyecektir ama bunu dört gözle bekleyen ülkelerin sayısı da az değildir! Bu ekonomik savaş, Türkiye’nin dik duruşu sayesinde uluslararası ticaretin yerli paralarla yapılmasına geçişi tetikleyen bir viraj olabilir!</p>
<p>Sonrasını ABD düşünsün!</p>
<p>Aylık Yörünge’nin elinizdeki bu sayısı, 12. Sayı ve birinci yılını doldurdu. Geçtiğimiz bir yılda yaptığımız çalışmalarla dergimizin yeni halini sizlere tanıtmaya çalıştık. Aldığımız dönüşler bizi tatmin ediyor. Teveccühleriniz doğrultusunda daha kaliteli bir dergiyi sizlere sunmak arzusundayız. Tüm çalışanlarımız adına daha nice yıllara diyorum.</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-eylul-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Ağustos 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-agustos-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-agustos-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 22:20:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[ağustos 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2505</guid>

					<description><![CDATA[CHP, Erdoğanofobi’yi Tercih Ediyor Cumhuriyet Halk Partisi’nin, halkın teveccühünü kazanıp ülkenin yönetiminin başına geçememe gibi bir problemi var. Bu meselenin birçok sebebi bulunuyor. Bazı sebepler, CHP’nin bünyesindeki yanlışlardan, bir kısım sebep de bu partinin, halkımızda oluşturduğu yanlış algılardan kaynaklanıyor. Erdoğan karşıtlığı, CHP’nin bir yandan işine yararken diğer yandan iktidara gelmesinin önüne bir engel oluşturuyor. Şöyle ki Erdoğan karşıtlığı hâlihazırdaki CHP örgütünü diri tutabiliyor. Ancak bir gerçek daha var ki CHP’nin mevcut oy potansiyelini artırması gerekiyor. Burada zihinlere takılan soru şu: CHP, Erdoğan karşıtlığını iktidara gelmeye tercih mi ediyor? 15 Temmuz akşamı 81 ilde şehitler için okunan binlerce hatimin duası yapılırken, CHP’nin kanalı Halk TV, Erdoğan’ın, Yıldırım’ın, Bozdağ’ın ve Şahin’in cemaatle ilgili eski konuşmalarından kesitler vererek, darbenin sorumluluğunu AK Parti’ye yükleme gayreti içindeydi. Hani MİT Tırları bahanesiyle AK Parti iktidarını ‘teröristlere yardım ediyor’ gösterme çabası var ya, aynı mantıkla FETÖ’yü de iktidar destekledi mesajı vermeye çalıştı. Yani darbe girişimini görmezden gelerek iktidarı suçlamayı tercih etti. Tıpkı ‘kontrollü darbe’ ve ‘tiyatro’ söylemi gibi, tıpkı ‘Asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı’ söylemi gibi. Evet, iktidar, 2011 yılına kadar cemaate ve henüz operasyon aşamasındaki Adnan Oktar grubuna cephe almadığı gibi, hüsnü niyetle bütün dindarlar gibi cemaatin ve Adnan Oktar grubunun da 28 Şubat’ın hedefinde olduğunu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP, Erdoğanofobi’yi Tercih Ediyor</strong></p>
<p>Cumhuriyet Halk Partisi’nin, halkın teveccühünü kazanıp ülkenin yönetiminin başına geçememe gibi bir problemi var. Bu meselenin birçok sebebi bulunuyor. Bazı sebepler, CHP’nin bünyesindeki yanlışlardan, bir kısım sebep de bu partinin, halkımızda oluşturduğu yanlış algılardan kaynaklanıyor. Erdoğan karşıtlığı, CHP’nin bir yandan işine yararken diğer yandan iktidara gelmesinin önüne bir engel oluşturuyor. Şöyle ki Erdoğan karşıtlığı hâlihazırdaki CHP örgütünü diri tutabiliyor. Ancak bir gerçek daha var ki CHP’nin mevcut oy potansiyelini artırması gerekiyor. Burada zihinlere takılan soru şu: CHP, Erdoğan karşıtlığını iktidara gelmeye tercih mi ediyor?<br />
15 Temmuz akşamı 81 ilde şehitler için okunan binlerce hatimin duası yapılırken, CHP’nin kanalı Halk TV, Erdoğan’ın, Yıldırım’ın, Bozdağ’ın ve Şahin’in cemaatle ilgili eski konuşmalarından kesitler vererek, darbenin sorumluluğunu AK Parti’ye yükleme gayreti içindeydi. Hani MİT Tırları bahanesiyle AK Parti iktidarını ‘teröristlere yardım ediyor’ gösterme çabası var ya, aynı mantıkla FETÖ’yü de iktidar destekledi mesajı vermeye çalıştı. Yani darbe girişimini görmezden gelerek iktidarı suçlamayı tercih etti. Tıpkı ‘kontrollü darbe’ ve ‘tiyatro’ söylemi gibi, tıpkı ‘Asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı’ söylemi gibi.</p>
<p>Evet, iktidar, 2011 yılına kadar cemaate ve henüz operasyon aşamasındaki Adnan Oktar grubuna cephe almadığı gibi, hüsnü niyetle bütün dindarlar gibi cemaatin ve Adnan Oktar grubunun da 28 Şubat’ın hedefinde olduğunu düşünmüştür. Bu sebeple de 2004’te asker ağırlıklı MGK kararına rağmen FETÖ’ye, müeyyide uygulamamıştır.</p>
<p>Şurası da bir gerçektir ki AK Parti, 2010 Anayasa değişikliğine kadar birçok alanda tehdit altında icray-ı hükümet etmiştir. 2007 yılında hükümete nota veren ordunun kararlarına AK Parti, elbette ki mesafeli davranacaktı. 2008 yılında yüzde 47 ile iktidar olmuş AK Parti aleyhine açılan kapatma davası da tabiatıyla askerin kararlarına mesafeli yaklaşımı zorunlu kılmıştır. YAŞ’ın ihraç kararlarına şerh koyarken de bu mesafeyi korumuştur.</p>
<p>Dine karşı tavırlı olan kesimlerin, cemaat hakkındaki değerlendirmelerine de aynı düşünce ile yaklaşılmıştır. O yüzden de Necip Hablemitoğlu’nun yerinde tespitleri ilgi görmemiştir. FETÖ, ezoterik yapısı sebebiyle asıl niyetini gizlemeyi başarmıştır. Bu oluşumun bir cemaat değil, tehlikeli bir örgüt olduğunu fark eden AK Parti, 2011’den itibaren bu oluşum hakkında tedbir, 7 Şubat 2012’den sonra da açıkça cephe almıştır. Tıpkı bugünlerde Adnan Oktar ve grubuna karşı yapılan operasyon gibi.</p>
<p>Gülenizm oluşumunun, bir terör örgütü olduğunu tescil eden de onunla amansız bir mücadeleye girişen de AK Parti’dir. Bunları görmeyip, mazide yapılmış konuşmaları yayınlama yoluna gidilerek Erdoğanofobi’nin ölümüne kullanılması, klasikleşmiş bir CHP marazıdır.<br />
Ayrıca bu oluşum 15 yıllık AK Parti iktidarı döneminde ortaya çıkmış değildir. Aksine, 40 yıldan beri devlete sızan bu örgütü ortaya çıkaran ve mücadele eden de AK Parti iktidarıdır. Evet, ilk sekiz yılında farkına varamamış ve bunu da itiraf etmiştir. Ancak bu oluşumu kanunsuz ve hukuksuz bir uygulama ile desteklememiştir. Bugün terör örgütünün siyasi uzantısı olduğu bilindiği halde HDP’nin, Meclis’te temsiline ve hazine yardımına nasıl mani olamıyorsa o oluşuma da suçu sabit olana kadar müeyyide uygulayamamıştır. Oysa CHP, bir taraftan dolaylı olarak FETÖ’yü savunmakta diğer taraftan açıkça PKK’nın siyasi uzantısına kol kanat germektedir. Bunun da nedeni, Erdoğanofobi’nin oluşturduğu siyasi körlüktür. Hâlbuki hemen herkesin ittifak ettiği bir husus var ki o da ‘Erdoğan olmasaydı kimse bu örgüt ile mücadele edemezdi’ gerçeğidir.</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-agustos-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
