<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/edebiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Jan 2025 11:04:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Edebiyat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Memduh Cumhur Ağabey*</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jan 2025 11:04:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19226</guid>

					<description><![CDATA[“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.” Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı. Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı. Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir demiş Ziya Paşamız. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.”</em></p>



<p>Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı.</p>



<p>Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı.</p>



<p><em>Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;</em><br><em>Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir</em></p>



<p>demiş Ziya Paşamız. Nitekim ne zaman hâlinden anlayan bir ehl-i dil yanına uğrasa masa başında üç-beş kelâm ettikten sonra koluna girer ve onu yakınlardaki bir kafeye götürüp ikramda bulunurdu. <em>Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane…</em> demiş atalarımız. Kahve eşliğinde o demler tadına doyulmaz bir sohbet ziyafetiyle renklenirdi. Gün içinde verdiği bu kısa molalar onun için de bir tazelenme imkânıydı. Ticaretin sığlığı ve hayatın keşmekeşinden kaçarak gönül iklimine yol bulduğu demlerdi. Mesleğini maîşetini temin etmek için yapıyordu. Yoksa o bir tüccar değil, bir sohbet ve gönül adamıydı. Parayı sevdiğine, bizâtihi paranın kendisine talip olduğuna hiç şâhit olmadım. Onun bütün heves ve meyli gençlik yıllarından itibaren âşinâsı olup tozunu içine çektiği sohbet ortamlarınaydı.</p>



<p>2008-2010 yılları arasında evimde sohbet toplantıları düzenliyordum. Seçkin bir arkadaş grubumuz vardı. Bir akşam evimde kendisini de konuk etmiştim. Mahfûzatında olanları bir sebil misâli dağıtmaktan haz duyardı. O gece de her zamanki cömertliğiyle eteğindeki taşı dökmüş, gönlünden nefesine yol bulanları kayıtsız-şartsız çevresindekilere ikram etmişti.</p>



<p>Sohbet başlamadan evvel bir ara baş başa kalmıştık. O zaman bana; <em>“Eğer babamdan bana bir servet kalsaydı, bu işi yapmazdım. Bütün vaktimi ilim-kültür-sanata harcardım. O serveti de tedârikli kullanırdım ki hiç bitmesin, bana hep yetsin. Ama öyle bir lüksümüz yok. O yüzden de hayatımızın sonuna kadar bu işi yapmak zorundayız.</em>” demişti. Bu sözler bile onun gerçek sevdâsının ne olduğunu ne için yaşadığını gösteriyordu.</p>



<p>Çelebi şahsiyeti ve cana yakın tavrıyla dostları nezdinde bir yıldızdı Memduh Ağabey. Ne zaman karşılaşsak aramızdaki yaş farkına rağmen bana hep; “Nasılsın arkadaşım?” diye hitap ederdi. Yakınlarımdan birinin vefatını duysa mutlaka arar ve başsağlığı dilerdi.</p>



<p>Muhatabını incitmeden onun özel hayatına girip anlamlı dokunuşlar yapabilen âdemoğlunun seciyesi yüksektir. Memduh Ağabey de o âdemlerdendi. Vereceğim şu örnek kendisinin bu husûsiyetini çok güzel bir şekilde yansıtır: Dünya evine girmeden az evvel validem vefat etmişti. Evlendikten kısa bir süre sonra da pederim kalçasını kırmıştı. Tek evlât olduğum için bütün sorumluluk üzerimdeydi. O günlerden birinde yine yanına uğramıştım ki söz arasında birden bana; <em>“Biliyor musun, bu evlilik tam zamanında gerçekleşti. Sen babana bakıyorsun, hanım da sana destek oluyor.”</em> dedi. Güzel, gönül okşayıcı, ârifâne bir dokunuştu bu. Muhatabını anlayan insanın söyleyeceği sözdü. Hâfızama kazınan o anı hiç unutmadım.</p>



<p>Yazının girişinde de ifade ettiğim gibi nüktedan bir insan, mâhir bir heccavdı Memduh Ağabey. Her iki hünerinin muhassalası olan hicivleriyse ona Nef’î ile Neyzen’in vârisi olma imtiyazını kazandıracak evsâftaydı. O hususiyetini de yalnızca ulema ve üdebanın olduğu meclislerde değil, yeri geldiğinde ümeranın huzurunda da sergilemekten imtinâ etmezdi. Tabiî günümüzde örneklerine mebzul miktarda tesadüf ettiğimiz her tür müptezellikten uzak, kendisine has bir ölçü ve necâbet içinde…</p>



<p>13 Haziran 2008 akşamı Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde ölümünün yirmi birinci yıldönümünde Cemil Meriç için güzel bir anma toplantısı düzenlenmişti. Büyük ve hayli kalabalık olan toplantıya başbakan da teşrif etmişti. Memduh Ağabey de programın bir yerinde mûsikî icrâ edecekti. Sahneye çıktı ve icrâdan evvel, belki de o günlerde Anayasa Mahkemesinin açtığı parti kapatma davasından dolayı hayli gerilmiş olan ortamı da bir nebze olsun yumuşatmak adına merhum Nejat Muallimoğlu’nun <em>Politikada Nükte</em> isimli kitabının önsözünde geçen şu anekdotunu nakletti:</p>



<p>Amerikan Yüksek Mahkemesinin baş hâkimlerinden John Marshall, bir gün kitaplığındaki merdivene tırmanır. O yıllarda epey yaşlı ve hâlsiz olan hâkim, en üst rafta bulunan bir kitabı çeker. Çekmesiyle beraber raftaki bütün kitaplar üzerine devrilir ve kendini birden yerde bulur. Gürültüyü işiten hizmetçisi telâş içinde koşar ve hâkimi yerde, etrafa dağılmış kitapların arasında ağrıyan yerlerini kahkahalar içinde ovalarken bulur. Hâkim Marshall, hayret ve şaşkınlık içindeki kadına şöyle der: <em>“Böyle olacağı belliydi. Yıllarca ben kanunları çiğnedim, şimdi de kanunlar benden öç alıyor, beni çiğniyor.”</em></p>



<p>Memduh Ağabeyin sözü biter bitmez, müthiş bir kahkaha ve alkış tufanı koptu. Yerinde ve zamanında söylenmiş bir sözün, zarif ve latif bir dokunuşun etkisiydi bu hiç şüphesiz. Salon âdeta yıkılıyordu.</p>



<p>Önde oturup arkası dönük olan zevâtı biz göremiyorduk. Ama kendisi bulunduğu yerden protokoldeki herkesi görüyordu. Daha sonraki ilk görüşmemizde bana, nükteyi anlayan başbakanın kendisine bakarak mânîdar bir tebessüm fırlattığını söylemişti. Yaşanmış bir hikâyeden alınan bu sözler, o günlerde devam eden kapatma davasına yönelik güzel bir mesaj, anlamlı bir göndermeydi.</p>



<p>Şahsiyetiyle Üsküdar’a mâl olmuş bir insandı. Câmianın büyüklerinden olup aileden de Üsküdarlı olan mütefekkir ve mutasavvıf Ahmet Yüksel Özemre Beyefendi Memduh Ağabeyin ufulünden yaklaşık on yıl kadar önce âhirete hicret etmişti. Takip eden günlerde şöyle denildiğini hatırlıyorum: “Özemre, bir kültür ve edebiyat muhîti olan Üsküdar’ın bu vasfını kendi şahsında çok güzel bir şekilde temsil ediyordu. Ölümüyle birlikte bayrağı Memduh Bey devraldı.”</p>



<p>Memduh Ağabey aynı zamanda dikkatli bir seyyahtı da. Gezmeyi, görmeyi seviyordu. Özellikle de son yıllarında pek çok memleketi gezmişti. Doğuştan şâir olduğu için de ilham perisi onu gittiği yerlerde de yalnız bırakmıyordu.</p>



<p>Aşağıdaki dörtlük, Selânik’in elimizden çıkışının yüzüncü (2012) yılında hanımefendisiyle birlikte Selânik’i ziyaret eden Memduh Ağabey tarafından Beyaz Kule’nin gölgesinde kaleme alınmıştır. Her mısraı buram buram melâl kokan şu dizeler, hem bir Rumelili olarak gönlündeki dâüssılayı yansıtır hem de onun bir &#8220;şâir-i mâderzâd&#8221; olduğunu gösterir.</p>



<p><em>Kederle, yüz sene geçmiş, bu yerden ayrılalı,<br>Sükûn içinde deniz, paylaşır melâlimizi<br>Güzelliğiyle, vakarıyla süslüyor hâlâ,<br>Beyaz Kule’yle Selânik bugün hayâlimizî… **</em><br></p>



<p>Kendisini vefatından yaklaşık on sekiz yıl kadar önce o yıllarda müdâvimi olduğum Beşiktaş’taki bir kitabevine gidip gelirken tanımıştım. Dostluğumuzsa ağırlıklı olarak mekânının bulunduğu Üsküdar çevresinde gelişti. Emaneti teslim ettiği güne kadar da devam etti. Kaybolan coğrafyaların hicrânıyla sanatına hâkim o melâl duygusu, her ne zaman oralardan geçsem, alışamadığım bir kaybın hüznüyle artık beni de kendisine râm ediyor. Nasıl geçtiğine bir türlü akıl erdiremediğimiz zamansa, coşkun koca bir sel gibi hızla akıyor.&nbsp; Mâzîye dönüp şöyle bir bakınca ancak, bazı şeylerin farkına varabiliyoruz. Hayatımızın en kesin hakikati olan ölüm, onu bizden ayıralı altı yıl olmuş meğerse. Şaşmamak elde değil…&nbsp; Kendisinden dâima muhabbet ve samimiyet gördüğüm muhterem ağabeyime rahmet ve mağfiret niyâz ediyor, muhibbi olduğu ve derin muhabbet beslediği Efendimizle ehl-i beytine âlem-i mânâda&nbsp;komşu olmasını diliyorum. Mekânı cennet olsun.</p>



<p></p>



<p>* Bu yazı Ocak 2025’te yayımlanan <em>Tuna’dan Boğaziçi’ne Bir Ses: Memduh Cumhur</em> kitabından alınmıştır.</p>



<p>** Selânik’e ilişkin bu dörtlüğü ilk okuduğumda mest olmuştum. O yüzden de hemen kaydettim. Fakat nasıl olduysa daha sonra onu bulamadım. Bunun üzerine Memduh Ağabey’i arayıp istedim. O da bana: “Bende de yok arkadaşım! İlham gelince yazıp Facebook’ta paylaşmıştım. Ama şimdi elimin altında değil. Eğer biri bana onun bir mısraını hatırlatsa, gerisini çıkarırım.” demişti. <em>Tuna’yla Hasbihal</em> isimli eserinde de yoktu o dörtlük. Sanal ortamda kaybolmuştu maalesef. Vefatından sonra da hep bir yerlerden çıkmasını bekledim. Aklıma geldikçe de onu nerelerde bulabileceğimi düşündüm. Geçen sene bilgisayarımdaki bir klasörün içinde karşıma çıktı. Çok sevinmiştim. Kaybolmaması, kitaplarının yeni baskısında yer alması için de bilâhare götürüp muhterem refîkası Selman Yenge’ye teslim ettim. Böyle bir şeye vesile olmaktan dolayı duyduğum mutluluğu ise kelimelerle anlatamam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karlı Bir Gece Vakti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Turan Latif YILDIZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2022 10:41:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18616</guid>

					<description><![CDATA[Yeni bir yıla merhaba derken geçtiğimiz yılın, edebiyat dünyasına bıraktığı ve çok konuşulan bir romanı Yörünge Dergisi olarak değerlendirme fırsatı bulduk. Yaşam tarihinin devasa kronolojisinde sadece bir adım olan 2022 yılı, dünya insanları için önemli olaylara şahit olurken tarihin fevkalade akışı içerisinde sıradan bir adımdı. Her yıl olduğu gibi bazı Afrika ülkelerinde darbeler oldu, Oscar töreni olaylı geçti, Akdeniz yine mültecilere mezar oldu, İsrail terör devleti yine Mescid-i Aksa’ya girdi, Kraliçe öldü, Arjantin dünya kupasını aldı ve İsmail Özen’in kaleminden Karlı Bir gece Vakti romanı çıktı. Aslında gecikmiş bir romandı. İsmail Özen’i biz öyküleriyle tanıyoruz. Günler Ne Kadar Kısaldı ve Babamın Şarkısı adlı kitaplarda topladığı öyküleri okuyucudan tam not almıştı. Bir roman beklentisine karşı koyamayan yazar, uzun meşakkatli, stresli ve endişeli bir yolculuğa çıkmak için kolları sıvayalı tam üç yıl oldu. İçinden üç roman daha çıkacak müsveddeler, araştırmalar ve geçen yılların ardından Karlı Bir Gece Vakti artık elimizde. Roman aslında bir aşk romanı. Derin, içsel diyaloglarla örülmüş, içinde psikoloji, fikri mücadele, eylem ve hayli kitap barındıran bir aşk romanı. Romanın kapağı, ismi ve başlangıcı ise bizleri 28 Şubat sürecinin zorlu zamanlarına götürdüğünden bir 28 Şubat romanı izlenimi doğuruyor. Ancak romanda yol almaya başladığınızda roman, okuyucuyu farklı bir iklime taşıyor. Tamam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yeni bir yıla merhaba derken geçtiğimiz yılın, edebiyat dünyasına bıraktığı ve çok konuşulan bir romanı Yörünge Dergisi olarak değerlendirme fırsatı bulduk.</p>



<p>Yaşam tarihinin devasa kronolojisinde sadece bir adım olan 2022 yılı, dünya insanları için önemli olaylara şahit olurken tarihin fevkalade akışı içerisinde sıradan bir adımdı. Her yıl olduğu gibi bazı Afrika ülkelerinde darbeler oldu, Oscar töreni olaylı geçti, Akdeniz yine mültecilere mezar oldu, İsrail terör devleti yine Mescid-i Aksa’ya girdi, Kraliçe öldü, Arjantin dünya kupasını aldı ve İsmail Özen’in kaleminden Karlı Bir gece Vakti romanı çıktı.</p>



<p>Aslında gecikmiş bir romandı. İsmail Özen’i biz öyküleriyle tanıyoruz. Günler Ne Kadar Kısaldı ve Babamın Şarkısı adlı kitaplarda topladığı öyküleri okuyucudan tam not almıştı. Bir roman beklentisine karşı koyamayan yazar, uzun meşakkatli, stresli ve endişeli bir yolculuğa çıkmak için kolları sıvayalı tam üç yıl oldu.</p>



<p>İçinden üç roman daha çıkacak müsveddeler, araştırmalar ve geçen yılların ardından Karlı Bir Gece Vakti artık elimizde.</p>



<p>Roman aslında bir aşk romanı. Derin, içsel diyaloglarla örülmüş, içinde psikoloji, fikri mücadele, eylem ve hayli kitap barındıran bir aşk romanı. Romanın kapağı, ismi ve başlangıcı ise bizleri 28 Şubat sürecinin zorlu zamanlarına götürdüğünden bir 28 Şubat romanı izlenimi doğuruyor. Ancak romanda yol almaya başladığınızda roman, okuyucuyu farklı bir iklime taşıyor. Tamam 28 Şubat anlatımı var elbette ancak müellif roman için “28 Şubat atmosferinde geçiyor” diyor. 28 Şubat atmosferinde geçen bir aşk romanı daha doğru bir tanımlama olacaktır.</p>



<p>Romanın epigrafları özenle seçilmiş ve düşünülmüş. Her epigrafta döneme dair bir izdüşümü yakalıyoruz. Roman tekniklerinin titizlikle uygulanmış olduğu da göze çarpıyor. İyi bir öykü yazarı olduğunu bildiğimiz yazardan çıkacak romanın kalitesini az çok tahmin edebiliyoruz elbette ama yine de bir merak, bir ilk heyecanla acaba romanda da o başarıyı yakalayacak mı yoksa bir bocalamayla erken veda mı edecek diye de düşünmedik değil. Tüm bu bekleyişin ardından Karlı Bir Gece Vaktini elimize alıp okuduğumuzda oldukça profesyonel bir anlatımla başarılı bir roman yazımını görmüş olduk.</p>



<p>Şimdi burada roman teknikleri ve bu tekniklerin ustaca kullanıldığından bahsetmeden bir okuyucu için en önemli olan hususa ve benim de en çok dikkatimi çeken kısma geliyoruz.</p>



<p>Açık konuşmak gerekirse ben romanı ilk elime aldığımda bir tarihi dönemin anlatıldığını sanarak biraz sıkılgan yaklaşmıştım. Bir akşam eve erken giderek kendimi kütüphanemde yalnızlaştırarak ilk sayfayı okumaya başladım. Gecenin sonunda kitap bitmişti. İşte bir okuyucu için en önemli olan budur. Akıcılık. Yazar bunu tam anlamıyla başarmış. Romanın akıcılığı ve sizi farklı bir iklime taşıyıp orada, kendi dünyasında sizi alıkoyup romanın büyüsünden çıkarmaması okuyucu için kıymetli bir hazine olurken müellif için ise tarifsiz mutluluk demek olacaktır sanırım. Bunu sağlamak elbette zor. Binlerce okunmuş kitap, yılları alan meşguliyet, baş ağrıları, binlerce sayfa müsvedde, dünya edebiyatının tüm roman örnekleri ve damıtılmış bir roman.</p>



<p>Kendinizi sıkılgan bir tarih anlatımıyla bulmuyorsunuz. Sığ, basit vıcık vıcık bir aşka romanıyla da karşılaşmıyorsunuz. Romanın o akıcı dilinde nahif, kibar, göze batmayan ama oldukça derin insanın kimyasını değiştiren bir aşkı okurken dönemsel bir tarih anlatımını, dönemin söylemlerini, bilgiyi, o atmosferi, zamanı ve mekanı yakalıyorsunuz.</p>



<p>Romanda dikkatimi çeken aslında yazarında gayet başarılı bir şekilde uyguladığı mekan kavramının yer alması. Roman Konya, Ankara ve İzmir’de geçiyor çoğunlukla. Örneğin Konya’da geçen kısımları anlatırken mekanın tasviri ve o dönemdeki yapısı ve isimleriyle anlatımı, sokak isimleri, minibüs hatları, çarşıdaki o dönemdeki yer alan dükkanlar filan sizi o zamana ve mekana taşıyor. Her romancının, romanına işlediği bir anlatım kimliği vardır. Peyami Safa dediğimizde tasvir deriz. Tolstoy dediğimizde felsefeyi görürüz. Dostoyevski dediğimizde yalın anlatımla yakaladığı o derinlikli psikolojiyi görürüz. İsmail Özen’de ben kusursuz bir mekan anlatımını gördüm.</p>



<p>Bir romancı tasviri iyi bilmeli daha iyi bir romancı ise tasvirde nerede duracağını bilmeli. Romanda tasvirler yerli yerinde ve abartıdan kaçınılmış sıkmayan bir tasvir. Tasvir elbette romanın şiarındandır lakin işin gerçeği ben abartılı tasvirleri sevmem ve insanı sıkan bir mengeneye benzetirim. Seni zoraki bir odaya sokar ve orasını sana incelikle detaylarıyla anlatır. Boğulur durursun. Karlı Bir gece Vaktinde yoğun bir tasvir anlatımıyla insanı sıkan bir bölümün olmaması seni ferah bir okumaya götürüyor.</p>



<p>Romanda anlatılan bir detayın ilerleyen bölümlerde şaşırtıcı şekilde refere edilmesi okuyucuyu şaşırtan bir detay olarak saygıyı hak ediyor. Sanırım güçlü anlatım dedikleri şey bu olsa gerek. Bazı aforizmalar ve detayların roman boyunca şaşırtıcı şekilde karşına çıkması, bir zeka sıçramasıyla yazılmış cümleler, romandaki bütüncüllüğün yakalanması oldukça başarılı bir anlatımın olması yazar için başarı, okuyucu için ise keyifli bir yürünecek yol. Bu anlamda Karlı Bir Gece Vakti son zamanlarda okuduğum en akıcı başarılı ve keyifli romandı diyebilirim rahatlıkla.</p>



<p>Eksik yanları var mıydı? Elbette vardı. Hadi biraz da onlardan söz edelim. Kayda değer olmayan ve üstünde durmaya gerek duymadığım tashih hatalarından geçip dikkatimi çeken bir eksikliğe götüreceğim sizi. Roman ince ince dokunmuş bir kilim gibi lakin bir bakıyorsunuz yazar sıkılmış ve hızlandırmış. Elbette romanın doğum sancıları ve emzirilmesiyle geçen yıllar yazarı yormuş olabilir. Defalarca okunmuş değiştirilmiş ifadeler nihayetinde ‘yeter yoksa roman başka şeye dönüşecek’ endişesiyle bir anda bırakılmış olabilir. Bilemiyorum. Ama romanın sonlarının hızlandırılmış bir anlatımda olduğu gözüme çarptı.</p>



<p>İkinci husus, (Spoiler içerir) romanın başkarakterinin hastane süreci bence yazarın modern deyimle şov yapacağı yerdi. Lakin kısaca geçtiğini görüyoruz. Yazar edebiyatı iyi kullanan felsefeyi bilen biri olarak bu kısımda bizleri alıp zamandan mekandan dönemden ve aşktan bağımsız bir derinliğe çekebilir ve bizi orada biraz tutabilirdi. Ama yapmamış. Romanın başkarakteri düşünen, okuyan, hayatı yorumlayan, felsefi bir alt derinliği olan bir adam. Bizleri kendi dünyasına çekebiliyor. Hastane sürecinde ki (bu süreç derin bir yalnızlık ve aşkla yoğrulmuş düşünce ayinleri neticesinde gerçekleşiyor) alt metinler bizlere daha geniş aktarılabilirdi. Bizler okurken bir felsefeyle karşılaşabilir ve başkarakterin kendini arındırma dönemine şahitlik edebilirdik. İşte bu kısım bizi zaten içine çekmiş romandan da uzaklaştırıp aslında kendi dünyamıza veya daha ötelere çekip götürebilir ve sonra tekrar romana oradan da tekrar hayata döndürebilirdi. Bunu neden eksiklik olarak yazdığımı da söyleyeyim. Aslında bakarsanız bir eksiklik olarak görülmeyebilir. Neticede anlatım güzel ve yolu yürümemize izin veriyor. Bizi tökezleten bir durum yok. Böyle de gayet güzel bitirilmiş roman. Ancak yazarın anlatımındaki başarısına ve zihin dünyasının enginliğine baktığımızda yazardan bunu bekliyoruz. “yapma bırakma şimdi burada. Hadi bizi biraz daha derine daldır. Yolu uzat bak ilerisi daha gizemli bir kapıya açılıyor” diyoruz.</p>



<p>Karlı Bir Gece Vakti, bizleri bu kış mevsiminde karlı bir gecede çekip götüren, başka bir iklimle buluşturup sonra kütüphanemize tekrar döndüren oldukça özenle paketlenmiş bir hediye. Geleceğinden emin olduğum bir sonraki romanını bekleten iyi bir iş çıkarmış yazar. Emeğine yüreğine sağlık.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/karli-bir-gece-vakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezai Karakoç’un Düşüncesi, İnsan ve Müslüman Olmanın Sorumluluğuna Bir Davettir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jan 2022 09:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai KArakoç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18033</guid>

					<description><![CDATA[– Sezai Karakoç’la ilgili bir kitabınız yayımlandı. Kitap raflarda yerini aldı ve okuyucuya ulaşacak kadar zaman geçti. Okuyucunun kitabınıza ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz ne gibi tepkiler aldınız? – Kitabı satın alan okuyucunun ne düşündüğünü bilemiyorum. Sosyal medya denilen olguyla da bilinçli olarak ilgilenmiyorum. Gazete ve dergilerde ise neredeyse yok gibi. Dolayısıyla bu mecralarda nasıl görüldüğünü bilemeyeceğim. İlgi bağlamında beni asıl üzen şey şu: Tanıdığım herkesi kitaptan bir şekilde haberdar ettim. Bazı arkadaşlarım da ta telif aşamasında olaydan haberdardı. Yirmi otuz sene önce olsaydı inanılmaz ses getirirdi bu çalışma. Ancak bugün üç beş kadim dostumun dışında hiç kimse ilgi göstermedi kitaba. Sadece benim kitabımla ilgili değil, genelde kitap, düşünce, eleştiri, farklı yorum hayatımızdan çıkıp gitmiş. İnsanlar kendi gölgelerinden korkuyorlar. Akademik camiadan söz etmiyorum, onları zaten hayatım boyunca ciddîye almadım. Eskiden bir araya geldiğimizde mangalda kül bırakmayan, onu bunu eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen, lâf ile dünyaya nizamat vermeye kalkanlar var ya bu kitap, benim gözümde onların ipliğini pazara çıkardı ve samimiyetsizliklerini ortaya serdi. Bu kişilerin “şeytanî ilgisizlikleri” üzerine çok şey söyleyebilirim ama bu durumdan sonra bunu yapmayacağım. Onları kendi hâllerinde bırakıp seyretmek daha anlamlı ve ibretli geliyor bana. Bu sebeple biz işimize odaklanmalıyız. Kim ne demiş, ne yapmış çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>– Sezai Karakoç’la ilgili bir kitabınız yayımlandı. Kitap raflarda yerini aldı ve okuyucuya ulaşacak kadar zaman geçti. Okuyucunun kitabınıza ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz ne gibi tepkiler aldınız?</em></p>



<p>– Kitabı satın alan okuyucunun ne düşündüğünü bilemiyorum. Sosyal medya denilen olguyla da bilinçli olarak ilgilenmiyorum. Gazete ve dergilerde ise neredeyse yok gibi. Dolayısıyla bu mecralarda nasıl görüldüğünü bilemeyeceğim. İlgi bağlamında beni asıl üzen şey şu: Tanıdığım herkesi kitaptan bir şekilde haberdar ettim. Bazı arkadaşlarım da ta telif aşamasında olaydan haberdardı. Yirmi otuz sene önce olsaydı inanılmaz ses getirirdi bu çalışma. Ancak bugün üç beş kadim dostumun dışında hiç kimse ilgi göstermedi kitaba. Sadece benim kitabımla ilgili değil, genelde kitap, düşünce, eleştiri, farklı yorum hayatımızdan çıkıp gitmiş. İnsanlar kendi gölgelerinden korkuyorlar. Akademik camiadan söz etmiyorum, onları zaten hayatım boyunca ciddîye almadım. Eskiden bir araya geldiğimizde mangalda kül bırakmayan, onu bunu eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen, lâf ile dünyaya nizamat vermeye kalkanlar var ya bu kitap, benim gözümde onların ipliğini pazara çıkardı ve samimiyetsizliklerini ortaya serdi. Bu kişilerin “şeytanî ilgisizlikleri” üzerine çok şey söyleyebilirim ama bu durumdan sonra bunu yapmayacağım. Onları kendi hâllerinde bırakıp seyretmek daha anlamlı ve ibretli geliyor bana. Bu sebeple biz işimize odaklanmalıyız. Kim ne demiş, ne yapmış çok önemli değil. Gün doğmadan neler doğar! Her kitabın bir kaderi vardır; biz istesek de istemesek de onu yaşayacaktır. Hiçbir şey inandığımız şeyleri yapmaya engel olmamalı ve haricî moral bozuklukları edinip de mücadeleden vazgeçmemeliyiz. “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran suresi 139. ayet) Ben, bütün kalbimle buna inanıyorum.</p>



<p><em>– Son yıllarda kültür ve edebiyat hayatı dibe vurdu. Bunu neyle açıklıyorsunuz?</em></p>



<p>– Kuşkusuz bunun birçok sebebi vardır ama bizce asıl sebep siyasal iktidarların basiretsizliğidir. Bu konuda iktidar sahiplerince zaman zaman öz eleştiri mahiyetinde sarf edilen sözlerin hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Bir ülkenin kültür hayatını sloganlarla yönetemezsiniz. Siz, sloganların büyüsüne kapılıp giderken altınızı boşaltırlar, anlamazsınız bile. İşte eseriniz ortadadır. Bina, tablet, internet, bedava kitap, uzaktan eğitim vs. tamam da muhteva denilen bir şey yok mu? Hani uğrunda ölmeye can attığımız davamız nerede? Evet, sabır bir güçtür fakat sabır, basiretsizliğin mazereti olursa zillettir. Siyasal iktidar ne yapsın, biraz da bizde olmalı, diyemeyiz. Neyin heyecanını yaşarsanız/yaşatmak isterseniz ona ulaşırsınız. Siyasal iktidar muhtevayı küçümsedi. Suyu başka tarafa akıttı. Muhtevada ısrar edenleri eski kafalılıkla suçladı. Sonra ortaya çıkan ucubeyi kendisi de tanıyamaz oldu. Tabiî iş işten geçti artık. Köprünün altından çok sular aktı. Dibe vurmadan, bütün kapılar kapanmadan yeni bir kapı açılmaz. Dua edelim de Allah bize merhamet etsin ve ilâhî tokadı yemeden yolumuzu bulabilelim. Bugün kültür ve edebiyat hayatımızdaki yoksulluk ve yoksunluktan ziyade kaybolan inanç değerlerimizi, ahlâkımızı, kişiliğimizi ve dava şuurumuzu konuşmalıyız. Kaygılarımızın merkezinde bunlar olmalı. Milletçe zor günler bekliyor bizi; çok zor günler!</p>



<p><em>– Peki, ne yapmalıyız?</em></p>



<p>– Bugünkü siyasal iktidarın en büyük eseri gençleri olmayan bir ülke inşa etmiş olmasıdır. Gençlik bir istatistik veri veya çocuklukla olgunluk arasında sosyolojik bir grup değildir. Gençlik bir varlıktır. Eğer bir ülkenin gençleri varsa geleceği de vardır. Gençlik adam yerine konulduğunda var olur ve nefes alır. Bugünkü siyasal iktidarın sahipleri zamanında gençliğini öyle ya da böyle yaşamıştı, oralardan bugünlere geldiler. Acaba onların öz çocukları kendileri gibi bir gençlik yaşadı mı? Neden yaşayamadı? Eksik olan şey neydi? Eksik olan terk ettiğimiz ilgilerdi. Sorun, terk ettiğimiz ilgilerin yerine koyduklarımızdır. İktidar sahiplerinin bunu görmesini beklemek safdillik olur. Onların gözleri artık perdelenmiştir. Büyüklerin, önceki kuşakların görevi iktidarlardan bağımsız olarak gençleri keşfedip sahaya çekmektir. Gençleri toparlamalıdır. Sonra onları kendileriyle baş başa bırakmalıdır. Helâl süt emmiş gençlik kendi yolunu bulur. Bu sebeple bu ülkenin önce gençleri bir araya gelmelidir. Sorunların çözümü gençlerdedir. Gençler olarak Anadolu’nun küçük kasaba ve şehirlerinde küçük gruplar hâlinde bir araya gelip meselelerimizi yeniden konuşmalıyız. Büyük şehirlerden, büyük merkezlerden fayda yok; insanların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Veya büyük şehirlerin küçük ve az bozulmuş mahallelerinde aynı şeyi yapmaya çalışmalıyız. Bir zamanlar Anadolu’daki kitapçı dükkânları, gençlik dergileri, küçük sohbet mekânları ülkenin gidişatını ve hayatını değiştirmişti. Müthiş bir aşk, enerji, samimiyet, dayanışma ve ilgi yoğunluğu vardı buralarda. Günümüzde vitrindeki birçok kişi buralardan geçmiştir. Bu tür mahfilleri yeniden canlandırmak, dava ateşini yakmaya çalışmak ve yüz yüze gelip konuşmak lâzım. Sanal ateşlemeler saman alevi gibidir, daha çok anlık sonuç almak isteyenlerin işine yarar. Bizim davamız sabır, çile ve aşkla yoğrulmalıdır.</p>



<p>Edebiyat, kitap, dergi, sohbet, çay, bölüşülen simitler, selâm, musafaha, ezan sesleri, cemaatle namaz vb. kaybettiğimiz güzellikleri ve değerleri birer birer geri kazanmalıyız. Bunlar olmadan dava olmaz, dava olmadan mücadele olmaz, mücadele olmadan da tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet olmaz. Ben böyle düşünüyorum.</p>



<p><em>– Günümüzde gençlerin ilgisini çekecek cemaat ve topluluklar da kalmadı. Bir çatı kuruluş olmadan bu işler nasıl olacak?</em></p>



<p>– Çatı kuruluş denilen şeyin bir cemaat veya yapı olması gerekmiyor. Ortak değerler, ortak meseleler ve aynı hedefe yönelik ortak mücadeleler bir çatı kuruluş görevi icra eder. Türkiye’de cemaat ve yapılar, fikir ve mücadelenin yasak olduğu ya da geri plânda kaldığı dönemlerde palazlandılar. Bir yerde fikir, aksiyon ve mücadele varsa orada cemaat denilen yapılanma tarzları olmaz. Bizde cemaat tek tipçiliktir; düşünmeyeceksin, gözünü kapatıp itaat edeceksin çünkü en iyisini ağabeyler ve büyükler bilir!</p>



<p>Sezai Karakoç’un dinî grup ve cemaatlere bakışı çok açıktır: “Kendilerine ‘cemaat’ adını veren birçok grup ortaya çıkmıştır ki bunlar da medeniyetimizin ne uzak geçmişinin ne de yakın geçmişinin değerlerini kabul etmektedirler. Bunlar, sadece bağlı oldukları bir kişiyi aşırı yücelterek İslâm için çalışmış tüm büyükleri silip süpürme boş gururu ve sevdasına kaptırmışlardır kendilerini. Elbette ki bunların da sonu yoktur. Ancak belki genç nesilleri bir süre şaşırtıp hakikî bir formasyona ermelerini engelleyebilir ve geciktirebilirler.” (<em>Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III</em>)</p>



<p>İddia ediyorum ki Türkiye’de İslâmî düşünce ve hareketin gelişmesinin önündeki en büyük engel bu tür dinî grup ve cemaatlerdir. Türkiye’de hemen hemen bütün dinî grup ve oluşumların nihaî amacı İslâm davası değil, devlet kurumlarına sızarak onu içeriden ele geçirmek, siyasî ve ekonomik rant elde etmektir. Onlara göre buna ulaşmak için legal ve illegal bütün yollar mubahtır. Biz, cemaatten ülkemiz bağlamında sadece cami cemaatini anlamalıyız. Camiye namaza gelen ve bunu şiar edinen herkes kardeşimizdir. Cami cemaatinin dışında cemaat görünümlü diğer hareketler istismar ve çıkar örgütleridir. Bir de azınlık cemaatleri vardır. Aslında bunlar biraz da onlara benziyor. Millet nazarında 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişimi tecrübesinden sonra bu tür yapıların var olma şansı kalmamıştır artık. Ellerindeki imkân ve güçlerle belli bir süre daha varlıklarını sürdürebilirler belki ama yeni nesilleri ikna edip kendilerine çekmeleri çok zordur. Bu sebeple gençlik üzerine başka ayartıcı oyunlar kurgulanıyor/kurgulanacak. Bunları da bozmanın yolu, dediğimiz gibi kaybettiğimiz güzellikleri ve değerleri birer birer geri kazanmaktır. Bir araya gelmek, birlikte olmak, meselelerimizi kendimiz konuşmak ve bütün Müslümanların dertleriyle hemhâl olmaktır. Bu coğrafyada yaşamanın elbette bir bedeli olacaktır. Bin yıldır bedel ödeye ödeye bugünlere geldik. Düşman uyumadı ve pes etmedi. Biz de uyumayacağız ve pes etmeyeceğiz. Bugüne kadar hep biz kazandık, bundan sonra da inşallah kazanan biz olacağız.</p>



<p><em>– Kitabınızın bir yerinde “Nefsini esaretten kurtaramayan kendini bir davaya adayamaz. Bir davası olmayanın da verdiği mücadele beyhudedir, böyle bir mücadelenin sonu ise felâkettir. Nice büyük iddialarla yola çıkan, belli bir yere gelen ve kendini dev aynasında gören kişilerin akıbeti hep yıkım olmuştur. Sözde başarılar ve makamlar, hem kendilerine tuzak olmuş hem de beklenti ve umutları boşa çıkarmakla, zamanı ve imkânları israf etmekle başkalarının ve kendilerinden sonrakilerin haklarına tecavüz etmişlerdir. Böyle kişiler, kaçamayacakları ağır bir hesapla karşılaşacaklardır.” diyorsunuz. Burada “Sözde başarılar ve makamlar, hem kendilerine tuzak olmuş hem de beklenti ve umutları boşa çıkarmakla, zamanı ve imkânları israf etmekle başkalarının ve kendilerinden sonrakilerin haklarına tecavüz etmişlerdir.” cümlesi ürpertici geldi bana. Bu şekilde düşünmeye hangi örnekler sevk etti sizi?</em></p>



<p>– Bu cümleler, Sezai Karakoç’un düşünce ve yorum ufkunda gezinirken zihnimizde şekilleniverdi. Onun bakışıyla yaşadıklarınızı ve tanıklıklarınızı değerlendirdiğinizde bu sonuca ulaşıyorsunuz. Geldiği makam ve mevkileri kendi başarısı olarak gören insanlar ne zavallıdır! Bir gün onları kaybettiğinde dünyaları yıkılacaktır. Oysa makam ve mevkiler hizmet için vardır. Bugün var, yarın yoktur. Zamanı, imkânları, fırsatları doğru değerlendiremeyenler sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyorlar, başkalarına ve gelecek nesillere de zarar veriyorlar. Bu, bir vebal ve zulümdür. Bunun için bütün imkân ve fırsatları kendi tatminsizliğine harcayanların geleceğe dair söz söyleme hakları yoktur. Geleceğe dair söz söyleyenler ancak kendini aşabilenlerdir. Bu sebeple Sezai Karakoç’un öngörüleri bizim için son derece kıymetlidir.</p>



<p><em>– Kitabınızın başka bir yerinde “Sezai Karakoç’un kavramlar dünyasında gezinip de ruh dünyasına giremeyen bazı siyasetçi ve yazarların temel sorunu samimiyet ve kendi değerlerine içeriden değil, karşıdan, eklektik ve sentezci bir yerden bakmalarıdır. Medeniyet kavramı sadece bir kıyas kıstası değil, aynı zamanda ve her şeyden önce bir inanç ve gelecek perspektifidir. Bu çerçevede samimiyeti ve derinliği kıyaslamalardan çok iman ve Müslümanca duruş ortaya koyar. Samimî ve yalın bir reddediş, zengin gerekçeli ama bulanık karşı oluştan çok daha hayırlıdır. Bu sebeple İslâm medeniyeti ve İslâm milleti üzerine söz söylemek isteyenler önce arı duru bir bakış açısına sahip olmalıdır. Aklından ya da karnından değil, kalbinden konuşmalıdır. Yapacağı tasvirlerden ziyade teşhisler, tanımlamalar ve teklifler şarkiyatçılardan farklı tezgâhların ürünü olduğunu göstermelidir. Yoksa Batıyı eleştirirken Batı ahlâkının ikiyüzlülüğüne düşmekten kimse koruyamaz onları. Meşrutiyet aydını işte böyle bir şeydi.” diyorsunuz. Kimleri kastediyorsunuz, açar mısınız?</em></p>



<p>– Elbette açarım. Ahmet Davutoğlu, Yasin Aktay ve İbrahim Kalın gibi kişileri kastediyorum. Bunlar, Sezai Karakoç’u okumuş gibi yapıp da onu okumayan ve dolayısıyla anlamayan kişilerdir. Bunların medeniyet babaları Şerif Mardin’dir. İslâm medeniyetine ve Osmanlı Devletine Şerif Mardin’in baktığı yerden bakarlar. Durdukları yer İslâm ve Müslümanların birliği meselesi değildir. Medeniyeti bir kültür hâdisesi olarak değerlendirirler. İslâm soslu şarkiyatçı bir bakışları vardır! Bunlar, Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” dediği şeyin aksülâmelleridir. Bu zihniyet, Türkiye’de Meşrutiyet aydını tipinin son versiyonudur. Üst üste koyamadan ve yan yana dizerek konuşurlar, anlatırlar. Çok şey bilirler ama temel meselelerin hiçbirinde berrak ve samimî düşüncelere sahip değildirler. Örnek mi istiyorsunuz? Onların gözünde Batı karşısında Müslümanların yeri neresidir? İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devleti ne demektir? Dünya Müslümanlarını tek devlet çatısı altında nasıl birleştirebiliriz? Bu konularda ne düşündüklerini anlayan ve bilen var mı? Bunlar, Müslümanların meselelerine kalpleriyle yaklaşamazlar. Zira kalplerinde başka şeyler vardır. Şerif Mardin gibiler de bunların meşruiyet zaafları üzerinden projelerini uygular. Bu yüzden o paragrafta bunlar betimlenmektedir. Bunları iyi tanımak ve cilâlı sözlerine aldanmamak gerekir. Çünkü bunlar, ağacı kemiren kurt gibidir!</p>



<p><em>– Kitabınızla ilgili sizinle yapılan bir söyleşide “Şimdi anlıyorum ki üstadın şiirine verdiğimiz değeri düşüncesinden esirgeyerek ona haksızlık etmişiz. Benim gözümde mütefekkir Sezai Karakoç, şair Sezai Karakoç’tan daha büyüktür artık.” diyorsunuz. (“Sezai Karakoç, Çözüm Odaklı Düşünen Bir Aydındır”, www.yorungedergi.com, 17 Eylül 2021.) Ne oldu da düşünceniz bu şekilde değişti?</em></p>



<p>– Sezai Karakoç’un ileriye bakan yönü, düşünce ufukları, düşünce karakteri ve öngörüleri üzerine bir şeyler yazmaya karar verip bütün kitaplarını baştan sona okuyunca ve daha da önemlisi bütün konuşmalarını sırayla dinleyince (Yüce Diriliş Partisinin internet sitesinde yer alan toplam 250 saat civarındaki 198 konuşma) böyle bir düşünceye vardım. Genel olarak da Sezai Karakoç şair kimliğiyle tanınıyordu. Bu, mütefekkir Sezai Karakoç’a bir haksızlıktı. Bunu fark ettikten sonra sebebini anlamak zor olmadı. Çünkü her düşünce bir sorumluluğa davettir. Sezai Karakoç’un düşüncesi sıradan sorumluluklar içermiyor; insan ve Müslüman olmanın sorumluluğuna davet ediyor bizi. Bunun ne kadar ağır bir yük olduğunu tahayyül edemezsiniz. Dinî, felsefî, siyasî, ekonomik ve kültürel anlamda çok ağır bir yüktür bu. Böyle olunca üstadın şair tarafıyla ilgilenmek işimize/kolayımıza geliyor; sorumluluktan kaçıyoruz. Sorumluluklarımızdan kaça kaça dünyayı kendimize dar ediyoruz. Oysa sorumluluk sahibi olmak, sorumluluklarımızı yüklenmek varoluşumuzun gayesini ortaya koymaktır. Allah’a kul olmak, Müslümanlara kardeş olmak ve insanlarla barış içinde olmaktır. Kimliğini bulamayan veya yitirenler ve kişiliksizleşenler temelde sorumluluktan kaçanlardır. Sorumluluk sahibi olmak insanı kimlik ve kişilik sahibi yapar. Sezai Karakoç, düşüncesiyle bizi meselelerimize sahip çıkmaya, doğru yerde durmaya ve Müslümanların birliği için gece gündüz çalışmaya davet ediyor. Bu davete icabet etmek bir görevdir.</p>



<p><em>– Günümüz şiirini takip edebiliyor musunuz? Bunu şunun için soruyorum: Sezai Karakoç’un şiiriyle günümüzde yazılan şiir arasındaki makas ne kadar açıldı veya Sezai Karakoç’un şiiri günümüz şairlerince izleniyor mu?</em></p>



<p>– Günümüz şiirini kısmen takip edebiliyorum. Daha doğrusu hepsini değil, önemsediğim bazı şairler üzerinden takip etmeye çalışıyorum diyeyim. Dolayısıyla onunla ilgili belli bir kanaatim var ancak bütünü hakkında konuşamam. Öte yandan bir metin şiir katına çıkmışsa o artık eskimez. İlgiler değişebilir çünkü onlar görecedir fakat şiir değerini hiçbir zaman kaybetmez. Sezai Karakoç’un çoğu şiiri zaman duvarını aşmayı başarmıştır. Güzelim Türkçe, konuşulup yazıldıkça bunlar okunmaya devam edecektir. Evet, Sezai Karakoç’un şiiriyle günümüzde yazılan şiir arasındaki makas açılmıştır ve gün geçtikçe daha da açılacaktır. Bu doğaldır ve taraflar için bir nakısa değildir. Zaman değişiyor, insan değişiyor, şartlar değişiyor, sorunlar değişiyor, bakış açıları değişiyor, bunlara ve daha birçok şeye bağlı olarak elbette şiir de değişecek. Önemli olan şiir değişirken değerini koruyabiliyor mu? Bütün mesele budur. Sezai Karakoç’un şiirinin arkasında insan ve medeniyet var. Medeniyet unsuru şiirin damarlarında kan olup dolaşırsa o şiir uzun ömürlü olur. Salt insan unsuru, zaman ve bireysel tecrübe bu bağlamda şiiri çağlar ötesine taşımaya yetmeyebilir. Bunun çok az istisnası vardır. Doğudan Ömer Hayyam ve Batıdan William Shakespeare gibi şairler bu istisnaya örnek gösterilebilir. Bunlar, bireysel tecrübeyi medeniyet unsuruna tam yaklaştırdığı ya da medeniyet değerlerini kişiselleştirmeyi ustalıkla başardığı için böyle bir özelliğe sahipler. Biçim, biçem ve izlek açısından toptan/genel bakıldığında Sezai Karakoç’un şiiri günümüze göre kısmen mevzi kaybetmiştir denilebilir. Ancak günümüz şairi bir edebiyat mühendisi tavrıyla değil de salt bir şiir olarak onun şiirine yaklaştığında inanılmaz derecede öğretici, besleyici ve etkileyici bulacaktır onu. Zira Sezai Karakoç’un şiirinde insan tamdır. Geçici ve görece olan hususlar aşılmış, zaman kuşatılmış, sorumluluklar yüklenmiş, şuur kuşanılmış, değerler manzumesi yerli yerine oturtulmuş, söz açık ve yalın, coşku kıvamında vs. Daha ne olsun? Biçim değişse de, tarz farklılaşsa da, konular çeşitlense de insanın hayat karşısındaki konumu hep aynıdır. Günümüz şiiri, güncel değere sahip olduğu için önemlidir ama şiir her zaman hatta çoğu zaman güncele hitap etmez. Onu da alır, başka şeyleri de alır, kendi zamanına katar ve insanlığa sunar. Öyleyse şiiri değişen yönleri üzerinden değil de hiçbir zaman değişmeyecek olan yönleri üzerinden konuşmalıyız. Böyle yaparsak günümüz şiirine katkımız olur, böyle yaparsak eskimeyen şiirimizle aramıza mesafe koymamış oluruz.</p>



<p><em>– Son olarak Anadolu’da çıkan kültür ve edebiyat dergilerini takip edebiliyor musunuz? Bunlarla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?</em></p>



<p>– Maalesef eskisi kadar takip edemiyorum. İtiraf etmeliyim ki sebep ne olursa olsun suç bendedir. Üstelik zamanında ben de böyle bir dergi çıkarıp yönetmiş ve bu tür bazı dergilere öncülük etmiş birisi olarak bugün Anadolu’da çıkan kültür ve edebiyat dergilerini takip edemez hâle gelmişsem bu, gerçekten üzüntü verici bir durumdur. Bunu anlamaya çalışmak için kafa patlatmak gerekmez, mazeret üretip işin içinden çıkmaya çalışmak da tam manasıyla batmaktır. Hele nostalji yaparak konunun üzerinden geçmek son derece yanlıştır ve umutsuzluğa yol açar. Durum ortadadır ve yapılması gereken bellidir. Nerede kalmıştık, demeliyiz.</p>



<p>Bu bağlamda bir zamanlar, özellikle Kahramanmaraş, Bursa, Konya, Adana, Kayseri, Erzurum, Trabzon ve Rize’de çıkan dergileri özenle takip ederdim. Sonra onların bir kısmı kapandı, çıkan yenilerini ise takip edemedim. Ancak Anadolu’dan bir dergi haberi aldım mı hemen heyecanlanıyorum. Orada geleceğe dair güzelliklerin yeşereceğini düşünüyorum. Aklıma Cemal Süreya’nın otuz küsur sene önce bizim çıkardığımız dergiyle ilgili ve onun üzerinden söyledikleri geliyor: “<em>Ayane</em> dergisinin 4. sayısı geldi. Yönetim yeri Rize’de, yazışma adresi Ankara’da olan bu küçük yayın organını seviyorum. Özellikle şiirde savsız bir kıpırtı içinde. Yazılmakta olan şiiri temel almıyor, ondan kaçmıyor da. Nuri Pakdil’in <em>Edebiyat’</em>ını anımsatıyor biraz. Taşra dergisi değil ama yerel yetenekleri değerlendirmeye çalışıyor. Bu tür küçük dergilerin çoğalması edebiyatımızın altından nicedir kaymakta olan alt yapıyı yerine getirir umudundayım.” (Cemal Süreya, <em>999. Gün: Üstü Kalsın,</em> Broy Yayınları, 1991.) Alt yapı meselesinin ciddiyetini ta o yıllarda gören büyük usta, meselenin çözümü için de Anadolu’da çıkan dergileri işaret etmiş olması çok anlamlıdır. Bugün biz, sorunların çözümü gençlerde diyorsak, gençler olarak Anadolu’nun küçük kasaba ve şehirlerinde küçük gruplar hâlinde bir araya gelip meselelerimizi yeniden konuşmalıyız diyorsak aslında aynı şeyleri söylüyoruz. Aklın yolu birdir. Bu milletin hangi konuda olursa olsun darda kaldığında gideceği yer Anadolu’dur. Ne varsa Anadolu’da vardır. Bunun için sizin çıkardığınız dergi gibi dergilerin çoğalmasını, uzun ömürlü olmasını ve gençlere mektep olmasını diliyorum. Anadolu’dan ayağa kalkmak ve Anadolu’dan çoğalmak gerekiyor.</p>



<p>NOT: Üstat Sezai Karakoç, 16 Kasım 2021’de İstanbul’da yalnız yaşadığı evinde 88 yaşında vefat etti. Cenazesi, Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Allah rahmet eylesin. Şaban Abak, 26 Kasım 2021’de Twitter’dan “Üstat Sezai Karakoç’un vefatından hemen sonra odasına girip yanında diz çökerek Yasin-i Şerif okumak nasip oldu. Masasında gözlüğü, ilâçları ve okuduğu son kitaplardan Mehmet Erdoğan’ın <em>Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları</em> kitabı vardı.” bilgisini paylaştı. Onu bir daha göremeyeceğim için son derece mahzun oldum.</p>



<p><em>Söyleşi:</em> Mehmet Oğuzhan Çağlar<br><em>Şahsiyet Mecmua,</em> S. 9, 14 Ocak 2022</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarılı Bir 15 Temmuz Romanı: Ebucehil Karpuzu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/basarili-bir-15-temmuz-romani-ebucehil-karpuzu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/basarili-bir-15-temmuz-romani-ebucehil-karpuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Nov 2019 07:31:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13136</guid>

					<description><![CDATA[Recep Seyhan, modern Türk hikâyesinde ihmal edilen değerlerden biridir. Bunun birinci derecede sorumlusu akademi, dergi çevreleri ve eleştirmen olarak maruf kişilerden müteşekkil edebiyat iktidarıdır. Her iktidar gibi bu iktidar da kendine sadık bağlılar ister. Kendini sorgulayanlardan hazzetmez. Yanlış ve eksiklerini söyleyenleri acımadan cezalandırır. Dümen suyundan gidenleri ise mükâfatlandırır. Ehliyete, kaliteye, kabiliyete, niteliğe, emeğe, hak ve hukuka bakmaz; kendine itaat etmeyenleri yok sayar ve görmezden gelir, yandaşlarını parlatır ve gündemde tutar. İşte Recep Seyhan, günümüz edebiyat iktidarı tarafından cezalandırılan, yok sayılan ve görmezden gelinen yazarlardan biridir. Oysa Recep Seyhan’ın beşi hikâye (Çiçekler Kesmişti Selâmı, Güneşin Doğduğu Yerde, Azazil’in Kapısında, Metal Çubukların Dansı ve Zongo’nun Değirmeni), biri roman (Ebucehil Karpuzu) ve biri de hikâye üzerine yazdığı yazılardan oluşan (Bana Hikâye Anlat-ma) toplam yedi kitabı vardır. Konumuz dışındaki beş kitabını ise saymıyoruz. 1979’dan beri hikâyeye emek veren ve kafa yoran, yazdıkları nitelikli ve seviyeli dergilerde yayımlanan bir yazar acaba neden ihmal edilir? Hikâye üzerine yazanlar ve günümüz hikâyesini değerlendirenler acaba neden onu görmezden gelir? Bu soruların cevabı, sanırım Recep Seyhan’ın kitapları incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır. &#160; Ebucehil Karpuzu Türkiye, 15 Temmuz 2016’da uluslararası güçlerin maşa olarak kullandığı Fetullahçı Terör Örgütünün (FETÖ) Türk Silâhlı Kuvvetleri içindeki mensupları vasıtasıyla silâhlı bir darbe girişimine maruz kalır. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Recep Seyhan, modern Türk hikâyesinde ihmal edilen değerlerden biridir. Bunun birinci derecede sorumlusu akademi, dergi çevreleri ve eleştirmen olarak maruf kişilerden müteşekkil edebiyat iktidarıdır. Her iktidar gibi bu iktidar da kendine sadık bağlılar ister. Kendini sorgulayanlardan hazzetmez. Yanlış ve eksiklerini söyleyenleri acımadan cezalandırır. Dümen suyundan gidenleri ise mükâfatlandırır. Ehliyete, kaliteye, kabiliyete, niteliğe, emeğe, hak ve hukuka bakmaz; kendine itaat etmeyenleri yok sayar ve görmezden gelir, yandaşlarını parlatır ve gündemde tutar. İşte Recep Seyhan, günümüz edebiyat iktidarı tarafından cezalandırılan, yok sayılan ve görmezden gelinen yazarlardan biridir. Oysa Recep Seyhan’ın beşi hikâye (<em>Çiçekler Kesmişti Selâmı, Güneşin Doğduğu Yerde, Azazil’in Kapısında, Metal Çubukların Dansı </em>ve<em> Zongo’nun Değirmeni</em>), biri roman (<em>Ebucehil Karpuzu</em>) ve biri de hikâye üzerine yazdığı yazılardan oluşan (<em>Bana Hikâye Anlat-ma</em>) toplam yedi kitabı vardır. Konumuz dışındaki beş kitabını ise saymıyoruz. 1979’dan beri hikâyeye emek veren ve kafa yoran, yazdıkları nitelikli ve seviyeli dergilerde yayımlanan bir yazar acaba neden ihmal edilir? Hikâye üzerine yazanlar ve günümüz hikâyesini değerlendirenler acaba neden onu görmezden gelir? Bu soruların cevabı, sanırım Recep Seyhan’ın kitapları incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Ebucehil Karpuzu</em></strong></p>
<p>Türkiye, 15 Temmuz 2016’da uluslararası güçlerin maşa olarak kullandığı Fetullahçı Terör Örgütünün (FETÖ) Türk Silâhlı Kuvvetleri içindeki mensupları vasıtasıyla silâhlı bir darbe girişimine maruz kalır. Ancak bu girişim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sarsılmaz duruşu, milletin feraseti, cesareti ve fedakârlığı ile vatanperver güvenlik güçlerinin kahramanca karşı koyuşu sayesinde başarısızlığa uğrar. Bu sırada 251 vatan evlâdı şehit olur ve 2193 vatan evlâdı yaralanır. Türkiye âdeta direkten döner! Elbette çağına tanıklık misyonu olan edebiyatın bunu görmesi gerekir. Nitekim İstanbul Bahçelievler Belediyesi, bu amaçla 15 Temmuz Roman Yarışması düzenler. Recep Seyhan bu yarışmaya daha önce yazmaya başladığı <em>Ebucehil Karpuzu</em> adlı romanıyla katılır ve Jüri Özel Ödülüne lâyık görülür.</p>
<p><em>Ebucehil Karpuzu’</em>nda 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ve aktörleri anlatılır. Darbeye kalkışan örgüt ve kadroları, başlangıcından darbe sürecinde yaptıklarına kadar bilinen bütün özellikleriyle sergilenir. Yazar, aradan iki yıl gibi kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen olayı büyük bir başarıyla romanlaştırır. Ne romandan taviz verir ve ne de olayları anlatırken herhangi bir kareyi atlar. Zaman geçince ve davalar sonuçlanınca bazı şeyler daha iyi anlaşılacak belki. Fakat örgütün yapılanma ve eylem kabiliyeti ancak bu süreçlere tanık olanların zamanında anlatabileceği bir husustur. Recep Seyhan’ın eğitimci olması ve Müslüman entelektüel kimliği böyle bir süreci anlatmada ona büyük bir avantaj sağlar. Yani o, söz konusu sürecin ruhunu derinden kavramayı ve yansıtmayı başarır.</p>
<p>Evet, <em>Ebucehil Karpuzu’</em>nda bilinen bir konu romanlaştırılır. Yazar, daha önce hikâyede bu şekilde birkaç deneme yapmış ve hepsinde de başarılı olmuştu. Bunlardan biri olan “Azazil’in Kapısında”da Necip Fazıl’ın Paris’te bir kumarbaz olarak yaşadıklarını anlatmıştı. Öte yandan <em>Metal Çubukların Dansı’</em>nda yer alan “Dağ Öyküleri”ndeki bir hikâye parçasında FETÖ benzeri devleti ele geçirmeye çalışan bir din istismarcısını konu etmişti. Dolayısıyla <em>Ebucehil Karpuzu’</em>na gelene kadar kurguda ve içerikte epeyce tecrübe kazanmıştır.</p>
<p><em>Ebucehil Karpuzu’</em>nda ülke, kurum ve şahıs adları değiştirilerek yakın dönem Türk siyasî tarihini çağrıştırıcı konuya giriş mahiyetinde bir kesit ve akabinde 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi benzeri bir kalkışma hareketi anlatılır. Ülkenin kuruluşu, uluslararası ilişkiler, ABD, AB, İsrail, siyasal iktidarlar, hükûmet politikaları, dinî grup/cemaat örgütlenmeleri, faili meçhul cinayetler vs. bildiğimiz, yaşadığımız onlarca olay şifrelenerek verilir. Şifreleri çözdüğümüzde neredeyse tam bir Türkiye fotoğrafıyla karşılaşmış oluruz. Şifreleme bir anlatım tekniği olsa da bu konu bağlamında olaylara bakışta yazara serbest hareket edebilme ve okuyucuya da başka açılardan bakabilme imkânı sağlamış olur.</p>
<p>Bu arada romanda, romanın adından başlayarak bütün adlandırmaların büyük bir özenle yapıldığını söylemek gerekir. Meselâ Ebucehil karpuzu (Citrullus colocynthis), verimli topraklarda kendiliğinden yetişen yabanî bir karpuzdur. Halk arasında piç karpuz da derler ona. Karpuza benzer ancak karpuz değildir. Onu karpuz sanıp yiyen kişi ishal olur. ABD romanda Evilya, İsrail Sinisterya’dır. “Evil”, İngilizcede günahkâr, fena, kötü, şer ve belâ; “sinister” ise uğursuz, bozuk, kötü, kötülük saçan ve fesat anlamlarındadır. Bir de üretilen yeni kelime ve kavramlar vardır ki son derece manidar ve dikkat çekicidir. Bu husus, yazarın dile ve konuya güçlü bir şekilde hâkim olduğunun bir başka göstergesidir. Ayrıca roman boyunca değiştirilen ülke, kurum ve şahıs adlarının birbirine karıştırılmadan anlatılması yazarın büyük bir başarısıdır. Yazar, onca isim ve rollerini birbirine karıştırmadan anlatmayı başarmıştır. Romanın karmaşıklığı ise konunun zorluğundan ve örgütün yapısından/karmaşıklığından kaynaklanmaktadır. Uluslararası güçlerin beslediği yarım asırlık bir ihanet çetesinin şifrelerini çözmek ve onu anlatmak kolay olmasa gerektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Ebucehil Karpuzu’</em>nun kahramanları</strong></p>
<p>Bizim değerlendirmemize göre romanda adları değiştirilen ülke, kurum ve şahıs adlarından bazılarının karşılığı şöyledir:</p>
<p>İşbara Hanlığı: Osmanlı Devleti</p>
<p>İrtemistan: Türkiye</p>
<p>Mathieu: Romanda darbe yapılan ülkenin kurucu lideri</p>
<p>Sıbğatullah Atayî: Örgütün lideri, Fetullah Gülen (Kod Adı: Serkâr)</p>
<p>Kayra Hareketi: Hizmet Hareketi ya da Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)</p>
<p>Koltanya: Sıbğatullah Atayî’nin iyi örgütlendiği Türkiye benzeri bir ülke</p>
<p>Önemli kahramanlar: (1) Toygar Yalağuz (Kripto Adı: Savgat Temur, Kod Adı: Meknun, Görevi: Asker, Hava Kuvvetleri İmamı), (2) Zaim Koygura (Kod Adı: Damir, Görevi: Polis müdürü, Emniyet Teşkilâtı İmamı), (3) Macanay Kekmen (Kod Adı: Birindar, Görevi: Üst düzey hâkim, Yargı İmamı)</p>
<p>Saygur Kotalan: (Çavşin Dayı), Toygar Yalağuz’un aile dostu olan bir iş adamı, örgütün kandırdığı ama sonradan hakikati gören adam</p>
<p>Evilya: ABD</p>
<p>Westenya: Avrupa</p>
<p>Nordenya (Kuzey Krallığı): İngiltere veya Belçika</p>
<p>Disruptiya: Almanya</p>
<p>İmpostorya: Fransa</p>
<p>Sinisterya: İsrail</p>
<p>Örenya: İstanbul</p>
<p>Suhana: Ankara</p>
<p>Ildız: İzmir</p>
<p>DÜM: Birleşmiş Milletler</p>
<p>ASA: NATO</p>
<p>UBOF: IMF</p>
<p>KİT: MİT benzeri Koltanya İstihbarat Teşkilâtı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Romanın bölümleri</strong></p>
<p>On bölüm olarak tasarlanan romanın birinci ve onuncu bölümünün sonundaki roman dışı anlatıda romanın, bir sorgu odasında darbe girişimine katıldığı için sorguya çekilen örgüt mensubu bir zanlının itirafı olarak kurgulandığı, diğer bölüm veya kısımların sonlarındaki atlanmış numaralarla verilen roman dışı anlatılarda ise “Beyaz Balina” adlı oyundan ilhamla örgüt mensubu zanlının ruhsal yapısı ve yaşadığı sarmalın verildiği anlaşılır.</p>
<p>Birinci Bölümde yakın dönem Türkiye fotoğrafını çağrıştıran trajik hikâye verilirken ilgili ülkeler, iç ve dış aktörler rolleriyle birlikte tanıtılır. İkinci Bölümde romanın başkahramanı Toygar Yalağuz ve örgüt tanıtılır. Romanın anlatıcı kişisi Toygar Yalağuz’dur. Örgütün yapılanma çalışmaları, dershaneler, özel okullar, örgüt evleri, insan ilişkileri, örgüt içi hiyerarşi, toplantılar, sohbetler, bilgi kaynakları, istihbarat faaliyetleri, sınav yolsuzlukları, lider kültü, rüya metaforu, örgüte özgü kavram ve isimler, örgüte ait dergi ve gazeteler vs. onun ağzıyla bir bir anlatılır. Böylece örgütün nasıl yapılandığını, kadrolarını nasıl devşirip eğittiğini, haberleşme ve fişleme yöntemlerini, bir yere sızma biçimini, teknolojiyi iyi kullanma özelliğini, para kaynaklarını, mensuplarına amacını nasıl aşıladığını ve sonunda onları nasıl kullandığını yani eylem kabiliyetini bütün ayrıntılarıyla açık açık görmüş oluruz.</p>
<p>Üçüncü Bölümde anlatıcı, romana başkahraman dışında anlatıcı olarak giren iki kişiden biri olan Zaim Koygura’dır. (Diğeri romanın sonlarında devreye giren Azel Belet’tir.) Zaim Koygura örgüt ağabeyleri tarafından keşfedilir, özel olarak eğitilir ve örgütün uygun gördüğü bir okula yerleştirilir. Örgüt ağabeyleri onun ailesiyle de tanışır ve aileyi etkilemeyi başarır. Ailesi mutludur. Zira çocukları kendi imkânlarının çok üstünde bir okulda ücretsiz okuyacak; dinine, vatanına ve milletine faydalı bir evlât olarak yetişecektir. Dördüncü Bölümde tekrar anlatıma giren Toygar Yalağuz, romanın sonlarına kadar sürdürür bunu. Bu bölümde o, örgüt toplantıları ve üniversite eğitimi döneminde yakın markaja alınırken, bir taraftan örgütün uygulamalarından şüphelenmeye ve onları sorgulamaya diğer taraftan da hafta sonu izinlerinde bazen teyzesinde kalırken edindiği arkadaş çevresinden Destina’ya ilgi duymaya başlar. Roman boyunca sık sık tekrar edilen şu cümle gözünün önüne gelir: “Yürürken alan tarama cihazı gibi öne doğru sallanan sol kol, ağırlığın üzerine bindirildiği sağ ayak ve içeri doğru büzülen bir ağız&#8230;” Roman boyunca -leitmotiv tekniğine başvurularak- yedi defa tekrar edilen bu cümleyle tarif edilen örgüt lideri Sıbğatullah Atayî yani Fetullah Gülen’dir.</p>
<p>Beşinci Bölümde anlatıcının üçe bölünmüş kişiliği birbiriyle çatışmaya girer ve romanda hareketlilik de hızlanır. Kahramanın birinci kişiliği kendisi yani Toygar Yalağuz, ikinci kişiliği örgüt içindeki kod adıyla Meknun ve üçüncü kişiliği ise Hava Harp Okulu öğrencisi bir askerdir. (Dördüncü kişiliği olan kripto adıyla Savgat Temur ise romanın son bölümünde sahneye çıkar.) Bu bölümde Toygar Yalağuz’un örgütteki görev ve sorumlulukları giderek artar. Ercüment ağabeyle (FETÖ içindeki Adil Öksüz’ün rolünde olan kişi) gizli bir örgüt toplantısına katılır ve örgüt liderinin bir video konuşmasını (Fetullah Gülen’e ait bir konuşma) dinler. Ayrıca Destina ile ilişkisini ilerletir ve onunla evlenmek ister. Taraflar durumu ailelerine iletir. Bu arada bir de örgütteki ağabeylere sorar. Cevap tahmin ettiği gibi olumsuzdur. Çünkü örgüt mensuplarının kendi istediğiyle evlenmesine müsaade edilmez. Tabiî bunu Destina’ya söyleyemez. İster istemez ona ilgisiz davranmaya başlar. Bunu fark eden Destina, mezuniyet gecesinde kendisine karşı resmî davranır. Ertesi gün buluşurlar ve Destina onu terk eder. Üçe bölünmüş kişiliğinin biri acı çekerken diğeri de ruhunu adadığı yerin emrinde iç çatışmalarıyla baş başadır artık.</p>
<p>Altıncı Bölümde anlatıcı, aile dostu olan Saygur Kotalan’dan (Çavşin Dayı) örgütün ve yayın organlarının iç yüzünü anlatan bir nutuk dinler. Saygur Kotalan, örgütün bürokrasiyi, siyaseti ve ülkeyi nasıl ele geçirdiğini anlatır. Anlatıcı bundan rahatsız olur ve kendi görüşünü gizler. Benzeri bir tartışmayı da babasıyla yaşar. Bunun üzerine bu konularda kimseyle tartışmamaya ve daha fazla tedbirli olmaya karar verir. Derken anlatıcı terfi eder ve yurt dışı görevine gider. Dönüşte görevinde yükselir. Bu defa çalıştığı yerde örgütün istihbarat sorumlusudur. Bu sırada ülkede seçimler yapılır. Yeni bir parti (AK Parti benzeri bir parti) seçimi kazanır ve tek başına iktidar olur. Örgüt bundan çok hoşnut olmaz. Çünkü örgüt lideri başına gelecekleri tahmin etmektedir. Olağanüstü toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda örgüt liderinin video mesajı (Fetullah Gülen’e ait bir konuşma) dinlenir. Bazı plânlar yapılır. Örgüt, ordu içinde “Ergenekon” benzeri bir grubun darbe hazırlığında olduğu istihbaratı ile harekete geçer. O grubu tasfiye ederken ondan boşalan yerleri doldurur. Böylece ordu ve hükûmet içine iyice yerleşir. Hükûmet, dershane ve özel üniversitelerle ilgili örgütü rahatsız eden kanunlar çıkarır. Liseden üç arkadaş olan Toygar Yalağuz (Meknun), Zaim Koygura (Damir) ve Macanay Kekmen (Birindar) tekrar bir araya gelir. Yeni bir görev için hazırlanacaklardır. Anlatıcı, artık kendini Kayra Hareketine adanmış bir ruh olarak kabul eder. Örgüt liderine bütün benliğiyle bağlıdır. Fakat Destina’yı da bir türlü unutamaz. Rüyalarında onu görür. Gönderilmemiş mektuplar yazar ona. Bölünmüş kişiliğinden birini örgüt ve liderine adarken birini de içinde bir ukde olarak kalan aşkına yani Destina’ya duyurmak ister. Parçalanmış kişilik/kimlik gelgitleri yaşamaya devam eder.</p>
<p>Yedinci Bölümde sözleştikleri yerde bir araya gelen Meknun, Damir ve Birindar, son gelişmeleri değerlendirir. Bu sırada Çavşin Dayı, Meknun’u telefonla arayarak kendisine uğramasını ister. Meknun, yolda Destina ile ortak bir arkadaşına rastlar ve onun hakkında bilgi alır. Destina, mahallesinden taşınmış ve izini kaybettirmiştir. Çavşin Dayı ise zor durumdadır; örgüt dört koldan onu ve şirketlerini sıkıştırarak baskı altına almaktadır. Meknun’dan yardım talep eder. Etraftan pis kokular almaktadır ve onu uyarır. Meknun, örgütle herhangi bir ilgisinin olmadığını belirtir. Akşam ordu evinde katıldığı resepsiyonda istihbarat teşkilâtı başkanına düzenlenen operasyon ve komşu devlete ait bir savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili işin içine örgütün nasıl dâhil olduğuna dair bilgiler duyar.</p>
<p>Sekizinci Bölümde askerî bir darbe için şartlar ve zeminin uygun olduğu düşünülür. Önce kendileri gibi askerî darbe yapmak isteyen ordu içindeki “Ergenekon” benzeri bir gruba destek olunacak, sonra da onlara darbe yapılarak yönetim ele geçirilecektir. Öncelikli olarak alınacakların listesi ise tamamdır. Son emir beklenirken odasını bir kez daha kontrol eden Meknun, dolabında Destina’nın kendisine hediye ettiği ve üzerinde ismi yazılı kol düğmelerini görür. İçinden ona gönderilmemiş bir mektup daha yazar. Ondan kendisini affetmesini ister ve Meknun kimliğinin Toygar Yalağuz’a ağır bastığını söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Darbe girişimi başlıyor</strong></p>
<p>Dokuzuncu Bölümde darbe gecesi kendisi de asker olan bir fotoğrafçı tanıklığıyla anlatılır. Ordu içindeki örgüt mensupları silâhlanıp harekete geçer ve Örenya’da köprü, ana yollar ve havaalanını tutar. Bu arada siyasî iktidarın daha önceki olaylardan aldığı dersle uluslararası bir GSM şirketiyle yaptığı gizli anlaşma devreye girer ve kalkışma hareketi başladıktan dakikalar sonra ülkedeki bütün cep telefonlarının alarmı çalmaya başlar ve ardından bir mesaj gelir. Darbecilerin telsizinden de ülkenin başkanının bulunduğu yerin kuşatıldığı, ordu karargâhının teslim alındığı, devlet televizyonunun ele geçirildiği; başkanlık sarayı, meclis ve uydu yayın merkezinin bombalandığı, havaalanlarının kapatıldığı mesajı bütün kullanıcılara yayılır. Bunun üzerine halk ellerinde bayraklarla dışarı çıkar. Darbe deşifre olmuştur artık. Halk, onlara karşı koymakta, üzerlerine sürülen tankları teslim almakta ve darbecileri kuşatmaktadır. Yollarda ölenler ve yaralananlar vardır. Darbeciler paniğe kapılır ve aralarındaki irtibat kesintiye uğrar. Son hamle olarak ne pahasına olursa olsun havaalanını işgal etmek ve ülkenin başkanının oraya inmesine engel olmak isterler. Tabiî muvaffak olamazlar. Başkan havaalanına iner. Darbeciler kaçmaya ya da teslim olmaya başlar. Ülkenin başkanı havaalanında büyük bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılanır ve böylece bir darbe girişimi halk tarafından engellenmiş olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Darbe başarısız oluyor</strong></p>
<p>Onuncu ve son bölümde anlatıcı bir grup darbeciyle birlikte kaçmaya ve deniz yoluyla komşu bir ülkeye geçmeye çalışır. Bu süreçte anlatıcının asıl kimliği ağır basar. Yaptıkları işin bir ihanet olduğunu anlar ve pişman olur. Bedelini ödemek, cezasını çekmek ve diğer kimliklerinden kurtulmak için teslim olmaya karar verir. Günlerce dağlarda aç susuz yürümeye devam ederler. Onları karşıya geçirecek olan tekneye ulaşmalarını sağlayacak olan oduncuyu ararken sahile inerler. Sahilde batan tekneden kıyıya vuran kaçak göçmenlerin cesetleriyle karşılaşırlar. Geri dönerler ve tekrar dağ yoluna koyulurlar. Bu yolculukta Meknun, dördüncü kimliğiyle yani kripto Savgat Temur olarak oradadır. On üç gün sonra dağda nihayet oduncu ve eşeğiyle karşılaşırlar. Anlatıcının adamı olan oduncu, onlara yiyecek ve giyecek getirmiştir. Oduncu, anlatıcıyla göz göze gelir. Diğerlerinin şüphelenmemesi için bir daha göz göze gelmemeye dikkat ederler. Karınlarını doyururlar, getirilen elbiseleri giyerler ve çıkardıklarını toprağa gömerler. Anlatıcı toprağa elbiseleriyle birlikte asıl kimliğinin dışındaki kimliklerini de gömer. Havanın kararmasını beklerler ve sonra sahile inerler. Onları karşıya, komşu ülkeye geçirecek olan tekne hazırdır. Kendisini ise orada bekleyen asıl kimliği yani Toygar Yalağuz’dur. Bu arada içinden Destina’ya gönderilmemiş son bir mektup daha yazar. Bu mektupta pişmanlığını dillendirir ve gerçek kimliğine kavuştuğu için mutlu olduğunu söyler. Tam bu esnada Toygar Yalağuz’un beklediği fakat diğerlerinin hiç beklemediği ekipler gelir ve roman burada biter.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Romanın özellikleri</strong></p>
<p>Recep Seyhan, Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da yaşanan silâhlı darbe girişiminin bir benzerini ufak tefek çıkmalarla hayalî bir ülkede, hayalî bir örgüt ve hayalî kişilerle anlatırken aslında Türkiye’ye ayna tutmak ister. Anlatmaya çalıştığı Türkiye’de yaşananlardır. Bu sebeple romanı, hem bir roman hem bir belgesel metni hem de bir tarih anlatısı olarak okuyabiliriz.</p>
<p>Yazar, bilinen bir konuyu romanlaştırırken kurguyu iki ayak üzerine inşa eder. Bunlardan biri “itiraf”tır. Örgüt çözümlemesini bu kavramdan hareketle işler. Bunlardan ikincisi “aşk”tır. Bizce itirafı alttan alta besleyen ana duygu “suçluluk”tan ziyade aşktır. Aradaki irtibatı da “kişilik çatışması” ile sağlar. Aşk “ihanet”e uğrarsa kişilik çatışması kaçınılmaz olur. Yazar, bunları tek karakter üzerinde ele almakla romanı kurtarmış olur. Yoksa bilinen bir konuyu romanlaştırmanın zorluğunu aşamayabilirdi. Romandaki itiraf kavramı, Hristiyan teolojisindeki itirafa veya Dostoyevski’nin <em>Suç ve Ceza</em> romanındaki başkahraman Raskolnikov’un itirafına benzemez. Toygar Yalağuz’un itirafı varoluşsal bir eylem değil, daha çok bir vicdan muhasebesidir yani felsefî değil, fiilî bir durumdur. O, suçunu itiraf ederek vicdanını rahatlatmak ister. Başta kendine, sonra aşkına ve ülkesine karşı ihanet içinde olduğunu görür, yaptıklarından pişmanlık duyar, tövbe eder ve cezasına razı olur. (Esasında romanın mesajı da budur.) Diğer itiraf türü ise kendini yenilemeyi ve öze dönüşü amaçlar. Birinde suçlu cezasını çekmelidir, diğerinde suç bir arınma sebebidir. Biri Doğunun, diğeri Batının ruh dünyasını yansıtır. Recep Seyhan, romanını Doğunun ruh dünyası üzerine oturtmayı başarmıştır. Böylece örgüt mensuplarının gerçekliğiyle roman kahramanlarının karakteri birbiriyle örtüşmüş olur.</p>
<p>Romanda “gücü kemirilmiş ülkeler”, “Halk, yıllar önce devlete küsmüş ve içine büzülmüştü.” ve “İçimden tenha vagonlar geçiyordu. İçinde yolcu olarak sadece benim bulunduğum, çıplak bir tepenin zirvesinde yalnız bir ağaç kadar, benim kadar yalnız ve nereye gittiği bilinmeyen savruk vagonlar; yılları şaşırıp yollara düşmüş vagonlar&#8230;” gibi roman söyleminden ödün vermeyen ama olayları da tam özünden yakalayan güçlü ifadeler ile on ikiden vuran ya da cuk oturan tarifler mevcuttur. Bunun yanında zengin tasvir ve tanımlamalar ile çok muhkem cümleler romana ayrı bir güç ve hava katmaktadır. Romanın ilk bölümleri okuyucuya biraz sıkıcı gelebilir. Ancak bu bölümlerde edebî söylem daha güçlüdür. Sonraki bölümlerde yazar kendini olayların akışına bırakır ve edebî söylem ister istemez gevşer.</p>
<p>15 Temmuz belgeseli veya filmi çekmek isteyenlerin <em>Ebucehil Karpuzu’</em>ndan daha iyi bir eser bulabileceğini sanmıyoruz. 15 Temmuz ile ilgili bir şey yapmak isteyen devlet kurumlarının da bir an evvel <em>Ebucehil Karpuzu’</em>nu görmesini dileriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Recep Seyhan’ı görmezden gelirler</strong></p>
<p>Son olarak hikâye üzerine yazanlar ve günümüz hikâyesini değerlendirenler acaba neden Recep Seyhan’ın hikâyesini görmezden gelir sorusuna cevap babında edebiyat iktidarının sivil ve akademik birer temsilcisinden söz etmek isteriz. Bunlardan biri Necip Tosun, diğeri ise Alâattin Karaca’dır.</p>
<p>Necip Tosun, hikâyeci, hikâye üzerine yazan ve düşünmeye çalışan velût bir yazardır. Yüzden fazla hikâye ve roman üzerine yazı yazmış, düşünce ve görüş beyan etmiştir. Batı ve Türk edebiyatından karşılaştırmalı okuma denemeleri kaleme almıştır. Ünlü hikâyecilerimizle ilgili inceleme kitapları yayımlamıştır. Bunca birikim ve tecrübesine rağmen Necip Tosun’un yazılarında ciddî bir iddiayı seslendirdiğini, bir tezi ısrarla savunduğunu, bir görüşün taraftarı olduğunu ve bazı görüşlerin karşısında yer aldığını göremeyiz. Bu anlamda yazıları bir hüküm ihtiva etmez. Yazıları betimleme, konu özeti, belli özelliklerin tanıtımı ve yakalamışsa bir iki yüzeysel mesajdan ibarettir. Necip Tosun’un onca kitabından ve bütün yazıp çizdiklerinden geriye kalan ve okuyucuda oluşan nesnel karşılık maalesef bundan ibarettir. Çünkü o, genellikle bir eseri okumadan önce o eser hakkında kulaktan dolma bir fikir veya ön bilgiye sahiptir. Eseri okurken onda oluşan bir fikir veya bilgiden ziyade dışarıdan edindikleriyle ona yaklaşmaktadır. Dolayısıyla esere yaklaşmada bağımsız değildir.</p>
<p>Necip Tosun, bir de son yıllarda yazının bir etkisi ve gücü olduğunu, bunu kullanıp kullanmama hakkının zımnen yazarda bulunduğunu, bu konuda objektif ve hakkaniyetle davranma zorunluluğunun olmadığını sanmaktadır. Çoğu kez ilişkileri geliştirmek ya da genişletmek, yeni ilişkiler kurmak veya ilişkisizlik sebebiyle karşısındakini cezalandırmak saikiyle yazıp çizmektedir. (Ödül organizasyonlarındaki jüri üyeliği de böyledir.) Yazarın veya eserin niteliği, edebî değeri bir eser üzerine yazması için yeter sebep değildir. Ait olduğu dünyaya karşı mesafeli duruşu ve yeni nesil sol edebiyat çevrelerine karşı zaafı ve toleransı gizlenemeyecek boyutlardadır. Dolayısıyla yazarlık ilke ve ahlâkından uzak bir tutum içindedir.</p>
<p>Necip Tosun’un metin okuma tekniği ve eleştiriye dair bir yöntemi olmadığı gibi yazılarının hüküm cümleleri de bir bakış açısına dayanmamaktadır. Yazıları biraz beğeni, biraz tarafgirlik ve biraz hesap kitapla kaleme alındığı için okuyucuya temelli bir fikir vermemektedir. Dolayısıyla edebî fikri olan bir yazar değildir o. Esasında Necip Tosun, arayışları olmayan bir hikâyeci ve meselesi olmayan bir yazardır. (Nedense onu hep Doğan Hızlan’a benzetmişimdir!) Tabiî böyle olunca da eleştiri adına söyleyebileceği bir şey olmayacaktır. Çünkü eleştiri, sorumluluk şuuruyla kaleme alınan ve sorumluluk duygusu uyandırmayı amaçlayan bir yazı türüdür.</p>
<p>Alâattin Karaca ise içinde bulunduğu dünyanın karşısında yer alan bir dünyanın diliyle konuşan ve yazan bir akademisyendir. Yani kendine özgü dili, terminolojisi ve bakış açısı olmayan bir yazardır. Akademik hayatı boyunca dişe dokunan ciddî bir çalışmasıyla karşılaşılmamıştır. Roman üzerine yazmaya çalıştığı yazılar ile edebiyat konulu gazete yazıları -kendisi adına eleştiri dese de- maalesef eleştiriyi bilmediğini, bu işin ehli olmadığını gösterir! Eserin veya yazarın yahut konunun tarihsel seyrinden uzak, karşılaştırma ve diyalektikten yoksun, sıradan malûmat ya da yalın çağrışımlar üzerinden yazmaya çalıştığı bu tür yazılarda konu özetinin dışında bir şey bulunmaz. Tanıtım veya değini türündeki yazılarının tek mahareti nükte avcılığıdır. Eleştiri bu olmasa gerektir. Recep Seyhan’ın <em>Metal Çubukların Dansı’</em>nı dil yönünden eleştirmesi bir eleştiri faciasıdır. (Alâattin Karaca, “Öyküdeki Gereksiz Yükler”, <em>Karar</em> gazetesi, 18 Nisan 2018) Başta edebî söylemi ve yazıda imlâyı bilmeyen aslında kendisidir. Bir akademisyen olarak zahmet edip de TDK <em>Yazım Kılavuzu’</em>nun girişindeki noktalama işaretlerinin kullanımıyla ilgili açıklamaları okusun ve bunları bir yazısına; meselâ Recep Seyhan’ı eleştirdiği söz konusu yazısına uygulasın. Baksın acaba noktalı virgül (;), virgül (,) ve kesme işaretini (’) kurallı ve doğru kullanabiliyor mu? Bizce Alâattin Karaca, bir yazar değil, olsa olsa bir edebiyat öğretmenidir; hepsi bu.</p>
<p>Şimdi Necip Tosun ve Alâattin Karaca gibi günümüz edebiyat iktidarının temsilcisi yazarlardan Recep Seyhan’ı görmelerini, hikâye ve romanını değerlendirmelerini bekleyebilir miyiz? Görmeye çalışsalar bile doğru yerden bakabileceklerini düşünebilir miyiz? Elbette ki hayır! Bizce Recep Seyhan’ın insan ilişkileri ve ilişki zayıflıkları sanatçı kişiliği ve yazarlığını görmeye mâni olmamalıdır. Eserlerini besleyen belki de biraz bu ilişki sorunları ve dağınıklığıdır. Recep Seyhan’ın hikâyesi, ihmal edilse ve edebiyat iktidarının temsilcileri tarafından görmezden gelinse de gerçekte popüler hikâyelerden çok daha nitelikli ve güçlüdür. Romanındaki tavrı ve cesareti ise takdire şayandır. Şüphesiz yarınlara kalacak olan onu görmezden gelenler değil, bizzat Recep Seyhan ve eseri olacaktır.</p>
<p>Bir öneriyle yazımızı bitirelim: Necip Tosun ve Alâattin Karaca’ya kendi yazılarını Recep Seyhan’ın <em>Bana Hikâye Anlat-ma</em> kitabında yer alan “<em>Düş Kesiği</em> Romanı Üzerinden Kurmaca Metinlerde ‘Kendine Yabancılaşma’ Konusu” ve “Üç Kitap, Üç Hikâye(ci) ve Kahraman Kimlikleri” yazılarıyla karşılaştırmalarını öneriyoruz. Bir metin nasıl okunur ve değerlendirilir? Eleştiride yöntem, üslûp hassasiyeti, bakış açısı ve fikrî derinlik nedir? Bir metnin edebî değeri nasıl ortaya konulur? Bu soruların cevabını burada bulabilirler.</p>
<p>Mehmet Erdoğan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/basarili-bir-15-temmuz-romani-ebucehil-karpuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Yazarlar Kuşağı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rüstem BUDAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 19:46:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1073</guid>

					<description><![CDATA[Her geçen gün artan ve artık yayım dünyasında bir karşılığı olan çocuk yazarlar kuşağı ile karşı karşıyayız. Bir yerde çocuklar için yazarlık serüveni, çocuk oyunu derecesinde bir değer taşıyabilmektedir. Bazen yazarlık oynadığı bir oyun olmakta ve bu oyundan bıktığı zaman bırakabilmektedir. Yazarlığın farklı sosyal statülere, yaş sınıflarına, ekonomik güce ve eğitime göre şekillenen türleri var. Yaş olarak yazarlığın yeri ve süreci kendi içinde farklı özellikler oluşturmaktadır. Yazar olmak, her alanda itibarlı olan becerilerden ve ifade imkânlarından biridir. Yazı yazma ve paylaşma imkânı arttıkça yazarların yaş olarak yeni kuşakları oluşuyor. Bazen basında yer alan “Türkiye’nin en genç yazarı” başlıklı haberler kanıksandı. İçlerinde yazdıkları kitapları özellikle çocuk ve genç kuşak tarafından tutulan, kitapları baskı üzerine baskı yapan çocuk yazarlar var. Özellikle çocuk yazarlar olarak tabir edebileceğimiz yazar kuşağının serüvenine bakmak gerekir. Çocuk yazar kuşağının üretimlerinin değerlendirmesine geçmeden önce, geçmişte ve günümüzde iki örnek üzerinden meseleyi resmetmeye çalışacağız. Türkiye’de çocuk yazarların ilklerinden biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın oğlu Said Rıza Bölükbaşı’dır. Said Rıza’nın, parlak geçen eğitim öğretim hayatı vardır. Aynı zamanda “Feylesof” olarak anılan Said Rıza, babasının kütüphanesinden ve kendisinden yararlanır. Okulda öğretmenleri ile felsefi tartışmalar yapar. Said Rıza, okulunda ve çevresinde büyük ilgi uyandıran felsefeye ilgisini, yazdığı ilk dönem felsefe tarihi kitabı ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Her geçen gün artan ve artık yayım dünyasında bir karşılığı olan çocuk yazarlar kuşağı ile karşı karşıyayız. Bir yerde çocuklar için yazarlık serüveni, çocuk oyunu derecesinde bir değer taşıyabilmektedir. Bazen yazarlık oynadığı bir oyun olmakta ve bu oyundan bıktığı zaman bırakabilmektedir.</strong></p>
<p>Yazarlığın farklı sosyal statülere, yaş sınıflarına, ekonomik güce ve eğitime göre şekillenen türleri var. Yaş olarak yazarlığın yeri ve süreci kendi içinde farklı özellikler oluşturmaktadır. Yazar olmak, her alanda itibarlı olan becerilerden ve ifade imkânlarından biridir. Yazı yazma ve paylaşma imkânı arttıkça yazarların yaş olarak yeni kuşakları oluşuyor. Bazen basında yer alan “Türkiye’nin en genç yazarı” başlıklı haberler kanıksandı. İçlerinde yazdıkları kitapları özellikle çocuk ve genç kuşak tarafından tutulan, kitapları baskı üzerine baskı yapan çocuk yazarlar var. Özellikle çocuk yazarlar olarak tabir edebileceğimiz yazar kuşağının serüvenine bakmak gerekir.</p>
<p>Çocuk yazar kuşağının üretimlerinin değerlendirmesine geçmeden önce, geçmişte ve günümüzde iki örnek üzerinden meseleyi resmetmeye çalışacağız. Türkiye’de çocuk yazarların ilklerinden biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın oğlu Said Rıza Bölükbaşı’dır. Said Rıza’nın, parlak geçen eğitim öğretim hayatı vardır. Aynı zamanda “Feylesof” olarak anılan Said Rıza, babasının kütüphanesinden ve kendisinden yararlanır.</p>
<p>Okulda öğretmenleri ile felsefi tartışmalar yapar. Said Rıza, okulunda ve çevresinde büyük ilgi uyandıran felsefeye ilgisini, yazdığı ilk dönem felsefe tarihi kitabı ile de ortaya koyar. Felsefe Tarihi kitabını yazdığında henüz on iki yaşındadır. Küçük hacimli kitabına babası Feylesof Rıza Tevfik, uzun bir takdim yazar. Bu takdim yazısında Rıza Tevfik, oğlu Said Rıza’nın çabalarını, arayışını ve becerilerini anlatır. Oğlunun felsefeye ilgisini ve geleceğiyle ilgili umudunu dillendirir.</p>
<p>Lise ve yurtdışı eğitiminden sonra, Said Rıza’nın felsefeden çok resime yöneldiğini görüyoruz. Felsefe alanında kendisinden beklenen devamlılığı gerçekleştiremez. Yabancı bir kadınla evlenir ve Amerika’ya yerleşir. 1984’e kadar Amerika’da yaşar.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
