<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/dunya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Sep 2022 07:25:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Dünya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>En Büyük Fitne&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/en-buyuk-fitne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/en-buyuk-fitne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan ÜNLÜ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Sep 2022 07:25:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18483</guid>

					<description><![CDATA[Allah Resulünün ümmeti için korktuğu en büyük fitne olan dünya malına tamah etme günlerini yaşıyoruz adeta. Kimi insanların iyice yoksullaştığı bir zeminde, parayla para kazanmanın envaı çeşit yollarını deniyor bazılarımız. Hiçbir yatırım ve üretime dayanmayan, risk almadan tamamen para tahviline dayalı konformist bir düzen! Peki hocam, paramın değerini nasıl koruyacağım? Diyenleri duyar gibiyim. Bendeniz burada yatırım çeşitliliğinden bahseden ekonomi derslerine dayalı bir yazı yazmıyorum. Ancak Hz. Peygamberin ümmeti için ahir zaman fitnesi olan dünyevileşme tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Şunu hemen belirtelim ki dünya malı insan için fitne değildir. Fitne olan dünya malına tamah etmek, onu elde etmek için helal haram kaygısı taşımamaktır. Elbette insanoğlunun yapısında dünya ve nimetlerine karşı bir ilgi bulunur. Yarattığı kullarının doğasındaki bu gerçeği Allah Teala Yüce Kitabında belirtmiştir. (İnsan/ 27) Yine bu gerçeği Efendimiz (as) şu veciz sözüyle tasvir eder; “İnsanoğlunun bir ova / vadi dolusu altını olsa, bir ovayı / vadiyi daha ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Ve Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.” (Müslim, Zekât, 117) Konuyla ilgili ünlü hikayeci Tolstoy’un meşhur “İnsan Ne İle Yaşar” öyküsünde anlattığı bir hikaye oldukça dikkat çekicidir: “Her şeyin daha fazlasını isteyen hiçbir şeye sahip olamaz’’ sözünün kullanıldığı bir hikâyedir. “Köylü bir adam olan Pahom, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Allah Resulünün ümmeti için korktuğu en büyük fitne olan dünya malına tamah etme günlerini yaşıyoruz adeta.</p>



<p>Kimi insanların iyice yoksullaştığı bir zeminde, parayla para kazanmanın envaı çeşit yollarını deniyor bazılarımız.</p>



<p>Hiçbir yatırım ve üretime dayanmayan, risk almadan tamamen para tahviline dayalı konformist bir düzen!</p>



<p>Peki hocam, paramın değerini nasıl koruyacağım? Diyenleri duyar gibiyim.</p>



<p>Bendeniz burada yatırım çeşitliliğinden bahseden ekonomi derslerine dayalı bir yazı yazmıyorum.</p>



<p>Ancak Hz. Peygamberin ümmeti için ahir zaman fitnesi olan dünyevileşme tehlikesine dikkat çekmek istiyorum.</p>



<p>Şunu hemen belirtelim ki dünya malı insan için fitne değildir. Fitne olan dünya malına tamah etmek, onu elde etmek için helal haram kaygısı taşımamaktır.</p>



<p>Elbette insanoğlunun yapısında dünya ve nimetlerine karşı bir ilgi bulunur. Yarattığı kullarının doğasındaki bu gerçeği Allah Teala Yüce Kitabında belirtmiştir. (İnsan/ 27)</p>



<p>Yine bu gerçeği Efendimiz (as) şu veciz sözüyle tasvir eder; “İnsanoğlunun bir ova / vadi dolusu altını olsa, bir ovayı / vadiyi daha ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Ve Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.” (Müslim, Zekât, 117)</p>



<p>Konuyla ilgili ünlü hikayeci Tolstoy’un meşhur “İnsan Ne İle Yaşar” öyküsünde anlattığı bir hikaye oldukça dikkat çekicidir:</p>



<p>“Her şeyin daha fazlasını isteyen hiçbir şeye sahip olamaz’’ sözünün kullanıldığı bir hikâyedir.</p>



<p>“Köylü bir adam olan Pahom, elindeki tüm para ile arazi alır. Arazisi genişledikçe hırsları da büyüyen Pahom, bir gün az para ile daha fazla arazi alabilecek bir yer olduğunu öğrenir. Pahom oraya doğru yola çıkar ancak, toprak sahiplerinin bir şartı vardır.&nbsp; Toprak sahipleri ona bir şartla toprak vereceklerini, o da tarlalarında belli bir işaret koyup, güneş batana kadar ne ölçüde yürürse, yürüdüğü kadar toprak alabileceğini söylerler. Pahom adamın dediğine uyarak öğle zamanı yürüyüşe çıkmaya başlar. Sıcaktan dolayı kendinden geçer, fakat hırsı yüzünden kendini zorlar. Daha fazla toprak almak için kendini hırpalayan Pahom sonunda ölür.” (https://kitapdiyari.com.tr/hikayeler/insan-ne-ile-yasar/)</p>



<p>Hakîm b. Hizâm (ra) şöyle anlatıyor: “Resûlullah’tan (sav) (Huneyn ganimetlerinden) istedim, o da bana verdi. Sonra yine istedim ve yine bana verdi. Sonra tekrar istedim ve o bu defa da bana verdi. Sonra şöyle buyurdu: ‘Ey Hakîm! Bu dünya malı göz alıcı ve tatlıdır. Kim bu mala engin bir gönülle ve göz dikmeksizin sahip olursa kendisi için malı bereketlenir. Ama kim de hırs ve tamahla dolu bir kalple bu malı arzularsa tıpkı doymak bilmeyen obur bir kimse gibi onun için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 50)</p>



<p>Kıssadan hisse değerli dostlar; Yunus’un “Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan” dediği dünya hayatını yaşıyoruz.</p>



<p>Oysa biz, “Doğrusu senin için ahiret (hayatı) dünyadan daha hayırlıdır” (Duhâ/4) ilahi fermanına iman edip dünyasını mamur ederken ahiretini de riske sokmayan kullardan olacaktık.</p>



<p>İnsanlığın gören gözü, işiten kulağı, akleden kalbi, veren eli, iyiliği emreden kötülüğü nehyeden hak savunucuları adil kullar olacaktık.</p>



<p>Fani olan dünya için az da olsa helalinden kazanırken asıl yurdumuz olan ahirete yatırımı da deruhte eden bilinçli müminler olacaktık.</p>



<p>Üstad’ın &#8220;Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman&#8217;a teslim eyledim, gayr istemem.” ifadesinde mâkes bulan beka yolunun yolcularından olacaktık.</p>



<p>Hz. Ali’nin ifadesiyle, “Dünya! Seni boşadım, hem de talak-ı selase ile, bu boşanmanın dönüşü yoktur. Ey Dünya! Benden uzak dur! Dünya! Allah&#8217;a andolsun ki sana, beni hor ve zebun edesin diye uymam ve teslim olmam!” dünyaya mesafe koyanlardan olacaktık.</p>



<p>Şairin dizeleriyle konuşursak, “Aldanma dünyanın velvelesine/ Hepsi boş heves bir gün öğrenirsin/ Kimi hakka koşar kimi tersine/ Her nefesin hesabı var görürsün.” Dediği güne doğru hızla koşuyoruz.</p>



<p>Ahiretin tarlası olan dünyaya bir şeyler ekiyoruz. Biliyor ve inanıyoruz ki burada ne ekersek yarın onu biçeceğiz.</p>



<p>Bu dünyada bile arpa ekenin tarlasında buğdayı görüp de biçtiği ham hayal iken; insanlık onuruna yakışmayan bir hayat sürenin öbür tarafta ödüle dayalı kaliteli bir hayatla karşılaşmasını beklemek safdillik olur herhalde.</p>



<p>Allah rızasına uygun kullarının menfaatine ve toplumun ıslahına yönelik kaliteli bir hayat yaşayanların yeri ve mükafatı ise bellidir; “Kim Allah&#8217;a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” (Hadid/11)</p>



<p>Âşık Dervişin meşhur dizelerinde dediği gibi; “Sen Allah’ı seversen Allah seni sevmez mi? Emrince hizmet etsen Hak ecrini vermez mi? Sen Rıza kapısında aman Allah’ım desen/ O âlemler sultanı Lebbeyk kulum demez mi? </p>



<p>Ne dersiniz?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/en-buyuk-fitne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Gidiş Nereye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-gidis-nereye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-gidis-nereye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2021 14:34:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Felâket]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17668</guid>

					<description><![CDATA[Yaklaşık olarak iki senedir dünyayı etkisi altına alan ve deyim yerindeyse kasıp kavuran Covid19 salgını tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi de maddi manevi çok ciddi bir hasara ve zarara uğrattı. İlk zamanlar basit bir salgın gibi görünen bu büyük felaket tüm insanlık aleminde olduğu gibi bizim içinde zorlu bir sınav oldu diyebilirim. Bir taraftan hızla ilerleyen salgın hastalık ve onun meydana getirmiş olduğu can kayıplarının yaratmış olduğu derin travmalar üzerimizde derin izler bıraktı. Devletin ve Milletin tek vücut olup büyük bir mücadele gösterdiği bu süreçte en büyük alkışı Sağlık Bakanlığı ve Personelleri hak ediyordu. Hali hazırda bitmemiş bu salgın ile mücadele belli bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Temennimiz ve dualarımız en yakın zamanda bu musibetten başta ülkemiz olmak üzere tüm insanlığın kurtulmasıdır. Bazen felaketler toplumsal dayanışma için iyi bir fırsat oluşturur. Özellikle son dönemlerde ülkemizde siyaset kaynaklı oluşan derin kutuplaşma ve gerginlikler toplumsal uzlaşı hususuna ne denli ihtiyaç duyduğumuza güzel bir ispat oluşturdu diyebiliriz. Öyle ki daha önce bırakın kıtlık veya salgın çok fazla ekonomik sıkıntı yaşamamış bir nesil bu salgın döneminde gerçek manada zorlu bir sınav verdi. İnsanlar işinden çocuklar okulundan koptu. Deyim yerindeyse toplumun ciddi manada dengesi sarsıldı. İşsizlik ve gelir kaybının yanı sıra insanlarda birde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yaklaşık olarak iki senedir dünyayı etkisi altına alan ve deyim yerindeyse kasıp kavuran Covid19 salgını tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi de maddi manevi çok ciddi bir hasara ve zarara uğrattı.</p>



<p><br>İlk zamanlar basit bir salgın gibi görünen bu büyük felaket tüm insanlık aleminde olduğu gibi bizim içinde zorlu bir sınav oldu diyebilirim. Bir taraftan hızla ilerleyen salgın hastalık ve onun meydana getirmiş olduğu can kayıplarının yaratmış olduğu derin travmalar üzerimizde derin izler bıraktı.</p>



<p><br>Devletin ve Milletin tek vücut olup büyük bir mücadele gösterdiği bu süreçte en büyük alkışı Sağlık Bakanlığı ve Personelleri hak ediyordu. Hali hazırda bitmemiş bu salgın ile mücadele belli bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.</p>



<p><br>Temennimiz ve dualarımız en yakın zamanda bu musibetten başta ülkemiz olmak üzere tüm insanlığın kurtulmasıdır.</p>



<p><br>Bazen felaketler toplumsal dayanışma için iyi bir fırsat oluşturur. Özellikle son dönemlerde ülkemizde siyaset kaynaklı oluşan derin kutuplaşma ve gerginlikler toplumsal uzlaşı hususuna ne denli ihtiyaç duyduğumuza güzel bir ispat oluşturdu diyebiliriz.</p>



<p><br>Öyle ki daha önce bırakın kıtlık veya salgın çok fazla ekonomik sıkıntı yaşamamış bir nesil bu salgın döneminde gerçek manada zorlu bir sınav verdi. İnsanlar işinden çocuklar okulundan koptu. Deyim yerindeyse toplumun ciddi manada dengesi sarsıldı.</p>



<p><br>İşsizlik ve gelir kaybının yanı sıra insanlarda birde gelecek kaygısı oluştu. Doğru ya normalleşme dediğimiz süreç başlasa dahi ekonomik kayıp ve kaygılar tüm gerçekliğiyle ortada duruyordu.</p>



<p><br>Toplum Psikolojisinin en hassas ve kırılgan olduğu dönemler böylesi zamanlardır. Bu nedenle gerek kamu gerekse özel sektör mensupları derleyici ve toparlayıcı bir tutum sergilemelidirler.</p>



<p><br>Bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek vardır. Kriz dönemlerinde birey ve toplum psikolojisi her türlü kırılganlığa açıktır. Bu nedenle ekonomik göstergeler ve gerçekler toplumun gelişimi ile doğru orantılı gerçekleşmektedir. Hani bir anlamda Para varsa huzur vardır.</p>



<p><br>Kriz dönemlerinde gelir kaybı yaşayan topluma birde fırsatçıların suni fiyat artışları eklenince bireyin ve dolayısıyla toplumun psikolojisi ciddi anlamda sarsılmaktadır. Bir taraftan işsizlik ve gelir kaybı yaşayan insanlar diğer taraftan fahiş fiyat artışları karşısında isyan etme noktasına gelmektedir.</p>



<p><br>Devletin sosyal devlet prensibiyle yapmış olduğu her türlü sosyal destek ve yardımlarına karşın artan enflasyon rakamları insanların artık nefes alamaz duruma gelmesine sebep olmaktadır.</p>



<p><br>Aslında daha çok eğitim ile ilgili konularda yazmam gereken bu dönemde, Sosyal psikoloji alanına giren ve topluma ciddi manada rahatsızlık veren bu konuyu yazmadan geçemezdim. Son günlerde kamuoyundan ve bizzat yakın çevremizden gelen tepki ve şikayetler durumun vahametini tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtmaktadır.</p>



<p><br>Devletin böylesi zorlu bir kriz döneminde topyekûn ve canhıraş bir şekilde her türlü yardımda bulunmasına rağmen, artan fiyat artışları devletin bu çabasının boşa çıkmasına neden olmaktadır.</p>



<p><br>Kapitalist düşüncenin en vahşi deyimi olan Altta kalanın canı çıksın anlayışı toplumda adeta bir anlayış zehirlenmesine neden olmuştur.</p>



<p><br>Henüz okullar ve üniversiteler açılmadan ev kiralarında meydana gelen artış yine bu konuda ne denli haklı olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bu noktada devlete önemli bir görev düşmektedir. Hızla denetim mekanizmasını oluşturmak suretiyle bu fırsatçılara karşı tedbir almalıdır.</p>



<p><br>Açıkçası Kadim Anadolu Medeniyetinin devamı bir millet olarak bu fırsatçılık adı altında yapılanların İlahi Kudret tarafında da mutlaka bir karşılığı olacağına inancımız sonsuzdur. Açıkçası Kul ne yapıyorsa kendi kendine yapıyor diyebiliriz.</p>



<p><br>Açgözlü ve haris düşüncelerin esiri olan nefisler kaybetmeye mahkûmdurlar. Bu vesileyle bir kez daha toplumsal sorumluluğumuz gereği uyarıyoruz.<br>Ne de güzel söylemiş Hz. Mevlana.<br>Kula bela gelmez Hak yazmadıkça,<br>Hak bela vermez Kul azmadıkça,<br>Hak Kulundan intikamı Kulu eliyle alır.<br>İlmi Hakkı bilmeyenler, onu Kul yaptı sanır.<br>Emri bari olmadıkça sanma bir çöp kıpırdanır.<br>Selam ve dua ile…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-gidis-nereye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıfırın İnsan Halleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2021 09:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17150</guid>

					<description><![CDATA[Acayip bir sayıdır sıfır. Kimi zaman süklüm püklüm, kimi zaman belli belirsiz, bellisi fazla düpedüz belirsiz. Toplasan da, çıkarsan da, bölsen de etkisiz. Ama bir de çarpmaya gör! Önünden kaç kenarda dur! Buldozer gibi gelir, silindir gibi ezer; paçandan tutar, seni dibe çeker; çığ olur tepene iner, üstüne bembeyaz bir örtü çeker, siler, yok eder… Dedik ya bunda var bir acayiplik, her şeyi yutan kara delik.   Acaba bu özelliği bir yazıma göre yuvarlak ve içi delik olmasından mı, yoksa diğer yazıma göre kapkara bir nokta oluşundan mı? Şekle göre cevaplamak zor. Zira şekiller ve şekillere yüklenen anlamlar bazen hatta çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Nereden mi biliyorum? Sözde bilim yüz tanımayla insanları tanıdıklarını iddia edenlerden, yıldızlardan gelecek tasarımı yapanlardan, şişeden cin çıkartanlardan, burçlardan kader yazanlardan&#8230; Yüzüne, kaşına, gözüne, beden ölçüsüne, saç örgüsüne; yıldızına, burcuna, burnunun ucuna göre insanlar sınansaydı, kaç kişi sınıfı geçerdi dersiniz? Her neyse! Sıfır diyorduk, oradan devam edelim. Bir sayıyı sıfırla toplarsanız, çıkarırsanız veya bölerseniz anlamlı bir sonuca ulaşamazsınız. Var olan neyse o kalır. İşlem sonunda ne bir şey eklenir ne de bir şey eksilir. Sıkı durun! Ya bir de çarparsanız. Allah kimsenin başına vermesin! Sonuç felaket! Çarpılan her sayıyı büyüklüğü ne olursa olsun dibe indirir, kendine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Acayip bir sayıdır sıfır. Kimi zaman süklüm püklüm, kimi zaman belli belirsiz, bellisi fazla düpedüz belirsiz. Toplasan da, çıkarsan da, bölsen de etkisiz. Ama bir de çarpmaya gör! Önünden kaç kenarda dur! Buldozer gibi gelir, silindir gibi ezer; paçandan tutar, seni dibe çeker; çığ olur tepene iner, üstüne bembeyaz bir örtü çeker, siler, yok eder… Dedik ya bunda var bir acayiplik, her şeyi yutan kara delik.  </p>



<p>Acaba bu özelliği bir yazıma göre yuvarlak ve içi delik olmasından mı, yoksa diğer yazıma göre kapkara bir nokta oluşundan mı?</p>



<p>Şekle göre cevaplamak zor. Zira şekiller ve şekillere yüklenen anlamlar bazen hatta çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Nereden mi biliyorum? Sözde bilim yüz tanımayla insanları tanıdıklarını iddia edenlerden, yıldızlardan gelecek tasarımı yapanlardan, şişeden cin çıkartanlardan, burçlardan kader yazanlardan&#8230; Yüzüne, kaşına, gözüne, beden ölçüsüne, saç örgüsüne; yıldızına, burcuna, burnunun ucuna göre insanlar sınansaydı, kaç kişi sınıfı geçerdi dersiniz?</p>



<p>Her neyse! Sıfır diyorduk, oradan devam edelim.</p>



<p>Bir sayıyı sıfırla toplarsanız, çıkarırsanız veya bölerseniz anlamlı bir sonuca ulaşamazsınız. Var olan neyse o kalır. İşlem sonunda ne bir şey eklenir ne de bir şey eksilir. Sıkı durun! Ya bir de çarparsanız. Allah kimsenin başına vermesin! Sonuç felaket! Çarpılan her sayıyı büyüklüğü ne olursa olsun dibe indirir, kendine benzetir, içi boş yuvarlağa çevirir, yutar yok eder, geride bırakmaz ne bir delil ne eser. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bunları niye mi anlattım? Batıniliğin nam-ı diğer ezoterizmin karanlıklar kralı Pisagor tarikatına, haşhaşi yapılanmasına, karmatî mafyasına, günümüzdeki çakmalarına veya çıkmalarına kıymet vermek, öykünmek için değil herhalde. Günyüzü görmesin onların gizemli karanlıkları, batsın batınîlikleri, uzak olsun bizden sıfır halleri!</p>



<p>*</p>



<p>Eeee nereye gelmek istiyorduk?</p>



<p>Tabi ki, sıfırın insan hallerine.</p>



<p>Efendim, insanlardan öyleleri var ki, sıfıra ayarlanmış. Toplasan bir şey artırmaz, çıkarsan bir şey eksiltmez; bir araya gelsen bir şey katmaz, uzaklaşsan kayıp sayılmaz; ama bir çarpmaya gör, anandan doğduğuna pişman eder, önüne geleni teper, ardına geleni iter, koca bir toplumu yok etmeye yeter.</p>



<p>Yok mudur böyle tecrübeleriniz, yaşadıklarınınız, yaşatıldıklarınız?</p>



<p>İlginçtir bu tipler. Her dönemde, her yerde, her ortamda bulunurlar. Olmalarından ya da olmamalarından fark edemezsiniz. Dedik ya, bir şey artırmaz ve eksiltmez bunlar. Ne geldiklerini bilirsiniz ne gittiklerini fark edersiniz. Bu yüzden fark edilmez ve bilinmezdirler. Ama bir çarptılar mı? Fark etmeye bile fırsat bulamazsınız, son sözünüzü bile söyleyemezsiniz; topunuzu yere sererler, ortamı harap ederler, hiçbir şey olmamış gibi çekip giderler… &nbsp;</p>



<p>Türlü halleri vardır efendim bunların! Süklüm püklümdürler, etkisiz eleman görünümlüdürler. Çünkü bizim işlemlerimiz çoğunluk toplama ve çıkarmadır. İyiyse toplar, bir araya getiririz; kötüyse çıkartır, bir köşeye atarız. Bölmek hoş değildir, onu da aklımızdan çıkartırız. Çarpmak aklımıza pek gelmez, gelse de ihtimal olarak görülmez. Gaflet gözümüzü bürür, o sinsice dipten yürür, bir anda görünür; olan o anda olur, her şeyi savurur, gülleri soldurur, suları dondurur, cansızı yok eder, canlıyı öldürür.</p>



<p>Bizden biri gibi görünür kimi zaman. Bir artısı-eksisi olmadığı için fark etmeyiz, fark etsek de aldırış etmeyiz. O kadar ki, birlikte yürürüz, birlikte dururuz. Adeta bizden bir parça gibi görünür, aynı elbiseye bürünür. Bu yüzden kestirip atmayı, bölüp çıkartmayı aklımıza getirmeyiz. Ya gaflet tarafımız ya şefkat yanımız görmemizi engeller. Ama bir çarptı mı?! İşte o an anlarız, bağrımızı yumruklar, dizimizi döver, kafamıza vururuz…</p>



<p>Kendi halinde görünürler kimi zaman. Ne bir kıvılcım ne duman, her şey süt liman, kıvrılmış yatan bir yılan… Bana dokunmayan bin yaşasın der geçeriz. Nasılsa mala davara zararı yok deriz. Merhamet yanımızı esnetir, duygularımızın gazına gelir, akıl frenini gevşetiriz. İşte o an olur ne olursa! Aniden bir çarpma, tepe taklak savrulma, toza toprağa bulanma ya da toprağın kara bağrında karar kılma…</p>



<p>Oturanlar arasından çıkar kimi zaman. Dışardan baksan oturmuşlar, lakin içlerinde kudurmuş dalgalar, denizin hayalinden hayalin denizine dalmışlar, hayal gemisinde hayale dümen kırmışlar; ortalığı karıştıracak şeyler yazıp ortaya yaymışlar…</p>



<p>Aman bunlara dikkat! İlginçtir halleri, sivridir dilleri, çarpar söyledikleri: Güney cepheye oturup ahkâm keserler, batı cephesinden işaret beklerler, kuzey cephesinden acayip ürkerler, doğu cephesinde hiç görünmezler. Kör şeytan dürtmeye görsün, toplaşıp esip gürlerler, kendileri söyler, kendileri dinlerler; yaparlar, bozarlar, olmadık şeyler yazarlar, etrafa çamur atarlar, tutmazsa attıkları çamura kendileri yatarlar; gel desen gelmezler, git desen gitmezler; bir derde derman, bir yaraya merhem olmazlar; sevinsen gönenmezler, dövünsen üzülmezler… Ama bir çarpmaya gör, kendi seviyelerine çekip, yer ile yeksan edip, her şeyi sıfırlayıp dip köşeye sinerler, hiçbir şey olmamış gibi yeniden oturuş pozisyonuna geçerler…</p>



<p>Bu böyle sürer gider.</p>



<p>Kimisi görür, gerçek der; kimisi senaryo muamelesi çeker.</p>



<p>Zaman geçer, kimisi hatırlar, kimisi unutur; kimisi uyur, kimisi uyanık durur; uyanan gerçeği bulur, uyanmayan rüya der durur…</p>



<p>Böyledir geçmiş, bir hatırlanır, bir unutulur.</p>



<p>Ama hiç unutmayan Bir var elbet, iyi ki var ahiret, orada şaşmaz adalet…</p>



<p>*</p>



<p>Peki, nasıl biliriz bunları?</p>



<p>Sayılarından, şekillerinden, kıyafetlerinden değil tabi ki; yüz mimiklerinden, göz süzüşlerinden kulak verişlerinden belki; ama hallerinden, duruşlarından, tavırlarından, tavır alışlarından ve satışlarından sanki; ne çok zormuş arkadaş, bunları bilmek meğer ki!</p>



<p>Bilseydi peygamberler bilirdi münafıkları, koca devlet aygıtı anlardı içindeki hainlikleri; aklı başında insanlar çarpılmazlardı sahtekârlara, hırslarına kapılıp katılmazlardı tamahkârlara, bütün varlıklarını yitirip sığınmazlardı sonunda ahlara vahlara…</p>



<p>Sen sen ol, ey oğul! &nbsp;Bu gibilere asla çarpma, çarpılma ve çarpan hanene koyma. Çarpman da, çarpılman da seni sıfırlar, çarpan hanene koyman haneni harap, varlığını türap, geleceğini serap eder.</p>



<p>Bunları toplamaya, çıkarmaya ve bölmeye gerek duymadığın gibi çarpmaya da gerek duyma, hatta uzak dur. Bunlara dalaşacağına, çalıyı dolaş, dağın üstünden aş. Ne üstlerine git, ne üstüne sıçrat!</p>



<p>Su gibi olduğunu unutma. Kirlenmem ve zehirlenmem sanma. Sıçrayan bir damla hayatını zehir eder, bedenini kirletir, itibarını yere serer.&nbsp; Ne bütün zehirleri ortamdan yok edebilir ne de bütün pislikleri hayattan çıkartabilirsin. Yarış alanı, savaş meydanıdır bu dünya. Ama çarpmaya ve çarpılmaya engel olabilirsin, onları çarpan hanene de koymayabilirsin; yemezsin, içmezsin, çekmezsin; iradene fren koyup aklına getirmezsin, duygularına gem vurup kalbinden geçirmezsin…</p>



<p>Çünkü bunlara çarpmak sadece sana zarar verir, çarpılmak senden götürür, çarpım hanene koymak ise bir çuval patatesin içine bir tane çürük koymak, bir güğüm suya bir damla pislik sıçratmak, bir tencere yemeğe bir gram zehir katmak gibidir.</p>



<p>Tercih senin! Akıl kafanda, irade elinde, tecrübe zihninde; iman kalbinde, İslam bedeninde, ihsan gönlünde; nefsine çeki düzen ver, kalbini temizle; arkada kalanı gözle, önden gideni izle; geçmişten ders al, anın değerini bil, geleceğe yönel, ufukları hedefle! Bilesin ki, iyiler lehinde, kötüler aleyhinde…</p>



<p>Sıfır adamlar mı?</p>



<p>Aman ha, göreyim seni, onlara dikkat eyle!  </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sifirin-insan-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pazar Komedisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/pazar-komedisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/pazar-komedisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Dec 2020 07:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16465</guid>

					<description><![CDATA[Bu 6 yıl önce Almanya’da başlayan ama geçen hafta Türkiye’de biten bir komedi. Şöyle;.Almanya&#8217;da ve 24 Kasım 2011 tarihinde Stefan Lanka isimli bir biyolog –bir internet sitesinde- “Kızamık Virüsü, ARANIYOR, 100.000 Euro Ödül” başlıklı bir yazı yayınlıyor. Çağrısı şöyle;.“Kızamık virüsünün varlığını (sadece iddia eden değil) kanıtlayan ve aynı zamanda virüsün çapını da gösterebilen bilimsel bir yayın sunan kişiye 100 bin Euro ödül verilecektir.”.Tabi Lanka’nın küçük bir web sitesinde yayınladığı bu sıra dışı çağrı, Almanya’daki aşı karşıtları ve alternatif tıp yanlıları arasında epey ses getiriyor. Aslında Lanka’nın hedefi halk sağlığını izlemekten ve bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden sorumlu olan Robert Koch Enstitüsü. Ama Enstitü onu ciddiye almadığı için cevap başka bir yerden geliyor..David Bardens adında bir doktor adayı Lanka ile temasa geçiyor ve 100.000 Euro konusunda ciddi olup olmadığını soruyor. Lanka gayet ciddi olduğu cevabını verince kütüphaneye giriyor ve kısa bir literatür araştırması ile 6 farklı makale belirliyor ve bunları 31 Ocak 2012 tarihinde aşağıdaki mektup eşliğinde Lanka’ya gönderiyor;.‘’Literatürden oluşturduğum detaylı derlemeyi ekte dikkatinize sunuyorum. Bunlar kızamık virüsünün varlığına ilişkin kanıtı, gerekli görselleri ve kızamık virüsünün çapı hakkındaki bilgileri içermektedir. Lütfen 100 bin Euro tutarı hesabıma transfer ediniz.Bu kadar büyük bir parayı bu kadar küçük bir eforla kazanma şansı sağladığınız için de ayrıca &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu 6 yıl önce Almanya’da başlayan ama geçen hafta Türkiye’de biten bir komedi. Şöyle;<br>.<br>Almanya&#8217;da ve 24 Kasım 2011 tarihinde Stefan Lanka isimli bir biyolog –bir internet sitesinde- “Kızamık Virüsü, ARANIYOR, 100.000 Euro Ödül” başlıklı bir yazı yayınlıyor. Çağrısı şöyle;<br>.<br>“Kızamık virüsünün varlığını (sadece iddia eden değil) kanıtlayan ve aynı zamanda virüsün çapını da gösterebilen bilimsel bir yayın sunan kişiye 100 bin Euro ödül verilecektir.”<br>.<br>Tabi Lanka’nın küçük bir web sitesinde yayınladığı bu sıra dışı çağrı, Almanya’daki aşı karşıtları ve alternatif tıp yanlıları arasında epey ses getiriyor. Aslında Lanka’nın hedefi halk sağlığını izlemekten ve bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden sorumlu olan Robert Koch Enstitüsü. Ama Enstitü onu ciddiye almadığı için cevap başka bir yerden geliyor.<br>.<br>David Bardens adında bir doktor adayı Lanka ile temasa geçiyor ve 100.000 Euro konusunda ciddi olup olmadığını soruyor. Lanka gayet ciddi olduğu cevabını verince kütüphaneye giriyor ve kısa bir literatür araştırması ile 6 farklı makale belirliyor ve bunları 31 Ocak 2012 tarihinde aşağıdaki mektup eşliğinde Lanka’ya gönderiyor;<br>.<br>‘’Literatürden oluşturduğum detaylı derlemeyi ekte dikkatinize sunuyorum. Bunlar kızamık virüsünün varlığına ilişkin kanıtı, gerekli görselleri ve kızamık virüsünün çapı hakkındaki bilgileri içermektedir. Lütfen 100 bin Euro tutarı hesabıma transfer ediniz.<br>Bu kadar büyük bir parayı bu kadar küçük bir eforla kazanma şansı sağladığınız için de ayrıca teşekkür ederim. Saygılarımla, David Bardens.’’<br>.<br>Ama Lanka kanıt olarak gönderilen bu makaleleri kabul etmeyeceğini açıklıyor. Bardens de durumu mahkemeye taşıyor ve Lanka davası 2014 yılında başlıyor. Mahkeme makaleleri bilirkişiye gönderiyor. Bir yıl süren mahkeme sürecinde bilirkişi ve mahkeme 6 makalenin kesin kanıt oluşturduğu yönünde görüş bildiriyor. 2015 yılında açıklanan mahkeme kararı, Spiegel ve BBC üzerinden ana akım medyaya yayılıyor ve “bilim dünyasının bir zaferi” gibi karşılanıyor.<br>.<br>Yargı, Bardens’in sunduğu kanıtların yeterli olduğuna ve Stefan Lanka’nın iddiasındaki 100 bin Euro’yu ödemesi gerektiğine hükmediyor. Fakat hikaye burada bitmiyor…<br>.<br>Stefan Lanka ödemekte direndiği ödül tutarını tutuklama kararıyla karşılaşınca ödemek zorunda kalıyor ama diğer taraftan da temyize müracaat ediyor. Ve Aralık 2015’te başlayan temyiz duruşmasından 2016 yılının ilk aylarında sürpriz bir karar çıkıyor;<br>.<br>Temyiz mahkemesi, sunulan makalelerin virüsün varlığını kanıtladığını ama iddianın şartlarını Lanka&#8217;nın belirlediğini, onun da ilk çağrısında ‘‘bilimsel bir yayın’’ ifadesinin bulunduğunu, burada ise tek bir değil altı farklı yayının bulunduğunu, bunun ise iddiayı karşılamadığını, dolayısıyla ‘’Lanka 100 bin Euro ödemeli’’ diyen ilk mahkeme kararının bozulması gerektiğini söylüyor. Yani önceki mahkeme kararını iptal ediyor.<br>.<br>Ancak kararı açıklayan mahkeme başkanı, salondaki gazetecilere kararı dikkatli yorumlamalarını (hata yapmamalarını) söylüyor ve “Atacağınız başlıklara dikkat edin!” diye sesleniyor.<br>Ama aşı karşıtları mahkeme başkanının bu uyarısına rağmen bu karardan büyük bir zafer çıkarıyorlar kararı çarpıtarak şu manşetleri atıyorlar;<br>.<br>“Biyolog kızamık virüsünün gerçek olmadığını kanıtladı!”<br>.<br>“Bilimsel literatürde kızamık virüsünün varlığını kanıtlayabilecek tek bir çalışma bile yok, bu da son yıllarda milyonlarca kişiye ne enjekte edildiği sorusunu akıllara getirmektedir’’</p>



<p>‘’Kızamık virüsünün varlığına ilişkin tez yanlışlandı…”<br>.<br>Şimdi diyeceksiniz ki, ‘’E hani bu fıkranın Türkiye ayağı, nerede?’’ Şurada;<br>.<br>6 yıl önce gerçekleşen bu olayın bütün detaylarını 20 saniyelik bir internet araştırması ile anında bulabilme imkanımız var iken, araştırmacı-gazeteci abimiz, daha birkaç gün önce bu olayı, Stefan Lanka’nın fotoğrafı eşliğinde ‘’Almanya’da bir mahkemede hastalık yapıcı virüs gerçekten var mı yok mu davasını kazanan virolog’’ diye takdim edebiliyor… (bkz: ilk yorum)<br>.<br>Evet, araştırmacı- yazar, kanaat önderi, mücahid… doktorların bile bilmediği hastalıkları bilen (etnodertin), bu konuda gazetelere paragraflarca demeç verebilen, dermatolog, mikrobiyolog, virolog, onkolog, farmakolog, ziraat mühendisi, gıda mühendisi, elektronik mühendisi (5G), uluslararası ilişkiler uzmanı, tarihçi, antropolog, sosyolog, psikolog, tüm komploları çökertici, şifre çözücü, hiç kimsenin göremediğini görebilen, olayların perde arkasını çözebilen abimiz…<br>.<br>Nasıl? Hiç komik değil mi dediniz?<br>Evet, bence de hiç komik değil, trajikomik…<br>.<br>Not: Olayın bütün detaylarını ve bahsedilen makalelerin listesini ikinci yorumda naklediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/pazar-komedisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pahalı ve Bir O Kadar da Ucuz Şey</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/pahali-ve-bir-o-kadar-da-ucuz-sey/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/pahali-ve-bir-o-kadar-da-ucuz-sey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Dec 2020 10:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Servet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16301</guid>

					<description><![CDATA[Dünyanın en ünlü kalp doktoru Mehmet Öz&#8217;ün arabası bozulmuş, Arabasını tamire götürmüş. Tamirci arabasının kaputunu açmış ve Mehmet Öz&#8217;e dönerek: &#8211; Size bir sey soracağım. Nerede ise ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. Mesela ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım, kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini takacağım. Söylesenize nasıl oluyor da siz milyon dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kursun atıyorum? Bunu üzerine Mehmet Öz tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş: -Bunların hepsini motor çalışıyorken yapmayı denesene!!! Evet, insanlar bu dünyada işlerinin önemine göre ücret alırlar. Makam ve mevkilerine göre de itibarlı olurlar. Bazen de aynı öneme haiz işi yapan iki kişiden biri daha çok ücret alır diğeri ise az alır. Hatta bazı zamanlar kıyaslanamayacak kadar farklı ücret alırlar. İki usta, iki doktor, iki mühendis veya aynı departmanda çalışan iki işçi. Bunların yaptıkları işler aynıdır. Fakat biri diğerinden daha kaliteli iş yapar. Bundan dolayı aynı işleri yapmalarına rağmen farklı ücret alırlar. Çünkü, yaptığını daha kaliteli ve güzel yapan kişi ait olduğu meslekte kendini geliştirmek için gece gündüz demeden tüm gayret ve çabasıyla çalışmış, işinin tüm püf noktalarını öğrenmiş ve o meslekte en mahir ve kabiliyetli adamı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dünyanın en ünlü kalp doktoru Mehmet Öz&#8217;ün arabası bozulmuş, Arabasını tamire götürmüş. Tamirci arabasının kaputunu açmış ve Mehmet Öz&#8217;e dönerek: &#8211; Size bir sey soracağım. Nerede ise ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. Mesela ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım, kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini takacağım. Söylesenize nasıl oluyor da siz milyon dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kursun atıyorum?</p>



<p>Bunu üzerine Mehmet Öz tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş: -Bunların hepsini motor çalışıyorken yapmayı denesene!!!</p>



<p>Evet, insanlar bu dünyada işlerinin önemine göre ücret alırlar. Makam ve mevkilerine göre de itibarlı olurlar. Bazen de aynı öneme haiz işi yapan iki kişiden biri daha çok ücret alır diğeri ise az alır. Hatta bazı zamanlar kıyaslanamayacak kadar farklı ücret alırlar. İki usta, iki doktor, iki mühendis veya aynı departmanda çalışan iki işçi. Bunların yaptıkları işler aynıdır. Fakat biri diğerinden daha kaliteli iş yapar. Bundan dolayı aynı işleri yapmalarına rağmen farklı ücret alırlar.</p>



<p>Çünkü, yaptığını daha kaliteli ve güzel yapan kişi ait olduğu meslekte kendini geliştirmek için gece gündüz demeden tüm gayret ve çabasıyla çalışmış, işinin tüm püf noktalarını öğrenmiş ve o meslekte en mahir ve kabiliyetli adamı olmuş. Bu hale gelebilmek için nice fedakarlıklarda bulunmuş nice çileler çekmiş ve nice emekler harcamıştır. Arkadaşları eğlenirken, gezip dolaşırken veya işin hep kolayına kaçarken o hep çalıştı ve işinin tüm inceliklerini öğrenmek için işinin zorluklarına katlanıp ağır şartlarda çalıştı. Nihayetinde arkadaşlarından daha maharetli bir duruma yükseldi.</p>



<p>İşte böyle dünya, bir alanda tek olmak veya üstün başarılar elde etmek istiyorsan çalışacaksın, hummalı bir çalışma ile özveride bulunacaksın, hayatın zevklerinden mahrum kalacaksın, sağlığını, sosyal hayatını hatta aileni ihmal edeceksin. Kimileri seninle alay edecek “Bu kadar çalışma. Çalışıp ta başımıza profesör mü kesileceksin?” derler. Her türlü engellere ve zorluklara yılmayarak göğüs gereceksin. Neticede hayaline, hedefine ulaşacaksın.</p>



<p>Sonunda hak ettiğin payeye ulaştın. Fakat bu paye, makam sende sonsuza kadar kalacak mı? Maalesef, evet, ne yazık ki, kazandığın bu rütbe ve mevki kalmayacak. Zengin olsan iflas edebilirsin. Amir, vali, hâkim gibi büyük makamlara otursan bir gün mutlaka emekli olup o koltuktan ineceksin. En mahir usta olsan bir gün ihtiyarlayacaksın, işini yapamaz duruma geleceksin. Yani o kadar didindiğin, ömrünü tükettiğin şey mutlaka bir gün bakışlarının arasında elinden kayıp gidecek ve sen hiçbir şey yapamayacaksın. Hadi diyelim hepsi elinde kaldı. Fakat en sonunda bu dünyayı terk edeceksin. İstersen dünyanın hepsi senin olsun tümünü bırakıp gideceksin.</p>



<p>Bir mükafatın veya ücretin hem de çok iyi bir ödülün yolu fedakârlıkla çalışmaktan geçer. Bu sahip olduğumuz makam ve mevkiler gelip geçici olmasına rağmen çalışırız. Tabi ki, biz müminlerin sonsuz bir mükafatı ve ücreti, makamı ve mevkii olan cennet, tabi ki çalışmadan ve çaba gösterilmeden, hak etmeden verilmeyecek. Nasıl dünya nimetleri ve menfaatleri için didinip yoruluyor, anlımız terliyorsa ahiret yurdumuz olan ve ebedi mükâfat olan cennet için de çalışmamız gayret etmemiz gerekir.</p>



<p>Düşünün bir kere küçük bir ücret için gün boyu çalışırız. Her tülü zevkten, rahattan, keyiften mahrum kalıp yoruluruz. Bir gün boyu kendimizi heder edercesine çalışmamıza rağmen bir günlük masrafımızı anca karşılayacak para alırız. Bazen de alamayız. Fakat cennet, sonsuza kadar sürecek ve hiç bitmeyecek mükemmel, muhteşem nimetlerle donanmış olarak bizlere sunulacak.</p>



<p>İlla bir gün bitecek ücretler için bin bir çileye katlanırken mutlaka bir gün elimizden gideceğini düşünmüyoruz. Bazı çok pahalı olan şeylere yorgunluğumuza, hırpalanmamıza ve çalışmak için yitirdiğimiz zamana hiç acımadan ve kaygılanmadan terim yerindeyse tonlarca para ödüyoruz. Belki de tüm birikimlerimizi ona harcıyoruz. Bu kadar para harcamamıza rağmen ne yazık ki bir gün avucumuzun içinden eriyip gidecek. Dünyanın en güzel ücretlerine biçilen değer bu ve akıbeti de son. Yani çok pahalı ve bir o kadar da çabuk tükeniyor.</p>



<p>Fakat tüm nimetleri, ücretleri ebedi olacak olan cennet için biçilen fiyat o kadar pahalı değil. O kadar kendimizi hırpalarcasına çalışmamız gerekmemektedir. Cennete girmek belki de dünya da en ucuz ücret yeridir. Dünya hayatı pahalı cennet ucuz olmasına rağmen insanlar neden dünya için çabalıyorlar da cennet için hiç gayret göstermiyorlar diye soru aklımıza gelebilir. “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Al-i İmran 3/14) ayeti insanların kalbinde dünyaya ait olan şeylere karşı daha çok sevgi beslediklerini bildirmektedir. Bu yüzden dünya ücretleri için çalışırlar. Cennet için çalışmazlar.</p>



<p>Buradan anlaşılacağı üzere kalbimizde neyin sevgisi varsa onun için fedakârlıkla çalışır ve ömrümüz tüketiriz. Eğer kalbimize önce Allah sevgisini sonra Peygamberimizin (s.a.s) aşkını yerleştirirsek cennet için de gayret etmiş oluruz. Anlayacağınız üzere bütün insanlarda hubb-u cah dünya sevgisi daha çok hâkim olduğu için cennet bize pahalı gelmektedir. Halbuki o kadar ucuz ki maalesef farkında değiliz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/pahali-ve-bir-o-kadar-da-ucuz-sey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Dincisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunya-dincisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dunya-dincisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2020 07:56:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15682</guid>

					<description><![CDATA[Ha bire gözlerini ovuşturuyor, arada bir esniyordu. Pek esneme de denmezdi buna. Kıpırdanıp duruyordu. Diyeceği bir şeyi olup da bir türlü diyemeyen çocuk halleriydi üzerindeki. Daha fazla dayanamadı ve söze girdi. -Siz sormadınız ama ben söyleyeyim. Bugün çok uykusuzum, bildiğiniz gibi değil. Herkes birbirine baktı. Endişeli ve huzursuz bir hava oluştu. Uflamalar, tıslamalar&#8230; “Gene başladı” dedi birisi usulca yanındakine. Yanındaki de yüz ifadesiyle tasdik etti. O zaten başlamıştı. Ortamın huzursuzluğu, insanların yüzlerine vuran rahatsızlıkları umurunda değildi. Kendine odaklanmış, keyifle anlatıyordu. -Gecenin bir yarısı uyandım arkadaşlar. Aslında her gece yaşadığım şey. Şöyle bir gerindim. Bu arada gerinme halini de gösterdi. Kollarını geriye attı, iri göbeğini ileri itti, bir de böğürme sesi çıkarttı. İtici gelmek için adeta elinden geleni yaptı. Kimisi havaya, kimisi sağına soluna kimisi de önüne bakıyordu. Sadece iki kişi ilgili görünüyordu. Birisi mahallenin hayranı, öteki mahallenin muzibi. Ona da eğlence lazımdı. -Eee… hacım! Gecenin o yarısı ne iş çevirdin bakayım? Seni gidi çapkın! -Zevzek zevzek konuşma! Ne iş çevirmesi? Gecenin o yarısı ibadetten başka aklıma ne gelir? -Bak bu doğru. Benim aklıma hiç gelmemişti. Biz ancak fosur fosur uyuruz. İbadet nerde biz nerde? Böyle hasletler ne gezer bizde!? Ermiş kişisinin yeminle, ver elini öpücem! Öptü de vallahi. Bizim ki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ha bire gözlerini ovuşturuyor, arada bir esniyordu. Pek esneme de denmezdi buna. Kıpırdanıp duruyordu. Diyeceği bir şeyi olup da bir türlü diyemeyen çocuk halleriydi üzerindeki. Daha fazla dayanamadı ve söze girdi.</p>



<p>-Siz sormadınız ama ben söyleyeyim. Bugün çok uykusuzum, bildiğiniz gibi değil.</p>



<p>Herkes birbirine baktı. Endişeli ve huzursuz bir hava oluştu. Uflamalar, tıslamalar&#8230; “Gene başladı” dedi birisi usulca yanındakine. Yanındaki de yüz ifadesiyle tasdik etti.</p>



<p>O zaten başlamıştı. Ortamın huzursuzluğu, insanların yüzlerine vuran rahatsızlıkları umurunda değildi. Kendine odaklanmış, keyifle anlatıyordu.</p>



<p>-Gecenin bir yarısı uyandım arkadaşlar. Aslında her gece yaşadığım şey. Şöyle bir gerindim.</p>



<p>Bu arada gerinme halini de gösterdi. Kollarını geriye attı, iri göbeğini ileri itti, bir de böğürme sesi çıkarttı. İtici gelmek için adeta elinden geleni yaptı. Kimisi havaya, kimisi sağına soluna kimisi de önüne bakıyordu. Sadece iki kişi ilgili görünüyordu. Birisi mahallenin hayranı, öteki mahallenin muzibi. Ona da eğlence lazımdı.</p>



<p>-Eee… hacım! Gecenin o yarısı ne iş çevirdin bakayım? Seni gidi çapkın!</p>



<p>-Zevzek zevzek konuşma! Ne iş çevirmesi? Gecenin o yarısı ibadetten başka aklıma ne gelir?</p>



<p>-Bak bu doğru. Benim aklıma hiç gelmemişti. Biz ancak fosur fosur uyuruz. İbadet nerde biz nerde? Böyle hasletler ne gezer bizde!? Ermiş kişisinin yeminle, ver elini öpücem!</p>



<p>Öptü de vallahi. Bizim ki hiç rahatsız olmadı. Her şey normalmiş gibi anlatmasına devam etti.</p>



<p>-Gecenin yarısı benim ibadetten başka bir şey aklıma gelmez. Anlatıyordum ne güzel sözümü kestiniz. Gittim, buz gibi suyla abdest aldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şöyle iki rekât, sonra bir iki rekât daha, sonra bir iki rekât daha. Hızımı alamadım sekize kadar gittim. Gözüm gibi gönlüm de açıldı. Pencereden baktım, kimsenin ışığı yanmıyordu. “Bu ne gaflet!” dedim içimden. Hanıma sesleneyim dedim.</p>



<p>Muzip hemen atıldı. Hazineyi bulmuştu.</p>



<p>-Sahi yenge ne dedi?</p>



<p>-Ne diyecek canım? O da senin gibi fosur fosur uyuyor. Kaç kere dedim ona: “Şöyle benimle kalk, bir gece namazı kıl. Komşuların şöyle bir ibadet eden kadın görsün.” Neymiş efendim!? Komşular için namaz kılınmazmış. Namaz, Allah için kılınırmış. Tabi ki Allah için kılınır. Ama komşuların da bilmesinde ne mahzur var? Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayacağız?</p>



<p>Oradan biri söze girdi.</p>



<p>-Ama Peygamberimiz gece namazlarını kılarken kimseye göstermezmiş. Kimsenin penceresine de bakmazmış.</p>



<p>-O koskoca Peygamber canım. O’nu karıştırma!</p>



<p>-Ama bizim O’nu örnek almamız gerekmez mi?</p>



<p>-Ben böyle mutmain oluyorum canım. Örneklik davranış sergiliyorum. Bakın sayemde kaç kişi gece namazına başladı. Mahallenin hayranı hemen atladı:</p>



<p>-Evet, ben başladım. Gerçi epeydir kalkamıyorum ama.</p>



<p>Bakın, benim sayemde başlamış! Topluma böyle örnek olacaksınız. Benim insanlara yaptığım yardımların dökümünü yapsam ağzınız açık kalır. Kaç talebe okuttum. Kaç insanın karnını doyurdum. Kaç yardım kuruluşu benim sayemde ayakta duruyor. Siz beni daha tanımıyorsunuz. Geçen uğradım birisine “Hacı Amca sen olmasan bizler ayakta kalamayız” dedi. Ağzıyla itiraf etti adam.</p>



<p>-Allah Allah! dedi birisi. Biz niye fark etmiyoruz?</p>



<p>Öyle geceleri fosur fosur uyursanız hiçbir şey fark edemezsiniz.</p>



<p>-Nerden biliyorsun canım, öyle uyuduğumuzu?</p>



<p>-Biz biliriz. Erenlerin kalp gözü açıktır. Hem sizin pencerelere bakıyorum geceleri, ışık mışık hak getire!</p>



<p>-Demek bizim pencereleri gözetliyorsun?</p>



<p>-Ne gözetleyeceğim canım. Bakarken gözüme takılıyor. Şu üç mahalledeki cami benim sayemde yapıldı. Bir sürü öğrenci benim desteğimle okudu. Şu şehirde yardımsever ilk on kişi arasında ben varım.</p>



<p>Herkes birbirine baktı. Şaşkındılar, fakat ne diyeceklerini bilmiyorlardı. Ne ispat edebilirlerdi ne inkâr. Muzip devreye girdi.</p>



<p>-Biraz abartmadın mı Hacı Ağabi?</p>



<p>-Ne abartması canım! Az bile söyledim. Benim dünya çapında yardımseverlik unvanım var. Bilirsiniz falancayı hapisten kurtardım. Filanca borç batağındaydı, ben çıkarttım. Geçen mahalledeki üç genci işten atıyorlardı, ben engel oldum. Fabrika sahibi benim bir sözüm üzerine atmaktan vaz geçti.</p>



<p>-Bunları duymadık da şu bir ay önce işten atılan zavallıları niye kurtarmadın?</p>



<p>-Onlar bana gelmediler. Telefon bile etmediler. Bunlara iyilik yaramaz. Hem bir sürü kabahatleri varmış.</p>



<p>-Yahu, ne kabahati? Tertemiz çocuklar onlar. Bu söylediklerin iftiraya girer.</p>



<p>-Ben onlara gene iyilik ettim. Ben devreye girmesem işten atılmak bir yana hapse bile düşerlerdi. Hadi gene mütevazılık bende kalsın dedim. Hepsini hapisten kurtardım.</p>



<p>Dayanamadı bir tanesi patladı:</p>



<p>-Yahu be adam! Bütün bunları niye söylüyorsun? Yaptıysan yaptın. Hem Allah rızası için yaptım diyorsun hem de her yaptığını, yaptın mı bilmiyorum, başımıza kakıyorsun, kafamızı ütülüyorsun.</p>



<p>Altta kalır mı bizimki? Hemen cevabı yapıştırdı:</p>



<p>-Zaten size anlatanda suç. Siz ne anlarsınız? Yardımseverlikten, gece ibadetinden, gündüz zikrinden. Benim dualarım kadar beddualarım da etkilidir. Geçenlerde birine beddua ettim de ayağı kırıldı.</p>



<p>Adam hışımla kalktı. Kolundan tuttular, oturması için ısrar ettiler ama kararlıydı.</p>



<p>-Israr etmeyin Allah için! Ben gidip biraz hava alayım. Bir de Felak ve Nas okuyayım. Allah korusun ayağım, bacağım kırılır!</p>



<p>Ortam gerilmişti. Mahallenin sakin kişisi devreye girdi. Tane tane konuşmaya başladı:</p>



<p>-İnsanların bazı yaptıkları Allah’la kendi arasında kalmalı değil mi? Ulu orta herkese anlatılmamalı. Ümmetin önderi ve örneği koca Peygamber bile gece ibadetlerinin Allah’la kendi arasına kalmasına özen göstermiş. Eşlerinden veya yakınlarından öğreniyoruz bunları. Onlar da Peygamber’in hayatı örnek olduğu için anlatıyorlar. Bakıyoruz, onlar kendi hayatlarını anlatmıyorlar. Hem o yüce İnsan “<em>Sağ elinizin verdiğini sol eliniz görmesin</em>” buyurmuş. Biz ne yapıyoruz? Sağdaki soldaki herkese duyuruyoruz. Elimiz bile şaşırıyor bu halimize. Yarın ilahi huzura çıktığımızda o eller ayaklar bize şahitlik edecek. Ne söyleyecekler? Görmemeleri gerekirken, gördüklerini. Bir de bütün kazandıklarımızı burada tüketiyoruz. Oraya bir şey bırakmıyoruz. Sanki bütün yaptıklarımız dünyada itibar kazanmak için. Ne kadar dünyacı olduk böyle! Eski büyükler “<em>mahviyet sahibi olmak gerek</em>” demişler. Mahviyet, hali ve fiili gizlemek, benliğini silmek. Yaptığımız iyilikleri Allah bilsin yeter demek. İyiliklerimizle insanları ezmemek ve üzmemek. Ama biz ne yapıyoruz? Her yaptığımızı bire on katarak anlatıyoruz. Her şeyimizi ortaya döküyor, her yerimizi gösteriyor, her halimizi fotoğraflıyoruz. Yerken, içerken, otururken, dost meclisindeyken, kitap okurken, balkonda dinlenirken, sahilde yürürken&#8230; Allah’tan fıtratımızdan gelme biraz utanma var da, yatma halimizi fotoğraflamıyoruz. Uykuda hareketsiz olmasak, onu da yaparız herhalde. Gördüğümüz rüyaları kayda alıp acayip gösteririz. İyi ki namazda harekete izin yok. Yoksa namazlarımızda bile özçekim yapardık. Tavaflarımızı görüyorsunuz. Mübarek Kâbe’nin yanında, herkesin elinde bir kamera.</p>



<p>Bizimki altta kalır mı, hemen söze girdi:</p>



<p>-Ben çok mahviyet sahibi bir insanım. Bakın şu adama! O kadar laf söyledi ve gitti. Tenezzül edip karşılık bile vermedim. Ama nasıl da ezildi bakışlarım altında.</p>



<p>Sakin kişi devam etti:</p>



<p>-Bir de şöyle düşünelim. Belki kötüler, bizim iyi olmamıza yardımcı oluyor. Çünkü doğruyu görüp yapmakla, yanlışı görüp kaçınmak aynı değerdedir. Öyleyse kötüler bize tersinden örnek. Kötülere ve hallerine bakarak nefsimizi terbiye edebilir, halimizi düzeltebiliriz. Hatta onlara sabretmemizden dolayı sevap bile kazanırız.</p>



<p>Hemen atladı bizimki:</p>



<p>-Ben çok sabırlıyım. Adam bana bir sürü laf söyledi. Ben ne yaptım? Sabrettim. Sabır küpü gibi bir adamım ben.</p>



<p>Muzip bile artık dayanamadı. <em>Lâ havle</em> çekti, kalktı gitti.</p>



<p>Herkes sustu. Ortam ölü denizi havasına girdi. Bizimki de kalktı, giderayak o gün yapacaklarını da bir güzel sıraladı:</p>



<p>-Ben şimdi gidip bir abdest alayım. Aslında abdestim var ama gene alacağım. Nur üstüne nur demişler. Zaten abdestsiz yere basmam ben. Tuvaletten bile teyemmüm alarak çıkarım. Akşam namazından sonra dört rekat evvâbin namazı kılacağım. Geceyi artık fikirle zikirle geçiririm. Sekiz rekat teheccüdü de ihmal etmem. Sabah namazına gelin de bir zahmet görüşelim. Sakin adamın bile sabrı taşacaktı. Yutkundu, Allah’a sığındı, duaya sarıldı: “Sen bizi boşboğaz dünya dincilerden koru ey Rabbim!” diyebildi içinden.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dunya-dincisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sırça Köşkler, Fildişi Kuleler: Daha Eşitsiz Bir Dünyaya Doğru</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Başar Gezgin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:26:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitsizlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12637</guid>

					<description><![CDATA[Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında… Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında… Bu konuda küresel ve bölgesel bir karşılaştırma yapmamızı sağlayan kaynaklardan biri, farklı ülkelerden yüzü aşkın araştırmacının katkılarıyla hazırlanmış olan ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’(*). Rapora göre, en eşitlikli ülkeler Avrupa’da, en eşitsizler ise Batılı sömürgecilerin ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı Güneybatı Asya’da. Karşılaştırma yapılırken şuna bakıyoruz: Bir ülkenin en varlıklı yüzde 10’u, ülkedeki malların mülklerin yüzde kaçına sahip? Aynı yöntemle gelir düzeyini de karşılaştırabiliyoruz. Bir ülke ne kadar eşitlikliyse, bu oran, o derece yüzde 10’a yakın olmalıdır. Tam tersine, en tepedekiler ülkede herşeyin sahibi olsalardı, oran, yüzde 100 olmalıydı. Avrupa ülkelerinde en tepedekiler malların mülklerin yüzde 37’sine sahipken, Güneybatı Asya için bu oran, yüzde 61 kadar yüksek. Gelir adaletsizliğinin hızla arttığı gözlemlenen Çin ve Rusya’da bu oranlar, sırasıyla yüzde 41 ve yüzde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…</strong></p>
<p class="p1">Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…</p>
<p class="p1">Bu konuda küresel ve bölgesel bir karşılaştırma yapmamızı sağlayan kaynaklardan biri, farklı ülkelerden yüzü aşkın araştırmacının katkılarıyla hazırlanmış olan ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’(*).</p>
<p class="p1">Rapora göre, en eşitlikli ülkeler Avrupa’da, en eşitsizler ise Batılı sömürgecilerin ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı Güneybatı Asya’da. Karşılaştırma yapılırken şuna bakıyoruz: Bir ülkenin en varlıklı yüzde 10’u, ülkedeki malların mülklerin yüzde kaçına sahip?</p>
<p class="p1">Aynı yöntemle gelir düzeyini de karşılaştırabiliyoruz. Bir ülke ne kadar eşitlikliyse, bu oran, o derece yüzde 10’a yakın olmalıdır. Tam tersine, en tepedekiler ülkede herşeyin sahibi olsalardı, oran, yüzde 100 olmalıydı. Avrupa ülkelerinde en tepedekiler malların mülklerin yüzde 37’sine sahipken, Güneybatı Asya için bu oran, yüzde 61 kadar yüksek. Gelir adaletsizliğinin hızla arttığı gözlemlenen Çin ve Rusya’da bu oranlar, sırasıyla yüzde 41 ve yüzde 46; ABD ve Kanada’da ise yüzde 47. Sovyetlerin çökmesine sevinen kapitalizm hayranları, on yıllar içinde Rusya’yı bir Batı uydusu durumuna getirmeyi başaramadılar, ancak kendileri kadar eşitsiz ve adaletsiz olmasını sağlamakta ne yazık ki başarılı oldular.</p>
<p class="p1">Adaletsiz toplumlar oldukları her yerlerinden belli olan Brezilya, Hindistan ve Sahra altı Afrika ülkelerinde oran yüzde 55.</p>
<p class="p1"><b>Eşitsizliğin ve Eşitliğin 4 Dinamiği</b></p>
<p class="p1">Peki bu farklar neden ileri geliyor? Sosyal devlet anlayışı ve toplumsal hareketlerin gücünden; ve bu iki etmen, birbirlerinden bağımsız değil. Bugün yavaş yavaş sönümlenmekte olan sosyal devletin Avrupa ülkelerinde ortaya çıkışının altında temel olarak 4 dinamik vardı:</p>
<p class="p1">Birincisi, dünyayı vahşi bir biçimde kendi aralarında paylaşan Avrupalı sömürgecilerin kendi ülkelerindeki toplumsal mücadeleleri etkisizleştirmek için gani gani harcayabilecekleri muazzam artı-değerler birikmişti. Bugün, o sömürgelerden gasp edilen kaynaklar, suyunu çekmeye doğru gidiyor.</p>
<p class="p1">İkincisi, Avrupa’da toplumsal mücadeleler, adalet ve eşitlik talepleri vd. tarihsel olarak oldukça güçlü idi. Avrupa, dünyanın en örgütlü sendikalarının kalbiydi.</p>
<p class="p1">Güçlülerdi, bu nedenle burjuva devletlere, ezilenler yanlısı yasalar çıkarmaları ve halk dostu politikalar uygulamaları için baskı uygulayabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorlardı.</p>
<p class="p1">Üçüncüsü, Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte, Avrupa egemen sınıflarını devrim korkusu sarmıştı. Sosyal devlet modeli, Avrupa’da Sovyet tipi devrimlerin gerçekleşmemesi için Avrupa halklarına bir tür rüşvet/ödün gibi verilmişti. “Alın evi de maaşı da, alın da isyan etmeyin, bizi zengin eden düzen tıkırında sürsün” denmiş oluyordu.</p>
<p class="p1">Dördüncüsü, insani taleplerdi, fakat bunlar ilk üç etmene göre çok daha cılızdı. Bu taleplere göre, sosyal devlet, insanların insanca yaşamasını sağlayacak bir modeldi. Böylelikle, kimse, açlıkla yoksullukla ıslah edilmeyecek, insan olmanın onuru ve rahatlığıyla yaşayıp gidecekti. Suç oranları da düşecekti.</p>
<p class="p1">Günümüze bakarsak, öncelikle, sömürgecilik çağı kapanmasa da, başka biçimlerde sürüyor olsa da (örneğin askeri üsler, işgal tehditleri ve ekonomik ve epistemik bağımlılık), Avrupa ülkeleri eski sömürgelerden eskisi kadar ‘ekmek’ yiyemiyor.</p>
<p class="p1">İkincisi, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, egemenlerdeki devrim korkusu iyice zayıflamış durumda. Üçüncüsü, toplumsal hareketler eskisi kadar güçlü değil. Dördüncüsü, 20. yüzyıldaki durumun tersine, insancıl düşünce iyice marjinalleştirilmiş durumda.</p>
<p class="p1">Kapitalizmi suçlamak yerine kapitalizmin mağdur ettiklerini suçlamak moda oldu. Eşitsizlik, utanılan değil övünülen bir nitelik kazanmış durumda. Yoksul ama iyi, onurlu, yiğit, değerlerine ve ilkelerine göre yaşayanların yüceltilmesi gitti; onun yerini, havuzlu villalarda yaşamaya özenen ve bunun için her şeyini şeytana satabilecek ‘gerçekçi’lerin övülmesi aldı.</p>
<p class="p1"><b>Kamusal Olanı Küçültmenin Bedeli</b></p>
<p class="p1">İşte bu dört etmeni (toplumsal artı-değer, devrim korkusu, toplumsal hareketler ve insancıl düşünce), diğer ülkelerdeki eşitsizlikleri yorumlamak için de kullanabiliriz. En eşitsiz olan Güneybatı Asya ülkelerinde ve Sahra altı Afrika ülkelerinde doğal kaynaklardan ileri gelen büyük bir artı-değer var; ancak devrim korkusu yok, toplumsal hareketler cılız ve insancıl düşünce komada. Brezilya ve Hindistan’da bu iki coğrafyadakine göre daha düşük düzeyde bir birikim olmakla birlikte, diğer etmenler geçerli. Tartışma, diğer ülke ve coğrafyaları da kapsamak üzere genişletilebilir.</p>
<p class="p1">1980’den bu yana, en hızlı biçimde eşitsizleşen ülkeler arasında, Çin ve Rusya’yı görmek şaşırtmıyor; çünkü bu, sosyalist modelden uzaklaşmayla ilgili bir durum. Hindistan’daki hızlı eşitsizleşme de, sosyal devlet modelinden uzaklaşmayla ilişkili.</p>
<p class="p1">ABD’nin bu hızlı eşitsizlenenler arasında kendine yer bulması ise, Reagan döneminde ivme kazanan neo-liberal politikaların bir ürünü. Bu politikalar, hızlı özelleştirme, sermaye üzerindeki denetimlerin kalkması, dışa açılma vb. gibi örneklerle gelir eşitsizliğini uçurmuştu.</p>
<p class="p1">Hesapta zenginden yoksula doğru bir kalkınma gerçekleşecekti, öyle olmadı. Onun yerine, kamu malları zenginlere ucuza satılarak zengin daha zengin, yoksul daha yoksul yapıldı.</p>
<p class="p1"><b>Köle İsaura’dan Günümüze</b></p>
<p class="p1">Brezilya ise, Jorge Amado ve Vasconcelos romanlarıyla (örneğin, ‘Şeker Portakalı’) ‘Köle İsaura’ ve ‘yüzde 3’ gibi dizilere konu olacak ölçüde istikrarlı bir biçimde eşitsiz. On yıllar önce ne kadar eşitsizse bugün de öyle. Bu durum ise, ‘sol iktidar’ görüntülü Brezilya hükümetlerinin aslında bir arpa boyu kadar bile yol almadığını (ya da alamadıklarını, aldırılmadıklarını) gösteriyor.</p>
<p class="p1">Ülkede sınıflar, donmuş bir durumda ve sınıfsal geçişkenlik tek yönlü: Yükselemezsin ama alçalabilirsin. Fakat diyelim ki bir milyon yoksul içinden tek birisi zengin olunca haber oluyor; böylece kapitalizm, herkesi zengin etmeye niyetliymiş gibi bir yanılsama yaratılıyor.</p>
<p class="p1">999.999 yoksulun yoksulluğu ise, gazetelerde değil uluslararası kuruluşların ‘vah vah’lı raporlarında yer bulabiliyor ancak… Kapitalizmde, 1 milyon yoksuldan tek bir kişinin zengin edilmesi kapitalizmin başarısı olarak sunulurken, 999.999 kişinin hâlâ yoksul kalması kapitalizmin değil yoksulların suçu olarak görülüyor. Tersten baksak? Bu öyle bir düzen ki, 1 kişi zengin olsun diye 999.999 kişiyi aç bırakıyor&#8230;</p>
<p class="p1">Resme bu bağlamda yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya da bakabiliriz: Böylelikle, en üsttekilerin ne aldığına ek olarak, en alttakilerin durumunu inceleme olanağı buluruz. Dünya ölçeğinde baktığımızda, en tepedeki yüzde 1’in varlık oranlarının iyice yükseldiğini, en alt yüzde 10’un ise iyice yoksullaştığını görüyoruz. Bu, Avrupa için de geçerli. Toplumsal adaleti gözeten politikalar rafa kaldırıldıkça bu uçurum açılıyor.</p>
<p class="p1">2008’deki finansal ekonomik ‘bunalım’da, şirketlerini batıran yöneticilere ceza yerine ‘çılgın’ ödüller veren zihniyet, bu uçurumu derinleştirenlerin başında geliyor. En zenginlere daha çok yatırım yapsınlar diye ‘bahşedilen’ vergi kolaylıkları ve hatta muafiyetleri, kamu mallarının yağmalanması, yolsuzluk, rüşvet vb. bunların hepsi, bu resme etki ediyor.</p>
<p class="p1">En tepedekiler, küresel kazanç artışından çok büyük paylar alırken, en alttakilerin maaşı, enflasyon karşısında eriyor, maaş artışı yetersiz oluyor ve de işsizlik, gelir durumunu eksiye düşürüyor.</p>
<p class="p1"><b>Öneriler</b></p>
<p class="p1">Sermaye başta olmak üzere üretim araçları mülkiyetindeki eşitsizlik, dünyayı daha büyük bir gelir ve varlık adaletsizliğine götürüyor. Daha adil bir dünya, adil bir devlet modeli ve daha fazla kamu kaynağını gerektiriyor.</p>
<p class="p1">“Ama kamu verimli değil” savı ise, konuya çok yönlü bir bakışla yaklaşmadığı için, bir ideolojik propaganda aracı niteliği kazanıyor. Verim sağlamanın bin bir yolu var. Çok çalışan emekçinin kendini değil de işvereni zenginleştirdiği özel sektör de verimsiz olabiliyor. Verim, mülkiyetten değil yönetim modelinden ileri geliyor. Kamu işletmeleri de özel işletmeler de, yönetim modeline göre verimsiz de verimli de olabilir/olabiliyor.</p>
<p class="p1">Bir çalışan, hakkı olan ne kadar çok verilirse, kendisine ne kadar insancıl bir çalışma ortamı sağlanırsa, o kadar iyi çalışır, işini severek yapar. Çalışanların maaş artışları ayrıca ekonomiyi de canlandırır.</p>
<p class="p1">Daha adil bir dünya için, ürün ve hizmet vergilendirmesi yerine, gelire göre artan bir vergilendirme uygulaması söz konusu olmalıdır. Bu uygulamanın türlü dalavereyle arkasından dolaşılıyor.</p>
<p class="p1">Gelir hiyerarşisindeki en alttakilerden değil, en tepedekilerden alınacaklarla kamu kaynakları yeniden oluşturulmalı; halka yeni istihdam olanakları yaratılmalıdır. Vergi cennetlerinde kara paraların aklanması, bütün halka zarar vermektedir; önlenmelidir. Finans dünyası özellikle mercek altına alınmalıdır.</p>
<p class="p1">Tüm düzenlemelere karşın, sonuçta kapitalizm, eşitsizlik üstüne kuruludur. Düzeltim önerileri, toplumsal çelişkileri ancak bir nebze hafifletecektir. Sonul çözüm, kapitalizme değil ötesine bakmaktan geçecektir.</p>
<p class="p1">(*) Bkz. Alvaredo, F., Chancel, L., Piketty, T., Saez, E. ve Zucman, G. (2019). World Inequality Report. World Inequality Lab. https://wir2018.wid.world/</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sirca-koskler-fildisi-kuleler-daha-esitsiz-bir-dunyaya-dogru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Nükleer Silahları İnsanlığı Tehdit Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:10:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Silahı]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Lale Demirtürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer Silah]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2300</guid>

					<description><![CDATA[ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır. İçinde bulunduğumuz Kudüs krizi sürecinde, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli Batı Avrupa devletleri ve İsrail devletinin işbirliği yaparak karşımıza diktiği terör duvarlarıyla devletimiz ve milletimizle omuz omuza vererek mücadele etmeye çalışıyoruz. Kuzey Kore’nin nükleer saldırılarından şikâyet eden Donald Trump yönetiminin, aslında II. Dünya Savaşı döneminden beri nükleer silah ve teknolojilerini geliştiren bir devletin vatandaşları olmaları oldukça çarpıcı ve bir o kadar da insanlık dışı bir tablodur. Kıyamet Silahı Daniel Ellsberg, ABD’nin kurum ve örgütlerinde çalıştığı Vietnam Savaşı sırasında devletin gizli belgelerini açıklayan, halktan gizlenen kirli çamaşırları ve Watergate Skandalını, Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri) adı altında yayınlayarak Richard Nixon’ın başkanlıktan düşmesine sebep olan bir aktivisttir. Ulusal Güvenlik Örgütü yanında diğer kurumlarda da istihbarata erişimi olan birisidir. Nükleer savaş planlayıcılarından birisi olarak görev yaparken, Amerikan halkından gizlenen ve 1940’lardan beri süregelen nükleer savaş planlarını öğrenince bunları ifşa etmeyi gerçek bir vatandaşlık görevi sayar. Son &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır.</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz Kudüs krizi sürecinde, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli Batı Avrupa devletleri ve İsrail devletinin işbirliği yaparak karşımıza diktiği terör duvarlarıyla devletimiz ve milletimizle omuz omuza vererek mücadele etmeye çalışıyoruz. Kuzey Kore’nin nükleer saldırılarından şikâyet eden Donald Trump yönetiminin, aslında II. Dünya Savaşı döneminden beri nükleer silah ve teknolojilerini geliştiren bir devletin vatandaşları olmaları oldukça çarpıcı ve bir o kadar da insanlık dışı bir tablodur.</p>
<p><strong>Kıyamet Silahı</strong></p>
<p>Daniel Ellsberg, ABD’nin kurum ve örgütlerinde çalıştığı Vietnam Savaşı sırasında devletin gizli belgelerini açıklayan, halktan gizlenen kirli çamaşırları ve Watergate Skandalını, Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri) adı altında yayınlayarak Richard Nixon’ın başkanlıktan düşmesine sebep olan bir aktivisttir. Ulusal Güvenlik Örgütü yanında diğer kurumlarda da istihbarata erişimi olan birisidir. Nükleer savaş planlayıcılarından birisi olarak görev yaparken, Amerikan halkından gizlenen ve 1940’lardan beri süregelen nükleer savaş planlarını öğrenince bunları ifşa etmeyi gerçek bir vatandaşlık görevi sayar. Son aylarda piyasaya çıkan ve başlığı Kıyamet Silâhı anlamına gelen The Doomsday Machine: Confessions of a Nuclear War Planner (2017) kitabında, Roosevelt, Truman, Eisenhower, Kennedy ve Johnson gibi devlet başkanlarının bilgisi dahilinde üretilen ve geliştirilen nükleer silahları Kıyamet Silâhı olarak adlandırır. Nükleer Savaş planlarıyla yeni bir Hitlerci totaliter devlet anlayışını destekleyen ve milyonlarca insanı birkaç saat içerisinde imha edecek öldürme kapasitesini zaman zaman devlet başkanlarından bile gizlemeyi başaran bir derin devletin bu siyasetini, özellikle de tarihimizin bu en kritik ve zorlu ulusal mücadele döneminde çok iyi anlamamız gerekmektedir.</p>
<p>ABD, II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş döneminde önce Hitler’le daha sonra da Sovyetler Birliği ile baş edebilmek adına iktidar gücüne dayalı bir mantıkla Armageddon Savaşını yani dünyada büyük bir nükleer savaş çıkararak düşmanlarını imha edecek bir kıyamet günü senaryosunu gerçekleştirmek için teknoloji ve bilimi finanse ederken, kendi halkını da yanıltıcı ve yalan haberlerle onyıllardır oyalamaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ve İngiliz bombardıman uçakları Almanya’da sadece fabrika ve askeri hedefleri vurduklarını kamuoyuna açıklarken aslında sivilleri de hedef aldıklarını halktan gizlemişlerdir. Bu yalanları devlet kurumlarındaki görevlerinde öğrenen Ellsberg, bu bombaların içerdiği beyaz fosfor ve napalm türünden maddelerin, insan cildine yapışarak yakma özelliği taşıdığını da anlamakta gecikmez. Aslında bu bombalama pratiği Nazilerin yaptığı “terör bombası” (s. 24) uygulamasını taklit eden bir uygulamadır.</p>
<p>Nazilerin yaptığı bombanın tehlikelerini farkeden Yahudi bilim adamı Leo Szilard, Albert Einstein’dan Başkan Roosevelt’e bir mektupla bu Alman tehlikesini bildirmesini rica eder. Böylelikle, Başkan Roosevelt’in başlattğı Manhattan Projesi’nde çalışan bilim adamlarının, Amerikan devletinin Almanlardan daha güçlü olmak için değil de devleti dış tehlikelerden korumak yalanıyla kandırıldıkları çalışma başlatılmış olur. Hitler insanları kısa sürede imha edecek bombaların üretilmesi taraftarı olduğundan nükleer bomba üzerine yıllarca sürecek çalışmayı mantıksız bularak durdurmuştur. Kendisi için bir tehlike olmadığı hâlde nükleer silah yapımının 1940’lardan itibaren geliştirilmeye devam etmesi, ABD’nin savunma hakkının saldırı hakkına evrildiğini gösterir.</p>
<p>Alman tehlikesinin bittiğini gören Manhattan Projesi çalışanlarından Szilard ve diğer bilim adamları, geliştirilen nükleer bombanın düştüğü çevrede yaratacağı büyük tehlikeyi görerek Japonya’ya karşı kullanımdan devleti caydırmaya çalışır. Hiroşima ve Nagazaki, sadece ABD’nin dış tehlikelerden korkularını bertaraf etme amacını gütmemiştir.</p>
<p>Gerçekte var olmayan bir tehlikenin sanal “korkusu” Amerikan halkında yaratılan ve halkın duygularını sömürerek manipüle eden bir siyaset anlayışını günümüze kadar getirmiştir.</p>
<p><strong>Dünyayı Kurtarma Miti</strong></p>
<p>1957’lerden itibaren Sovyetler Birliği’nin başlattığı Sputnik dönemi ise ABD’deki savunmasız bırakılma korkusunun somut bir örneği olarak kurgulanmıştır. Bu dönemdeki gelişmeler, tam olarak hangi ülkenin dünya liderliğini ve jandarmalığını üstleneceği kaygısı yanında ABD’nin sadece kendi halkını değil, aynı zamanda dünyayı da kurtaran bir mesih rolünü üstlenmesini de kolaylaştırmıştır. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere ülkeye gelebilecek stratejik tehditlere karşı çalışma yapan kurumlarda olası saldırılardan çok buna cüret edenlerden “intikam almaya yönelik” (s. 39) çalışmalar yapılmakta idi.</p>
<p>Amerika’yı ve dünyayı büyük bir nükleer savaş tehlikesinden koruma miti üzerine temellendirilen korkuları gidermek için Hitler’i arattırmayacak “terör bombacılığı” çalışmasıyla, kurulan kıyamet düzeneği çoktan işlemeye başlamıştı. Bundan daha korkutucu olanı Başkan Eisenhower’ın 1959’da nükleer denetimden sorumlu olan Amiral Harry D. Felt’e verdiği gizli<br />
bir mektuptur. Felt’in Daniel Ellsberg’e söylediğine göre bu mektup, Washington’daki Eisenhower ile Hawaii’de görev yapan Felt arasındaki iletişim kesilirse, Felt’e devlet başkanı adına nükleer savaşı başlatmak için bütün yetkileri devrediyordu.</p>
<p>Eğer iletişim bir arıza nedeniyle kopacak olsa bunu bilmeyen bir kişi savaşı başkan adına başlatmış olacaktı. Bu ince nokta bütün nükleer dönem boyunca, Amerikan kamuoyundan titizlikle saklanmıştı. Amerikan halkı bugüne kadar nükleer savaşa girme karar ve yetkisinin sadece devlet başkanına ait olduğuna inanmıştır. ABD’nin nükleer gücünün başkan yerine başka birisine teslim edilmesi, o sözkonusu kişiye adeta “ilâhî imha gücünü” (68) vermektedir.</p>
<p>Bunun ne anlama geldiği açıktır: korkulardan örülü duygulanım siyasetini bir adım ileri götüren devlet çarkı, istenilen bir anda savaş başlatabilecek siyasal yönetim sistemini kurmuştur. Amerikan halkı bunu bilmese bile. Ellsberg, bu durumun, sorumsuzca davranan bir kişinin elinde büyük bir tehlike arzedeceğini farklı başkanlara açıklasa da günümüze dek değişen bir şey olmamıştır. 22 Ekim 1962’de Sovyetlerin Küba’ya yerleştirdiği füzeler dolayısıyla Sovyetler ile ABD arasında başlayan kriz, Başkan John F. Kennedy’nin verdiği beyanatla birlikte tehlikeli bir süreci başlatır. Çünkü Küba’daki füzelerin Batı’daki devletlere atılması durumunda, Sovyetler Birliği’ne karşılık verileceği kararı kesinleşmiştir.</p>
<p>Küba krizinin perde arkasındaki gerçeği gizli belgelerden açıklayan Ellsberg, Kennedy’nin ültimatomu ile verilen birkaç günlük müddet bitmeden Kruşçev’in füzeleri geri çekmesiyle kendi ülkesinde yenik bir lider olarak görülmeyi sineye çekmesini şöyle açıklar: ABD’nin elindeki nükleer silahları Sovyetler’e karşı kullanması halinde neler olabileceğini düşünerek ecel terleri döken Kruşçev gibi Kennedy de aynı kaygıları paylaşır. İki ülke arasında basit bir olay gibi görünen Küba krizi, dünyayı felakete sürükleyecek bir nükleer savaşın eşiğinden son anda dönüldüğünü göstermesi bakımından çok korkutucudur.</p>
<p>Aslında Kruşçev, Kennedy’ye yazdığı özel mektubunda dünyayı “termonükleer savaş felâketine” (219) götüren bir yanlıştan geri dönülmesi isteğini yineler.</p>
<p>Öte yandan Robert Kennedy ise kardeşi John F. Kennedy’nin duygularını özetlerken, onu korkutan en önemli tehlikenin Amerika ve dünyada böyle bir savaşta ölecek çocukların ve gençlerin, gelecekte “bir seçimde oy kullanma, seçilme, bir devrim yapma ve kaderlerini belirleme haklarının” (219)<br />
ellerinden alındığı bir dünyanın, çok yakın bir gelecekte gerçek olması yani Kıyamet Günü’nün gelmesi ihtimaliydi.</p>
<p>Bu olay Ellsberg’e şunu göstermiştir: nükleer silahları sorumlu bir biçimde kullanmayan ülkeler, dünyaya tehlike saçmaktadır ve bu sadece nükleer silahları ellerinde bulunduran İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi daha küçük ülkelerle sınırlı kalmayan bir tehlikedir. Küba krizinin ardında yatan gerçek, Ellsberg’e göre, “süper güçlerin sorumluluk duygusuyla hareket eden liderlerinin elinde bulunan nükleer silahlar” bazen “uygarlığın devamına<br />
halel getirecek tehlikeler doğurmaktadır” (221).</p>
<p><strong>Nükleer Tehditler</strong></p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki 15 Temmuz 2016’da bastırılan işgal hareketinden bu yana memleketimizi terörize eden Batılı güçlerin bize nükleer savaş açma konusunda Orta Doğu coğrafyasını tehlikeli bölge olarak dünyaya sunmak amacıyla ellerinden geleni yaptıkları yadsınamaz. İçinde bulunduğumuz ve tehlike sinyallerinin sürekli görüldüğü bir dönemde, Kuzey Kore’nin olası bir saldırısına karşı savunma hakkını (!) kullanmak isteyen ABD’nin elinde bulunan nükleer silahların imha kabiliyeti sadece Kuzey Kore ile sınırlı değildir.</p>
<p>Bütün gücünü silahlarından alan devletler, 3. Dünya ülkelerine “ihraç” ettikleri eğitim sistemi ile zihinlerini sömürgeleştirdiklerini ve direnemeyecek ölçüde pasifize ettiklerini sandıkları insanların beyin ve direnme gücünün kendilerine karşı bir silah gibi yöneldiğini de görmek zorundadırlar. ABD’de Rıza Sarraf ve Halk Bank davalarını Türkiye’ye karşı şantaj aracı olarak kullanan sözde yargı mensupları ya da Kudüs’ü İsrail’inn başkenti yapma gücünün olduğuna inanan bir devlet başkanı, bu dünyada bizlerle ve Orta Doğu’da bulunan bütün halklarla birlikte yaşamayı öğrenmek zorundadır.</p>
<p>Öte yandan Filistin’de küçük çocukları kafeslere kapatıp, Nazilerin toplama kamplarında kendi dedelerinin yaşadığı sindirme taktiklerini uygulamayı bir başarı zanneden İsrail devlet güçleri, gerek kendi ülkelerinin sağduyulu insanlarının gerekse ABD ile dünyanın her tarafında gözünü budaktan sakınmayan fikir ve sanat insanlarının aktivizmine son veremeyeceklerini, yani bütün dünya nüfusunun tarihsel belleklerini yok edemeyeceklerini ve onları toptan öldüremeyeceklerini de unutmamalıdırlar.</p>
<p>ABD yönetiminde bulunan yetkililer de aynı şekilde tarih boyunca Amerikan halkına söylenen yalanların ortaya çıkması korkusuyla yaşamak zorunda kalacaklarını unutmamalıdırlar. Bu korku, sanal korkular yaratıp termonükleer savaş silahları geliştirmeye ve birgün onları kullanacakları hayaliyle hiç yaşamadıkları coğrafyalarda savaş ve katliam yapmaya hiç benzemez.</p>
<p>ABD yönetimi ve yetkilileri yanında Amerika’nın ve İsrail’in sağduyu sahibi halkları da bilmelidir ki eğer ABD bizzat kendi devletinin sınırları içerisinde nükleer silahsızlanmayı gerçekleştirebilirse, Orta Doğu ülkelerine ve orada yaşayan Müslümanlara karşı Amerikan kamuoyunda yazılı, görsel ve dijital medya aracılığıyla ürettiği korkuları bertaraf edebilirse, İsrail sürekli orantısız güç kullandığı savunmasız insanlara şiddet uygulamaya bir son verirse sadece bu coğrafyada yaşayan bizler değil aynı zamanda bütün dünya ülkeleri de huzura kavuşacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdnin-nukleer-silahlari-insanligi-tehdit-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yahudi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Norman Finkelstein Yörünge&#8217;ye Konuştu: &#8220;İsrail Yaptıklarının Bedelini Ödemeli&#8230;&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yahudi-siyaset-bilimci-prof-dr-norman-finkelstein-yorunge-ye-konustu-israil-yaptiklarinin-bedelini-odemeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:37:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Norman Finkelstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1496</guid>

					<description><![CDATA[Dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok. Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Hergün başka bir dehşet. Norman G. Finkelstein (d.1953) doktora derecesini, Siyonizm teorileri konulu tezi ile Princeton Üniversitesinden almıştır. Nazi soykırımından kurtulan Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan, ilgisi ve çalışmaları ağırlıklı olarak Nazi katliamı ve İsrail-Filistin meselesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu konularda birçok kitabı vardır. En önemlilerinden bazıları The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering ve son zamanlarda yazdığı Gaza: An Inquest into Its martyrdom’dır. Özellikle İsrail ve Amerika hakkındaki keskin eleştirileri onu akademik kariyerinden etmiştir. Eserleri 50’den fazla dile çevrilmiştir. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararının ardından görüştüğümüz Prof. Finkelstein Yörünge’ye önemli açıklamalarda bulundu. Barış Süreci mi Barış Endüstrisi mi? Her ne kadar bugün asıl konumuz Filistin-İsrail meselesi olsa da sizin gibi global bir entelektüeli bulmuşken bazı genel sorularla başlamak istiyoruz. Öncelikle Amerika’nın dünya sistemindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Wallerstein gibi başka birçok kimse bir süper güç olarak Amerika’nın gücünü kaybettiğini hatta çöküşe geçtiğini iddia ediyor. Katılıyor musunuz buna? Eğer çok geniş bir zaman dilimi içinde düşünüyorsak o zaman cevap &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok. Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Hergün başka bir dehşet. </strong></p>
<p>Norman G. Finkelstein (d.1953) doktora derecesini, Siyonizm teorileri konulu tezi ile Princeton Üniversitesinden almıştır. Nazi soykırımından kurtulan Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan, ilgisi ve çalışmaları ağırlıklı olarak Nazi katliamı ve İsrail-Filistin meselesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu konularda birçok kitabı vardır. En önemlilerinden bazıları The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering ve son zamanlarda yazdığı Gaza: An Inquest into Its martyrdom’dır. Özellikle İsrail ve Amerika hakkındaki keskin eleştirileri onu akademik kariyerinden etmiştir. Eserleri 50’den fazla dile çevrilmiştir. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararının ardından görüştüğümüz Prof. Finkelstein Yörünge’ye önemli açıklamalarda bulundu.</p>
<p><strong>Barış Süreci mi Barış Endüstrisi mi?</strong></p>
<p><strong>Her ne kadar bugün asıl konumuz Filistin-İsrail meselesi olsa da sizin gibi global bir entelektüeli bulmuşken bazı genel sorularla başlamak istiyoruz. Öncelikle Amerika’nın dünya sistemindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Wallerstein gibi başka birçok kimse bir süper güç olarak Amerika’nın gücünü kaybettiğini hatta çöküşe geçtiğini iddia ediyor. Katılıyor musunuz buna?</strong></p>
<p>Eğer çok geniş bir zaman dilimi içinde düşünüyorsak o zaman cevap kesinlikle evet. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerika bugünkü Amerika’dan daha güçlü idi. Ama daha kısa dönemli düşünürsek bugün Amerika siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda açık farkla en büyük hegemonik güçtür. Mesela askeri harcamalara baktığımızda Amerika kendisinden sonra gelen 5-6 ülkenin toplamından daha fazla bu alana yatırım yapmaktadır. Aynı şekilde gayri safi milli hasılasına baktığınızda Amerika ile kıyaslanabilecek başka hiç bir ülke yoktur. BM’deki gücüne girmiyorum bile. Dolayısı ile görünebilir bir gelecekte Amerika açık farkla en büyük süper güç olmaya devam edecektir.</p>
<p><strong>Amerika’nın Ortadoğu’daki rolünü nasıl görüyorsunuz? İkinci Dünya Savaşından sonra Amerika her yerde olduğu gibi Ortadoğu’da da en büyük oyun kurucu idi. Ama zamanla burada büyük problemlerle karşılaştı. Son yıllarda ise Amerikalıların çoğu Ortadoğu’ya müdahele konusunda müteredditler. Sanırım bunun en güzel örneği Suriye oldu. Belki de Irak’tan aldıkları dersle oraya tüm güçleri ile girmediler. Ama konu Filistin-Israil meselesi olunca çoğu buraya müdahalede hiçbir zaman tereddüt etmiyorlar. Burada bir paradoks görüyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında ben bir paradoks görmüyorum. İstedikleri zaman her yere giriyorlar. Amerika Afganistan’a girmekte hiç tereddüt etmedi. Ya da Irak’a. Gerçi her ikisi de felaketle sonuçlandı. Ancak bazı durumlar vardır ki hiç bir emperyal güç uzaktan onu tam kontrol edemez. Süriye’ye çok ağır müdahele etmemesinin sebebi orada yapabileceği çok şeyin olmadığını görmesindendi. Çünkü orası kolayca çözülebilecek bir mesele değildi. Bence orda güçlü bir ordunun yapabileceği bir şey yoktu.</p>
<p><strong>Yani mütereddid değildiler daha fazla hesap yapmışlardı diyorsunuz.</strong></p>
<p>Her problem askeri müdahele ile çözülemez. Oraya başka güçlü ülkeler askeri müdahelede bulundu. Ama sonuç ortada.</p>
<p><strong>Amerika’nın Orta Doğu’da kurduğu işbirliklerini nasıl buluyorsunuz? Mesela son yıllarda Suudi Arabistanla kurduğu çok yakın ilişki biçimini?</strong></p>
<p>Amerika’nın Ortadoğu’da işi genel anlamda çok zor. Suudiler’e gelince, Suudi rejimi bir parazitler rejimi. Kuruldukları günden bu yana Suudiler hiç bir şekilde hiç bir alanda dünya kültürüne bilimsel ya da entellektüel anlamda hiç bir katkıda bulunmadılar. Bu çok açık bir hakikattir. Ne kadar kızarsanız kızın İsrail’e baktığınızda nisbeten küçücük bir ülke ama dünya kültürüne ve bilimine katkıları çok. Öte yandan dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan ve Allah vergisi doğal kaynaklara sahip Suudi Arabistan’a bakın. Suudilerin insanlık tecrübesine hiç ama hiç, tekrar ediyorum hiç ama hiç katkısı yoktur. Bunlar tam anlamıyla bir parazit rejimdir. Şuan Suudlular dünyanın en sofistike medeniyetlerinden biri olan İran ile mücadele halinde. İran ise Nasralah (Lübnan Hizbullah Lideri) ile işbirliği yapıyor. Nasrallah bugün dünyadaki en akıllı ve sofistike liderlerden birisi. Bu da Amerika ve müttefikleri için önemli bir tehdit oluşturuyor. Suudiler en azından ne kadar aptal olduklarını anlayacak kadar akıllılar. O yüzden de İran’a karşı savaşlarını onların adına, İsrail’in ve İsrail vasıtası ile Amerika’nın yapmasının yollarını arıyorlar.</p>
<p><strong>“Trump’ın Kudüs Kararının Pratikte Hiç Bir Değeri Yok&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Pekala şimdi yavaş yavaş asıl konumuzu konuşmaya geçebiliriz. 1990’lardaki Clinton döneminden bu yana Amerikan Başkanları Kudüs’un İsrail’in başkenti olduğunu ve Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağını söyledi. Ancak Trump’a kadar hiç kimse bu kadar net konuşmadı. Şimdi ne olacak? Bu kimin işine yarayacak? Ve kimler bu işten zarar görecek?</strong></p>
<p>Önce ne olduğunu tam olarak tesbit edelim. Amerika konsolosluğunu Kudüs’e taşımadı. Pratikte Trump’ın söylediğinin hiç bir değeri yok. Buna sonra değineceğim. Evvela Trump’ın kararının arkasındaki motivasyon nedir ona bakalım. Bir kere bunun arkasında öyle uzun uzadıya düşünülmüş hesap edilmiş bir plan yok. Trump bir şovmen. Gösteri yapmayı çok seviyor. Kendi hakkında şöyle bir imaj oluşturmaya çalışıyor: “Ben konuşmuyorum yapıyorum (I am a doer, not talker).” Amerika sekiz yıl daha buna tahammül edecek. Obama 8 yıl boyunca konuştu. Trump bunun tersini yapmaya çalışıyor. O yüzden de böyle ara ara şovlar olacak. Kudüs konusunda yaptığı da bu şovlardan birisi. Anlaşılan o ki bu hareketi ile Sheldon Adelson gibi büyük bağışçılarının gönlünü almaya çalışıyor.</p>
<p><strong>Adelson hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz? Kimdir Adelson?</strong></p>
<p>Tam bir zırdeli. Gazinocular kralı ve milyarder. Sağcı Siyonist ve İsrail’in en büyük destekçilerinden. Ve de Trump’ın en büyük finansörlerinden. (Cumhuriyetçi parti üyesi Adelson 2016 seçimlerinden önce Trump’ın seçim kampanyalarına 25 milyon dolar vererek tarihteki tek seferde en büyük bağışı yapan kişi olmuştu-Yörünge). Anlaşılan o ki Trump ona olan vefa borcunu ödüyor şimdi. Bunun haricinde başka bir derin ve stratejik bir motivasyon göremiyorum, Trump’ın kararı hakkında.</p>
<p><strong>“BM Kararı, Kudüs’ün İsrail işgali altında olduğunun kabulüdür&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bu kararı nasıl verdi peki? Ve bunun sonuçları ne olacak?</strong></p>
<p>İsrail-Filistin çatışmasının tarihine baktığımızda bu konuda verilen kararların çok önemli sonuçları olmuştur. Ama bu kararlar uzun uzadıya düşünülmüş hesaplanmış şeylerdir. Mesela Balfour Deklarasyonu İngiliz siyaset ve Dışişleri Bakanlığının inceden inceye düşünüp taşınıp kaleme aldığı bir metindir. Oradaki her bir nokta, virgül, kelime uzun ve karmaşık düşünce süzgecinden geçmiştir. Aynı şeyi 1947’deki BM’nin bölünme planı için de söyleyebiliriz. Bu metinler inanılmaz zihinsel ve siyasi enerjinin vakfedildiği kompleks süreçler sonunda ortaya çıkmış şeylerdir. En önemlisi de metinlerin arkasında kurumlar vardır. Dolayısı ile sonuçta bir takım ahlaki ve siyasi sonuçları da hesaba katarlar. Trump’ın kararında ise herhangi kurumsal çaba ya da süreç yok. Ya da kimseye danışmışlık yok. Bazı çevreleri memnun etmek için verilmiş anlık keyfi bir karar var. Öyle olduğundan kalıcı bir etkisi olacağını düşününmüyorum. Zaten Trump kararını açıklar açıklamaz BM Güvenlik Konseyi buna derhal ve oybirliğiyle karşı çıktı. Bu uluslararası oy birliği aslında bir anlamda Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edildiğinin kabul edilmesinin de bir göstergesi oldu. İronik olarak Trump’ın kararı da bu algıyı pekiştirdi. Sonuçta bu karar Israil’in elini güçlendirmek yerine zayıflattı.</p>
<p><strong>Bu söylediğiniz çok ilginç. İsrail’in elini niye zayıfaltsın ki?</strong></p>
<p>İlk olarak İsrail zaten 1967’den bu yana Doğu Kudüs’ü sessizce ilhak ediyordu. Trump’ın kararı bu ilhakı hızlandırmayacak tam tersine yavaşlatacak. Çünkü bütün dikkatler oraya çevrilmiş vaziyette şuan. Oysa İsrail bu işi sessizce ve karanlıktaki gölge misali halletmeyi tercih ederdi.</p>
<p><strong>Ama herşeye rağmen Trump’ın açıklamaları şiddet olaylarına yol açtı.</strong></p>
<p>Şiddet orada olağan bir şey. İsrail, Doğu Kudüs’te bir evi yıktığında, ki çoğu zaman yapıyor, benzeri bir şiddet çıkıyor ortaya. İsrail için değişen fazla bir şey yok şiddet açısından. Şimdi bu illegal aktivitelerin üzerine daha parlak bir ışık yöneltilmiş olacak. Dahası önceden söylediğimiz gibi Suudlular İsrail ile ilişki kurmaya çalışıyorlardı. Trump’ın kararı onları da zor durumda bıraktı. Bu noktada Suudi parazitlerinin İsrail ile ittifak etmesi oldukça utanç verici olur herhalde. Konuşmalar uzun süredir devam ediyordu. Suudi parazitlerin hedefi bu ilişkiyi açıktan açığa kurmaktı. Ama bu durumda yapamazlar herhalde. En azından bir müddet yavaştan alırlar. Son olarak Amerikalılar isteseler bile, bu iş o kadar çabuk olamaz. Kudüs’e konsolosluk binası yapmak ve oraya taşımak yıllar alabilir.</p>
<p>Ayrıca Trump, Kudüs İsrail’in başkenti derken şehrin sınırlarını tanımlamadı. Bölünmemiş Kudüs demedi. Yani şehrin belediye sınırları nedir? Neresi İsrail’in, neresi Filistinin belli değil. Dolayısı ile Trump’ın kararında bir sürü muğlaklık var. O yüzden ben kararın pratik/fiziksel bir meseleden ziyade siyasi bir mesele olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>“Kararın Arkasında Evanjelistler Değil Yahudiler Var&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bu durumda Trump’ın kararının arkasında Siyonist lobiler ya da Evanjelik lobiler var türü bir indirgemeciliğe gitmiyorsunuz.</strong></p>
<p>Dediğim gibi Sheldon Adelson zırdeli bir Siyonist. Delinin biri. Ona baktığında sanki yaşlanmıs Harvey Weinstein’i görür gibi olursunuz. Eğer Harvey’i bir bulaşık süngeri olarak düşünürsek, Sheldon sabunları gitmiş, eskimiş bulaşık süngerine benzer. Aşırı sağcı İsrail lobisinin Trump’ın kararı üzerinde etkisi var. Ben bunu Evanjelistlere bir borç ödeme olarak görmüyorum. Medya öyle söylüyor zira bu işlere Washington’da Yahudiler karar veriyor demekten utanç duyuyorlar. Yahudi etkisi konusunu sulandırmak için sanki Evanjelistlerin de etkisi varmış gibi gösteriyorlar. Evanjelistlerin İsrail’i destekledikleri bir hakikat. Ancak onların en önemli gündemi jeopolitik konular ya da İsrail değil. Onların birincil gündemleri daha ziyade kültürel konular. LGBT hakları, kürtaj, gay evlilikleri vs. Bu yüzden Trump’ın bunu Evangelistler için yaptığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>“Filistin’deki İşgal Amerika’nın Umrunda Değil&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bütün bunları göz önüne aldığımızda Amerika İsrail-Filistin sorunu konusunda arabuluculuk edebilir mi / etmeli mi?</strong></p>
<p>Amerika Filistin konusunda hiç bir zaman arabulucuk yapmadı ki. Amerika İsrail’in Filistin topraklarını almasını mümkün hale getiren (enabler) güç oldu. Ancak bu Amerika’nın İsrail’in toprak ilhakı konusunda maddi ya da stratejik ilgisi olmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur: Amerika’da çok güçlü bir lobi var. Ve güçlü lobi Amerikan politikasına etki ederek İsrail’in ilhakını kolaylaştırıyor. Bu Amerika’nın doğrudan herhangi bir çıkarı olmadığı konuda geçerli bir mekanizma. Ancak ortada Amerika’nın çok esaslı bir çıkarı olduğunda, mesela Amerika’nın İran ile anlaşması gibi, o zaman işlerin rengi değişiyor. Obama, İran ile görüşmeye başlayınca İsrail lobisi şiddetli bir şekilde buna karşı çıkmıştı. Ama bunlardan hiç birisi Obama’yı durduramadı. Dolayısı ile kritik bir Amerikan çıkarı bahis konusu olduğunda bu lobilerin öyle önemli bir etkisi kalmıyor. Konu İsrail’in işgal ettiği topraklar olunca Amerika’nın burada doğrudan bir çıkarı yok. Dolayısı ile İsrail buraları ilhak etmiş ya da etmemiş Amerika’nın umrunda değil.</p>
<p><strong>Bu durumda Filistinliler’in Amerika’ya arabulucu olarak güven duymaması normal bir duygu herhalde?</strong></p>
<p>Olabilir. Dediğim gibi Amerika İsrail’in yaptıklarını mümkün kılan güç. Amerika çoktandır bu oyunu oynuyor. Aslında oyun da değil, ticari bir iş (business) bu. Barış süreci ticari bir iş yani. Aynı şey Filistin tarafı için de geçerli. Her kesimden insanlar bu işe büyük yatırımlar yapıyorlar. Siyasi açıdan bakıldığında bu ticari işin asıl hedefi barışçıl gibi gözükse de toprak ilhakının üstünü örtmektir.</p>
<p><strong>“Soykırım Endüstrisinden Sonra Şimdi de Barış Endüstrisi mi?”</strong></p>
<p><strong>Barış sürecini ticari bir iş (business) olarak tanımlamanızı biraz daha açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Tabi ki. Mesela Saib Arikat gibi Filistinin yönetici eliti olan bir çok parazit düzenli olarak beş yıldızlı otellere giderler, otururlar ve boş boş konuşurlar. Aynı şekilde bu işe daha doğrusu “Barış Endüstrisi”ne adanmış tonlarca kurum, konferans, araştırma, araştırmacı, sivil toplum örgütü, Ramallah’ta satılan topraklar –ki Ramallah şu an dünyanın en pahalı şehirlerinden biri oldu- var. Bu endüstri devasa bir holdinge dönüştü.</p>
<p><strong>Tabi burada Filistin konusunun Ortadoğu siyasetçileri tarafından da kendi siyasi emelleri için her daim kullanıldığını unutmamak gerek. İşler iyi gitmeyince en geçer akçe olan İsrail’e saldırma kartını kullanarak liderler kendi ülkelerindeki saflarını sıklaştırmaya çalışır. Bunu Saddam ve Esad da sürekli yapmıştır.</strong></p>
<p>Evet bu konuyu herkes kendi çıkarı için kullanıyor. Gerektiğinde herkes birbirini Filistin davasını satmakla suçluyor. Ve yine herkes ahlaki bir otoriteymişcesine kendi çıkarları uğruna diğerlerini suçluyor. Bu maalesef böyle.</p>
<p><strong>Şimdi sizi birazcık tarihe götürmek istiyoruz ve oradan tekrar günümüze geleceğiz. Zira ortada bir de zihniyet ve algı meselesi var. 19. yüzyıldan bu yana bir çok Batılı Hristiyan ve Yahudi entellektüel (mesela Alexander Keith, Israel Zangwill, Theodor Herzl gibi), Filistin’e bakarken orayı “insansız bir toprak” olarak gördüler. Yani orada yaşayan insanları pek dikkate almadılar. Bu da daha sonra yapılacak olanlara kısmen bir meşruiyet zemini sağladı. İşin ilginci bu algı ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Kutsal Topraklarda Müslüman-Yahudi oranı 40’ta 1 iken dahi genel anlamda benzer idi. Bu algının köklerini nasıl açıklamak lazım?</strong></p>
<p>Bunun birçok sebebi var. Birincisi, Batılılara göre beyaz olmayan insan insan değildi. Beyaz olmayan insanlar sanki bulundukları coğrafyalarda bitki örtüsünün, flora va faunanın bir parçası idi. İkincisi, bu sadece Filistinliler için geçerli değildi. Mesela Avrupalı sömürgeciler bütün Afrika’yı terra nullius (boş topraklar) olarak görüyorlardı. Üçüncü olarak, en sonunda oralarda birilerinin yaşadığını kabul ettiklerinde dahi onları etnik kategorilere indirerek onları aşağı görmeye devam ediyorlardı ve böylelikle onlara bir yanlışlık yaptıklarını hiç düşünmüyorlardı. Amerikalıların batıya doğru göçlerini ele alalım mesela. Ben küçükken Amerika’da okullarda bize Amerika’nın batısının bakir topraklardan ibaret olduğu öğretiliyordu. Orada yerlilerin yaşadıklarını biliyorduk. Ancak onlar yerliler değil vahşilerdi. Onlar oranın flora ve faunasıydı. Nasıl vahşi bir kaplan, aslan ya da ayıya karşı kendimizi müdafamız meşru ise yerlilere karşı mücadele de o kategoride idi. Aynı şekilde Yahudilerin Batı’dan Filistin topraklarına ilk göçmeye başladıklarında oradaki insanları hiçe saymalarına ya da oranın doğal bir bitki örtüsüymüş gibi düşünmelerine şaşırmamak gerek. Yani onlar gerçek insan değildi ve onlara yapılanlar da gerçekte çok yanlış şeyler değildi.</p>
<p><strong>“İsrail Sadece Arapları, Müslümanları Ya Da Filistinlileri “İnsanlıkdışı” Görmez. Onlar Herkese Böyle Davranırlar.”</strong></p>
<p><strong>Sizce bu bakış açısı Filistinliler konusunda günümüzde hala geçerli mi?</strong></p>
<p>İsrail son derece ırkçı, kibirli ve Yahudi-üstün Irkına (Jewish Supremecy) inanan bir devlettir. Onlar sadece Filistinliler’i insanlıkdışı (subhuman and inferior) görmezler, bütün insanları öyle görürler. O yüzdendir ki Netanyahu gidip Amerikan Kongresi’nde konuşurken nerede hata yaptığının bile tam farkında değildi. Resmen Meclis’e dalmış ve Amerikan Başkanı Obama’ya İran tehdidi konusunda ders verir gibi konuşmuştu.</p>
<p>Bu insanlar o kadar terbiyesiz, o kadar ırkçı, o kadar kibirli ve Yahudi üstünlüğüne o kadar inanırlar ki diğer insanlara ve bazı Yahudilere tiksinme ve utançla bakarlar. Netenyahu’nun Kongre’de o şekilde davranmasının temel sebebi kendisinin gerçekten de hasta ve ırkçı oluşudur. Obama’ya sanki kendi kölesiymiş gibi davranmıştı. O yüzden de bazı guruplar konuşmaya katılmayacaklarını söylemişlerdi. Bunlardan bir tanesi de siyahilerin olduğu Kongre gurubu idi. Çünkü onlar neler olduğunu anlamışlardı. Beyaz bir ırkçı ile karşı karşıya olduklarını biliyorlardı. Kongre’de niye öyle davrandığını da biliyorlardı. Çünkü Obama siyahi idi. Netenyahu aynı şeyi Bush’a ya da daha düşük profilli Jimmy Carter’a dahi yapamazdı. Çünkü hiç bir beyaz bu sinir bozucu, Yahudi-Üstün-Irkçısının hakaretlerine müsaade etmezdi. Dolayısıyla İsrail sadece Arapları, Müslümanları ya da Filistinlileri aşağı görmez. Onlar herkese böyle davranırlar.</p>
<p><strong>“Netanyahu, Kaçığın Tekidir”</strong></p>
<p><strong>Çok sert şeyler söylüyorsunuz. Bazıları da tartışmalı tabi&#8230; Bu söylediklerinizin yarısını söyleyenler çok rahatlıkla anti-semitizm ile suçlanabilir. Hem İsrail’i eleştirip hem de anti-semitik olarak yaftalanmamak mümkün mü?</strong></p>
<p>Bazı şeyleri rahatlıkla söyleyebildiğimin ve bu konuda belli bir özgürlüğümün olduğunun farkındayım. Yahudi olmayan birisi bunları söyleyemez. Bunu gayet iyi biliyorum. İşin ilginci şu. Bir İsrailli ile konuştuğunuzda bu söylediklerimin her biri ile hem fikirdir. Bunların hepsinin doğru olduğunu biliyorlar aslında, çünkü bunlar söylenmemiş hakikatler. Ben Yahudiyim ve bunları söyleyecek imtiyazım var, çünkü bunlar doğru. Netanyahu’ya gelince. O sanırım başka bir yerden. Jupiter’den olabilir. Kaçığın teki.</p>
<p><strong>Netenyahu’dan hoşlanmadığınız çok belli.</strong></p>
<p>Kim hoşlanıyor ki.</p>
<p><strong>“Büyük Bir Güç İsrail’e Yaptıklarının Bedelini Ödetmeli&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İsrail’de faklı düşünen insanlar da var ama. Hepsini aynı kategoriye koymak doğru mu? Mesela biliyoruz ki hem seküler kanattan gelen hem de dini kanattan gelen anti-Siyonist hareketler var. Ve bunlar İsrail hükümetini her daim eleştiriyorlar. Bunların İsrail’de etki alanı nedir sizce?</strong></p>
<p>Eleştirel kesimin gücü bence çok az. Ve İsrail siyasetine etkileri minimal düzeyde. Kendileri de bunu itiraf ediyorlar zaten. Bu rahatsız olan kesimler çaresiz bir şekilde yabancı bir gücün gelip İsrail’in kendine gelmesini zorlamasını bekliyorlar. Şunun farkındalar ki dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok.</p>
<p>Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Bir kaç gün önce 16 yaşındaki Filistinli aktivist kız Ahed Tamimi’yi tutukladılar. Hergün başka bir dehşet. Ve hiç kimse bir şey yapmıyor. Gangsterler, haydutlar, canavarlar ve katiller olarak hayatlarına devam ediyorlar. Ve yakalarına yapışacak hiç kimse yok.</p>
<p><strong>Sizin gibi, Noam Chomsky gibi Ilan Pappe gibi birçok eleştirel isim var. Yine aynı şekilde 1948 olayları gibi İsrail’in kurucu mitlerini tartışmaya açan “Yeni tarihçiler” de var İsrail’de. Ya da Haaretz gibi İsrail siyasetine eleştirel yaklaşan İsrail’in ikinci büyük gazetesi var. Bunları önemsemiyor musunuz?</strong></p>
<p>Bence bunların toplamı İsrail toplumunun %2’si etmiyor. Aynı şekilde Haaretz’in İsrail toplumu üzerine etkisi olduğunu düşünmüyorum. Haaretz’in okuyucusu İsrail dışında. Yazdıklarının çoğu ile ben de hemfikirim. Problemli bulduklarım da var tabi. Ancak yazdıklarının İsrail toplumunda karşılığı yok. Gazetenin hala ayakta kalmasının sebebi yurtdışı abonelikleri.</p>
<p><strong>“Filistin’de Çözüm Mümkün Değil, İsrail İşgale Devam Edecek&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İsrail-Filistin sorununda bir çözüm, bir çıkış var mı? İki tarafın da yapması gereken şeyler var mı?</strong></p>
<p>Hayır. Bu tür durumlarda işlerin biraz evveliyatına bakmak gerekir. Uzun bu süreç sonunda Filistinliler artık umudu kestiler. Kendilerini ihanete uğramış hissediyorlar. Kendilerini çaresiz hissediyorlar. Siyasetten ümitlerini kestiler. Liderleri yok. Kendilerini ifade edebilecekleri organizasyonları yok. Anlamlı ve sürdürülebilir bir direnişleri de kalmadı. Yeterli organize bir direniş olmadığı için de İsrail üzerine bir baskı kuramıyorlar.</p>
<p><strong>Dolayısı ile bir çıkış görmüyorsunuz?</strong></p>
<p>Hayır. Şimdilik şöför koltuğunda İsrail oturuyor.</p>
<p><strong>İki-devletli bir çözüm de çözüm değil?</strong></p>
<p>Hayır bir çözüm yok. Sürekli devam edecek olan bir toprak ilhakı var.</p>
<p><strong>Ne zamana kadar?</strong></p>
<p>Bilemem. Onu tahmin edemem. Herşey olabilir. Mesela bir savaş çıkar. İsrail bunu mazeret olarak kullanıp büyük sayıda Filistinliyi ülkeden sürebililir. Ya da bu statüko çok uzun süre devam edebilir. Unutmayalım ki şu anki statüko yarım asırdır devam ediyor zaten. Dolayısı ile neden bir yarım asır daha devam etmesin ki?</p>
<p><strong>“İslam Ülkeleri Filistin’in Ayakbağı Olmasını İstemiyor&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İslam İşbirliği Teşkilatı bu durumda bir şey yapar mı ya da yapabilir mi? Sadece toplanmaktan başka bir güçleri var mı?</strong></p>
<p>Teoride tabii ki güçleri var. Ama pratikte kullanmayacaklardır. Zira teşkilattaki ülkelerin hepsi ABD ile ilişki halinde. Ve bir çoğu da hem ABD hem de İsrail ile ilişki içinde. Ve Filistin konusunun kendi çıkarları söz konusu olduğunda ayakbağı olmasını istemiyorlar.</p>
<p><strong>Bu noktada Türkiye’nin konuya ilgisini tartışmak ilginç olacaktır. Bu mülakat Türkiye’de okunacak. Türklerin ve Türkiye’nin konuya tepkisini nasıl buluyorsunuz? Özellikle de Erdoğanın ilgisini?</strong></p>
<p>Erdoğan tabii ki yardım etmek istiyor. O yüzden Mavi Marmara olayı gerçekleşti. Gazze’deki ambargoyu kaldırmaya çalışıyordu. Bir takım şartlar koydu. Daha sonra İsrail ile de anlaştı. Ama şimdi İsrail ve Mısır ile işbirliği yaptığı günleri arıyor.</p>
<p>Çünkü Erdoğan ve ekibi Suriye konusunda fena yanıldılar. Herşeyin altı ayda olup biteceğini hesap ettiler. Hatta Türkiye’nin güdümünde yeni bir Suriye kurmayı dahi hayal ettiler.</p>
<p><strong>“Filistin Artık Bir Dava Değil, Sadece Trajedir&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Yani Erdoğan’ın Filistin konusuna bu kadar eğilmesinin uzun vadede bir etkisini göremiyorsunuz, öyle mi?</strong></p>
<p>Şunu anlamamız lazım. Şu andaki Filistin konusu 1970’lerdeki Filistin konusu gibi değil. O zamanlar Filistin’in sembolik değeri çok yüksekti.</p>
<p>Filistin için mücadele edecek insanlar vardı. Suudi Arabistan bile maddi yardımda bulunuyordu. Arafat’ın kendi gündemini diğer Arap ülkelerine dayatacak kadar gücü vardı. Ama şimdilerde Filistin davasının ve onun sembolik gücünün içi boşaltıldı.<br />
Abbas yöresel diktatörlerden sadece birisi. Etrafına çöreklenmiş bir çok embesil, yozlaşmış ve ahlaksız devlet görevlileri var. O yüzden Filistin artık sadece bir trajedi, bir dava değil.</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Çıkarı İsrail, Amerika, Mısır ve Suriye İle İttifak Kurmaktır&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Son olarak Türkiye-İsrail ilişkilerini sormak istiyorum. Malum ilişkiler çok eski ve çok derin. Ancak özellikle Davos olaylarından sonra bir türlü normale dönmedi. Özellikle de son haftalarda Erdoğan ve Netenyahu’nun karşılıklı birbirine hakaret etmelerine kadar varan olaylar var. Bu durumda ilişkinin geleceği ne olur?</strong></p>
<p>İlişkinin geleceğini hakaretlerin belirleyeceğini sanmıyorum. İlişkilerin geleceğini karşılıklı çıkarlar belirleyecek. Çünkü hakaretler geçici ama çıkarlar kalıcıdır. Her iki taraf da bölgesel satranç tahtasında hesaplarını yapıp ona göre davranacaktır. Şu anda da Türkiye’nin modus vivendisi ve çıkarı İsrail, Amerika, Mısır ve Suriye ile ittifak kurmaktır.</p>
<p><strong>Teşekkürler. Uzun bir konuşmanın sonuna gelmiş olduk. Bir kaç yıl önce Türkiye’de uzun bir süre geçirdiğinizi biliyoruz. Eminim sizi tanıyanlar sizden bir şeyler işitmek isteyeceklerdir. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Son sözlerimi oradaki öğrencilerime söylemek isterim. Sakarya Üniversitesinde bir yıl ders vermiştim. Çok güzel bir tecrübe oldu benim için. Harika öğrencilerim vardı. Ve harika insanlarla tanıştım. Hepsine selamlarımı gönderiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Bir Yana İsrail Bir Yana</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunya-bir-yana-israil-bir-yana/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yunus Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:36:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1494</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü. Tarihin önemli kırılma noktalarından birine zemin oluşturan İngilizce mektubun tamamı 121 kelimeydi. 2 Kasım 1917 tarihli mektubun özünü 68 kelimelik iki cümle oluşturuyordu: “Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu mütalaa etmektedir ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Filistin’de hâlen mevcut Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde bilinmelidir.” Mektubu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour Siyonist hareketin liderlerinden Lord Walter Rothschild’e yazmıştı. Daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak anılacak mektup Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek sürecin ilk kilometre taşı oldu. İngiltere’nin Yahudilere vaat ettiği topraklar hukuken halen Osmanlı’ya aitti ve Filistin’de 600 bin civarında Arap, 55 binden biraz fazla Yahudi yaşıyordu. O tarihte, İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarını aralarında paylaştıkları henüz bilinmiyordu. 1922 yılında, Birleşmiş Milletler’in atası sayılan Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere’nin mandasına verdi. Filistin toprakları 25 yıldan fazla İngiliz mandasında kaldı. “İşlemedikleri Cinayetin Bedelini Ödetmek” 1948 yılında bölgede en önemli ikinci kırılma noktası yaşandı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.</strong></p>
<p>Tarihin önemli kırılma noktalarından birine zemin oluşturan İngilizce mektubun tamamı 121 kelimeydi. 2 Kasım 1917 tarihli mektubun özünü 68 kelimelik iki cümle oluşturuyordu:</p>
<p>“Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu mütalaa etmektedir ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Filistin’de hâlen mevcut Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde bilinmelidir.”</p>
<p>Mektubu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour Siyonist hareketin liderlerinden Lord Walter Rothschild’e yazmıştı. Daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak anılacak mektup Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek sürecin ilk kilometre taşı oldu. İngiltere’nin Yahudilere vaat ettiği topraklar hukuken halen Osmanlı’ya aitti ve Filistin’de 600 bin civarında Arap, 55 binden biraz fazla Yahudi yaşıyordu. O tarihte, İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarını aralarında paylaştıkları henüz bilinmiyordu. 1922 yılında, Birleşmiş Milletler’in atası sayılan Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere’nin mandasına verdi. Filistin toprakları 25 yıldan fazla İngiliz mandasında kaldı.</p>
<p><strong>“İşlemedikleri Cinayetin Bedelini Ödetmek”</strong></p>
<p>1948 yılında bölgede en önemli ikinci kırılma noktası yaşandı. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, dünya 6 milyon Yahudi’nin Nazilerin gaz odalarında öldürüldüğünü öğrenmişti. Gaz odalarından kurtulan binlerce Yahudi’yi hiçbir ülke istemiyordu. İngiltere hala Filistin’i yönetiyor ve İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki dışişleri bakanı Balfour’un deklarasyonu da kullanmak için zemin aradıkları bir koz olarak Yahudi hareketinin elinde bulunuyordu. Yahudi ileri gelenleri Balfour Deklarasyonu’ndan aldıkları güçle, Filistin’e dönme ve nüfusun yüzde 90’dan fazlasını Arapların oluşturduğu topraklarda devlet kurma yönündeki taleplerini yüksek sesle dile getiriyordu. O dönemde Filistin’de yaşayan 1 milyon 200 bin Arap ise, “işlemedikleri bir cinayetin bedelini ödemeye” karşı çıkıyordu. “Hitler’in gaz odalarında doruğa ulaşan Yahudi kıyımı dizisi İslam dünyası tarafından değil, Avrupa’nın Hristiyan ülkelerince sürdürülmüştü.” Haçlı Seferleri sırasında binlerce Yahudi Hristiyanlarca katledilmiş, 1290-1497 arasında Yahudiler İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz’den sürülmüştü. Dolayısıyla; Araplar, “işlenen cinayetlerin yükü bize değil, bu uluslara yüklenmelidir.” diye itiraz ediyor, topraklarının bölünmesine, paylaştırılmasına karşı çıkıyordu. Filistin topraklarının paylaştırılması için en çok çabayı Amerikan yönetimi gösteriyordu. Dünyanın en önemli ve en etkili Yahudi cemaatinin oy baskısı karşısında kayıtsız kalamayan Amerikalı pek çok siyasetçi, Yahudi devletinin kurulması için kampanya yürütüyordu. Birleşmiş Milletler’in Filistin’in bölünmesi planının en ateşli destekleyicisi başkan Truman’dı. Dışişleri Bakanı George Marshall ve baş politika planlamacısı George Kennan gibi yönetimdeki bazı etkili kişiler, ABD’nin Arap dünyasıyla ilişkilerini tehlikeye atacağı ve Sovyetler’in bölgede etkisini artıracağı gerekçesiyle Filistin topraklarının paylaştırılmasının doğru olmadığını dile getiriyordu. Ama, bu düşünce sonucu etkilemeyecekti.</p>
<p><strong>Filistin’in Bölünmesine Karşı Çıkan Ülkelere Baskı ve Tehdit</strong></p>
<p>Amerikan yönetimi, yerinden edilmiş, gaz odalarından kurtulmuş Yahudilerin de içinde olduğu 250 bin göçmenin en kısa zamanda Filistin’e yerleştirilmesi gerektiğini savunurken, Avrupa’dan gelecek Yahudilere ise kendi kapısını kapatıyordu. O tarihlerde Amerikan Kongresi Avrupa’dan ülkeye gelecek göçmen sayısının artırılması taleplerini tartışmayı bile reddetmişti. 1946 yılının ilk sekiz ayında gaz odalarından kurtulanlardan sadece 4767’sinin Amerika’ya girmesine izin verildi. Amerikan yönetimi ve Filistin’deki Yahudi toplumunun gayri resmi hükümeti olan Yahudi Ajansı, Filistin’in bölünmesine karşı çıkan ülkelere baskı ve tehdit uyguladılar. Amerikan yönetimi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Kudüs oylaması (21 Aralık 2017) öncesinde yaptığı tehditlere benzer tehditleri o dönemde de devreye sokmuştu. Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’e destek olmanın, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki etkisini artıracağı, Amerika’nın çıkarlarını tehlikeye atacağı görüşü 1960’lara kadar yönetim içindeki bazı kesimler tarafından savunuldu. Kennedy’nin başkanlığı döneminde bu görüş erozyona uğradı. Kennedy yönetimi, Sovyetler’in Mısır, Suriye ve Irak’a artan yardımları karşısında İsrail’in daha fazla desteklenmesi kararını aldı. Sonraki yıllarda Nixon ve Kissinger da Sovyetler Birliği’nin bölgedeki gücünü dengelemek adına İsrail’i artan oranda destekleyen politikalara ağırlık verdi. O dönemden sonra Amerikan yönetimlerinin bugüne kadar sürdürdüğü ‘kayıtsız şartsız’ İsrail desteği hiçbir sonuç üretmeyen cılız tartışmalar ve sorgulamalar dışında kesintisiz olarak devam etti.</p>
<p><strong>Amerika’nın İsrail’i Kurtaran Vetoları</strong></p>
<p>Amerikan yönetimi, devasa askeri ve ekonomik yardımın yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhindeki en kritik kararlarda daimi üye olarak veto hakkını kullandı ve İsrail için can simidi oldu. İsrail lobisinin Amerikan dış politikasındaki etkisini anlatan “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy” adlı kitabının yazarları John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’ın tespitlerine göre; Washington yönetimi, 1972-2006 arasında İsrail aleyhindeki önemli 42 BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti. Bu veto sayısı Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerinin aynı dönemde kullandıkları toplam vetodan daha fazlaydı. Amerikan yönetiminin yine aynı dönemde Güvenlik Konseyi’nde her konuda kullandığı toplam veto sayısının yarısından da fazlaydı. Yani 34 yılda Amerikan hükümeti BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak veto hakkının yarısından fazlasını İsrail lehine kullanmıştı. Sadece bu tablo bile ABD yönetimleri için İsrail’in ne denli önemli olduğunu gösteriyor.</p>
<p><strong>İktidar Olup Muktedir Olamamak</strong></p>
<p>Trump birçok vaadle geçen yıl başkan seçildi. Çizdiği başkan adaylığı profili bir işadamı olarak da dikkat çeken kendine özgü iş yapma biçimine uygun, diğer ve önceki başkan adaylarından farklı idi. Başkan seçildikten sonra, dünyanın süper gücü olan ülkeyi yönetmede birlikte çalışacağı insan seçiminde, bunlarla uyumlu çalışma, bunların görevde kalmalarını sağlama konularında, vaadlerini hayata geçirmede ciddi sıkıntıları oldu. Sıkıntıların birçoğunda kendi tercihleri etken olurken, bazıları Amerikan müesses nizamının direncinden kaynaklandı. Trump, iktidar olmuştu ama bir türlü muktedir olamıyordu&#8230;</p>
<p><strong>İlk Yılı Dolmadan Azli Tartışılan Amerikan Başkanı</strong></p>
<p>Kendisini sıkıştıran en temel sorun da seçim sürecinde ekibinin Ruslarla, seçim sonuçlarını etkilediği iddia edilen gizli kapaklı işlere girişmiş olmasıydı. Hem kendisi hem bir dönem kader arkadaşı olan ekibinden bazı üyeler hakkında yürütülen soruşturmalar, göreve getirdiği birçok insanla yollarının kısa sürede ayrılması, bunlardan bazılarının kendisine karşı ifade verecek duruma gelmesi, geçmişte yaşandığı iddia edilen ve kahramanı olduğu cinsel taciz olaylarına Amerikan toplumunun gösterdiği tepkiler, yönetme şeklinin yarattığı rahatsızlıklar, başkanlıktan azledilme tartışmalarının doğurduğu baskılar, çeşitli anketlerin ortaya çıkardığı seçmen desteğinin ciddi oranlarda düşmesi, Trump’ı yönetiminin daha ilk yılı dolmadan bir “beka” sorunuyla karşı karşıya bıraktı.</p>
<p><strong>İsrail Lobisi ve Evanjelistler</strong></p>
<p>Trump’ın, “etkin gücü olan” bir desteğin, desteğinin tazelenmesine ihtiyacı vardı. Bu destek, seçimlerde yanında yer alan İsrail lobisi idi. Trump, seçim sürecinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan yasayı hayata geçireceğini söylemişti. Daha önceki başkanlar da seçim propagandalarında aynı vaatte bulunmuşlar, ama başkan seçildiklerinde bu vaadi göz ardı etmişlerdi. Trump, önceki başkanlar gibi yapmadı ve yasayı hayata geçireceğini gösteren imzayı attı.</p>
<p>Bu imzayla, Yahudi lobisinin Amerikan Kongresi üzerindeki etkisinden faydalanmayı amaçladı.</p>
<p>Trump’ın kararında Evanjelistler’in etkisini de ciddiye almak gerekiyor. Evanjelistler, Amerikan iç siyasetinde daha çok da Cumhuriyetçiler arasında son derece etkili bir dini yapı. Protestanlığın bir alt kolu olan Evanjelistler, dini nedenlerle Yahudiler ve İsrail’e, İsrail’in politikalarına çok yakınlar. Başkan yardımcısı Pence koyu bir Evanjelist olarak tanınıyor. Mevcut yönetim içinde Evanjelist olan veya onlarla birlikte hareket eden ve karar verme, başkanı etkileme gücüne sahip birçok yönetici olduğu biliniyor. Trump’ın Kudüs kararında Evanjelistlerin etkili olduğu görüşü hakim.</p>
<p><strong>Sadece İsrail Lobisi ve Evanjelist Faktörüyle Açıklanabilir mi?</strong></p>
<p>Trump’ın Kudüs kararını sadece İsrail lobisi ve Evanjelist faktörüyle açıklamak resmin bütününü görmeye yetmez. ABD Başkanı Trump, Ortadoğu’ya yeni bir ‘düzen’ getirmek istiyor. Kendisinin bir süredir Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, İsrail ve Filistin liderleriyle yaptığı görüşmeler, damadı ve danışmanı Jared Kushner ve özel temsilci Jason Greenblatt’ın Ortadoğu’daki temasları, yeni bir düzenin altyapısını oluşturma çabaları olarak dikkat çekiyordu. Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, öne çıktığı kadarıyla İran karşıtlığı üzerinden İsrail’le yakınlıklarının artması, damat Kushner’in Suudi Arabistan veliahtı Muhammed Bin Salman ve İsrail Başbakanı Netenyahu’yla sık görüşmeleri, Suudi Arabistan’ın artık ‘Ilımlı İslam’a yöneleceği açıklamaları ‘yeni düzenin’ hazırlıkları olarak öne çıkıyordu.Trump’ın planladığı düzenin Ortadoğu’ya gelmesi, doğal olarak İsrail’le Filistin arasında kalıcı bir barışın sağlanmasına bağlı. İddia o ki Trump ve çevresi, İsrail’in Filistin’le barış masasına güçlü bir şekilde oturmasından yana. Filistinlilerin daha azına razı olacağı bir durum yaratmak, koşulları İsrail lehine değiştirerek barış masasını kurmak için Trump ve ekibi Kudüs hamlesini yaptı. Kudüs’ü tartışma konusu olmaktan çıkarıp barış müzakerelerini öyle başlatmayı amaçladı.Böyle bir şey mümkün olabilir mi, olamaz mı, belli değil. Beyaz Saray’daki birkaç danışmanla birlikte Trump’ın Ortadoğu politikasına yön verdiklerine inanılan Koushner-Greenblatt ikilisinin tecrübeleri, soruna hakimiyetleri, Ortadoğu barışı gibi son derece karmaşık dengeleri içeren, yüksek hassasiyet ve diplomatik beceri gerektiren bir süreci nasıl yürütebilecekleri de ciddi tartışma konusu.</p>
<p><strong>Kararın Zamanlaması</strong></p>
<p>Arap Baharı’yla birlikte büyük bir türbülansa kapılan bölgede, rejimler sarsıldı, kimileri yıkıldı, ülkeler dağıldı. Öteden beri Filistin ve Kudüs meselesinde en güçlü refleksi gösteren ülkelerden Libya parçalandı, Suriye dağıldı, Irak 2003’ten beri toparlanamıyor. Kendisini Arap dünyasının lideri olarak gösteren Mısır’ın yönetimi, ayakta kalmak için önceki yönetimlerden çok daha fazla bir şekilde Amerikan desteğine muhtaç. Suudi Arabistan, yanına kattığı bazı Körfez ülkeleriyle birlikte, İran karşıtlığı ve bölgenin dizaynı üzerinden İsrail ve ABD’yle işbirliği içinde. Bu şekilde İran’ın bölge genelinde elde ettiği etki gücünü de alt etmeyi planlıyor. Kısaca bazı ülkelerin Trump’ın bu kararına karşı çıkmaya isteği ve niyeti yok hatta gizli onayı var. Bazılarının da sözünü dinletebilecek durumu, gücü ve hali yok. Yani, Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.</p>
<p><strong>ABD’nin En Büyük Sorunu</strong></p>
<p>Trump yönetiminin ve Amerikan müesses nizamının, kimilerine göre derin devletinin son yıllarda daha belirgin hale gelen bir sorunu var. ABD, bugünün dünyasının farkında değil ya da farkında olmak istemiyor. Dünyada yeni güç merkezleri, yeni dinamikler oluştu ve halen oluşmakta. Dünya başka bir dünya oldu ama bu anlamda Amerika eski dünyada kalmış görünüyor. Olan bitenin farkında ama kabul etmek istemiyor, hırçınlaşıyor. Böyle olunca da eski refleksle, sahip olduğu ‘güce’ abanıyor. Sahip olduğu yüksek askeri ve ekonomik gücün büyük oranda hala tek belirleyici olduğuna, olması gerektiğine inanıyor. Sadece, İsrail’le ilgili değil, özellikle Arap Baharı sürecindeki bölge analizlerine, tercihlerine bakıldığında da bir büyük güce uygun düşmeyen tuhaflıklar görülüyor. İzlediği politika büyük oranda stratejik körlük içeriyor.</p>
<p>Bugünün Amerikası’nın yaptıklarına bakıldığında söyle bir tespitte bulunmak herhalde yanlış olmayacak: Amerika’nın gücü var ama gücü oranında aklı yok!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
