<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dindarlık &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/dindarlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 25 Sep 2020 11:38:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Dindarlık &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>En Dindar Olanlar Dini En Az Bilenler Midir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/en-dindar-olanlar-dini-en-az-bilenler-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/en-dindar-olanlar-dini-en-az-bilenler-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2020 09:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15837</guid>

					<description><![CDATA[Geçen gün bir arkadaş, “en iyi dindarlar, dini en az bilenlerdir” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu ifadeyi, tabi ki ilk defa bu arkadaştan duymuyoruz; zaman zaman başkaları da kullanmaktadır.Peki, bu fikir nereden çıktı, neden kaynaklanmaktadır?Baktığımızda, daha çok İlahiyat diplomasına sahip olanların ibadetlere (ritüellere) karşı lakayt davrandıkları görüldüğünde bazı kişilerin bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir. Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.Yine, ileri derecede üretilen fikirlerden bir şey anlamayanların veya fikirlerin karmaşalığından dolayı işin içinden çıkamayanların bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir. Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.Bazı kimseler, “genellikle çok bilenler sapıtıyor, şeytan da çok biliyordu; ama amel etmiyordu” derken, bazıları da “benim ninemin itikadı İlahiyat profesöründen daha güçlüdür” diyerek, az bilmenin daha kıymetli olduğunu söylemektedirler. Toplumda zaman zaman bu ve benzer ifadelere –kanaatlere- rastlamak mümkündür. Peki işin doğrusu nedir? Gerçekten en iyi dindarlar, dini en az bilen kimseler midir? Önce şu soruyu sormak lazım: Dindar kimdir, dindarlık ne demektir?Dindar, din (Arapça) ve dar (Farsça) kelimelerinden meydana gelen bir isimdir. Dindar, dini benimseyen ve dine sahip olan kimse demektir. Halk arasında “dindar” kelimesi “iyi Müslüman” anlamında kullanılmaktadır; ancak halkın “dindar” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçen gün bir arkadaş, “en iyi dindarlar, dini en az bilenlerdir” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu ifadeyi, tabi ki ilk defa bu arkadaştan duymuyoruz; zaman zaman başkaları da kullanmaktadır.<br>Peki, bu fikir nereden çıktı, neden kaynaklanmaktadır?<br>Baktığımızda, daha çok İlahiyat diplomasına sahip olanların ibadetlere (ritüellere) karşı lakayt davrandıkları görüldüğünde bazı kişilerin bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir.<br></p>



<p>Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.<br>Yine, ileri derecede üretilen fikirlerden bir şey anlamayanların veya fikirlerin karmaşalığından dolayı işin içinden çıkamayanların bu fikre (kanaata) vardıkları görülmektedir.<br></p>



<p>Bazı kimseler, “İlahiyatçılar (dini bilenler) eğer böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir” diyebilmektedirler.<br>Bazı kimseler, “genellikle çok bilenler sapıtıyor, şeytan da çok biliyordu; ama amel etmiyordu” derken, bazıları da “benim ninemin itikadı İlahiyat profesöründen daha güçlüdür” diyerek, az bilmenin daha kıymetli olduğunu söylemektedirler.</p>



<p>Toplumda zaman zaman bu ve benzer ifadelere –kanaatlere- rastlamak mümkündür. Peki işin doğrusu nedir? Gerçekten en iyi dindarlar, dini en az bilen kimseler midir?<br></p>



<p>Önce şu soruyu sormak lazım: Dindar kimdir, dindarlık ne demektir?<br>Dindar, din (Arapça) ve dar (Farsça) kelimelerinden meydana gelen bir isimdir. Dindar, dini benimseyen ve dine sahip olan kimse demektir. Halk arasında “dindar” kelimesi “iyi Müslüman” anlamında kullanılmaktadır; ancak halkın “dindar” olarak gördüğü birinin, iyi bir Müslüman olduğu kanaatinde değilim; çünkü bu kanaat, bilimsel ve objektif değildir.</p>



<p>Halk arasında dindarlığın ölçüsü, genellikle namaz, oruç, hac, umre, salavat, tesbihat gibi Allah’a yönelik aktivitelerin çokluğu olarak kabul edilmektedir. Oysaki asıl dindarlık; ilim, tevhit, adalet, hakkaniyet, emniyet, emanet, üretim, liyakat, şefkat, merhamet, infak, cömertlik gibi aktivitelere sahip olmakla kazanılır. Dolayısıyla bilgi/ilim olmadan neyin iyi ve faydalı, neyin de kötü ve zararlı olduğunu bilmek mümkün değildir.</p>



<p>Toplumun din bilgisi ve din anlayışına baktığımızda, dinin öğretilerine uygun olmayan onlarca “dindarlık” biçimlerini görmekteyiz. Çoğu, Allah’ın gösterdiği yoldan uzak başka yollara saptıkları görülmektedir. Dolayısıyla bilgi/ilim olmadan din adına pek çok yanlış aktiviteler yapmak mümkündür. Nitekim müşrikler putları Allah’a ulaşmada aracı yaparken iyi niyetli idiler; ancak iyi niyet onları kurtarmadı. Onun için doğru bilgi olmadan doğru dindarlık olmaz; “iyi dindar” olunamaz.</p>



<p>İlim olmadan iyi bir dindarlık olmadığı için Kerîm olan Kitabımızda, yüzlerce ayette ilime/bilmeye atıf yapılmaktadır. Bu da bilginin ve bilme faaliyetinin Kur’ân mesajı bakımından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.</p>



<p>Allah Kur’an’da, bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle bir olmayacağını, kendi hakikatlerini kavrayanların ve kendisine hakkıyla saygı duyanların ancak âlimler olduğunu, dolayısıyla bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, âlimlere) sorması gerektiğini vurgulamıştır.</p>



<p>Yine Allah, ilimi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenleri ve bilgisizce tartışanları uyarırken, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerini yükselttiğini belirtmektedir.<br>Ayrıca Kur’an, bilgisizce hareket edenleri “câhiliye” olarak nitelerken, buna karşılık “Rabbim, ilmimi arttır!” diye Allah’a yakarmamızı öğütlemektedir.<br>Nebi as da ilmin önemini “alimler peygamberlerin vârisleridir” sözüyle belirtmişti.</p>



<p>Konuyu uzatmadan özetlersek, bilmemiz gereken birinci husus şudur ki takva temelinde nitelikli bir dindarlık istiyorsak, mutlaka bilgiyle (ilmle/bilimle) hareket etmemiz lazımdır. Yanlış veya eksik bilgiye dayanan bir dindarlık, İslâm’ın kabul ettiği bir dindarlık biçimi değildir.</p>



<p>İkinci husus da neye inandığımızı, ifa ettiğimiz ibadetlerin ne anlama geldiğini mutlaka bilmemiz gerekir; zira “bilmeyen insan” yanlış bir dindarlık sürdürebilir; hatta inancın temel kaide ve prensiplerinin dışına çıkabilir.</p>



<p>Üçüncü bir husus da bilmek yetmez, bilgiyle birlikte mutlaka niyet, ihlas, sadakat, sevgi, samimiyet, teslimiyet, fedekarlık şarttır. Yani hem duygusal anlamda, hem de sosyal anlamda bilgi ve ahlâka dayanarak sürdürülen bir dindarlık, hakiki dindarlıktır.<br></p>



<p>Dördüncü husus, dindarlığı “dini darlık” (bağnazlık, taassup, taklitçilik vs) olarak değil, aksine “dini bilgelik” olarak görmek gerekir. Onun için Kur’an hakikatlerine göre hareket ederek, Rabbimize, kendimize, bütün insanlara ve bütün evrene karşı dürüst, âdil, ahlâklı ve samimi olmak, kibir ve husumetten, başkasını aşağı, hor ve hakir görmekten uzak durmak zorundayız.<br></p>



<p>Konuyu bir hikaye ile bitirelim:<br>Yaramazın biri, zamanında bir arkadaşına Arapça şöyle bir dua (!) öğretir: (Soldan sağa oku) كبيرًا جبل قمة على كبيرًا دبًا اجعلني ربي<br>“Allah’ım, beni büyük bir dağın başında büyük bir AYI yap!” Adamcağız, bunu güzel bir dua (!) olarak yıllarca okuyor. Taki biri kendisini uyarana kadar.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/en-dindar-olanlar-dini-en-az-bilenler-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençler Artık Neden Dindar Değil?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gencler-artik-neden-dindar-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gencler-artik-neden-dindar-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Apr 2019 08:21:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi Demir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9637</guid>

					<description><![CDATA[Kamuoyu araştırma şirketi KONDA, 15-29 yaş arası gençlerin hayata bakışlarında ve yaşam şekillerinde son 10 yılda neler değiştiğine dair bir rapor yayınladı. Bu raporda gençler (18-29 yaş) arasında dindarlığın son on yılda azaldığı belirtiliyor. Kendini dindar olarak görenlerin sayısı 2008’de %55 iken 2018’de bu sayı %51’e gerilemiş. Baştan söyleyeyim gençleri yargılayacak değilim. Gençlerin hayat tarzlarını, inançlarını, dünyaya bakışlarını küçümsemeyeceğim. Yıllardır eğitim kurumları içinde gençlerle çalışıyorum. İlahiyat fakültesinden farklı üniversitelere kadar oldukça farklı çevrelerde gençlerle birlikte çalışma imkânım oldu. Türkiye’de gençlerin birçok problemi olduğunu görüyorum ve biliyorum. Bu nedenle çıkan bu tablonun asla onların tercihleri ve meselesi olmadığına inanıyorum. Ortada gençlerle ilgili bir sorun varsa bunun sorumlusu gençler değil biz büyükleriz. Neden mi? Müsaadenizle açıklamaya çalışayım&#8230; KONDA, yasalar gereği bu araştırmasını 18 yaş üstüne uyguluyor. Bu çalışmada da genç olarak isimlendirdiği yaş aralığı 18-29 arasıdır. Yani 1990 doğumlu ve sonralarını kapsıyor. Bu gençlerin hikâyesi Özallı yılarla başlıyor. Aynı zamanda bu nesil internete doğmuş bir nesil. Enformasyon miktarının giderek arttığı, herkesin her gün her saat erişilir olduğu bir çağa doğdular. Maalesef bu ileri teknoloji çağının çocuklarımıza neler yaptığını, neler yapabileceğini kavramakta geç kaldık.  &#8220;Ne yani, ileri teknoloji çağının gençlerimizi daha az dindar yaptığını mı, iddia ediyorsunuz?&#8221; dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hatta daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kamuoyu araştırma şirketi KONDA, 15-29 yaş arası gençlerin hayata bakışlarında ve yaşam şekillerinde son 10 yılda neler değiştiğine dair bir rapor yayınladı. Bu raporda gençler (18-29 yaş) arasında dindarlığın son on yılda azaldığı belirtiliyor. Kendini dindar olarak görenlerin sayısı 2008’de %55 iken 2018’de bu sayı %51’e gerilemiş.</p>
<p>Baştan söyleyeyim gençleri yargılayacak değilim. Gençlerin hayat tarzlarını, inançlarını, dünyaya bakışlarını küçümsemeyeceğim. Yıllardır eğitim kurumları içinde gençlerle çalışıyorum. İlahiyat fakültesinden farklı üniversitelere kadar oldukça farklı çevrelerde gençlerle birlikte çalışma imkânım oldu. Türkiye’de gençlerin birçok problemi olduğunu görüyorum ve biliyorum. Bu nedenle çıkan bu tablonun asla onların tercihleri ve meselesi olmadığına inanıyorum. Ortada gençlerle ilgili bir sorun varsa bunun sorumlusu gençler değil biz büyükleriz. Neden mi? Müsaadenizle açıklamaya çalışayım&#8230;</p>
<p>KONDA, yasalar gereği bu araştırmasını 18 yaş üstüne uyguluyor. Bu çalışmada da genç olarak isimlendirdiği yaş aralığı 18-29 arasıdır. Yani 1990 doğumlu ve sonralarını kapsıyor. Bu gençlerin hikâyesi Özallı yılarla başlıyor. Aynı zamanda bu nesil internete doğmuş bir nesil. Enformasyon miktarının giderek arttığı, herkesin her gün her saat erişilir olduğu bir çağa doğdular. Maalesef bu ileri teknoloji çağının çocuklarımıza neler yaptığını, neler yapabileceğini kavramakta geç kaldık.  &#8220;Ne yani, ileri teknoloji çağının gençlerimizi daha az dindar yaptığını mı, iddia ediyorsunuz?&#8221; dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hatta daha fazlasını söylüyorum. TechnoStress: Coping with Technology adlı eserin yazarı Larry D. Rosen’ın dediği gibi sürekli açılıp duran ileti pencereleri, akıllı telefonlar, sosyal medya ve video oyunları, Youtube algoritmasının genç beyinleri iğfal ettiğini söylüyorum. Çağın en büyük hastalığı hâline gelen dikkat dağınıklığı ve odaklanma sorunu gençlerin kalıcı olarak soyut şeyleri öğrenmelerini ciddi anlamda zorlaştırıyor.</p>
<p>Sürekli erişilebilirlik, davetsiz bildirimler, daldan dala atlamayı kolaylaştıran özellikler, sanal gerçeklik alanında oluşturulan kült imgeler zihnimizin gerçeğe odaklanmasını güçleştiriyor. Teknolojiyle büyüyen gençler dağınık bir zihin durumunu yaşıyorlar. Etrafınıza bir göz gezdirin, hem telefonuyla oynayan hem de karşısındaki ile sohbet eden, göz ucuyla da etrafını süzen insanlar göreceksiniz. İşte buna &#8220;sürekli kısmi dikkat ve çoklu görev geçişi&#8221; diyoruz. Bunun yol açtığı etki ise, odaklanamama ve dikkat dağınıklığı şeklinde dönüyor bize. Yapılan bir araştırmaya göre, çok önemli olduğu söylendiği hâlde öğrenciler üç ile beş dakikadan fazla bir konuya odaklanamıyorlar.</p>
<p>Eskiden altını çize çize okuduğumuz, uzun uzun not ettiğimiz bilgileri, şimdi hızla göz gezdirip geçiyoruz. Düşüncelerimizi iletmek için yazı yazmak yerine, kısa fragmanlar kullanıyoruz. Mektup yerine kısa bir e-Posta yollamakla yetiniyoruz. Twitter ilk çıktığında 140 karakterle nasıl yazarız diye düşünüyorduk, artık fazla bile geliyor. Peki, ne mi oluyor? Sabrımız kalmıyor, tahammülü, beklemeyi unutuyoruz. Aceleciliğimiz her şeye yansıyor. Düşünmeyi, tefekkür etmeyi, zikri, uzun uzun kendimizi dinlemeyi, sukutu nefsi kaybediyoruz. Kısacası manevi dünyamız erozyona uğruyor. Tüm bunlar olurken yapayalnız olduğumuzu anlıyoruz.</p>
<p>Neden mi? Çünkü artık çocuklar ailelerin değil. Aile bir çocuğun gelişimi ve eğitimi için çevresel faktörlerden sadece birisi. Kuşkusuz en önemlisi ama sadece aile artık hiçbir anlam taşımıyor. Çocuğun ve gencin yetişmesinde okul, arkadaş çevresi ve sosyal medya artık eskisinden çok daha fazla rol oynuyor. Yeni Zelanda saldırganında gördüğümüz gibi internet üzerinden radikalleşen binlerce genç var. Çocuklarımızı yalıtılmış mekânlarda, Kolejlerde eğitmeyeceğimiz bir dünya var. İmam Hatip’e göndererek dindar olarak yetiştirmeyi düşündüğünüz çocuğunuzun elindeki akıllı telefon ve internet ağı, ona öğretmek istediğiniz dünyayı kökten sarsabilecek bilgilerle dolu. Dünya artık duvarlar öremeyeceğiniz kadar şeffaflaştı. Ve en kötüsü biz bu dünyaya hazırlıksız yakalandık.</p>
<p>90’larda hızla daldığımız bu dijital dünyaya karşı koyabilecek ne eğitim sistemimiz ne de din eğitimi ve öğretim planımız vardı. 18 yaşına gelmiş bir gencin dinî tutum ve davranışlarının çok erken bir dönemde geliştiğini elbette tahmin edebilirsiniz. Bırakın dinî tutum ve davranışlarını ahlaklı bir birey olmasını sağlamak için bile değerler eğitimine çok erken yaşta başlamamız gerekir. Bir çocuğun sıraya girmesi, yalan söylememesi, başkasının hakkına saygı göstermesi, hırsızlık yapmaması gibi birçok ahlaki davranışı kazanması için okul öncesi eğitimde bu değerleri kazanması gerekir. Çocuğun bilişsel gelişimi ile ahlaki gelişimi arasında oldukça yakın bir ilişki vardır. 0-6 yaş ise bunun için en uygun dönemdir.</p>
<p>Türkiye dijital çağın çocuklarını 1980’den kalma yöntemlerle yetiştiren bir ülke olmayı tercih edemez. Maalesef bu konuda en kötüsünü yaparak Türkiye; din eğitimi ve değerler eğitimi gibi alanları uzun süre FETÖ’cülere teslim ederek bu alanı istedikleri gibi kullanmalarına izin verdi. Örgüt, din eğitimini kendi istediği şekilde bir nesil yetiştirmek için özellikle kullandı. Örgüt içi hazırlanan “Nasıl Anlatalım” adlı 1986 yılında basılan eser bu açıdan oldukça önemlidir.</p>
<p>Buna karşılık Kur’ân kurslarından İmam Hatiplere, ortaokuldan liselere kadar din öğretimi ve ahlak eğitimi tam bir sorunlu alan olarak karşımıza çıkar. Bu konuda onlarca sempozyum, panel düzenlense bile ortada hâlâ oturtulamayan bir eğitim sistemi vardır. İlahiyat programları yetersiz görülerek Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretimi için fakülteler açılmış sonra da başarısız oldu diye kapatılmıştır. Öğretmen yetiştirme sorunu maalesef din eğitimi ve öğretimi için de devam etmektedir.</p>
<p>Oysa yapılan çalışmalar eğitimde en önemli unsurun öğretmen olduğunu göstermektedir. Martin Carnoy ve bir araştırma ekibinin 2007’de yayınladığı “Cuba’s Academic Advantage: Why Student’s in Cuba Do Better in School” adlı çalışma Küba öğrencilerinin neden okulda Latin Amerikalı akranlarına göre daha iyi performans gösterdiğini analiz eder. Sonuç olarak öğretmen performansının Küba&#8217;nın yoksulluğuna rağmen önemli akademik sonuçlar elde ettiği görülür. Dolayısıyla öğretmen eğitimi bugün her şeyden çok daha önemli hâle gelmiştir. Biz ise öğretmen yetiştirmeyi yeniden düşünmek yerine eğitim politikalarımızı müfredat çöplüğüne döndürdük. Oysa müfredat ve teknoloji yerine daha profesyonel öğretmen yetiştirmeyle uğraşsaydık sanırım daha başarılı olurduk.</p>
<p>Özellikle din bilgisi öğretiminde her gün karşılaştığım örnekler beni daha fazla endişelendiriyor. Lisede &#8220;deccal&#8221; videoları izleten din dersi hocaları, &#8220;Sünnet namazı diye bir şey yoktur&#8221; diyen ortaokul öğretmeni, Selefîliği tavsiye eden meslek dersi hocaları, mealciliği öven lise hocaları, hâsılı öğrencinin değil akademik bir ortamın bile konusu olamayacak konuları sınıflara taşıyan meslektaşlarımız gençlerimiz üzerinde ciddi yaralar açmaktadır. Bu nedenle öncelikle din konusunda gençlerle buluşacak öğretmenlerin yeterliliğini doğru bir şekilde planlamak zorundayız.</p>
<p>Diğer bir mesele de dindarlıktan çok daha önce kazanılması gereken ahlak meselesidir. Dindarlığın her şeyden önce bir ahlak eğitiminden geçtiği dindarlığa giden yolun ahlaklı olmakla başladığını kabul etmeliyiz. Hazreti Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” sözünün anlamını eğitim sistemimize uygulamadıkça din eğitimi sorunu hiç çözülmeyecek. Müslümanlık açısından ahlak kesbi kazanılmış bir davranış biçimidir. İmam-ı Gazali Hazretlerinden Kınalizâde Ali Efendi’nin Ahlak-ı Alâi’sine kadar hepsi ahlakın öğrenilen ve nesillere aktarılan bir davranışlar sistemi olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla insan varlığı dünyaya gelirken iyiye, güzele meyilli olsa bile bu, zamanla kazanılan bir şeydir. Bizi ahlaklı yapan şey eğitimdir.</p>
<p>Mart 2011&#8217;de Japonya’da, Fukushima Daiichi Nükleer Santrali&#8217;ndeki erime sonucu büyük deprem olmuştur. Birçok medya muhabiri, en büyük tahribata yol açan alanlarda bile yağmalamanın olmamasını şaşkınlıkla izlemiştir. Bunun sebebi konusunda uzun tartışmalarda, Japon okullarındaki ahlak eğitiminin bunda önemli bir rolü olduğu söylenmiştir. Bu konuda hazırlanan bir çalışmada Japonya’da insanların ihtiyacı olduğu hâlde dağılan dükkânlara girip başkasının malını almamasının sebepleri arasında şunlar sayılmıştır:</p>
<p>Ailedeki eğitim; okulda ahlaki eğitim; TV ve gazeteler gibi sosyal medyanın ahlaki değerleri aktarımı; Japon halkının toplum tarafından inşa ettiği dayanışma ve Japon halkının günlük hayattaki değer bilinci ve davranışı&#8230; Şimdi gelin bunlar açısından kendi toplumuzu değerlendirelim.</p>
<p>Teknolojinin sert rüzgârları arasında yol bulmaya çalışan gençlere kılavuzluk etmede yetersiz kalan ve onları tanımadıkları derin sulara gönderen eğitmenler; her gün toplumda sosyal medyada karşılaştıkları karikatürize edilmiş fetvalar; din ve gelenek eleştirileri, yüceltilen şiddet motifleri; okült ve kült öğretiler; elinde silahla adam öldürmekten başka bir yeteneği olmayan dizilerin kahraman figürleri… Tüm bunlar arasında eğer yüzde elli bir dindar, inançlı ve millî bir gençlik varsa bu ülkede öpüp başıma koymayı tercih ederim. Ve kuşkusuz her türlü eksikliğine rağmen fedakârca öğrencilerine örnek olmaya çalışan öğretmenlerimizi de saygıyla anmak isterim&#8230;</p>
<p>Hilmi Demir/TEPAV</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gencler-artik-neden-dindar-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samimi Dindarlık Kötülük Üretebilir mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/samimi-dindarlik-kotuluk-uretebilir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/samimi-dindarlik-kotuluk-uretebilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Dec 2018 13:25:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5875</guid>

					<description><![CDATA[Baştan söyleyelim bu iddia İlahiyatçı Profesör İlhami Güler’e ait. &#8220;İslam dünyasının epeyce bir bölümünün işgal altında olduğu bugünlerde, zalimlere karşı yükseltilmesi gereken değer “hoşgörü” değil; hor-görü-dür.&#8221; Diyen Güler ilahiyat bahislerindeki farklı çıkışlarıyla kamuoyunda sıkça tartışılan bir isim. İşte Karar gazetesinde yayınlanan o yazı: Kötülük ihtimali/imkânı olarak samimi dindarlık Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Kur’an, cehalet ile birleşmiş samimi dindarlığın kötülük üretebileceğini teşhis etmiştir” diyor Samimiyet ve dindarlık, genel olarak pür iyilik, erdem, fazilet, hayır vb. olarak görülür. Özü itibari ile de öyledir ve öyle olması gerekir. Ancak insanlık ve dinler tarihine baktığımızda, pratikte hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Samimiyet ve dindarlık, akıl almaz kötülükler de üretebilmektedir. Bu, neden böyledir? Bunun iki sebebi vardır: 1- Samimiyetin cehalet ve kör-inanç-dogmatizm/taklit ile birleşmesi. 2- Dindarlığın yanlış temeller (ilkeler-itikatlar) üzerine kurulmasıdır. Birinciden başlayalım. Biz Sünniler, “İnneme’l-a’mâlu binniyet= Ameller, niyetlere göredir.” hadisini şiar edinmişizdir. Yani samimiyetin ahlak için yeterli olduğuna inanıyoruz. Oysa bu, ahlaklı olmanın gereği; fakat yeterli olmayan bir ilkedir. İşin diğer yarısı, başka bir Buhari hadisi olan: “İnneme’l-umuru bi’l-havatım= Ameller, sonuçlarına göredir.” Yani -samimiyetle de olsa- yaptığın eylemin sonuçları, insanların lehine midir, yoksa aleyhine midir? Sonuçtan zarar-ziyan, mefsedet, fitne, fücur acı, ıstırap mı doğuyor; yoksa hayır, iyilik, ihsan, menfaat ve maslahat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baştan söyleyelim bu iddia İlahiyatçı Profesör İlhami Güler’e ait. &#8220;İslam dünyasının epeyce bir bölümünün işgal altında olduğu bugünlerde, zalimlere karşı yükseltilmesi gereken değer “hoşgörü” değil; hor-görü-dür.&#8221;  Diyen Güler ilahiyat bahislerindeki farklı çıkışlarıyla kamuoyunda sıkça tartışılan bir isim. İşte Karar gazetesinde yayınlanan o yazı:</p>
<p><strong>Kötülük ihtimali/imkânı olarak samimi dindarlık</strong></p>
<p>Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Kur’an, cehalet ile birleşmiş samimi dindarlığın kötülük üretebileceğini teşhis etmiştir” diyor<br />
Samimiyet ve dindarlık, genel olarak pür iyilik, erdem, fazilet, hayır vb. olarak görülür. Özü itibari ile de öyledir ve öyle olması gerekir. Ancak insanlık ve dinler tarihine baktığımızda, pratikte hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Samimiyet ve dindarlık, akıl almaz kötülükler de üretebilmektedir. Bu, neden böyledir? Bunun iki sebebi vardır: 1- Samimiyetin cehalet ve kör-inanç-dogmatizm/taklit ile birleşmesi. 2- Dindarlığın yanlış temeller (ilkeler-itikatlar) üzerine kurulmasıdır.<br />
Birinciden başlayalım. Biz Sünniler, “İnneme’l-a’mâlu binniyet= Ameller, niyetlere göredir.” hadisini şiar edinmişizdir. Yani samimiyetin ahlak için yeterli olduğuna inanıyoruz. Oysa bu, ahlaklı olmanın gereği; fakat yeterli olmayan bir ilkedir. İşin diğer yarısı, başka bir Buhari hadisi olan: “İnneme’l-umuru bi’l-havatım= Ameller, sonuçlarına göredir.” Yani -samimiyetle de olsa- yaptığın eylemin sonuçları, insanların lehine midir, yoksa aleyhine midir? Sonuçtan zarar-ziyan, mefsedet, fitne, fücur acı, ıstırap mı doğuyor; yoksa hayır, iyilik, ihsan, menfaat ve maslahat mı? Bir Kur’an ayeti de: “Hakkında bilgin olmayan bir (dini-ahlaki) davanın peşine takılma. Kulak, göz ve kalp/akıl, bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/36) der. Yani samimiyetin cehalet ve kör-inanç/taklit/dogmatizm ile birleşimi her türlü kötülük (küfür, zulüm) doğurabilir. Bu durum, dindarlıkla da iç-içedir.<br />
Biz Sünniler samimiyetin ahlak için yeterli olduğuna inanıyoruz. Oysa bu, ahlaklı olmanın gereği; fakat yeterli olmayan bir ilkedir.<br />
Dindarlık, -ister itikat alanı olsun, isterse ahlak alanı olsun- temelde düşünme, araştırma, inceleme, soru sorma, ilim, hikmet, eleştirme, gerektiğinde reddetme, şüphe etmekten uzak, yani cehalet ile birleşmiş ise, kötülük üretmesi kaçınılmazdır. Dinsizlikte kötülük bilerek (ihanet) yapılır. Dindarlıkta ise, cehaletten dolayı Allah rızası için veya Ahirette cehennemden-cezadan kurtulmak ve mükâfatını artırmak için yapılır. Örneğin, her iki gaye için bu dünyada hemcinslerine veya aynı dinden olan insanlara akıl almaz kötülükler yapılabilir ve yapılmıştır. Hariciler, Allah rızası için terör estirdikleri gibi; Katolik Kilisesi de, hem Hristiyanlara (protestan), hem de Müslümanlara (Haçlı seferleri) ve paganlara (Amerikalılar=Aztekler-Kızılderililer) tarih boyu olmadık zulümler ve işkenceler yapmıştır.  Günümüzde de IŞİD ve FETÖ, Müslümanlara ve gayri Müslimlere olmadık kötülükleri Allah rızası ve cennet uğruna “samimiyetle” yapmaktadırlar. Onların, bu kötülükleri samimiyetle değil de, bilerek/haince yaptıkları iddiası, büyük bir yanılsamadır. Dinin özüne kötülüğü yakıştıramayan samimi dindarlar, kendileri gibi samimi olan kardeşlerinin cehalet ile birleşmiş dindarlıklarının kötülük yaratabileceğini kavrayamamaktadırlar.<br />
Samimiyet ve dindarlık, akıl almaz kötülükler de üretebilmektedir. Bunun da iki sebebi vardır.<br />
Kur’an, cehalet ile birleşmiş bu samimi dindarlığın kötülük üretebileceğini teşhis etmiştir: “De ki: Amelce en çok ziyana uğrayanlar, iyi iş yaptıklarını sandıkları halde, dünyada yaptıkları amelleri boşa gitmiş kişilerdir.” (18/103-104). “Onlara (samimi müşrikler-münafık Müslümanlar): “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” dendiğinde; “Ne münasebet, biz, ıslah edicileriz” derler.” (2/11)<br />
Bu kötülük işleme ihtimali/imkânı, en fazla örgütlü dindarlık olan kapalı mezhep-cemaat ve tarikatlarda olmaktadır. Ünlü psikanalizci-filozof Erich Fromm, bu konuda şöyle diyor: “İster ilkel kabilelerde, ister ulusal/milliyetçi, isterse dinsel yapıda olsunlar kümelerin (cemaat) çoğu, kendi varlıklarını sürdürmek ve önderlerinin (şeyh-şef-lider-mehdi…) gücünü yüceltmek isterler. Müntesiplerini, cemaat dışında yer alan ve kendileri ile çatışan başkalarına karşı ayağa kaldırmak için onların tabiatında var olan ahlak duygusunu sömürürler. Ama bir yandan da müntesiplerinin ahlak duygusunu ve ahlaki yargılama yeteneğini boğmak için kişiyi kendi cemaatinin ahlaksal tutsağı durumuna getiren ensest türü bağlardan yararlanırlar. Böylece kişiler, ahlak ilkeleri başkalarınca çiğnendiğinde şiddetle karşı çıkarlarken; aynı ilkelerin, kendi gruplarınca çiğnenmesine ses çıkarmaz hale gelirler. Bütün büyük dinlerin, bir din bürokrasisince (Kilise, Diyanet, Tarikat, Cemaat, Parti…İG) yönetilen kitlesel kurumlar haline gelir gelmez özgürlük ilkelerini çiğnemeleri ve saptırmaları, bu dinlerin bir trajedisidir. Dinsel örgütlenme ve bu örgütlenmeyi temsil eden insanlar (Papaz, Haham, Şeyh, Veli, Kutup, Mehdi, Gavs, İmam, Şeyhülislam…İG)  bir ölçüde ailenin, kabilenin, devletin yerini alırlar. İnsanı özgür bırakmak yerine, tutsak ederler. Artık Tanrıya değil, O’nun adına konuştuğunu iddia eden cemaate/topluluğa (veya onun liderine. İG) tapınılmaktadır. Bütün dinlerde bu durum yaşanmıştır.” (E. Fromm, Psikanaliz ve Din. Çev: Ş.Alpagut. İst. 1990.s 82) Guruba/cemaate/kabileye aidiyyetin hakikatle çelişkisini idrâk ettiği halde; itiraf etmemeyi Türkiye’deki şu iki deyim tam olarak ifade etmektedir: “Kol kırılır, yen içinde.” “Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim demek.”<br />
Özetle, kişisel çıkar ve kişisel güç istenci (kibir-istiğna) kadar, samimiyet ve cehalet ile birleşmiş kesin-kör inanç ve buna eşlik eden dindarlık da kötülüğün önemli kaynaklarından biridir ve bugün/her gün Türkiye’de de yüzlerce örneğine şahit olmaktayız. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/samimi-dindarlik-kotuluk-uretebilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kentlileşen Dindarlık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kentlilesen-dindarlik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kentlilesen-dindarlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:16:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kentlileşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2471</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet’in kuruluşunda Türkiye’de kırsal yerleşim birimlerinde yaşama oranı %80’lerden daha fazlaydı. Yaklaşık kırk, elli yıllık süreçte bu olgunun tersine dönmesi, dindarlık biçimleri üzerinde de bazı sonuçlar doğurmuş olmalıdır. Kırda yaşanan dinî hayatın özelliklerini ortaya koymak, Türkiye’de dindarlığın kentlileşme sürecinde ortaya çıkardığı özellikleri daha net olarak açıklığa kavuşturabilir. Dindarlığın Bağlamı Türkiye yakın dönemde hızlı bir sosyal değişme süreci yaşamıştır. Değişimi siyasi, sosyal ve ekonomik olarak tahlil etmek mümkündür. Gerçekleşen sosyal değişimin önemli bir yönü de dindarlığın kentleşme sürecinde aldığı biçimlerdir. Bu yazı, Türkiye’de dindarlığın kentleşme sürecinde ortaya çıkan dönüşümünü inceleyecektir. Dindarlık belirli bir sosyal çevrede farklı faktörlerin etkisi altında ortaya çıkan bir olgudur. Psikolojik ve sosyolojik yönü bulunan dindarlık olgusu, bireyin sosyal davranışının biçimlendiği bağlama dikkat etmeyi gerektirir. Daha açıkçası, dindarlığın olgusal gerçeklikten kopmadan tahlil edilebilmesi için “Birey çevreden ne kadar etkilenir?” sorusunun cevaplanması gerekmektedir. İbn-i Haldun bu sorunun cevabını, meşhur bedevîlik-hadârîlik kavramsallaştırması ve iklim teorisi bağlamında ele almaktadır. Buna göre bedevî ya da hadârî yaşam biçimleri ve iklim kuşakları bireylerin karakterleri üzerinde etkili olmakta, sosyal davranışlarına etki etmektedir. Bu etkenler uzun vadede toplumsal yapının belirgin özelliklerini ortaya çıkarmakta, yönetim biçimlerine dahi yansımaktadır. Ünlü sosyolog Max Weber de sosyal statülerin ve mesleklerin, bireylerin dinî davranışları üzerinde etkili olduğunu savunarak yüksek sınıfların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’in kuruluşunda Türkiye’de kırsal yerleşim birimlerinde yaşama oranı %80’lerden daha fazlaydı. Yaklaşık kırk, elli yıllık süreçte bu olgunun tersine dönmesi, dindarlık biçimleri üzerinde de bazı sonuçlar doğurmuş olmalıdır. Kırda yaşanan dinî hayatın özelliklerini ortaya koymak, Türkiye’de dindarlığın kentlileşme sürecinde ortaya çıkardığı özellikleri daha net olarak açıklığa kavuşturabilir.</strong></p>
<p><strong>Dindarlığın Bağlamı</strong></p>
<p>Türkiye yakın dönemde hızlı bir sosyal değişme süreci yaşamıştır. Değişimi siyasi, sosyal ve ekonomik olarak tahlil etmek mümkündür. Gerçekleşen sosyal değişimin önemli bir yönü de dindarlığın kentleşme sürecinde aldığı biçimlerdir. Bu yazı, Türkiye’de dindarlığın kentleşme sürecinde ortaya çıkan dönüşümünü inceleyecektir.</p>
<p>Dindarlık belirli bir sosyal çevrede farklı faktörlerin etkisi altında ortaya çıkan bir olgudur. Psikolojik ve sosyolojik yönü bulunan dindarlık olgusu, bireyin sosyal davranışının biçimlendiği bağlama dikkat etmeyi gerektirir. Daha açıkçası, dindarlığın olgusal gerçeklikten kopmadan tahlil edilebilmesi için “Birey çevreden ne kadar etkilenir?” sorusunun cevaplanması gerekmektedir. İbn-i Haldun bu sorunun cevabını, meşhur bedevîlik-hadârîlik kavramsallaştırması ve iklim teorisi bağlamında ele almaktadır. Buna göre bedevî ya da hadârî yaşam biçimleri ve iklim kuşakları bireylerin karakterleri üzerinde etkili olmakta, sosyal davranışlarına etki etmektedir. Bu etkenler uzun vadede toplumsal yapının belirgin özelliklerini ortaya çıkarmakta, yönetim biçimlerine dahi yansımaktadır.</p>
<p>Ünlü sosyolog Max Weber de sosyal statülerin ve mesleklerin, bireylerin dinî davranışları üzerinde etkili olduğunu savunarak yüksek sınıfların sosyal konumları gereği kurtuluş inancına meyletmeyeceklerini, bu sebeple dini kurtuluş teorilerine de ilgi göstermeyeceklerini ileri sürmektedir. Biraz da Marxçı çizginin kabullerine yaklaşarak Weber, dini kurtuluş inancının sosyal konumlarından memnun olanlara bir şey vadetmeyeceği gerekçesiyle bu sınıfların ilgisine mazhar olmayacağını düşünmektedir.</p>
<p>Ünlü İslam bilgini İbn-i Tufeyl de Hay Bin Yakzan isimli felsefi romanında her ne kadar esas konusu bu olmasa da çevrenin, bireyin dinî duygu ve düşüncesinin gelişiminde etkili olduğuna işaret eden imalarda bulunmaktadır. Buna göre sosyal çevre aklın üzerini perdelemediği sürece bireyin Allah inancı, doğal bir süreç olarak ortaya çıkmaktadır. Aksi durumda ise bunun tersi söz konusudur. İslam bilginlerinde başka örneklerine rastlayabileceğimiz bu bakış açısı, sonuçta <em>dindarlığın bağlamsallığı</em> diyebileceğimiz bir noktaya ulaşmanın mümkün olduğunu göstermektedir. Kısaca <em>“Kutsal’ın saf bir şekilde hiçbir zaman tecrübe edilemeyeceği”</em> düşüncesine de göndermede bulunan bu yaklaşım, <em>dindarlığın belirli sosyal etkenler altında kurulduğunu</em> ve sosyal etkiye açık olduğunu göstermektedir. Ancak bu yaklaşım dindarlığın sosyolojik boyutuna vurgu yapmakla birlikte dindarlığın ne olduğunu tam olarak açıklamamaktadır. Zira dindarlık sosyal çevreden izler taşımakla birlikte, sonuç olarak bireyin kendisinin kurduğu ve yaşadığı psikolojik bir süreçtir. O halde sosyopsikolojik anlamda bireyin dinden ne anladığı ve onu nasıl yaşadığı ile ilgili bir olgu olan dindarlık, tam olarak nedir? Din sosyolojisi ve din psikolojisi literatürü bağlamında sınırları oldukça zor çizilen biraz da muğlak bir kavram olarak değerlendirilebilecek dindarlık, bireyin dini ne kadar önemsediği ile ilgili, dini duyarlılığını yansıtan; duygusal, psikolojik ve sosyolojik bir süreç olarak tanımlanabilir. Burada en önemli unsur <em>bireyin, dine ne kadar önem verdiği ve ona hayatında ne kadar yer verdiğidir.</em></p>
<p><strong>Türkiye’nin Şehirleşme Süreci ve Dindarlık</strong></p>
<p>Dindarlığın bir ölçüde sosyal etkiler altında ortaya çıktığını var sayarsak, Türkiye’de kentleşme sürecinin, dindarlığın sosyal görünümleri üzerinde etkilerinin olduğunu kabul edebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşunda Türkiye’de kırsal yerleşim birimlerinde yaşama oranı %80’lerden daha fazlaydı. Yaklaşık kırk, elli yıllık süreçte bu olgunun tersine dönmesi, dindarlık biçimleri üzerinde de bazı sonuçlar doğurmuş olmalıdır. İbn-i Haldun başta olmak üzere ilgili teorisyenlere kulak verecek olursak, her yaşam biçimi kendi dinselliğini üretmektedir. Ya da dinsellik, belirli bir yaşam biçimi içinde kalıba dökülmektedir. Kırda yaşanan dinî hayatın özelliklerini ortaya koymak, Türkiye’de dindarlığın kentlileşme sürecinde ortaya çıkardığı özellikleri daha net olarak açıklığa kavuşturabilir. Türkiye’de kırsal hayatın temel özelliklerinden biri, birincil ilişkilerin hâkim olduğu, içtenliğin ön plana çıktığı bir sosyal yapıdır. Böylesi bir sosyal yapıda dini hayat daha doğal, içten, duygusal yönü ağır basan bir yapı arz etmektedir. <em>Halk İslam’ı- Volk İslam</em> gibi kavramsallaştırmalara konu olan bu dindarlık, bir tarafıyla taklide ve şifahî kültüre dayalıdır. Ancak diğer tarafıyla da medrese geleneğinden izler taşıyan, sufi yaşam biçimleriyle iç içe geçmiş kompleks ve izahı çok kolay olmayan bir gerçekliktir.</p>
<p>Sosyoloji literatüründe halk İslam’ı kavramsallaştırması altında ele alınan bu dini yaşam biçimi, kimi zaman eski Türk inançlarına ve mistik inanışlara atıfla hurafelerle birlikte anılarak negatif bir bağlamda değerlendirilmektedir. Ancak kimi zaman da <em>“Anadolu irfanı”, “Türkiye’de İslam yorumu”</em> vb. kavramlarla pozitif göndermelerle tanımlanmaktadır. İslami literatür bağlamında <em>“Kocakarı imanı”</em> ile ilişkisi kurulabilecek bu dini inanış ve yaşam biçimini ilk elden hurafe ve batınîlikle damgalamak bazen olgusal gerçekliğin uzağına düşmekle sonuçlanabilir. Kırsal yaşam biçiminin karşıtı olarak konumlandırılan kentlilik; bir bakış açısına göre seçkinlik, görgülü olma ve kültürlülüğe işaret ederken, bir bakış açısına göre de geleneksel yaşam biçimlerini yok eden, yüz yüze ilişkilerin ve sosyal kontrolün çözüldüğü, dolayısıyla içtenliğin ve doğallığın ortadan kalktığı negatif bir süreci ifade etmektedir. Bu anlamda kentleşme; modernleşme ve bireycilik gibi süreçlerle iç içe geçen ya da bu süreçlerin en açık şekilde gözlenebildiği bir olgudur. Dindarlığa etkisi açısından kentleşme, geleneksel dini yaşam biçimlerinin çözüldüğü, <em>şifahi bilgiye dayalı “hazır davranış kalıplarının” yeniden değerlendirmeye tabi tutulduğu</em> bir süreçtir. Bu anlamda <em>“kentlileşen dindarlık”</em> bireyin artık bilginin öznesi olması ile <em>yeniden kurduğu bir dindarlık</em> biçimini çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Durkheim, <em>anomi</em> ile hızlı değişme sürecinde ortaya çıkan değersizlik haline ve toplumsal bunalıma işaret etmektedir. Türkiye’de kentleşme sürecinde ortaya çıkan dindarlığın anlamlandırılması ve açıklanmasında <em>“anomik süreçler”</em> açıklayıcı olabilir. Buna göre, hızlı kentleşme sürecinde Türkiye’de geleneksel davranış kalıpları ortadan kalkmış ancak yüzyıllar içinde kurulan dinsel-geleneksel yaşam biçimi şehre uygun olarak yeniden inşa edilememiştir. Diğer bir deyişle kente <em>“göçen”</em> dindarlık, bu sürece hazırlıksız yakalanmıştır.</p>
<p>Geleneksel hiyerarşik örüntülerinden, davranış kalıplarından ve bir bütün olarak yerleşik yaşam biçiminden “kurtulan” dindarlık, şehirde kendini kısa zamanda var edememiştir. Zira modernleşme ve kentleşme sürecinde otoriteler dönüşmüş, dini otoriteler de bu dönüşümden payını almıştır. Bu dönüşümün bir kısmının kurgusal ve zoraki olduğunu gözden kaçırmamak gerekmektedir. Daha sonra Şerif Mardin’in <em>“İmam öğretmeni geçti”</em> şeklindeki ifadesi, Türk modernleşmesinin kuruluş aşamasında, <em>“Öğretmen imamı geçmeli”</em> biçiminde kurgulanmıştır. Türk modernleşmesinin sembolleri bağlamında önemli bir figür olan <em>din adamının yerine ikame edilen “öğretmen”</em>, dinsel hiyerarşiden uzak bir sembolik kişilik olarak inşa edilmiştir. Ancak <em>“öğretmenin”</em> sembolik kişiliği, toplumsal değerlerin aktarımı konusunda yeteri kadar aktif olamamış, çözülen dinsel-geleneksel değerleri inşa edememiştir.</p>
<p><strong>Kentte Çeşitlenen Yaşam Biçimleri ve Dindarlık</strong></p>
<p>Bireyler, sosyal kriz anlarında alışıldık şemalarına yönelir. Türkiye’de dindarlığın kentlileşmesi sürecinde bu olgu, toplumsal kesimlerin dini gruplara yöneliminde gözlenebilir. Kırdan kente göç sürecinde bireyler, kırda aradıkları sıcak ilişkileri tarikatlar ve cemaatlerde aramışlardır. Dolayısıyla Türkiye’de göç ve kentleşme bir taraftan da dini cemaatlerin oluşum ve kitleselleşmesi olarak kendini göstermiştir. Bugünlerde dini gruplara ilgili ulusal ve uluslararası siyasi gelişmeler çerçevesinde oluşan olumsuz bakış açısı aslında bu olgunun farklı bir yönünü gözden kaçırmaktadır. Şöyle ki; artık kentleşme sürecini en azından biçimsel olarak tamamlayan Türkiye’de, dini gruplara yönelim, kendi doğal seyri içinde de değişikliğe uğrayacaktır. Çünkü dinî grupların hedef kitlesinin sosyolojik özellikleri değişmektedir.</p>
<p>Dini grupların kentlileşen dindarlığa olan etkilerine dönecek olursak, orada karşılaşacağımız olgu, tarikat ve cemaatlerin kentlileşen dindarlığa güçlü etkileridir. Kentte dindarlık artık kitabi bilgi ekseninde, bireylerin kendileri tarafından kurulan bir olgudur. Bu aşamada şifahi kültür ikinci planda kalmakta, bilgi kanalları değişmektedir. Kırsalda din adamının sembolik şahsiyetinde toplanan dini otorite, modern yaşamın parçalı özelliğine de bağlı olarak kentte çeşitlenerek birkaç kuruma devredilmektedir. Dolayısıyla kentlileşme sürecinde dindarlık, artık dini eğitim kurumları yanında tarikatlar ve cemaatler eliyle kurulmaktadır. Kırda dinin neredeyse tek temsilcisi olan <em>“imamın otoritesini”</em> kanaat önderleri, din kültürü öğretmenleri, cemaat liderleri, daha yakın dönemde medya vaizleri vb. paylaşmaktadır. Böylelikle dar bir sosyal çevreden kentin çeşitlenen sosyal ağlarına dâhil olan dindarlar, kentte dindarlığı, çeşitlenen, farklılaşan ve bazen de çatışan farklı kanallar üzerinden deneyimlemektedir.</p>
<p>Bu olgu, kentteki dindarlığın farklı bir yönüne de işaret etmektedir. Buna göre, kentte deneyimlenen dindarlığın önemli bir özelliği, hem dinsel yaşam anlamında hem de seküler yaşam biçimleri bağlamında çeşitlilikle temsil edilmesidir. Biraz açacak olursak kırda dar bir sosyal çevrede, geleneksel bir örgü içinde sürdürülen dindarlık artık farklı tarikat ve cemaatlerin, dinsel figürlerin, dini görüşlerin birbiriyle karşılaştığı, yarıştığı hatta çatıştığı bir sosyal çevrede kurulmaktadır. Buna ilave olarak, hem dinsel yaşam biçimini önemseyen bireyler hem de dine kısmi de olsa mesafeli olan kesimler aynı sosyal ortamı paylaşmak zorunda kalmaktadır. Ancak bu çeşitlilik ilginç gerilim alanları da doğurabilmektedir. Kırda camii olan bir köyde okunan ezan bir sorun oluşturmazken kentte bazı bölgelerde <em>ezan ya da sala bir “sorun”</em> olabilmektedir.</p>
<p>Dinsel bilginin çeşitlendiği, farklı dinsel ve seküler yaşam biçimlerinin bir arada var olduğu kentin bu özelliği, bir yerden sonra dindarlığı geleneksel olarak tevarüs edilen bir yaşam biçimi olmaktan çıkarıp tercih konusu haline getirebilmektedir. Ancak bir tercihe dönüşse bile, çeşitlilik aynı zamanda bir <em>“yarışın ve göstermenin”</em> alanıdır. Buna bağlı olarak kentli dindarlığın biz özelliği de alternatif dinsel ve seküler yaşam biçimleri arasında kendini var edebilmek için “gösterme” zorunluluğu ile yüz yüze kalmasıdır. Daha açıkçası kentli dindarlık biçimleri, kendini diğerinden farklılaştırabilmek arzusu ile <em>olmak yerine görünmeyi, içtenlik yerine biçimselliği sembolize edebilmekte, dinin özünden ziyade sembollerini öne çıkaran</em> bir yapıya bürünebilmektedir. Bilgiyi taşıyan otoritelerin çeşitlenmesi, modern-seküler süreçler sonucu dinin ve dinselliğin yeniden kurulması zorunluluğu, toplulukçu kültürden bireyci bir sosyal yapıya doğru gerçekleşen değişme, kentli dindarlığın kurulmasındaki önemli unsurlardan bazılarıdır. Kentte bilgi kaynağı anlamında hem genişleyen hem de çeşitlenen seçenekler, bireye kendi dindarlığını kurma görevi yüklemektedir. Ancak geleneksel davranış kalıplarından uzaklaşmasıyla negatif olarak görülebilecek bu dindarlık, bireyin kendi muhasebesine dayalı olarak kurduğu bir dindarlıktır. Bu sebeple kentte çoğunlukla bireysel ya da mikro sosyal yapıların tercihlerine dayalı gerçekleşen dindarlık, kitabi bilgiye daha yakın ve bir yönüyle daha bilinçli bir dindarlık olarak değerlendirilmektedir. Çünkü seçeneklerle karşılaştığı andan itibaren artık dindarlığın kurulmasında bireyin aklı ve doğru ile yanlışı ayırma çabası devreye girmektedir.</p>
<p>Ancak yine de kır-kent ayırımına dayalı dindarlık tipolojisinin hangisinin “ideal dindarlık” olduğu tartışmaya açık bir konudur. Diğer bir deyişle kır-kent dindarlığının ideal yönü; hurafeler, atalar dini ile Anadolu irfanı, kaynaklara dayalı bilinçli dindarlık ile gelenekten kopmuşluk ve modern yaşam biçimleri ile iç içe geçmişlik arasındaki bir salınımın konusu olmaktadır. Acaba ideal dindarlık kırda aile yaşamı ile neredeyse özdeşleşmiş, gündelik yaşama taklit yoluyla da olsa damgasını vurmuş bir dindarlık mıdır? Yoksa kentte bireyin özne olarak yer aldığı ancak aileden büyük ölçüde dışsallaşmış, modern yönü ön plana çıkmış hatta bazen piyasanın konusu olmuş bir dindarlık mıdır?</p>
<p><strong>Kentli Dindarlığın Bir Türevi Olarak İslamcılık</strong></p>
<p>İslamcılık, kökleri Tanzimat’a kadar uzanabilecek düşünsel, siyasal ve sosyal bir olgudur. İslamcılık halk dindarlığını bir taraftan eleştirmekte ama bir taraftan da sosyal taban anlamında <em>halktan</em> beslenmektedir. Halk İslam’ı-Kitabi İslam ikileminde İslamcılık, kitabi İslam tarafında durmaktadır. İslamcılığın kaynaklara dönüş söylemi, hurafelerden uzak durması ve onları eleştirmesi, İslam’ı belirli alanlarla sınırlamak yerine düşünsel, sosyal ve siyasal bir proje olarak ele alması bu duruşun göstergeleridir. Hedefleri ve söylemi açısından İslamcılık, kentlileşen dindarlığın hem sonucu hem de kurucu unsuru olarak görülebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kentlilesen-dindarlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1740</guid>

					<description><![CDATA[Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular. Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur. Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar.</strong></p>
<p>Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular.</p>
<p>Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur.</p>
<p>Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Hâl böyleyken dinî kisveli kişilerin ortaya koydukları suretâ dinî hezeyanlar ancak ve ancak İslâm’a garazkâr bakan hastalıklı tiplerin salih ve sahih cemaatlere dil uzatmalarına vesile olur.</p>
<p>Tarih boyunca sorunlu bir alan olarak süre gelmiş Devlet-Cemaat ilişkilerinin bugün popülaritesi artan bir takım hikmetsiz dinî yapılar nedeniyle yeni bir sorun alanı olarak tanımlanması artık bir denetim mekanizmasının ihdas edilmesini zorunlu kılıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı vatandaşların beklentilerine uygun olarak harekete geçip, din bezirgânı marazî tiplerle Allah dostu salih Mü’minleri ve cemaatleri tefrik ederek herkese müstahak olduğu şekilde davranmalıdır. İslâm kisvesiyle ortaya çıkıp rezalet işleyenlerle mücadele Diyanet’in görevi olduğu gibi, sahih din anlayışlarının önünü açıp korumak da onun görevidir.</p>
<p><strong>Din Ve Devlet Arasında Cemaat Olmak</strong></p>
<p>Geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi sayabileceğimiz Osmanlı Devleti/Toplumu’nda toplumsal hayatın şekillenmesinde İslam, kuşkusuz en büyük rolü oynamıştır. Hukuktan ekonomiye, eğitimden sanata, aile hayatından devlet yönetimine kadar neredeyse tüm sosyal ilişkilerin en önemli belirleyicisi, İslam anlayışı çerçevesinde şekillenen ilkeler olmuştur. En üstten (padişah) en alta (halk) kadar toplumun tüm katmanlarına ana rengini veren İslam anlayışı ise temelde iki kaynaktan beslenmiş ve dinamizmini devam ettirmiştir: Fıkıh ve Tasavvuf. Bu kaynaklar aynı zamanda Osmanlı’daki dinî kurumsallaşma bağlamında ikili bir yapıyı ortaya çıkarmıştır: biri resmî/kitabi dini temsil eden ve ulemanın şekillendirdiği medrese çevreleri; diğeri de sivil/folk dini temsil eden ve sufilerden oluşan tarikat çevreleri. Her ne kadar devlet yönetiminde “kalemiye” olarak adlandırılan ve oldukça geniş yetkileri bulunan bir sınıf etkili olsa da fıkıh ve tasavvuf tüm toplum katmanlarının olduğu gibi hangi mevkide olursa olsun bütün yöneticilerin de beslendiği iki ana kaynak olmuştur. Bu anlamda Fıkıh ve Tasavvuf, yaslandıkları bin yıllık gelenekle Osmanlı toplumsal yaşamında değer üreten ve toplumu bu değerler kümesi etrafında toplayan en güçlü iki kaynak olarak varlıklarını devam ettirmiştir.</p>
<p><strong>Şeriatsız Hakikat Olmaz</strong></p>
<p>Osmanlı’yı geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi yapan şey aslında yukarıda bahsedilen üç sınıfın (ilmiye, sufiye, kalemiye) yüzyıllar boyunca birbirini beslemesi, desteklemesi ve tamamlaması olmuştur denebilir. Bazı istisnalar sayılmazsa Osmanlı’nın kurmuş olduğu Sünni çatı nakil, akıl ve keşf direkleri üzerinde yükselerek uzun süre Müslümanlar için yegâne model olmuştur. Osmanlı tarihinde Fıkıh, Tasavvuf ve siyasetin iç içe geçtiği örnekler oldukça fazladır. Her şeyden önce hükümdarlığın meşruiyeti Şeyhülislam’ın onayına dayanmakta, padişahlar tüm kararlarını bir şekilde İslam şeriatına uydurmak zorundadır. Bununla birlikte bir şeyhe intisap ederek tarikata mensup olan Sultan sayısı da oldukça fazladır. On yedinci yüzyılda patlak veren medrese-tekke çatışması bir tarafa bırakılacak olursa tasavvufun uzun bir dönem medrese çevrelerini de etkilediği bilinmektedir. Mesela Osmanlı’nın ilk Şeyhülislamlarından ve en büyük fıkıhçılarından biri olan Molla Fenârî, Osmanlı Devleti’nde tasavvufa ilgi duyan ilmiye mensuplarının önde gelenlerinden olmuştur. Tasavvufî düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesiri olmuştur. İbnü’l-Arabî’ye nispet edilen Ekberiyye mektebinin görüşlerini Anadolu’da temsil eden âlimler arasında yer almış, İbn Arabi’nin öğrencisi olan Sadrettin Konevi’nin Miftahü’l-Gayb isimli oldukça ağır eserine kalın bir şerh yazmıştır. Yine Osmanlı’nın büyük fıkıhçılarından olan Davud-u Kayseri, kurucusu olduğu İznik Medresesinde İslami ilimlerin yanı sıra İbn Arabi’nin Füsusü’l-Hikem adlı tasavvufi eserini okutmuştur. Osmanlı toplumunda kabul gören ve geniş kitlelere ulaşabilen tasavvufi akımlar da genel manada “Şeriatsız hakikat olmaz” düsturuyla hareket ederek İslam Fıkhının sınırlarını aşmamışlar; aşanlar da toplum tarafından kabul görmemiştir.</p>
<p>Meseleye din devlet ilişkileri açısından bakıldığında iki kurumun birbirini tamamladığı, dinin devleti meşrulaştırırken devletin de dini himaye ettiği görülmektedir. Henüz sekülerleşmenin başlamadığı dönemlerde İslam, bütün hayatı kuşatan bir sistem olarak görüldüğünden (ki “ed-Din” de zaten budur) hukuktan eğitime, sanattan ticarete, bireyler arasındaki ilişkilerden devlet işlerine kadar toplumsal hayatın tamamı İslami ilkelerle bezenmiş bütüncül bir bakış açısıyla (Tevhid) düzenlenerek her yönüyle “Müslüman” bir toplum inşa edilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı toplumsal muhayyilesinde din ve devlet birbirinden bağımsız iki ayrı olgu olarak değerlendirilmediğinden din ve devlet arasında bir gerilim söz konusu olmadığı gibi devletin dini olanla ilgilenmesi (düzenleme/denetleme/ihdas-ilga etme) hiçbir zaman bir sorun olarak algılanmamıştır.</p>
<p>Mezkûr özellikleriyle Osmanlı toplum yapısı, Sünni İslam anlayışının en parlak örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Bu anlamda (Sünni) İslam anlayışının biçimlendirdiği toplumsal yapısıyla son (ve belki de en büyük) devlet/toplum olan Osmanlı, son iki yüzyılında yaşanan tüm modernleşme ve batılılaşma çabalarına rağmen Cumhuriyet kurulana dek İslami kimliğini muhafaza etmiştir.</p>
<p><strong>Sekülerleşme</strong></p>
<p>İlmi, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak yaklaşık bin yıl boyunca “Doğu”dan esen rüzgarlar 15-16. yüzyıllardan itibaren tersine dönerek Batı’dan esmeye başlamış ve yaklaşık bir asır içerisinde önünde durulması imkansız bir kasırgaya dönüşmüştü. Roma’nın ihtişamlı günlerinin ardından Avrupa’ya çöken “karanlık”, Ortaçağ’ın hatırlanmak dahi istenmeyen yüzyıllar olarak yaşanmasına sebep olmuştu. Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinin ardından Batı, tarih sahnesine hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeniden çıkıyordu. Kuşkusuz Avrupa için bu karanlık çağın en önemli aktörü Kilise ve kilise etrafında gelişen Hıristiyanlık düşüncesiydi (Skolastik). Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’sı din adına türlü baskı, zulüm ve işkencelere şahit olmaktaydı. Akıl hastaları 1488 yılında Edirne’de yapımı tamamlanan bimarhanede hastalığının türüne göre farklı makamlarda icra edilen musiki ve farklı çiçek kokularıyla rehabilite edilirken aynı tarihlerde Edirne’nin birkaç yüz kilometre batısında aynı akıl hastaları, içine şeytan girdiği gerekçesiyle diri diri yakılmaktaydı. Elbette Sünnetullah gereği zulüm baki olamazdı; mazlum olan gayrimüslim olsa bile. Dine (kiliseye) karşı on beşinci yüzyılda Rönesans ile başlayan meydan okuma, on altıncı yüzyılda Reform ile devam ederken on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Aydınlanma ile nihai hedefine ulaştı ve din toplumsal hayatı biçimlendiren/denetleyen/yöneten bir kurum olmaktan çıkarak vicdani ve bireysel bir olgu haline geldi. Batı din ile (Hıristiyanlık/Katolisizm/Skolastik) hesaplaşmış ve onu toplumsal hayat için bir referans olmaktan çıkararak oldukça ağır bir ceza kesmişti. Bahsedilen yüzyıllarda Avrupa bir taraftan coğrafi keşifler (sömürgeleştirme) aracılığıyla ekonomik olarak hızla güçlenip bilimsel gelişmeler aracılığıyla teknik ve askeri anlamda büyük bir üstünlük sağlarken diğer taraftan toplumsal hayatı da yeniden inşa etmeye başlamıştı. Bu yeniden-inşa sürecinde elbette dinin ve dini olanın hiçbir belirleyiciliği bulunmamaktaydı: Hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, siyaset; tüm kurumlar pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zeminde yeniden oluşturuluyor, paramparça edilen kavramlar eskisinden çok farklı anlamlarda yeniden bir araya getiriliyordu. Kuşkusuz bu süreçten en zararlı çıkan din (Hıristiyanlı/Kilise) olmuştu. Toplumsal hayat üzerindeki etkisi tamamen ortadan kalkarak güçlü seküler bürokrasi karşısında daracık bir alana hapsedilmişti. Yüzyıllar boyunca derebeyleri ve krallar, meşruiyetini dinden (kilise) alırken sürecin sonunda kiliselerin varlıkları devletin kendilerini tanıyarak yasal statü vermesine bağlı hale gelmişti.</p>
<p>Zaten tarih boyunca Avrupalılar dinle sağlıklı bir ilişki kuramamıştı. Hıristiyanlığın ortaya çıkış ve yayılma döneminde Romalılar ilk Hıristiyanları şiddetle bastırmış, Ortaçağda kilise adına sayısız işkence ve cinayete şahit olunmuş, modern dönemde ise din tamamen işlevsiz bir kurum haline dönüştürülmüştü.</p>
<p>Avrupa’daki gelişmeler ilk başlarda İslam dünyasının pek dikkatini çekmemiştir. Ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren Avrupalılar karşısında alınan askeri yenilgiler, Osmanlı’nın bir iç muhasebe yapmasına sebep olmuş ve “yenilik” fikri kendini göstermeye başlamıştır. İlk mağlubiyetler askeri olduğundan işe ordunun batılı tarzda yeniden teşekkül ettirilmesiyle başlanmıştır. Ancak kısa sürede meselenin sadece orduyu modernize ederek çözülecek basitlikte olmadığı anlaşılmış, “tekniklerini alalım medeniyetlerini almayalım” çaresizliğinin/safdilliğinin ardından sırasıyla eğitim ve hukukta batılılaşma adımları atılmaya başlanmıştır. Böylece sekülerleşme (toplumsal hayatı dini referanslardan arındırarak bilim ve akıl aracılığı ile biçimlendirme) Osmanlı toplumunda yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştır. Ancak Müslüman toplumların din (İslam) ile kurduğu ilişki biçimi Avrupalıların Hıristiyanlık ile kurduğu ilişkiden çok farklı olduğu için Osmanlı modernleşmesinde “din ile hesaplaşma” düşüncesi en azından genel bir kabul olarak son ana kadar umumi bir yaklaşım haline gelmemiştir. Bununla birlikte modernleşme adına hayata geçirilen her uygulama Müslüman Osmanlı devletini/toplumunu adım adım sekülerleşmeye (toplumsal hayatı dinden uzaklaştırmaya) götürmüştür. Bu anlamda Osmanlı’nın son dönemlerinde din-toplum-devlet ilişkileri bağlamında kaçınılmaz bir ikilik ortaya çıkmıştır: bir tarafta medreseler diğer tarafta batılı tarzda eğitim veren mektepler; bir tarafta şer’i mahkemeler diğer tarafta nizamiye mahkemeleri; bir tarafta Meclis-i Mebusan diğer tarafta Kanun-i Esasi. Süreç her ne kadar dinin (dini olanın) aleyhine işliyor olsa da cumhuriyet kurulana kadar Osmanlı Devleti’ne/toplumuna ana rengini veren unsur İslam olmaya devam etmiştir.</p>
<p>O zamana kadar nispeten yavaş ve “sağlıklı” bir şekilde devam eden modernleşme çabaları Cumhuriyetle birlikte büyük kırılmalara sebep olacak devrimlere “inkılâp etmiştir”. Millî Mücadele yıllarında Halifeliği kurtarmak adına halktan destek alan Cumhuriyetin kurucuları, cumhuriyetin kurulmasının üzerinden henüz bir yıl geçmeden halifeliği kaldırmakla kalmamış topluma ana rengini veren İslam’ı toplumsal hayatın her alanından (hatta bireysel hayattan bile) çıkarma gayretine girmiştir. Bu anlamda cumhuriyet ile birlikte topluma/devlete ana rengini veren unsur artık laiklik olmuştur. Cumhuriyet sonrası devrim yasaları/inkılaplar anlaşılmadan Türkiye’deki din-toplum devlet ilişkilerini anlamlandırmak mümkün görünmemektedir. Zira Osmanlı toplumunda din (İslam’ın doğası gereği) hayatın her alanına sirayet ettiğinden yapılan her inkılap dinin toplumdan biraz daha uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu anlamda bütün inkılapların ayrı ayrı incelenmesi gerekmekle birlikte aşağıdaki dört kanunun din(İslam)-devlet-toplum ilişkilerini kökten değiştirecek yenilikler getiren düzenlemeler olarak özellikle üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan üçü cumhuriyetin ilan edilmesinin (29 Ekim 1923) üzerinden altı ay geçmeden (3 Mart 1924) çıkarılarak hızlı bir şekilde hayata geçirilmiştir:</p>
<p>429 Sayılı Şeriye ve Evkaf ve Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun,<br />
430 Sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu<br />
431 Sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun</p>
<p>Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması alelade bir düzenleme değildir. Osmanlı bürokratik modernleşmesinin bir parçası olarak Şeyhülislamlık müessesesinin yerine kurulan bu vekalet, aslında devletin İslami kimliğinin en önemli temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira eğitim, yükseköğretim, vakıflar, yüksek yargı gibi toplumsal hayatın en önemli kurumlarının işlerini yürüten ve tüm referansını İslam’dan alan Vekalet, aynı zamanda kanunların İslam’a uygunluğunu denetleme gibi (fetva) önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Bu vekaletin ilgası ile birlikte devlet artık İslami kimliğinden tamamen “kurtulmuştur”. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin görevleri ise yeni kurulan bakanlık, başkanlık ve müdürlükler arasında paylaştırılarak medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, vakıfların mülkiyeti ve gelirleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş, din hizmetleri ise adeta “kuşa çevrilen” Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev tanımı “dinin itikat, ibadet ve ahlakla ilgili işlerini yürütmek” olarak yapılmış olmasına rağmen 1931 yılında çıkarılan bir kanunla Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredilen camiler ve din görevlileri ancak 1950 yılında çıkarılan 5634 sayılı kanunla yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmıştır. Hilafet’in kaldırılması ise zaten İslami kimliğini kaybetmiş olan yeni devletin artık İslam dünyası ile de özel bir ilişkisinin olmayacağını göstermiştir. Tevhidi Tedrisat Kanununa dayanılarak altı ay kadar sonra da İslami bilginin üretildiği/aktarıldığı en önemli kurumlar olan medreseler kapatılmış ve bin yıllık ilmi gelenek sona erdirilmiştir.</p>
<p>Mezkûr kanunlar resmi/kitabi dini (fıkıh) toplumsal hayatın dışına atarken yaklaşık iki sene sonra (30 Kasım 1925) çıkarılan 677 Sayılı “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile birlikte sivil dini hayat da (tasavvuf) kurumsal olarak ortadan kaldırılmıştır. Böylece cumhuriyetin kurulmasının üzerinden iki sene geçmeden devlet İslami referanslardan tamamen arındırılmış, toplumun ise beslendiği dini kaynaklar kurutulmaya çalışılmıştır. Artık 1928 yılına kadar anayasanın ikinci maddesinde yazılı bulunan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır.” fıkrasının romantizmden öte bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’deki din-toplum-devlet ilişkilerini kökten değiştiren bu kanunlar İslami kimliğin yitirilmesine sebep olmakla kalmamış aynı zamanda bin yıldan uzun sürede inşa edilen Sünni çatının tamamen çökmesine neden olmuştur.</p>
<p><strong>Tarikatların Cemaatlere Dönüşmesi</strong></p>
<p>Yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tecrübesinde diğer tüm kurumların yaşadığı değişim/dönüşüm kuşkusuz dini grupları da etkilemiştir. Esasında dini grup ifadesi yaşanan modernleşme/sekülerleşme tecrübesinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir ifadedir. Zira geleneksel toplum yaşantımızda dini olmayan bir gruptan söz etmek mümkün değildir: zaten toplum başlı başına dinidir. Bugün kullanılan dini grup ifadesi ise laik devlet ve seküler toplum olmanın bir gereğidir.</p>
<p>Günümüzde toplumsal hayata yön veren en önemli kurum olan devlet/hukuk/bürokrasi, dini referanslardan tamamen uzak biçimde oluşturulmuş, din toplumsal hayat üzerindeki hâkim konumunu kaybetmiştir. Resmi olarak dini ilkelerden uzaklaşılmakla kalınmamış, devrim kanunları ile sivil dini oluşumlar da yasaklı hale getirilmiştir. Ancak tarihsel tecrübe yasa(k)larla dini oluşumların ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir. Zira Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tarikatların bir kısmı faaliyetlerine son verirken önemli bir kısmı “yeraltına” inerek varlıklarını bir şekilde devam ettirmiştir. Laikliğin en sert biçimde uygulandığı tek partili yıllarda hayatta kalma mücadelesi veren tarikatlar çok partili siyasi hayata geçilmesinin ardından yeniden gün yüzüne çıkmaya, ekonomik ve insan kaynaklarını hızlı bir şekilde artırmaya başlamışlardır. Ancak gerek mevcut yasal düzenlemeler gerekse iletişim ve ulaşım alanında yaşanan gelişmeler tarikatların önemli bir kısmının mahiyet değiştirerek “cemaatler”e dönüşmesine sebep olmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından beri bir sorun olan Tarikatlar/cemaatler meselesi üzerindeki tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardında dini grup görünümlü bir suç şebekesinin olmasının Türkiye’deki dini grupları/cemaatleri yeniden tartışmaların odağı haline getirmesi bir tarafa, cemaatler konusu farklı boyutlarıyla ele alınması gereken ve mevcut anlayış ve uygulamalarla kısa vadede çözümü zor görünen bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda dini yaşantının kısıtlanması noktasında en sert tedbirlerin alındığı tek partili yıllarda dahi insanların tarikatlara/cemaatlere hangi motivasyonla rağbet ettiğinin ortaya konulması aslında günümüze kadar devam eden cemaatler sorununun anlaşılması açısından oldukça önemli görünmektedir.</p>
<p>Bir toplumda yönetici elitlerin dini kimlikten vazgeçme iradesinde olması halkın da böyle düşündüğü anlamına gelmemektedir. Zira böyle olsaydı bugün hiçbir dini grubun bulunmaması, dini eğitim veren müesseselerin tamamen ortadan kalması gerekirdi. Ancak devletin din eğitimini tamamen yasakladığı 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dahi insanlar bu yasaklara uymamış gizli ve riskli de olsa dini eğitimi ve yaşam tarzını muhafaza etmeye gayret etmiştir. Tam bu noktada tarikatlar/cemaatler yasaklı olmalarına rağmen oldukça önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar devlet dini kimlikten vazgeçmişse de toplumun önemli bir kısmı dini kimliğini muhafaza etmek istemiş ve bunun için de tek seçenek olan tarikatlara/cemaatlere meyletmiştir. Nitekim uzun yıllar boyunca dini eğitim gizli kapaklı bu cemaatler tarafından sürdürülmüştür. Özellikle şehirleşmenin arttığı 1960’lardan itibaren kırsal kesimlerden şehir merkezlerine göç eden dindar Anadolu insanı, beraberinde getirdiği dini/geleneksel değerleri şehrin öğütücü etkisinden korumak yahut içerisine düştüğü amansız yalnızlığı ortak değerler etrafında birleşen benzer durumdaki insanlarla dindirmek için dini grupları önemli bir sığınak olarak görmüştür. Her şeyden öte insanlar cemaatle kıldığı bir namazın öncesinde yapılan dini sohbetten istifade etmek, sonrasında okunan evrad, zikir, ilahi vb. ile manevi açlığını gidermek, en sonda yapılan duaya samimiyetle “amin” diyerek huzur ve sekinete kavuşmak amacıyla tarikatlara/cemaatlere yönelmişlerdir.</p>
<p><strong>Diyanet’in Yapısı</strong></p>
<p>Din hizmetlerini remi olarak yürütmesi için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ise ne Şeyhülislamlık müessesesinin yerini doldurabilmiş ne de yasaklanan tarikatların manevi atmosferini oluşturabilmiştir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’na haksızlık da etmemek gerekmektedir. Zira bu kurumun tarihsel olarak taşıması gereken sorumluluk ve üstlenmesi gereken misyon ile devletin kuruma biçtiği rol birbirinden son derece uzaktır. Diyanet her ne kadar en sıkıntılı dönemlerde bile geleneksel İslam anlayışından ödün vermemeye gayret etmiş, Osmanlı’dan devraldığı ilmi mirası büyük ölçüde muhafaza etmiş ve (Türkçe ezan uygulaması meselesi sayılmazsa) dinde reform denemelerine alet olmamayı başarmış olsa da neticede bütçesi, personel sayısı, görev ve sorumlulukları, faaliyet alanları ve sınırları siyasi irade tarafından tayin edilen siyasi bir kurumudur. Son yıllarda din/dar-devlet ilişkilerinde yaşanmış/yaşanmakta olan büyük (müspet) değişim ile Diyanet İşleri Başkanlığı mahiyet ve faaliyet anlamında eskisinden çok daha güçlü ve itibarlı bir kurum haline gelmiş olsa da mevcut haliyle bu değişimin yapısal değil ancak fonksiyonel olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda devlet yapısal olarak yani anayasal ve yasal olarak hala pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zihniyet temeli üzerinde oturmaktadır. Değişimin fonksiyonel/konjonktürel olması ise mevcut hükümetin dini değer ve ilkelerle savaş halinde olmaması; bilakis yüz yıldır toplumsal hayatın dışında tutulmaya çalışılan bu değerleri canlandırma gayreti içerisinde olması ile ilgilidir. Ancak bu anlamda elde edilen kazanımların muhtemel bir hükümet ve buna bağlı olarak zihniyet değişiminde tümüyle elden gitmesi işten bile değildir. Dolayısıyla yapısal bir değişim gerçekleştirilmeden tarikatların/cemaatlerin Diyanet’in; devletin denetimine tabi tutulması, üzerinde uzunca düşünülmesi gereken son derece riskli bir uygulama olacaktır.</p>
<p><strong>Tarikatların Denetimi</strong></p>
<p>Böyle bir adım her şeyden önce dini grupların yasal bir zemine kavuşturulmasını ardından da devletin belirleyeceği şartları taşıyanların akredite olmasını gerektirmektedir. Bu da dini grupların öncelikle tasnifini gerekli kılmaktadır. Ülkede sadece Sünni tarikat/cemaatlerin olmaması; Şii, Caferi, Alevi, Bektaşi toplulukların bulunması, bunun da ötesinde gayrimüslimlerin de birçok cemaat/tarikatının olması meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Kendi içlerinde bir bütünlüğü olmayan bu çok parçalı dini yapıların yasal statüye kavuştuktan sonra elde etmesi gereken birtakım haklar ortaya çıkacaktır. Bunların başında da kendi ibadethanelerini açma/yönetme ve din görevlilerini yetiştirme (ve hatta belki de nihai olarak kendi hukuk kurallarını uygulama) meseleleri gelecektir. Bunun son derece dramatik örneklerini Avrupa’da yaşayan gurbetçiler tecrübe etmiş/etmektedirler. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı her ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olsa da en azından Türkiye Müslümanlarının birliğini temsil etmekte, din eğitimi ve hizmetlerinde belli bir standardı sağlamaktadır. Dolayısıyla sorun mevcut şartlarda çözümsüz görünmektedir. Devletin dini kodlarına geri dönmesi ve Sünni çatıyı yeniden oluşturması kısa (hatta uzun) vadede mümkün görünmediğinden eğer bahsedilen adımların atılması düşünülecekse öncelikle çok sağlam ve tüm detayları hesaplanmış yapısal düzenlemeler yapmak gerekmektedir.</p>
<p><strong>Cemaatlerin Kurumsallaşması</strong></p>
<p>Netice olarak Cumhuriyet dönemi modernleşme anlayışının dini ve dindarları katı bir şekilde dışlaması, tasavvuf/tarikat geleneğinin de etkisiyle dindarların bir kısmının modern dönemin şartları gereği yeni dinî formlar olarak ortaya çıkan cemaatlere yönelmesine sebep olmuştur. İlk teşekkül dönemlerinde cemaatler din eğitimini ve müşterek dinî yaşantının devamını öncelemiş, ilerleyen yıllarda şehirleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının artması ve yumuşayan laiklik anlayışının ortaya çıkardığı görece rahatlamayla tabanlarını genişleterek kurumsallaşmış ve eğitim başta olmak üzere medya, finans, yardım kuruluşları gibi farklı alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dinî gruplar olarak yasal bir zemini bulunmayan cemaatler dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşları, özel okullar, yardım kuruluşları, yayınevleri, medya kuruluşları, finans kurumları gibi legal oluşumlar aracılığı ile faaliyet göstermektedir. Dinî gruplarla ilgili tek yasal düzenleme ise 1925 tarihli tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanundur. Tarihsel tecrübe yasaklamanın bir işe yaramadığını, sosyal bir olgu olan dinî grupların bir şekilde varlığını devam ettirdiğini göstermiştir. Yasaklama ve yok sayma aynı zamanda denetim imkânını ortadan kaldırarak dinî grupların farklı mecralara yönelmesine sebep olmaktadır. Cemaatler her ne kadar modern döneme ait bir olgu olsa da genel olarak tasavvuf/tarikat ve fıkıh geleneğinden büyük ölçüde etkilendikleri ve bu geleneğin cemaatler üzerindeki en güçlü denetim mekanizmasını oluşturduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda cemaatlerin gelenekle bağını güçlendirecek mekanizmaların ve kurumsal süreçlerin inşa edilmesi, FETÖ gibi oluşumların, hikmetsiz dinî yapıların ortaya çıkmaması ve acı tecrübelerin bir daha yaşanmaması için elzem görünmektedir. Bunun için tarihsel tecrübe, sosyal realite ve çağın gerekleri göz ardı edilmeden din-toplum-devlet ilişkilerinin bir kez daha gözden geçirilerek yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu gibi hususlar meselenin daha çok kamu otoritesinin sorumluluğuyla ilgili alanını teşkil etmektedir.</p>
<p>Cemaatlerle herhangi bir ilgisi bulunan bireyler için ise en başta yapılması gereken kendilerini yakın gördükleri dinî gruplardaki uygulamaların İslami ilkeler etrafında şekillenen geleneksel anlayışla örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmektir. Unutulmamalıdır ki lidere/şeyhe itaat mutlak değil, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayyettir. Bu anlamda en temel iki kaynak olan Kur’an ve Sünnetteki ilkelere ve bu ilkelerin biçimlendirdiği geleneğe yabancı anlayış ve uygulamalar, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatında faydadan çok zarara yol açmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
