<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Din &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/din/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 09:05:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Din &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dil, Dinden Mühimdir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20249</guid>

					<description><![CDATA[Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli bir mesele olarak değerlendirilebilir. Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir. Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim. Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı “Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş: “İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.” Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında. Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor. Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri dildir. Hatta <strong>dil birliği, bir ülke için din birliğinden daha önemli</strong> bir mesele olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bu söz o kadar mühimdir ki serlevha yapılıp cümle âlemin görebileceği yerlere asılsa yeridir.</p>
<p>Konunun ciddiyetini daha iyi anlatabilmek için güzel bir misal verelim.</p>
<p><strong>Konfüçyüs’ün Dikkat Çekici Cevabı</strong></p>
<p>“Bir ülkeyi idare etmeye çağırılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız?” diye sorulduğunda, Çinli ünlü düşünür Konfüçyüs şöyle cevap vermiş:</p>
<p>“İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi düzgün anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeli ve doğru anlamalıdır.”</p>
<p>Bu sözler, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; düşüncenin, kültürün, ahlâkın ve adalet anlayışının da taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Dilimiz Büyük Bir Tehdit Altında</strong></p>
<p>Dilimiz, dün olduğu gibi bugün de hayatını devam ettiriyor. Ancak gereken özeni göstermediğimiz için büyük bir tehdit altında.</p>
<p>Özellikle okul çağındaki öğrencilerimizin kullandıkları dil o kadar bozulmuş durumda ki bazen onları öz anne babaları dahi anlamakta güçlük çekiyor.</p>
<p>Bu durum yalnızca gençlerimizin problemi olarak görülmemeli. Çünkü çocukların ve gençlerin kullandığı dil, toplumun genel dilinden bağımsız değildir.</p>
<p><strong>Dijital Dil: Yeni Bir Dil Çöplüğü</strong></p>
<p>Dilimizi bozan etmenlerin belki de en başında, kendiliğinden oluşan <strong>“dijital dil”</strong> gelmektedir.</p>
<p>Dijital dilin hâkim olduğu sosyal medya, bugün adeta bir <strong>dil çöplüğüne</strong> dönüşmüş durumda. Her türlü suni, kısaltılmış ve bozuk dil kullanımı, özellikle gençler arasında hızla yayılıyor.</p>
<p>Kelimelerin bilinçli olarak eksiltilmesi, harflerin rastgele kullanılması, noktalama işaretlerinin tamamen terk edilmesi, yabancı kelimelerin gelişigüzel Türkçenin içine yerleştirilmesi ve yeni bir iletişim biçimi oluşturma adına dilin kurallarının yok sayılması, zamanla anlaşılmayı neredeyse imkânsız hâle getiriyor.</p>
<p>Sosyal medyada birkaç saniyede yazılıp gönderilen mesajlar, çoğu zaman düşünülmeden ve düzeltilmeden dolaşıma giriyor. Bir kişinin yaptığı dil hatası, kısa süre içerisinde binlerce kişi tarafından tekrar edilerek adeta yeni bir doğruymuş gibi kabul ediliyor.</p>
<p>Üstelik mesele yalnızca yazım hatalarından ibaret değil. Dijital ortamda oluşan bu yapay dil, zamanla günlük konuşma diline de sirayet ediyor.</p>
<p>Bugün gençlerimizin bir kısmı sosyal medyada kullandığı ifadelerle konuşuyor, düşünüyor ve kendisini ifade etmeye çalışıyor. Sonuçta ortaya, ne tam anlamıyla Türkçe olan ne de başka bir dile benzeyen, kendine özgü ve giderek anlaşılması güçleşen bir iletişim biçimi çıkıyor.</p>
<p>Teknolojiye veya sosyal medyaya karşı çıkmak elbette çözüm değildir. Ancak teknolojiyi kullanırken <strong>dilimizi teknolojiye teslim etmemek</strong> zorundayız.</p>
<p><strong>Sokakta da Durum Farklı Değil</strong></p>
<p>Diğer taraftan dil meselesi söz konusu olduğunda sokağın da okuldan pek farklı olmadığını gözlemliyoruz.</p>
<p>Kaldırımlarda yürürken, bir alışveriş merkezinde veya toplu ulaşım aracında işittiğimiz kelimelerin bizim güzel Türkçemiz olup olmadığı konusunda ciddi tereddütler yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Dejenere olmuş, kısırlaşmış ve giderek yabancılaşan bir dil her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Dilin bozulması yalnızca birkaç kelimenin yanlış kullanılması meselesi değildir. Dil bozulduğunda düşünme biçimimiz, ifade kabiliyetimiz ve nihayetinde kültürel hafızamız da bundan etkilenir.</p>
<p><strong>Dilimizi Bozan Unsurlar</strong></p>
<p>Günlük hayatta kullandığımız dilimizi bozan nedenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>İş yerleri ve ürün adlarında yabancı kelimelerin tercih edilmesi,</li>
<li>Kitle iletişim araçlarının bozuk dil kullanımını özendirmesi,</li>
<li>Türk alfabesinde bulunmayan harflerin Türkçe kelimelerde kullanılmaya başlanması,</li>
<li>Söz varlığımızın giderek kısırlaşması,</li>
<li>Kaba dil kullanımının yaygınlaşması,</li>
<li>Söyleyiş bozuklukları,</li>
<li>Kelimelerin yanlış anlamda ve yanlış biçimde kullanılması,</li>
<li>İlim ve teknolojideki hızlı gelişmeler,</li>
<li>Basın ve yayın kuruluşlarının doğru olmayan dil kullanımı,</li>
<li>Ticari hayatın getirdiği yabancılaşma,</li>
<li>Bilişim dilindeki yabancılaşma,</li>
<li>Bilgisayar ve internet kullanımının dili dönüştürmesi,</li>
<li>Q klavyenin yaygınlaştırılması,</li>
<li>Yabancı dille eğitim,</li>
<li><strong>Sosyal medyada giderek yaygınlaşan yapay ve kuralsız dijital dil.</strong></li>
</ul>
<p>Elbette teknolojiye, bilime veya yabancı dillere karşı çıkmak mesele değildir. Mesele, bütün bunlardan faydalanırken kendi dilimizi ihmal etmemektir.</p>
<p><strong>Dil Sadece Kelimelerden İbaret Değildir</strong></p>
<p>Bir milletin dili, o milletin hafızasıdır.</p>
<p>Atalarımızın tecrübeleri, düşünceleri, inançları, sevinçleri, acıları ve dünyaya bakışları dil aracılığıyla nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>Söz varlığımızın daralması, aslında düşünce dünyamızın da daralması anlamına gelir.</p>
<p>Kelime hazinesi zayıflayan bir toplum, zamanla kendisini ifade etmekte de zorlanır. Kendi kavramlarını üretemeyen veya mevcut kavramlarının anlamını kaybeden bir toplumun düşünce dünyası da başkalarının kavramlarına bağımlı hâle gelir.</p>
<p><strong>Dil ve Millî Şuur</strong></p>
<p>Yukarıda saydığımız unsurlar, dilimizdeki bozulmalara yol açan başlıca sebepler olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bu kötüye gidişin temelinde, dilimizin gücünü yeterince bilmememiz ve millî bilincimizin dil ile olan bağının giderek zayıflaması yatıyor.</p>
<p>Oysa bir milletin millî şuuru ile dili arasında doğrudan bir bağ vardır.</p>
<p>Dilimize sahip çıkmak, yalnızca doğru yazmak ve doğru konuşmak değildir. Aynı zamanda kendi tarihimize, kültürümüze ve medeniyet birikimimize sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Okullarda Türkçeye Daha Fazla Önem Verilmeli</strong></p>
<p>Bu noktada en büyük sorumluluklardan biri eğitim sistemine düşüyor.</p>
<p>Çocuklarımızın yalnızca yabancı dil öğrenmesini değil, <strong>kendi dilini doğru, güzel ve etkili kullanmasını</strong> da önemsemeliyiz.</p>
<p>Bir öğrencinin çok sayıda yabancı kelime bilmesi elbette bir zenginliktir. Ancak kendi dilindeki kelimeleri bilmemesi, kendisini ifade etmekte zorlanması ve Türkçenin inceliklerinden habersiz yetişmesi ciddi bir kayıptır.</p>
<p>Öğretmenlerimiz, ailelerimiz, basın-yayın kuruluşlarımız ve özellikle sosyal medya kullanıcıları bu konuda sorumluluk taşıyor.</p>
<p>Çünkü çocuklar yalnızca ders kitaplarından değil, çevrelerinde duydukları ve gördükleri her şeyden dil öğreniyor.</p>
<p><strong>Dilimize Sahip Çıkmak Geleceğimize Sahip Çıkmaktır</strong></p>
<p>Bugün dilimizde meydana gelen bozulmaları önemsemezsek yarın çok daha büyük bir kültürel kopuşla karşı karşıya kalabiliriz.</p>
<p>Dil giderse kavramlar gider.</p>
<p>Kavramlar giderse düşünce zayıflar.</p>
<p>Düşünce zayıflarsa kültür zayıflar.</p>
<p>Kültür zayıflarsa millî hafıza yara alır.</p>
<p>Bu nedenle dil meselesini basit bir imla veya kelime meselesi olarak görmemek gerekir.</p>
<p><strong>Dil, bir milletin varlık alanıdır.</strong></p>
<p>Kendi dilini koruyamayan bir millet, zaman içerisinde kendi düşünce dünyasını da başkalarının kavramlarıyla kurmaya başlar.</p>
<p>İşte bu yüzden <strong>dil meselesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir millî meseledir.</strong></p>
<p>Ve kanaatimce:</p>
<p><strong>Dil, dinden mühimdir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dil-dinden-muhimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Eğitimini Şahıslara Değil, Hakikate Bağlamalı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2026 09:03:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20240</guid>

					<description><![CDATA[Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var. Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum. Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir. Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir. Dünyevileşmenin Önüne Geçmek Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir. Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir. Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır. Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum olduğu üzere ülkemizde din öğretimi denilince öncelikle aklımıza imam hatip okulları ve Kur’an kursları, ardından da din dersinin zorunlu olması hasebiyle ortaokul ve liseler geliyor. Örgün eğitimin dışında cemaatlerin ve STK’lerin de din öğretimi ve eğitimi verdikleri bir Türkiye gerçeği var.</p>
<p>Bu tespitleri yaptıktan sonra “Kimlerin din öğretimi ve eğitimi vermesi gerekir?” tartışmasına girmeden, din öğretimi yapan muallimlerin ve bu alanda faaliyet gösteren yapıların azami dikkat göstermesi gereken bazı hususlara değinmek istiyorum.</p>
<p><strong>Başındaki İnsana Kutsallık Atfetmemek</strong></p>
<p>Varlık âlemini yaratan Yüce Allah’tır. İnsan ise mahlûklardan bir mahlûktur. İnsan, insanlığının gereğini yerine getirdiğinde mükerrem ve muhterem olur. Ancak “esfel-i sâfilîn”e düştüğünde akıbetinin ne olacağı da bellidir.</p>
<p>Dolayısıyla hiçbir insan; makamı, ilmi, şöhreti veya mensup olduğu yapı sebebiyle kutsallaştırılmamalıdır. Din adına konuşan kişi de nihayetinde bir insandır ve hata yapabilir.</p>
<p><strong>Dünyevileşmenin Önüne Geçmek</strong></p>
<p>Şu fani hayatta karşılaşacağımız en çetin imtihanlardan biri, insanoğlunun mayasında bulunan dünyaya ve dünya nimetlerine meyletmektir.</p>
<p>Hâlbuki insanoğluna dünya ve onun bütün hazineleri verilse bile bunların tamamı gelip geçicidir. Bir nevi oyun ve eğlenceden ibarettir.</p>
<p>Kimse bu dünyadan göçerken kefeninin cebinde bir şey götüremeyeceğine göre, din öğretiminin temel hedeflerinden biri de insanı dünyaya esir olmaktan kurtarmak olmalıdır.</p>
<p><strong>Şeffaflık Esas, Gizlilik İstisna Olmalı</strong></p>
<p>Gizlilik, kapalı kapılar ardında işler çevirmek, farklı kişilere ve gruplara kod adları vermek gibi yöntemler dinin doğasıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut şartlarında din öğretiminin ve eğitiminin gizli yapılmasını gerektiren makul bir sebep bulunmamaktadır.</p>
<p>“İlle de gizli olsun.” anlayışı, ister istemez soru işaretlerine ve suiistimale açık bir alan oluşturur.</p>
<p>Din öğretiminde açıklık, hesap verebilirlik ve şeffaflık esas alınmalıdır.</p>
<p><strong>İzolasyon Değil, Hayatın İçinde Olmak</strong></p>
<p>İnziva, insanın olumsuz şartlardan uzaklaşması anlamında anlaşılabilir. Ancak dinî hayatı bütünüyle toplumdan kopuş ve izolasyon üzerine kurmak doğru değildir.</p>
<p>İslâm, insanı hayatın dışına değil, hayatın içine davet eder. Müslüman; ailesiyle, komşusuyla, toplumuyla ve çevresiyle ilişki içerisinde olmalı, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğü azaltmak için sorumluluk üstlenmelidir.</p>
<p>İslâm’ın mescitlerde ve camilerde cemaat hâlinde ibadeti teşvik etmesi de bunun önemli göstergelerinden biridir.</p>
<p><strong>Tek Yönlü Eğitim ve Öğretimden Kaçınmak</strong></p>
<p>Sadece dinî ilimleri okutmak, yalnızca belirli dinî kitapları okumak veya farklı kaynaklara ulaşmayı engellemek, İslâm’ın ilim anlayışıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Kitap, televizyon kanalı veya farklı bilgi kaynaklarına kategorik yasaklar koymak yerine, doğru bilgiye ulaşma ve yanlış bilgiyi ayırt etme becerisi kazandırılmalıdır.</p>
<p>İslâm’da dünya ve ahiret arasında bir denge vardır. Yahudilikte olduğu gibi yalnızca dünyevileşme, Hristiyanlıkta olduğu gibi yalnızca uhrevileşme değil; dünya ile ahireti birlikte gözeten bir anlayış söz konusudur.</p>
<p><strong>Çocukları Ailelerinden ve Doğal Çevrelerinden Koparmamak</strong></p>
<p>Bir çocuğun şahsiyeti ve düşünce dünyası henüz tam olarak oluşmadan ailesinden ve doğal çevresinden koparılması, onun üzerinde ciddi bir etki alanı oluşturabilir.</p>
<p>Özellikle çocukların ailelerinden uzaklaştırılarak uzun süreli ve kapalı yapılarda yetiştirilmesi, pedagojik ve sosyal açıdan titizlikle ele alınması gereken bir konudur.</p>
<p>Din eğitimi, çocuğu ailesinden ve toplumdan koparan değil; ailesiyle, çevresiyle ve toplumuyla sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlayan bir eğitim anlayışına dayanmalıdır.</p>
<p>Devlet de çocukların eğitim ve barınma süreçlerini, hangi yapı tarafından yürütülürse yürütülsün, çocukların üstün yararı ve güvenliği açısından denetlemelidir.</p>
<p><strong>Makul İtiraz ve Eleştiriye Açık Olmak</strong></p>
<p>İslâm’da ruhbanlık yoktur. Hiç kimse hatadan ve hesaptan münezzeh değildir.</p>
<p>Ümmetin en zayıf ferdi bile, en kudretli gördüğü kişiye dahi edep ve nezaket çerçevesinde soru sorabilmeli, itiraz edebilmeli ve eleştiri getirebilmelidir.</p>
<p>Soru sormanın, farklı düşünmenin ve makul eleştirinin yasaklandığı bir ortamda sağlıklı bir din eğitiminin gerçekleşmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>“Biz Seçilmiş İnsanlarız” Anlayışından Uzak Durmak</strong></p>
<p>Bütün insanlar insanlık onuru bakımından eşit yaratılmıştır.</p>
<p>İslâm peygamberinin dahi kendi yakınlarına yönelik uyarıları dikkate alındığında, hiç kimsenin yalnızca mensubiyeti, soyu veya bağlı olduğu yapı sebebiyle Allah katında ayrıcalıklı olduğunu düşünmesi doğru değildir.</p>
<p>Bir gruba mensup olmak kişiyi otomatik olarak üstün veya seçilmiş hâle getirmez. Üstünlüğün ölçüsü, kişinin Allah’a karşı sorumluluğu ve takvasıdır.</p>
<p><strong>Ötekileştirmemek</strong></p>
<p>Müslümanlar kardeştir.</p>
<p>Din bağı, insanlar arasındaki en güçlü bağlardan biri olmakla birlikte, hiçbir Müslüman kendisinin kesin olarak kurtuluşa erdiğini, kendisi dışındaki insanların ise mutlaka helak olacağını iddia etmemelidir.</p>
<p>Din öğretimi insanları birbirinden nefret ettiren ve ötekileştiren bir anlayışa değil; kardeşlik, merhamet, adalet ve güzel ahlâka yöneltmelidir.</p>
<p><strong>Dinen Şüpheli Hususları Meşrulaştırmamak</strong></p>
<p>Din tamamlanmıştır. Helal bellidir, haram da bellidir.</p>
<p>Şâri, yani hüküm koyucu Yüce Mevlâ’dır. İslâm’da Papa’nın Hristiyanlıktaki konumuna benzer şekilde mutlak dinî otoriteye sahip bir makam bulunmamaktadır.</p>
<p>Hiçbir insan veya yapı, kendi çıkarları doğrultusunda dinin hükümlerini değiştiremez, sınırlarını genişletemez veya daraltamaz.</p>
<p>Özellikle itikadî konularda dinen şüpheli meselelerin zamanla normalleştirilmesi ve meşrulaştırılması, din öğretimi açısından son derece dikkat edilmesi gereken bir husustur.</p>
<p><strong>Sonuç: Din Eğitimi İnsanı Özgürleştirmeli</strong></p>
<p>Din öğretiminin temel amacı, insanı bir şahsa, gruba, cemaate veya yapıya bağımlı hâle getirmek değil; onu Allah’a kulluk bilinciyle özgürleştirmek olmalıdır.</p>
<p>Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken onlara sorgulamayı, düşünmeyi, okumayı, araştırmayı, farklı görüşleri değerlendirmeyi ve doğruyu yanlıştan ayırmayı öğretmeliyiz.</p>
<p>Din adına oluşturulan hiçbir yapı, dinin kendisiyle özdeşleştirilmemelidir.</p>
<p>Çünkü <strong>İslâm şahısların veya yapıların değil, Allah’ın dinidir.</strong></p>
<p>Bu sebeple din öğretiminde ölçümüz; <strong>şeffaflık, liyakat, ilim, ahlâk, eleştiriye açıklık, aile bağlarının korunması ve dünya-ahiret dengesini gözetmek</strong> olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/din-egitimi-sahislara-degil-hakikate-baglamali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mustafa Öztürk Konferans Konuşması Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 14:11:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18934</guid>

					<description><![CDATA[“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne? Benim buraya gönderilmemin amacı ne? Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &#160;uğruna mı? İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1) Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Benim dünyaya gelmeme sebep olan hadise bir cinsel ilişki ve (bu) zevk veren bir şey, iki kişi zevk alıyor oradan bir şey çıkıyor. O varlığın üzerine dünyanın yükünü yüklüyosunuz. Bir yığın ideoloji, idealler, hayaller kuruyosunuz, emeller kuruyosunuz. En nihayet bir sperm fırlamasısın yani,  buradan şimdi bu insan  idrak akıl sahibi olarak geliyor. Dünyaya gözünü açıp kendini bilmeye başladığı andan itibaren, ortalama bugünkü Türkiye’de, 80 yıllık bir ömür sonunda bir günde pat diye de gidiyor öteye. Ötesi var mı, ötede ne var konuları henüz keşfedilmemiş, din bu konuya ilişkin bir şeyler söylüyor, buna iman et ve ikna ol diyor, fakat çok şey söylüyor gibi konuşuyor ama pek bir şey söylediği (yok). Pek bir şey söylemediği gibi bir şey ortaya çıkıyor, ya bir ahiretten bahsediyor (ama) bu kitabın kendi dönemindeki muhataplarının itiraz ve argümantasyonu çerçevesinde bir polemikten başka bir şey yapılmadığını görüyorsunuz. Ee kısacası, benim bu dünyada alemde yerim ne?</p>



<p>Benim buraya gönderilmemin amacı ne?</p>



<p>Bir de 80 yıllık ömür neye değer olarak yaşanabilir? Yani ne uğruna yaşansa ki giderken ah yani bu hikaye değdi yani, denebilecek? Bir inanç &nbsp;uğruna mı?</p>



<p>İdeoloji uğruna mı? Ya bunları sorgularken dinin söylediklerinden pek mutmain olmadım doğrusu.”(1)</p>



<p>Bu sözlerin devamı var mı? Varsa devamında neler söyleniyor? Bunları bilemiyorum, cımbızlama yapmış olmayalım, haksızlık yapmak istemem (bilen varsa linkini paylaşabilir) ama Öztürk bunları zaten başka konuşmalarında da söylüyor, burada içindekileri biraz daha net ve açık söylüyor, aradaki fark &nbsp;bu.</p>



<p>Fakat&nbsp; böyle bir konuya “haz veren cinsel ilişki, iki kişi zevk alıyor, sperm” vs gibi sözlerle başlamanın mantığı nedir? Bunu da anlayabilmiş değilim.</p>



<p>Kanaatimce sadece teolojik açıdan değil psikolojik açıdan da tahlile muhtaç bir konuşma bu, öyle görünüyor.</p>



<p>Allah sonumuzu hayreylesin.</p>



<p>1-Ankara Us Atölyesi Felsefe konferansındaki konuşması</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mustafa-ozturk-konferans-konusmasi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Teklifim Var!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 09:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18930</guid>

					<description><![CDATA[Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum. Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var: Nurettin Yıldız Halis Aydemir İhsan Şenocak v.dğr. Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar. Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir. Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir. Elbette, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum.</p>



<p>Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var:</p>



<p>Nurettin Yıldız</p>



<p>Halis Aydemir</p>



<p>İhsan Şenocak v.dğr.</p>



<p>Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar.</p>



<p>Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir.</p>



<p>Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir.</p>



<p>Elbette, bu meselenin problemleri, aşılması gereken yönleri, güçlükleri söz konusudur. Bunları bir yana bırakıp işin özüne odaklanmak gerekirse önce şu soruya cevap vermek lazım: Dinimizi ve dini bakış açımızı her yönüyle anlatabileceğimiz, görselliği ile etkileyici, içeriği ile doyurucu hem kısa hem de biraz uzun olabilecek videolara, belgesellere ihtiyacımız var mıdır? Batı tarzı belgeselleri hatırlayalım. Bir konuyu uzmanlarına danışarak, görselliği öne çıkarıp etkileyici bir içerikle sunduklarında dünyada ne kadar rağbet gördüklerini bir düşünelim. İşte bizim de Kur&#8217;an, hadis, tefsir, kelam, tasavvuf, mezhepler, felsefe, sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi, kültür, eğitim, kadın, çocuk gibi alanlarda ve özellikle oryantalizm, ateizm, deizm, agnostizm, darwinizm ve benzeri inanç ve ideolojilere karşı görseller ve içerikler üretmemiz şarttır. Din dilinde buna farz-ı kifaye diyoruz.</p>



<p>Derdimi ne kadar anlatabildim, bilemiyorum. Özellikle sosyal medyada bazı fertlerin özel çabalarıyla güzel görseller ve içerikler üretmesini gördüğümde aklıma biz din alanında neden bunları yapmıyoruz, yapamıyoruz, düşünmüyoruz, düşünemiyoruz diye&nbsp; geliyor. Bu düşündüğüm ve ifade etmeye çalıştığım şey videolar çekip internete yüklemek değildir. Artık bu kolay ve herkes bunu yapabiliyor. Anlatmaya çalıştığım şey görsellik, etkileyicilik ve içerik üretimi ile alakalı bir şeydir. Bu da tamamen bir ekip işidir, bir uzmanlık işidir, belki bir kurumsal faaliyet işidir. Örneğin Diyanet&#8217;in hac ve umre daire başkanlığı gibi, başkanlık veya enstitü şeklinde bir kurumsal kimlik meselesidir.</p>



<p>Bunun için en önemli şey heyecandır. Bizim heyecana ihtiyacımız var. Bizi yerimizde duramayacak hale getiren bir motivasyona ihtiyacımız var. Nasıl olur, bilemiyorum. Bu kadarla yetinmiş olayım.</p>



<p>Ben burada meramımın birazını ifade etmeye çalıştım, muhtemelen tam da ifade edemedim, ancak bunun üzerinde durmaya değer diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinsizlik de Bir Dindir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ateizm-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ateizm-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2023 14:02:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18733</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Dinsiz olmanın güzel yanı ne biliyor musun? Cehenneme gidecek olman. Ölünce nereye gidecek olduğunu bilirsin.&#8221; The Glory Bir Kore filmi… Ne demek istediğini ben de tam olarak anlamadım ama, anladığım; bütün ateistlerin uçak düşmeye başlayıncaya kadar ateist kalacağı gibi bir şeydi. Gerçekten tanrı tanımazlık diye bir şey var mıdır, olabilir mi? Mesela… Daha önce hiç insan ayak basmamış olan ıssız adalardan birinde, kolumuzdaki saate benzer bir saat bulsak; bu kendiliğinden oluşmuştur, diyebilir miyiz? Evrimi reddetmiyorum… Darwincilik ayrı, evrim ayrı… Tekamül başka bir şey… İslam &#8220;la ilahe &#8211; tanrı ve put yok&#8221; ile başlar… &#8220;Ancak Allah var &#8211; İllallah&#8221; diye tamam olur Bütün putları ve tanrıları reddetmek çok büyük bir meydan okuyuştur… Bu söylemi çok da değerli buluyorum… Peki ya sonra… Sonra bu boşluk nasıl dolacak? Beynimiz, düşünce sistemimiz veya görünmeyen bir yazılım bir şeyler ortaya çıkarabiliyor ama tanrı yok… Ateizm derneğinin bile başkanı var ama kainatın sahibi yok… Bu çelişki değil mi? &#8220;Her şeyi tabiatın kendisi yapıyor&#8221; ise tabiatın kendisi nasıl bir şey? İslam, pagan dinler gibi yarı tanrı &#8211; yarı insan bir Yaratıcı tarifinden uzaktır. Yahudilik ve Hristiyanlık günümüzde bu yöne evrilmiştir. Ateizmin eleştirilerinin çoğu da zaten bu yönelimedir. İslam&#8217;a gelen eleştiriler ise İslam adına işlenen cinayetler ile başlamaktadır. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&#8220;Dinsiz olmanın güzel yanı ne biliyor musun? Cehenneme gidecek olman. Ölünce nereye gidecek olduğunu bilirsin.&#8221; The Glory</p>



<p>Bir Kore filmi… Ne demek istediğini ben de tam olarak anlamadım ama, anladığım; bütün ateistlerin uçak düşmeye başlayıncaya kadar ateist kalacağı gibi bir şeydi.</p>



<p>Gerçekten tanrı tanımazlık diye bir şey var mıdır, olabilir mi?</p>



<p>Mesela… Daha önce hiç insan ayak basmamış olan ıssız adalardan birinde, kolumuzdaki saate benzer bir saat bulsak; bu kendiliğinden oluşmuştur, diyebilir miyiz?</p>



<p>Evrimi reddetmiyorum… Darwincilik ayrı, evrim ayrı… Tekamül başka bir şey…</p>



<p>İslam &#8220;la ilahe &#8211; tanrı ve put yok&#8221; ile başlar… &#8220;Ancak Allah var &#8211; İllallah&#8221; diye tamam olur</p>



<p>Bütün putları ve tanrıları reddetmek çok büyük bir meydan okuyuştur… Bu söylemi çok da değerli buluyorum… Peki ya sonra… Sonra bu boşluk nasıl dolacak?</p>



<p>Beynimiz, düşünce sistemimiz veya görünmeyen bir yazılım bir şeyler ortaya çıkarabiliyor ama tanrı yok… Ateizm derneğinin bile başkanı var ama kainatın sahibi yok… Bu çelişki değil mi?</p>



<p>&#8220;Her şeyi tabiatın kendisi yapıyor&#8221; ise tabiatın kendisi nasıl bir şey?</p>



<p>İslam, pagan dinler gibi yarı tanrı &#8211; yarı insan bir Yaratıcı tarifinden uzaktır. Yahudilik ve Hristiyanlık günümüzde bu yöne evrilmiştir. Ateizmin eleştirilerinin çoğu da zaten bu yönelimedir.</p>



<p>İslam&#8217;a gelen eleştiriler ise İslam adına işlenen cinayetler ile başlamaktadır. Elinden ve dilinden emin olunmayan Müslüman olamaz tanımını kimse görmemektedir. İyiliği yapıp emretmekle kalmayan ve üzerine kötülüğü uzaklaştırmayı da vaaz eden bir İslam&#8217;ı tanımayan çok az insan vardır. Namazı yaratıcı ile sohbet, orucu nefis terbiyesi, haccı birlik, zekatı gelir dağılımında adalet olarak görmek; belki kısmen bir şeyleri ifade edebilir ama İslam, Allah inancına iman ile bunları geçerli kılar.</p>



<p>Öyleyse nasıl bir Allah?</p>



<p>İslam, Allah&#8217;ı sıfatları ile bilmeyi kabul eder… Var olan, kadim ve baki, bir, eşsiz ve başkasına muhtaç olmayan sıfatlarla bir Allah vardır. Yaşayan, bilen, duyan, gören, güç ve irade sahibi olup, istediğini söylemek için söze ve dile ihtiyaç duymayan, ezelden ebede tek başına var olan bir Allah inancı İslamidir.</p>



<p>Eşi benzeri olmayan bir inancı tarife uğraşmak da bazen gereksizdir. Daha uzay ve kainatın zerresini tanıyamamış ve keşfedememiş iken; aklını, düşüncesini veya bir bilgisayar yazılımını, konuşma bilmeyen bir çocuğa tarif ederek anlatmak neyse, bazen Allah&#8217;ın varlığını izaha çalışmak da, o seviye bir uğraşıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ateizm-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;İnanıyorsanız En Üstün Sizsiniz&#8221; Ayetini Nasıl Anlamalıyız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2023 11:16:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Üstünlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18724</guid>

					<description><![CDATA[Önce bir anekdot: Bir öğretmen arkadaşıma şunu sordum: &#8220;İnanıyorsanız en üstün sizsiniz&#8221; ayetini bugün nasıl anlıyorsun? Şöyle cevap verdi: Mesela, dedi, bugün Batı, teknolojide üstün. Müslümanlar ise değil. Şayet müslümanlar imanlarında üstün olsalardı teknolojide de üstün olurlardı; teknolojide üstün değillerse imanlarında bir zafiyet var demektir. Bilmiyorum, genel anlayış da bu şekilde midir? Bu şekilde ise burada bana göre ciddi bir sıkıntı var. Bu sıkıntı, üstünlüğü maddi ilerlemeye veya teknolojiye dayandırma sıkıntısıdır. İmanımız sağlamsa teknolojide muhakkak üstün olmalıyız! Yani iman ile teknoloji arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş!&#160; O zaman soralım: Gerçekten iman ile teknolojik üstünlük arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? İman, teknolojik üstünlüğü sonuç vermek zorunda mıdır? Teknolojide üstün değilsek imanda da üstünlüğü kaybetmiş mi oluruz? Bunlara genel olarak verebileceğim cevap, hayır, olacaktır. İman ile teknolojik üstünlük arasında bir ilişki yoktur. Yani iman etmek, teknolojide ilerlemeyi, diğer milletleri geride bırakmayı zorunlu olarak sonuç vermez. Üstünlük bir değerdir. Değer ise maddi ilerleme ile ölçülemez. Teknolojiyi üstünlük ölçüsü kabul etmek, değer ile ölçülemeyene değer biçmektir. Teknoloji ölçülebilir bir şeydir. Onun için o üstünlük ile değil, başka bir şeyle ölçülmelidir. Bu ölçü de maddi olmalı. Bu ölçü ancak &#8220;ilerleme&#8221; kavramı ile izah edilebilir. Teknolojide üstünlük olmaz, teknolojide ilerleme olur. İleride olan üstün olmak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce bir anekdot:</p>



<p>Bir öğretmen arkadaşıma şunu sordum: &#8220;İnanıyorsanız en üstün sizsiniz&#8221; ayetini bugün nasıl anlıyorsun? Şöyle cevap verdi: Mesela, dedi, bugün Batı, teknolojide üstün. Müslümanlar ise değil. Şayet müslümanlar imanlarında üstün olsalardı teknolojide de üstün olurlardı; teknolojide üstün değillerse imanlarında bir zafiyet var demektir.</p>



<p>Bilmiyorum, genel anlayış da bu şekilde midir? Bu şekilde ise burada bana göre ciddi bir sıkıntı var. Bu sıkıntı, üstünlüğü maddi ilerlemeye veya teknolojiye dayandırma sıkıntısıdır. İmanımız sağlamsa teknolojide muhakkak üstün olmalıyız! Yani iman ile teknoloji arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş!&nbsp;</p>



<p>O zaman soralım: Gerçekten iman ile teknolojik üstünlük arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? İman, teknolojik üstünlüğü sonuç vermek zorunda mıdır? Teknolojide üstün değilsek imanda da üstünlüğü kaybetmiş mi oluruz?</p>



<p>Bunlara genel olarak verebileceğim cevap, hayır, olacaktır. İman ile teknolojik üstünlük arasında bir ilişki yoktur. Yani iman etmek, teknolojide ilerlemeyi, diğer milletleri geride bırakmayı zorunlu olarak sonuç vermez.</p>



<p>Üstünlük bir değerdir. Değer ise maddi ilerleme ile ölçülemez. Teknolojiyi üstünlük ölçüsü kabul etmek, değer ile ölçülemeyene değer biçmektir. Teknoloji ölçülebilir bir şeydir. Onun için o üstünlük ile değil, başka bir şeyle ölçülmelidir. Bu ölçü de maddi olmalı. Bu ölçü ancak &#8220;ilerleme&#8221; kavramı ile izah edilebilir. Teknolojide üstünlük olmaz, teknolojide ilerleme olur. İleride olan üstün olmak zorunda değil. Teknolojide ilerlemeyen sadece geride kalır, üstünlüğü kaybetmiş sayılmaz. Üstünlük bir değer olduğu için üstünlüğün kaybedilmesi ancak değerlerin kaybedilmesiyle söz konusu olabilir.</p>



<p>Ne ilginçtir ki, Türk dil kurumu sözlükleri de üstünlüğün zıttı olarak gerilemeyi verir. Yani bu, geri isen üstün değilsin, demektir. Bu anlayışa göre inananların asla üstün olmamaları gerekir. Ama Rabbimiz inanıyorsanız siz üstünsünüz buyuruyor.</p>



<p>Bence üstünlük ile ilerlemeyi ayırt etmemiz gerekir. İlerleme adı üstünde ileriye geçmedir. Bir hedefiniz vardır. 10 adım, 20 adım atarsanız ilerlersiniz ve hedefinize bir o kadar yaklaşmış olursunuz. Adım atmak ölçülebilir bir şeydir, maddidir.&nbsp; Bu adımları atmayanlar sizin gerinizde kalır. Siz onlardan ileridesiniz, ama onlardan üstün olmak zorunda değilsiniz. Mesela siz iyi bir üretim yaptınız, 100.000 tane şunu bunu ürettiniz diyelim. Ancak bu üretim sadece sizin, böyle üretim yapmayanlara göre ilerlemenizi, ayrıca kâr etmenizi ve para kazanmanızı sağlamıştır. Sizin ahlakınıza, manevi yaşam kalitenize hiçbir katkısı olmadı. Şimdi soralım: Üretimde veya teknolojide sağlanan bu ilerleme kişiye bir üstünlük vasfı kazandırmış mıdır? Hayır. O zaman her ilerleme bir üstünlük vesilesi değildir. Üstünlüğün olabilmesi için bir değerin üretilmesi gerekiyor. Zira üstünlüğün kendisi bir değerdir.</p>



<p>Çok dürüst ahlaklı bir insan düşünelim. Bunun yanında bir de ahlaki zafiyet olan bir mühendis düşünelim. Ahlaklı olan bu insanın mühendislikle hiçbir ilişkisi yoktur. Anlamaz da.&nbsp; Mühendisin mesleğinde ilerlemiş olması, çok özel tekniklerle inşaat yapması üstün olduğu anlamına gelir mi? Asla gelmez. Mühendis mesleğinde ilerlemiştir, doğru. Ama mesleğinde üstün bir pozisyon kazanmamıştır. Mühendisin ayrıca üstün olabilmesi için mesleğine ahlak aşısı yapması gerekmektedir. Mesleğini ahlakın yönlendirmesi gerekmektedir. Eğer mühendis mesleğini hem ahlaki ilkelerle yönlendirir hem de yeni tekniklerle onu icra ederse, işte o zaman bu mühendis hem üstün&nbsp; hem de ilerlemiş bir insan demektir.</p>



<p>Şimdi ayete gelelim. Sebeb-i nuzulüne baktığımızda Uhud&#8217;da zafer kazanılamaması üzerine nazil olduğunu görürüz. Dikkat ederseniz -tam olmasa da- ortada bir yenilgi vardır. Ancak buna rağmen Rabbimiz üzülmeyin, gevşemeyin, inanıyorsanız en üstün sizsiniz, buyuruyor. Demek ki yenilmek, sadece maddi bir kayıptır, üstünlüğün elden gitmesi değil. Toprak veya savaş kaybedilir, kazanılır, hiç sorun değil. Ama iman kaybedilirse asıl sorun başlamış demektir. Bir müslümanı üstün kılan, zafer kazanması veya toprak elde etmesi değildir; onu üstün kılan imanıdır, takvasıdır, zikridir, Allah&#8217;ı sürekli hatırda tutuşudur, Allah&#8217;a karşı hassasiyetidir, Allah&#8217;a karşı sorumluluklarının bilincinde olmasıdır, Allah&#8217;ın istediği bir hayatı yaşamasıdır. Eğer bu iman ve hassasiyet onda galip geldiyse en üstün odur. Hatırlayalım, nice az topluluk, sayısal olarak çok olan topluluğa galip gelmiştir. Demek ki sayısal üstünlük her zaman galip gelmenin şartı değildir. Peygamberimiz dünya işlerini benden daha iyi bilirsin istemiştir. Peygamberimiz Dünya işlerini bilmese dahi dünya işlerinin iman ve ahlakla yönlendirilmesi gereken işler olduğunu gayet iyi bilmektedir. Önemli olan da budur. Müslümanı üstün kılan dünya işlerine çok iyi bilmesi değil, Dünya işlerini iman ve ahlakla yönlendirmesidir.</p>



<p>Bir Müslüman düşmana galip gelebilir ve bir savaşı kazanabilir. Burada salt görünürde olan savaşı kazanma müslümanı üstün kılan husus değildir. Çünkü Müslüman bu zaferi kendi nefsinden bildiği anda üstünlüğü kaybetmiş demektir. Yenilmesi de üstünlüğü kaybettiği anlamına gelmez. Yenildiğinde zafiyet gösterirse asıl üstünlüğü o zaman kaybetmiş demektir. Aynı şey teknolojik ilerleme için de geçerlidir. Teknolojik ilerleme ile farz edelim ki batıya galip gelirsin. Sırf bu bir üstünlük sebebi değildir. Zira teknolojik ilerleme insanlığa bir tahakküm aracı olabilir, teknoloji tahakküm için kullanılabilir. O zaman sırf teknoloji üstünlük sağlamaz. Burada bir müslümanı üstün kılacak olan teknolojiyi kendi değerleri ile yönetebilmesidir. Başarabilirse işte o zaman üstün demektir.</p>



<p>Tabii bu dediklerimiz bir Müslümanın maddi alanda ilerlemeye katkıda bulunması gerekmediği anlamında değildir. Elbette maddi alanda da teknolojik sahada da çok doğal olarak Müslüman elinden geleni yapacaktır. Kur&#8217;an&#8217;ın ifadesi ile kuvvet hazırlayacaktır. Bu zaten dünyada yaşamanın da bir gereğidir. Dünyada kazanmanın da bir şartıdır. Bundan kaçınmak mümkün mü? Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus üstünlüğün bu maddi alanda ilerlemekle ölçülmediğidir. İlerleme yataydır. Üstünlük ise dikey olmalıdır. O da ancak iman ve ahlak ile sağlanabilir. Bütün mesele bu iman ve ahlakın içini doldurmaktır. İman ve ahlakın içi boşaldığında zaten üstünlük de elden gitmiş demektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid’in Günahı Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Mar 2023 13:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18717</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Yezid&#8217;in saltanatını yıkacağız&#8230;&#8221; Aslında çok dile getirmeseler de, Alevi olduğu kadar Sunni ve solda olduğu kadar da sağda böyle bir temel slogan var. Ama aslında Yezid&#8217;in bir suçu yok. Belki de asıl Suçlu Sebe Melikesi&#8230; Değil de, mesele oradan başlıyor. Milattan bin yıl kadar önce Yemen ve Habeş&#8217;in Melikesi Belkıs, halkıyla beraber güneşe tapıyordu&#8230; Hazreti Süleyman&#8217;ın davetini duydu, ziyaret etti ve o zaman için hak olan Yahudiliği kabul etti&#8230; O tarihten sonra Sebe ülkesinin çocukları kendilerini Hazreti Süleyman soyundan ve kutsal kabul etti. Sebe Melilkesi Belkıs&#8217;ın torunlarından Abdullah bin Sebe bir Yahudi idi&#8230; Diğer bütün dinler nesh olup İslam daveti gelince, halkının ileri gelenlerinden Abdullah bin Sebe de, Halife Osman döneminde bu davete katıldığını söyledi ama ruhu hep Yahudi kaldı&#8230; Tamam da, Yezid ile Abdullah bin Sebe ne alaka, değil mi? Daha Alicilik, Alevilik yoktu ama Abdullah bin Sebe, Şia mezhebinin üst aklının kurucusu olarak tarihe geçmişti. Önceleri biraz akıl karıştırdı; &#8220;İnsanların, Îsâ’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir, dünyaya dönmeye Muhammed daha layıktır&#8221; diyerek Kurani daveti tam anlamamış bazılarını yanına topladı. Hazreti Osman&#8217;a suikastı planladı&#8230; Başardı&#8230; Çevresindekilerin mescidde kılıç çekerek biat almaları sonucu Hazreti Ali için zorla biat topladı. Hazreti Ali, halife ilan edilince de adamlarıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&#8220;Yezid&#8217;in saltanatını yıkacağız&#8230;&#8221; Aslında çok dile getirmeseler de, Alevi olduğu kadar Sunni ve solda olduğu kadar da sağda böyle bir temel slogan var. Ama aslında Yezid&#8217;in bir suçu yok.</p>



<p>Belki de asıl Suçlu Sebe Melikesi&#8230; Değil de, mesele oradan başlıyor.</p>



<p>Milattan bin yıl kadar önce Yemen ve Habeş&#8217;in Melikesi Belkıs, halkıyla beraber güneşe tapıyordu&#8230; Hazreti Süleyman&#8217;ın davetini duydu, ziyaret etti ve o zaman için hak olan Yahudiliği kabul etti&#8230; O tarihten sonra Sebe ülkesinin çocukları kendilerini Hazreti Süleyman soyundan ve kutsal kabul etti.</p>



<p>Sebe Melilkesi Belkıs&#8217;ın torunlarından Abdullah bin Sebe bir Yahudi idi&#8230; Diğer bütün dinler nesh olup İslam daveti gelince, halkının ileri gelenlerinden Abdullah bin Sebe de, Halife Osman döneminde bu davete katıldığını söyledi ama ruhu hep Yahudi kaldı&#8230;</p>



<p>Tamam da, Yezid ile Abdullah bin Sebe ne alaka, değil mi?</p>



<p>Daha Alicilik, Alevilik yoktu ama Abdullah bin Sebe, Şia mezhebinin üst aklının kurucusu olarak tarihe geçmişti.</p>



<p>Önceleri biraz akıl karıştırdı;</p>



<p>&#8220;İnsanların, Îsâ’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir, dünyaya dönmeye Muhammed daha layıktır&#8221; diyerek Kurani daveti tam anlamamış bazılarını yanına topladı.</p>



<p>Hazreti Osman&#8217;a suikastı planladı&#8230; Başardı&#8230; Çevresindekilerin mescidde kılıç çekerek biat almaları sonucu Hazreti Ali için zorla biat topladı. Hazreti Ali, halife ilan edilince de adamlarıyla etrafını kuşattı. Hazreti Ayşe ile Hazreti Ali arasındaki Cemel Vakasında Haricileri organize etti&#8230; Her iki taraf birbirlerine saldırdılar&#8230; Artık her iki taraf da kan dökmüş ve yüzlerce yıl sürecek düşmanlık başlamıştı.</p>



<p>Arkasında Arapların en asil ve en kalabalık iki kabilesi Ümeyye ve Kelb kabilesi olan Muaviye de, Hazreti Osman&#8217;ın katilleri cezalandırılmadan Hazreti Ali&#8217;ye biat etmeyeceğini açıklamıştı. Halbuki Hazreti Ali&#8217;nin etrafında sahabeden çok az kimse kalmış ve&nbsp; çevresi o katiller tarafından kuşatılmıştı. On binlerce sahabenin öldüğü Sıffin olayı da bu gerilimin sonucu yaşandı.</p>



<p>Harici Abdurrahman bin Mülcem, Hazreti Ali&#8217;yi şehid edince Abdullah İbni Sebe şöyle dedi:</p>



<p>&#8220;Hazreti Ali ölmemiştir. O kıyametten önce dönüp asasıyla Araplar’ı yola getirecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır.&#8221;</p>



<p>Sonra Hazreti Hüseyin&#8217;i Kerbela&#8217;da yalnız bıraktılar&#8230; Sonra da Muaviye&#8217;nin haklılığını ve hilafetini kabul eden Hazreti Hasan&#8217;ı zehirlediler. Yezid&#8217;in aslında hiç bir şeyden haberi yoktu&#8230; Ne Alevileri bildi ne de Haricileri&#8230; Tarih de bin dört yüz yıldır, bu organize bir terör ve anarşi ortasında şaşırıp kalan bu şahısları tartıştı.&nbsp;</p>



<p>İslam tarihinde hizipleşme veya particilik, kaba hatlarıyla kadim bir Yahudi imzasıyla başlamıştı.</p>



<p>Bu tarihten sonra Şia, Abdullah bin Sebe&#8217;nin açtığı yolda ilerledi. O kadar uç fikirlerle olmasa da, Hristiyan teslis inancını itikadına yerleştirdi. Yahudi din adamlarının günahsız, masum ve dine kural koyucu özelliğini de on iki imam itikadına aldı ve gerçekte İslam dışı ama görünürde İslam bir din olarak tarihin sayfalarına yazıldı.</p>



<p>Şia&#8217;nın kurduğu Fatımi devleti bile Ali, Hasan veya Hüseyin adını almadı&#8230; Yahudilik anadan devam ettiği için Fatımi adını tercih ettiler. Bu dönemde on binlerce yalan ve hadis uydurdular. Bu yalanlar Sunni itikada da bu dönemde yerleşti. Said Nursi&#8217;nin risalelerinde her on sayfada bir, bu itikadi söylemlerle Hazreti Ali ve Cebrail&#8217;den bahsedilir. Bugün solcu aleviler ve sağcı sunniler, bu şekilde böyle temeller üzerinde bir arada olabildiler.</p>



<p>Yoksa Yezid&#8217;in bugün ile hiç bir alakası yok&#8230; Hazreti Osman ve Hazreti Ali&#8217;yi aynı fitne şehid etti.</p>



<p>Fatımiler Kudüs&#8217;ü Haçlılar&#8217;a niye ve nasıl teslim ettiler sanıyorsunuz? Bugün soldan ve sağdan iki ayrı söylem&#8230; Kılıçdaroğlu &#8220;Suriye dost, bize kim saldıracak?&#8221; ve Fetoş da &#8220;Haçlılar bize saldırmaz&#8221; demiyor mu?</p>



<p>Batının gözünde, Anadolu&#8217;daki Selçuklu da, Osmanlı da ve hatta Cumhuriyet de, Müslüman Türk devletidir. Gerçekte de aynı devlettir ve sadece yönetenler değişmiştir.</p>



<p>Ermeni ve İran medyasında, Erdoğan Hükümeti sonrası kendi planlarını çok rahat uygulayacaklarını yazıyor. Bu manzarayı iyi okumak gerekiyor.</p>



<p>Bugün, Batı dünyası Haçlı emellerinden vaz geçmedi&#8230; İstanbul&#8217;u ve Ankara&#8217;yı teslim almayı hala düşünüyorlar. Haçlılar gelseler, savaşmadan Kudüs&#8217;ü kendilerine teslim eden zihniyeti iktidarda görmek istemezler mi? İşte muhalefetin yaptığı da tamamen budur.</p>



<p>Anlamak gerek, anlatmak gerek ama anlamak isteyene&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yezidin-gunahi-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – II</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2023 07:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18701</guid>

					<description><![CDATA[İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER Kader ve Sünnetullah Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir? Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla Kader’in ve Sünnetullahın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, Aydınlanma metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “Sünnetullahın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde Kader ve Sünnetullah konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur. Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen Sünnetullah kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan Sünnetullah kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, Te’vilât), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî sünnetlerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri, Keşşâf). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, Sünnetullah kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, Sünnetullah kavramı, modern dönemde anlaşıldığının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER</strong></p>



<p><strong><em>Kader</em></strong><strong> ve <em>Sünnetullah</em> Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir?</strong></p>



<p>Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla <em>Kader</em>’in ve <em>Sünnetullah</em>ın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, <em>Aydınlanma</em> metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “<em>Sünnetullah</em>ın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde <em>Kader</em> ve <em>Sünnetullah</em> konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur.</p>



<p>Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen <em>Sünnetullah </em>kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan <em>Sünnetullah</em> kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, <em>Te’vilât</em>), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî <em>sünnet</em>lerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri,<em> Keşşâf</em>). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, <em>Sünnetullah</em> kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, <em>Sünnetullah</em> kavramı, modern dönemde anlaşıldığının aksine tabiat kanunlarına değil, Allah Teâlâ’nın hikmetine muvafık olarak tarihe, insan ve toplumların davranış tarzlarına dair, daha ziyade tabiatüstü mucizevî müdahalelerine ve öte dünyaya uzanan azabı hakkındaki <em>sünnet</em>lerine delalet etmektedir.</p>



<p><strong>Deprem <em>Sünnetullah</em>la mı <em>Âdetullah</em>la mı Açıklanabilir?</strong></p>



<p>Tarih boyunca Kelam âlimleri, Tevhid’in ve Allah Teâlâ’nın kemal sıfatlarının gereği olarak <em>fail-i muhtar</em> Yaratıcı anlayışına muhalefeti ve mucizeye imkân vermemesi sebebiyle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik bir tabiat tasavvuruna karşı çıkmışlar, tabiattaki işleyişin düzenini <em>Sünnetullah</em> değil, <em>Âdetullah</em> kavramıyla ifade etmişlerdir. Böylece tabiat kanunlarının değişmezliğini savunan kadim filozoflara mukabil Kelamcılar, tabiattaki düzeni kabul etmekle beraber, onu ilâhi takdir ve iradeye bağlayarak mucizeyi, duayı, ilâhi inayet ve yardımı mümkün görmüşlerdir. Şu halde deprem âfetinin, sebep ve sonuçlarıyla tamamen <em>tabiat kanunları</em> çerçevesinde gerçekleşmiş <em>doğal</em> bir hadiseden ibaret olduğu, ilahi takdir ve <em>Kader</em>le alakasının bulunmadığı iddiası İslâm’ın tarif ettiği tevhid akidesiyle bağdaştırılamaz.</p>



<p>İster <em>doğal</em> ister <em>ahlâki kötülük</em> olsun, deprem ve diğer <em>afet</em>ler, Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin inkâr, inat ve azgınlıkları sebebiyle uğradıkları helak kıssalarında olduğu gibi <em>Sünnetullah</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>ilahi ceza</em> olarak değerlendirilemez. Zira yine <em>Sünnetullah</em> gereği bu türden helâkler, aynı zamanda bir <em>peygamber </em>ve buna bağlı olarak <em>mucize</em>yi gerekli kılar. Buna binaen deprem, tabiatüstü ve mucizevi ilahi cezanın tecellisi manasındaki, <em>Sünnetullah</em> kavramından ziyade, yukarıda tarif ettiğimiz <em>Âdetullah </em>kavramı çerçevesinde açıklanabilir.</p>



<p><strong>İlâhî Hikmet ve İnsanın Sorumluluğu Bakımından Âfetler</strong></p>



<p>Âdetullah çerçevesinde gerçekleşen depremin sebep olduğu âfet, tabiat kanunları ve insanın kusurları sebebiyle meydana gelmekle beraber, ilahi <em>takdirin/kaderin</em> haricinde olmadığı gibi ilahi <em>hikmet</em>, <em>inayet</em> ve <em>rahmet</em>ten de hâli değildir. Bununla beraber deprem âfeti ilahi ceza olmamakla birlikte insanın kendi elleriyle yaptığı kötülüklerin sonuçlarının bir kısmının, daha dünyada iken kendisine gösterilmesi bakımından da bir <em>uyarı</em> ve <em>ibret</em> vesilesidir.</p>



<p>Musibetlerden bahseden, bazı âyet-i kerimlerde insanın sorumluluğuna dikkat çekilir: “<em>İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkar. Allah da onlara işledikleri (kusurların) bazısının (sonucunu) tattırır. Umulur ki (işledikleri kusurlardan) dönüverirler</em>.” (Rum 30/41); “<em>Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.</em>” (Şura 42/30).</p>



<p>Bazı âyet-i kerimelerde ise nihayetinde musibetlerin ilâhi <em>takdir/kader</em> tarafından kuşatıldığı ifade edilir; karada ve denizde ne varsa, bir yaprağın düşmesinden yerin karanlıkları içindeki bir daneye kadar, yaş kuru her şeyin O’nun ilminde olduğu ve bir kitapta yazılı bulunduğu (En’âm 6/59) vurgulanır. Benzer şekilde bir başka âyette de: “<em>Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”</em> (el-Hadîd, 57/22, 23) buyurulmaktadır.</p>



<p>Hem müşahede hem de ilahi beyanlar açısından bakıldığında âfetleri doğrudan ilahi bir ceza olarak değerlendirmek isabetli olmayacaktır. Bir âyette: “<em>Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphe yok ki Allah, kullarını görmektedir.”</em> (Fâtır sûresi 35/45) buyurulmaktadır. Nimetler gibi musibetlerin hikmeti de daha ziyade bir imtihan vesilesi olarak açıklanır: “<em>Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele. Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, ‘Biz Allah&#8217;a aidiz ve biz nihâyet O’na döneceğiz’ derler</em>.” (Bakara sûresi 2/155, 156). Zira iyilikler yanında kötülüklerin de bulunduğu dünya bir <em>ceza ve mükâfat</em> değil, <em>özgür</em> yaratılan insan için bir <em>imtihan</em> yeridir. Bütün amellere karşılık olarak daha dünyada iken ceza ve mükafât beklentisi zannedildiğinin aksine dinî olmaktan ziyade seküler bir anlayıştır.</p>



<p>Şunu da ilave etmek gerekir ki özellikle toplu musibetler yalnızca âfete uğrayan kimseler için değil, toplumun geri kalanı için de bir imtihan vesilesidir. Zira bir hadis-i şerifte, “<em>Mü’minler birbirlerine sevgi ve merhamette, birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar</em>” (Buhârî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66) buyurulmaktadır.</p>



<p><strong><em>Takdir</em></strong><strong>, <em>Tedbir</em>e Mani midir veya </strong><strong>Depremde Yıkımın Sebebi <em>Kader</em> İnancı mıdır?</strong></p>



<p>Temeli tevhid olan inancımıza göre, ister <em>doğal</em> ister <em>ahlâki</em> “kötülük” olsun ister faili belli ister meçhul olsun ister bireysel ister toplumsal olsun, hikmeti anlaşılsın ya da anlaşılamasın, nihayetinde başa gelen bütün <em>musibet</em>ler Allah’ın “<em>bilgisi, iradesi, yaratması </em>ve <em>kitabet</em>i ”yani<em> “Kader ve Kaza”</em>sı dâhilindedir. Suçsuz yere bir insanın kasten öldürülmesinden tutun da trafik kazasından, depremden, kalp krizinden ölmesine kadar her şey, ilahî <em>takdir/kader</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>musibet</em>tir. Türkçemizde, iki aracın çarpışmasına, <em>Kader</em>in tecellisi anlamında <em>Kaza</em> veya <em>âfet</em>lere <em>imtihan</em> anlamında <em>belâ</em> diyoruz mesela. <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin mekanist ve tabiatçı kabullerinin tesiri ve insanın tedbir ve sorumluluğunu kaldıracağı iddiasıyla modern zihin, <em>ilahi takdir</em> ile insanî <em>tedbir</em> ve <em>sorumluğu </em>bağdaştıramadığından, musibetleri kader ile irtibatlandırmayı, <em>Kadercilik</em> (Fatalizm, Cebriye) olarak damgalayarak reddetmektedir. İslâm Kelâm geleneğinde Allah’ın <em>ezeli ilmi</em>nin kulun özgürlüğüne mani olmadığı (<em>İlim maluma tabidir</em>) ifade edilmiş, kaderi gerekçe göstererek kulun kendisini temize çıkarması (<em>Kaderle ihticac</em>) caiz görülmemiştir. Tevhidin gereği olan, İslâm inanç esasları arasında yer alan sahih kader anlayışının insanın tedbir ve sorumluluğunu ortadan kaldırması bir yana artırdığını söylemek gerekir. Zira musibetlere sebep olarak, birey ve toplumun canına ve malına zarar veren kimse, kastı ve kusuru ölçüsünde, sadece dünyada değil ahirette de sorumludur.</p>



<p>Bilim ve tekniğin bunca geliştiği çağımızda birkaç yıl önce inşa edilen yapılar yerle bir olurken, <em>Kader</em>e iman eden atalarımızın, deprem başta olmak üzere, tabiat koşullarına direnerek asırlardır ayakta kalan eserleri, camileri, köprüleri vs. bu imanın timsali gibidir. İnsanlar haddini hududunu hatırladıkça, tedbiri arttırdıkça, işlerini düzgün ve sağlam (salih amel) yaptıkça, musibetler topyekün ortadan kalkmasa bile âfetlerin verdiği maddi ve manevi zayiat azalacaktır. Öyleyse iddia edildiği gibi depremde hasarın artmasına sebep olan sahih Kader inancı değil, müstağni ve bencil tavrının ve <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin tesiriyle, kâinatı <em>emanet</em> değil <em>mülk</em> olarak gören insanın, haddini hududunu aşması, açgözlülüğü ve ahlâki yozlaşmasıdır. Özenti ve taklit sâikiyle köklerinden uzaklaşmış, arada kalmış toplumlarda bu yozlaşmanın dozunun arttığı da bir vakıadır. Millî kültür ve eğitimimizi sıhhate kavuşturur, tedbirlerimizi arttırırsak depremlerin sebep olduğu, can ve mal kayıplarımız asgari düzeye inecektir.</p>



<p><strong>Deprem mi Öldürür Bina mı?</strong></p>



<p>Bugünlerde “Deprem değil bina öldürür” sözünü dindar kimselerden dahi sıkça işitmekteyiz. Hâlbuki inancımıza göre öldüren ne depremdir ne de bina. Belli bir müddet için hayatı veren de alan da (Muhyî ve Mümît) yalnızca O’dur. Şu halde şöyle demek daha doğru olsa gerektir: “Deprem değil bina ölüme sebeptir”. Zira şahit oluyoruz ki, depremde bazen aynı binada, aynı dairede, hatta aynı yastığa baş koyan iki kişiden biri ölüyor diğeri yaşıyor veya depremden kurtulan kimse aynı gün içinde başka bir sebepten vefat ediyor. Üstelik sapasağlam binalarda insanların her gün ölmekte olduğuna da şahit oluyoruz. Ölüm mukadderdir. Kitab’ta da buyurulduğu üzere er ya da geç, nihayetinde öleceğiz:</p>



<p><em>“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” </em>(el-Enbiyâ, 21/35); <em>“Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız, yine ölüm sizi bulur…” </em>(en-Nisâ, 4/78) Müslüman nazarında asıl <em>kötülük</em> ölüm değil, gaflet uykusunda, dalalet ve şaşkınlık içinde bocalayıp dururken, imandan mahrum bir şekilde heba olup gitmektir. Böyle büyük bir felaketten korunmak için Allah bize akıl, irade ve kalp gibi imkânlar bahşetmiştir. Hz. Ali’nin ifade buyurduğu gibi,<strong> “</strong><em>İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar</em><strong>”. </strong>Allah bizlere ölmeden önce uyanmayı nasip eylesin, âfete uğrayan kardeşlerimize rahmet ve inayetiyle muamele etsin, dünya imtihanımızda bizleri muvaffak kılsın.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – I</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 11:10:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18693</guid>

					<description><![CDATA[Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur. Kötülük Problemi Açısından Âfetler Kötülük problemi olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade kötülük, dinde ise musibet olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur.</p></blockquote></figure>



<p><strong>Kötülük Problemi Açısından Âfetler</strong></p>



<p><em>Kötülük</em> <em>problemi</em> olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade <em>kötülük</em>, dinde ise <em>musibet</em> olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, <em>Aydınlanma</em> metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür. Buna göre eğer âdil, kâdir ve merhametli bir Tanrı olsaydı, kötülükleri, haksızlıkları engellemesi gerekirdi. Kötülükleri engelle(ye)mediğine göre tarif edildiği bir Tanrı olmadığı iddia edilmiştir. Özellikle geniş kitleleri etkileyen âfetlerden sonra kötülükmeselesi yeniden alevlenir. Meselâ 1 Kasım&nbsp;1755’te Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve 60 ile 100 bin arasında insanın öldüğü tahmin edilen depremden sonra <em>Fransız Devrimi</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Aydınlanma</em>’nın öncü isimlerinden olan Voltaire (ö. 1778), “Depremin ilahi adaletle bağdaşmayacağını, tamamen bir doğa hadisesi olduğunu” iddia etmiş ve bu konuda etkileri günümüze kadar uzanan “Lizbon Felaketi Üzerine Şiir” kaleme almıştır. İlk planda makulmüş gibi görünen, “Kötülüklerle, âdil ve merhametli bir Tanrı’nın bağdaşmayacağı” önermesinin, tarihi vakıa ve insanlık durumu ile karşılaştırıldığında gerçeklikle uyumlu olmadığı görülecektir:</p>



<p>1. <em>Kötülükler/âfetler</em> gibi Tanrı da insanlık tarihinin ve ortak hafızasının evrensel bir gerçekliği olarak hep var olagelmiş ve öyle görünüyor ki var olmaya da devam edecektir. Eğer bu iki gerçeklik, ateistlerin iddia ettiği gibi, birbiriyle mütenakız/çelişik olsaydı bu ikisinin insanlığın ortak tarihi gerçekliğinde ve hafızasında berberce var olmaması, birinin diğerini yok etmesi gerekirdi. Şu halde gerçeklik, ateizmin bu teorik iddiasını geçersiz kılmaktadır.&nbsp;</p>



<p>2. Düşünce tarihinde ve özellikle de varoluş felsefesinde en büyük <em>musibet/kötülük</em> olarak bilinen “ölüm, ıstırap, savaş, âfetler” gibi <em>kaygı</em> ve <em>endişe</em> sebebi olan, insana geçiciliğini, sonluluğunu ve acizliğini hatırlatan <em>sınır durumlar</em>a, basireti açık olarak girdiğinde kişi, bizzat kendi olarak varolma, Hakk ve hakikati fark etme imkânıyla karşılaşır. Bunun için esaslı filozof ve sanatçılar felsefe ve sanat; “Ölmeyi öğrenmektir”, “İflas etmekte iken Tanrı’yı tanımaktır” veya “Ölmeye hazırlanmaktır” demişlerdir. İnsanda ölüm şuuru ve kaygısı olmasaydı, ne din ne felsefe ne de sanatın bulunmayacağı ifade edilmiştir. Ölüm hayatı sonlandırsa da ölüm şuuru hayatı besler. İnsanın hayat bilinci ve kalitesi ancak ölüm şuuru kadardır. Modern dönemde olduğu gibi ölümün örtülmesi, unutulması veya hayattan kovulması aynı zamanda hayatın da öldürülmesine yol açmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran ölüm şuuru, sonlu ve geçici olan hayatı anlamlandırma ve derinleştirme faaliyetlerinin, dinin, sanatın ve felsefenin en esaslı ve bereketli kaynağı olarak görülmüştür. Özetle başta ölüm olmak üzere, hayatı tehdit eden bütün <em>kötülükler/musibetler</em>, iddia edildiğinin aksine, gerçekte insanı Tanrı’dan uzaklaştırmak bir yana, Hakk’a ve hakikate yönlendirir. Bu sebeple hayatî bir tehlike anında, mesela yer sarsıldığında en seküler görünen insanın bile ağzından ilk önce “Allah, Bismillah” lafızlarının döküldüğüne hep şahit olmuşuzdur.</p>



<p>3. Bütün yıkıcılığına ve dehşetine rağmen su ve ateş gibi deprem de özü itibariyle kötü değildir; ateş yangına, su sele, deprem de yıkıma sebep olup insana zarar verdiğinde <em>kötülük</em> ve <em>âfete</em> dönüşür. Öte yandan su ve ateş gibi depremin yeryüzünde hayatın devamı, toprakların bereketi vs. için ne kadar hayati önemde olduğunu da bilim adamları açıklamaktadır. Şu halde asıl “kötülük” deprem değil, “Hayatı deprem gerçeğini göz ardı ederek inşa etmektir.” Benzer şekilde “kötülük” olarak isimlendirilen, hayatın bir gerçeği olan ölüm ve musibetler de ibretle değerlendirildiğinde bir açıdan büyük bir rahmete, hayatı biyolojik/hayvani düzeyden manevi/insani seviyeye yükseltmeye vesile olabilmektedir. Şu halde, “Sorun ölüm değil, geçici hazları yüce değerlere tercih ederek hayatı ölmeyecekmiş gibi organize etmektir” denilebilir.</p>



<p>4. Tarihi tecrübemiz, hayatın ve ölümün, iyiliğin ve kötülüğün sırrını, hikmetini ve manasını kendi bilgi imkânlarımızla bütünüyle kuşatmaktan aciz olduğumuzun şahididir. Fakat aklımızı ve kalbimizi kullanarak, gerek kâinattaki gerekse Kitab’taki ilahi işaret ve âyetlere kulak kabartarak bu konuda tatmin edici, sağlam bir kanaat ve inanca kavuşma imkânından da mahrum değiliz. Öte yandan Tanrı’yı inkârın, yeryüzündeki kötülükleri ortadan kaldırmadığı ve bize daha tutarlı bir açıklama getirmediği gibi âfetlerin açtığı derin acıları dindirmeye ve yaraları sarmaya da katkı sağlamadığı bilinmekte/görülmektedir. Buna mukabil musibetler konusunda din kadar tutarlı ve tatminkâr bir açıklamaya, ilâhi takdir ve inayete iman kadar sağaltıcı bir devaya henüz şahit olunmamıştır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür.</p></blockquote></figure>



<p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen <em>müstağni</em> karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. <em>Yokluk/ölüm</em> en büyük musibetlerden olduğu gibi <em>varlık/hayat</em> da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise <em>kötülük</em> ve <em>musibetler</em>e isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, <em>inkâr</em> ve <em>istiğna</em>nın doğurduğu bir sonuçtur.Buna mukabil varlığının ve sahip olduklarının kaynağının kendisi olmadığını, yaratılmış olduğunu idrak eden mümin ise Yaradan’a minnet ve şükran duyar. Musibetle karşılaşınca da sabreder. Bu sebeple ilk sûresinin ilk ayeti <em>hamd/şükür</em> ile başlayan Kitab’ımızda <em>şükür</em> ile <em>iman</em>, <em>nankörlük</em> ile <em>küfür</em> ve <em>isyan</em> neredeyse eş anlamlı olarak kullanılır. Şu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler musibetler karşısında tarif etmeye çalıştığımız mümin ve müteşekkir karakter ile münkir ve müstağni karakterlerin tavrının tasviri gibidir:</p>



<p>&nbsp;“<em>Şüphesiz, kendini müstağni (kendine yeterli) görünce, insan azar/haddini aşar</em>.” (Alak sûresi 6-7)</p>



<p>&nbsp;“<em>İnsanın başı derde girdi mi Biz&#8217;e yalvarır, ama sonra ona tarafımızdan nimet verince: “Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim” der. Hayır! Bu bir imtihandır, ama çokları bunu anlamazlar.</em>” (Zümer sûresi 49)</p>



<p>“<em>Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, (nimete) şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”&nbsp;</em>(Müslim, Zühd, 64)&nbsp;</p>



<p>(Devam edecek: “Kader Açısından Âfetler”)</p>



<p><strong>Muhammet Altaytaş</strong>/Prof. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
