<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>dijital &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/dijital/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 31 Aug 2020 07:45:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>dijital &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dijital Devrim, Sosyal Medya ve Gençlerimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dijital-devrim-sosyal-medya-ve-genclerimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dijital-devrim-sosyal-medya-ve-genclerimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Feyzullah Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2020 07:45:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15621</guid>

					<description><![CDATA[2000 yılından, yani yeni bir yüzyıla-binyıla girmenin mutluluğunun, heyecanının yaşandığı yıldan bahsediyoruz. Hatırlarım, türlü dedikodu ve iddialar vardı bu yıl ile ilgili. Daha çocuk olduğum için pek anlayamadığım bu muhabbetlerden çıkardığım sonuç, 2000 denen yılda çok büyük değişimler olacağıydı. &#160;2000’ler hakkında en uç tahminlerde bulunanların dahi “ters köşe” olduğu bir şey yaşadık son yirmi yılda. Buna bazıları “dijital devrim” diyor. Bu devrimin fayda ve zararları kıyaslandığında insanlık olarak ilerlediğimiz iddiası büyük bir tartışma konusu bence. Mesela 2000 yılında herhangi bir vatandaşa “2000’lerde gençler en mahremlerini sırf takipçi ve beğenilerini arttırmak için utanmazca tüm dünyanın görebileceği programlara yükleyip paylaşacak” deseydik büyük ihtimalle bize inanmayacaktı. Ya da “insanlar bilim adamlarını, alimleri, yazarları, aydınları takip etmek yerine kendilerini rezil etme pahasına şeyler yapan ve yine bu programlarda paylaşanları takip edecekler” deseydik herhalde delirdiğimizi düşünürdü. Çünkü yılın sayı değeri arttıkça, ilerlemenin olacağı düşüncesi bu akıl dışı iddiaları elbette kabul etmeyecekti. Ama bu yıllara hali hazırda şahit olan bizler, o yıllarda yaşanabileceğine ihtimal bile vermediğimiz bu vakaların bizzat şahidi oluyoruz ne yazık ki. Gençlerimizin, like/beğeni için yapamayacakları şey yok. Tabi bu acı gerçek sadece gençler için geçerli değil, yetişkinler de bu yarışın içinde iddialı bir grup olarak kendilerini gösteriyor. &#160;Peki, neden böyle? Beşeri bilimlerin sahasına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2000 yılından, yani yeni bir yüzyıla-binyıla girmenin mutluluğunun, heyecanının yaşandığı yıldan bahsediyoruz. Hatırlarım, türlü dedikodu ve iddialar vardı bu yıl ile ilgili. Daha çocuk olduğum için pek anlayamadığım bu muhabbetlerden çıkardığım sonuç, 2000 denen yılda çok büyük değişimler olacağıydı.</p>



<p>&nbsp;2000’ler hakkında en uç tahminlerde bulunanların dahi “ters köşe” olduğu bir şey yaşadık son yirmi yılda. Buna bazıları “dijital devrim” diyor. Bu devrimin fayda ve zararları kıyaslandığında insanlık olarak ilerlediğimiz iddiası büyük bir tartışma konusu bence. Mesela 2000 yılında herhangi bir vatandaşa “2000’lerde gençler en mahremlerini sırf takipçi ve beğenilerini arttırmak için utanmazca tüm dünyanın görebileceği programlara yükleyip paylaşacak” deseydik büyük ihtimalle bize inanmayacaktı. Ya da “insanlar bilim adamlarını, alimleri, yazarları, aydınları takip etmek yerine kendilerini rezil etme pahasına şeyler yapan ve yine bu programlarda paylaşanları takip edecekler” deseydik herhalde delirdiğimizi düşünürdü. Çünkü yılın sayı değeri arttıkça, ilerlemenin olacağı düşüncesi bu akıl dışı iddiaları elbette kabul etmeyecekti. Ama bu yıllara hali hazırda şahit olan bizler, o yıllarda yaşanabileceğine ihtimal bile vermediğimiz bu vakaların bizzat şahidi oluyoruz ne yazık ki. Gençlerimizin, like/beğeni için yapamayacakları şey yok. Tabi bu acı gerçek sadece gençler için geçerli değil, yetişkinler de bu yarışın içinde iddialı bir grup olarak kendilerini gösteriyor.</p>



<p>&nbsp;Peki, neden böyle? Beşeri bilimlerin sahasına giren bu tür konular asla tek bir nedenle açıklanamaz. Bundan dolayı disiplinler arası çalışmalarla birçok alandan uzmanla çalışmak gerekiyor. Ancak sayılabilecek birçok nedenin başında bence insanların saygınlık ve sevgi ihtiyaçlarını gerçek hayatta karşılayamaması geliyor. Bahsettiğim ihtiyaçları tatmin edebilenlerin bu tür üzücü davranışlara tevessül etmediklerini rahatlıkla görebiliriz. Örneğin alanında saygın bir bilim adamının birilerine gönderme yaparak ağır çekimle yürüdüğünü görmüyoruz. Ya da aydın bir kadın münevverin dar elbiseleriyle dişiliğini ön plana çıkararak “takipçi kasmasına” şahit olmuyoruz. İhtiyaçlarını giderebilmek adına herkes heybesinde olanı sunuyor yani. Aslında o saçma hareketleri yapan insanlarımız, insanların neden onları takip ettiğinin farkındalar. Ama olsun! Sosyal medyada takip, destek, reklam, fenomenlik, para gibi kavramlar şeref, haysiyet, onur, edep gibi kavramlardan daha fazla prim yapıyor. Bunun farkındalar.</p>



<p>&nbsp;Eğer birey, usulünce bir şeyler okuyup yazmaya çalışırsa takipçi ve beğeni sayısı bahsettiğimiz fenomenlere(!) nispetle yok denecek kadar az olacaktır. Nitekim bu da sevgi ve saygınlık ihtiyacını tatmin edememek demektir. Aynı zamanda okumak, yazmak, üretmek gibi kavramlar üst düzey zihinsel çaba ve emek gerektirdiği için de meşakkatli yollardır. İnsanların nefsine hitap edecek doğuştan gelen güzelliği sergilemek çok daha kolay. Zaten insanlar soyundukça da “cesur poz” nitelemesiyle cesaretin soyunmaktan geçtiği mesajını veren bir medya da hâkimken bilinçten yoksun, sevgi ve saygı ihtiyaçları karşılanmamış bir insanın başka şekilde davranmasını beklemek aşırı iyimserlik olurdu. &nbsp;Sonuç: Son derece akıldan uzak davranışlar, her haliyle cinsellik kokan videolar ve daha nice rezalet…</p>



<p>&nbsp;Abraham Maslow adlı bilim adamı insanların hayatlarında bazı temel ihtiyaçları olduğunu öne sürer. Bununla birlikte bu ihtiyaçların kendi aralarında hiyerarşik bir biçimde sıralandıklarını ifade eder. İhtiyaçlar Piramidi adı verilen bu teoride, alt basamakta yer alan ihtiyaçlar bir üst ihtiyaçtan önce giderilmek zorundadır. Alt basamaktaki ihtiyaç giderilmedikçe diğerine geçiş birçok insan için mümkün değildir.</p>



<p>&nbsp;Bu piramidin en alt basamağında en temel ihtiyaçlar olan fizyolojik ihtiyaçlar yer almaktadır. Fizyolojik ihtiyaçlar yeme, içme, uyku, cinsellik gibi temel ihtiyaçları ifade eder. İnsanın bir üst ihtiyaç basamağına geçebilmesi için bu basamaktaki ihtiyaçları asgari düzeyde de olsa karşılaması gerekir.</p>



<p>&nbsp;Piramidin ikinci basamağında ise güvenlik ihtiyacı yer alır. Bu basamakta bireyin kendini güvende hissetme arzusu yatmaktadır. İnsan yaratılışı gereği kendini şiddetten uzak, huzurlu bir ortamda ister. Örneğin; ailesiyle güvende yaşayabileceği bir yer ihtiyacı duyar. Güvenlik ihtiyacı her şekilde olabilir. Bireyin, yaşamını sürdürebileceği, geçimini sağlayabileceği güvenceli bir iş araması, kendine güvenli bir barınak yapması, güvenli bir sosyal ve siyasal çevre oluşturması hep bu çerçevede değerlendirilir.</p>



<p>&nbsp;2000 yılından itibaren temel fizyolojik ihtiyaçların ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması hususunda gerek ülkemiz gerekse de dünya genelinde ciddi bir refah seviyesi artışı söz konusudur. İnsanlar bu ihtiyaçlarını eskisine göre çok daha kolay karşılayabildikleri için üst düzey ihtiyaçlar olan diğer ihtiyaçlara yöneldiler. Günümüzde hala açlık ve sefalet çeken ülkelerdeki sosyal medya kullanımının mahiyeti ağırlıklı olarak fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik iken bu problemleri yaşamayan ülkelerde üst basamaklardaki ihtiyaçları gidermeye yönelik çabalar daha ağırlıkta.</p>



<p>&nbsp;İlk iki basamaktaki ihtiyaçlarını karşılayan bireyler, doğal olarak ait olma-sevgi ihtiyacı ve statü-saygınlık ihtiyacı basamaklarına yönelir. İşte yukarıda bahsettiğimiz sosyal medya hastalarının elde etmeye çalıştığı şeyler bu iki ihtiyaçtır. Zira ilk iki basamağın ihtiyaçları karşılanmış ve sıra bu iki ihtiyaca gelmiştir. 2000’li yıllardan önce yani dijital devrim(!)den önce insanlar, sevgi ve saygınlık ihtiyaçlarını gerçek hayatta karşılamak zorundaydılar. Gerçek hayat söz konusu olunca gerçek başarılar ve gerçek sevgiler söz konusu oluyordu. Örneğin çevresinde saygın biri olarak anılmak istenen birisi o kültürün ve toplumun gerçekten takdir edeceği bir şeyler başarmak zorundaydı. Bu zorunluluk onu hayatın zorluklarına karşı da hazırlamış oluyordu. Köyünde saygın biri olmak isteyen genç, tarlasını herkesten daha güzel sürmeye çalışıyordu ya da en iyi verimi alabilecek yeni taktikler öğreniyordu.</p>



<p>&nbsp;Sevgi ihtiyacını karşılamak için yine o kültürde kabul göreceği şekilde giyinir, bakımını yapar, insanları sever ve sevgisine karşılık bulmak için çabalardı. 2020 deki gibi çevre, tüm dünya değildi sadece bulunduğu aile ve bulunduğu semtti ya da şehirdi. Hal böyle olunca içinde bulunduğu kültüre göre hareket etmek zorundaydı. Bu bir bakıma kültürün korunmasına da yarıyordu.</p>



<p>&nbsp;2000 ve öncesinde bu iki ihtiyacı karşılamak adına yapılan çabalar 2020’de gereksiz(!) uğraş olarak görülmeye başlandı. Gencin çektiği bir videoyu köyündeki amcası beğenmese bile Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından binlerce kişi beğenip paylaşabiliyordu artık. Hal böyle olunca videodaki içeriğin toplumsal normlarla uyumlu olma zorunluluğunun bir anlamı kalmıyordu. Aradığı sevgi ve saygıyı sosyal medyada bulan gencimiz tüm ihtiyacını like/beğeni, paylaşım ve yorum butonlarından tatmin etmiş oluyordu. Üstelik beğenmediği yorumları da silerek ya da yorumu yapanı engelleyerek “güç bende” mesajıyla daha büyük iç tatminlere yolculuk yapabiliyordu artık. Bu duruma aile içi iletişimin yine dijital devrim(!) marifetiyle bitme noktasına gelmesi eklenince ailesinde ilgi, sevgi ve saygı görmeyen genç, sanal ortamın potansiyel kurbanı haline gelmiş oluyordu.</p>



<p>&nbsp;Gerçek hayatta gerçek başarılar elde edebilen genç, sanal ortamda türlü rezilliklere kalkışmaz. Ebeveynler olarak evlatlarımıza başarıyı tadabilecekleri ortamlar sunmalıyız. Gerek iş hayatında gerek sosyal hayatta gerekse de eğitim hayatında kendini ispatlamış, sevilen ve saygı duyulan bir genç sosyal medyada gerçek bir üretken olarak yer alır. Takipçisinin ya da beğenilerinin sayılarından çok, ürettiği içeriğin kalitesini arttırmaya çalışır. Bunu başarabilen biri sosyal medya merkezli yaşamaz. Bu konuda en büyük sorumluluk, doğduğu andan itibaren evladını bu ihtiyaçları giderebileceği gerçek ortamları sağlamakla görevli ebeveyndedir. Ebeveynler, bu süreçte yakın akrabalarla sağlam ilişkiler içerisinde olursa yükleri hafifleyecektir. Geniş ailede büyüyen çocuk kendini ispat yolunda daha kolay mesafe alır.</p>



<p>&nbsp;Piramidin en tepesinde olan kendini gerçekleştirme kavramına gelince. Bu kavram sosyal medyanın sanal fenomenleri için çok yabancı bir kavramdır. Onlar beğen, paylaş ve yorum yap butonlarıyla tatmin oldukça bu kavram da onlara yabancı kalmaya devam edecektir.</p>



<p><em>Dua ile…</em></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="503" height="349" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/pira.jpg" alt="" class="wp-image-15622" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/pira.jpg 503w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/08/pira-300x208.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dijital-devrim-sosyal-medya-ve-genclerimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijital Çağda Öğretmen Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dijital-cagda-ogretmen-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dijital-cagda-ogretmen-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Dec 2018 10:34:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5857</guid>

					<description><![CDATA[Yıllardır iyi öğretmen yetiştirme konusunda çeşitli düzey ve içeriklerde çalışmalar, paneller, programlar yapılmaktadır. Aslında iyi öğretmenin nasıl olması gerektiği konusunda hemen herkesin üzerinde anlaşabileceği ortak noktalar var. Bunların bir kısmı artık harcı âlem özellikler;  mesleğini sevmek, yeniliklere açık olmak, öğrenciyle empati kurabilmek, sabırlı ve anlayışlı olmak,  alanına hâkim olmak, bilgiyi aktarma becerisine sahip olmak, güncel gelişmelerden haberdar olmak… Bu listeye aklınıza gelen bütün iyi nitelikleri ekleyebilirsiniz. Sorun bu formatta, kapasite ve kalitede öğretmeni yetiştirmek. Öğretmen adayı nasıl seçilecek, hangi müfredatla eğitilecek, mesleki/toplumsal hiyerarşide nerede yer alacak. Bu önemli bir nokta çünkü ülkemizde genel kanı, öğretmenlikle ilgili bölümleri tercih edenlerin göreceli olarak daha düşük puan alanlar olduğu yönünde. Amiyane tabirle &#8220;hiçbir şey olamazsa bari öğretmen olsun&#8221; anlayışı&#8230; Diğer mesleklerle karşılaştırıldığında öğretmenlerin ekonomik ve sosyal statü açısından basamağın daha alt kısmında yer aldıkları bilinmektedir.  Bu da “mesleği, bilerek ve isteyerek değil, mecburiyetten” seçmeye yöneltiyor. Türkiye’de hem orta öğretim, hem de yükseköğretim düzeyinde, dünya ölçeğinde eğitim veren kurumlarımız var. Bu kurumların donanım, öğretmen/öğretim üyesi ve öğrenci profilleri incelenerek sağlıklı bir model inşa edilebilir. Bu model üzerinden gidilerek, sorun nereden ve kimden kaynaklandığı tespit edilebilir ve buna uygun çözüm aranabilir. Böylece her yıl eğitim-öğretim alanında neden sınıfta kaldığımıza dair gereksiz tartışmalar da son bulmuş olur;  sorun öğrenci mi, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllardır iyi öğretmen yetiştirme konusunda çeşitli düzey ve içeriklerde çalışmalar, paneller, programlar yapılmaktadır. Aslında iyi öğretmenin nasıl olması gerektiği konusunda hemen herkesin üzerinde anlaşabileceği ortak noktalar var. Bunların bir kısmı artık harcı âlem özellikler;  mesleğini sevmek, yeniliklere açık olmak, öğrenciyle empati kurabilmek, sabırlı ve anlayışlı olmak,  alanına hâkim olmak, bilgiyi aktarma becerisine sahip olmak, güncel gelişmelerden haberdar olmak… Bu listeye aklınıza gelen bütün iyi nitelikleri ekleyebilirsiniz. Sorun bu formatta, kapasite ve kalitede öğretmeni yetiştirmek. Öğretmen adayı nasıl seçilecek, hangi müfredatla eğitilecek, mesleki/toplumsal hiyerarşide nerede yer alacak. Bu önemli bir nokta çünkü ülkemizde genel kanı, öğretmenlikle ilgili bölümleri tercih edenlerin göreceli olarak daha düşük puan alanlar olduğu yönünde. Amiyane tabirle &#8220;hiçbir şey olamazsa bari öğretmen olsun&#8221; anlayışı&#8230; Diğer mesleklerle karşılaştırıldığında öğretmenlerin ekonomik ve sosyal statü açısından basamağın daha alt kısmında yer aldıkları bilinmektedir.  Bu da “mesleği, bilerek ve isteyerek değil, mecburiyetten” seçmeye yöneltiyor.</p>
<p>Türkiye’de hem orta öğretim, hem de yükseköğretim düzeyinde, dünya ölçeğinde eğitim veren kurumlarımız var. Bu kurumların donanım, öğretmen/öğretim üyesi ve öğrenci profilleri incelenerek sağlıklı bir model inşa edilebilir. Bu model üzerinden gidilerek, sorun nereden ve kimden kaynaklandığı tespit edilebilir ve buna uygun çözüm aranabilir. Böylece her yıl eğitim-öğretim alanında neden sınıfta kaldığımıza dair gereksiz tartışmalar da son bulmuş olur;  sorun öğrenci mi, sistem mi, donanım mı, öğretmen mi, öncelikli olarak cevap verilmesi gereken sorular bunlardır.</p>
<p>Bugüne değin öğretmen nasıl yetiştirilmeli sorusuna verilen cevapları bir araya toplasak bir ansiklopedi çıkar ortaya. Eğitim Fakültelerimiz bu amaçla kurulmuştur. Bu fakültelerde daha iyi eğitim, öğretim yöntemleri konusunda sempozyumlar yapılmakta, bilimsel makaleler ve kitaplar yazılmaktadır. Bunların yansımalarını da ne yazık ki göremiyoruz.</p>
<p>İyi bir öğretmen yetiştirmenin birinci kuralı, bu mesleği tercih edeceklerin seçilme biçimidir. Örneğin fakülteye kabulde, hangi branş için kaç puanlık bir asgari puanın gerekli olduğu saptanmalıdır. Üniversiteye giriş sınavında ilk 1000’e girenlere şu kadar burs vereceğiz tarzı reklam amaçlı açıklamalarla öğretmen seçimi yapılamaz, yapılmamalıdır. Türkiye’de, Türkiye’nin öğretmen ihtiyacından fazlasını karşılayacak sayıda Eğitim Fakültesi var. Sokakta dolaşan genç sayısı azaltmak için düşürülen puanlar iyi bir öğretmenin yetişmesinin önünü tıkamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Alt yapısı ve akademik kadrosu tamamlanmadan yeni fakülteler ve bölümler açılmamalıdır. Öğrenci sayısı ciddi oranlarda düşürülmelidir. Bu sayı 25-35’ten fazla olmamalıdır. Gençlerin illa fakülte mezunu olması isteniyorsa, Açık Öğretim Fakültesi bu işi görmektedir.</p>
<p>Fakültenin kalabalık olması, ülkeye hizmet edenlerin sayısını ve miktarını artırmamaktadır. Sorumlu ve yetkililerin bunu bilmiyor olmaları düşünülemez. Günübirlik politik kaygıları, daha çok genci öğrenci yapma anlayışı, bugün şikayetçi olduğumuz nitelikli öğrenci sayısını sürekli düşürmektedir.</p>
<p>İkinci konu müfredatın güncelliğidir. Çağın gereklerine uygun dersler ve ders içerikleri sürekli güncellenmelidir. Dört yıllık bir eğitimden sonra yardımcı ders kitabı olmadan derse giremeyen bir öğretmen adayını hangi müfredatla ve hangi öğretim yöntemiyle eğittiğimizi dönüp tekrar tekrar düşünmemiz gerekir.  Bir öğretmeni okul yıllarında tuttuğu notlarla ders işlemek zorunda bırakan nedenleri süratle bulup çözmek zorundayız. Öğrencinin meslek hayatında pek az ya da hiç ihtiyaç duymadığı derslere eğitici yetiştiren bölümlerin müfredatlarında yer verilmemelidir. Teknolojinin sağladığı kolaylıklardan azami ölçüde yararlanmanın yolları aranmalıdır. Aslolan sınıfa akıllı tahta koymak değil, akıllı tahtayı sınıfta kullanmaktır. Her ders için videolar hazırlanmalıdır. Hoca, sınıfta anlattığı dersi, sınıfta ya da sınıf dışında kaydetmeli ve elektronik ortamda paylaşmalıdır. Böylece öğrenciye, anlamadığı dersi istediği kadar tekrar imkânı sunulmalıdır.</p>
<p>Eğitim Fakülteleri, birinci sınıfı hazırlık, iki, üç ve dördüncü sınıfları mesleki dersler ve son sınıfı uygulama olmak üzere beş yıl olmalıdır. Öğrenci son yılda aynı zamanda bir bitirme tezi hazırlamalıdır. Bir diş hekiminin, bir eczacının beş yıl eğitim gördüğü düşünülürse, bu süre,  işi insan yetiştirmek olan bir meslek mensubu için son derece makul hatta gereklidir. Öğrenciler, neyi ya da neleri bilmezse öğretmen olamayacağı konusunda bilgilendirmelidir. Öğrenciye Google bilgileri yüklemek ve bunları istemek zaman israfıdır.  Bunun yerine araştırıcı ve çözümleyici bir yöntem izlenmelidir. Yıllardır benzer şeyler söylendiği halde beklenen düzeyde bir sonuç alınmadığı herkesin malumudur. Öğretim üyeleri bu konuda teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. İşe yaramayacağını bile bile salt müfredatta yer alıyor diye öğrenciye ezberle-unut içerikli bilgi yüklememesi konusunda uyarılmalıdır.</p>
<p>Dış paydaşlarla program alış verişi yapılmalıdır. İyi örnekler seçilmeli ve bunlar ülke koşullarına uygun hale getirilmelidir. Eğitimde yitirilen zaman, her alanda ciddi kayıplar anlamına gelmektedir. Bir an önce eyleme geçilmelidir. Kaydedilen ve kaybedilenleri, başarı ve başarısızlıkları denetleyen bir kurul oluşturulmalıdır.</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong></p>
<p>Eğitim Fakültelerinin yapısı güncelleştirilmeli, öğrenci alımları belli koşullara bağlanmalıdır. Öğretmenliği meslek olarak seçeceklere saygınlık kazandıracak düzenlemeler yapılmalıdır. Eğitim süresi yeniden gözden geçirilmelidir. Öğrenci sayıları mutlaka azaltılmalıdır. Mevcut öğretmenlerin bilgileri hizmet içi eğitimle güncellenmelidir. En iyi sistem uygulansa bile, asıl aktörün öğretmen olduğu akılda tutulmalıdır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Hasan Boynukara </strong></p>
<p><strong>Kaynak: www.fikircografyasi.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dijital-cagda-ogretmen-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
