<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>deprem &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/deprem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 20 Feb 2024 10:18:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>deprem &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Depremden Korunma ve Kurtuluş: Sağlam Bina Sağlam İman</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Feb 2024 10:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19077</guid>

					<description><![CDATA[&#8230;أعوذ بالله، بسم الله&#8230;،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ “Yer dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldığında …” İki tür deprem vardır. Birincisi dünyada cari olan doğal depremler. İkincisi ise kıyamet depremi. Yüce Allah’ın evrene koyduğu âdetullah denilen kanunlar çerçevesinde dünyada birçok doğal olay meydana gelmektedir. Bu olayların bir kısmı insana fayda sağlarken, iyilik ve güzellikler sunarken bir kısmı ise zarar verir, istenmeyen sonuçlar doğurur, felaketlere yol açar. Sel, yangın, fırtına ve deprem bunlar arasındadır. Sık aralıklarla olmadığı ve olduğunda da büyük yıkımlara neden olduğu için deprem, insanı en çok etkileyendir. Bu yüzden insanlar depreme karşı çoğu zaman hazırlıksız yakalanmaktadırlar. Bu da büyük can kayıplarına yol açmanın yanında yaşayanlara yönelik de altından kalkılması zor psikolojik sarsıntı ve maddi kayıpların oluşmasına neden olmaktadır. Çok boyutlu büyük yıkım meydana getirmesi dolayısıyla depremler adeta bir takvim başlangıcı gibi zihinlere kazınır. Depremi yaşayan herkesin mutlaka bir hikâyesi, ıstırabı veya acı kaybı bulunur. Yaşadıkları acı hikâyeler, çektikleri sıkıntılar; can, mal ve beden kayıplarının oluşturduğu boşluklar zihinlerinde her daim tazeliğini korur, toplantıların baş konusu olur. Böylesine ağır yıkımlar meydana getiren depremler, bir yönüyle yeniden diriliş, yeniden ayağa kalkma ve yeni bir hayat kurma anlamı taşırken diğer yönüyle bir göçün başlangıcı, farklı bir yurt bulma arayışı ve yeni bir çevreye yerleşme telaşı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8230;أعوذ بالله، بسم الله<br>&#8230;،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ</p>



<p class="has-text-align-right">“Yer dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldığında …”</p>



<p>İki tür deprem vardır. Birincisi dünyada cari olan doğal depremler. İkincisi ise kıyamet depremi.</p>



<p>Yüce Allah’ın evrene koyduğu <strong>âdetullah</strong> denilen kanunlar çerçevesinde dünyada birçok doğal olay meydana gelmektedir. Bu olayların bir kısmı insana fayda sağlarken, iyilik ve güzellikler sunarken bir kısmı ise zarar verir, istenmeyen sonuçlar doğurur, felaketlere yol açar. Sel, yangın, fırtına ve deprem bunlar arasındadır.</p>



<p>Sık aralıklarla olmadığı ve olduğunda da büyük yıkımlara neden olduğu için deprem, insanı en çok etkileyendir. Bu yüzden insanlar depreme karşı çoğu zaman hazırlıksız yakalanmaktadırlar. Bu da büyük can kayıplarına yol açmanın yanında yaşayanlara yönelik de altından kalkılması zor psikolojik sarsıntı ve maddi kayıpların oluşmasına neden olmaktadır.</p>



<p>Çok boyutlu büyük yıkım meydana getirmesi dolayısıyla depremler adeta bir takvim başlangıcı gibi zihinlere kazınır. Depremi yaşayan herkesin mutlaka bir hikâyesi, ıstırabı veya acı kaybı bulunur. Yaşadıkları acı hikâyeler, çektikleri sıkıntılar; can, mal ve beden kayıplarının oluşturduğu boşluklar zihinlerinde her daim tazeliğini korur, toplantıların baş konusu olur.</p>



<p>Böylesine ağır yıkımlar meydana getiren depremler, bir yönüyle yeniden diriliş, yeniden ayağa kalkma ve yeni bir hayat kurma anlamı taşırken diğer yönüyle bir göçün başlangıcı, farklı bir yurt bulma arayışı ve yeni bir çevreye yerleşme telaşı olmaktadır. Bu gelişmeler her depremde eş zamanlı olarak yaşanmış ve yaşanmaktadır.</p>



<p>Kıyametin deprem olarak gerçekleşecek olmasının hikmeti, sanki bu ikinci anlamında saklıdır. Büyük bir deprem olacak ve insanlar topyekûn bir ayrılış süreci yaşayacaklar. Bu son deprem, son göç, son intikal olacak ve herkes ebedî yurduna yerleşecek.</p>



<p>Bunu en çarpıcı şekilde Zilzâl Suresi anlatır. “dehşetli büyük bir deprem olacak.” Yeniden diriliş depremi. Bu sefer sadece yıkmayacak aksine insanları ayağa kaldıracak. Ölmüş, berzah hayatına intikal etmiş, olacaklardan habersiz insanı yeryüzüne atacak ve onu derin bir uykudan uyandıracak. İnsan şaşkın bir vaziyette “Ne oluyor buna?!” diyecek. Sonra etrafına bakacak, bütün olanları yeryüzü ona lisan-i haliyle ve kendisine bildirilen şekliyle haber verecek. Bunların hepsi Yüce Allah’ın izni, emri ve iradesiyle gerçekleşecek.</p>



<p>1999 Sakarya depreminde bu halin küçük bir misalini uzaktan da olsa yaşadım. Sarsıntıyla derin uykudan uyandım ve şaşkın bir vaziyette kendi kendime “ne oluyoruz?” dedim. Sokağa çıkan insanları görünce durumu anladım. Sonra 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depreminde enkazdan çıkarılan küçücük bir çocuğun şaşkın bir şekilde “Ne oluyor ya, ne oluyor?!” diye haykırışını görünce, kendi yaşadığım hal aklıma geldi.</p>



<p>Evet, bu iki depremden korunmanın ve kurtuluşun yolu <strong>sağlamlıktan </strong>geçiyor. Dünyadaki için<strong> sağlam bina, </strong>kıyametteki için<strong> sağlam iman</strong>.</p>



<p>Deprem uzmanları çok net söylüyor: “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Demek ki dünyevî doğal depremden hasarsız kurtulmak istiyorsak, sağlam zemin üzerine sağlam bina yapacağız. Yüce Allah ne buyuruyor: “İnsan ancak yapıp ettiklerinin karşılığı vardır/bedeliyle karşılaşır” (Necm 39). Bunun anlamı sağlam bina yaparsak korunuruz, çürük bina yaparsak yıkılırız.</p>



<p><strong>Kıyamet depremi</strong>nden kurtuluşun çaresiyse <strong>sağlam iman</strong>. Sağlam iman sadece inandım demekle olmaz. Kişi kalbiyle ve kalıbıyla iyi olmalı, hayra yönelmeli ve kötülükten uzak durmalı. Çünkü o depremin hemen akabinde, hep birlikte, mahşer denilen toplantı yerinde, Allah’ın huzurunda hesap vereceğiz. Hesabımız bütün sözlerimizin ve eylemlerimizin not edildiği hayat kitabımız üzerinden olacak. Hatta organlarımız şahit kılınacak. Kendisine hiçbir şeyin gizli olmadığı Yüce Allah hakkımızda karar verecek.</p>



<p>O kitap kuru-yaş, az-çok, küçük-büyük, gizli-açık bütün sözlerimizin ve eylemlerimizin kayıtlarının eksiksiz tutulduğu bir belgedir. Bir tek kalbimizden geçenler bulunmamakta orada. Çünkü o notları tutan melekler kalbimizden geçenleri bilemezler. Kalplerimiz sadece Allah’a açık, herkese kapalıdır. En mahrem yerimizdir. Kalbin iki tercümanı vardır: Biri sözlerimiz, değeri eylemlerimiz. Eğer söze ve eyleme dökmediysek düşüncelerimizi, en mahrem yerimizde saklı duruyor demektir. Yüce Allah insana olan merhametiyle kalpte kurulan ve orada saklı kalan kötü planlara ceza kesmeyecek ama orada kalsa bile iyi düşüncelere mükâfat verecektir. Bunların hepsinin sonucu orada, o mahşer yerinde görülecektir.</p>



<p>Aslında gerçek anlamda iman bilincini yakalamış insan hem dünyanın hem de kıyametin depreminden korunur ve kurtuluşa erer. Çünkü mümin, her iki dünyasının güzelliği, iyiliği ve faydası için çalışan insandır. Zaten ilahî emir de bu yöndedir. Nitekim her namazın başında ve sonunda okuduğumuz dualar bu konuda yol ve yön kılavuzdur: Ey Rabbimiz! “cennet nimetini hak eden kimselerin gittiği doğruluk ve dürüstlük yolu üzere kıl bizi, kötülük ve çirkinlik yapıp yoldan atılanlardan veya yanlışa yönelip yoldan sapanlardan eyleme bizi! (Fatiha 6-7;). “Ey Rabbimiz! Bize hem dünyada hem ahirette güzellik ver. Bizi kötülük ve çirkinliği kendisine yakıştıran kimselerin maruz kalacağı cehennemden azabından koru!” (Bakara 201).</p>



<p><strong>Zilzâl Suresi</strong><strong></strong></p>



<p>أعوذ بالله، بسم الله<br>،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ<br>،وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَاۙ، وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَاۚ<br> ،يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَاۙ، بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَاؕ<br> ،يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتاً لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْؕ<br> ،فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُؕ<br> وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ</p>



<p><strong>Meâli</strong></p>



<p>“Yer dehşetli bir sarsıntısıyla sarsıldığında,<br>içindeki ağırlıklarını dışarı attığında,<br>insan “Ne oluyor buna!” dediğinde,<br>O gün yer, bütün haberlerini rabbinin ona bildirdiği şekilde anlatır.<br>İşte o gün bütün insanlar kendilerine yapıp ettikleri gösterilsin diye gruplar halinde yola düşerler.<br>Vardıkları yerde,<br>kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını bulur,<br>kim de zerre miktarı şer işlemişse onun bedelini görür.”</p>



<p>(Zilzâl Suresi 99/1-8)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – II</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2023 07:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18701</guid>

					<description><![CDATA[İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER Kader ve Sünnetullah Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir? Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla Kader’in ve Sünnetullahın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, Aydınlanma metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “Sünnetullahın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde Kader ve Sünnetullah konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur. Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen Sünnetullah kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan Sünnetullah kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, Te’vilât), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî sünnetlerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri, Keşşâf). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, Sünnetullah kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, Sünnetullah kavramı, modern dönemde anlaşıldığının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER</strong></p>



<p><strong><em>Kader</em></strong><strong> ve <em>Sünnetullah</em> Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir?</strong></p>



<p>Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla <em>Kader</em>’in ve <em>Sünnetullah</em>ın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, <em>Aydınlanma</em> metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “<em>Sünnetullah</em>ın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde <em>Kader</em> ve <em>Sünnetullah</em> konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur.</p>



<p>Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen <em>Sünnetullah </em>kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan <em>Sünnetullah</em> kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, <em>Te’vilât</em>), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî <em>sünnet</em>lerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri,<em> Keşşâf</em>). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, <em>Sünnetullah</em> kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, <em>Sünnetullah</em> kavramı, modern dönemde anlaşıldığının aksine tabiat kanunlarına değil, Allah Teâlâ’nın hikmetine muvafık olarak tarihe, insan ve toplumların davranış tarzlarına dair, daha ziyade tabiatüstü mucizevî müdahalelerine ve öte dünyaya uzanan azabı hakkındaki <em>sünnet</em>lerine delalet etmektedir.</p>



<p><strong>Deprem <em>Sünnetullah</em>la mı <em>Âdetullah</em>la mı Açıklanabilir?</strong></p>



<p>Tarih boyunca Kelam âlimleri, Tevhid’in ve Allah Teâlâ’nın kemal sıfatlarının gereği olarak <em>fail-i muhtar</em> Yaratıcı anlayışına muhalefeti ve mucizeye imkân vermemesi sebebiyle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik bir tabiat tasavvuruna karşı çıkmışlar, tabiattaki işleyişin düzenini <em>Sünnetullah</em> değil, <em>Âdetullah</em> kavramıyla ifade etmişlerdir. Böylece tabiat kanunlarının değişmezliğini savunan kadim filozoflara mukabil Kelamcılar, tabiattaki düzeni kabul etmekle beraber, onu ilâhi takdir ve iradeye bağlayarak mucizeyi, duayı, ilâhi inayet ve yardımı mümkün görmüşlerdir. Şu halde deprem âfetinin, sebep ve sonuçlarıyla tamamen <em>tabiat kanunları</em> çerçevesinde gerçekleşmiş <em>doğal</em> bir hadiseden ibaret olduğu, ilahi takdir ve <em>Kader</em>le alakasının bulunmadığı iddiası İslâm’ın tarif ettiği tevhid akidesiyle bağdaştırılamaz.</p>



<p>İster <em>doğal</em> ister <em>ahlâki kötülük</em> olsun, deprem ve diğer <em>afet</em>ler, Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin inkâr, inat ve azgınlıkları sebebiyle uğradıkları helak kıssalarında olduğu gibi <em>Sünnetullah</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>ilahi ceza</em> olarak değerlendirilemez. Zira yine <em>Sünnetullah</em> gereği bu türden helâkler, aynı zamanda bir <em>peygamber </em>ve buna bağlı olarak <em>mucize</em>yi gerekli kılar. Buna binaen deprem, tabiatüstü ve mucizevi ilahi cezanın tecellisi manasındaki, <em>Sünnetullah</em> kavramından ziyade, yukarıda tarif ettiğimiz <em>Âdetullah </em>kavramı çerçevesinde açıklanabilir.</p>



<p><strong>İlâhî Hikmet ve İnsanın Sorumluluğu Bakımından Âfetler</strong></p>



<p>Âdetullah çerçevesinde gerçekleşen depremin sebep olduğu âfet, tabiat kanunları ve insanın kusurları sebebiyle meydana gelmekle beraber, ilahi <em>takdirin/kaderin</em> haricinde olmadığı gibi ilahi <em>hikmet</em>, <em>inayet</em> ve <em>rahmet</em>ten de hâli değildir. Bununla beraber deprem âfeti ilahi ceza olmamakla birlikte insanın kendi elleriyle yaptığı kötülüklerin sonuçlarının bir kısmının, daha dünyada iken kendisine gösterilmesi bakımından da bir <em>uyarı</em> ve <em>ibret</em> vesilesidir.</p>



<p>Musibetlerden bahseden, bazı âyet-i kerimlerde insanın sorumluluğuna dikkat çekilir: “<em>İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkar. Allah da onlara işledikleri (kusurların) bazısının (sonucunu) tattırır. Umulur ki (işledikleri kusurlardan) dönüverirler</em>.” (Rum 30/41); “<em>Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.</em>” (Şura 42/30).</p>



<p>Bazı âyet-i kerimelerde ise nihayetinde musibetlerin ilâhi <em>takdir/kader</em> tarafından kuşatıldığı ifade edilir; karada ve denizde ne varsa, bir yaprağın düşmesinden yerin karanlıkları içindeki bir daneye kadar, yaş kuru her şeyin O’nun ilminde olduğu ve bir kitapta yazılı bulunduğu (En’âm 6/59) vurgulanır. Benzer şekilde bir başka âyette de: “<em>Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”</em> (el-Hadîd, 57/22, 23) buyurulmaktadır.</p>



<p>Hem müşahede hem de ilahi beyanlar açısından bakıldığında âfetleri doğrudan ilahi bir ceza olarak değerlendirmek isabetli olmayacaktır. Bir âyette: “<em>Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphe yok ki Allah, kullarını görmektedir.”</em> (Fâtır sûresi 35/45) buyurulmaktadır. Nimetler gibi musibetlerin hikmeti de daha ziyade bir imtihan vesilesi olarak açıklanır: “<em>Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele. Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, ‘Biz Allah&#8217;a aidiz ve biz nihâyet O’na döneceğiz’ derler</em>.” (Bakara sûresi 2/155, 156). Zira iyilikler yanında kötülüklerin de bulunduğu dünya bir <em>ceza ve mükâfat</em> değil, <em>özgür</em> yaratılan insan için bir <em>imtihan</em> yeridir. Bütün amellere karşılık olarak daha dünyada iken ceza ve mükafât beklentisi zannedildiğinin aksine dinî olmaktan ziyade seküler bir anlayıştır.</p>



<p>Şunu da ilave etmek gerekir ki özellikle toplu musibetler yalnızca âfete uğrayan kimseler için değil, toplumun geri kalanı için de bir imtihan vesilesidir. Zira bir hadis-i şerifte, “<em>Mü’minler birbirlerine sevgi ve merhamette, birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar</em>” (Buhârî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66) buyurulmaktadır.</p>



<p><strong><em>Takdir</em></strong><strong>, <em>Tedbir</em>e Mani midir veya </strong><strong>Depremde Yıkımın Sebebi <em>Kader</em> İnancı mıdır?</strong></p>



<p>Temeli tevhid olan inancımıza göre, ister <em>doğal</em> ister <em>ahlâki</em> “kötülük” olsun ister faili belli ister meçhul olsun ister bireysel ister toplumsal olsun, hikmeti anlaşılsın ya da anlaşılamasın, nihayetinde başa gelen bütün <em>musibet</em>ler Allah’ın “<em>bilgisi, iradesi, yaratması </em>ve <em>kitabet</em>i ”yani<em> “Kader ve Kaza”</em>sı dâhilindedir. Suçsuz yere bir insanın kasten öldürülmesinden tutun da trafik kazasından, depremden, kalp krizinden ölmesine kadar her şey, ilahî <em>takdir/kader</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>musibet</em>tir. Türkçemizde, iki aracın çarpışmasına, <em>Kader</em>in tecellisi anlamında <em>Kaza</em> veya <em>âfet</em>lere <em>imtihan</em> anlamında <em>belâ</em> diyoruz mesela. <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin mekanist ve tabiatçı kabullerinin tesiri ve insanın tedbir ve sorumluluğunu kaldıracağı iddiasıyla modern zihin, <em>ilahi takdir</em> ile insanî <em>tedbir</em> ve <em>sorumluğu </em>bağdaştıramadığından, musibetleri kader ile irtibatlandırmayı, <em>Kadercilik</em> (Fatalizm, Cebriye) olarak damgalayarak reddetmektedir. İslâm Kelâm geleneğinde Allah’ın <em>ezeli ilmi</em>nin kulun özgürlüğüne mani olmadığı (<em>İlim maluma tabidir</em>) ifade edilmiş, kaderi gerekçe göstererek kulun kendisini temize çıkarması (<em>Kaderle ihticac</em>) caiz görülmemiştir. Tevhidin gereği olan, İslâm inanç esasları arasında yer alan sahih kader anlayışının insanın tedbir ve sorumluluğunu ortadan kaldırması bir yana artırdığını söylemek gerekir. Zira musibetlere sebep olarak, birey ve toplumun canına ve malına zarar veren kimse, kastı ve kusuru ölçüsünde, sadece dünyada değil ahirette de sorumludur.</p>



<p>Bilim ve tekniğin bunca geliştiği çağımızda birkaç yıl önce inşa edilen yapılar yerle bir olurken, <em>Kader</em>e iman eden atalarımızın, deprem başta olmak üzere, tabiat koşullarına direnerek asırlardır ayakta kalan eserleri, camileri, köprüleri vs. bu imanın timsali gibidir. İnsanlar haddini hududunu hatırladıkça, tedbiri arttırdıkça, işlerini düzgün ve sağlam (salih amel) yaptıkça, musibetler topyekün ortadan kalkmasa bile âfetlerin verdiği maddi ve manevi zayiat azalacaktır. Öyleyse iddia edildiği gibi depremde hasarın artmasına sebep olan sahih Kader inancı değil, müstağni ve bencil tavrının ve <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin tesiriyle, kâinatı <em>emanet</em> değil <em>mülk</em> olarak gören insanın, haddini hududunu aşması, açgözlülüğü ve ahlâki yozlaşmasıdır. Özenti ve taklit sâikiyle köklerinden uzaklaşmış, arada kalmış toplumlarda bu yozlaşmanın dozunun arttığı da bir vakıadır. Millî kültür ve eğitimimizi sıhhate kavuşturur, tedbirlerimizi arttırırsak depremlerin sebep olduğu, can ve mal kayıplarımız asgari düzeye inecektir.</p>



<p><strong>Deprem mi Öldürür Bina mı?</strong></p>



<p>Bugünlerde “Deprem değil bina öldürür” sözünü dindar kimselerden dahi sıkça işitmekteyiz. Hâlbuki inancımıza göre öldüren ne depremdir ne de bina. Belli bir müddet için hayatı veren de alan da (Muhyî ve Mümît) yalnızca O’dur. Şu halde şöyle demek daha doğru olsa gerektir: “Deprem değil bina ölüme sebeptir”. Zira şahit oluyoruz ki, depremde bazen aynı binada, aynı dairede, hatta aynı yastığa baş koyan iki kişiden biri ölüyor diğeri yaşıyor veya depremden kurtulan kimse aynı gün içinde başka bir sebepten vefat ediyor. Üstelik sapasağlam binalarda insanların her gün ölmekte olduğuna da şahit oluyoruz. Ölüm mukadderdir. Kitab’ta da buyurulduğu üzere er ya da geç, nihayetinde öleceğiz:</p>



<p><em>“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” </em>(el-Enbiyâ, 21/35); <em>“Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız, yine ölüm sizi bulur…” </em>(en-Nisâ, 4/78) Müslüman nazarında asıl <em>kötülük</em> ölüm değil, gaflet uykusunda, dalalet ve şaşkınlık içinde bocalayıp dururken, imandan mahrum bir şekilde heba olup gitmektir. Böyle büyük bir felaketten korunmak için Allah bize akıl, irade ve kalp gibi imkânlar bahşetmiştir. Hz. Ali’nin ifade buyurduğu gibi,<strong> “</strong><em>İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar</em><strong>”. </strong>Allah bizlere ölmeden önce uyanmayı nasip eylesin, âfete uğrayan kardeşlerimize rahmet ve inayetiyle muamele etsin, dünya imtihanımızda bizleri muvaffak kılsın.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – I</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 11:10:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18693</guid>

					<description><![CDATA[Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur. Kötülük Problemi Açısından Âfetler Kötülük problemi olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade kötülük, dinde ise musibet olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur.</p></blockquote></figure>



<p><strong>Kötülük Problemi Açısından Âfetler</strong></p>



<p><em>Kötülük</em> <em>problemi</em> olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade <em>kötülük</em>, dinde ise <em>musibet</em> olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, <em>Aydınlanma</em> metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür. Buna göre eğer âdil, kâdir ve merhametli bir Tanrı olsaydı, kötülükleri, haksızlıkları engellemesi gerekirdi. Kötülükleri engelle(ye)mediğine göre tarif edildiği bir Tanrı olmadığı iddia edilmiştir. Özellikle geniş kitleleri etkileyen âfetlerden sonra kötülükmeselesi yeniden alevlenir. Meselâ 1 Kasım&nbsp;1755’te Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve 60 ile 100 bin arasında insanın öldüğü tahmin edilen depremden sonra <em>Fransız Devrimi</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Aydınlanma</em>’nın öncü isimlerinden olan Voltaire (ö. 1778), “Depremin ilahi adaletle bağdaşmayacağını, tamamen bir doğa hadisesi olduğunu” iddia etmiş ve bu konuda etkileri günümüze kadar uzanan “Lizbon Felaketi Üzerine Şiir” kaleme almıştır. İlk planda makulmüş gibi görünen, “Kötülüklerle, âdil ve merhametli bir Tanrı’nın bağdaşmayacağı” önermesinin, tarihi vakıa ve insanlık durumu ile karşılaştırıldığında gerçeklikle uyumlu olmadığı görülecektir:</p>



<p>1. <em>Kötülükler/âfetler</em> gibi Tanrı da insanlık tarihinin ve ortak hafızasının evrensel bir gerçekliği olarak hep var olagelmiş ve öyle görünüyor ki var olmaya da devam edecektir. Eğer bu iki gerçeklik, ateistlerin iddia ettiği gibi, birbiriyle mütenakız/çelişik olsaydı bu ikisinin insanlığın ortak tarihi gerçekliğinde ve hafızasında berberce var olmaması, birinin diğerini yok etmesi gerekirdi. Şu halde gerçeklik, ateizmin bu teorik iddiasını geçersiz kılmaktadır.&nbsp;</p>



<p>2. Düşünce tarihinde ve özellikle de varoluş felsefesinde en büyük <em>musibet/kötülük</em> olarak bilinen “ölüm, ıstırap, savaş, âfetler” gibi <em>kaygı</em> ve <em>endişe</em> sebebi olan, insana geçiciliğini, sonluluğunu ve acizliğini hatırlatan <em>sınır durumlar</em>a, basireti açık olarak girdiğinde kişi, bizzat kendi olarak varolma, Hakk ve hakikati fark etme imkânıyla karşılaşır. Bunun için esaslı filozof ve sanatçılar felsefe ve sanat; “Ölmeyi öğrenmektir”, “İflas etmekte iken Tanrı’yı tanımaktır” veya “Ölmeye hazırlanmaktır” demişlerdir. İnsanda ölüm şuuru ve kaygısı olmasaydı, ne din ne felsefe ne de sanatın bulunmayacağı ifade edilmiştir. Ölüm hayatı sonlandırsa da ölüm şuuru hayatı besler. İnsanın hayat bilinci ve kalitesi ancak ölüm şuuru kadardır. Modern dönemde olduğu gibi ölümün örtülmesi, unutulması veya hayattan kovulması aynı zamanda hayatın da öldürülmesine yol açmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran ölüm şuuru, sonlu ve geçici olan hayatı anlamlandırma ve derinleştirme faaliyetlerinin, dinin, sanatın ve felsefenin en esaslı ve bereketli kaynağı olarak görülmüştür. Özetle başta ölüm olmak üzere, hayatı tehdit eden bütün <em>kötülükler/musibetler</em>, iddia edildiğinin aksine, gerçekte insanı Tanrı’dan uzaklaştırmak bir yana, Hakk’a ve hakikate yönlendirir. Bu sebeple hayatî bir tehlike anında, mesela yer sarsıldığında en seküler görünen insanın bile ağzından ilk önce “Allah, Bismillah” lafızlarının döküldüğüne hep şahit olmuşuzdur.</p>



<p>3. Bütün yıkıcılığına ve dehşetine rağmen su ve ateş gibi deprem de özü itibariyle kötü değildir; ateş yangına, su sele, deprem de yıkıma sebep olup insana zarar verdiğinde <em>kötülük</em> ve <em>âfete</em> dönüşür. Öte yandan su ve ateş gibi depremin yeryüzünde hayatın devamı, toprakların bereketi vs. için ne kadar hayati önemde olduğunu da bilim adamları açıklamaktadır. Şu halde asıl “kötülük” deprem değil, “Hayatı deprem gerçeğini göz ardı ederek inşa etmektir.” Benzer şekilde “kötülük” olarak isimlendirilen, hayatın bir gerçeği olan ölüm ve musibetler de ibretle değerlendirildiğinde bir açıdan büyük bir rahmete, hayatı biyolojik/hayvani düzeyden manevi/insani seviyeye yükseltmeye vesile olabilmektedir. Şu halde, “Sorun ölüm değil, geçici hazları yüce değerlere tercih ederek hayatı ölmeyecekmiş gibi organize etmektir” denilebilir.</p>



<p>4. Tarihi tecrübemiz, hayatın ve ölümün, iyiliğin ve kötülüğün sırrını, hikmetini ve manasını kendi bilgi imkânlarımızla bütünüyle kuşatmaktan aciz olduğumuzun şahididir. Fakat aklımızı ve kalbimizi kullanarak, gerek kâinattaki gerekse Kitab’taki ilahi işaret ve âyetlere kulak kabartarak bu konuda tatmin edici, sağlam bir kanaat ve inanca kavuşma imkânından da mahrum değiliz. Öte yandan Tanrı’yı inkârın, yeryüzündeki kötülükleri ortadan kaldırmadığı ve bize daha tutarlı bir açıklama getirmediği gibi âfetlerin açtığı derin acıları dindirmeye ve yaraları sarmaya da katkı sağlamadığı bilinmekte/görülmektedir. Buna mukabil musibetler konusunda din kadar tutarlı ve tatminkâr bir açıklamaya, ilâhi takdir ve inayete iman kadar sağaltıcı bir devaya henüz şahit olunmamıştır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür.</p></blockquote></figure>



<p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen <em>müstağni</em> karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. <em>Yokluk/ölüm</em> en büyük musibetlerden olduğu gibi <em>varlık/hayat</em> da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise <em>kötülük</em> ve <em>musibetler</em>e isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, <em>inkâr</em> ve <em>istiğna</em>nın doğurduğu bir sonuçtur.Buna mukabil varlığının ve sahip olduklarının kaynağının kendisi olmadığını, yaratılmış olduğunu idrak eden mümin ise Yaradan’a minnet ve şükran duyar. Musibetle karşılaşınca da sabreder. Bu sebeple ilk sûresinin ilk ayeti <em>hamd/şükür</em> ile başlayan Kitab’ımızda <em>şükür</em> ile <em>iman</em>, <em>nankörlük</em> ile <em>küfür</em> ve <em>isyan</em> neredeyse eş anlamlı olarak kullanılır. Şu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler musibetler karşısında tarif etmeye çalıştığımız mümin ve müteşekkir karakter ile münkir ve müstağni karakterlerin tavrının tasviri gibidir:</p>



<p>&nbsp;“<em>Şüphesiz, kendini müstağni (kendine yeterli) görünce, insan azar/haddini aşar</em>.” (Alak sûresi 6-7)</p>



<p>&nbsp;“<em>İnsanın başı derde girdi mi Biz&#8217;e yalvarır, ama sonra ona tarafımızdan nimet verince: “Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim” der. Hayır! Bu bir imtihandır, ama çokları bunu anlamazlar.</em>” (Zümer sûresi 49)</p>



<p>“<em>Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, (nimete) şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”&nbsp;</em>(Müslim, Zühd, 64)&nbsp;</p>



<p>(Devam edecek: “Kader Açısından Âfetler”)</p>



<p><strong>Muhammet Altaytaş</strong>/Prof. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem ve Bir Büyük Muhasebe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 07:50:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18689</guid>

					<description><![CDATA[“Hayatım boyunca tanıdığım en iyi mühendis ve iş insanı, amcamın oğlu ve ağabeyim Fahrettin Nuri Sönmezer’in aziz hâtırasına hürmetle…” Doksan dokuz Marmara depremi, içine girmek üzere olduğumuz XXI. yüzyılın şafağında bize bir büyük muhasebe yapma fırsatı sunmuştu. Fakat biz onu hakkıyla değerlendiremedik. Yaşadığımız şu son musibetse kanaatimce yine bir rahmet olup bize bu konuda yeni bir fırsat sunuyor. Şayet muhasebemizi doğru yaparsak bu felâketin altından, küllerinden doğan zümrüdü anka kuşu misâli kalkar ve bu işten tahmin edilenin çok ötesinde kârlı çıkarız. Peki, doğru bir muhasebe nasıl yapılır? Tartışılması gerekenin yalnızca deprem olmadığını, onun ancak çıkış noktamız olması gerektiğini fehmedersek mes’eleyi şah damarından yakalamış oluruz. Böylelikle de sadece depremin değil, bütün sıkıntılarımızın da kaynağına inerek bizi bu duruma düşüren en önemli zafiyetimizle yüzleşiriz. Yirmi yıl kadar önce bir ilköğretim okulunun koridorunda şâhit olduğum şu hadise, içine düştüğümüz duruma ilişkin önemli ipuçları veriyor. Öğretmen hanımın kollarına yapışan bir veli, birinci sınıf öğrencisi olan çocuğunun ısrarla sınıfını geçmesini istiyor, âdeta yalvarıyordu. Öğretmen ise bunun mümkün olmadığını, çocuğun bütün gayretlerine rağmen okuma-yazmayı öğrenemediğini, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylüyordu. Şâhit olduğum bu hadisenin bir istisna olduğu düşünülmesin sakın. Okuma-yazmayı öğrenmeden sınıfını geçen yığınla öğrenci var bu memlekette. Bu en temel eksiklik, daha sonraki eğitim aşamalarında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“Hayatım boyunca tanıdığım en iyi mühendis ve iş insanı, amcamın oğlu ve ağabeyim Fahrettin Nuri Sönmezer’in aziz hâtırasına hürmetle…”</em></p>



<p>Doksan dokuz Marmara depremi, içine girmek üzere olduğumuz XXI. yüzyılın şafağında bize bir büyük muhasebe yapma fırsatı sunmuştu. Fakat biz onu hakkıyla değerlendiremedik. Yaşadığımız şu son musibetse kanaatimce yine bir rahmet olup bize bu konuda yeni bir fırsat sunuyor. Şayet muhasebemizi doğru yaparsak bu felâketin altından, küllerinden doğan zümrüdü anka kuşu misâli kalkar ve bu işten tahmin edilenin çok ötesinde kârlı çıkarız.</p>



<p>Peki, doğru bir muhasebe nasıl yapılır? Tartışılması gerekenin yalnızca deprem olmadığını, onun ancak çıkış noktamız olması gerektiğini fehmedersek mes’eleyi şah damarından yakalamış oluruz. Böylelikle de sadece depremin değil, bütün sıkıntılarımızın da kaynağına inerek bizi bu duruma düşüren en önemli zafiyetimizle yüzleşiriz.</p>



<p>Yirmi yıl kadar önce bir ilköğretim okulunun koridorunda şâhit olduğum şu hadise, içine düştüğümüz duruma ilişkin önemli ipuçları veriyor. Öğretmen hanımın kollarına yapışan bir veli, birinci sınıf öğrencisi olan çocuğunun ısrarla sınıfını geçmesini istiyor, âdeta yalvarıyordu. Öğretmen ise bunun mümkün olmadığını, çocuğun bütün gayretlerine rağmen okuma-yazmayı öğrenemediğini, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylüyordu.</p>



<p>Şâhit olduğum bu hadisenin bir istisna olduğu düşünülmesin sakın. Okuma-yazmayı öğrenmeden sınıfını geçen yığınla öğrenci var bu memlekette. Bu en temel eksiklik, daha sonraki eğitim aşamalarında da gittikçe büyüyor ve liseye gelindiğinde ise artık içinden çıkılması güç bir problemler yumağına dönüşüyor. Ve ondan sonra da hayatımızın her safhasında bir zafiyet olarak sürekli karşımıza çıkıyor.</p>



<p>Üniversite ikinci sınıfta, sınav kâğıtlarımızı okuyan bölüm başkanımızın yetmiş kişilik sınıfa hitâben söylediği şu sözler, bugün bile hafızamdaki canlılığını koruyor: <em>“Üç-dört kişi dışında sınav kâğıtları cümle düşüklüğüyle imlâ yanlışından geçilmiyor. Okuduktan sonra kâğıtları üç ayrı kategoriye ayırdım. İlkokul, ortaokul ve lise seviyesindekiler…”</em>&nbsp;</p>



<p>Hazin tecellî… Bugün Türk Millî Eğitimi bir felâket tablosu arz ediyor. Ve o tablo depremin ortaya çıkardığı manzaradan da daha az dehşetli değil. Fakat yalnızca ehli tarafından bilinip, can ve mal kaybına da yol açmadığı için, durumun vahâmeti toplum tarafından hakkıyla anlaşılamıyor.</p>



<p>Gelin, bu iki felâket tablosu arasındaki ortak paydayı teşhis edelim. Eğer bunu yapabilirsek içine düştüğümüz durumun gerçek müsebbibiyle tanışmış oluruz. İyi temel atılmadan, kolay yoldan talebeye sınıf geçiriliyor ve sadece ilköğretim düzeyinde değil, ileriki eğitim kademelerinde de aynı kolaycılıkla yola devam ediliyor. Ve çocuk her seferinde hak etmeden bir üst sınıfa geçiyor. Bu, artık istisnası az görülen bir kurala dönüşmüş durumda.</p>



<p>Alışmış kudurmuştan beterdir. Tahsil devremizde bizi teslim alan bu kolaycılık ve beleşçilik illeti, hayata atıldıktan sonra da yakamızı bırakmıyor. Bir işi kuralına uygun olarak değil de, kılıfına uydurarak yapma alışkanlığı hızla yayılan bir virüse dönüşerek her işimizde bize yol gösteriyor.</p>



<p>Yıllar önce yaşadığım şu hadise ne demek istediğimi çok iyi anlatır: Bir öğleden sonra telefonum çaldı. Arayan eski bir öğrencimin babasıydı. Erkek kardeşini işe sokmak istiyordu. İşe girebilmek içinse ilkokul diplomasına ihtiyacı vardı. Hâlbuki kardeşi ilkokul dördüncü sınıftan terkti. O yüzden de kendisine göz açıp kapayıncaya kadar bu diplomayı verecek iş bitirici(!) bir müdür arıyordu. Bana, kardeşine bu diplomayı verebilecek birisini tanıyıp tanımadığımı sorduğunda kendisine, bunun mümkün olmadığını, kardeşinin dışarıdan açılan sınavlara girip eksiğini gidermesi gerektiğini söyledim. Birkaç gün sonra yeniden aradı, bunun üzerine kanaatimi tekrar ederek ağzını kapattım ve ayrıca kanunsuz bir şekilde alınacak diplomanın ileride başına ciddî sıkıntılar açabileceğini de sözlerime ekledim. İlerleyen günlerde ise yaşadığım bu tuhaf ve yakışıksız durumu tanıdığım bir müdür arkadaşla paylaştım. Bana şöyle dedi: “Bu tür tekliflere ben de muhatap oluyorum. Hattâ kimisi de yakın çevremden geliyor. Tabiî her seferinde reddediyorum. O zaman da bana; ‘Müdür olmuşsun, bize bir diploma bile veremiyorsun.’ şeklinde garip sitemlerde bulunuyorlar.”</p>



<p>Kısacası bizi yıkan sadece açgözlülüğümüz değil. Nimete bedelini ödemeden, zahmetsizce ulaşma isteği de bir başka etken. İrfan eksikliğiyle cehaletse diz boyu. Kimi zaman da “Başarı detaylarda gizlidir.” prensibine rağmen göz ardı ettiğimiz ayrıntıların bize büyük bedeller ödetebileceğini unutuyoruz. “Ummadık taşın baş yarabileceği” hakikatine sırtımızı dönüyoruz. Zîrâ yaptığımız işin üzerine hassasiyetle eğilmek, biraz daha fazla dikkat ve mesâî sarf etmek nedense ağır geliyor bize. O yüzden de birçok şeyi atlayarak gidiyoruz. Yaşadığımız çatışma ve gerilimlerin bir kısmının kaynağında da ne yazık ki o var.</p>



<p>Yine yıllar önce, hâlen ikametgâhım olan evi satın alırken yaşadığım bir başka tecrübe, iş ciddiyetimizin hangi seviyede olduğunu göstermesi açısından zikre şâyandır. 2005 senesinde bugün oturmakta olduğum evi satın aldım. Pazarlık yapıp müteahhitle fiyat konusunda anlaştık. Üç gün sonra da tapuya gidip muameleyi bitirme hususunda karara vardık. Benim adıma pazarlık yapan amcamın oğlu ve ağabeyim, mühendis Nuri Sönmezer, tapuya giderken bana şu tembihte bulundu: “Satış sözleşmesini imzalamadan önce mutlaka belediyeden onaylı plana bak! Orada aldığın evin numarası yazar, satış sözleşmesindeki numarayla aynı olup olmadığını kontrol et! Şayet numara tutuyorsa ondan sonra imzayı at!” Ve ayrıca şunu da söyledi: “Belediyeden onaylı plana bakan pek yoktur, yüz kişide ikiyi-üçü geçmez. Ama sen mutlaka bak, işini sağlama al!”</p>



<p>Tapuya gelince ilk işim, ilgili memurdan belediyeden onaylı planı istemek oldu. Bir saate yakın bir süre bekledikten sonra arşivden gelen planı önüme koydular. Satış sözleşmesiyle, planı karşılaştırdığımda ise hayrete düştüm. Numaralar birbirini tutmuyordu. Planda benim alacağım evin numarası dört, satış sözleşmesinde yazan numara ise altı idi. Yani beğendiğim evin yanındaki daireyi alıyordum. İşin ilginç olan yanı ise müteahhit de durumun farkında değildi. Satış sözleşmesini hazırlarken belediyeden onaylı plana bakmak lüzumunu hissetmemiş, kendi kafasına göre bir numaralandırma yapmıştı. Nitekim onaylı planı müteahhide gösterince kendisinde de şafak attı ve ilk şaşkınlığı üzerinden atar atmaz da hemen telefona sarılarak ortağını aradı. Çünkü öğleden sonra başka bir kişiye daha satış yapacaklardı. Telefonda şunları söyledi: “Esma Hanımı ara ve kendisine bugün tapuya gelmemesini söyle. Ona satacağımız daireyi daha önce Hüsnü Hocaya satmışız. Bugün ona satış yapamıyoruz. Önce daireyi geri almamız gerekiyor.” Akabinde de benim için yeni bir satış sözleşmesi hazırlandı ve ben de onun altına imzamı attım.</p>



<p>Artık bugün hayatta olmayan kuzenimin iş disiplini ve sağlamcılığı sayesinde sadece bana değil, müteahhidin başkasına yapacağı satışta da büyük bir hatanın önüne geçilmiş oluyordu. Eğer belediyeden onaylı plana bakıp numaraları kontrol etmeseydik, kanuna göre ben komşumun, komşum da benim oturduğum evin sahibi olacaktı. Ve bu durum zamanla aramızda başka sıkıntıların doğmasına da yol açacaktı. Karşılıklı satış bile yapsak, bu her ikimiz için de yeni bir masraf kapısının açılması demekti.</p>



<p>Yalnızca depremin sebep olduğu yıkımı tartışmak, bize topyekûn bir uyanış, silkiniş ve diriliş imkânı sunmaz. Çünkü deprem aysbergin suyun üzerindeki kısmı olup bize ancak içinde bulunduğumuz duruma ilişkin bir fikir verir. Ama hâl-i pür-melâlimizi bütün boyutlarıyla gözler önüne sermez.</p>



<p>Kurtlar Vadisi dizisinde çok sık geçen, benimse hiç beğenmediğim bir replik vardı: “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” Bugün yaygın ve örgün eğitim kanalları üzerinden sonunu düşünmeyen, attığı adımın ileride kendisine neye mal olacağını hesap edemeyen, hattâ burnunun ucunu dahi göremeyen nesiller yetiştiriyoruz. O yüzden de tek hamle sonrasına ayarlı, bir poker oyuncusu gibi hayatı şans ve blöf üzerine kurulu, anlık yaşayan adamlar meydanı tutmuş durumda. Nitekim deprem sonrasının sıfırı tüketmiş müteahhitleri de işte o eğitim sisteminin bir ürünü. Hâlbuki gaye, satranç oyuncusu gibi üç-dört hamle sonrasını öngörebilen, atacağı adımın istikbalde kendisine neler getirebileceğini ihtimal dâhilinde bulunduran aklıselim sahibi nesiller yetiştirmek olmalı.</p>



<p>Bugün, içinde yaşadığımız cemiyette kendi muhasebesini yapabilen kaç kişi var ve de kim kendisini onu yapacak kadar da güçlü hissediyor? Gördüğüm kadarıyla toplum, bugün onu göze alabilecek kadar sağlam bir vicdana sahip değil. Hiç kimsenin kendisinde zerre miktarı hata görmemesinden, herkesin suçu bir başkasının üzerine atmaya çalışmasından da anlaşılmıyor mu zaten bu?</p>



<p>Eğer sadece deprem tartışılır ve bütün suç da müteahhitlerin üzerine yamanarak bu dosya kapatılırsa, yaşanan felâketten gerekli ders alınmamış olur. Suçu bütünüyle birilerinin üzerine yıkmak kolaycılık olup cemiyet olarak mesuliyetten kurtulabilmek adına günah keçisi aramaktır.</p>



<p>Sağlam bir temel atılmadan sınıf geçirilen öğrenci ile sağlam bir temel atılmadan dikilen çok katlı bina arasında bir fark var mı? Bence yok. Biri insan öldüren gösterişli tabutlar inşâ ediyor, diğeri ise o tabutların mimarı olan kolaycılık ve sorumsuzluk âbidesi insanları yetiştiriyor. İkisi de istikbale yönelik potansiyel tehditler içeriyor.</p>



<p>Yaşadığımız felâketin iki büyük sorumlusu var: Birincisi hırs ve açgözlülük, diğeriyse ihmal ve umursamazlık… İşini sağlama almama ve adam sendecilik…</p>



<p>Konuyla ilgili uzmanlarımız, depreme ilişkin kanun ve mevzuatımızın Japonya’dakinden geri olmadığını, hattâ bazı açılardan daha bile ileri olduğunu söylüyorlar. Peki, ona rağmen Japonya’da hiçbir binanın çivisi dahi yerinden oynamazken niçin bizde şehirler yer ile yeksan oluyor? İşte tam bu noktada kendimize sormamız gereken bir soru var. Acaba onlarda olup da bizde olmayan nedir?</p>



<p>Suret siretin aynasıdır. Deprem sonrası yaptığı açıklamalarla kamuoyunun dikkatini üzerine çeken Japon mühendis ve deprem uzmanı Yoshinori Moriwaki’nin çehresine dikkatle baktınız mı hiç? Sorumluluk hissinin o çehreye hâkim olduğunu görürsünüz. Ve ben Moriwaki’nin yüzüne baktığımda duyduğum güven hissini, çoğu müteahhit, bürokrat ve siyasetçimizin yüzüne baktığımda ne yazık ki duyamıyorum. İnsanlara meslekleriyle ilgili gösterişli diplomalar verirken manevî formasyonlarını ihmal etmenin bedelini ödüyoruz bugün.</p>



<p>Biz kanun çıkarmadan evvel yapmamız gerekenin insan yetiştirme düzenimizi ıslâh etmek olduğunu unuttuk. İnsanı eğitmeden toplumu yönetemezsiniz. Ve eğitmediğiniz insanları da yalnızca kanunlarla hizâya getiremezsiniz. Çünkü onları hayata geçirenler de insanlar. Yani kanunlara uymak da bizim elimizde, kılıfına uydurmak da…</p>



<p>Doksan dokuz depreminden sonra toplum olarak esaslı bir travma yaşadık. Aradan yirmi üç seneyi aşkın bir zaman geçmesine rağmen ne yazık ki bugün yine onun bir benzerini yaşıyoruz. Çünkü o günden bugüne bir arpa boyu dahi yol alamadık. Şayet o günlerde muhasebemizi doğru yapabilseydik yıllar sonra bugün yeniden aynı şeyleri konuşuyor olmazdık.</p>



<p>Mâzî, eğer okumasını bilirseniz, istikbalin sırlarını size açan bir kitaptır. Ama maalesef biz, bir türlü onu okumasını bilemedik. Eğer bundan sonra da bilemezsek başımıza yağmur gibi yağan bu mihnet ve belalarla bundan sonra da boğuşmaya devam edeceğiz.</p>



<p>Artık eğitim sistemimizin üzerine acilen eğilmek zorundayız. Onu yapmadıkça, ne yıkılan binaların sağlam ve sağlıklı bir analizi yapılabilir, ne de içinde bulunduğumuz durumun hakîkî bir muhasebesi… Şunu unutmayalım ki, başımıza yağan bela ve musibetlerin kaynağı bize gösterilenden çok daha derinlerdedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Kader Midir? Falan Kimseyle Evlenmem Kader Midir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2023 07:49:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18674</guid>

					<description><![CDATA[Net cevap: Deprem kaderdir. Depreme karşı tedbir alman da kaderdir. Depreme seyirci kalman da kaderdir. Falan kimseyle evlenmen kaderdir. O kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir. Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi kaderdir. Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir? Kader Allah&#8217;ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağını ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah&#8217;tır. Sağlıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorumludur. İman da küfür de Allah&#8217;ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur. Bu durumu en güzel Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Hz. Ömer, Şam’a doğru yola çıkmıştı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Net cevap:</p>



<p>Deprem kaderdir. Depreme karşı tedbir alman da kaderdir. Depreme seyirci kalman da kaderdir.</p>



<p>Falan kimseyle evlenmen kaderdir. O kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir.</p>



<p>Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi kaderdir.</p>



<p>Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir?</p>



<p>Kader Allah&#8217;ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağını ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah&#8217;tır. Sağlıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorumludur. İman da küfür de Allah&#8217;ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur.</p>



<p>Bu durumu en güzel Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Şöyle ki:</p>



<p>Hz. Ömer, Şam’a doğru yola çıkmıştı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah ile komuta kademesindeki arkadaşları karşıladı ve ona şam’da veba hastalığı baş gösterdiğini haber verdiler. Ömer (ra), Abdullah b. Abbas’a:</p>



<p>-Bana ilk Muhacirleri çağır, dedi.</p>



<p>Hz. Ömer, onlarla oturup konuştu ve şam’da veba salgını bulunduğunu kendilerine bildirdi. Onlar nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilaf ettiler. Bazıları:</p>



<p>-Sen belirli bir iş için yola çıktın, geri dönmeni uygun bulmuyoruz, dediler. Bazıları da:</p>



<p>-Müslümanların kalanı ve Hz. Peygamber&#8217;in ashabı senin yanındadır. Onları bu vebanın üstüne sevk etmenizi uygun görmüyoruz, orada salgın hastalık var, dediler.</p>



<p>Bunun üzerine Hz. Ömer:</p>



<p>-Gidebilirsiniz, dedi. Daha sonra Abdullah b. Abbas’a:</p>



<p>-Bana Ensar’ı çağır, dedi. Onlar da Muhacirler gibi benzer sözler söylediler. Hz. Ömer:</p>



<p>-Siz de gidebilirsiniz, dedi. Hz. Abdullah’a tekrar:</p>



<p>Bana Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etmiş olan Kureyş Muhacirlerinin yaşlılarını çağır, dedi.</p>



<p>Onlardan iki kişi bile ihtilaf etmedi ve hepsi:</p>



<p>-İnsanları geri döndürmeni ve bu hastalığın olduğu yere gitmemeyi uygun görüyoruz, dediler.</p>



<p>Bu defa Hz. Ömer herkese seslenerek:</p>



<p>-Ben sabahleyin dönüş hazırlığına başlıyorum, siz de hayvanlarınıza binmiş olun, dedi.</p>



<p>Ebu Ubeyde b. Cerrah:</p>



<p>-Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sordu. Hz. Ömer:</p>



<p>-Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebu Ubeyde! dedi. Zira Ömer, Ebu Ubeyde’ye muhalefet etmek istemezdi. Ve sözüne şöyle devam etti.</p>



<p>-Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.</p>



<p>Allah&#8217;ın kaderinden, yani bizim bilmediğimiz ama O&#8217;nun ezeli olarak bildiği ilimden, yine Allah&#8217;ın kaderine yani bizim bilmediğimiz ama onun ezeli olarak bildiği ilme kaçıyoruz.</p>



<p>Burada kader zorunluluk değil tercihtir. Dikkat edilirse, bir kaderden diğerine kaçılıyor. Bu, tercih değil de nedir? Ancak bütün tercihlerimiz neticede Allah&#8217;ın ezeli bilgisi dahilinde olan kaderlerimizdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçimdeki Deprem</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan ÜNLÜ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2023 13:30:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18659</guid>

					<description><![CDATA[Dün bir pir-i fani ile karşılaştım. “Ne haber”? diye sordu. “Ne olacak işte görüyorsun, her taraf perişan, acı ve kederden başka bir şey yok!” “Öyle deme!” dedi. “Niye ki” dedim. “Güzel bakan güzel görür&#8230;Gönül isterse göz, yılanının zehirine bakar; gönül isterse göz, ibret alacağı şeylere bakar.” diyerek devam etti: “Gül cemalini gösteren Zat-ı Kibriya, yeri zamanı geldiğinde Cebbar ve Celal sıfatıyla tecelli eder de kudret ve azametini gösteriverir.” “Kula düşen nedir?” diye sordum. Derin bir ‘of’ çekip devam etti: “Kula düşen sabır ve tevekküldür.” “Peki tedbir bu işin neresinde” dedim. “Tedbir en başında evlat” deyiverdi ve devam etti. “Deveni sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et!” Dememiş miydi Efendimiz (a.s). Konuyu depreme getirdim ve sordum: “Bu işin kaderle ilgisi nedir üstadım?” “Önce şunu bil ki evladım! Rahmeti gazabının çok fevkinde olan Allah Teala kullarına asla zulmetmez. Merhametlilerin en merhametlisi olan Zat-ı Zülcelal onlara tuzak kurmaz. Bilakis verdiği akıl ve iradeyle onların önünü açar, vahiy yoluyla destekler.” “Peki bu belalar neyin nesi?” “Bela dediğin sana bana göre evladım. İnsanoğlu belasını da Mevlasını da kendi eliyle bulur. Bak sonra deprem dediğin ekolojik denge için gazını bazen dışa vuran bir tabiat olayıdır. İnsanlar bu realiteye göre önlemini almayıp can ve mal kaybediyorsa bunun kaderle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dün bir pir-i fani ile karşılaştım.</p>



<p>“Ne haber”? diye sordu.</p>



<p>“Ne olacak işte görüyorsun, her taraf perişan, acı ve kederden başka bir şey yok!”</p>



<p>“Öyle deme!” dedi.</p>



<p>“Niye ki” dedim.</p>



<p>“Güzel bakan güzel görür&#8230;Gönül isterse göz, yılanının zehirine bakar; gönül isterse göz, ibret alacağı şeylere bakar.” diyerek devam etti:</p>



<p>“Gül cemalini gösteren Zat-ı Kibriya, yeri zamanı geldiğinde Cebbar ve Celal sıfatıyla tecelli eder de kudret ve azametini gösteriverir.”</p>



<p>“Kula düşen nedir?” diye sordum.</p>



<p>Derin bir ‘of’ çekip devam etti:</p>



<p>“Kula düşen sabır ve tevekküldür.”</p>



<p>“Peki tedbir bu işin neresinde” dedim.</p>



<p>“Tedbir en başında evlat” deyiverdi ve devam etti.</p>



<p>“Deveni sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et!” Dememiş miydi Efendimiz (a.s).</p>



<p>Konuyu depreme getirdim ve sordum:</p>



<p>“Bu işin kaderle ilgisi nedir üstadım?”</p>



<p>“Önce şunu bil ki evladım! Rahmeti gazabının çok fevkinde olan Allah Teala kullarına asla zulmetmez.</p>



<p>Merhametlilerin en merhametlisi olan Zat-ı Zülcelal onlara tuzak kurmaz. Bilakis verdiği akıl ve iradeyle onların önünü açar, vahiy yoluyla destekler.”</p>



<p>“Peki bu belalar neyin nesi?”</p>



<p>“Bela dediğin sana bana göre evladım. İnsanoğlu belasını da Mevlasını da kendi eliyle bulur. Bak sonra deprem dediğin ekolojik denge için gazını bazen dışa vuran bir tabiat olayıdır. İnsanlar bu realiteye göre önlemini almayıp can ve mal kaybediyorsa bunun kaderle ve yaratıcıyla ne ilgisi var?”</p>



<p>Biraz nefeslenip devam etti:</p>



<p>“Unutma ki evlat! Bir kavli dua vardır, bir de fiili dua. Fiili dua, işini sağlam yapmaktır. Senin anlayacağın binaları sağlam yapıp sağlam zemine oturtmaktır. Kavli dua da bunun üzerine Allah’tan sıhhat afiyet dilemektir.”</p>



<p>Akif’in deyimiyle, “Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan” diyorsun yani.</p>



<p>“Aynen öyle evlat” dedi ve ekledi:</p>



<p>“Bak Akif demişken devamını getirelim mi?”</p>



<p>“Tabi ki memnuniyetle..” dedim.</p>



<p>“Kader, imanın farzlarından biridir&#8230;Tamam&#8230;</p>



<p>Fakat yok onda senin saptırdığın anlam.</p>



<p>Kader; Gerekli şartlar oluştuktan sonra</p>



<p>Mümkün olanın gerçekleşip çıkmasıdır ortaya.”</p>



<p>“Hey gidi koca yürekli şair! Ümmeti uyandırmak için neleri göze aldın, ne bedeller ödedin” deyip bir mısra daha ekleyiverdi:</p>



<p>“Kadermiş!” öyle mi? Haşa bu söz değil doğru:</p>



<p>Belanı istedin Allah da verdi&#8230;Doğrusu bu!”</p>



<p>“Ekrandaki o manzaraları görünce içim acıyor. Haykırmak istiyorum.” dedim bir anda.</p>



<p>“Ölümün yüzü soğuktur evlat” dedi ve yine şairin dizeleriyle cevap verdi:</p>



<p>“Veren de O alan da;</p>



<p>Nedir senden çıkacak?</p>



<p>Gören de bu can senin sanacak!”</p>



<p>“Üstadım hadi birilerini anladım da sabilerin, masumların o soğuk betonların altında kalmasını ve inlemesini bir türlü anlayamıyorum!”</p>



<p>“Bak yavrum! O’nun hikmetinden sual olunmaz. Lakin anladığımız kadarıyla bazen öyle musibetler gelir ki büyük-küçük, haklı-haksız aramaz. Haksız olan belasını bulur ama masum olan telef olmaz. Onların zayi olan malları, kendileri hakkında sadaka; ölümleri de ebedi hayatlarını kazandıracak derecede bir şehadet hükmüne geçer.”</p>



<p>“Peki o çektikleri ızdırap nedir? Yanlarına kar mı kalır!”</p>



<p>“Evlat! Onların o ebedi alemde görüp yaşayacakları yanında, bu çektikleri geçici zahmet ve meşakkatlerin esamesi bile okunmaz. Senin anlayacağın zahmet içinde rahmet; gazap içinde hikmet gizlidir.”</p>



<p>“Bağışlayın beni çok iyi anlayamadım!”</p>



<p>“Biz neyi anladık ki evlat. Anlasak böyle mi olurduk? Unutma! insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”</p>



<p>“Anlayana sivri sinek saz&#8230;diye boşuna dememişler.” galiba.</p>



<p>“Yaratıcısını unutan insanoğluna Allah, bazen bir virüsle, bazen bir krizle, bazen de böyle musibetlerle kendini hatırlatır. Daha doğrusu kibirden kuleler inşa eden insanlara acziyetini gösterir; azametin gerçek sahibine dikkatleri çeker.”</p>



<p>“Anladın mı şimdi biraz!?” diye sordu.</p>



<p>“Her şey iyi güzel de şu ölüm firkati olmasaydı?” diyesim geliyor üstadım.</p>



<p>“Ölüm, görünüşte ‘firkat’ gibi dursa da aslında o bir ‘vuslat’ tır.” dedi ve ekledi:</p>



<p>“Buradan ayrıldığın kişilere bakarken bir de kimlere kavuşacağını bir düşünsene!”</p>



<p>“İnsanoğlu ölüm varken günah, zulüm işliyor, kul hakkı yiyorsa; bir de ölüm olmasaydı ne olurdu?</p>



<p>Düşünebiliyor musun?”</p>



<p>“Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi; “Budur perde arkasından gelen haber/ hiç çirkin olsaydı ölür müydü peygamber?”</p>



<p>“Eyvallah üstadım, teşekkür ederim bu güzel sohbet için” deyip ayrıldım.</p>



<p>Evet, ben depremin içinde değildim belki ama deprem benim içimdeydi.</p>



<p>Sürekli kıpırdaşan, hareket eden bir şeyler vardı sanki içimde.</p>



<p>‘İçimizdeki depremleri, kafamızdaki çelişkileri, vicdanlarımızdaki soru işaretlerini düzeltmedikçe bu işler düzelmeyecek’ diye kanaat getirdim en sonunda.</p>



<p>Rahmet, minnet ve esenlik dileğiyle&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Ne Oluyor Ya Ne Oluyor?”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2023 11:32:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18655</guid>

					<description><![CDATA[Kulaklarımda çınlıyor, küçücük yavrucağın küçücük sesiyle çığlığı: “Ne oluyor ya ne oluyor?” Soruyor, anlamaya çalışıyor. Bilmem kaç saat sonra deprem enkazından çıkarılmış, anlam veremiyor, bildiği birkaç kelimeyle, o küçücük sesiyle haykırıyor. Haydi, cevap verin ey büyükler! Bu soru tam da insanı can evinden vuran, aklı durduran, beyni zonklatan, zihni zorlayan türden. “Ne oluyor ya ne oluyor?” Olan oluyor, hatta oldu da. Ne güller soldu, ne çiçekler dondu, ne yiğitler ne nazeninler hayattan oldu, baharını görmeden, yaza merhaba demeden, güz gülleri gibi gencecik fidanların, ulu çınarların, umut dolu annelerin, dağ misali babaların üstüne, hem karası hem beyazı çöktü dünyanın. Bir taraftan simsiyah beton molozlar, bir taraftan dondurucu bembeyaz karlar. Hangisine dönsen soğuk, betonun sertliği de karın yumuşaklığı da. İkisi birbirine zıt ama etkileri bir ve benzer, ne yumuşağında şefkat ne sertinde merhamet… “Ne oluyor ya ne oluyor?” İşte böyle oluyor! Dünya soğuk yüzünün bütün çeşidini, üşümenin her türlü halini gösteriyor bize: yumuşak, sert, siyah, beyaz… Merhaba diyor sana yavrucak, hayatın başlangıcında. Soğuk bir karşılama. Serti de soğuk, yumuşağı da soğuk; siyahı da soğuk, beyazı da soğuk. Belki de bir şey öğretiyor. Ne karın yumuşak beyazına, ne betonun sert siyahına aldanma! Ama bunlardan kurtulacağını da sanma! Hem bunlar olacak hem sen yaşayacaksın. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kulaklarımda çınlıyor, küçücük yavrucağın küçücük sesiyle çığlığı: “Ne oluyor ya ne oluyor?” Soruyor, anlamaya çalışıyor. Bilmem kaç saat sonra deprem enkazından çıkarılmış, anlam veremiyor, bildiği birkaç kelimeyle, o küçücük sesiyle haykırıyor.</p>



<p>Haydi, cevap verin ey büyükler! Bu soru tam da insanı can evinden vuran, aklı durduran, beyni zonklatan, zihni zorlayan türden.</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” Olan oluyor, hatta oldu da. Ne güller soldu, ne çiçekler dondu, ne yiğitler ne nazeninler hayattan oldu, baharını görmeden, yaza merhaba demeden, güz gülleri gibi gencecik fidanların, ulu çınarların, umut dolu annelerin, dağ misali babaların üstüne, hem karası hem beyazı çöktü dünyanın.</p>



<p>Bir taraftan simsiyah beton molozlar, bir taraftan dondurucu bembeyaz karlar. Hangisine dönsen soğuk, betonun sertliği de karın yumuşaklığı da. İkisi birbirine zıt ama etkileri bir ve benzer, ne yumuşağında şefkat ne sertinde merhamet…</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” İşte böyle oluyor! Dünya soğuk yüzünün bütün çeşidini, üşümenin her türlü halini gösteriyor bize: yumuşak, sert, siyah, beyaz…</p>



<p>Merhaba diyor sana yavrucak, hayatın başlangıcında. Soğuk bir karşılama. Serti de soğuk, yumuşağı da soğuk; siyahı da soğuk, beyazı da soğuk.</p>



<p>Belki de bir şey öğretiyor. Ne karın yumuşak beyazına, ne betonun sert siyahına aldanma! Ama bunlardan kurtulacağını da sanma!</p>



<p>Hem bunlar olacak hem sen yaşayacaksın. Ne olduğunu nasıl olduğunu, işte böyle düşe kalka, altta kalarak, üste çıkarak, kaçarak ve kovalayarak öğreneceksin! Ama önemli olan aldanmadan, aldatmadan, alta düşmeden, alta düşürmeden, arkada kalmadan, arkadan vurmadan yaşamak.</p>



<p>Ne kar gibi yumuşak ne beton gibi sert olacaksın, ne de bunlara güveneceksin. Çünkü kar erir, beton kırılır. Boşa dememiş atalar: “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allah’a dayan!”</p>



<p>Akif sanki bugüne sesleniyor: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Yani diyor ki: Allah’a dayan, ama sürekli çalış, çalışman da bilim ve hikmete uygun olsun.</p>



<p>Peki, bütün bunları nasıl anlatabilirim o küçücük yavrucağa, hayatın başlangıcında, baharın henüz ucunda?</p>



<p>&nbsp;Bastığımız sert zemin olan yerin sallandığını, koca koca binaların yıkıldığını, insanların altında kaldığını, üstlerine bir beyaz kefen gibi karların örtüldüğünü…</p>



<p>Ona sorsan, “Bastığımız yer nasıl sallanır? Kocaman bina nasıl yıkılır? İnsan kaçar kurtulur. Kardan kartopu yapılır” der ve geçer.</p>



<p>Al da bu zıtları birleştir. İster alt alta diz, ister yan yana yerleştir, istersen ulu orta serpiştir…</p>



<p>Ben de çıkamadım yavrucuk bu işin içinden.</p>



<p>Ama bir şeyi çok iyi öğrendim, hem eskilerden hem yenilerden, hem gördüklerimden hem öğrendiklerimden: insan ya kaçar ya kovalar, ya dayanır ya savrulur, ya korkar ya umutlanır, ya uzaklaşır ya ulaşmaya çalışır, ya yardımlaşır ya çatışır…</p>



<p>Anlayacağın bütün hayat serüveni bu ve benzeri zıtlıklar içinde akar gider.</p>



<p>Ama bil ki bu dünyada kaçtığın da kovaladığında bir noktada son bulur. Ya onun nefesi ya seninki tükenir.</p>



<p>En acayibini söyleyeyim mi? Deprem olur, en sevdiğimizin toprak altında kaldığına üzülürüz, sonra buluruz, götürür kendi ellerimizle toprak altına koyarız, buna hiç şaşırmayız, hatta üstüne bir taş diker üstüne de ismini yazarız.</p>



<p>Demek ki zıtlıklar birbirini tamamlamayan unsurlar.</p>



<p>Zaten insanın kendisi zıtlıklar harmonisi değil mi? Hem kaçandır hem kovalayan, hem sevendir hem nefret eden… Nefret ettiğinden kaçar, sevdiğinin peşine düşer; eşini, akrabasını, arkadaşını savunur; hasmıyla, düşmanıyla, rakibiyle mücadele eder. Bulur, sevinir; bulamaz, üzülür; bazen de tersi olur: bulur üzülür, bulamaz umutlanır…</p>



<p>Evet, depremler kar gibi, yağmur gibi, bir doğa olayıdır. Eskiler buna <em>adetullah</em> demişler. Yüzyıllardır oluyordu, hala oluyor, olmaya da devam edecek. Bunu önlemek zor, ama önlem almak mümkün. Bundandır uzmanlar “deprem öldürmez, binalar öldürür” derler. Öyleyse depreme değil binaya odaklanmalı. Kışın üşümemek için sıcak mekân ve kalın giysi neyse, deprem için sağlam bina odur.</p>



<p>İşte böyle, deprem bize ne yapmamız ve nereye odaklanmamız gerektiğini öğretiyor. Öğrenelim artık, kurtulalım bu körlükten ve bilmezlikten. Ama olmuyor. Kur’an’da geçtiği gibi “Şüphesiz insan çok zâlim ve câhildir” (33/72). Bilmek istemez de en önce kendine zulmeder, ardından hayıflanır ama iş işten geçer, nice canlar gider, bir şey gelmez elinden, her şey biter, arkasından ancak gözyaşı döker.</p>



<p>Sadece maruz kalanlara değil bütün insanlığa bu felaket acı acı bir gerçeği söylüyor: Çürük bina deprem olmadan da yıkılabilir, ama sağlam yaparsan deprem bile yıkamaz.</p>



<p>Deprem bir şey daha öğretiyor: İman binası da böyledir. Eğer sağlam değilse bırakın şiddetli bir sarsıntıyı, küçücük bir fitne rüzgârıyla bile savrulur ve yok olur…</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” &nbsp;</p>



<p>Ne güzel soru sordun be çocuk! Keşke biz büyükler de senin saflığında ve masumluğunda bu soruyu sorabilsek ve aynı saflıkta cevap bulabilsek!</p>



<p>İmam Matüridî ne güzel demiş! Hepsini değil, özetini söyleyeyim: “İnsan fıtratını yani yaratılış saflığını korursa, aklını ve duyularını doğru kullanırsa, hem kendini bilir hem de Rabbini”.</p>



<p>Orada olanları koru ey Rabbim! </p>



<p>Ölenlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa, kalanlarımıza sabır ve metanet ihsan eyle Allah’ım!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allahu Ekber!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/allahu-ekber/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/allahu-ekber/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2020 08:22:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16124</guid>

					<description><![CDATA[Ayda bebek 91 saat sonra depremden yıkılmış binanın enkazından sağ salim çıkınca kurtarma ekipleri akıl almaz bu harika haber karşısında hep bir ağızlarından sevinçlerinden tekbir getirmişlerdi. Bu durum ekibin sevinç izharıydı. Onları müthiş gayretleri karşısında tebrik etmek insani görevimizdir. Oysa çok öncesinde Allah&#8217;ın büyük olduğu yaşayarak kabul edilmiş olsaydı, müteahhit o binayı çürük yapar mıydı? Devlet kontrol ekipleri gevşek davranabilirler miydi? Her canın hesabını büyük Allah sorar düşüncesi hakim olsaydı… Tekbir getirilmesinden rahatsız olanlar da oldu elbette…Onlar da bu ülkenin en az bizim kadar vatandaşlarıdırlar bizim tekbir getirmemiz ne kadar hakkımızsa onların da inanmamak! Allah&#8217;a inanmayanlar haliyle muhafaza gücüne de inanmayacaklardı. İnanmayan biri için bu durum normal değil mi? Ne demelerini bekliyorduk…? İnanmadıkları halde inandık mı deselerdi…?Daha mı iyi yapmış olurlardı! Bana kalırsa onlar bu halleriyle çok doğal davrandılar. Oldukları gibi göründüler… İyi de yaptılar. Çünkü inanmıyorlar… Ya oldukları gibi görünmeyenler! İnanmadıkları halde inanır gibi yapanlar! Kendilerini gizleyenler! Başka türlü poz verenler! Allah&#8217;ı güçlü kabul ettiklerini ve hesap gününe inandıklarını söyledikleri halde kul hakkı yiyenler, yalan konuşanlar, aldatanlar, kumpas kuranlar, fitne fesat oluşturanlar, kamu hakkı gözetmeyenler, hile yapanlar, ahlaksızlık yapanlar, yanlı davrananlar ne olacaklar? Dindar insanlar olarak bizlerin görevi &#8220;Allah büyüktür&#8221; sözüne itiraz edenleri bu halleriyle kabul edebilmemiz birinci aşamadır… &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ayda bebek 91 saat sonra depremden yıkılmış binanın enkazından sağ salim çıkınca kurtarma ekipleri akıl almaz bu harika haber karşısında hep bir ağızlarından sevinçlerinden tekbir getirmişlerdi. Bu durum ekibin sevinç izharıydı. Onları müthiş gayretleri karşısında tebrik etmek insani görevimizdir.</p>



<p>Oysa çok öncesinde Allah&#8217;ın büyük olduğu yaşayarak kabul edilmiş olsaydı, müteahhit o binayı çürük yapar mıydı? Devlet kontrol ekipleri gevşek davranabilirler miydi? Her canın hesabını büyük Allah sorar düşüncesi hakim olsaydı…</p>



<p>Tekbir getirilmesinden rahatsız olanlar da oldu elbette…Onlar da bu ülkenin en az bizim kadar vatandaşlarıdırlar bizim tekbir getirmemiz ne kadar hakkımızsa onların da inanmamak! Allah&#8217;a inanmayanlar haliyle muhafaza gücüne de inanmayacaklardı. İnanmayan biri için bu durum normal değil mi? Ne demelerini bekliyorduk…?</p>



<p>İnanmadıkları halde inandık mı deselerdi…?Daha mı iyi yapmış olurlardı! Bana kalırsa onlar bu halleriyle çok doğal davrandılar. Oldukları gibi göründüler… İyi de yaptılar. Çünkü inanmıyorlar…</p>



<p>Ya oldukları gibi görünmeyenler!</p>



<p>İnanmadıkları halde inanır gibi yapanlar!</p>



<p>Kendilerini gizleyenler! Başka türlü poz verenler!</p>



<p>Allah&#8217;ı güçlü kabul ettiklerini ve hesap gününe inandıklarını söyledikleri halde kul hakkı yiyenler, yalan konuşanlar, aldatanlar, kumpas kuranlar, fitne fesat oluşturanlar, kamu hakkı gözetmeyenler, hile yapanlar, ahlaksızlık yapanlar, yanlı davrananlar ne olacaklar?</p>



<p>Dindar insanlar olarak bizlerin görevi &#8220;Allah büyüktür&#8221; sözüne itiraz edenleri bu halleriyle kabul edebilmemiz birinci aşamadır… ikinci aşama ise onlar dini tebliğe muhtaç muhataplarımızdırlar. Ancak bunu sadece sloganla yapamayız…Müslümanlar Allah&#8217;ın büyüklüğünü, Ayda bebeği 91 saat enkaz altında muhafaza etmesi sonucu öğrenmiş değillerdir elbette!</p>



<p>Allah&#8217;ü Ekbere…İnandın ve iman ettin mi? Hesap gününe de inandın demektir…Allah&#8217;ın her an yaptıklarını kayıt altına aldığına ve zerre iyilik ve zerre kötülükten hesap vereceğine de inandın demektir değil mi?</p>



<p>Eli mühür tutan tüm yetkililerimiz yaptıkları tüm işlerde adaleti ve zamanı en hassas şekilde gözetirken bizlerin ve çocuklarımızın olmadığı yerlerde imza atıp mühür basarlarken her yönüyle Ayda bebeğe gösterilen titizliği kesintisiz tüm çocuklarımıza göstermek zorunda değiller midir? Sonra da bir yanlışa engel olduklarında sanki enkazdan tüm çocukları kurtarmış gibi sevinmeleri hakları değil midir? İşte böyle bir yerde de Allah&#8217;ın büyük olduğunu (Allah&#8217;ü Ekber) slogan atarak değil de yanlışa, hataya, kusura, ahlaksızlığa, kumpasa her türlü riski göze alarak karşı durmakla söylemiş olursak Allahın büyük olduğuna inandığımızı yaşayarak söylemiş oluruz…Diğeri sadece slogan olur!</p>



<p>O halde toplumsal olarak bugünden tezi yok… Hem bizler hem de yöneticilerimiz bundan sonra yaşayarak Allah&#8217;ü Ekber diyeceğiz… Sloganla değil!</p>



<p>Göreceksiniz, yaşayarak Allah&#8217;ın büyük olduğuna inandığımızı ortaya koyabilirsek ne çocuklarımız ne de bizler hiç bir enkazın altında kalmayacağız..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/allahu-ekber/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzmir Depremi ve Ona Bağlı Ölümler Takdir-i İlahi Midir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/izmir-depremi-ve-ona-bagli-olumler-takdir-i-ilahi-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/izmir-depremi-ve-ona-bagli-olumler-takdir-i-ilahi-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2020 07:50:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16118</guid>

					<description><![CDATA[Elbette. İzmir depremi de daha önceki Gölcük, Van, Erzincan… depremleri (ve bunlara baglı ölümler) de Allah’ın değişmez bir kaderidir. Yani bunların hepsi ‘’takdir-i ilahî’’dir.Çünkü Allah her şeyi bir kadere (ölçüye, mikdara, yasaya) göre yaratmıştır (1).Bu bağlamda kainatta hiçbir şey/olay yoktur ki takdir-i ilahi olmasın.Mesela ‘’Su 100 derecede kaynar’’, ‘’Suyun kaldırma kuvveti vardır’’, ‘’Belli bir hacmi/kütlesi bulunan cisimler yerküre tarafından çekilir, çünkü yerin çekim gücü vardır’’, ‘’İki kere iki dört eder’’, &#8221;Kaynayan suya elini daldırırsan elin haşlanır, yanar&#8221;…İşte bunlar gibi; ‘’Belli bölgelerde fay hatları bulunur ve bunlar belli aralıklarla kırılır’’. Yani fay hatları olan bölgelerde belli aralıklarla deprem/zelzele olur. Eğer bu bölgelerde ev/bina yaparsan, üstelik de bu evleri olması gereken ölçülerde (mikdarda/kaderde) yapmazsan, her fay kırıldığında bu binalar da kırılır/yıkılır. Ve içinde isen enkaz altında kalırsın, başına kiriş veya beton tavan/duvar çöker, ezilirsin, ölürsün….Bunlar Allah’ın değişmez yasalarıdır, kaderidir (takdir-i ilahi).Dolayısıyla, evet, İzmir depremi de bu depremde yıkılan evler ve hatta bundan sonraki depremlerde yıkılacak olan tüm evler ve bu evlerin içinde enkaz altında kalanlar/kalacaklar, ölenler/ölecekler de hepsi Allah’ın bir kaderidir, takdir-i ilahidir…Bu kaderi değiştiremezsin, ta ki fay hattında bina yapmayıncaya veya bu binaları 8-9 şiddetindeki depremlere dayanıklı ölçülerde (KADERDE) yapıncaya kadar…Tabi o takdirde Allah’ın bu kaderini değiştirmiş olamazsın, bunu yapamazsın zaten &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Elbette. İzmir depremi de daha önceki Gölcük, Van, Erzincan… depremleri (ve bunlara baglı ölümler) de Allah’ın değişmez bir kaderidir. Yani bunların hepsi ‘’takdir-i ilahî’’dir.<br><br>Çünkü Allah her şeyi bir kadere (ölçüye, mikdara, yasaya) göre yaratmıştır (1).<br>Bu bağlamda kainatta hiçbir şey/olay yoktur ki takdir-i ilahi olmasın.<br><br>Mesela ‘’Su 100 derecede kaynar’’, ‘’Suyun kaldırma kuvveti vardır’’, ‘’Belli bir hacmi/kütlesi bulunan cisimler yerküre tarafından çekilir, çünkü yerin çekim gücü vardır’’, ‘’İki kere iki dört eder’’, &#8221;Kaynayan suya elini daldırırsan elin haşlanır, yanar&#8221;…<br><br>İşte bunlar gibi; ‘’Belli bölgelerde fay hatları bulunur ve bunlar belli aralıklarla kırılır’’. Yani fay hatları olan bölgelerde belli aralıklarla deprem/zelzele olur. Eğer bu bölgelerde ev/bina yaparsan, üstelik de bu evleri olması gereken ölçülerde (mikdarda/kaderde) yapmazsan, her fay kırıldığında bu binalar da kırılır/yıkılır. Ve içinde isen enkaz altında kalırsın, başına kiriş veya beton tavan/duvar çöker, ezilirsin, ölürsün….<br><br>Bunlar Allah’ın değişmez yasalarıdır, kaderidir (takdir-i ilahi).<br><br>Dolayısıyla, evet, İzmir depremi de bu depremde yıkılan evler ve hatta bundan sonraki depremlerde yıkılacak olan tüm evler ve bu evlerin içinde enkaz altında kalanlar/kalacaklar, ölenler/ölecekler de hepsi Allah’ın bir kaderidir, takdir-i ilahidir…<br><br>Bu kaderi değiştiremezsin, ta ki fay hattında bina yapmayıncaya veya bu binaları 8-9 şiddetindeki depremlere dayanıklı ölçülerde (KADERDE) yapıncaya kadar…<br><br>Tabi o takdirde Allah’ın bu kaderini değiştirmiş olamazsın, bunu yapamazsın zaten ama Allah’ın senin için takdir ettiği başka bir kadere sığınabilirsin. Böylece Allah’ın senin için tayin ettiği o belli süreye (yani ecel-i müsemma’ya) kadar yaşayabilirsin. Eğer ‘’ecel-i müsemma’’nı kısaltacak başka bir ihlal yapmazsan tabi (2-4).<br><br>İşte tüm bunlar da Allah&#8217;ın yasalarıdır, kaderidir.<br><br>Sen eğer fay hattına yakın bir alanda, zemini muhallebi gibi kaygan olan Bayraklı bölgesinde (veya Gölcük&#8217;te veya Avcılar&#8217;da…) bina yaparsan ve üstelik de bu binaları zemine uygun bir donatı ile yapmazsan, demirini-harcını eksik kullanırsan…<br><br>Yani Allah’ın koyduğu jeolojik ve sismolojik yasalara (kadere) uymaz isen, tabi ki depreme yakalanacak ve tabi ki enkaz altında kalacaksın, belki de öleceksin.<br>Takdir-i ilahi işte…<br><br>Kaynayan suya dalarsan yanar; kolonu, demiri, harcı bulunmayan evde yaşarsan enkaz altında kalırsın.<br>Takdir-i ilahi işte, ne yaparsın!<br><br>Allah İzmir depreminde ölenlere rahmet, yaralılara şifa geri kalan bizlere de basiret versin…<br><br>İlgili ayetler;<br>1-‘’Şüphesiz ki biz her şeyi bir ölçüye/kadere göre yarattık.’’ (Kamer, 54/49)<br><br>2-“Sizi balçıktan yaratan Odur, sonra O sizin için bir ECEL belirlemiştir. Başka bir ecel (ecel-i müsemmâ) da O’nun katındadır.”(En’âm 6/2)<br><br>3-“Sizi yaratan O’dur. O önce topraktan sonra nutfeden sonra da alakadan yaratır. Sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarır. Sonra güçlü döneminize ulaşır ve nihayetinde de yaşlı/ihtiyar olursunuz. Bazılarınız da daha önce vefat eder. Böylece belirlenmiş ecelinize (ecel-i müsemmâ’nıza) ulaşmış olursunuz, ki (bunları düşünerek) belki aklınızı kullanırsınız (diye).” (Mümin 40/67)<br><br>4-(Nuh kavmine şöyle demişti) “Ey kavmim! Ben size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Allah&#8217;a kulluk edin, O&#8217;ndan çekinin ve bana itaat edin. Ki Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirlenmiş ecelinize (ecel-i musemma’nıza) kadar yaşatsın. Ne ki Allah&#8217;ın belirlediği ecel gelince asla tehir olmaz. Keşke bunun bilincinde olsaydınız!” (Nuh 71/2-4)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/izmir-depremi-ve-ona-bagli-olumler-takdir-i-ilahi-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem, Devlet Ricaline de İkazdır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 10:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16101</guid>

					<description><![CDATA[Depremi engelleyecek bir tedbir yok. İnsanlık sahip olduğu ileri teknoloji ile de depreme engel olamıyor. İnsanın bilgisinin ve gücünün erişemediği gerçekler var. O gerçekleri evirip çeviren bir güç var. Onun izni olmadan yaprak kımıldamadığına göre, deprem de onun izniyle titriyor. Musibet Hâkimler Hâkimi’nin uyarısını da beraberinde taşıyor. Elbette ki depremin ilahi bir uyarı olarak algılanması&#160;bilimsel gerçekleri göz ardı etmek&#160;anlamına gelmez. Kişinin başkasını rencide etmeksizin depremi ilahi bir ikaz olarak algılayıp dine yönelmesinin kime ne zararı vardır?! Aksine&#160;dine yönelmek&#160;insanın daha mazbut, daha merhametli, daha duygusal, daha fazla empati yapabilen, insan haklarına daha fazla riayet eden, kul hakkını daha fazla gözeten ve&#160;insana daha fazla saygı gösteren&#160;bir fert haline getirir. Bu duygu bilim adamlarının deprem tedbiri olarak anlattıklarını, kişinin içsel bir güdü ile yerine getirmesine yardımcı olur. Mesela&#160;malzemeden çalmanın&#160;kul hakkını ihlal anlamına geldiğini hatırlatıyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki. Mesela&#160;rüşvet ile inşaat kontrolünü es geçene&#160;yaptığı işin haram olduğunu hatırlatıyor ve tevbe ettiriyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki. Nitekim&#160;Hz. Ömer&#160;zamanında bir deprem olmuş, artçılar devam ederken Hz. Ömer halkı mescide toplamış ve tevbe etmeye davet etmiş topluca tevbe etmişlerdir! Kişinin günahlarından ve hatalarından&#160;tevbe&#160;etmesi hem kendisi için manevi bir faydayı ihtiva eder hem de o hataların bir kez daha işlenmemesi gerçeğini beraberinde taşıdığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Depremi engelleyecek bir tedbir yok. İnsanlık sahip olduğu ileri teknoloji ile de depreme engel olamıyor.</p>



<p>İnsanın bilgisinin ve gücünün erişemediği gerçekler var.</p>



<p>O gerçekleri evirip çeviren bir güç var.</p>



<p>Onun izni olmadan yaprak kımıldamadığına göre, deprem de onun izniyle titriyor.</p>



<p>Musibet Hâkimler Hâkimi’nin uyarısını da beraberinde taşıyor.</p>



<p>Elbette ki depremin ilahi bir uyarı olarak algılanması&nbsp;<strong>bilimsel gerçekleri göz ardı etmek</strong>&nbsp;anlamına gelmez.</p>



<p>Kişinin başkasını rencide etmeksizin depremi ilahi bir ikaz olarak algılayıp dine yönelmesinin kime ne zararı vardır?!</p>



<p>Aksine&nbsp;<strong>dine yönelmek</strong>&nbsp;insanın daha mazbut, daha merhametli, daha duygusal, daha fazla empati yapabilen, insan haklarına daha fazla riayet eden, kul hakkını daha fazla gözeten ve&nbsp;<strong>insana daha fazla saygı gösteren</strong>&nbsp;bir fert haline getirir.</p>



<p>Bu duygu bilim adamlarının deprem tedbiri olarak anlattıklarını, kişinin içsel bir güdü ile yerine getirmesine yardımcı olur.</p>



<p>Mesela&nbsp;<strong>malzemeden çalmanın</strong>&nbsp;kul hakkını ihlal anlamına geldiğini hatırlatıyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki.</p>



<p>Mesela&nbsp;<strong>rüşvet ile inşaat kontrolünü es geçene</strong>&nbsp;yaptığı işin haram olduğunu hatırlatıyor ve tevbe ettiriyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki.</p>



<p>Nitekim&nbsp;<strong>Hz. Ömer</strong>&nbsp;zamanında bir deprem olmuş, artçılar devam ederken Hz. Ömer halkı mescide toplamış ve tevbe etmeye davet etmiş topluca tevbe etmişlerdir!</p>



<p>Kişinin günahlarından ve hatalarından&nbsp;<strong>tevbe&nbsp;</strong>etmesi hem kendisi için manevi bir faydayı ihtiva eder hem de o hataların bir kez daha işlenmemesi gerçeğini beraberinde taşıdığı için&nbsp;<strong>topluma fayda sağlar.</strong></p>



<p>Depremi ister ilahi ikaz kabul edin, ister olağanüstü bir tabiat olayı, ama bal gibi ikazdır.</p>



<p>Herkese gücünün fevkinde bir güç bulunduğunu hatırlatan bir ikazdır.</p>



<p>En önemlisi de&nbsp;<strong>devlet ricaline gereken tedbirleri</strong>&nbsp;alması hususunda önemli bir&nbsp;<strong>ikazdır</strong>.</p>



<p>Bu ikaz sebebiyledir ki unuttuğumuz deprem gerçeğini hatırlıyor ve muhtemel depremler için yeni tedbirler alıyoruz.</p>



<p>Bu ikaz sebebiyledir ki bugün depreme dünkünden daha hazırlıklıyız.</p>



<p>Ancak yine bu ikaz sebebiyledir ki her ne kadar dünkünden daha hazırlıklı olsak da deprem konusunda aldığımız&nbsp;<strong>tedbirlerin maalesef yeterli olmadığını</strong>&nbsp;görüyoruz.</p>



<p>Bu yetersizliği bize hatırlatan depreme ikaz değildir diyebilir miyiz?</p>



<p>İşte İzmir, bize unutmakta olduğumuz deprem gerçeğini bir kez daha hatırlatmadı mı?.</p>



<p>Bilim adamlarının tedbirlerine kulak tıkamamızın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha hatırlatmış olmadı mı?</p>



<p>İnsanı depremin değil&nbsp;<strong>binaların öldürdüğünü</strong>&nbsp;bir kez daha hatırlatmadı mı?</p>



<p>Depreme karşı yeterli tedbir almayanlara acele edin ikazında bulunmadı mı?</p>



<p>Evet, bu ikaza kulak vermeli, bilim adamlarının ve uzmanların önerilerini hayata geçirmeye ve deprem gerçeğiyle her an yüzleşmeye hazır olmalıyız.</p>



<p>Not: Bu yazı, Van depreminden sonra Yeni Şafak gazetesinde, 26 Ekim 2011 tarihte yayınladığım yazının kısaltılmış halidir. Sadece Van yerine İzmir yazılarak günümüze uyarlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
